Avrupa Birliği (AB) Dış Politika ve Güvenlik İşleri Yüksek Temsilcisi Josep Borrell, AB’nin kendi dış sınırlarını koruma konusunda kararlı olduğunu söyledi.
Yunanistan’ı ziyaret eden Borrell, Dışişleri Bakanı Nikos Dendias ile Türk-Yunan sınırı yakınlarındaki Meriç Nehri bölgesinde incelemelerde bulundu.
Borrell daha sonra düzenledikleri ortak basın toplantısında, “AB’nin dış sınırlarının korunmasında kararlıyız ve Yunanistan’ın egemenliğini destekliyoruz” dedi.
Yunanistan’ın Türkiye ile son dönemde yaşadığı sınır sorunlarıyla ilgili endişeleri paylaştığını ifade eden Borrell, Türkiye ve Yunanistan arasındaki gerilimin düşürülmesini arzu ettiklerini ifade etti.
Yunanistan Dışişleri Bakanı Nikos Dendias ise Türkiye’yi ülkesiyle ortak sınırı yeniden göçmenlere açmakla suçladı.
Türk sahil korumalarını, göçmenlerle dolu teknelerin Yunan adasına gidişini kolaylaştırdığını ileri süren Yunan bakan, Türkiye’nin Akdeniz’de barış ve güvenliği zayıflattığı eleştirisinde bulundu.
Borrell daha sonra Yunanistan Başbakanı Kiriakos Miçotakis ile yaptığı görüşmede ise “bölgenin istikrarı için Türkiye ile güven ve diyalog kurulması” arzusunu dile getirdi.
Yunanistan Başbakanı ise bunun üzerine “güvene dayalı ilişki inşası için Türkiye tahrik edici eylemlerine son vermeli” diye konuştu.
Mısır’ın fetva ve dini kararlardan sorumlu en tepe kurumu Dar El İfta’nın İstanbul’un Osmanlı egemenliğine geçişini “işgal” diye tanımlaması geniş çaplı tepkiye yol açınca, kurum fetvayı geri çekerek 1923 yılına kadar Türkiye’nin başkenti olan İstanbul’un fethini “büyük bir İslami fetih” diye niteledi.
Dar El İfta’ya bağlı basın biriminin 7 Haziran tarihli tartışma yaratan açıklamasının girişi şöyleydi: “Erdoğan ülkesindeki tiranlığını pekiştirmek ve yurt dışındaki sömürgeci emellerini meşrulaştırmak için fetvaları silah olarak kullanmayı sürdürüyor.”
Muhaliflerin susturulması gibi iç Türkiye politikalarının eleştirildiği açıklamada, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, “içeride istikrar ve siyasi hasımlarına karşı zafer kazanmak için” dini suistimal etmekle suçlandı.
Ancak açıklamanın asıl tepki çeken kısmı, Ayasofya’nın yeniden camiye çevrilmesine ilişkin çağrıların telin edildiği paragrafta İstanbul’un fethinin “Osmanlı işgali” olarak tanımlandığı şu ifadeler oldu: “Ayasofya Milattan Sonra 567’de Bizans döneminde bir kilise olarak inşa edilmiş ve Osmanlıların 1453’teki işgaline kadar 916 yıl boyunca öyle kalmıştır. Ardından camiye çevrilmiştir.”
Dini kuruluşun, tarihin en önemli İslami fetihlerinden birini Mısır’ın Türkiye karşıtı politikalarına uygun bir duruş sergilemek adına “işgal” diye tanımlaması büyük tepki çekti. Erdoğan İstanbul’un fethinin 567’nci yıl dönümü vesilesiyle 29 Mayıs’ta yaptığı konuşmada fethin “yıkmanın değil inşa etmenin, imhanın değil ihyanın, zulmün değil adaletin, zilletin değil erdemin, nefretin değil sevginin sembolü” olduğunu söylemiş ve “Rabbimden bu millete nice fetihler, nice zaferler nasip etmesini diliyorum” diye konuşmuştu. Erdoğan İstanbul Boğazı’na nazır Huber Köşkü’nün balkonunda konuşurken, Türk bayrakları ve sancaklarla donatılmış 30 tekne de boğazın sularından kendisini selamlamıştı.
Dar El İfta’nın açıklamasına yanıt 10 Haziran’da Türk Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’tan geldi. Erbaş Dar El İfta’nın açıklamasını “Müslüman inancı ve ahlakına yakışmayan, tarihi gerçeklere, akıl ve vicdana aykırı talihsiz” sözleriyle eleştirdi.
Britannica Ansiklopedisi, Osmanlı Padişahı Fatih Sultan Mehmed tarafından gerçekleştirilen İstanbul’un fethi için şu bilgilere yer verir: “Osmanlıların 55 gün süren kuşatmanın ardından Konstantiniyye’yi çevreleyen tarihi surları aşarak şehre girmesi Bizans İmparatorluğu’nun sonu oldu. (…) Sultan II. Mehmed Konstantiniyye’yi hem karadan hem de denizden kuşatarak kentin dayanıklı surlarını kesintisiz top ateşine tuttu. (…) Kentin düşüşüyle Hristiyan Avrupa’nın Müslüman işgaline karşı en güçlü kalesi de yıkılmış oldu ve Osmanlıların Doğu Avrupa’ya ilerleyişinin önü açıldı.”
Dar El İfta tepkiler üzerine 8 Haziran’da Facebook üzerinden yeni bir açıklama yaparak geri adım attı. Açıklamada Türk Cumhurbaşkanı’nın “tiranlığını pekiştirmek için fetvaları silah olarak kullandığını” tekrarlandı, ancak “işgal” tanımlaması geri çekildi. İstanbul’un fethinin “Erdoğan’la hiçbir alakası olmayan büyük Osmanlı Sultanı II. Mehmed tarafından gerçekleştirilen büyük bir İslami fetih” olduğu vurgulandı.
Mısırlı parlamenter Muhammed Ebu Hamid’e göre, Müslüman Kardeşler ve Türk basınının Dar El İfta’nın açıklamasına yönelik saldırıları, Erdoğan’ın tiranlığını korumak ve dış dünyada kendinden menkul halifelik hırslarını meşrulaştırmak adına fetvaları silah olarak kullandığının bir kanıtı.
Hamid Al-Monitor’a şöyle dedi: “İstanbul’un fethi Sultan II. Mehmed tarafından gerçekleştirilmiştir ve önemli bir İslami fetihtidir. Ancak Türk Cumhurbaşkanı’nın II. Mehmed’le uzaktan yakından ilgisi yoktur.” Erdoğan’ın siyasi eylemlerini ve bölge ülkelerine müdahalelerini meşrulaştırmak ve Osmanlı’yı yeniden canlandırma hayallerini gerçekleştirmek için dini kullandığını da ekledi.
Muhalifler ise dini siyasete alet edenin Dar El İfta olduğu ve bu yaklaşımın bölgedeki gerginlikleri daha da tetikleyeceği görüşünde.
El Ahram Siyasi ve Stratejik Çalışmalar Merkezi Başkan Yardımcısı Emir Haşem Rabi’ye göre Dar El İfta’nın görevi yabancı devlet ve hükümet liderlerinin politikaları hakkında görüş belirtmek değil dini fetvalar yayınlamak.
Erdoğan’ın politikalarının devletin dinden değil siyasetten sorumlu makamları tarafından eleştirilmesi gerektiğini vurgulayan Rabi, Al-Monitor’a şöyle konuştu: “Bu, dini siyasete alet eden bir yaklaşımdır ve devlet tarafından da sık sık eleştirilir. (…) Dini makamlar, bilhassa da El Ezher ve Dar El İfta gibi dünyaca tanınan kurumlar, sadece dini meselelerle ilgilenmeli.”
Dar El İfta’nın siyasi tartışmalara konu olması yeni değil. Kurum yaklaşık bir ay önce de Mısır halkını “El İhtiyar” (Seçim) isimli televizyon dizisini izlemeye çağıran broşürler dağıttığı için benzer bir tartışmanın merkezindeydi. Dar El İfta, Mısırlı komutan Ahmet El Mansi’nin hayatını anlatan dizi için 29 Nisan’da Facebook’ta yaptığı açıklamada şöyle demişti: “İçgüdü ve şehvete hitap eden sanat yapıtlarının aksine ruha ve maneviyata hitap eden sanat yapıtları İslam’a göre yasak değildir”
Almanya 1 Temmuz’dan itibaren Avrupa Birliği Dönem Başkanlığı’nı devralmaya hazırlanıyor. Başbakan Angela Merkel, geçen hafta Federal Meclis’te yaptığı konuşmada, 1 Temmuz-31 Aralık 2020 arasındaki süreçte ağırlığın Corona krizinin üstesinden gelmeye verileceğini söyledi. Avrupa’yı içine girdiği krizden daha güçlü çıkarmayı hedeflediğini söyleyen Merkel, Corona salgınının Avrupa’nın ne kadar “kırılgan” olduğunu gösterdiğini, Avrupa Birliği’nin bu krizi atlatabilmesinin, Avrupa’nın ve dünyanın geleceğini belirleyecek derecede önemli olduğunu vurguladı. Merkel, Corona krizi yanında siyasi ağırlık verecekleri konuları; AB’den ayrılan İngiltere ile ilişkilerin geleceği, iklim ve çevre, AB’nin dünya politikasındaki rolünün güçlendirilmesi ve Çin’le stratejik işbirliği olarak sıraladı.
Almanya’nın dönem başkanlığı sürecinde AB-Türkiye ilişkilerinde daha sıkı iş birliğine dönük adımlar atılıp atılmayacağı, en çok merak edilen konular arasında bulunuyor. Ancak Almanya’nın Türkiye’ye yönelik seyahat uyarısını 31 Ağustos’a kadar uzatması, ardından Ankara’dan gelen tüm diplomatik çağrı ve girişimlere rağmen Türkiye’yi “riskli bölge” ilan etmesi, söz konusu altı ayın bu bağlamda zorlu geçeceği şeklinde yorumlanıyor. Yapılan başka yorumlarda, AB-Türkiye ilişkilerine yeni bir ivme kazandırılmasının, Kıbrıs, Doğu Akdeniz ile Libya’daki siyasi gerilimler nedeniyle daha da zorlaştığı tahmin ediliyor. Ancak aynı zamanda, AB’nin dünya siyasetindeki ağırlığının daha fazla hissedilmesi hedefi nedeniyle, Almanya’nın Ankara ile diplomatik temaslara önümüzdeki aylarda hız kazandırması bekleniyor.
Almanya’nın AB Dönem Başkanlığı‘nın, AB-Türkiye ilişkilerine yeni bir ivme getirip getiremeyeceği konusunda VOA Türkçe’nin sorularını yanıtlayan uzman ve siyasetçiler, bu konuda pek iyimser değiller.
Avrupa Parlamentosu Sosyalistler ve Demokratlar Grubu (S&D) üyesi İsmail Ertuğ, şöyle konuşuyor:
“Almanya’nın başkanlık dönemi zor bir döneme rastlıyor. Corona krizi tüm dünyayı olduğu gibi Avrupa Birliği’ni de ciddi bir şekilde vurdu. AB’nin hazırladığı 750 milyarlık Euro’luk ekonomiyi kurtarma paketinin dağıtımı Almanya’nın dönem başkanlığında olacak. Dolayısıyla Almanya‘nın burada ciddi bir mesafe kaydetmesi gerekiyor. Ben Almanya’nın bunu başaracağı kanaatindeyim. Almanya ekonomisi en güçlü ülke. Burada altı ay boyunca önemli bir siyaset yapılacağına inanıyorum. Türkiye tarafından baktığımızda ise ilişkilerin çok iyi ilerleyeceğini düşünmüyorum. Dondurulmuş haliyle, olduğu gibi devam eder. Bazıları bunu söylemekten çekiniyor, ama ben bunu söylemek durumundayım. AB, Türkiye’deki baskıcı yönetim devam ettiği sürece bir adım atmayacaktır. Bunu biliyorum, içersindeyim, konuşulanları duyuyorum, yapılanları görüyorum. Doğruyu söylemek o açıdan yanlış değil.”
Alman SPD eski Federal Parlamento milletvekili Lale Akgün ise şu ifadeleri kullanıyor:
“Ben Almanya’nın Dönem Başkanlığı sırasında AB-Türkiye ilişkilerinin daha iyiye gideceğine inanmıyorum. Bunun iki nedeni var. AB’nin içinde Polonya ve Macaristan gibi demokrasi problemi olan ülkeler zaten var. Türkiye gibi benzer bir ülkeye gerçekten yer yok. İkinci neden, AB’nin ekonomik problemleri var, İngiltere’nin ayrılması sorunu var. AB şu anda Türkiye gibi bir ülkeyi kaldıracak durumda değil. Almanya’ya gelince, burada Erdoğan ve politikaları hiç sevilmiyor. Gelecek yıl federal seçim olacağı için Almanya’nın Erdoğan’a veya onun temsil ettiği siyasete yardım etmesi, her partiye oy kaybettir. Geçmişte Almanya’ya, Merkel‘e yönelik hakaretler de unutulmuş değil. Bu şartlar altında AB-Türkiye ilişkilerinin bir milim olsun ilerleyeceğine inanmıyorum.”
Yeşiller Partisi’nden eski Federal Parlamento milletvekili Özcan Mutlu’nun görüşleriyse şöyle:
“Almanya, AB Dönem Başkanlığı’na hazırlanırken Türkiye’ye çok önemli bir yer ayırmıştı. Gümrük Birliği, göçmen ve mülteci politikaları ele alınacak ve AB ile Türkiye arasındaki son yıllarda yaşanan soğukluk giderilmeye çalışılacaktı. Ancak korona bu anlamda da Almanya’nın başkanlık sürecinin içeriğini tamamen değiştirdi. Artık Merkel Corona’yla mücadeleyi, AB içindeki ekonomik krizi ele almak zorunda kalacak. Daha önceden Türkiye konusunda hamle yapmak isteyen Almanya, maalesef Corona nedeniyle gündemi değiştirmek zorunda kaldı. Böylelikle Türkiye’yle ilişkileri düzeltme hedefi artık gündemde değil. Corona’nın Türkiye’nin AB’yle ilişkilerinin gelişmesine de engel olduğunu söyleyebiliriz. Merkel, özellikle AB’nin güneyindeki, İtalya ve İspanya gibi ekonomik zorluklarla karşı karşıya kalan ülkelere yardım etmeye çalışacak ve Türkiye ile olan ilişkilere vakit ayıramayacak. ”
Türk-Alman Sanayi ve Ticaret Odası Yönetim Kurulu Üyesi Bahattin Kaya, şunları söylüyor:
“Almanya, Türkiye açısından bakınca, kendisine en yakın ülkelerden biri, aynı zamanda en önemli partneri. Almanya’nın AB içindeki büyük ağırlığını, birliğin motoru olduğunu da biliyoruz. Merkel’in de siyasetçi olarak çok ağırlığı var, onun söyledikleri, izlediği politikalar neredeyse diğer tüm AB ülkelerinde kabul görüyor. Almanya ve Türkiye arasında ticari ve insani ilişkilerin özel bir yeri var. 3 milyondan fazla insanımız Almanya’da yaşıyor. Onbinlerce yatırımcı, Türkiye’de ve Almanya’da ekonomiye katkıda bulunuyor. Bu açıdan son yıllarda zor bir dönemden geçen ilişkilerin yeniden düzelmesi her iki taraf için de gerekli ve önemli. Almanya’nın bu konuda çaba göstermesini, Merkel’in de konuya angaje olmasını Türkiye kökenli iş insanları olarak çok istiyoruz. Almanya’da yaşayan Türkiye kökenlilerin büyük bölümü de Türkiye’nin AB içinde yer almasını arzuluyor.”
Anadolu Ajansı, 22 Haziran’da Türkiye’den iki yardım derneğinin, kuzeybatı Suriye’de isyancıların kontrol ettiği İdlib vilayetine altı tır insani yardım gönderdiğini duyurdu. Ajansa göre “Adana Dosteller ve Eskişehir Günışığı dernekleri tarafından sağlanan ve içerisinde un, su, kıyafet ve kuru gıdanın bulunduğu altı tır yardım, Türkiye’nin Hatay ilindeki Yayladağı Sınır Kapısı’ndan İdlib’e geçiş yaptı. Yardımlar İdlib’de çadırlarda yaşayan ailelere dağıtılacak.”
Türkiye’nin hem Suriye içinde yerinden edilen hem de Türkiye’ye kaçan milyonlarca Suriyeliye gösterdiği cömertlik herkesin malumu. Ancak Ankara’nın Suriye politikasını eleştirenler Türkiye’nin bir eliyle verdiğini, öteki eliyle aldığını iddia ediyorlar.
Suriye’de insan hakları ihlallerini belgeleyen, kâr gütmeyen bağımsız bir kuruluş olan Hakikat ve Adalet İçin Suriyeliler Örgütü’nün 22 Haziran’da açıkladığı rapor, Türkiye’nin müttefiki Suriye Milli Ordusu’nun yağmaladığı tahılla ticaret yaptığını ve Ankara’nın buna olanak sağladığını detaylı bir şekilde aktarıyor.
Söz konusu tahılın, Türkiye’nin Ekim 2019’da gerçekleştirdiği Barış Pınarı Harekâtı’nda el konulan sekiz silodan alındığı belirtiliyor. Türkiye Barış Pınarı Harekâtı’yla daha önce ABD destekli Suriyeli Kürtlerin kontrol ettiği Tel Abyad ile Rasulayn kasabaları arasındaki geniş bir bölgeyi ele geçirdi.
Hakikat ve Adalet İçin Suriyeliler Örgütü, Milli Ordu komutanları ve silo çalışanları dâhil çeşitli aktörlerle yaptığı mülakatlara dayanarak, içinde Türkiye’nin kamu kuruluşu Toprak Mahsulleri Ofisi (TMO) ve “silahlı grup komutanlarının” yer aldığı bir ticaret ağına ışık tutuyor. Raporda “silahlı grup komutanlarının” depolardaki tahılı “bizzat gasp ettiği”, bunları “yerel ya da Türk tüccarlara sattığı” ve geliri kendi ceplerine attığı belirtiliyor. Mahsulün gaspı, silolardan tahıl götüren kamyonların uydu görüntüleriyle belgeleniyor.
Bu iddialar, Türkiye ve Milli Ordu’nun kuzeydoğu Suriye’deki imajını daha da zedeleyecek. Ankara, Kürtlere yönelik yargısız infaz, adam kaçırma, yağma, tarım alanlarının yakılması ve suyun silah olarak kullanılması gibi bir dizi suistimale izin vermek ya da bunlarda doğrudan yer almakla suçlanıyor.
Rapora göre kuzeydoğu Suriye’de Kürt önderliğinde kurulan idare, Türk güçlerinin gelişi üzerine bölgeden çekilirken geride yaklaşık 730 bin ton buğday, arpa, gübre, pamuk ve tohum bıraktığını söylüyor. Özerk idareye bağlı ticaret komitesinin eş başkanı Salman Barudo, “Bu stoklar, önümüzdeki üç yılın stratejik rezervleri olup Rakka ve Haseke vilayetlerinin toplam stoklarının yüzde 11’ini teşkil etmektedir” diyor.
Özerk idareden bir yetkili, bir ton buğdaydan yaklaşık 850 kilogram un, bir ton undan da 1,2 ton ekmek üretildiğini belirterek kaybın boyutunu vurguluyor.
Suriye Milli Ordusu tahıl silolarının yağmalanmasına karıştığını reddediyor. İstanbul merkezli Suriye Geçici Hükümeti’nden yetkililer ve yerel meclis çalışanları ise tersini iddia ediyorlar.
Al-Monitor’un sorularını telefonda yanıtlayan Hakikat ve Adalet İçin Suriyeliler Örgütü’nün İcra Direktörü Bessam El Ahmed, yağma olaylarının “Türkiye’nin işgal ettiği Afrin’de gerçekleşen ihlallerin genel çerçevesi ile örtüştüğünü” belirtirken, “Türkiye yağmalanan buğdayı satın alıyor” dedi.
Türkiye, Kürt ağırlıklı Afrin’i 2018 yılında ele geçirmişti. Türkiye’yle birlikte hareket eden Sünni isyancıların pek çok suç işlediğine dair somut veriler mevcut. Bunların arasında tecavüz, keyfi alıkoymalar ve yerel üreticilerden endüstriyel boyutta zeytinyağı gaspı yer alıyor. Alman haber kuruluşu Deutsche Welle, zeytinyağının önemli bir kısmının Türkiye’ye sokulduğunu ve ardından “Türk malı” olarak ihraç edildiğini bildirmişti.
TMO Suriye’den sadece arpa fazlasını ithal ettiğini, buğday almadığını söylüyor.
Philadelphia merkezli Dış Politika Araştırmaları Enstitüsü’nde Suriye uzmanı olan Elizabeth Tsurkov ise bu ticaretten dolayı fiyatların yükseldiğine dikkat çekiyor.
Al-Monitor’a konuşan Tsurkov, “Buğday, tahıl yağmalandığı kesinlikle doğrudur. Bunu örgütlerden teyit ettim. Örgütler Rasulayn ile Tel Abyad arasındaki geniş arazilerde yetiştirilen buğday ve arpayı çalıyor ve Türkiye’ye satıyorlar” dedi.
Türkiye’de bu ürünlere verilen fiyatları Suriye’de çiftçilere hiç kimsenin veremediğini belirten Tsurkov, “Dolayısıyla Türkiye’ye satış yapmak için açıkça teşvik edici bir unsur var” dedi.
Türkiye bu tip alışverişlerde yer alırken, Kürt kontrolündeki bölgelere insani yardım geçişini engellemeye devam ediyor. COVID-19 salgını da Türkiye’nin tavrını yumuşatamadı. Suriye lirasının çöküşü ise Suriye genelinde halkın sefaletini artırıyor.
22 Haziran’da, Tel Abyad’da ve yine Türk kontrolündeki Suluk kasabasında kötüleşen yaşam koşulları ve başta ekmek olmak üzere gıdadaki fiyat artışları nedeniyle protestolar patlak verdi.
Kuzey Suriye İhlal Belgeleme Merkezi, Twitter’dan paylaştığı mesajda Türkiye’nin atadığı Suluk yerel meclisinin önünde kalabalığın toplandığını ve meclisin görevden alınmasını istediğini bildirdi. Merkez ayrı bir eylem çağrısında ise Türkiye-Suriye sınırındaki çiftçilerin Türk askerlerince hedef alındığını söyledi. Muhayiddin Abdürezzak ismindeki Suriyeli Kürt çiftçinin 17 Mayıs’ta sınırda görevli bir Türk askerinin açtığı ateşte vurularak hayatını kaybettiği iddia edilmişti.
Dış dünyaya Kürt kontrolündeki bölgelere dair bilgi aktaran Rojava Enformasyon Merkezi’nin araştırmacılarından Thomas McClure, Al-Monitor’a yaptığı açıklamada Barış Pınarı Harekâtı’ndan etkilenen bölgede 440 bin hektar ekilebilir arazi olduğunu ve burada üretilen buğdayın 763 bin tonu bulduğunu kaydetti. McClure şöyle konuştu: “Türkiye’nin bu verimli bölgeye ‘vekil’ milisler yerleştirmesi, hem kuzeydoğu Suriye’nin geri kalanını hem de işgal bölgesinde kalan sivilleri ağır bir şekilde etkiliyor. Yaşamsal önemdeki tarımsal arazi kaybı, kuzeydoğunun geri kalanı üzerinde baskıyı artırıyor. BM verilerine göre bu bölgede 1 milyon 940 bin kişi insana yardıma muhtaç.”
Hakikat ve Adalet İçin Suriyeliler Örgütü’nün tespitlerini destekleyen McClure, sözlerini şöyle sürdürdü: “Tahıl siloları hızla yağmalandı, on binlerce ton buğday ya satılmak üzere Türkiye’ye götürüldü ya da fahiş fiyatlardan yerel tüccarlara satıldı. İşgali takip eden aylarda yerel halkın temel gıdası olan ekmeğin fiyatı iki katına çıktı. Tüp gaz gibi başka temel kalemler ise kuzeydoğu Suriye’nin diğer bölgelerine göre beş kat daha pahalı hâle geldi.”
Barış Pınarı Harekâtı’yla ele geçirilen bölge Türkiye’nin Şanlıurfa ilinden idare ediliyor. Şanlıurfa Valisi Abdullah Erin geçen hafta Anadolu Ajansı’na yaptığı açıklamada Türkiye’nin sınır kasabası Ceylanpınar ile Rasulayn arasında yeni bir kapı açılacağını söyledi. Vali, yakınlardaki sınır kasabası Akçakale ile Tel Abyad arasında açılan kapı gibi yeni kapının da hem Ceylanpınar’a hem de Rasulayn’a fayda sağlayacağını söyledi. Hükümete yakın Daily Sabah gazetesine göre Tel Abyad ve Rasulayn’da “altyapının onarımı sayesinde günlük hayatın iyileşmekte olduğu vatandaşlar tarafından sıklıkla dile getiriliyor.” Ancak son protestolar farklı bir tablo çiziyor.
Diplomasi dünyasında ”Fransa’nın Libya konusunda Türkiye’yi neden çok sert eleştirdiği” sorusu sık sık gündeme gelmeye başladı. Özellikle Fransız medyasında son günlerde her gün Türkiye ve Fransa arasındaki Libya gerilimini ön plana çıkaran haberler yayınlanıyor. ”Bölgede pek çok aktör varken, neden Fransa Türkiye’yi eleştiriyor? Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron neden ‘Türkiye tehlikeli bir oyun oynuyor”’ yorumu yapıyor ve Türkiye’nin Libya’daki varlığına karşı çıkıyor. Fransa Savunma Bakanlığı’nın Türkiye’yi NATO’ya şikayet etmesindeki asıl hedef ne? VOA Türkçe Paris muhabiri Arzu Çakır derledi.
Fransa Dışişleri Bakanı Jean Yves Le Diran, 27 Mayıs’ta Fransa Senatosu Dış İlişkiler Komisyonu’na bilgi verirken, “Libya’da kriz derinleşiyor ve ben kelimelerden korkmuyorum. Libya’nın Suriyelileşmesi durumu ile karşı karşıyayız” diyerek Türkiye’nin Libya politikasındaki rahatsızlığı dile getirdi. Bir tarafta Rusya, diğer tarafta Türkiye, Libya’nın bu ülkeye sınırı olmayan dış güçlerin güdümüne geçmesinden korktuğu yönünde açıklamalar yaptı. Elysee Sarayı, Libya’yı dışarıdan destekleyen ülkelerin bu politikalarından vazgeçmelerini isteyen ve Fransa Dışişleri Bakanlığı’ndan hemen her gün Libya konusunda Türkiye’yi sorumlu tutan açıklamalar yapıldı.
Recep Tayyip Erdoğan ve Fayiz El Saraç
Son olarak Fransa Savunma Bakanlığı geçtiğimiz hafta yapılan NATO Savunma Bakanları toplantısında, Türkiye’nin Akdeniz’de kendi savaş gemisine agresif yaklaşım sergilediğini öne sürerek, NATO’dan soruşturma yapılmasını istedi. Türkiye ise bir bütün halinde bu iddiaları reddetti.
Ancak bu açıklamalara rağmen, Fransa Cumhurbaşkanı dün de ABD Başkanı Donald Trump ile telefonda, Tunus Cumhurbşkanı Kays Said ile Elysee Sarayı’nda Libya’yı görüştü. Bu görüşmelerin ardından “Türkiye tehlikeli bir oyun oynuyor” açıklamasını yaptı.
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron
Petrol, göç ve terör
Peki Libya ve daha da önemlisi bölgedeki komşu ülkeler bu konuda ne düşünüyor? Fransa ve Avrupa ile ABD’nin Libya dosyasında ilgilendiği üç temel konu var: Petrol, göç ve terör… Petrol, General Halife Hafter Eylül 2016’da Petrol Hilali Bölgesi’ni tekrar açtığında yeniden akmaya başladı. Terör, 2016’da sadece Hafter’ın denetimindeki Bingazi’de değil, aynı zamanda Saraç’a bağlı Misrata milislerinin, Amerikan ordusunun Afrika komutanlığı Africom avcılarının da desteğiyle IŞİD’in barınaklarını yıkmasıyla geriledi. Göçle ilgili olarak da, Trablusgarp’taki Sabratha milisleri ile İtalyanlar arasında 2017’de varılan gizli anlaşmalar ve AB’nin önlemleri, Lampedusa’ya akın eden Sahra altı göçmenlerini ve mülteci dalgasını yok denecek kadar azalttı.
Bu üç hassas konu, uluslararası diplomasinin en gergin gündem maddeleri olmaktan çıktı. Peki neden şimdi Libya konusunda Fransa ve Türkiye arasında gergin bir tansiyon yeniden baş gösterdi?
Le Monde gazetesine göre, bu noktaya kadar Libya’daki gelişmelere sessiz kalınmasının nedeni, AB’nin, petrol zengini bölge olan Doğu Siranayka’da konuşlanan General Hafter’in ülkenin kalan diğer topraklarını da ele geçirmesi yönündeki sessiz planıydı.
Krizin köklerine inildiğinde Hafter’in rolü ne?
Saraç’a karşı ayaklanan General Halife Hafter’in kimliği yakından incelendiğinde, Libya’nın bir bölümü bu profilden kaygı duyuyor. Hafter, Kaddafi’ye yakın bir asker iken, Çad yenilgisinin ardından han ilan edilince, 20 yıl ABD’de sürgün hayatı yaşadı. Ardından 2011’de Arap Baharı sonrası yurda dönerek, isyanlara katıldı. Tobruk Temsilciler Meclisi tarafından 2015’te Libya Ulusal Ordusu komutanı olarak atandı. Bingazi’de IŞİD’e karşı savaşıp, ardından da Hilal Petrol bölgesini açarak, politik olarak güç elde etti. Ancak 2016’da BM ile yapılan müzakerelerde, ülkeyi temsil etme şansını Trablus’un güçlü adamı Fayez El Saraç’a kaptırdı. Bunun üzerine kendisini tek taraflı olarak Libya devlet başkanı ilan eden Hafter, “Saraç’ın terörist milislerin esiri olduğunu ve onunla müzakere yürütmenin hiçbir anlamı olmadığını” söyledi.
General Halife Hafter
Avrupa ve ABD Hafter’e politik çözüm önerirken, Hafter, kendisi bizzat BM silah ambargosunu delerek, Mısır, Suudi Arabistan ve Arap Emirlikleri’nin desteğiyle 2018’e kadar kendi ordusunu kurdu. Hafter, 2019 baharında Trablus’a saldırdığında, bu uluslararası toplumda kimse için sürpriz olmadı. ABD petrol ve terörle mücadele, Fransa da hem Sahra altı ülkelerindeki operasyonlar hem de Hafter’in cihatçı miliserle mücadelesi nedeniyle, isim vermeden Hafter’i destekledi.
Libya Türkiye için neden önemli?
Libya krizinin bugüne ulaşan kökleri buradan doğdu. Ülkeler, özellikle BM Güvenlik Konseyi daimi üyesi ülkeler, BM’nin tanıdığı hükümetle savaşan General Hafter’i destekleyince, bölgede olaylar kontroldan çıktı. BM’nin resmen tanıdığı Ulusal Birlik Hükümeti’nin lideri Fayez El Saraç’a Türkiye, Cezayir ve Katar’ın verdiği destek ise bölgede dengeleri değiştirdi.
VOA Türkçe’ye konuşan bölgenin önemli uzmanlarından Cezayir asıllı Fransız siyaset bilimi ve tarih uzmanı akademisyen Naoufel Brahimi El Mili, Türkiye ile Fransa arasındaki Libya yarışını Sarkozy dönemine dayandırıyor:”Hatırlar mısınız? Kaddafi’nin ölümünün ardından Nicolas Sarkozy ve David Cameron Libya’ya gitti. Onlardan hemen bir gün sonra Erdoğan, Libya’ya gitti. Ve tüm medya bu yarışı yazmıştı. Yarış, daha Sarkozy zamanında başlamıştı yani. Türkiye için Libya çok önemli. O dönem, Mısır Devlet Başkanı Müslüman Kardeşler mensubu Mohammed Mursi’ye yardım etmek için önemliydi. Sisi, Mursi’ye karşı darbe yapınca bu önem değişmedi ancak amaç değişti.”
El Mili, Türkiye’nin Libya’nın anahtarını almak istediğini, Suriye’deki milisleri buraya kaydırdığını ancak Fransız ordusunun da söylemeden, sessizce Libya’ya asker gönderdiğini belirtiyor:
“Bu olayda, eski bir Fransız tutarsızlığı ve yeni bir Türk tutarlılığı var. BM Güvenlik Konseyi üyesi olan Fransa da Saraç hükümetine destek verdi. Haftar, Saraç’a karşı çıkınca, Macron onu Fransa’da kabul etti ve destekledi. Yani BM kararına rağmen, BMGK Daimi üyesi olan Fransa, kendi kararına karşı davrandı. Halbuki Türkiye, BM’nin tanıdığı hükümet ile birlikte. Erdoğan Trablus’a gitti, meşru hükümet kendisinden yardım istedi. Türk ordusu Trablus’u kurtarmayı başardı. Bütün olay budur.”
Fayiz El Araç ABD’li askeri yetkililerle
El Mili, “Bölgede bu kadar aktör varken, neden Fransa ve Türkiye karşı karşıya?” sorusuna ise, “Hafter’i, Mısır, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) destekliyor. Türkiye için bu üç ülke kötülükler üçgeni. Hafter’e Mısır istihbarat veriyor, Hafter yakaladığı cihatçıları seçim döneminde Cezayir’e gönderiyordu. Çünkü Cezayir, BM’nin tanıdığı Saraç hükümetini destekliyor. Hukuken de doğrusu bu. Zira BM Saraç’ı tanıdı, Hafter ise 20 yıl boyunca ABD’de kaldığı için bölgede güven duyulmayan bir isim. Fransa ve Türkiye arasında Suriye gerilimi varken, şimdi bir de Libya eklendi. Erdoğan bundan iki üç hafta kadar önce, zekice bir adım atarak Libya’da BM kararı istedi. Zekiceydi, çünkü bölgesel güç olan Cezayir sadece BM kararı olursa müdahale edeceğini açıkladı. Şimdi Fransa BMGK üyesi olarak karşı tarafta yer alıyor” yanıtını verdi.
“Libya’da en kötü çözüm Hafter olur”
Bölge halkının “Libya bütün dış hesaplardan uzak nasıl kendi iç barışını sağlar?” sorusuna, “Libya’da en kötü çözüm Hafter olur” karşılığını verdiğini belirten Naoufel Brahimi El Mili, “Halkın önemli bölümü Hafter’e güvenmiyor. Libya’da çözüm BM çatısı altında olacaktır. Tek gerçek çözüm de budur bana kalırsa” dedi. Avrupa’nın Hafter’e desteğinde “göç akını korkusunun da yatabileceğini kaydeden El Mili, “Hafter çok güçlü. Göç konusunu kontrol ediyor. Avrupa’nın en büyük korkusu, göç korkusu. Libya halkının huzuru ile ilgilenen kimse yok” diye konuştu.
Türkiye ile ilişkilerin gerilmesinde Macron mu rol oynadı?
Fransa’nın önemli düşünce kuruluşu Uluslararası Stratejik İlişkiler Enstitüsü (IRIS) Başkan Yardımcısı, Türkiye ve jeo-politika uzmanı Didier Billion da, VOA Türkçe’ye Fransa’nın tavrının, Fransa içinden bakıldığında nasıl görüldüğünü anlattı. Billion, Fransa’nın Libya’da Türkiye’ye yönelik izlediği politikaya Fransa açısından bakıldığında, Fransa ve Türkiye’nin son zamanlarda Suriye ve Libya’da çok sert bir üslupla karşı karşıya geldiğini bu noktaya gelinmesinde Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve ekibinin attığı adımların etkili olduğunu söyeldi:
“Macron AB’nin liderliğine oynadı, bu iddiasında başarısız oldu. Herkese ders vermeye kalktı, karşılığında AB’li pek çok başkentin tepkisini çekti, Almanya ile virüsle mücadelede ortak adımlar atmaya başlasa da, AB’li ortaklarını karşısına aldı. Diplomatik planda ise Suudi Arabistan ve Arap Emirlikleri çizgisine yaklaştı. BMGK daimi üyesi olarak, kendi aldıkları kararın aksine Libya’da BM’nin desteklediği ismin karşısındaki darbeci bir askeri destekledi. Diplomasi, olaylara tepkiler vermek şeklinde ilerliyor, 5-10 yıllık vizyonu olan bir diplomasi uygulamıyor. Fransa duruma göre tavır alınca da hata ihtimali ve hataların boyutları artıyor. Oysa ABD, İngiltere, Almanya, Libya konusunda son derece dikkatli ilerliyor. Elbette Doğu Akdeniz’de petrol aramaları, Yunanistan ve Kıbrıs da önemli bir konu. Bir de belki Türkiye’de de sık sık uygulanan eski bir iletişim metodu. İçeride işler kötü gidince, dışarıda bir takım konular ve hedefler aranır. Bu da son zamanlardaki çıkışın ufak da olsa bir nedeni aslında.”
NATO’dan soruşturma ya da yaptırım kararı çıkar mı?
Naoufel Brahimi El Mili, Fransa’nın neden konuyu NATO gündemine taşıdığı sorusunu net yanıtlıyor:
“Çünkü Fransa ve birçok ülke için Libya’da çözüm, bölgesel bir güç olan Mısır ordusu. Mısır, geçtiğimiz Pazar günü ‘Türkiye’nin desteklediği Saraç ordusu Sirte kentini aşarsa, bu kırmızı çizgimizdir, Mısır ordusu müdahale eder’ dedi. Ama Mısır ordusunun problemi, Türk ordusunun NATO üyesi olması. Mısır NATO üyesi değil. İşte Fransa Türkiye’yi NATO’ya şikayet ederek, Türkiye’nin NATO kartını zayıflatıyor. Amerikalılar, Suudi Arabistan ve Mısır’ın çizgisinde. Ama Türkiye NATO üyesi ve bunu görmezden gelemezler. Barış yolunda atılan Berlin Zirvesi bir işe yaramadı. Almanlar, diplomaside Kuzey Afrika’da güçlü değiller. İtalyanlar’a gelince, onların en büyük korkusu göç dalgası. Lampedusa Libya’ya en yakın nokta. Avrupa’da geriye Fransa kalıyor. Fransa ve Türkiye, bölgede bir askeri çatışma içine girmez. Fransa, zaten Sahra bölgesinde çatışıyor. Libya’da bir çatışma onun çıkarına değil. Çözümün adresi yine BM olacaktır.”
Türkiye NATO için önemli bir müttefik
Dider Billion ise, Fransa’nın NATO’ya başvurusundan önemli bir sonuç çıkmayacağını tahmin ediyor: “NATO böyle bir şikayeti dikkate almak zorunda. Ama dikkat ederseniz Stoltenberg, ‘olayın ne olduğunu anlayalım önce’ dedi. Nasıl bir kavram kullanılabilir bilmiyorum ama her iki tarafın iddiaları dinlenecek ve incelenecek. Ama ben bu işin çok uzayacağını düşünmüyorum. Ne NATO, ne de Türkiye’nin, birbirinden vazgeçmek gibi bir niyeti var. Ve Türkiye hala NATO için önemli bir müttefik. Amerika, Almanya, İtalya, Libya konusunda çok dikkatli, diyalogla götürüyor işleri. Fransa da diyalog yolunu bir an evvel seçmeli.”
“Libya, daha küresel bir pazarlığın kaba bir piyonu”
Fransa Dışişleri Bakanı Türkiye ve Rusya’nın Libya’yı ‘Suriyeleştirdiğinden’ söz ediyor. Ancak Libya’da olanları Suriye’ye benzetebilir miyiz?
Öncelikle Libya’da İran gibi bir aktör ve Kürtler yok. Başar Esat’a her ne kadar karşı çıkılsa da, ortada ayakta kalan bir devlet sistemi var. Ayrıca, krizin ortaya çıkış süresi ve biçimi açısından Le Drian’ın “Suriyelişiyor” benzetmesine uzmanlar katılmıyor. Ve Libya’nın çok farklı olduğunu dile getiriyor.
Ancak Rusya ve Türkiye’nin Suriye’deki gibi karşı karşıya gelmesi, karşıt tarafları desteklemesi açısından Suriye ve Libya örneği bir benzerlik içeriyor. Tıpkı Suriye gibi Moskova ve Ankara askeri karşıtlığı, diplomatik yönetim ile dengeleniyor.
Le Monde gazetesine bu dengeyi Akedeniz Stratejik Araştırmalar Vakfı Başkanı Amiral Pascal Ausseur, “Her iki tarafın diplomatik alanda ellerinde önemli kartlar var. Türkiye, NATO üyeliği ve boğazlarla, Rusya ise güçlü ordusu ve gaz kaynaklarıyla bir güç dengesi oluşturuyor. Türk-Rus karşıtlığı altındaki Libya, özelllikle Suriye bağlantılı olarak, daha küresel bir pazarlığın kaba bir piyonu haline geliyor. Erdoğan ve Putin arasında, Türkiye’nin İdlib’de oluşturduğu cebi beslemekten vaz geçmesi karşılığında, Rusya da Haftar’ın Trablus’u bırakmasını ve Sirenayka’ya çekilmesini isteyebilir” sözleriyle değerlendiriyor.
Türk medyası Gezi Parkı olaylarından beri hükümetin müdahaleci kollarının altında görülmemiş bir “Big Brother” sendromu yüzünden nefes alamıyor.
Eski cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce, Haber Global kanalında katıldığı programın, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın konuşması nedeniyle defalarca kesilmesi üzerine yayını terk edince medyanın hâli yeniden gündem oldu. İnce “35 televizyonda Erdoğan konuşuyor. … Türkiye Cumhuriyeti Erdoğan’ın babasının malı değildir. Türkiye bu faşist düzenden kurtulacak” diye tepki gösterdi.
Yaygın medya bağımsızlığından feragat etmiş durumda. Haber kanallarını kontrol altında tutmak için üç boyutlu bir işleyiş sürüyor: Konuk seçimi, konu sınırlaması ve içeriğin tayini.
Bağımsız gazeteciler bir kenara doktor, avukat, mühendis gibi profesyonellerin de yer aldığı “sakıncalılar” listesi oluştu. 2013’te başlayan kontrol mekanizmaları 7 Haziran 2015 seçiminden sonra görülmemiş düzeye ulaştı. 29 Eylül 2016’da muhalif sayılan 12 televizyon kanalına kilit vurulduğunda ekranlar sözünü özgürce söyleyebilenlere hepten kapatılmış oldu.
Erdoğan 2013’te HaberTürk’ün başına “hükümet komiseri” gibi atadığı Fatih Saraç’ı arayıp Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) lideri Devlet Bahçeli’nin bir demecine yer verdikleri için azarlamıştı. Literatüre “ALO FATİH” diye giren bu olay bir milat sayılır. Erdoğan’ın Saraç üzerinden yayınları nasıl kestirdiğini gösteren ses kayıtları internete düşmüştü. Hatta Saraç’ın seçim anketlerine müdahalesini açığa vuran bir kayıt da vardı. Erdoğan’ın 2014’te İmralı zabıtlarını yayımladı diye Milliyet Gazetesi’nin sahibi Erdoğan Demirören’i ağlatana kadar azarladığı telefon görüşmesi de sızmıştı. Demirören, Erdoğan’ın medyayı ele geçirmek için kullandığı isimlerin başında geliyor. Medyanın kontrolünde son nokta, Doğan Grubu’na ait televizyon ve gazetelerin 2018’de el değiştirmesiydi.
Gelinen son duruma dair isimlerini veremediğimiz beş medya emekçisinin Al-Monitor’la paylaştığı bilgiler tablonun vahametini ortaya koyuyor.
2013’teki Gezi olaylarına kadar hükümetin kontrolündeki kanallar da yer yer cesur yayınlar yapabiliyordu. Hatta A Haber gibi kanallar CNN Türk ve NTV’nin veremediği bazı haberleri yayımlayabiliyordu. O zaman Kürtler, Ermeniler, Aleviler, askeri vesayet gibi konularda devletin hassasiyetleri ile Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) tercihleri farklılaşıyordu. Ana akım devlet refleksini önemsiyordu.
Gezi’den sonra iktidar bütün kanalların üzerinden silindir gibi geçti. 2013-2014’teki “Alo Fatih” simgesel bir müdahaleydi. Daha sonra kontrol altına alınan kanallara atanan yeni yöneticiler ile mevcutları “parti komiseri” gibi davranmaya başladı. Konuk olarak kimin ekrana çıkartılacağı ve hangi konunun işleneceği hususunda bir iletişim ağı gelişti.
İktidar kanadında operasyonları yürüten isimler AKP Genel Başkan Yardımcıları Mahir Ünal ile Ömer Çelik, Cumhurbaşkanlığı Özel Kalem Müdürü Hasan Doğan ve son dönemlerde artan oranda Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun. Bunun yanı sıra bakan danışmanları kontrol hattının alt kademesinde yer alıyor. Bu isimler, medya yöneticilerini arayıp yapılması gerekeni söylüyor.
Erdoğan’ın uçağına aldığı yayın yönetmenleri ve Ankara temsilcilerine zaten “talimat almaya hazır hale getirilmiş” yöneticiler olarak bakılıyor. Yayın çizgilerinin belirlenmesinde “başkanla uçak yolculuğu” öteden beri en etkili mekanizma. Erdoğan uçağına aldığı medya yöneticilerini hesaba çekiyor. Bu mekanizma basılı medya için de geçerli. Gazeteler aynı manşetle çıkıyor ya da yazarlar aynı içerikte köşe yazıyor.
Haber merkezindeki editörlerin işini kolaylaştırmak üzere hazırlanmış “konuk havuzları” artık işleri zorlaştırmak için var. Konuklar adeta fişleniyor: Yayına çıkarılabilir, yayına çıkarılamaz, sakıncalı, yetersiz… Bu süreçte konuk olarak programlara çağrılanların listesi giderek daraldı.
Üzeri çizilenler bir daha asla ekrana çıkartılmıyor. Yayına alınan ama sert konuşan birisi olursa sadece o kanalda değil diğer kanallarda da kara listeye giriyor. Konuk listeleri o kadar daraldı ki Suriye ve Libya gibi konularda onlarca televizyon yedi-sekiz kişilik “onaylı” uzmanla programları sürdürüyor.
Kürt sorunu ve barış tartışmaları da 7 Haziran 2015 seçiminden sonra kırmızı çizgi haline geldi. Halkların Demokratik Partisi’ne (HDP) ekran kapatıldı. HDP, CHP’ye yakın birkaç kanalda da farklı muamele görmüyor. HDP ancak İyi Parti ya da CHP ile atıştığında haber değeri taşıyor. Eskiden HDP’nin Meclis Grup Toplantısı’na birkaç dakikalığına da olsa yer verilirdi. Şimdi partiyi “terör bağlantısı” ile mahkûm eden yayınlardan geçilmiyor.
Konuk seçme hassasiyeti zamanla AKP’nin kendi kadrolarına yönelik de gelişti. Bunun iki nedeni var: Biri AKP adına çıkanlarda görülen yetersizlik; ikincisi AKP içinde başlayan ayrışma. AKP’li olup da sıklıkla ekrana çıkan pek çok yüz kayboldu. AKP’li konuşmacıların belirlenmesinde koordinatör Mahir Ünal. Ondan geçmeyen AKP’liler yayına alınmıyor.
Muhalefetten AKP’li konuşmacının karşısına çıkacak kişi güçlü biriyse “bizim adamımız ezilmesin” denilerek konuğun değiştirilmesi isteniyor. AKP’lilerin eski yol arkadaşları da artık yasaklılar listesinde. Karar yazarları iki-üç yıldır ekranlarda görülmüyor. Yeni partilerle siyasete atılan Ahmet Davutoğlu ve Ali Babacan’a yakın isimler de kara listede.
Son dönemde özellikle CNN Türk örneğinde görüldüğü üzere tamamen hükümetin sesi olduğunda izlenme oranlarında ciddi düşüş görüldü. Bu nedenle “Hükümet kanadından üç kişi çıkıyorsa muhalefetten de makul biri çıksın” şeklinde esneme oldu. Yeşil ışık yakılan muhalif isimler çok sınırlı.
Öte yandan, koronavirüs salgını sırasında kanalları sağlık sorunlarına ağırlık vermeye sevk ederek nispeten rahat bir dönem başlattı. Hatta önlemleri yetersiz bulan “sakıncalı” uzmanlara yer verildi. Bu sayede programların izlenme oranı arttı.
Fakat korona ile ilgili baskı “Ölü sayılarını değil iyileşenleri öne çıkartın; açılan hastanelere, alınan önlemlere ve dışarıya gönderilen yardımlara ağırlık verin” talimatıyla kendini gösterdi.
Bu yumuşak dönemde öteki hassas konulardaki yasak kalkmadı. HDP’nin uğradığı saldırılara yer verilmezken Hrant Dink Vakfı’na yönelik tehditler ve İstanbul’da Ermeni Kilisesi’nin haçının sökülmesi görmezden gelindi. Açıkça “Girmeyin” denildi. Gezi olaylarının yıl dönümünden de bahsedilmedi.
Profesyonel editör kadroları önemli ölçüde tasfiye edildiği için bu gidişat mutfakta dirençle karşılaşmıyor. Bundan rahatsız olan ama çalışmaktan başka seçeneği olmayanlar da her şeyi sineye çekiyor.
Bir noktadan sonra hükümet yetkilisi hatta içerideki “parti komiseri”nin bir şey demesine de gerek kalmıyor: Talimatlar içselleştiriliyor, otokontrol devreye giriyor. Erdoğan, bir bakan ya da bir AKP yöneticisi konuşacağı zaman normal akışı kesip oraya bağlanmamanın hesabının yarın sorulacağını herkes biliyor. Yayına çıkacaklara sınırlar hatırlatılıyor. Kendisini ispatlamış kanallar bile kritik bir gelişme olduğunda önce A Haber’in nasıl verdiğini görmek için bekliyor. Ya da Ankara’dan gelecek talimatı.
Al-Monitor’a konuşan medya ombudsmanı Faruk Bildirici de bu bilgileri teyit ediyor: “Eskiden ekrana çıkarılacakların listeleri vardı. Bu insanlar konusuna göre çağrılırdı. Ama AKP ile birlikte çağrılmayacaklar listesi oluştu. Zamanla kara liste iyice uzadı ve ekrana çıkarılabilecekler listesini geçti” diyor. “Televizyonlardaki hükümet komiserleri, genellikle genel yayın yönetmenleri veya Ankara temsilcileri, nadiren onların dışında birileri oluyor. Çünkü zaten o makamlara Saray’ın istediği insanlar atanıyor.”
Bildirici mekanizmayı şöyle anlatıyor: “Saraydan medyaya uzanan bir kontrol hattı var. Erdoğan’ın başbakanlığı döneminde Akif Beki’nin basın danışmanlığıyla başlayan bir hat bu. Bu kontrol hattı gezilere ve davetlere çağrılarak yapılan ödüllendirmelerle başlayıp zamanla katılaştı; yaygın medyanın tamamen iktidar kontrolüne girmesiyle birlikte artık talimat hattına dönüştü. İlk başlarda bir haberin verilmemesi ya da yayından kaldırılması gibi talepler iletilirken şimdi artık haberlerin nasıl kullanılacağı belirtiliyor, hatta haberler hazır olarak gönderiliyor. Talimatlar zinciri Fahrettin Altun ya da Hasan Doğan’dan başlayıp yayın yönetmenleri ya da Ankara temsilcileri üzerinden iletiliyor. Zaten medyada bu zincirin halkası olmak için bir yarış var.”
Türk medyasının geldiği nokta çok dramatik. Gazetecileri nefessiz bırakan baskı rejimi koyulaşarak sürüyor. Kuşkusuz medya her zaman baskılara maruz kaldı fakat darbe dönemlerinde bile bu kadar kontrol altına alınamamıştı.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı Ekrem İmamoğlu, 23 Haziran seçim zaferinin birinci yılında geride bıraktığı dönemin muhasebesini yaptı. CHP TBMM Grup Başkanvekili Engin Altay, CHP Genel Başkan Yardımcısı Seyit Torun, CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu, İYİ Parti İl Başkanı Buğra Kavuncu’nun da yer aldığı toplantıya eşi Dilek İmamoğlu ile birlikte katılan İmamoğlu, mali tablosu bozuk bir belediye devraldıklarını söyledi.
İBB Başkanı, ‘‘Kasamızda personelimizin maaşlarını ödeyecek paramız dahi mevcut değildi. Vadesi geçmiş yaklaşık 6 milyar liralık bir borçla ve bizden önceki yönetimin yaptığı bütçeden kaynaklanan 7,9 milyar liralık bir büyük bütçe açığı ile İBB’yi teslim aldık. Tüm borçtan bahsetmiyorum, 14 milyarlık acil çözüme muhtaç bir kara delikle İBB yönetimini devraldık. Üstelik bize ödenmesi gereken 1 milyar liranın üstündeki nakit Maliye Bakanlığı payı, tarihte görülmemiş bir şekilde, göreve gelmemizden 15 gün önce, bizden önceki yönetime avans olarak kullandırılmıştı. Madem kazanacağımızı biliyordunuz, 31 Mart’ı neden iptal ettiniz. İştirak şirketlerimizin çoğu ise vergi borçlarını ödeyemez duruma düşürülmüştü ve faiz biz bu durumu kimseye şikayet etmeden bu süreç faiz ve borçla boğuşan iştirak sürecini devraldık ama hiçbir zaman enkaz edebiyatı yapmadık’’ dedi.
‘‘İkinci Dalga Olursa Salgının İBB’ye Maliyeti 6,5 Milyar Lira Olacak’’
İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı, tüm dünyayı olduğu gibi İstanbul’u da olumsuz etkileyen Corona virüs salgının maliyetinin şu an için 5 milyar lira olduğunu ancak bu maliyetin daha da artmasının olası olduğunu dile getirdi.
İmamoğlu, ‘‘Corona salgını, belediyemizin finansal durumunu da derinden etkiledi. İkinci dalga söz konusu olursa, korona salgının İBB’ye toplam maliyetinin 6,5 milyar lirayı bulacağını hesaplıyoruz. Bu İBB’nin bütçesindeki etkisidir İkinci dalga olmazsa, salgının belediyemize maliyeti yaklaşık 5 milyar lira olacağını düşünüyoruz.. Salgın sürecinde iştirak şirketlerimizin gelirleri de dramatik şekilde geriledi. İETT, Metro, Ulaşım A.Ş., Beltur ve Kültür A.Ş gibi iştiraklerimiz başta olmak üzere, bazı iştiraklerimizin gelirleri yüzde 10’lara ve altına kadar geriledi. Yüzde 90 üzerinde gelir kaybımız olmuştur’’ diye konuştu.4
‘‘Dernek ve vakıflara sağlanmış olan 700 milyonu bulan israfa son verdik’’
İBB Başkanı, Corona sürecinde gelir kaleminde oluşan yüzde 90’a yakın kayba rağmen yıl sonunda denk bütçe hedefinin tutturulacak olmasını israfa son verilmesine bağladı.
İmamoğlu, ‘‘İBB olarak israfa son verdik. Örneğin bir avuç dernek ve vakıfa sağlanmış olan, toplamda 700 milyonu bulan israfa son verdik. Hemen her birimimizde, hemen her iştirak ve bağlı şirketimizde büyük tasarruflar yaptık. Bu sayede Coronavirüs’a rağmen o salgın başladığında, koşullara uyum sağlamakta hiç ama hiç zorlanmadık. Gelirlerimiz planlı bütçemizden 5 milyar, bir önceki yıl aynı dönemden ise 1.5 milyar lira daha düşük noktaya geriledi. Aldığımız tasarruf tedbirleri ve etkin bütçe yönetimiyle giderlerimizi yöneterek, neredeyse denk bütçe seviyesine geldik. Bu tabloda bizi zorlayan, en önemli faktör, bizden önceki yönetimlerin İBB’ye yüklemiş olduğu borçlar ve kredi geri ödemeleridir. İkinci önemli faktör iktidar blokunun uygulamaları ve yaklaşımlarıdır. Örneğin, kredi taleplerimiz konusunda kamu bankalarının engellenmesidir’’ dedi.
‘’1,4 milyar TL’lik taşınmaz satışımız İBB Meclisi’nce engelleniyor’’
Yıllardır İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nden alınmayan İstanbul Kalkınma Ajansı aidatlarının ilk kez kendilerinden tahsil edildiğinin altını çizen İmamoğlu, İBB Meclisi’nin bir önceki dönem bütçeye koyduğu taşınmaz satışının engellenmesini de eleştirdi.
İBB Başkanı, ‘‘Yönetim bize geçince ve hiçbir yasal dayanağı olmadığı halde, İstanbul Kalkınma Ajansı ve Türkiye Belediyeler Birliği’ne (TBB) ait 123 milyon liralık aidat, Maliye Bakanlığı tarafından kaynağında kesilerek ilgili kurumlara aktarılabiliyor. Üstelik yürüyen davalar var bu konuda. Biz bırakın kesintiyi daha fazla takviyeye ihtiyaç duyan kurumlarız. Corona sürecinde bir liralık katkı sağlanmamıştır. Bizden önceki bir yıl içinde, İBB mülkiyetindeki 2,77 milyar liralık taşınmazın satışı yapılarak ek finansman kaynağı sağlanmıştır. Sıra bize gelince 1,4 milyar TL tutarındaki taşınmazın kaldı ki bizden önceki yönetimde taşınma satışı bütçeye konmasına rağmen taşınmaz satışına ilişkin Meclis onayı, Eylül 2019’dan itibaren bekletiliyor” diye konuştu.
‘‘Birileri ve yakın çevresi para kazanacak diye Kanal İstanbul’a izin vermeyiz’’
Konuşmasının son bölümünde İstanbul’un karşı karşıya kaldığı tehditlerden bahseden İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı,Türkiye’nin en kalabalık kentinin deprem, mülteci ve Kanal İstanbul tehditleriyle karşı karşıya olduğunu söyledi.
İmamoğlu, ‘‘İstanbul’un en büyük felaketi depremdir. Bakın buradan duyurmak istiyorum hep birlikte mücadele etmeliyiz. Ne depremi hükümet tek başına çözebilir ne büyükşehir belediyesi çözebilir. Topyekun seferberlik meselesidir. Lütfen siyaseti çöpe atıp bu şehrin en büyük problemi ve tehdidini hep birlikte çözmek zorundayız. İstanbul mülteci meselesinde de çok büyük bir merkezdir. BM raporuna göre 1 milyon 60 bin mültecinin olduğu yönde sayısal gerçekler var. Bu konuda Ankara’yla en üst seviyede çalışmak istiyoruz. Nihai hedefimiz istikrara kavuşturulan Suriye’ye vatanlara dönmesini istiyoruz. Bir başka suni sorunu var, Kanal İstanbul. Birileri ve onların yakın çevresi para kazanacak diye bu kadim şehrin doğal çevresinin, yaşam alanlarının ve su havzalarının yok edilmesine asla ve asla izin veremeyiz, vermeyeceğiz. Bunu buradan duyurmak istiyoruz’’ ifadelerini kullandı.
Salonda sosyal mesafe kurallarına uygun oturma düzeni tertip edilirken İmamoğlu, konuşmasının başında, ‘Savunma Yürüyor’ sloganıyla Ankara’ya giden ve dün gece başkente sokulmayan baro başkanlarını da selamladı.
İmamoğlu, 31 Mart 2019 tarihinde yapılan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı Seçimleri’nin 23 Haziran’da tekrarlanmasının ardından oy farkını yüzde 0,25’ten yüzde 9’a çıkararak kazanmıştı.
Üç sene önce yapılan genel kurulda geçerli 420 oydan 419’unu alarak ikinci kez Türkiye Barolar Birliği (TBB) Başkanı seçilen Metin Feyzioğlu, bugün Ankara’ya girmelerine izin verilmeyen 50 baro başkanı tarafından sırt çevrilerek protesto edildi.
Bu tepki sonrası baro başkanlarının yanından ayrılan TBB Başkanı, iki gündür de İstanbul Barosu önünde toplanan yüzlerce avukat tarafından istifaya davet ediliyor.
Aslında Türkiye Barolar Birliği Başkanı ve yönetim kuruluyla geçen Eylül ayından bu yana birçok baronun arası açık.
Zira Türkiye’deki toplam avukat sayısının yüzde 75’inden fazlasını temsil eden Ankara, Adana, Antalya, Aydın, Bursa, Diyarbakır, İstanbul, İzmir, Mersin, Şanlıurfa, Tunceli ve Van barolarının ‘’seçimli olağanüstü genel kurul’’ talebi TBB yönetimi kurulunca yaklaşık 10 ay önce reddedildi.
Ancak bardağı taşıran, Avukatlık Yasası’ndaki değişikliği protesto eden avukatlar Ankara’ya alınmazken TBB Başkanı’nın bazı baro başkanlarıyla birlikte Anıtkabir’e çıkması oldu. Anıtkabir ziyaret fotoğrafların yayınlanması sonrası kendisiyle birlikte olan baro başkanlarından da tepki gören Metin Feyzioğlu, 27 saat sonra gittiği baro başkanlarının yanında da kabul görmedi.
Durakoğlu: ‘‘50 baro başkanı ona arkasını döndü, yerinde olsam istifa ederim’’
Türkiye Barolar Birliği seçimleri dört yılda bir yapılıyor. Peki bu tabloda TBB Başkanı ile barolar arasında buzları eritmek mümkün olur ve 2021 yılının Mayıs ayına kadar bu süreç devam edebilir mi?
Ankara’dan dönüşünde ayağının tozuyla İstiklal Caddesi’ndeki baro önündeki eyleme katılan İstanbul Barosu Başkanı Mehmet Durakoğlu’ya göre, Feyzioğlu ile uzlaşma sağlamak bu saatten sonra mümkün değil.
VOA Türkçe’ye açıklamalarda bulunan Durakoğlu, ‘‘Önümüzdeki Mayıs’a gelindiğinde genel kurullarımızı yapacağız. Belki de tablo değişecek ama kişisel olarak söylüyorum. Çok iyi biliyorum ki böyle bir uzlaşma söz konusu olmaz. Metin Feyzioğlu’nun ekseni kaydı. AKP’nin yanında onunla işbirliği yapan onunla aynı dili kullanan baro başkanlığı görevini yerine getirmeyen o dili tutumu nedeniyle böyle bir konumda. Bizi temsil eden bizim adımıza müzakereye gidecek birisi olarak görmüyoruz artık. Metin Feyzioğlu, AKP neyse onun yanındadır. Bizim karşı çıktığımız metnin katibidir yazıcısıdır ortağıdır. Bizim ortaklaşmamız mümkün değil. ‘Ben oraya geleceğim’ dediğinde 50 baro arkasını döndü içeri almadılar. Ben böyle bir şeye maruz kalsam ertesi gün istifamı veririm. Onurumu kurtarmak için bunu yaparım’’ dedi.
İstanbul Barosu avukatlarında Feyizoğlu’na karşı güvensizlik yaygın
Dün olduğu gibi bugün de İstanbul Barosu önünde ‘’Feyzioğlu istifa’’ sloganları atıldı. Eyleme katılan avukatlardan Birsen Baş Topaloğlu, ‘‘Feyzioğlu’na güvenmiyoruz. Bu yasa hakkında gerekli girişimleri yapmadı. Genel kurul istedik onu yerine getirmedi. Bu yasanın görüşülmesi için genel kurul yapması lazım, delegeleri baro başkanlarını toplaması lazım. Bizlerin fikrine değer vermeden kendi fikrine göre bunu geliştiriyor’’ derken, bir başka avukat Gizem Konak
‘‘Ankara’da baro başkanları terörist olarak nitelendirildi. Birlik başkanının avukatlara sahip çıkmadığını düşünüyorum’’ şeklinde görüş beyan etti.
Gazeteci davaları ve insan hakları davalarını yakından takip eden Efkan Bolaç da avukatlarla TBB Başkanı’nın köprüleri attığı iddiasında.
Bolaç, ‘‘Metin Feyzioğlu ile baroların avukatlarının arası açılmadı. Feyzioğlu, avukatlar ve barolar için yok hükmündedir. Metin Feyzioğlu hukuksuz bir karara imza atmış; 12 baronun olağanüstü genel kurul yapılma kararını reddederek ‘ben yaptım oldu’ rejimine geçmiştir’’ diye konuştu.
Ankara eyleminde en az 60 baronun TBB Başkanı’na güvenini yitirdiğinin anlaşıldığını söyleyen Avukat Hale Akgün ise Ekim ayındaki baro seçimlerinin Corona virüsü salgını nedeniyle belirsizlik içerdiğine dikkat çekti.
Durakoğlu: ‘‘Tasarı rafa kalkmadı, biz bunu yemeyeceğiz’’
Türkiye’de çok ses getiren baro başkanları eyleminden sonra Avukatlık Yasası’ndaki değişikliklerin rafa kalkması ihtimal dahilinde mi?
İstanbul Barosu Başkanı, böyle bir ihtimalin şu anda olmadığını söylüyor.
Durakoğlu, ‘‘Adalet Bakanı ‘hazırlık yok’ dese de tasarı rafa kalkmadı. AKP Grup Başkan Vekili Naci Bostancı teklifin hazır olduğunu söyledi. Cahit Özkan, uzun uzun teklifin ne olduğunu anlattı. Özlem Zengin arkadaşlarımızı topladı. Bizi oyalayacaklar ve biz bir sabah komisyonda, ertesi gün genel kurulda göreceğiz. Biz bunu yemeyeceğiz’’ dedi.
Bolaç: ‘‘Avukatlar ve barolar demokrasi rejiminin bekçilerindendir’’
Efkan Bolaç ise hiçbir güçlü iktidarın ezber bozan sesler çıkaran avukatları sevmediğini vurguluyor.
Avukat Bolaç, ‘‘Zamanında Napolyon ‘avukatların dillerini kesmek lazım’ diye bir söz söylemiş aslında. Bütün iktidarların en çok istediği şey de odur. Avukatların hak, hukuk, adalet arayışında olmamalarını talep ediyorlar. Buna bugünkü AKP iktidarı da dahil. Onlar da iktidara gelirken vesayetleri yıkacağını söylüyorlardı. Vesayet rejimi değil demokratik rejim iddiasında bulunuyorlardı. Balkon konuşmasında o dönem başbakan olan Erdoğan, şeffaflaşma vurgusuyla ‘yakın ışıkları’ dedi ama geldiğimiz noktada insanlar telefonda birbiriyle konuşurken, şaka yaparken korkar hale geldiler. Böyle bir istibdat rejiminde avukatları da susturmaya çalışıyorlar. Avukatlık Kanunu’nun 75’inci ve 95’inci maddesi açıktır. Avukatlar ve barolar, insan haklarıyla ilgili eylemlerde bulunabilirler. Hukukun üstünlüğü için gerekli işlemler yapabilirler. Demokrasi rejiminin bekçilerinden biri de barolar avukatlardır’’ diye konuştu.
Yunanistan Dışişleri Bakanı Nikos Dendias Türkiye’yi doğu Akdeniz’de istikrarı ve güvenliği baltalamak, tüm komşularıyla sorunlara yol açmak ve aynı zamanda Yunan hava sahasını ile karasularını da ihlal etmekle suçladı.
Avrupa Birliği Dışilişkiler Yüksek Temsilcisi Josep Borrell ile birlikte ülkenin kuzey doğu sınırını ziyaret eden Yunanistan Dışişleri Bakanı Nikos Dendias, Türkiye’nin son aylarda Akdeniz’e yönelik ‘yasadışı diplomasi’ yürütmekten vageçmesi gerektiğini duyurdu.
Dendias ve Borrell, göçmenlerin şubat sonlarında toplandığı Meriç Nehri bölgesindeki sınır geçiş alanını ziyaret etti.
Bu ziyaret sonrasında açıklamalarda bulunan Borrell, “Avrupa Birliği’nin dış sınırlarını korumaya ve Yunanistan’ın egemenliğini güçlü bir şekilde desteklemeye kararlı olduğumuz çok açık” dedi.
Dendias ise, “Ankara, gemileri ile yasadışı diplomasi yürütmekten vazgeçmeli, geçtimiz günlerde NATO misyonu kapsamında görev yapan Fransız gemilere yönelik atılan adımlardan kaçınılmalı” açıklamasında bulundu.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan geçtiğimiz aylarda göçmenlerin Avrupa’ya gitmesine izin vermiş, Yunanistan yaşanan şiddet olaylarının ardından birçok kişiyi geri çevirmişti.
Borrell öğleden sonra Yunanistan Başbakanı Kiriakos Mitsotakis ile bir araya gelecek.
Libya’da başkent Trablus’taki Ulusal Mutabakat Hükümeti’ne (UMH) bağlı birliklerin, Sirte kentini General Halife Hafter’in elinden geri almak için başlattığı operasyon sürüyor. Hafter’in ateşkes çağrısını reddeden Trablus hükümeti ve Ankara, Sirte alınmadan masaya oturmayacaklarını söylüyor. Birlikler Sirte’ye yaklaştıkça Hafter’i destekleyen Mısır, şehri kaybetmemek için Libya’ya asker gönderebileceğini duyurdu. Peki Sirte neden bu kadar önemli?
Mısır Cumhurbaşkanı Abdülfettah es-Sisi, Cumartesi günü UMH’ye bağlı birlikleri, mevcut mevzilerinden öteye ilerlememeleri yolunda uyardı.
Libya sınırı yakınlarındaki Matruh Üssü’nü ziyaret eden Sisi, “Sirte ve Cufra kırmızı çizgidir” diyerek orduya “sınır ötesi operasyonlara hazır olmaları” talimatı verdi.
Pazar günü de Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı, Sisi’ye destek açıklaması yaptı:
“Mısır Arap Cumhuriyeti’nin güvenliğinin Suudi Arabistan Krallığı’nın ve tüm Arap ulusunun güvenliğinin ayrılmaz bir parçasıdır. Mısır’ın sınırlarını ve halkını radikallerden, terörist milislerden ve onların bölgedeki destekçilerinden koruma hakkını destekliyoruz. Cumhurbaşkanı Abdülfettah es-Sisi’nin, Mısır’ın batı sınırlarını teröre karşı savunma hakkına desteğimizi sunuyoruz.”
6 Haziran’da General Halife Hafter Kahire’ye giderek Sisi ile bir araya gelmiş ve ateşkes çağrısı yapmıştı. Ateşkesin şartı ise “UMH birliklerinin ilerlememesi ve yabancı güçlerin ülkeyi terk etmesi”ydi.
UMH ve en büyük destekçisi Türkiye ise ateşkes çağrısına kapıları kapattı.
Rusya da aynı dönemde Türkiye ile ateşkes görüşmeleri için Ankara’ya bir heyet göndermişti.
O dönem Türkiye’nin Libya Özel Temsilcisi olan Emrullah İşler, Rusya ile Türkiye arasında devam eden ateşkes görüşmelerinden henüz sonuç alınamamasının sebebini, “Türkiye ve Rusya arasındaki asıl mesele, Libya hükümetinin Sirte ve Cufra’yı almadan masaya dönmeyeceği gerçeğidir.” diye açıklamıştı.
Peki Sirte neden bu kadar önemli?
Ocak 2020’de 3 saatte Hafter’in kontrolüne geçti
Sirte’nin kimin kontrolünde olduğu, hem iç savaşın gidişatı açısından, hem stratejik konumu açısından hem de ekonomik sebeplerle iki taraf için de çok önemli.
UMH’nin merkezi Trablus ve Hafter’e bağlı Libya Ulusal Ordusu’nun (LNA) üslendiği Bingazi’nin ortasında yer alan Sirte, 2011’de eski lider Muammer Kaddafi devrildikten sonra uzunca bir süre İslamcı milislerin yerleştiği bir bölge oldu.
2015 yılının başında IŞİD’in eline geçen şehirde, 2016 sonunda, ABD, İtalyan ve İngiliz savaş uçaklarının yardımıyla UMH tarafından yeniden kontrol sağlanmıştı. Ancak IŞİD’den arta kalan grupların düzenlediği saldırılar, Hafter’e “Şehri İslamcı teröristlerden temizleme” gerekçesini kullanarak operasyon düzenlemesi için uygun ortamı sağladı.
Kaddafi’nin doğduğu, aşiretinin yaşadığı ve Kaddafi döneminde gelişip bugünkü halini alan şehri, Sirteli kabile üyelerinden oluşturulan bir tabur koruyordu.
Bu tabur, Ocak 2020’de taraf değiştirerek Hafter’e bağlılık bildirdi ve şehir birkaç saat içinde Hafter’in kontrolüne geçti.
Aynı günlerde Türkiye de, UMH ile imzaladığı güvenlik anlaşması gereği Libya’da askeri techizat yardımı yapmaya başlamıştı.
O tarihten sonra Hafter, 370 kilometre batıdaki Trablus’a doğru hızla ilerlemeye başladı.
4 Haziran’da UMH, Trablus’un kontrolünü tamamen ele geçirdiğini açıkladı. Hafter’e bağlı birlikler Trablus’tan batıya ve güneye çekilmeye başladı. 2 gün sonra, yani Hafter’in Kahire’ye giderek Sisi’yle birlikte ateşkes çağrısı yaptığı gün UMH, Sirte’yi geri almak için “Zafer Yolu” operasyonunu başlattığını duyurdu.
‘Sirte operasyonu, tüm Libya için verdiğimiz bir savaştır‘
UMH’ye bağlı ordunun sözcüsü Abdülmenaam al Draa, operasyonu duyururken Sirte’ye verilen önemi de vurguladı:
“Bu, Sirte şehrini alma savaşı değildir. Bu tüm Libya için verdiğimiz bir savaştır. Sirte’den sonra doğuya doğru ilerlemeye devam edeceğiz.”
UMH’nin doğuya doğru ilerlemesinde büyük bir basamak olan Sirte’nin düşmesi, bu sebeple Hafter ve Hafter’i destekleyen Mısır, Rusya, Fransa gibi ülkeler için “kırmızı çizgi” niteliğinde.
Operasyon başladığında, yılın başında taraf değiştiren milisler ilk savunmayı yaptı. Şehirde çok güçlü olan bu kabileyle çatışmalar zorlu geçti. Bu sırada LNA’dan da takviye ekipler şehre ulaştı.
Sirte ve Mısrata’daki kabileler arasında uzun yıllardır süren rekabetin bir devamı olarak, Mısrata’daki kabileler de Sirte operasyonunda UMH’ye destek veriyor. Bu sebeple Sirte’nin, farklı taraflara bağlı kabililerin gücünü göstermesi açısından sembolik önemi de var.
Rus savaş uçakları Cufra’da
Zafer Yolu Operasyonu’nda tek hedef Sirte değil, güneyindeki Cufra da hedefler arasında.
Sirte’de Hafter’e bağlı milisler ve askeri noktalar bulunsa da, Cufra’da Rus savaş pilotlarının olduğu ve Rus savaş uçaklarının da Cufra’da beklediği biliniyor.
Bu sebeple bazı uzmanlar, bu operasyonların ilerlemesi halinde Rusya’nın ateşkes için Türkiye’ye daha fazla taviz vermesinin olası olduğu görüşünde.
ABD ordusunun Afrika Kuvvetleri Komutanlığı, Mayıs ayı boyunca yaptığı açıklamalarda, Rus savaş uçaklarının Cufra’daki Hava Üssü’nde olduğuna dair fotoğraflar da yayımladı.
Rusya’dan gelen yardımın Cufra’dan daha doğuya kaydırılması durumunda Hafter’in birlikleri de büyük oranda ülkenin doğusunda konuşlanmak zorunda kalacak. Bu da, 2014’ten beri kontrol ettiği alanı genişleten Hafter için ciddi bir kayıp anlamına geliyor.
Mayıs sonunda da Hafter’e bağlı birlikler Trablus’tan geri çekilirken Reuters haber ajansına konuşan Bani Velid Belediye Başkanı Selim Alayvan, Rus savaşçıların uçaklarla Cufra’ya götürüldüğünü söyledi. Alayvan, “Ruslar üç askeri uçakla Cufra’ya taşındı. Askeri araçları da karadan Cufra’ya götürüldü” dedi.
Cufra Hava Üssü’nn kontrolü, Haziran 2017’de Hafter’in kontrolüne geçmişti. UMH, 2019’dan bu yana zaman zaman Cufra’daki hava üssünü bombalıyordu.
Petrol yataklarının ve ihraç yollarının üzerinde
Sirte şehrinin güneyini ve doğusunu kapsayan geniş Sirte havzası, Libya’nın petrol yataklarının yüzde 80’inin bulunduğu bölge.
Buradan çıkarılan petrolden elde edilen gelir, ülkenin petrol gelirlerinin yüzde 80’ini oluşturuyor.
Sirte’ye hakim olan birlikler, çoğu Sirte’nin doğusunda bulunan ve petrolün ihraç edildiği limanlara doğru hızlıca ilerleyip buraları da ele geçirebilir.
Ancak petrol yataklarının olduğu bölgelerde de Hafter’e bağlı kabilelerin oluşturduğu silahlı milisler kontrolde.
Öyle ki; Ocak 2020’de Berlin’de toplanan Libya Konferansı sırasında masada istediğini elde etmek için Hafter, tüm petrol yataklarını, petrol dolum tesislerini ve limanlardaki terminalleri kapatmıştı. Bu Libya’nın gelirinin büyük bir kısmına ulaşamaması demek oluyor.
Bu limanlardan uluslararası pazara gönderilen petrolü, Trablus hükümetine bağlı olan Ulusal Petrol Kurumu işletiyor. Limanda çalışan memur ve işçiler Trablus hükümetinden maaş alsa da, Hafter ve Hafter’e bağlı aşiretler, bu ihracattan gelen gelirin Trablus hükümetine verilmesine karşı çıkıyor. Petrol boru hatlarının geçtiği yollar üzerinde de Hafter’e bağlı aşiretler var ve zaman zaman petrol akışını durduruyor. Böyle durumlarda petrol üretimi de mecburi olarak durduruluyor ve zaten kötü durumda olan ülke ekonomisi savaştan daha da sert etkileniyor.
Sirte’yle ilgili en detaylı çalışma, 2018 yılının başında Avrupa Birliği’nin fonuyla Birleşmiş Milletler (BM) tarafından yapıldı. Nisan 2018’de yayımlanan BM raporuna göre, şehrin nüfusu 126 bin civarında.
IŞİD’in şehrin kontrolünü ele aldığı dönemde kaçan 100 bine yakın kişiden 90 bini, 2017’de şehre geri dönmüştü.
Raporun yazıldığı tarihte şehir nüfusunun yüzde 10’dan fazlası Mısır, Bangladeş, Çad ve Sudan’dan çalışmak için gelen göçmenlerden oluşuyordu.
Kaddafi’nin büyüttüğü şehrin, merkezden özerk bir yönetim yapısı da vardı ancak 2011’de yönetim değiştikten sonra bu özelliğini kaybetti. Ancak bu durum şehirde çok sayıda devlet memurluğu kaynaklı yeni iş alanlarının oluşmasına sebep oldu.
Kaddafi’nin kabilesi olan Kaddafa kabilesi de, 2011 öncesi gücü elinde tutmasa da hâlâ Sirte civarında yaşıyor.
Libya ekonomisinde önemli bir yer tutan Sirte, BM’ye göre, ülkenin kalkınmasıyla ilgili plan yapılırken “özel bir ilgiyi hak ediyor.”
Ülkede işgücünün yüzde 80’ini devlet memurları oluşturduğu için Sirte’deki memuriyetlerin sayısının yüksek olması önemli.
Sirte’de yaklaşık 36 bin kişinin memur olarak çalıştığı kamu kuruluşları, şehrin ekonomisinin en büyük bölümünü oluşturuyor.
Bu sayı, şehirde işgücünün yarısını oluşturuyor. Aynı zamanda işgücünün yüzde 28’ini kadınlar oluşturuyor ki bu oran Libya’nın diğer şehirlerine oranla düşük.
İnşaat çalışmaları için büyük bir fırsat doğuruyor
2010’da başlayan iç savaşta ve sonrasında IŞİD’in elinden geri alınması için yürütülen operasyonlarda şehir ve çevresi, çok büyük oranda zarar gördü. Bu bölgelerin bazılarında yeniden inşa faaliyeti görülse de, özellikle Kaddafa kabilesinin yaşadığı bölgelerde yıkım hâlâ duruyor.
Kaddafi döneminde Libya’da çok büyük inşaat işlerine imza atan ve o dönemden kalan ödemelerini UMH ile yaptığı işbirliği sayesinde geri almak için adım atan Türkiye, ülkede inşaat faaliyetlerine yeniden başlamayı hedefliyor.
Sirte de, inşaat faaliyetlerinin yürütülebileceği çok geniş bir alan olarak görülüyor.
17 Haziran Çarşamba günü Türkiye’den Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak ve Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun da bulunduğu bir heyet Trablus’a gitmiş, ziyarette yeni dönemde ticari işbirliği de konuşulmuştu.
Ziyaretin ardından Reuters’a konuşan bir Türk yetkili, Türkiye’nin “Libya’nın yeniden inşası çalışmalarını hızla başlatmaya hazır olduğunu” söylemişti.
BM’nin raporuna göre Sirte’de inşaat lisansları 2011’den beri hiçbir firmaya verilmedi. Şehir konseyi için en zorlu işlerden biri de, operasyonlar sonrası şehre geri dönenlerin yerleştirileceği uygun yerleşim yerleri bulmak.
Şehirdeki en büyük hastane de operasyonlar sırasında büyük zarar gördü ve yeniden yapılması gerekiyor. Aynı şekilde içme suyunun sağlanması ve dağıtımı da, yollar ve elektrik dağıtım şebekeleri de tekrar düzenlenmeli.
Libya’daki önemli ticaret merkezlerinden biri
Libya, doğu ve güneyinde büyük bir bölgeyi kontrol eden Hafter ile Tobruk’taki Temsilcisi ve Trablus’taki UMH arasında adeta ikiye bölünmüş durumda.
İki ordu ve iki meclisin dışında ülkede iki de Merkez Bankası var.
Trablus’taki merkez bankası İngiltere’de, Bingazi’deki merkez bankası Rusya’da kendi parasını basıyor. İki taraf birbirinin parasını kabul etmiyor.
Oysa ülkenin doğusu ve batısı arasında uzun yıllardır malların getirilip götürüldü, ticaret merkezi pozisyonda olan Sirte, son dönemde yine iki çatışan taraf arasında bu görevi görüyordu.
Ancak paraların kabul edilmemesi, Sirte’deki ticareti de son dönemde sıkıntıya soktu.
Ancak Sirte’den ihracat yapılan büyük bir liman yok. Sirte çevresindeki limanlardan petrol ihracatı yapılıyor.
Yine de Libya’nın yeniden inşası üzerine yapılan çalışmalarda Sirte’nin merkezi konumu ve limanlarının, ticaret için daha fazla kullanılmasına olanak sağlayabileceğine değiniliyor.
2016’ya kadar IŞİD’in Libya’daki kalesiydi
2011 sonrası radikal grupların üslendiği Sirte’de, 2014’te Ensar el Şeria adlı örgüt çok güçlüydü. Hükümet binalarını ele geçiren örgüt, trafik kuralları belirlemiş ve “polis gücü” oluşturmuştu.
Bu sebeple 2014 sonrasında dünyanın birçok yerinden IŞİD’e bağlı olanlar da dahil radikal savaşçılar Sirte’ye gitti. 2015’in başındaysa şehir tamamen IŞİD’in kontrolüne geçmişti.
Bu dönemde nüfusun büyük bir bölümü şehirden kaçtı.
Mısır, zaman zaman Sirte’de IŞİD’i hedef alan bombardımanlar düzenledi.
12 Mayıs 2016’da UMH’ye bağlı ordu, ABD, İtalyan ve İngiliz birliklerinin desteğiyle IŞİD’e karşı operasyona başladı. Operasyon, Aralık 2016’da sona erdi. Şehirde yaklaşık 3 bin IŞİD üyesi olduğu ortaya çıktı. Operasyon bittiğinde bir kısmı gemilerle Avrupa’ya kaçmak üzereyken yakalandı.
Operasyonlar sırasında şehirde yeterli istihbarat ağı yoktu, çok sayıda sivil de hayatını kaybetti.
Sirte’de son durum ne?
Hafter’e bağlı, Sirteli kabilelerin oluşturduğu tabur, Haziran ayı başında Hafter’in birlikleri gelene kadar savunmadaydı. Bu sırada iki bölge UMH’nin eline geçti.
Ancak Hafter’a bağlı birlikler Sirte’ye ulaştıktan sonra sahada bu bölgelerin bir kısmı yeniden Hafter’in kontrolüne geçti.
Çatışmalar çoğunlukla Trablus-Sirte karayolu üzerinde ve şehrin Cufra’ya giden güney yolu üzerinde yoğunlaşıyor.
UMH, şehirdeki kabilelere yeniden taraf değiştirme ve “savaşın korkunç sonuçlarından kaçınma” çağrısı da yaptı.
Mısrata’da UMH’ye bağlı kabilelerden de savaşmak için Sirte’ye giden silahlı gruplar oldu. UMH’ye bağlı ordu, Birleşik Arap Emirlikleri’ne ait insansız hava araçlarının Mısrata’nın güneyindeki bir sahra hastanesini vurduğunu duyurdu.
Sahada durum son iki haftadır ciddi bir değişiklik göstermese de, Mısır lideri Sisi’nin ateşkes çağrısına Rusya ve Fransa’dan da destek geldi.
Fransız Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, 22 Haziran’da, Türkiye’nin Trablus hükümetine verdiği askeri desteği eleştiren açıklamalar da yaparak “Türkiye’nin Libya’da üstlendiği role müsaade etmeyiz” dedi.
Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Hami Aksoy, 23 Haziran’da Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’a tepki gösterdi. Aksoy, “Macron’un ülkemizin ilgili Birleşmiş Milletler kararları çerçevesinde ve talebi doğrultusunda Libya’nın meşru hükümetine verdiği desteği ‘tehlikeli bir oyun’ olarak tanımlaması ancak akıl tutulmasıyla izah edilebilir” diye konuştu.