Kategori: Görüş & Analiz

Serbest Görüş farklı bakış açıları ve derinlemesine analizlerle güncel olayları ve toplumsal sorunları inceler. Uzmanlardan ve düşünce liderlerinden gelen detaylı yorumlar, eleştiriler ve stratejik analizlerle okuyuculara geniş bir perspektif sunar. Sitemiz günün önemli konularını anlamak ve derinlemesine bilgi edinmek için ideal bir kaynak.

  • Abdullah Avcı’yı zor günler bekliyor 

    Abdullah Avcı’yı zor günler bekliyor 


    YORUM | HASAN CÜCÜK 

    Abdullah Avcı adı Türk futbolunda istikrar ile eşdeğerdi. Teknik direktör kovmanın sıradanlaştığı Türkiye’de, Başakşehir’i uzun yıllar çalıştırdı. Kariyerinin önemli bir bölümü bu kulüpte geçti. İki yıla yakın bir Milli Takım arasından sonra tekrar yuvaya döndü. Temmuz 2019’da ceketini alıp yeni meydan okumalara yelken açan Abdullah Avcı’nın yeni adresi Beşiktaş’tı.

    Başakşehir’de yakaladığı istikrarı siyah-beyazlı ekipte sürdürmedi. Sezon sonunu göremeden gönderildi. Kasım 2020’de bu kez Karadeniz’e yelken açma vaktiydi. Yeni durak Trabzonspor, hedef yıllardır gelmeyen şampiyonluktu. Elbette gelir gelmez değil. İlk sezonunu yapılanma olarak gördü. İkinci sezonunda 38 yıldır gelmeyen o sene nihayet gerçeğe dönüştü. Adını Trabzonspor’un iki efsane teknik adamı Ahmet Suat Özyazıcı ve Özkan Sümer’in yanına yazdırdı. Şampiyonluğun ertesi sezon ise beklentilerin çok altında kaldı. Mart 2023’te valizini alıp, Trabzon’a veda etti. Halefi Nenad Bjelica kovulunca, yeniden Trabzonspor tesislerinden içeri girdi. II. Avcı dönemi başladı. Uzun bir giriş oldu. Şimdi biraz konuyu detaylandıralım.

    Abdullah Avcı istikrarı yakalayan nadir teknik adamlardan olsa da baskıyla mücadele etmede pek başarılı olduğunu söylemek mümkün değil. Başakşehir’i temelden inşa etti. Zirveye oynayan bir takıma dönüştürdü. Ancak üzerinde ne taraftar ne de medya baskısı vardı. Başakşehir, Okan Buruk’la şampiyonluğun geldiği yıl maçlarını 3 bin 200 seyirci ortalamasıyla oynayan bir takımdı. Avcı sahne önüne ilk kez A Milli Takım’la çıktı. 18 maç süren milli görevde vasatın altında kaldı. Bu müsabakaların sadece 6’sı resmi maçlardı. Geri kalan 12’si dostluk müsabakalarıydı.

    Resmi maçlarda sadece iki galibiyet aldı. Biri Andorra diğeri Estonya. Dünya Kupası yolunda Hollanda, Romanya ve Macaristan’a yenilirken, tek beraberliği Macarlara karşı sahamızda aldı. Avcı döneminin en sükse galibiyeti Portekiz’i deplasmanda 3-1 yenmemiz oldu. Hemen not düşeli, bu bir dostluk maçıydı. Genel 18 maçlık performansında 6 galibiyet, 4 beraberlik ve 8 yenilgi vardı. 29 Şubat 2012’de Slovakya yenilgisiyle başlayan Avcı dönemi 14 Ağustos 2013’te berabere biten Gana maçıyla sona erdi. Milli Takım arasından sonra tekrar Başakşehir’e dönüp, 5 yıl görevde kaldı.

    Avcı’nın ikinci stres testi Beşiktaş’la oldu. 2015’te başlayan 4 yıllık Şenol Güneş dönemi biterken, tecrübeli isim iki şampiyonluk yaşatmıştı. Avcı’dan beklenti belliydi; şampiyonluk. Onun da hedefi aynıydı. Sezona 3-0’lık Sivasspor maçıyla başladı. İlk maç bir yol kazası mı yoksa gelecek maçların simülasyonu mu olacaktı? Sorunun cevabını fazla beklemedik. İlk 4 haftada hanesinde iki yenilginin olması Abdullah Hoca’nın siyah-beyazlılar döneminin pek de renkli geçmeyeceğini gösterdi. Avrupa Ligi’ndeki ilk iki maçı kaybetmesine Başakşehir beraberliği ve Trabzonspor deplasmanında gelen 4-1’lik hezimet gelince Avcı’nın koltuğu daha sezonun çeyreği geçilmeden sarsılmaya başladı. Avrupa Ligi’nde yenilgiler peş peşe geldi. İlk 4 maçını kaybedip, Avrupa arenasında havlu attı.

    Ligde de işler ters gidiyordu. Derbi karnesine gelince, Fenerbahçe’ye 3-1 yenilirken, sahasında Galatasaray’ı 1-0 yendi. Asıl facia Türkiye Kupası’nda yaşandı. 5. Tur’da rakip 2. Lig ekiplerinden 24Erzincanspor oldu. İlk maçı 3-0 kazandı. Deplasmanda ise rakibine 2-0 yenilip, turu korku tünelinden geçip atladı. 6. Tur’da ise hezimet vaktiydi. TFF 1.Lig’de oynayan BB Erzurumspor’a deplasmandaki ilk maçta 3-2 yenildi. Rövanşa bırakılan tur, aynı skorla bitince siyah-beyazlılar kupaya veda etti. BB Erzurumspor rövanşından önce sahasında ikinci devrenin ilk maçında Sivasspor’a yenilmişti. Türkiye Kupası’nda elenme bardağın son damlası oldu. Avcı – Beşiktaş birlikteliği Ocak 2020’de sonlandı. 1,33 puan ortalaması yakalamıştı. Hanesinde tam 13 mağlubiyet vardı. Beşiktaş’ta yarım sezonda çift haneli yenilgi sayısına ulaşan hocayı hiçbir güç görevde tutamazdı.

    Kasım 2020’de bu kez Trabzonspor serüveni başladı. Dibe vurmuş bir takımı devraldı. İngiliz Eddie Newton yönetiminde sezona başlayan Karadeniz ekibi, ilk 7 haftada 1 galibiyet, 2 beraberlik, 4 mağlubiyet görünce hoca değişimine gitti. 8. haftaya futbolcu izleme komitesi başkanı İhsan Derelioğlu ile çıkan Trabzonspor sahadan ayrıldı. Avcı göreve devraldığında 8 haftada 6 puanla 17. sıraya demir atmış bir takım vardı. Sezon başlamadan bitmişti. Üzerinde baskı olmadan göreve gelen Avcı, sezonun kalan bölümündeki 32 karşılaşmada sadece 3 kez sahadan yenilgiyle ayrıldı. 18 karşılaşmayı kazanan bordo-mavili takım, 11 kez de beraberlik elde etti. Trabzonspor, 40 maçta 19 galibiyet, 14 beraberlik, 7 mağlubiyetle 71 puan toplayarak ligde dördüncü sıraya tırmanarak Avrupa kupalarına katılma fırsatı yakaladı.

    İkinci sezonunda ise yıllardır beklenen şampiyonluk geldi. Şampiyonluk yarışında Galatasaray ve Trabzonspor’un erken havlu atmasının yanı sıra Fenerbahçe’nin teklemesi Avcı’nın şansı oldu. Hakkını teslim edelim, rakipleri kaybederken Trabzonspor kazanmaya devam etti. 38 yıllık şampiyonluk hasreti 2021-22 sezonunda sonlandı. Şampiyonluk sonrası beklenti elbette daha yüksekti. Unvanın korunmasının yanı sıra Şampiyonlar Ligi hedefti. Devler Ligi yolunda FC Kopenhag engeline takıldı. Şampiyonlar Ligi kapısından dönülmesi maddi kaybın yanında moral çöküntüsünü getirdi. Avrupa Ligi’nde yoluna devam etti. Ancak grubu 3. bitirince Konferans Ligi play-off turuyla Kupa 3 kapısı açıldı. Basel engelini takılınca Avrupa hüsranla bitti. Ligde de şampiyonluk senesinin çok uzağında bir Trabzonspor vardı. Antalyaspor ve Alanyaspor deplasmanında beşer gol yemesi, Karagümrük deplasmanında 4-1 yenilmesi Avcı’nın rütbelerini birer birer söktü. Üst üste gelen Galatasaray deplasman ve sahasında Ümraniyespor yenilgileri Avcı’nın dönemini bitirdi. Şampiyonluğun yanı sıra iki Süper Kupa’yı kazandırmış olarak ayrıldı.

    Halefi Nenad Bjelica dönemi sadece 172 gün sürdü. Avcı yeniden Trabzonspor’a 12 Ekim’de döndü. İlk resmi maçına 233 gün aradan sonra Alanyaspor karşısında sahasında çıkacak. Hırvat Nenad Bjalica yönetimince çıkılan 8 maçın yarısını yenip, yarısında yenilen bir Trabzonspor buldu. Lider Fenerbahçe’nin 12 puan gerisinde bulunuyor. İkinci gelişi elbette ilki gibi olmayacak. Beklenti yüksek. Avcı’nın taraftara kendi affettirmesi gerekiyor. Şampiyon yaparak saygıyı kazandı ama devam sezonu umutları yıktı. Bıraktığı takımdan daha farklı bir kadro ile mücadele edecek. Takımın neredeyse yarısı yenilerden oluşuyor. İstim üstünde olan bir Fenerbahçe ve Galatasaray’ın yanı sıra Adana Demirspor’un performansı Avcı’nın aşması gereken engeller. Kısaca ufukta zor günler var. Aşamazsa sonuç herkesin malumu…

     

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Trajediye çözüm

    Trajediye çözüm


    YORUM | PROF. MEHMET EFE ÇAMAN

    Uzun zamandır gözlemlediğim bir soruna değinmekle başlamak istiyorum bugünkü yazıma.

    Gazze’de bir insanlık trajedisi yaşandığı konusunda şüphe yok. Bu trajedinin nedeni elbette ki savaştır. Bu savaş iki aktör arasında gerçekleşiyor; terör örgütü Hamas ve İsrail. Fakat Hamas aynı zamanda iki parçaya ayrılan Filistin’in Gazze bölgesinde yönetimde olan parti, yani resmi hükümet.

    Filistin’deki çift başlılığın nedeni, Hamas’ın otoriter ve teolo-faşizan yönetimi ve ideolojisi. Uzun bir mesele, fakat işin özünde 2006’dan beri gelişen sürecin ana dinamiği budur. İsrail’in Gazze politikasını belirleyen de Hamas’tır. Filistin yönetimi yeknesak Hamas değil. Müslüman ülkelerdeki ve medya kuruluşlarındaki birçok haber bu gerçeği ne hikmetse ısrarla görmezden geliyor. Hamas’ın Filistin meselesini kendi istediği sulara doğru kaçırdığı ve Batı Şeria’daki meşru Filistin otoritesini by-pass ettiği gerçeği orta yerde duruyor. Fakat günü kurtarmayı ve kısa yoldan puan toplamayı marifet sayan bir yaklaşım İslam ülkelerinde ve medya kuruluşlarında giderek hakim yaklaşım haline geliyor. Bu endişe vericidir. Çünkü makul ve rasyonel Müslümanlar, bu nedenle giderek Hamas çizgisindeki cihatçı politik pozisyonlara kayıyor ve radikalleşiyor. Sanırım bu tehlikeyi sadece ben görmüyorumdur. Buna dikkat çekmek istedim.

    Bununla bağlantılı olarak, hastane saldırısı örnek olayında görüleceği üzere, ortaya çıkan kanıtların ısrarla görülmek istenmemesi ve ilk günkü retoriğin hala tekrarlanması, üzerinde düşünülmesi gereken diğer bir endişe kaynağı olmalıdır.

    Nedir bu kanıtlar?

    Birincisi iddia edildiği gibi patlama hastane binalarında gerçekleşmiş değil. Patlamanın otopark alanında gerçekleştiği kesin. Zaten fotoğraflar da hastane binalarının sapasağlam durduğunu gösteriyor. Bu elbette otoparkta yaşanan can kaybını görmezden gelmemizi gerektirmez. Her türlü sivil can kaybı bir insanlık dramıdır. Ancak bu ayrıntı önemlidir. Neden? Hamas kaynaklı haber akışının manipülatif olduğunu göstermesi bakımından! Evet, patlama otoparkta meydana gelmiş.

    Dahası, otoparktaki hasar patlamanın uçak taarruzu (uçaktan atılan bomba) ile gerçekleşmediğini gösteriyor. Çünkü uçak bombalamalarındaki tipik krater hastane park alanında yok. İsrail’in kanıt olarak sunduğu telefon konuşmalarında Hamas militanlarının hatalı roket atışı sonrası hastane çevresine kendi roketlerinin isabet ettiğini söyledikleri ortada. Bu konuşmalar ciddi bir kanıt ve Hamas bu kanıtları çürütecek bir açıklamada bulunamadı (veya karşı kanıt ortaya koyamadı).

    Bunun dışında patlamanın gerçekleştiği anlarda çekilmiş videolar var ve bu görseller de Gazze tarafından İsrail tarafına seri roket atışı yapıldığı esnada hastane yakınına düşen bir roket veya roket parçasını gösteriyor. Tüm bu kanıt ve göstergelerin yanında, saldırının İsrail uçaklarından yapıldığına ilişkin bir görsel de yok.

    Patlama gerçekleştikten hemen sonra medya kuruluşlarının Hamas kontrolündeki Gazze otoritesi verilerine göre alelacele haber yapıp, “İsrail hastaneyi vurdu!” şeklinde haber geçmeleri belki anlaşılabilir. Ama ciddi medya kuruluşları ertesi gün bu kanıtlar ortaya çıktıktan sonra haberlerini tekzip ettiler ve değiştirdiler. Oysa özellikle İslami haber siteleri ve kuruluşları ısrarla haberleri aynen birinci günkü gibi vermeye ve saldırının İsrail tarafından yapılan bir katliam olduğunu ileri sürmeye devam ettiler.

    Bunun iyi niyetle veya saflıkla yapılmış bir hata olduğunu söylemek ne kadar mümkün, bilemiyorum! Eğer ortada bir yanlışlık varsa, bu yanlışlığın açıkça itiraf edilmesi, yanlış veya eksik çıkarımların tekzip edilip düzeltilmesi ve okurun/kamuoyunun bilgilendirilmesi gerekmez mi? Elbette hastanenin bombalanmış veya bombalanmamış olması, diğer sivil kayıpları ve zulmü görmemek anlamına gelmez. Mutlaka şiddet durdurulmalı, ateşkes bir şekilde sağlanmalı ve sivil ölü meleri engellenmeli. Dahası, Gazze’ye sağlık ve gıda yardımı için bir yol bulunmalı. İnsani facianın daha da derinleşmesine engel olunmalı.

    Diğer önemli meselelerden biri, Hamas’ın diskuru belirleyebilmesidir. Yukarıda Hamas’ın Filistin’deki esas yönetim olmadığını vurguladım. An itibariyle Hamas Gazze’den gelen tüm haberlerin yegane kaynağıdır. Hastane patlaması örneğinde görüldüğü üzere, Hamas olayları kendi menfaatine göre fabrike ederek manipülasyon yapıyor. Hastane patlamasının ardından, kefene sarılmış kanlı insan cesetlerini konuşma kursusunun etrafına yığıp siyasi propaganda yaptığı videoyu sosyal medyada maalesef ben de gördüm! Ölülerini siyasal malzeme haline getirmekten çekinmeyen Hamas’ın temel insani değerler konusunda da, İslam inancına göre de en hafif tabiriyle yanlış yolda olduğunu söylemek çok zor olmamalı.

    Oysa zannediyorum ki bu herhalde sadece beni rahatsız etmiş olacak, bu konuda Türkçe haber sitelerinde herhangi bir eleştiri görmedim. Demek ki Hamas diskuru komple belirliyor. Bu sadece yerel düzeyde kalsa fazla mesele olmazdı. Ancak küresel düzeyde, Müslüman kimlikli insanlar açıkça Hamas ağzıyla yorumlar yapmaya, olayları tamamıyla Hamas algılarıyla algılamaya, dolayısıyla da Hamas’a enstrüman olmaya başladı. Bu minvalde Hamas IŞİD’ten de, El Kaide’den de daha iyi PR yaptı demek zorundayım. Bundan devşirilen gücün tehlikeleri bir yana, bu gücün özellikle dünyadaki Müslümanların konumuna ve imajına vereceği zararı aklı başında, makul, rasyonel Müslümanlar görmüyor olamaz.

    Tehlikeli radikalleşme

    O halde sormamız gereken bir soru var: İslamcılar neden Hamas retoriğine bodoslama atladı? Belki bunun arkeolojisini yapmak sorunu çözmek babında yararlı olabilir. Açıkça yazayım: İslami toplumlarda yerleşik antisemitik diskurlar ve algılar bunun temelidir. Siyonizmin formulasyonundan önce de, İsrail devletinin kuruluşu öncesinde de bu anti-Yahudi içerikler mevcuttu. Müslümanlar arasında yaygın olan bu patolojinin bizzat aydın ve entelektüel Müslümanlar tarafından eleştirilmesi gerekiyor. Müslümanların, gayrimuslumlere eşitlik temelinde yeni bir ilişki modeli formüle etmeleri gerekiyor. Teolojik içerikler bakımından bu belki kolay bir şey değil. Zimmi statusu Yahudileri (ve Hristiyanları) ayrı ve daha alt bir kategoride görüyor. Gerek teolojik gerekse de siyasi/tarihi pratik bakımından bu bagaj bugün bir tür kilit engel oluşturuyor ve değişimi/ilerlemeyi frenliyor. Sıfır toplamlı bu bakışın değiştirilmesi çok önemli. Bu sadece küresel barış için önemli değil, aynı zamanda Müslümanların günümüzdeki küresel rolü, yaşamları, entegrasyonları, diğer toplumlarla işbirlikleri – kısacası kendi çıkarları bakımından da hayati.

    Diğer önemli bir konu ise Hamas’ın ne istediği. Hamas, Filistin’deki mülâyim oyuncular gibi bir arada iki devletli bir çözüm istemiyor. Hamas’ın değerler evreninden bakıldığında, karşımızda İsrail’i haritadan silmek isteyen, tüm Yahudilere karşı “cihat ilan etmiş”, hayata sıfır toplamlı bir oyun olarak bakan, İslamcı/cihatçı bir terör örgütü var. Bu örgütün IŞİD’ten veya El Kaide’den hiçbir farkı yok.

    Müslümanlar arasında antisemitizm ve nefret söylemlerinde tehlikeli yükselişten bahsettim. Tunus’ta sinagoglara saldırılar, Türkiye’de İsrail ve ABD diplomatik temsilciliklerine saldırılar, Almanya’da Yahudilerin yaşadığı yerlere Davut yıldızı çizerek işaretlemeler gibi nefret ve terör eylemlerindeki artış, endişe verici. Bu tehlikeli radikalleşmenin zararı İsrail’e veya Yahudilere olmayacak. Keskin sirke küpüne zarar misali, bunun bedelini yine gariban ve iyi niyetli Müslümanlar ödeyecek.

    Özellikle Batı ülkelerinde yaşayan Müslüman aileler ciddi sorunlar yaşamaya başlayacaklar. Vize işlemleri zorlaştırılacak, sınırdışılar yaşanacak, ayrımcılık ve önyargılar artacak. Popülist partilerin oy oranları artacak. İsrail başta olmak üzere tüm dünyada Filistinlilere yönelik pozisyon daha da olumsuz bir hal alacak. İslami toplumların Batılı ülkelere göçmen olarak gelmesi konusundaki liberal politika terk edilecek. Entegrasyon yerine asimilasyon politikaları gelecek, İslami kültür ve din kuruluşlarının faaliyetlerine sınırlamalar getirilecek. Yani tehlikeli radikalleşme, Müslümanlara çok ağır bir fatura çıkaracak. Peki, bu tehlikeli durumun çözümü nedir?

    Hamas’ı desteklemeden barışı savunmak mümkün

    Filistin halkının haklarını savunmakla Hamas’ı desteklemek arasındaki derin fark var. Hamas’ın radikal söylemlerini benimsemeden, iki devletli çözümü ve barışı savunabilirsiniz. Fakat bunu yaparken kendi dini ve kültürel bagajınızın tarafsızlığınıza zarar vermemesini sağlayacak dengeyi bulmak önemli. Bu, mevcut ortamda kolay değil, bunun farkındayım. Ancak bunun alternatifi yok. Şiddetin ve savaşın her türlüsüne karşı çıkmak ile salt kültürel bagaj kaynaklı tekil bakış arasındaki farkın altı çizilmeli. İsrail’in ve Yahudilerin ne olursa olsun her olayda olagan şüpheli olduğu bir algı, bunun tersini Yudeo-Hristiyan dünyasında daha fazla yerleştiriyor. Başka bir ifadeyle, önyargınız karşı tarafta da önyargıları tırmandırıyor. Radikalleşmeniz karşı tarafı da radikalleştiriyor. 

    Bugün Müslümanların en ufak bir insan hakları sorununda ilk sığındıkları ülkeler Batılı devletler. Kim Müslüman çoğunluklu toplumlara gidip iltica veya göç ediyor? Oysa Batı’dan İslami coğrafyaya yönelik bir göç talebi yok. Batı’nın iyi eğitim veren okullarında eğitim almak üzere her yıl milyonlarca öğrenci Müslüman ülkelerden Batılı ülkelere gidiyor. Bunun tersi var mı? Buna karşın, Batılı ülkelerde yaşamakta olan Müslümanlar arasında bile stereotipik sınıflandırmalar yapan ve kendi gibi düşünmeyen (yada inanmayan) insanları aşağı gören insanların sayısı artıyor.

    Köprüler kurmada yeterince ilerlenilmemesinin en önemli nedenlerinden biri, Hamas gibi yapıların varlığı. Elbette Batılı toplumlarda da habis ve toksik gruplar var. Fakat bu gruplar ana akım dini gruplar tarafından meşru görülmüyor. Aşırı sağcı gruplar, Evanjelistler, yabancı düşmanları, vs. geniş tabanlı kiliselerce ve onların kitlelerince reddediliyor.

    Diğer bir tutarsızlık, çifte standartlar konusunda. Kürtlerin Müslüman çoğunluklu toplumlar tarafından Filistinlilere gösterilen ilgiyi görememesi, Yemen’de yaşanan büyük insanlık dramının yine Müslüman çoğunluklu toplumlar tarafından hemen hiç gündeme getirilmemesi nasıl yorumlanmalı? Saddam’ın Halepçe katliamında hayatını kaybeden insanlardan sonra neden Müslüman ülkeler veya İslam Ülkeleri Konferansı herhangi bir hak mücadelesi başlatmadı? Müslümanlar hak sorunları sadece Filistin meselesi olunca mı akla geliyor? Bu soruları gündeme getirenler neden nifakla, bozgunculukla, ihanetle suçlanıyor? Neden bazı Müslümanların hakları savunulurken diğer Müslümanların hakları hiçbir şekilde gündeme taşınmıyor? Çünkü tüm bu katliamlarda ve haksızlıklarda katliamları ve haksızlıkları yapanlar Müslüman devletler. Diğer bir ifadeyle ‘biz yaparsak sorun değil’ yaklaşımı egemen. Haydi devletler seviyesini geçtik, peki Müslüman okur-yazarlar neden bireysel olarak bu sorunları gündeme taşımıyor? Neden İslami duyarlılığı olan sivil toplum kuruluşları hiçbir zaman bu ‘tehlikeli sularda’ seyretmiyor? Bu ikiyüzlü bir tavır değil mi? 

    İki devletli çözüm kaçınılmaz

    Gelelim hangi pozisyonun ‘doğru pozisyon’ olduğu meselesine. İdeal çözüm nedir? Zor bir soru. Fakat bazı temel noktaların altını çizmek lazım. İki devletli bir çözümün olması kaçınılmaz. Tabii gerçekten amaç barış ise. Hem İsrail Filistin gerçeğini kabul etmeli, hem de Filistin tarafı İsrail’in varolma hakkını teslim etmeli. Bunun olmadığı bir barış düşünülemez ve gerçekçi olamaz. Bir gün, Yahudilerin ve Müslümanların (ve elbette Hristiyanların) kendileri için kutsal kabul ettikleri yerlerde özgürce ibadet edebilmelerini garanti altına alan, İsrail’e ve Filistin’e yaşam şansı tanıyan bir çözümden bahsediyorum. Avrupa’da Fransa ve Almanya gibi tarihleri birbirleriyle savaşarak geçmiş halklar AB sürecinde birleştiler, hatta bugün aynı para birimini kullanıyorlar.

    Bu barış ve entegrasyon süreçlerinden dersler çıkartmak gerekmiyor mu? Müslüman ve Yahudilerin kardeşçe bir arada yaşadıkları, birlikte aynı işyerinde çalışıp birbirlerini kutsal günlerinde birlikte yemek yedikleri, birlikte spor yaptıkları, öğrencilerin karşılıklı değişim programlarına katılıp dostluklar kurabildiği, ölümü değil hayatı kutsayan bir anlayış yerleştirilemez mi? Çatışmanın değil, işbirliğinin, sıfır toplamlı oyunların değil, kazan-kazan yaklaşımının geçerli olabileceği bir süreç başlatılamaz mı? İki tarafta da şahinlerin değil, güvercinlerin yönetime gelmesi için bu ideallerin benimsenmesi ve şiddetin istisnasız olarak reddedilmesi gerekiyor.

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Seçilmiş savaş bölgelerinin karanlık yüzü

    Seçilmiş savaş bölgelerinin karanlık yüzü


    Mehmet Sait YAMAN


    Filistin’in özgürlük mücadelesini cihadist bir kılıfa hapseden Hamas’ın, 6 Ekim Günü İsrail’e yönelik başlattığı “Aksa Tufanı Operasyonu’yla ilgili çok boyutlu bir irdeleme yapmak gerekmektedir.

    Operasyon için 6 Ekim tarihinin seçilmesi ve adına savaş değil operasyon denilmesi, sıra dışı bir hazırlık ve silah stoğunun bulunması, İsrail’in derinlemesine düşünülmüş bir operasyonla karşı karşıya olduğunu göstermektedir.

    İngiltere’den Almanya’ya birçok ülkenin sivil vatandaşına yönelik insanlık dışı saldırıların yaşanması ve bu anlara ilişkin görüntülerin tekbirler eşliğinde infial yaratacak derecede bir marifetmiş gibi sosyal medyada paylaşılması, bu operasyonu, Batı açısından ikinci bir 11 eylül vakasına dönüştürmüştür.

    Böylesine insan hak ve özgürlüklerinden yoksun bir başlangıç, Filistin davasının haklılığına gölge düşürmüş ve İsrail’e ciddi bir koz vermiştir. İsrail bu kozu sonuna kadar kullanmak isteyecektir. Ancak istihbarat ve güvenlik ülkesi İsrail’in bu imajını yıkan operasyonun niteliğine bakıldığında, İsrail’in elinin o kadar rahat olmadığı ortadadır. İsrail eski İsrail olsa da Hamas’ın eski Hamas olmadığı açıktır. Yakın gelecekte İHA, SİHA ve Dronların daha da yaygınlaşmasıyla bu tür örgütlerin özellikle hava saldırılarında güçleneceği gerçeği İsrail için orta vadeli bir savaşı belirsizleştirebilir. Hele hele başka cephelerin açılması bu çatışmayı daha da derinleştirecektir. Bu anlamda Hamas’ın verdiği el, kare as olsa da bu çatışmanın her an bir straight flush sürpriziyle karşılaşması muhtemeldir.

    SAVAŞ BÖLGELERİ OLUŞTURULUYOR

    Çok kutuplu dünya düzeninde Ukrayna’dan Suriye’ye, Suriye’den İsrail’e seçilmiş savaş bölgelerinin yaratıldığını görmemek için kör olmak gerekir. Antisemitizm adlı karanlık çatlağı besleyip büyütmeyi tek başına yeterli bir neden olarak gören onlarca örgüt, yapı ve devlet bulunduğundan İsrail’e yönelik bu denli kapsamlı bir saldırının arkasında başka ülkelerin olması mümkündür. Hamas’ın paramiliter cihatçı örgütlerin bilinçli ve örgütlü desteği ile beslenen bir yeşil kuşak hareketi olması da ayrıca dışlanmaması gereken bir ihtimaldir.

    Diğer yandan ABD’nin doğrudan, amasız ve fakatsız desteği, sürecin sadece Gazze ile sınırlı kalmayacağı noktasında ciddi tereddütler yaratmaktadır. Ancak Hamas’ın bu operasyonda yarattığı tahribat, İsrail açısından sadece Gazze’ye yönelik bir saldırıya vücut vermiş olsa da, bu İsrail’e uluslararası hukuka aykırı bir müdahale hakkı vermemektedir.

    Hamas’ı ve insanlık dışı eylemlerini bahane edip Gazze’yi yok etmeye dönük bir girişim İsrail için pireye kızıp yorganı yakmak anlamına gelecektir. Bu anlamda tüm aktörlerin kendilerine bir gerçeklik testi uygulaması süreci barış zeminine çekmek anlamında daha sağlıklı olacaktır.

    Tüm bu değerlendirmelerden hareketle; İsrail’e yönelik “AKSA TUFANI OPERASYONU” öyle basite alınacak bir harekat olmayıp ciddi sonuçlar doğuracak, kartları yeniden dağıtacak, yeni gelişmeleri ve çatışmaları beraberinde getirecektir.

    Av. Mehmet Sait YAMAN

    Kaynak: Artı Gerçek
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Farklılıklar arasında birlik: Yeni Zelanda’da Maori topluluğuyla tanışma

    Farklılıklar arasında birlik: Yeni Zelanda’da Maori topluluğuyla tanışma


    YORUM | AHMET KURUCAN

    Maori. İlk defa duydum. Avustralyalıların Aborjin, Amerikalıların Kızılderilileri aklınıza gelsin. Yeni Zelanda adasının yerli halkı. Bugün itibariyle nüfusun %17’sini oluşturuyormuş. Köken olarak kaynakların verdiği bilgilere göre Polinezyalı. Polinezyalılar Avustralya, Yeni Zelanda, Tayvan, Samoa, Tahiti, Hawai ve Paskalya Adası gibi geniş bir alana yerleşmişler.

    Savaşçı/direnişçi bir kavim. Özgürlüklerine alabildiğine düşkünler. Bu yüzden İngilizler başta olmak üzere sömürgeci kavimlerle hep mücadele içinde olmuşlar. Kendi dilleri var ve bu dil İngilizcenin yanında resmi olarak kullanılıyor. 1840 yılında

    Yeni Zelanda’nın kuruluş belgesi olan Te Tiriti o Waitangi

    yani Waitangi Antlaşması ile Maori ile İngiliz Kraliyeti arasında bir ortaklık antlaşması ile resmi olarak iki toplumlu bir ülke haline gelmiş Yeni Zelanda. Kültürlerini korumada oldukça hassaslar. Öyle ki Maori kültürüne ait motifler hayatın her yerinde. Hatta Yeni Zelanda’da kurulan şirketlere o kültüre ait bir motifi ister logosunda ister yönetim binalarında kullanmaları konusunda çok ciddi teşvik varmış. Söz konusu motifler hem geleneksel hem de modern dönemleri kapsıyor.

    Dini inançları var. Dağlar, taşlar, denizler vb. Hemen her şeyin ruhu olduğuna inanıyorlar. Tesadüfü kabullenmiyorlar. Yüce bir Yaratıcıya inanıyorlar ve inandıkları yaratıcı görebildiğim ve okuduğum kadarıyla İslam’ın Allah inancı ile örtüşen bir çok ortak paydaya sahip. İhtimal bu inanç benzerliği ya da yakınlığından hareketle Maoriler arasında Müslüman olan insanlar da varmış. Ben bunlardan birisi ile tanıştım. İsmi Matthew.

    Oradaki arkadaşlarımız bir vesile ile yaşadıkları şehre yakın bir yerde mükim olan Maorilerle tanışmışlar. Önümüzdeki günlerde ortaklaşa 4 günlüğüne yatılı bir program yapacaklar onların aynı zamanda kutsallık atfettikleri mekanlarında. Hem bizi tanıştırmak hem de yatılı program yapacakları mekânı görmek için bir grup arkadaşımız, yanımızda eş ve çocuklarımız ile oraya gittik. Toplam 21 kişiydik. Yarı resmi bir karşılama töreni yaptılar bize. Ama sözünü ettiğim programda tam resmi karşılama yapılacak, geleneksel Maori giysilerini giyecekler. Kendileri söylediler bunu. Kahvaltı ikram ettiler bize. Gerek kahvaltı öncesi yapılan konuşmalar gerekse sonrasında yapılan dualar zihnimde “bir ruhta iki cesed iki cesedde bir ruh” deyimini çağrıştırdı.

    Bakın Maori liderinin konuşmasından birkaç cümle: “Bir tek Yaratıcıya inanıyoruz. O’ndan geldik O’na döneceğiz. Hoş geldiniz. Kutsal dağın yamaçlarına hoş geldiniz. Kutsal nehre hoş geldiniz. Aramıza hoş geldiniz. Hikayemizi paylaşacağımız, dostluğumuzu pekiştireceğimiz beraberliğe hoş geldiniz. Annelerimizi, yaşlılarımızı, ölmüşlerimizi saygıyla anıyoruz. Bizim bu kutsal mekânda olmamızı sağlayan dedelerimizi saygıyla anıyoruz. Bu ekinleri bize sunan Yaratıcıyı da saygıyla anıyoruz. Bizi ziyaret ettiğiniz için size teşekkür ediyoruz. Birlikteliğimize de Yaratıcıyı şahit tutuyoruz.” Maori inançları konusunda derinlemesine bir araştırma yapmak lazım. Belki yapılmıştır da ama İslam’ın tevhid akidesine aykırı bir cümleyi ne konuşmalarında ne de dualarında duydum.

    Ben de bir dua yaptım orada. Türkçesini paylaşayım isterseniz burada. “Allah’ım! Bugün burada, farklı topraklardan ve kültürlerden gelen insanlar olarak bir araya geldik. Senin sınırsız gökyüzünün altında minnettar kalpler bir arada atıyor. Bize bahşettiğin nimetler için, güneşin sıcaklığı, rüzgârın yumuşak fısıltıları için, hayatlarımızı zenginleştiren çeşitliliğin güzelliği için Sana teşekkür ediyoruz. Birlikteliğin gücünü kabul ediyoruz, tüm farklılıkları aşan birliğinin gücüyle bizi sevgi ve anlayışla birbirine bağlı tek bir topluluk olarak birleştir. Birbirimizi takdir etme yolculuğumuzda bize rehberlik et, eşsiz hikayelerimizden ve bakış açılarımızdan karşılıklı paylaşımlar yapabilmek için bize bilgelik bahşet. Maori kardeşlerimizin yüzlerinde Senin ilahi varlığını görmek için, hayatlarımızı kutsayan dostluk ve kardeşlik armağanlarının farkına varmak için bize yardımcı ol. Kalplerimiz şükranla dolup taşsın ve minnettarlık ve birliktelik ruhuyla ellerimiz başkalarını kucaklamak için açık olsun. Allah hepimizi dünyada ve ahirette korusun. Amin.”

    Neden bizi kutsal mekanlarında misafir ediyorlar? Çok basit bir gerekçeleri var ki o basit gerekçe aslında hayatın özü. Birlikte yaşıyoruz, birbirimizi tanımak, birbirimize saygı göstermek ve birbirimizle paylaşmak zorundayız. Bu kadar. Keşke bu kadar basitçe ifade edilen ve hayatın özünü oluşturan bu yaklaşım insanoğlunun hayatına hâkim olsa. Keşke! Baksanıza şu an Filistin ve İsrail topraklarında cereyan savaşa. Her iki taraftan da binlerce sivilin olduğu, milyonlarca insanın göç etmek zorunda kaldığı bir sürece girdi dünya. Öncesinde de Rusya-Ukrayna savaşında görmüştük aynı manzarayı ve hala görüyoruz. Dejavu yaşıyoruz. Hem de insanlık tarihinin başladığı ilk günden beri. Habil ve Kabil’den bu yana. Neyimizi paylaşamıyoruz bilmiyorum ama paylaşamıyoruz işte.

    Birkaç cümle de Yeni Zelanda için edeyim. Klişe bir deyim var. “Yeni Zelanda’da 5 milyon insan 60 milyon hayvan yaşar.” Gerçekten de öyle. Yer gök hayvan sanki.  Ülke içinde Auckland’a 4 saat süren mekanlara kara yolculukları yaptık. Her taraf yemyeşil ve bu yemyeşil araziler gözünüz alabildiğince küçük ve büyükbaş hayvanlarla dolu. Ülkenin en önemli gelir kaynaklarından biri hayvancılık. Et, süt ürünleri ihracatı çok yaygın. Müslüman ülkelere ihracatı hatırı sayılır ölçüde. Helal sertifikası veren tek kurum var; FİANZ. Açılımı Federation of Islamic Associations of New Zealand. Bu kurum sanırım devletin de kontrolü ve yönlendirmesi içinde helal kesime ciddi riayet ediyormuş. Hatta ülke genelindeki kesimlerin % 95’inin helal olduğunu söylediler arkadaşlarımız. Tahmin edileceği gibi hem ticari kaygılarla o pazarı kaybetmemek hem de farklı dinlere saygıları icabı yapıyorlar bunu. Mezbahanelerde çalışma saatlerine denk gelen namaz vakitlerinde ezan okunuyor ve Müslüman kasapların namaz kılması için mola veriliyormuş çalışmaya.

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  •  Savaşın ilk kurbanı gerçeklerdir

     Savaşın ilk kurbanı gerçeklerdir


    YORUM | PROF. MEHMET EFE ÇAMAN

    “Savaşın ilk kurbanı kimdir?” diye sorulsa, sanırım en doğru yanıt, ölen masumlardan ve savaşçılardan, yıkılan binalardan ve yok edilen kentlerden önce, “gerçekler” olurdu.

    Birden çok tarafın kıyasıya birbirini öldürdüğü, sistemli öldürme eyleminin meşru kabul edildiği, belki de insan doğasının en çirkin yüzü olan savaşlarda mücadele alanlarından biri de gerçeği domine etmek, insanların gerçeklik algısını kontrol altına almak. Her savaşın iki tarafı var ve bu otomatikman iki farklı gerçeğin – gerçek algısının – birbirine paralel olarak var olması durumunu ortaya çıkarıyor.

    Savaşın dışındaki ülkelerin kamuoyları bu dezenformasyon, manipülasyon ve propagandaya maruz kalıyor. Yaşananların sağlıklı bir değerlendirmesini yapabilmek için öncelikle nesnel bilgiye ihtiyaç duyarız. Aynı olay hakkında birbirinden farklı bilgiler varken neyin doğru, neyin yanlış olduğunu anlamamız zor olur. Özellikle medya, basın ve akademi gibi, mesleği bilgiyle doğrudan alakalı olan branşlarda, savaş ortamından çıkan “bilgilere” karşı mutlaka sabırlı ve titiz bir değerlendirme süzgecini sürekli aktif tutmak gerekir.

    İnsan olduğunuz için hepimizin belli değerleri, inançları, doğru-yanlış skalaları var. Dolayısıyla önyargılarımız, bizim insan olmaktan kaynaklanan, sosyalizasyon süreçlerimizin doğrudan etkide bulunduğu özelliklerimiz arasında. İçine doğduğumuz, yetiştiğimiz, hayatımızı devam ettirdiğimiz toplumumuz, bizi toplumun geniş kesimlerince kabul ve onay gören inanç, bilgi, değer, kanaat, bakış açısı gibi özelliklerle donatıyor. Dolayısıyla özellikle sıfır toplamlı bir gerçeklik ortamında, bize akan bilgilerin arasında karar verirken bu öznel süzgeçler, filtreler, gözlükler belirleyici rol oynuyor.

    Yine de gerçekler tektir. Birbiriyle çelişkili birkaç gerçek olamaz. Diğer taraftan, gerçekler bazen uzun araştırmalarla, titiz bir “arkeoloji” sonucunda, yapbozun parçalarının sabırla bir araya getirilmesiyle, yani bir rekonstrüksiyonla ortaya çıkar.

    Oysa insanlar sabırsızdır. Yaşanan olaylara anlık tepkiler vermek ister. Bir olay olduktan hemen sonra, o olaya karşı pozisyonunu belirler. Bu belki de evrimimizle alakalı bir şey. Doğada meydana gelen olaylar karşısında çoğu zaman bekleme şansınız yoktur. Ani bir tepki vermek zorundasınızdır. Geç tepki güvenlik riskidir. İnsan, kendisine saldıran bir vahşi hayvan karşısında durup durum tahlili yapamaz. Veya geceyi geçirdiğiniz yerde bir kurt uluması kamp yerinize yaklaşıyorsa, bu ulumanın bir kurt sürüsünden geldiğini derhal varsaymanız, canınızı kurtarabilir. O ses uluma değil de rüzgarın sesiyse belki alarma geçmeniz gerekmeyebilirdi. Fakat bu riski almak rasyonel olamaz.

    Halbuki modern toplumsal ilişkilerde böyle anlık kararlar alma gerekliliği, eski çağlara göre çok daha düşüktür. Yukarıda da işaret ettiğim emare, işaret, bilgi kırıntısı yanında, bilinçli olarak fabrike edilen ve ustalıkla araya serpiştirilen dezenformasyon parçaları, özellikle savaş ve çatışma ortamlarında istisnai durumlar değil.

    Hamas saldırıları sonrası patlak veren Ortadoğu krizi, binlerce İsrailli sivilin ölümüne ve yaralanmasına yol açtı. Bu saldırılar, İsrail’in geniş çaplı bir hava bombardımanını tetikledi. Hamas yönetimi altında olan Gazze, İsrail ordusu tarafından günlerdir ağır bir bombardımana tabi tutuluyor. Tıpkı dünyanın başka yerlerinde meydana gelen korkunç savaşlarda ve çatışmalarda olduğu gibi, çok yüksek rakamlarda sivil kayıpları, bu savaşın da bedeli. Rakamların karşılaştırılması etik olmaz. Hiçbir sivil, Yahudi veya Müslüman, seküler veya dindar, Arap veya İbrani, ölümü hak etmez. Nokta! Ideal bir dünyada, bu ölen insanlar kardeşçe bir arada yaşayabilirlerdi. Ölen çocuklar birbirinin arkadaşı olabilirdi. Birbirleriyle spor müsabakaları yapabilir, sinemaya veya tiyatroya gidebilir, aynı okulda okuyabilir, birbirleriyle evlenebilirlerdi. Birbirleriyle komşu veya iş arkadaşı olabilirlerdi. Fakat maalesef Ortadoğu, ideal bir dünya değil. Karşılıklı olarak birbirlerine önyargılarla bakan, birbirlerini belli şablonlara göre algılayan, ideolojik ve teolojik endoktrinasyonun tam gaz gittiği, iyinin değil kötülüğün sürekli alan genişlettiği bir coğrafya. Dolayısıyla Hamas’ın saldırılarından önce de bu ortam vardı, İsrail’in verdiği yanıttan sonra da aynı ortam olacak. Belki de bu nefret ortamı daha da betonlaşacak.

    Dün (17 Ekim 2023) Gazze’den gelen çok kötü bir haberle sarsıldık. Bölgedeki hastanelerden birinde meydana gelen büyük bir patlama, yüzlerce masum sivilin ölümüne yol açtı. Haber kanalları, Hamas kontrolündeki Gazze Sağlık Bakanlığı’ndan aldıkları bilgi doğrultusunda, hastanenin İsrail tarafından yapılan bir hava saldırısı sonucu yerle bir edildiğini, 500 civarında insanın öldüğünü duyurdu. İsrail otoriteleri, başlangıçta birkaç görevlinin çelişkili açıklamalarına karşın, saldırının İsrail tarafından yapılmadığını, Filistin İslami Cihad terör örgütü veya Hamas terör örgütü tarafından İsrail’e yapılmakta olan bir roket saldırısı esnasında, ateşlenen roketlerden birinin hastaneyi vurduğunu açıkladı. Başlangıçta İsrail’in hastaneyi vurduğu haberi geçen küresel medya kuruluşları, ifadelerini göreceli hale getirdiler. İki taraf vardı, ikisi de birbirini suçluyordu.

    Şimdi sorulması gereken soru, dünya kamuoyunun tutumunun ne olması gerektiğidir. Bu çatışmayı İsrail ve Gazze dışında izleyen insanlar, çatışmanın parçası değiller. Savaşı izliyoruz. Bir aksiyon filmi gibi, şiddet sahnelerinin yer aldığı grafik videolar sosyal medyada önümüze düşüp duruyor. İnsanlar acı çekiyor, çocuklar ve bebekler ölüyor, hamileler içme suyu bulamıyor. Hastaneler bombalanıyor! Tüm bu ağır duygusal ortamda, herkes gibi ben de ve sizler de, ne olup bittiğini anlamaya ve anlamlandırmaya çalışıyoruz. Bu noktada, yine ideal bir dünyada, aklı başında ve iyi tüm insanların, sivillerin ölmediği, barışın gerçekleştiği bir İsrail-Filistin ilişkilerini tercih edeceğine eminim. Fakat yine vurguluyorum, dünya ideal olmaktan çok uzak. Hele ki Ortadoğu’da.

    İsrail ve Hamas kontrolündeki Gazze çatışması basit bir bölgesel veya etnik sürtüşme değil. İsrailliler büyük çoğunlukları itibariyle Yahudiler, Hamas ve Gazze’de onların yönettiği Gazze’liler büyük çoğunlukları itibariyle Müslümanlar. Dünyada bu çatışmayı izleyen insanlar, eğer Yudeo-Hristiyan veya Müslüman bir aidiyete/kökene sahiplerse, bu çatışmaya oldukça yüklü bir bagajla yaklaşacaklardır. Nitekim olan budur. Batı dünyası ve İslam dünyası olarak iki kampa ayrılan, kutuplaşan bir dünyadayız artık. Bu kutuplaşma, El Kaide terör örgütünün 11 Eylül saldırıları sonrası ortaya çıkan ortama benzer, hatta ondan çok daha patolojik ve toksik bir ortam yarattı. 

    Müslümanların çok büyük bir çoğunluğu, İsrail’in varlığını tamamıyla sorgulayan, hatta kategorik olarak reddeden bir pozisyona sahip. Nedenlerine bu yazıda girmek istemediğim “Yahudi nefreti” veya en yumuşak ifadeyle “yüksek bir Yahudi önyargısı”, hatta neredeyse en habis seviyede antisemitizm, Müslümanlar arasında oldukça yaygın maalesef. Aynı şekilde, Hamas ve İslami Cihat gibi Filistin kökenli (Mısır ve İran etkili) cihatçı örgütlerin ve ajandasında cihatçılık olan diğer İslami cihatçı örgütlerin dünyadaki Müslüman imajını maalesef büyük ölçüde belirlemelerinden dolayı, Müslümanlar da büyük önyargılarla mücadele etmek zorunda kalıyorlar. İsrail devleti de bu algının avantajını sonuna kadar kullanıyor. Mülayim ve iyi niyetli Filistinli siviller, bu sisli ortamda dikkate alınmıyor. Bir taraf, diğer tarafından daha iyi değil! Her iki taraf da sahinler tarafından kullanılıyor. Olan masumlara oluyor. İslamcı-cihatçı örgütlerin terörü hem karşı tarafı, hem de kendi halklarını yakmakta.

    Dahası bu ortam dünyayı da zehirliyor. İsrail’de yükselen popülist sağ, tıpkı diğer ülkelerdeki benzerleri gibi, mevcut İslam imajı üzerinden kendisine her gün daha fazla yer açıyor, politikalarını sertleştiriyor. İslamcı-cihatçı terör örgütleriyse kendi toplumlarını yoksulluğa, sefalete, radikalliğe, mutsuzluğa itiyor, dünyayı istikrarsızlaştırıyor. İsrail-Hamas savaşında bu özetlemeye çalıştığım durumun en aşırı örneklerini gözlemliyorum.

    Gerçekler bu savaşın ilk ve en önemli kurbanı. Hepimiz edindiğimiz gerçeklik kırıntılarını algılarımız doğrultusunda yorumluyoruz. Çoğu zaman, yukarıda izah etmeye çalıştığım gibi, yorumlarımızda ve tepkilerimizde acele hareket ediyoruz. Özellikle Yudeo-Hristiyan ve Müslüman köklere sahip bireyler, bu dezenformasyon ortamında en kolay tetiklenen insan gruplarını oluşturuyor. Çoğu zaman taraftarlık ruhu, ortak insanlık kimliğini gölgeliyor. Araya mesafe koymak ve bilgi kırıntılarına şüpheyle yaklaşmak isteyenler, acımasızca yargılanıyor, suçlanıyor, linçe uğruyor. Her iki tarafın kurbanlarını eşit görmek, ait olduğunuz grupça acımasızca dışlanmanız sonucunu beraberinde getiriyor. Birçokları taraftar ruhunun güvenli sularına yelken açıyor. Bu ise şiddet sarmalının bitirilmesine hizmet etmiyor, bilakis yangını körüklüyor.

    Bu yazının okuyanları mutlu etmeyeceğini biliyorum. Yine de yazıyorum, çünkü ben, yaşamını yitiren sivillerin Yahudi mi yoksa Müslüman mı olduklarına bakmanın yanlış olduğuna inanıyorum. Çok uzun sürebilir, acılı bir süreç olabilir, benim gibi binlerce insan hainlikle, kriptolukla, taraf tutmakla, birilerinin ajanı veya elemanı olmakla suçlanabilir. Zararı yok. Benim pozisyonum belli ve onu birilerinin hoşuna gitmek için değiştirmeyi düşünmüyorum. Yahudilerin de Arapların da o topraklarda barış içinde ve kardeşçe yaşayabilecekleri bir ideal dünyayı özlüyorum. 

    Ne kadar ütopik görünürse görünsün, bir gün büyük insanlığın bunu da başaracağından eminim.

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • İsrail’i kim durduracak?

    İsrail’i kim durduracak?


    YORUM | ADEM YAVUZ ARSLAN

    Maalesef korkulan oluyor.

    Hamas ile İsrail arasındaki çatışmalar adım adım bölgesel-belki de küresel- bir savaşa doğru evriliyor.

    Çatışmaların 11. gününde İsrail güçleri Gazze’de bir hastaneyi vurdu.

    Gazze’deki El-Ehli Baptist Hastanesini hedef alan saldırı da yüzlerce kişi hayatını kaybetti.

    Ölü sayısının bini aşmasından endişe ediliyor.

    Aynı zamanda sığınak olarak da kullanılan hastanedeki can kaybına dair net bir sayı yok çünkü enkaz altında kaç kişinin olduğu hala bilinmiyor.

    Bu saldırının sadece Hamas-İsrail çatışması değil tüm Ortadoğu için bir dönüm noktası olacağına kesin gözüyle bakılıyor.

    Çünkü yüzlerce sivilin hayatını kaybettiği saldırı sonrası aralarında Türkiye’nin de bulunduğu bir çok ülkede insanlar sokaklara döküldü.

    Elçilikler, konsolosluklar ve ABD üsleri protestoların hedefi olurken İsrail Ulusal Güvenlik Merkezi, Türkiye’deki İsraillilere ülkeyi derhal terk etmelerini söyledi.

    Öte yandan Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi acil gündemli toplanıyor.

    Hizbullah sürece dair olacağına dair en net mesajını verirken 18 Ekim Çarşamba günü ‘öfke günü’ ilan edildi.

    Beyrutta ki ABD Büyükelçiliği’nin ateşe verildiği yönünde haberler yayıldı. İran’ın Meşhet kentindeki Razavi Türbesi’ne ‘savaş’ anlamına gelen siyah sancak asıldı.

    Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas ise ABD Başkanı Joe Biden ile Çarşamba günü yapacağı görüşmeyi iptal etti.

    Kısacası Hamas ile İsrail arasındaki çatışmaların yayılmasından korkuluyordu ve beklenen oluyor.

    Üstelik 7 Ekim’den buy ana İsrail’e çok güçlü bir destek veren ABD Başkanı Joe Biden bugün İsrail’de.

    Bir anlamda ateşin tam ortasına gitti.  

    İSRAİL NEDEN ŞÜPHELİ?

    Hamas – İsrail çatışmaları beklendiği gibi büyük bir enformasyon savaşına da sahne oluyor. Özellikle sosyal medya üzerinden yayılan bu dezenformasyon dalgası dün zirveye çıktı.

    Saldırı sonrası Gazze Sağlık Bakanlığı patlamaya İsrail Hava Kuvvetlerinin attığı bir bombanın neden olduğunu ve ilk etapta 500 kişinin hayatını kaybettiğini açıkladı.

    Hastaneden gelen inanılmaz görüntüler sonrası İsrail yönetimi hastanenin ‘Gazze tarafından fırlatılan ve kısa düşen bir roket tarafından vurulduğunu’ iddia etti.

    Sürecin başından bu yana çok tartışılan açıklamalar yapan İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ise hastanenin vurulmasına Filistin’de bulunan İslami Cihad’ın başarısız füze atışının neden olduğunu savundu.

    ABD Başkanı Biden saldırıya dair araştırma talimatı verdiğini açıklarken bir çok ülke İsrail’i sorumlu tutan ifadeler kullandı.

    Açıkçası İsrail’in Hamas’ı suçlayan ifadelerinin inandırıcılığı zayıf. Hamas bir terör örgütü ve 7 Ekim saldırısının hiçbir izahı yok. Ancak hastane saldırısından Hamas’ı suçlamak mantıksız.

    Öte yandan İsrail Ordusu çatışmaların başından bu yana benzeri çok fazla saldırı yaptı. Nitekim hastane saldırısı öncesi hayatını kaybeden Filistinli sayısı 3 bini geçmişti.

    Ayrıca dün saldırıya uğrayan hastane 14 Ekim’de de bir roket saldırısına uğramış ve hasar görmüştü. Hastaneyi yöneten Anglikan Kilisesi 15 Ekim’de bir açıklama yapıp İsrail’den hastanelere ve sivillere saldırmamasını istemişti.

    İkincisi Hamas’ın elinde bu çapta bir yıkıma neden olacak roket yok.

    Örgütün bugüne kadar İsrail tarafına attığı roketlerin çapı ve etkisi herkesin malumu. Kameralara yansıyan görüntüler bu konuda belge niteliğinde.

    Üçüncüsü sivilleri öldürmekten çekinmeyen Hamas’ın elindeki en güçlü roketi İsrail tarafına değil de Gazze’de bir hastaneye atacağını düşünmek akla yatkın değil.

    Dahası İsrail’in bugüne kadar yaptığı bir çok saldırıyı benzeri şekilde inkar ettiğini fakat ilerleyen dönemlerde gerçeklerin ortaya çıktığını biliyoruz.

    Mesela El Cezire’nin Filistinli muhabiri Şirin Ebu Akile geçtiğimiz mayıs ayında Batı Şeria’da öldürülmüştü.

    İsrail Ordusu ilk günlerde Akile’nin Filistinlilerce öldürüldüğünü iddia etse de takip eden günlerde ‘muhtemelen bir İsrail askeri tarafından vuruldu’ demek durumunda kalmıştı.

    Başka örnekler de sıralamak mümkün.

    Yani İsrail’in sabıkası hayli kabarık. Öte yandan saldırı öncesi kaydedilen görüntüler İsrail’in tezini boşa düşürüyor.  Ayrıca CNN’in tecrübeli savaş muhabiri Clarissa Ward’da patlamanın çok şiddetli olduğunu, bir roketin bu çapta yıkıma yol açamayacağını anlattı.

    NETANYAHU’YU KİM DURDURACAK?

    ABD Başkanı Biden bugün İsrail’de.

    Hastane saldırısı ve yüzlerce kişinin ölmesi Biden’in seyahatini daha da kritik hale getirdi.

    Herşeyden önce Netanyahu’yu dizginleyebilecek tek güç Amerika Başkanı Biden dersek abartı olmaz.

    Eğer Biden ağırlığını koyup ateşkes sağlayamazsa bu durum ABD Başkanının işini de zora sokacaktır.

    Zira ilk günden bu yana çok öne çıktılar.

    Özellikle Dışişleri Bakanı Blinken’in İsrail ziyaretinde “Ben buraya aynı zamanda bir Yahudi olarak geldim” türü açıklamaları bölgesel dengeler açısından sorunluydu.

    Biden seçimlere giderken bir yandan Yahudi lobisinin desteğini almaya bir yandan da sivil kayıplar nedeniyle yıpranmamaya çalışıyor.

    Açıkçası işi giderek daha da zorlaşıyor.

    Hamas saldırısı ile tarihi bir fırsat yakaladığını düşünen Netanyahu hükümeti kendilerine açılan alanda sonuna kadar gitmeyi isteyecektir.

    KÜRESEL 11 EYLÜL TEHLİKESİ

    Bu aşamada en büyük tehlike ise terör eylemlerinin dünyanın dört bir yanına yayılması olacak.

    Nitekim ABD’nin Şikago şehrinde 6 yaşındaki Filistinli bir çocuk ve annesi Amerikalı ev sahiplerinin saldırısına uğradı.

    6 yaşındaki Filistinli çocuk hayatını kaybetti.

    Belçika’da yaşanan bir başka olayda ise kendini IŞİD’li olarak tanıtan saldırgan iki kişiyi öldürüp bir kişiyi de yaraladı.

    Artan şiddet, sanal alemi istila eden şaibeli görüntüler ve siyasilerin sorumsuz söylemleri nedeniyle terör olaylarının her yere yayılması riski büyüyor.

    Yaşadığımız sürecin şakası yok ve en başta siyasiler olmak üzere sözü geçen kim varsa sahaya inip bu kanı durdurmalı. Aksi halde dünya yeni bir post 11 Eylül dönemine girebilir ki düşüncesi bile çok rahatsız edici.

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Saldırıya kim yol verdi? Ankara saldırısında istihbarat mı gizlendi?

    Saldırıya kim yol verdi? Ankara saldırısında istihbarat mı gizlendi?

    Ankara’nın en korunaklı alanında İçişleri Bakanlığı’na yönelik bombalı ve roketatarlı saldırının zamanlamasına ve olayın gerçekleşme şekline bakıldığında saldırıyla birden çok mesaj verildiği anlaşılıyor.

    Bir kere en başta, Ankara’nın en korunaklı alanında bombalı saldırı yapılması başlı başına bir meydan okuma. Meydan okunan isim ise şu an itibariyle İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya. Meydan okuyan ismi öğrenebilecek miyiz bunu zaman gösterecek.

    İçişleri Bakanlığı’nın bulunduğu konum itibariyle Ankara’nın en merkezi yerinde ve bir yanında Milli Savunma Bakanlığı, öbür tarafında Meclis ve diğer yanında eski Başbakanlık binası bulunuyor. Bu alanda bugüne kadar bir hiçbir bombalı saldırı olmadı ama yakın çevresinde çok sayıda oldu.

    2016 yılında bu alanın yaklaşık 500 metre ilerisindeki Merasim Sokak’ta askeri servis araçlarının kalkışı esnasında yapılan bombalı saldırıda 29 kişi hayatını kaybetmişti. Yaklaşık yirmi gün sonra ise Kızılay Güvenpark’ta otobüs duraklarının bulunduğu alandaki bombalı saldırıda 38 kişi hayatını kaybetti.

    Bu iki saldırıdan yaklaşık 6 ay önce de Ankara Tren Garı’ndaki bombalı saldırıda ise 103 insan hayatını kaybetmişti. Bu üç saldırı da Ankara’nın merkezinde sivillere yönelikti.

    Bu saldırıların ardından istihbarat zaafı tartışması gündeme gelmişti.

    Daha gerilere doğru gidersek. 2005 yılında Adalet Bakanlığı’na DHKP-C millitanı Eyüp Beyaz’ın bombalı saldırı girişimi polis tarafından önlenmişti. Eyüp Beyaz bombayı patlatamadan Adalet Bakanlığı çevresinde bulunan özel harekat polisleri tarafından etkisiz hale getirilmişti.

    Ankara’da her bombalı saldırı yeni bir gelişmenin habercisidir.

    2015–2016 yılındaki terör saldırılarıyla 15 Temmuz’a giden yolun taşları döşenmişti.

    SALDIRIDA İSTİHBARAT ZAAFI MI VAR İSTİHBARAT KARARTMASI MI?

    Saldırı sonrası bir sosyal medya kullanıcısı “Kayseri de veteriner hekimi öldür, aracını gasp et, o araçla Ankaraya kadar gel, bakanlığın önünde dur, içeriye gir, saldırıyı gerçekleştir. O kadar yol hiç mi ihbar, GBT olmamış, kameraya girmemişler? Tüm bu kurulu EDS, PTS ler sadece ceza kesip para kazanmak için mi?” Paylaşımında bulundu. Acaba ifadeler, iddialar ne kadar doğru?

    Bu paylaşımın ardından İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya’nın “Terörle, onların iş birlikçileriyle, zehir tacirleriyle, çetelerle, organize suç örgütleriyle mücadelemiz kararlılıkla devam edecek” açıklamasını okuyun.

    Bakan Yerlikaya, burada kime işaret ediyor?

    Doğrusu Kayseri’de veterineri öldürüp aracını çalıp, organize sorunsuz bir şekilde Ankara’nın kalbine gelip bomba patlatmak, roketatar ateşlemek, evet gerçek bir istihbarat zafiyeti olarak okunabilir. Ama bu zafiyetin oluşmasında birilerinin katkısı olabileceğini gözardı etmemek gerekiyor. İstihbarat gizlemek, geç ulaştırmak ya da farklı noktaya yönlendirmek, devlet içi çatışmalarda sık başvurulan bir yöntem.

    SOYLU EKİBİ NEDEN ÖNCE SALDIRIP SONRA GERİ ADIM ATTILAR 

    İçişleri Bakanlığı’ndan Süleyman Soylu’nun alınıp yerine Ali Yerlikaya’nın getirilmesi sadece bir bakan değişimi değil, bir kadronun, bir grubun tasfiyesi olarak okumamız lazım. Acaba tasfiye edilen grup, istihbarat zaafı oluşturacak şekilde bazı şeyleri görmezden ve duymazdan mı geliyor?

    Saldırıdan hemen sonra Süleyman Soylu’ya yakın isimler ile Ebabil Harekatı gibi binlerce üyesi olan troll gruplarının “istihbarat zafiyeti olduğu” yönündeki paylaşımlarına ne demeli peki? “Soylu gidince işler kötüleşti, istihbarat zafiyeti oluştu” diyenler acaba istihbarat karartıldığını mı itiraf ettiler farkında olmadan? Apar topar mesajları silip hesapları kapatanlar, jandarma, polis veya MİT’ten gelmeyen saldırı istihbaratı için neyi perdeliyorlardı?

    Dışarıya yansıyandan daha büyük bir iç hesaplaşma mı var devletin derin katlarında? Devlet içindeki bu hesaplaşma niye bu kadar kıran kırana hal aldı? Bu hesaplaşmayı yapanlar Erdoğan’ın siyasi geleceğiyle ilgili bizim bildiğimizden farklı ne biliyorlar? Erdoğan’ın sağlık sorunları görünenden daha mı kötü?

    Son bir not daha: Bilal’in Selçuk’un son dönemde siyasette konum aldıklarını görünce gerçekten derinlerde bir hazırlık olduğunu anlıyoruz. Yeni döneme daha güçlü girmek isteyenler birbirlerine karşı güç gösterisi yapmaktan ve devlette istihbarat zaafı oluşturmaktan da çekinecek insanlar değil.

    Devlet içindeki klikler ve onların görünen temsilcileri için insan hayatının bir anlamı olmadığını en son 15 Temmuz’da yaşayıp görmüştük…

    Son dakika notu: Saldırıyı PKK’lı iki kadının gerçekleştirdiği açıklandı ama tarihimizde gizemini koruyacak bir saldırı olarak aydınlanmayı bekleyecek.

    Daha Fazla Göster:
    ebabilgündemiçişleri bakanlığıPKKsaldırıTürk siyaseti

    SÜLEYMAN ÖZKAYA
    01 Ekim 2023 GÖRÜŞ

    Kaynak: Kronos
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Güç kuşakları ve güç koridorları

    Güç kuşakları ve güç koridorları


    Ali Bilge


    (Savaşın hemen öncesi yapılan bir anlaşmaya dikkat! )

    Açık Radyo’da yaptığım son iki programda gözden kaçan bir konuya dikkat çekerek, Gazze-İsrail savaşını değerlendirmeye çalıştım.

    İlk soru: Gazze savaşı nasıl bir ortamda başladı? İsrail, Ortadoğu ve dünyada neler yaşanıyordu.

    Önce İsrail’e bakalım.

    Olağan günler yaşamıyordu İsrail. Yolsuzluğa batmış Başbakan Netenyahu ve hükümeti, iktidarlarını garantiye almak üzere ülkeyi demokrasiden otokrasiye geçirecek yargı düzenlemelerini hayata geçiriyordu. İsrail muhalefeti de gücünü arttırıyordu. Yargıyı, yürütmeye bağlayacak nitelikte olan bu düzenlemeler nedeniyle, işçiler ve şirketler, boykot/grev ilan etmişti. Cumhurbaşkanı yargı düzenlemelerine karşı olduğunu belli etti. Hava kuvvetleri pilotları, yedek askerler, değişikliklerin kabul edilmesi durumunda görevlerini boykot edeceklerini söylemişti. İsrail ordusunun boykotlardan etkileneceği belirtiliyordu. İsrail seçmenin 70%’ine yakınının otokrasiye geçiş kararlarına muhalefet ettiği biliniyor. İsrail halkı 33 haftadır bu düzenlemelere karşı ayaktaydı, direniyordu.

    ABD ve AB’de düzenlemelerden rahatsız olduklarını belirtmişlerdi. Sonuçta İsrail, otokrasi/demokrasi kavşağındayken savaş başladı. Gazze’de yıllardır, saldırı , çatışma , baskı ve etnik temizlik devam ediyordu , Gazze açık hava cezaevine ve hastanesine dönmüş durumdaydı.

    Bölgeye baktığımızda ise iki gelişme öne çıkıyordu.

    İsrail’in; S. Arabistan dahil ve diğer Arap ülkeleriyle normalleşmeye başladığı bir dönem yaşanıyordu. Türkiye -İsrail diplomatik ilişkileri de düzelmişti. Netanyahu, çok yakın bir zamanda Türkiye’yi ziyaret edecekti.

    Savaş’tan 1 hafta önce, Suriye’de askeri öğrencilerin mezuniyet törenine İHA saldırısı oldu. Yüzlerce sivil ve asker bu katliamda öldü.

    Yaklaşık 1 ay önce ise G20’de bir anlaşma imzalandı. Çin’in; Orta Doğu bölgesi dahil, dünyada artan iktisadi ve siyasi etkinliğini kırmak üzere Hindistan’dan başlayacak -eski baharat yoluna benzer- ekonomik- ticari bir koridorun kurulması üzerine bir anlaşma yapıldı. Hindistan’dan, Ortadoğu’ya, İsrail den Avrupa’ya uzanacak deniz ve kara yoluyla böyle bir koridorun kurulmasını AB ve ABD hararetle destekledi.

    Yaşanan gelişmeleri analiz ederken, bu konuyu da dikkate alarak değerlendirmekte fayda var.

    Hindistan’ın ev sahipliğinde, “Tek Dünya, Tek Aile, Tek Gelecek” ana temasıyla yapılan G20 Liderler Zirvesinde Hindistan’ı Orta Doğu ve Avrupa’ya bağlayacak çok uluslu bir demir yolu ve denizcilik projesi olan “Hindistan-Orta Doğu-Avrupa Ekonomik Koridorunun” ticaretin artırılmasına, enerji kaynaklarının güvence altına alınmasına, dijital bağlantının geliştirilmesine yardımcı olması bekleniyor. Yeni Ekonomik Koridorunun kurulmasına yönelik mutabakat zaptı, Hindistan, ABD, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Fransa, Almanya, İtalya ve Avrupa Birliği arasında imzalandı.

    Yeni hat; Hindistan’ı Batı Asya/Orta Doğu’ya bağlayan Doğu koridoru ve Batı Asya/Orta Doğu’yu Avrupa’ya bağlayan Kuzey koridoru olmak üzere iki ayrı koridordan oluşacak.

    Koridor, Hindistan’dan Birleşik Arap Emirlikleri’ne uzanacak, ardından Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail’i geçerek Avrupa’ya bağlanacak. Hindistan’dan yüklenen malların İsrail ve Yunanistan limanları üzerinden Avrupa’ya daha hızlı gönderilmesi, ticaret akış rotasının sağlam bir şekilde konumlandırılması projede öngörülüyor.

    Planlanan koridorun İsrail’den geçmesi, ABD yönetiminin İsrail ile bazı Arap ülkeleri arasında son dönemde normalleşen ilişkilerin daha da geliştireceği de dikkat çekilen hususlardan biriydi.

    AB, geçen yıl, Çin’in Kuşak ve Yol girişimine alternatif olarak oluşturulan küresel projeye, özellikle altyapı yatırımlarına olmak üzere 2027’ye kadar 300 milyar avroluk kaynak sağlayacağını duyurmuştu.

    KUŞAK ve YOL PROJESİNİN 10. YILI

    Hindistan’dan Ortadoğu ve İsrail’i kapsayacak bir şekilde Avrupa’ya uzanacak olan yeni Ekonomik Koridor konuşulurken, Çin yönetimi Kuşak ve Yol Girişimi’nin 10. yılı münasebetiyle 130’dan fazla ülkenin pek çok ülke liderinin katılacağı bir tören düzenlediğini açıkladı. Çin lideri Şi Cinping’ın bir açılış konuşması ile toplantı başlayacak.

    17-18 Ekim’de yapılacak toplantıya Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in de katılması bekleniyor. Putin, Ukrayna savaşının başlamasından itibaren Pekin’i ilk kez ziyaret etmiş olacak. Rus lider, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin kendisi için çıkardığı yakalama kararı nedeniyle ülkesinden çok az çıktı.

    Çin Dışişleri Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada, “Kuşak ve Yol Girişimi’ne aktif şekilde katılan ortaklarımızın, işbirliği planlarını görüşmek ve ortak kalkınma arayışı için Pekin’e gelmelerini memnuniyetle karşılıyoruz” dendi.

    Geçen 10 yılda Çin yönetimi, Pekin’in dünyadaki etkisini artırmak için ülkeyi Avrupa ve Afrika’ya bağlayacak altyapı projeleri için birçok ülkeyle Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında ortaklık kurdu. Pekin’in proje kapsamında dünya çapında imzaladığı sözleşmelerin tutarı 2 trilyon doları aşmış durumda.

    Boston Üniversitesi Küresel Kalkınma Politikaları Enstitüsü’nün hazırladığı raporda, Kuşak ve Yol’un güney yarımkürede yeni kaynaklar yarattığını ve ciddi bir ekonomik büyüme sağladığını vurgulamıştı. Çin epeydir dünyaya para saçıyor, yapılan yatırımların pek çoğu Çin’in dünyada nüfuzunu artıran jeopolitik nitelikte.

    Gezegenimizde halihazırda, 50’liyi aşkın savaş-çatışma ve gerilim yaşanıyor. Uzunca süredir hızla yükselen siyasi ve iktisadi güç mücadelesi yaşanıyor. Çin ve ABD gibi büyük aktörler ve çevrelerinde yer alan ülkeler arasındaki mücadelenin nasıl sonuçlanacağını, dengenin sağlanıp sağlanamayacağını , nasıl sağlanacağını, dikkatle izlemeye , analiz etmeye çalışıyoruz. Yani Gazze topraklarını açık hava hapishanesinden, toplu mezara dönüştüren savaşa, birde bu taraftan bakmakta fayda var..

    Ali Bilge: İktisatçı -Gazeteci

    Kaynak: Artı Gerçek
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Alevi yerleşimleri ve nüfus haritaları

    Alevi yerleşimleri ve nüfus haritaları


    Özcan ÖĞÜT*


    Türkiye genelinde Alevilerin yerleşim yerleri ve sayılarına dair şu ana kadar teyit edilmiş, herhangi bir bilimsel çalışma söz konusu değildir. Fakat Alevi yerleşimlerine dair toplanan çeşitli bilgiler üzerine hazırlanan birçok çalışma mevcuttur. Bu çalışmalardan birisi de 2006-2010 yılları arasında aleviforum.com üyeleri tarafından tespit edilebildiği kadarıyla henüz asimile olmayan ya da asimilasyon süreci tam olarak tamamlanmayan yerlerin belirtilip teyit edilmesi üzerine bir veri ve haritalandırma çalışması gerçekleştirilmiştir. Bu listenin oluşturulduğu tarihlerde (2006-2010) aleviforum.com’a ulaşmayan veya henüz tespit edilemeyen önemli miktarda Alevi yerleşimlerinin de olması veya bazı yerleşimlerin boşalması ya da birleştirilmesi gibi ihtimaller de kuvvetle muhtemeldir. Bu tarihlerde ilgili forum yöneticisi CaNCa (Özcan Öğüt) olarak şahsen dahil olduğum çalışmaların ilerleyen sayfalarda haritalarını da göreceğiniz çeşitli veriler sunulacaktır.

    Bu veriler rakamlarla kısa özetlenecek olursa; Türkiye genelinde kent ve ilçe merkezleri hariç Alevilerin yoğunlukta olduğu 3529 yerleşim birimleri (köy veya mahalle) mevcuttur. Bunların başlıcaları sırasıyla;[1] Sivas 534, Tunceli (Dersim) 388,[2] Erzincan 317, Tokat 225, Çorum 211, Kahramanmaraş 161, Malatya 159, Amasya 113.

    harita2.webp
    Harita – 2[4]
    harita3.webp
    Harita – 3[5]
    harita4-1.webp
    Harita – 5[7]
    harita5.webp
    Harita – 6[8]

    Türkiye’de Alevi nüfusu ve yerleşimleri ile ilgili çalışmaların önemli bir kısmında referans olarak (belirli bir süre sonra kapanan) “aleviforum.com” sitesindeki haritalandırma ve il/ilçe bazlı yerleşim tespitleri esas alınmaktadır. Burada her il için açılan konu başlıkları altına forum üyeleri tarafından belirtilen yerleşimlerin zamanla birikmesi ve forum yöneticilerinin denetim sürecinden geçerek oluşturan bilgi havuzundaki yerleşim isimlerinin bulundukları yerler tespit edilip Gulemin (Onur) nickli üyenin haritalandırması ile ortaya çıkan çıkan görseller herkesle paylaşılmıştır.

    O dönem yerleşimlerle ilgili bilgi havuzunu oluşturmaya çalışan forum yöneticilerinden birisi CaNCa (Özcan Öğüt) olarak, bize bu çalışmalarla ilgili gelen olumlu geri dönüşlerin yanında Alevi yerleşimlerinin paylaşılması ile fişlenip katledilme risklerinin artacağına dair endişeler de söz konusu oldu. Fakat içinde bulunduğumuz 21. yüzyılda artık kamufle yaşamanın imkanı ve anlamı olmadığını düşünerek, hem insanlarımızı bilgilendirmeye katkı sunmak, hem de Alevilik çalışan araştırmacıları fikir verebilecek veriler sunmak umuduyla bu çalışmalarımıza devam ettik. Daha sonra birçok forum ve sosyal medya platformunda buradan alınan bilgiler ve haritalar paylaşıldı.

    Buradaki Alevi yerleşimleri ve nüfus yoğunluğu haritalarını değerlendirdiğimizde; harita-1 üzerinden Alevilerin memleketlerinin “tahmini olarak” Türkiye ortalamasındaki oranları hesaplanmaya çalışılmıştır. Bu harita şu an salt belirtilen illerde hâlihazırda yaşayan Alevilerin oranlarını göstermemektedir. Şu an çoğu farklı illerde yaşamalarına rağmen köken “memleket” olarak Alevi nüfusun genel içindeki kesin olmayan tahmini oranları belirtilmektedir. Buna göre Türkiye toplamı genel nüfusta en fazla orana sahip olan her 100 Alevi’den 15’ini oluşturan Sivas Alevileri. Tunceli (Dersim) ise harita-2’de görüldüğü üzere il geneli yüzde de en fazla Alevi yoğunluğunun olduğu il olmasına karşın Türkiye ortalaması içerisindeki Alevi sayısında her 100 Alevi’den yaklaşık 10 (9.6) kişiye tekabül etmektedir. Tunceli memleket oranları hesaplamasında 1938 Dersim sürgünleri sonrası Türkiye’nin farklı illerine seyrek yoğunluklarla dağıtılan ve bir kısmı asimile olan (sayıları tam olarak bilinmeyen) Dersimliler dahil değildir.

    Öte yandan Türkiye’de en fazla Alevinin yaşadığı il bugüne kadar gerçekleştirilen birçok araştırma sonucunda gördüğümüz kadarı ile hiç kuşkusuz ki İstanbul’dur. İstanbul genelindeki Alevi nüfusun memleket oranlarına dair elimizde herhangi bir veri yok. Fakat Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) 2023 yılı itibariyle kayıtlı olunan kütük verilerine göre, İstanbul’da 765 bin 784 kişi sayısı ile en çok Sivaslılar yaşamaktalar. İstanbul’daki Sivaslı nüfusun önemli bir oranının Aleviler olduğunu göz önünde bulundurursak, İstanbul’daki Aleviler arasında da en fazla oranın Sivas Alevilerine ait olması kuvvetle muhtemeldir

    Burada paylaşılan Aleviforum.com dışındaki son 2 harita ise; ilki (harita-5) ABD merkezli Washington Yakın Doğu Araştırmaları Enstitüsü ve Aleviler konusundaki araştırmaları ile bilinen sosyal antropolog David Shankland tarafından yayınlanan Alevi nüfusuna dair fikir veren harita çalışmalarıdır. Fakat illere göre kitlesel kent göçleri sonrası mevcut nüfus oranlarına göre bakıldığında özellikle harita-5’deki verilerin oldukça sorunlu olduğu söylenebilir. Memleket yani köken yerleşimi olarak bakıldığında ise yaklaşık sonuçların çıkması mümkündür. David Shankland’ın haritasında (harita-6) öncesinde Aleviforum.com’da yayınladığımız harita-3’e yakın veriler mevcuttur fakat (kendisinin de harita üzerinde belirttiği üzere) köken bazlı yerleşim bilgilerinin eksikliğinden, muhtemelen Alevilerin yoğunluğu haritaya mevcudiyetinin nispeten biraz daha altında yansıtılmaktadır.

    Bu haritalara genel olarak bakıldığında; Türkiye’nin 7 farklı bölgesinin her yerinde Alevi yerleşimleri (köy, mezra, belde, kaza vs.) mevcuttur. Fakat buralardaki Alevi köylerini bölgelerdeki toplam yerleşim sayıları oranlarına göre baktığımızda Karadeniz ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinin en az Alevi nüfusa sahip olan bölgeler olduğu görülmektedir. Alevi yerleşimlerinin en yoğun biçimde yaşadığı bölgeler ise; ilk olarak İç Anadolu bölgesi olmak üzere, ikinci Doğu Anadolu bölgesi ve üçüncünün ise Akdeniz bölgesi olduğu söylenebilir.

    TÜRKİYE’DE ALEVİ NÜFUSU

    Türkiye’de Alevi nüfusu ile ilgili şok etkisi yaratan ilk veri; Konda araştırma şirketinin 2007 yılında Milliyet gazetesi için yaptığı araştırmanın sonucunda ortaya çıkan Türkiye’de din ve mezhep aidiyetlerine ilişkin dağılımdı. Bu araştırmaya göre görüşülen 48 bin civarında kişilerin kendilerini ait hissettikleri din ve mezhep sorusuna verdikleri yanıtlardan Türkiye nüfusunun %99’unun Müslüman olduğu, mezheplere göre bakıldığında ise toplumun %82’sinin Sünni-Hanefi, sadece %5.73’ünün (4 milyon 587 bin kişinin) Alevi olduğuna bir veri açıklandı. Üstelik bu oranın içerisinde Türkiye genelinde yaşayan Şiiler de dâhildi [9]

    Araştırmanın dikkat çekici sonuçlarından birisi de; her 3 Alevi’den birisinin İstanbul’da yaşıyor olmasıydı. Araştırmaya katılan Alevilerin %34,1’i İstanbul, %23,2’si (Bingöl, Elazığ, Malatya, Tunceli, Bitlis, Hakkâri, Muş, Van illerini kapsayan) Ortadoğu Anadolu’da, %14,2’si de Akdeniz bölgesinde yaşamakta. Bu verilerin tahmin edilenin çok çok altında bir rakam göstermesinden ötürü Alevi nüfusunun araştırma sonucunda bu kadar düşük çıkmasının nedenlerine dair ODTÜ Sosyoloji Bölümünde din sosyolojisi dersleri veren Prof. Dr. Mustafa Şen fikirlerini şu şekilde açıklamıştır:[10]

    “Araştırmanın ilginç bulgularından biri, Alevi olduğunu söyleyenlerin sayısının %5.7 gibi düşük bir oranda olmasıdır. Bu bulguyu daha iyi değerlendirmek için başka araştırmaların da sonuçlarına bakmakta yarar var. Elimizde Ali Çarkoğlu ve Binnaz Toprak’ın 1999 ve 2006’da TESEV için yaptığı iki araştırmanın sonuçları bulunmaktadır. Doğrudan dini kimlik ve mezhep sorulduğunda 1999’da katılımcıların %3.9’u, 2006’da ise %6.1’i Alevi olduğunu söylemektedir. Fakat 2006 araştırması birkaç ek dolaylı soru daha katılımcılara yönelttiklerinde %11.4’ünün Alevi olabileceği sonucuna ulaşmaktadır. Görüldüğü gibi farklı araştırmalar Alevilerle ilgili değişik sayılar sunmaktadır.”

    Sosyolog Mustafa Şen bu durumun nedenleri olarak, bu tarz hassas konulardaki araştırmalarda örneklem ve soruların soruluş biçimlerinin öneminin altını çizerken, Türkiye’de egemen dini kimlik Sünni-Hanefiliğin baskın gücü altında Alevilerin halen önemli bir kesiminin kendi kimliklerini açıklamakta sıkıntı yaşamalarının da ortaya çıkan verilere yansıyan bir etken olarak vurgulamaktadır.[11] Bu nedenlerle Türkiye’de Alevi nüfusunu anket üzerinde belirlemenin oldukça zor olduğunu ve çıkan verilerin güvenilirliğinin tartışmalı olacağını söylemek mümkündür.

    Alevi nüfusu ile ilgili bir başka araştırma sonucuna baktığımızda ise; 2012 yılında dönemin CHP İstanbul Milletvekili olan Türk Halk müziği sanatçısı Sabahat Akkiraz ile kardeşi Hasan Akkiraz tarafından Alevilerin sorunlarını temel alan bir araştırma raporu hazırlanmıştır. Bu raporda; Türkiye genelinde 12 milyon 521 bin Alevinin yaşadığı fakat bu ortaya çıkan rakamın da aslında Alevilerin yarısının asimile olduğunu gösterdiği belirtilmektedir. Raporda bunun nedeni de şu şekilde açıklanmaktadır: “Alevi toplumu 20. yüzyılın ilk çeyreğinde Müslüman nüfusun yüzde 30’u idi. Yaptığımız çalışmanın sonucunda ise Alevilerin günümüzde Türkiye nüfusunun ancak yüzde 15’i olduğu ortaya çıkmıştır. Demek ki son yüzyılda her 2 Alevi’den 1’i asimile olmuştur.”[12]

    1998 yılında Avrupa Birliği’nin Türkiye için hazırladığı ilk ilerleme raporunda da Alevi nüfusunun 12 milyon civarında tahmin etmelerine atıfta bulunulan raporda bu rakama nasıl ulaştıklarını ise; “Türkiye sınırları dâhilinde nüfusunun %50’den fazlası Alevi olan yerleşim yer sayısı: 4 bin 382. Alevi köyü: 3 bin 929, Karışık köy: 334, Belde: 92, Karışık Belde: 16, İlçe merkezi: 9, İl merkezi: 2.” olarak hesapladıkları belirtilmektedir. Nüfus ve Vatandaşlık Genel Müdürlüğü’nden alınan köy, belde, ilçe ve il nüfus kütüklerine kayıtlı ve kaydı açık olan kişi sayısı verilerine dayanarak toplamda 4 bin 382 yerleşim yerindeki Alevi nüfusun 9 milyon 652 bin 467 olduğu ve Alevilerin asimile olduğu şehir merkezlerindeki nüfusunun %5’lik bölümü olan 2 milyon 869 bin 285 rakamı ile topladıklarında toplam Alevi sayısı 12 milyon 521 bin 752 olarak ortaya çıktığı ifade edilmektedir.[13]

    Aynı raporda 1952 kişi ile 40 ilde yapılan anket çalışmasında, Alevi toplumunun en büyük refleksi olan kendini gizleme refleksine karşı kendilerini deşifre etmeyecek ve fişlenme korkusu yaşamayacakları bir yöntemle anket çalışmasını gerçekleştirildiği özellikle vurgulanmaktadır. Bu araştırmaya katılan Alevilerin %60’ı “Kendinizi ne olarak tanımlıyorsunuz?” sorusuna “Alevi” yanıtını verirken, kendisini “Kürt Alevi” olarak tanımlayanların oranı %18, “Türkmen Alevi” olarak tanımlayanların oranı %10, “Müslüman” olarak tanımlayanların oranı %9, “Ateist’’ olarak tanımlayanların oranı ise %3’dür. Ayrıca Alevilerin AKP döneminde dışlandığına değinilen raporda, Alevilerin %67’sinin kimliğini gizlemek zorunda kaldığı belirtilmektedir.[14]

    Alevi nüfusuna dair uluslararası kaynakların verilerine baktığımızda ise; ABD Dışişleri Bakanlığı’nın yıllık olarak yayımladığı 2009 Dini Özgürlükler Raporu’nun Türkiye bölümünün birinci sayfasındaki ilk kısmında dinler demografisinin yer aldığı bölümde, akademik tahminlere göre Alevi nüfusunun Türkiye’de 10 ile 20 milyon arasında olduğunu belirtilmektedir.[15] AB’nin 2004 Türkiye ilerleme raporunda da benzeri bir şekilde Alevilerin tahmini nüfusu 12-20 milyon arasında gösterilmektedir. Öte yandan CIA’nın (Amerikan Merkezî İstihbarat Teşkilatı) Türkiye üzerine en son 2003 yılında yayınladığı raporda Alevilerin sayısının 9 milyon civarında olduğu tespitini yapmaktadır.[16]

    Ayrıca 1980’li yıllarda 12 Eylül darbesinden sonra Alevilerin durumu üzerine çalışma yapan sosyal antropolog Krisztina Kehl-Bodrogi “Kızılbaşlar/Aleviler” adlı kitabında Türkiye’deki Alevi nüfusunun toplam nüfus içindeki oranlarını % 20 ile % 25 arasında olduğunu öngörmektedir.[17] Kehl-Bodrogi gibi Alevilik konusunda uzman olan bir başka sosyal antropolog David Shankland’ın de “Türkiye’de Aleviler” (The Alevis in Turkey) kitabında Alevilerin nüfusu 10 ile 15 milyon arasında olabileceğini ifade etmektedir.[18]

    “Umûmî Nüfûs Tahrîri” adı ile 1927’de gerçekleşen Türkiye genelindeki ilk nüfus sayımında toplam nüfus 13.648.270 olarak belirlenmiştir.[19] Bu nüfus sayımını daha sonra gerçekleşen diğer nüfus sayımlarından ayıran en önemli özelliği sayım yapılan kişilerin konuştukları dil ve inançları da tespit edilmiştir. Sabahat Akkiraz’ın bahsi geçen Alevi raporu dâhil Cumhuriyetin ilk dönemlerindeki Alevi nüfusuna dair bazı açıklamalarda, bu 1927 nüfus sayımında Alevi nüfusunun toplam nüfus içerisindeki sayısının 4 buçuk milyon civarında olduğu iddia edilmektedir.[20] Alevi nüfusunun 90’lı yıllardan bu yana sıklıkla 20-25 milyon arası olarak telaffuz edilmesinin en büyük nedeni; bu ilk nüfus sayımındaki 3’te 1’lik oranın aynı ölçüde artarak devam ettiği varsayımıdır. Öte yandan Konda araştırma şirketinin doğruluğu (kullanılan teknik ve sosyo-psikolojik nedenlerle) tartışmalara neden olan 2007 verilerine bakıldığında, Türkiye nüfusu 1927’den 2007’e kadar neredeyse 6 kat artarken Alevi nüfusun 80 yılda hiç artmamasının mantıklı bir açıklamasını yapmak kesinlikle mümkün değildir. Bu durum tabi ki Konda araştırma şirketinin kasti bir manipülasyonu veya yanlış veri sunma çabasından dolayı değildir. Hiç kuşkusuz ki bu verileri sunan araştırmaları da daha önce yayınlanan yüzlerce araştırmalarından farklı bir çalışma niteliğinde değildir. Fakat belki de bu verilerden çıkan en endişe verici durum; 21. yüzyılın ilk çeyreğinde bile Alevilerin halen en az yarısının görünmezliklerinden kurtulamamalarına neden olan sorunların güncelliğini artarak devam ettirmesidir.

    Hem Alevi nüfusun bugüne kadar tespit edilebilen yerleşim sayılarından,[21] hem de geçmişten bugüne çeşitli kaynaklarda öngörülen Alevi nüfusları göz önünde bulundurulursa en gerçekçi tahminle Alevi nüfusunun 9 ile 12 milyon arasında olduğunu öngörmek mümkündür. Anadolu coğrafyasında özellikle Osmanlı İmparatorluğu’nun Kızılbaş katliamları ile meşhur Yavuz Sultan Selim döneminden Bektaşi kırımı ile bilinen II. Mahmut’a kadar (katliamlardan kurtulabilenlerden geriye kalanların) ve varlığını saklı bir şekilde yaşayamayanların önemli bir kısmının ancak asimile olarak hayatta kalabilecekleri varsayıldığında şüphesiz ki en büyük asimilasyon Osmanlı döneminde yaşanmıştır. Aleviler Cumhuriyet sonrasın da saklanmak zorunda kalmasalar da, asimilasyonlar hem baskın toplum olan dindar Sünnilerle daha fazla etkileşim içerisinde yaşamanın gerekliliği, hem de yeni kurulan devletin de egemen inancı olarak diyanet vb. çeşitli kurumlar aracılığıyla yeniden kurgulanan ve zorunlu din dersleri gibi eğitsel araçlarla da pekiştirilen Sünniliğin potasında Alevi nüfusun asimilasyonu boyut ve nitelik değiştirerek günümüze değin devam etmektedir.

    Alevi nüfusun kronik asimilasyon çıkmazının yanı sıra, 1960’lar itibariyle başlayıp 1990’lar itibariyle de %90’ların üzerinde Sünni nüfustan nispeten daha fazla oranlarda kentleşme sürecine dâhil olup modern yaşam standartlarını benimseyen Alevilerin büyük çoğunluğunun nüfus artışının oldukça düşük oranlarda olması tahmin edilen 9-12 milyon Alevi nüfusun önümüzdeki zamanlarda da azalma trendinin süreceğini göstermektedir. Orantısal olarak Alevi nüfusun en fazla yaşadığı Tunceli (Dersim) iline dair istatistiksel veriler bu duruma dair önemli bilgiler sunmaktadır. Buna göre; Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sisteminin verilerinde 82 bin 193 nüfusu ile Tunceli Türkiye genelinde nüfusu en az olan ildir. Yine Türkiye genelinde kilometrekareye 100 olan ülke nüfus yoğunluğuna karşın, sadece Tunceli sadece 11 kişi olan nüfus yoğunluğu ile Türkiye’nin en düşük nüfus yoğunluğuna da sahip olan il durumundadır. Tunceli ilinin mevcut yıllık nüfus artış hızı %-4,51 ile eksinin altındadır. Nüfus artış hızındaki “eksi” oranlarından da anlaşıldığı üzere il genelinde nüfusun sadece %29,2’si 25 yaş altında iken %58.5’i 25-64 yaş aralığında ve %12,7’si de 65 yaş üstündedir. Bu durum Tunceli’nin Türkiye’de genç nüfusun da en az olduğu il olduğunu göstermektedir. Böyle bir durumda tabi ki zorunlu göçü tetikleyen bölgede yaşanan çatışmaların da etkisi vardır. Fakat aynı çatışma durumu belki de fazlasıyla diğer doğu illerinde de yaşanmasına karşın Tunceli’nin tam tersine genç nüfus azalmayıp düzenli olarak artış göstermektedir.[22]

    Aynı zamanda 6 yaş üzeri nüfus için okuryazarlık oranı %92,38 ile Türkiye ortalamasının oldukça üzerine çıkarak,[23] en fazla okuryazarlık oranına sahip il olması ile diğer doğu illerinden de çok farklı bir tablo çizen Tunceli modern yaşam standartlarının ziyadesiyle benimsendiği bir şehir durumundadır. Bu sadece Tunceli’ye has bir gerçeklik değildir. Alevilerin orantısal olarak yoğun yaşadığı ve çatışmaların yaşanmadığı Nevşehir Hacıbektaş, Malatya Arguvan, Sivas İmranlı ve Kahramanmaraş Nurhak ilçelerinde de benzeri nüfus azalmalarını, orta yaş ve yaşlı nüfusun çoğunluk olduğunu görebilmek mümkündür. Alevilerin kent ve yurtdışı göçleri sonrası ıssızlaşan ve genellikle yaşlılarla baş başa bırakılan bu memleket coğrafyaları haricinde yerleştikleri yerlerde de, özellikle 1990 sonrası kentleşmenin en yüksek seviyelere çıktığı ve günümüze değin devam ettiği dönemlerdeki Alevi evliliklerinde çocuk sayısının 2’nin üzerine çok nadir çıktığı gözlemlenebilir. Sonuç olarak Dünya’nın neresinde olursa olsun geleneksel yaşam koşullarından uzaklaşıp modern yaşam standartlarına benimseyen toplumların (Batı Avrupa ülkelerinde örnekleri görüldüğü üzere) nüfusları her zaman azalma eğilimdedir.

    *Araştırmacı – Yazar

    **Bu yazı Alevilerin Sesi dergisinin 279. sayısında yayınlanmıştır.


    [1] Burada illere göre belirtilen yerleşim sayılarının fazlalığı ya da azlığı o ilde Alevi nüfusunun da aynı oranda fazla ya da az olduğunu göstermemektedir. Sıklıkla göç veren birçok Alevi köy ve mahallerinde nüfus azdır.

    [2] Tunceli’de belirtilen Alevi yerleşim sayısı, Tunceli genelindeki mevcut resmi yerleşim sayısının toplamından fazladır. Bunun nedeni bazı köylerin sonradan belediyelere bağlanması, bazı mezralar aleviforum.com verilerinde ayrı bir köy olarak kabul edilirken, resmi kayıtlarda bazen bir kaç mezranın toplamanın bir köy olarak kabul edilmesi, bazı köylerin 90’lardan itibaren yaşanan sıkıntılardan dolayı boşaltılması ve yoğun göçlerin yaşanmasıdır.

    [3] Alevi Köyleri ve Yerleşimleri (2007), “Alevilerin Memleketi”, Aleviforum.com, http://www.aleviforum.com/forumdisplay.php?f=8

    Not: bu harita şu an belirtilen illerde yaşayan Alevileri GÖSTERMEMEKTEDİR. Şu an çoğu farklı illerde yaşamalarına rağmen köken “memleket” olarak Alevilerin yaklaşık tahmini oranları belirtilmektedir.

    [4] Alevi Köyleri ve Yerleşimleri (2007), “Kentlere göre Alevi Nüfus yoğunlukları”, Aleviforum.com http://www.aleviforum.com/showpost.php?p=854964&postcount=10

    [5] Alevi Köyleri ve Yerleşimleri (2007), “Alevi yerleşimlerinin bulunduğu yerler”, Aleviforum.com, http://www.aleviforum.com/forumdisplay.php?f=8

    [6] Alevi Köyleri ve Yerleşimleri (2007), “Alevi nüfusunun bulunduğu yerler”, Aleviforum.com, http://www.aleviforum.com/forumdisplay.php?f=8

    [7] The Washington Institute for Near East Policy (2007), “Turkey: Alevi Population by Province”

    [8] Shankland, D. (2010), “Maps and the Alevis: On the Ethnography of Heterodox Islamic Groups”, Provisional generel map showing distribution of Alevis in Turkey. British Journal of Middle Eastern Studies 37 (3):227–39.

    [9] “Aleviyim diyenlerin sayısı 4.5 milyon” (2007) Milliyet Gazetesi, 21 Mart 2007 http://www.milliyet.com.tr/-aleviyim–diyenlerin-sayisi—–milyon/guncel/haberdetayarsiv/26.09.2010/259385/default.htm

    [10] “Aleviyim diyenlerin sayısı 4.5 milyon” (2007) Milliyet Gazetesi, Uzman Görüşü, 21 Mart 2007 http://www.milliyet.com.tr/-aleviyim–diyenlerin-sayisi—–milyon/guncel/haberdetayarsiv/26.09.2010/259385/default.htm

    [11] A.g.e.

    [12] “Sabahat Akkiraz’dan Alevi raporu” (2012), Sol Gazetesi, 14 Aralık 2012, http://haber.sol.org.tr/devlet-ve-siyaset/sabahat-akkirazdan-alevi-raporu-haberi-64266 (2012)

    [13] A.g.e.

    [14] A.g.e.

    [15] “Dini azınlıklar listesi ABD’nin raporunda” (2009), Milliyet Gazetesi, Dış Haberler Servisi, 29 Ekim 2009 http://www.milliyet.com.tr/turkiye-nin–font-color-darkblue-din-haritasi–font–siyaset-1155798

    [16] Güzelgeliş, A. (2011), “Tarih Boyunca Anadolu’da Nüfus ve Etnik Yapılar”, 09 Mart 2011 https://alpaslanguzelis.wordpress.com/2011/03/09/tarih-boyunca-anadoluda-nufus-ve-etnik-yapilar

    [17] Kehl-Bodrogi, K. (2012), Kızılbaşlar/Aleviler. İstanbul: Ayrıntı Yayınları. s.54

    [18] Shankland, David (2003). The Alevis in Turkey: The Emergence of a Secular Islamic Tradition. Routledge (UK). ISBN 0-7007-1606-8.

    [19] Köksal, A. (2017). Türkiye 1997 genel nüfus sayımı sonuçları hakkında düşünceler. DTCF Dergisi, 40(1-2).

    [20] Not: 1927 nüfus sayımında Türkiye geneli için toplam rakam 13.648.270 birçok kaynakta teyit edilmiştir. Fakat bu nüfus sayımında kayıt altına alındığı bilinen inanç grupları içerisinde Alevilerin sayılarına ise araştırdığımız hiçbir bilimsel kaynakta erişemediğimiz için Alevi kaynaklarında sıklıkla belirtilen 4 buçuk milyon Alevinin olduğu görüşü burada bir “iddia” olarak belirtilmektedir.

    [21] Alevi forumda tespit edebildiğimiz Alevi yerleşim (köy, mezra, belde, kaza) sayısı 3529, Sabahat Akkiraz’ın Alevi raporunda ise bu sayı 4382’dir.

    [22] “Tunceli Nüfusu” (2016), https://www.nufusu.com/il/tunceli-nufusu

    [23] TUİK (2013), Seçilmiş göstergelerle 2013, Tunceli, http://www.tuik.gov.tr/ilGostergeleri/iller/TUNCELI.pdf

    Kaynak: Artı Gerçek
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Adil olmak zor!

    Adil olmak zor!


    YORUM | MAHMUT AKPINAR

    Kur’anı Kerim’de en çok vurgulanan kelimelerden birisi adil olmak ve adalettir. Adalet kitabımızda sosyal hayatla ilgili öne çıkan en önemli kavramdır. Demokrasi zaman içinde değişim geçirmiş, tekamül etmiştir. Farklı anlamlar yüklenebilmektedir. Ama adalet bütün toplumlarda var olan ve aynı anlamı içeren bir kavramdır. Ayette: “Ey iman edenler! Var gücünüzle hakkı ayakta tutun, şahitlikte kılı kırk yarar derecede dikkatli davranın, adaleti tam temsil edin. Bir topluluğa karşı öfkeniz sakın sizi adaletsizliğe itmesin. Daima âdil davranın; çünkü takvaya en uygun olan odur.” (Maide:8) buyuruluyor. Hadislerde: “Adil yönetici kıyamet gününde peygamberlerle haşr olunur” deniyor. Hz Peygamber Hud suresindeki: “emredildiğin gibi dosdoğru ol” ayetinin kendisini ihtiyarlattığını ifade eder. 

    Her cuma imamlar hutbe de “Allah size adaletle muameleyi emreder” ayetini okuyor. Geçenlerde bir sohbette, bu ayetin cumalarda okunması çok anlamlı. Medyanın, sosyal medyanın yaygın olmadığı dönemde halka ulaşmanın en önemli aracı cuma hutbeleriydi. Dolayısıyla her hafta İslam dünyasının her yerinde bu ayetin hatırlatılması konunun önemiyle örtüşen bir durum. Acaba bu ayetin cumalarda okunması nasıl başlamış diye sordum. Bir ilahiyatçı hocamız bunun Ömer Bin Abdulaziz döneminde başladığını ifade etti.  Kerbela Vakası’ndan sonra Ehli Beyt’e zulüm ve katliamla yetinilmemiş, 40 yıla yakın Emeviler cuma hutbelerinde Ehlibeyte küfür ve hakaret ettirmişler. Emeviler içinden çıkan ve beşinci Raşit Halife olarak kabul edilen Ömer Bin Abdul Aziz bu zulmü sona erdirip, adalet ayetinin her cuma okunması adetini yerleştiriyor. Sadece bu davranış bile Ömer Bin Abdul Aziz’in büyüklüğünü göstermek için yeterli. Ama okunan bu ayet sözde kalmış, öze inememiş. Zira yeryüzünde adaletin en az bulunduğu coğrafya Müslüman ülkeler.

    Allah “takvaya en yakın durum adil olmaktır” dediğine göre adil olmak kolay değil. Kolayca uygulanabilen bir şey olsaydı Allah adil olmaya bu kadar önem atfetmez, büyük mükafat vaat etmezdi. Adil olmanın önünde çok fazla harici ve nefsi engeller var. Çıkarlarımız adil olmaya engel. Yakınlarımızın, akrabalarımızın beklentileri, çevremiz adil olmaya engel. Egomuz, gururumuz, kibrimiz, bazen ilmimiz, müktesabatımız adil olmaya engel. Aidiyetimiz, ideolojimiz, bağlı olduğu mahalle adil olmaya engel. Hatta “adil olun!” diye emreden dinin aidiyeti adil olmaya engel olabiliyor. Ön kabullerimiz, peşin hükümlerimiz, eski kazanımlarımız, ünvanlarımız, makamlarımız, kaybetmekten korktuğumuz rahatımız, maddi birikimlerimiz, şöhretimiz adil olmaya engel. Korkularımız, kaygılarımız, bağlı olduğumuz gruplar, otoriteler adil olmaya engel. Terk edemediğimiz zevklerimiz, hazlarımız, alışkanlıklarımız, zaaflarımız adil olmaya engel. “Kızım Fatıma da olsa adaleti uygulardım” diyen Peygamberin ümmeti de olsanız aileniz, çocuklarınız, akrabalarınız adil olmaya engel oluyor. 

    Malasefe kendi sınırları içinde “demokrasi”, “insan hakları”, “hukukun üstünlüğü” diye dünyaya nizam verenler İsrail söz konusu olunca adaleti, hukuku unutuyor. İnsan hakları bayraktarlığı yapan batı medeniyeti ötekileştirdiği, “terörist” ilan ettiği bir kesimin hukuku, hakları gündem olunca adaleti ve hukuku yok sayabiliyor. İsrail’de ölen çocuklara, sivillere ağlarken, Filistinli çocukların ve sivillerin öldürülmesine “güvenlik tedbirleri” olarak bakabiliyor. Kimse adil olmaya çalışmıyor. Herkes kendi ölüsüne, kendi acısına ağlıyor, kendi mazlumunu öne çıkarıyor. Bu konuları kurumsallaştırmış, standardize etmiş, dünyaya ders veren “medeni” ülkelerin adalet anlayışının bile ne kadar çarpık ve taraflı olduğunu son olaylarda bir defa daha gördük.

    Müslümanların hali, Türk toplumunun durumu İsrail’e ayrı, Filistine ayrı standart uygulayan batılı ülkelerden farklı değil. Müslümanlar olarak Filistin’deki, Gazze‘deki çocuklara ağlarken Yemen’de 15 yıldır açlıktan, susuzluktan ölen bebekleri, sivilleri görmüyoruz. Neden? Çünkü onları öldüren İsrail değil. Onları İran ve Suudi Arabistan öldürdüğü için susuyoruz. Keza 85 milyon Türk toplumu Gazze’de bombalanan ve ölen çocuklar için ne hamasetler kesiyor ne paylaşımlar yapıyor. İsrail hapishanalerine bir başı örtülü hanım atılsa destanlar yazılıyor. Ama aynı toplum 10.000 den fazla eğitimli, dindar ve masum kadının Türkiye’de hapishanelerde tutulmasını görmüyor. Kürtlere yapılanı görmüyor. Cezaevlerinin bebeklerle, sabilerle doldurulduğunu “dindarlar” dile getirmiyor. Annesi ve babası hapse atıldığı için ortada kalmış altı çocuğa Müslümanlar sahip çıkamıyor ama adalet duygusu ölmemiş, vicdanı diri bir Ermeni vatandaşımız sahip çıkıyor ve barındırmak istiyor. Bu çocukların perişan hali pek çok dindarda ürperti oluşturmuyor. Çünkü onlar “öteki” mahalleden. Çünkü onları dile getirmenin faturası var. Çünkü iktidar onları düşman ilan etti. 

    Sevimli olmak, iyi olmak, anlayışlı, toleranslı olmak kolay. Ama adil olmak çok zor. O, pek çok bariyeri aşmayı, duyguları bastırmayı, aidiyetleri yok saymayı, mahallenizi karşınıza almayı, ailenizle bozuşmayı, çıkarlarınızdan vazgeçmeyi, rahatınızı bozmayı, önkabulleri yıkmayı gerektiriyor. Bu nedenle dini, inancı, felsefesi ne olursa olsun adil insanların değerini bilelim ve onlara sahip çıkalım. Çünkü adalet yok olup adil insanlar susturulunca ne toplum huzuru kalıyor ne de devlet.

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***