Kategori: Görüş & Analiz

Serbest Görüş farklı bakış açıları ve derinlemesine analizlerle güncel olayları ve toplumsal sorunları inceler. Uzmanlardan ve düşünce liderlerinden gelen detaylı yorumlar, eleştiriler ve stratejik analizlerle okuyuculara geniş bir perspektif sunar. Sitemiz günün önemli konularını anlamak ve derinlemesine bilgi edinmek için ideal bir kaynak.

  • Bir direniş örneği; gerçek ile kurguyu ayırabilmek 

    Bir direniş örneği; gerçek ile kurguyu ayırabilmek 


    YORUM | AV. NURULLAH ALBAYRAK

    Üstad Bediüzzaman’ın şimdilerde daha iyi anladığımız bir sözü var: “Menfaat üzerine dönen siyaset canavardır.”

    Yani, şahsi ya da bir grubun menfaati için merhametsizlik, zalimlik ve adaletsizlik üzerine hareket eden siyasetin canavarlaşacağı, tıpkı bir canavar gibi zalim ve gaddar olacağını anlatmak istiyor Üstad. Menfaat olarak kastedilen de makam, itibar, şan, şöhret, para, gurur gibi şeylerin birisi ya da hepsi olabilir.

    Birkaç haftadır Gazze’de yaşanan katliam sonucu çocuk, kadın, yaşlı yüzlerce sivil insanın ölümü üzerine siyasetçilerin yaptığı açıklamalar, söylenen yalanlar, hamasi nutuklar siyasetin ve siyasetçilerin nasıl canavarlaştığını göstermesi açısından ibretlik. Gazze’de bombalanan hastane sonrasında ölen çocukların ve yaralanan insanların çaresiz görüntüsü altında siyasilerin söylediği yalanlar, yaşanan acıya daha fazla acı katmaktan başka bir anlam ifade etmiyor.

    Yalan ne yazık ki siyasetçilerin ve medyanın da desteğiyle normalleşti. Yalanın normalleşmesinin en kötü sonuçlarından birisi toplumda var olan güven duygusunun yok olmasına ve toplumsal birlikteliğin bozulmasına neden olmasıdır. Keşke dünyanın hiçbir yerinde ölümler üzerinden siyaset yapılmasa, insanların acıları menfaat aracı olarak kullanılmasa ve keşke yalanlarla toplumlar manipüle edilerek insanlara zarar verilmese. Ama ne yazık ki bunlar olmaya devam edecek ta ki toplumdaki fertlerin çoğunluğunun gerçekle kurgu arasındaki farkı anlayarak reaksiyon alma konusunda sorumluluk bilincine sahip olacağı ana kadar.

    Ülkemizde de çocukların öldüğü, masum insanların yaralandığı, yaşlı ve hastaların cezaevlerinde ölüme gönderildiği, hamile kadınların tutuklanıp cezaevine atıldığı hadiseler yaşanmaya devam ediyor. Elbette ki çoğu insan gibi bizler de yaşanan ölümlerin bir an önce son bulmasını istiyor ve bekliyoruz. Ancak şunu da eklemeden geçmeyelim; Gazze için çözüm üretmek isteyen siyasetçiler samimilerse, ülkemizde yaşanan insanlığa karşı suçlar için de çözüm üretmeli. En azından çözüm arayışında olmalılar. Aksi taktirde samimi olmadıklarını, siyasi menfaat gereğince konuştuklarını ve sadece nutuk attıklarını söylemek yanlış olmayacaktır.

    Türkiye tarihinin en kanlı saldırısı olarak kayıtlara geçen 10 Ekim 2015 Ankara Gar Katliamı’nda 105 insan hayatını kaybetmişti. 105 insanın hayatını kaybettiği bu menfur saldırı sonrasında akılda kalan ne oldu dersiniz?

    Dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu’nun bir televizyon programında söylediği, “Ankara’daki terör saldırısı sonrasında anket yaptık ve kamuoyunun nabzını tutuyoruz oylarımızda bir yükseliş trendi var.” açıklaması oldu. Ölen onca insan ve yaşanan tramvatik bu hadise üzerine siyasetçinin olaya bakışının menfaat endeksli olduğunu gösteren bu açıklama, siyasetin menfaat üzerine olmasının ne kadar büyük bir tehlike içerdiğini gösteren acı bir örnek olarak zihinlere kazınmış oldu.

    KHK’larla işlerinden atılan 100.000’in üzerinde insanın yaşadığı mağduriyetle ilgili AKP İl Başkanının söylediği, “Bu insanlar ne yiyecek’ diye düşünürsek, bu vicdana sığmaz. Gitsinler ağaç kökü yesinler.” sözü İsrailli siyasetçilerin Gazze’de yaşayanlar için söylediği sözlerle birlikte okunduğunda merhametsizliği, zalimliği ve adaletsizliği daha net görmek mümkün.

    Kısa süre önce beşiz çocukları olan anne ve babanın birlikte tutuklanıp cezaevine konulmasına Meclis kürsüsünden isyan eden insan hakları savunucusu ve YSP Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu’na oturdukları yerden sataşan bazı siyasetçilerin söylediği, “250 şehitten bahset, suçlarını söyle.” tarzı ifadeler siyasetçilerin zalimliklerini ve adaletsizliklerini gösterdiği gibi; gerçek yerine oluşturdukları kurguyla insanları ve kendilerini kandırdıklarını da gösteriyor.

    Yaşanan bunca olayın bize öğretmesi gereken asıl tehlike nedir derseniz, bir şeyin doğru olup olmadığından çok faydalı olup olmamasının daha önemli olduğu düşüncesinin hakim olmasının sağlanması diyebilirim. Yani ikna edilmiş kişiler yerine gerçekle kurgu ya da gerçekle yalan arasındaki farkı anlama özelliğine sahip olmayan kişiler. Tam da siyasetçilerin istediği insan modeli.

    Maalesef siyasilere güven kalmadığı gibi güvenilir olması gereken yargı kurumuna da güven kalmadı. Siyasiler ve siyasetin güdümünde hareket eden yargı mensupları o kadar çok gerçekleri manipüle ederken yakalandılar ki artık herhangi bir siyasetçinin ya da yargı mensubunun söylediği söze güvenilmesini beklemek zor. Buna sebep olanlar belki farkında değiller ancak yalanın baskın olduğu ya da yalan söylemenin kınanmadığı toplumlarda kişisel güvenin yanında kurumsal güvenin sarsılması da kaçınılmazdır. Tıpkı güven vermesi gereken Diyanet teşkilatının güvenilmeyen bir kurum olarak kabul edilmesi gibi.

    Hitler, Stalin, Pol Pot rejimleri gibi despotik yönetimler yenilgiye uğratıldı ve hepsi acı bir sonla karşılaştı ancak unutulmamalı ki yalan olgusu hala canlı ve yaygın olarak kullanılmaya devam ediyor. Bu gerçeği bilerek siyasi aktörlerin samimi olmasını ya da yalan söylememesini değil asıl mücadelemiz sorgulayan ve gerçekle kurguyu ayırabilen bireylerin varlığı olmalıdır.

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Vasat futbol, kötü hakem, kazanan Galatasaray

    Vasat futbol, kötü hakem, kazanan Galatasaray


    YORUM | HASAN CÜCÜK 

    Galatasaray – Beşiktaş derbisinde ibre ev sahibi takımdan yanaydı. Derbiler üç ihtimalli söylemine takılmayın. Bazen tek ihtimal geriye kalıyor. Ligde bir beraberlik hariç tüm maçlarını kazanan Galatasaray. Diğer yandan teknik direktörü Şenol Güneş’in istifasıyla rotasını kaybeden bir Beşiktaş. Form grafiğinde Galatasaray bariz üstündü. Keza kadro olarak da fark sarı-kırmızılardan yanaydı. Sahaya dezavantajlı çıkan Beşiktaş, darbeyi rakibinden değil kendi oyuncularından yedi. Defanstan çıkarken yapılan inanılmaz hatalar ilk yarım saat dolmadan Beşiktaş’ın ipini çekti.

    Futbol elbette istatistiklerden ibaret değil. Ancak rakamların dili durum raporu açısından önemli. Bir tarafta 8 maçta 22 puan toplayan Galatasaray, diğer yanda 16 puanı bulunan Beşiktaş. Galatasaray attığı 16 gole karşılık, kalesinde 4 gol gördü. Beşiktaş’ın durumu bunda da kötü, attığı 12 gole karşılık kalesinde 9 gol gördü. Bir de son 6 maçta rakip sahada galip geleme istatistiğini eklediğimizde Beşiktaş’ın işinin çok zor olduğu aşikardı.

    Cüneyt Çakır’ın düdüğünü bırakmasıyla Türk hakemliğinde fetret devri başladı. Hoş Çakır varken de yanına yazacağımız ikinci bir isim yoktu. Çakır sonrasının en gözde ismi Halit Umut Meler, derbinin hakemiydi. Hani en gözdesi bu ise. Derbide düdük çalacak hakemin adı ne olursa olsun baskıyı kaldırması lazım. Ev sahibi takımın ezici seyirci üstünlüğünü hesaba katması lazım. Elbette düdük çalarken cesur olmalı. Baskıya bir kez boyun eğerse, gerisini getirmesi mümkün olmuyor. Standartı iyi yakalamalı. İyi de ne yaptı bu Halil Umut Meler diyebilirsiniz? Hatta bariz bir hatası yoktu diye devam edebilirsiniz. İlla hatanın golle sonuçlanması gerekmiyor.

    Örneğin ilk çeyrek dolmadan Galatasaray topu yarı alanından taşırken top Rashica’nın koluna çarptı. Beşiktaş açıcından rakibi hazırlıksız yakalayıp, pozisyon şansını Kerem’in abartılı itirazıyla Halil Umut Meler kesti. Kol vücuda yapışık ve top dirsekten yukarıya çarpıyor. Faul düğünü Kerem’in çalmadığını söylemek abartı olmaz.  Yine Tete’nin Bakhtiyor Zaynatdinov’a hava topundaki faulünü es geçti. Hakem adil olmayınca, oyuncular kendi adaletini sağlama yoluna gidip ‘kıyasa kıyas’ deyip faul yaptı. Kritik ve kart gerektirecek pozisyonlarda sahada yoktu.

    Derbinin öne çıkanı Beşiktaş’ın inanılmaz defans hataları oldu. Oysa maça iyi başlamışlardı. Rakibin tehlikeli ayaklarına dordurmak için sahanın her alanında pres yaptılar. Güç dengesini ancak daha çok mücadele ile kapatacaklarının farkında olan bir Beşiktaş vardı. Rachid Ghezzal’a gole çok yaklaştılar ancak direk izin vermedi. Bu pozisyondan sonra Beşiktaş defansının hatalar zinciri başladı. Golden önce stoper Colley topu uzaklaştırma yerine baskı yemesi muhtemel kaleci Mert Günok’a verdi. Baskı sonrası Mert topu iyi kullanamayınca top geri döndü. Colley bir kez daha müdahale imkanını ıska geçip, Icardi’ye asist yaptı. Olmayan pozisyondan Galatasaray golü buldu.

    26’da kalesinde defans hatasıyla gören Beşiktaş sadece 3 dakika sonra ölümcül bir hata daha yaptı. Orta sahaya birkaç metre mesafedeki Fernandes en olmayacak pas opsiyonunu kullanıp, geri pası verdi. Kime? Rakibin gol ayağı Icardi’ye. Kaleci Mert kalesini terk edip Icardi’yi ceza alanı dışında karşıladı. Kaleciyi geçen Arjantinlinin kaleye gönderdiği topu filelere buluşmadan Amartey engelledi ama VAR kontrolüyle Mert’in topa elle müdahalesiyle oyundan atıldı. Golü attıran defans hatası, inanılmaz bir hata ile daha takımı bir kişi eksik bıraktı. Eksik rakibi karşısında sarı-kırmızılar pozisyon üstüne pozisyon bulmasına karşılık skoru değiştiremedi.

    Burak Yılmaz, ikinci devre oyuna Masuaku ve Oxlade-Chamberlain’i aldı. Ghezzal’ın da sorumluluk almasıyla oyunda denge sağlandı. 69’da Rosier’n getirip Oxlade-Chamberlain’in kaydettiği golle skora eşitlik geldi. Beraberlik şokuyla Galatasaray oyunu tamamen rakip alana yıktı. Kaleci Ersin’in markaj altındaki Hadziahmetovic’i gereksiz pası sonrası gelişen pozisyonda Halil Umut Meler penaltı noktasını gösterdi. Pozisyona yakın olan Meler’in hatalı düdüğü VAR’dan döndü. Hadziahmetovic müdahalesi topa değil rakibe olsa bile pozisyon ceza alanı dışındaydı. Bu kez VAR kurtardı Meler’i. 82’de Meler bu kez doğru bir düdük çalıp, Hadizahmetovic’in topa elle müdahalesini penaltıyla cezalandırdı. Icardi topu ağlarla buluşturup skoru 2-1’e getirdi. 90+2’de Rosier’in ıskaladığı top, Beşiktaş’ın son puan umudunu da alıp götürdü.

    Maçtan önceki beklenti doğru çıktı. Ancak Beşiktaş mücadelesiyle kolay lokma olmadığını gösterdi. Galatasaray’ın kaliteli ayaklarını henüz sahaya yansıttığını söylemek mümkün değil. 70 dakika 10 kişi oynayan rakibi karşısında pozisyon buldu ama ezen bir futbol ortaya koyamadı. Hakem ve Galatasaray eleştirisine okuyuculardan itiraz eden olacaktır. Hatta ‘tarafgir’ yorum yaptığımı düşünenler çıkacaktır.

    Derbilerde futbol kalitesi her zaman üst düzey olmuyor kabul ediyorum. Ancak bu denli yaralı Beşiktaş karşısında özellikle ikinci yarının başında aciz duruma düştüler. Keza kadro yapısı rakibinden birkaç gömlek üstün Galatasaray’ın futbolcu kalitesini oyuna yansıttığını görmek mümkün değil. Şansı skoru değiştirecek oyuncuların çokluğu. Son bir linç yemeye açık cümle yazayım; Okan Buruk’un takım geriye düştüğünde veya beraberlik halinde çıkış planı bulunmuyor. Ama Manchester United maçı demeyin, kaleci Onana’nın ikramlarını çıkarsanız geriye ne kalır?

     

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Güney Afrika’dan Filistin’e beyaz üstüncülük: Apartheid

    Güney Afrika’dan Filistin’e beyaz üstüncülük: Apartheid


    Balkan TALU


    Artı Gerçek – İsrail ile Hamas arasındaki çatışmalar devam ederken ve insani yaşam koşulları her geçen gün ağırlaşırken, sosyal medyadaki propaganda savaşları da elbette sürüyor. Kesintisiz mesaj bombardımanındaki en ilginç video mesajlardan biriyse, Güney Afrika’nın efsanevi lideri Nelson Mandela’nın torunu Zwelivelile Mandela’ya aitti.

    Zwelivelile Mandela, Middle East Eye tarafından tweet edilen mesajda şöyle diyordu:

    “Filistinli kardeşlerimiz ve kız kardeşlerimiz, Filistin direnişinin liderleri, yoldaşlar ve dostlar… Uluslararası Dayanışma Hareketi’nden, Güney Afrika’dan size devrimci selamlarımız gönderiyoruz. Apartheid, Güney Afrika’da sona erdi. Apartheid’in işgal altındaki Filistin’de de son bulması kaçınılmaz.”

    BAŞPİSKOPOS TUTU: SİSTEMATİK AŞAĞILANMAYI GÖRDÜM

    Yine Güney Afrika’da apartheid karşıtı mücadelenin önemli figürlerinden olan, Hakikat ve Uzlaşma Komisyonu’na da başkanlık etmiş olan Başpiskopos Desmond Tutu 2014 yılında verdiği bir demeçte Filistin’e yaptığı bir ziyareti şöyle anlatıyordu:

    “Kutsal topraklarda ırklara göre ayrılmış yollar, evler gördüm. Bana fazlasıyla Güney Afrika’da şahit olduklarımızı hatırlattı. Filistinli adamlar, kadınlar, çocukların İsrail güvenlik güçleri tarafından sistematik olarak aşağılanmalarına tanık oldum. Bu aşağılanma apartheid güçleri tarafından adeta ağıllara kapatılan, taciz edilen, küçük düşürülen Güney Afrikalıların durumuna çok benziyordu.”

    Apartheid, aslında Güney Afrika’da ırk ayrımcılığının devlet politikası olarak uygulanmasına verilen isimdi. Güney Afrika’da beyaz azınlığın siyah tenlilere uyguladığı ayrıştırma politikası neredeyse yarım asır devam etti. Apartheid 1993’te, Nelson Mandela’nın devlet başkanı olmasıyla tedavülden kalkabildi. Fakat Filistin’de Gazze’ye yönelik abluka başladıktan sonra apartheid terimi yeniden tedavüle girdi…

    Peki apartheid ne anlama geliyor? Onu bu kadar kötücül kılan ne?

    ‘EN ALT TABAKA’, SİYAH IRK…

    Apartheid’e son ana kadar aktif destek vermiş olan İngilizlerin Cambridge sözlüğüne göre, bu sözcük, “farklı ırklara kanun yoluyla ayrımcılık uygulanması” ve “beyaz ırka siyaset ve eğitim alanında daha fazla hak, ekonomik imtiyazlar verilmesi” olarak tanımlanıyor.

    Güney Afrika’daki apartheid politikası, İsrail’in de kurulduğu 1948 yılında başladı. Irk ayrımcılığına dayalı bu sistemde beyaz azınlık hükümeti önce kamusal alanları, mahalleleri ayırdı. Beyaz olmayanlar bir noktadan diğerine gidebilmek için geçiş belgeleri almak zorundaydı.

    Yurttaşlar dört statüye ayrılmıştı. En üstte azınlıkta olan beyaz ırk, sonra Hintliler, sonra da “renkliler” bulunuyordu. Siyah ırk, en alt tabakadaydı.

    Apartheid’ın kökleri aslında 17’inci yüzyıldaki Hollanda-Khoikhoi Savaşları’na dayanıyor. Bu savaşlardan sonra Güney Afrika’nın ilk yerli halkı olan Khoikhoiler de zorla yerinden edilmiş, yerlerine beyaz yerleşimciler getirilmişti.

    Siyahlar ise kademeli olarak ‘Bantustan’ adı verilen alt bölgelere yerleştirildi. 10 farklı Bantustan alanı oluşturuldu. 1984 yılında dört tanesi bağımsızlığını ilan etti. 1905 yılında çıkarılan Genel Geçiş Düzenlemeleri Yasası’yla siyahların oy kullanması yasaklandı ve sadece belli yerlerde yaşamalarına izin verildi.

    1948 yılında yapılan seçimlerde siyahların oy kullanım hakkı epey sınırlandırılmıştı. Siyah Afrikalıların kendilerini temsil etmek üzere sadece yedi vekil seçme hakkı vardı. O vekil de beyaz olmak zorundaydı. Buna ek olarak, seçimlerde Tek İsimli Tek Turlu Çoğunluk Sistemi kullanılıyordu. Seçmenler siyasi partiye değil, isme oy veriyorlardı. Bu yüzden seçimleri de Afrikaner Partisi ve Birleşik Ulusal Parti tarafından kurulmuş olan milliyetçi ittifak kazandı; Birlik Partisi ve İşçi Partisi tarafından kurulmuş olan sol ittifak kaybetti. Kazanan iki parti daha sonra Ulusal Parti adı altında birleşerek, Güney Afrika’nın 46 yılına damga vurdu.

    II. Dünya Savaşı döneminde çok sayıda göçmen, Afrikalılar da dahil olmak üzere, işgücü ihtiyacından dolayı büyük sanayi bölgelerinde çalışmaya başladı. Şehirlerde giderek daha fazla siyah nüfus yaşamasına rağmen bu durum beyaz egemenler tarafından görmezden gelinmeye devam ediliyordu. Kentlileşen yerli Afrikalılarda ise milli bilinç yükselmeye başladı. Savaş döneminde ayrımcı uygulamaları gevşeten Jan Smuts hükümeti, Viktoryen döneminde ülkeye yerleşmiş olan Afrikaner milliyetçilerinin sert muhalefetiyle karşı karşıya kaldı. Beyaz Afrikaner milliyetçileri bu kimliklerinin kendilerine “tanrı tarafından bahşedildiğini” düşünüyordu.

    ‘İYİ KOMŞULUK’ POLİTİKASI OLARAK APARTHEID

    Milliyetçi Cephe’nin seçimleri kazanmasından sonra İçişleri Bakanlığı ve Başbakanlık da yapmış olan Hendrik Verwoerd, apartheid rejiminin mimarı olarak bilinir. Sıkı bir Afrikaner milliyetçisi ve Nazi sempatizanı olarak tanınan Hendrik Verwoerd, “farklı ırk ve kültürlerin ancak birbirlerinden ayrı yaşayıp geliştiklerinde tam potansiyellerine ulaşabileceklerini” iddia ediyor ve apartheid’I bir “iyi komşuluk” politikası olarak savunuyordu.

    Öte yandan Verwoerd, siyah muhalefeti ezmek için güçlü bir beyaz polis devleti kurdu. Sonraki yıllarda Verwoerd hükümeti siyah muhaliflere yönelik hapis, işkence ve infazlarıyla anılır oldu. Verwoerd, 1960 yılında ilk suikast girişimini atlattıysa da, 1966 yılında başka bir suikastta öldürüldü.

    Afrika Ulusal Kongresi’nin (ANC) sesi ise ilk defa 1912 yılında Toprak Yasası’na muhalefet etikleri dönemde duyuldu. O dönemde ANC ılımlı bir siyasi hareket olarak biliniyordu. ANC, apartheid’a karşı ilk kez 1951 yılında bie Meydan Okuma Kampanyası (Defiance Campaign) başlattı. ANC’nin sivil itaatsizlik kampanyaları 1960’a kadar devam etti.

    Muhalifler ile apartheid rejimi arasında gerilimin yükselmesinde ilk dönüm noktalarından biri ise Sharpeville’de yapılan protestolarda 69 siyah vatandaşın polis tarafından öldürülmesi oldu. 1960 yılındaki Sharpeville Katliamı’ndan sonra ANC, partinin silahlı kanadı olan Ulusun Mızrağı (MK) örgütünü kurdu. 1960’lardan 1980’lerİn sonlarına kadar MK grubu, Güney Afrika’da sabotaj ve bombalama eylemlerine de imza attı. MK’nın kurucuları arasında Nelson Mandela da vardı.

    MK eylemleri başlayınca ANC’nin siyasi faaliyetleri yasaklandı ve 1964 yılında aralarında Nelson Mandela’nın da bulunduğu lider kadro Robben Adası’nda cezaevine konuldu. 1990 yılında Nelson Mandela Washington Post gazetesine verdiği mülakatta, ANC’nin asla bir siyasi parti olmadığını, ırk ayrımına karşı çıkan bir koalisyon olduğunu söylüyordu. Mandela, ANC çatısında hür teşebbüsü savunan liberallerin de sosyalistlerin de muhafazakarların da yer aldığını vurguluyordu.

    ‘HEM BEYAZ HEM DE SİYAH ÜSTÜNLÜĞÜNE KARŞIYIM’

    Nelson Mandela ilk gençlik yıllarından beri ırkçılık karşıtı bir eylemciydi. Hukuk okuduğu Witwatersrand Üniversitesi’ndeki tek siyah öğrenciydi. Maruz kaldığı ırkçı taciz ve saldırılara karşı liberal ve sosyalist görüşlere sahip olan Avrupalı, Hintli, Yahudi dostlarıyla beraber direndi. Walter Sisulu ve Olivier Tambo gibi isimlerle kurduğu dostlukla birlikte ANC saflarına katıldı.

    Öte yandan Mandela, 1959 yılında katıldığı Pan Afrika Kongresi’nden beri (PAC) PAC’ın Afrikalı olmayan diğer ırklara karşı dışlayıcı tutumunu eleştirdi.1964 yılında mahkûm edilip cezaevine konulmasına sebep olan Rivonia Mahkemeleri’nde yaptığı ünlü konuşmasında, hem beyaz hem de siyah üstünlüğüne karşı çıktığını vurguluyordu.

    NEDEN HAKİKAT VE UZLAŞI KOMİSYONU?

    Mandela, bu yüzden apartheid dönemi yargılanırken bunların ceza dağıtan bir mahkeme olarak değil, bir Hakikat ve Uzlaşı Komisyonu olarak kurgulamasına ön ayak oldu. Amaç, hem apartheid adaletsizliklerini teşhir etmek hem de ileride beyazlarla siyahların bir arada yaşayabildiği bir toplum inşa edebilmekti. Bu uğurda işkenceyle öldürülen sosyalist lider Steven Biko’nun ailesi de dahil tepkilere maruz kaldığı halde bu konuda geri adım atmadı.

    FİLİSTİN’LE İLGİSİ NE?

    Peki bu konunun Filistin’le alakası ne?

    İsrail’in kurulduğu ve Filistin direnişinin devam ettiği yıllarda, Birinci İntifada veya İkinci İntifada döneminde, İsrail işgali ile yönetiminin bir apartheid rejimi ve yönetimi olduğunu söyleyen yoktu. Öte yandan 2006 yılından itibaren, özellikle de Gazze’ye uygulanan abluka ve karartma politikalarının ağırlaştırılmaya ve Batı Şeria’da yerleşimcilerin oldu-bitti ilhak inşaatlarının yayılmaya başladığı andan itibaren, İsrail’in Filistin topraklarında işgalin ötesinde bir apartheid politikası uyguladığı dillendirilmeye başlandı. Af Örgütü ve İnsan Hakları İzleme Örgütü (Human Rights Watch – HRW) gibi STK’ler bu konuda rapor ve bildiriler yayımlamaya başladı.

    ULUSLARARASI STK’LER: ‘İSRAİL APARTHEID POLİTİKALARI UYGULUYOR’

    Mart 2022’de BM Özel Raportörü tarafından açıklanan çıktılar sonrasında BM sayfasında da yayımlanan metinde, 55 yıllık İsrail işgalinin bir apartheid rejimi olduğu söylendi. Metinde, 700 bin yasadışı Yahudi yerleşimcinin Doğu Kudüs ve Batı Şeria 300 yerleşim kurduğu hatırlatılıyordu…

    BM’ye göre Filistinliler, kendilerine hakları olan gerçek devleti kurma hakkının verilmesine rağmen, özellikle bir açık hava hapishanesine dönüşmüş olan 3 milyon nüfuslu Gazze’de kurumsal bir ayrımcılık ve baskı rejimine maruz kalıyor. Bölgedeki Filistinli nüfusun asgari elektrik, su ve sağlık hizmetlerine erişim hakkı engelleniyor.

    HRW’nin Geçilen Eşik başlıklı raporunda da, İsrail’in Filistinlilere yönelik güç ve kontrol politikalarını kalıcı hale getirmeye çalıştığı vurgulanıyor. Rapora göre İsrail’in kimliklerinden dolayı Filistinlilere yönelik mülksüzleştirme, tecrit, ve zorla yerinden etme politikaları devam ediyor.

    APARTHEID, ULUSLARARASI SUÇ

    Hem 1973 tarihli Apartheid Sözleşmesi, hem de 1998 yılında yayımlanan Roma Mevzuatı ile apartheid uluslararası hukukta bir suç olarak tanımlandı. 2021 yılında Uluslararası Ceza Mahkemesi Savcılık Ofisi Filistin’deki durum hakkında bir soruşturma başlattı. Hem Apartheid Sözleşmesi hem de Roma Mevzuatı bir ırkın diğeri üzerinde baskı ve tahakküm kurma niyetini insanlık dışı muamele olarak nitelendiriyor. Buna ek olarak Roma Mevzuatı zorla el koyma, yerinden etme ve dönüş hakkının tanınmamasını da insanlık dışı muamele kapsamında değerlendiriyor.

    Öte yandan, İsrail hükümeti Filistin üzerindeki kontrol ve tahakkümünü korumak yönündeki hedefini inkar etmiyor. Gazze’de devam edan son savaşla beraber, bölgedeki Filistin halkının Mısır’daki Sina bölgesine transfer edilmesi öngörülüyor… Kahire yönetimi ise Filistinli nüfusun bölgeye transferine şiddetle karşı çıkıyor.

    AF ÖRGÜTÜ: ‘BUNUN ADI APARTHEID’

    2021 yılında Doğu Kudüs’teki Şeyh Cerrah Mahallesi’nde yaşayan bir mülteci ailesi, İsrail’i Yahudi yerleşimcilere kendilerini zorla yerinden etmeye çalıştığı için protesto etmişti… Af Örgütü ise İsrail ordusunun buna binlerce kişiyi gözaltına alarak, tutuklayarak ve yaralayarak karşılık verdiğini hatırlatıp “Bunun adı apartheid’dır” demişti. Af Örgütü 2022 tarihli, “İsrail’in Filistin’e Yönelik Apartheid Politikası” başlıklı raporunda, 73 yıldan uzun zamandır 6 milyondan fazla Filistinlinin mülteci olmaya zorlandığını ve 150 bin Filistinlinin daha evini kaybetme riskiyle karşı karşıya olduğunu söylüyordu.

    İsrail, hastaneleri ve kiliseleri de bombalayarak Gazze’yi yerlebir etmeye devam ediyor. Medya kuruluşlarına demeç veren İsrail ordusu temsilcileri bölgeyi toz edeceklerini alenen söylüyorlar. ABD de dahil diğer devletlerin buldukları “çözüm”, Gazze halkının Sina’ya transfer edilmesi. Fakat Mısır’daki Sisi hükümeti de yeni bir mülteci dalgası istemiyor. İngiltere ve ABD’nin Mısır’ı ikna turları devam ediyor… Zamanı bilinmese de İsrail’in Gazze’ye kara operasyonu yapacağı da kesin görünüyor.

    İki devletli çözümün ötesinde tartışılan çözüm önerilerinden biri de, Filistin ve İsraillilerin bir arada yaşayabileceği eşit yurttaşlığa dayalı bir devlet sistemi. Ama böyle bir çözümü iki taraf da kabul edecek mi? Böyle bir devlet teşebbüsü kabul görse bile, halklar Güney Afrika’nın yaptığını yapabilecek ve uzlaşı içinde bir arada yaşamayı becerebilecek mi? Onu da bize tarih gösterecek….


    Kaynak: Artı Gerçek
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Kimin kestiği yenir?

    Kimin kestiği yenir?


    YORUM | Dr. YÜKSEL ÇAYIRLIOĞLU

    Kur’ân-ı Kerim, birçok âyet-i kerimede Allah’ın büyük bir lütuf ve ihsan eseri olarak hayvanlar üzerinde durur, onlarda insanlar için pek çok faydalar olduğunu zikreder, başlıca faydalardan birisi olarak da onların yenilebilmesini gösterir. (el-Mü’min, 40/79; en-Nahl, 16/5; Yasin, 36/72; el-Mü’minûn, 23/21)

    Fakat bazı Kur’ân ve Sünnet nasları, hayvanların boğazlanabilmesi ve etlerinin helâl olabilmesi için bazı şartlar getirmiştir. İlgili âyet ve hadislerden yola çıkan fakihler, boğazlamayla ilgili hükümleri fıkıh kitaplarında açtıkları müstakil başlıklar altında ele almışlardır.

    Özetle ifade edecek olursak, bir hayvanın helâl olabilmesi için; (1) eti helâl kılınanlar arasında yer alması, (2) kesim öncesinde canlı olması, (3) kesimin bir Müslüman veya ehl-i kitap tarafından yapılması, (4) kesimden önce Allah’ın adının zikredilmesi, (5) hayvanın kesici bir âletle boğazlanması ve (6) kesimin usulüne uygun yapılması (hayvanın boyundan kesilmesi ve bıçağın yemek ve soluk borusuyla atardamarları kesmesi) şart koşulmuştur.

    Detaya ait ihtilafları bir tarafa bırakacak olursak, bu şartlarla ilgili hemen hemen bütün mezhepler ittifak hâlindedir. Bugüne kadar hayvanların belli bir usule göre boğazlanması ve sadece bunların yenilmesi Müslümanların önemli bir şiarı olmuştur. Şu hadis-i şerif de bunu ifade eder: “Her kim bizim namazımızı kılar, bizim kıblemize yönelir ve bizim kestiğimizi yerse işte o Müslümandır.” (Buharî, salât 28)

    Allah Resûlü (s.a.s) bu hadislerinde, Müslümanların kendine has bir kesim şekli bulunduğuna işaret etmiş ve onların kestiğini yemeyi de İslâm’a aidiyetin bir göstergesi saymıştır.

    Ne var ki modern dünyada Müslümanların farklı din mensuplarıyla iç içe yaşamaya başlaması, Kur’ân ve Sünnete bağlılık ve teslimiyetin zayıflaması ve pek çok marjinal görüşün Müslümanlar arasında kendine yer bulmasıyla birlikte bugüne kadar muhkem ve müsellem görülen hükümler yeniden tartışılmaya başlanmıştır. Bu cümleden olarak, hayvanların gazla, tabancayla veya elektrikle öldürüldüğü modern kesim metotlarına cevaz verilmiş, etin helâlliğinde tek kriter olarak hijyenin esas alınacağı ileri sürülmüş, besmele şartı sadece kurbanlık hayvanlara hasredilmiş, Batılı devletlerde kesilen etlerin tamamı -bu ülkelerin Hristiyan ülkeler olmasından hareketle- helal görülmüş, hatta kesimi yapan kimsenin dinî kimliğinin bir önemi olmadığı dahi söylenmiştir.

    Tek bir yazıda kesimle ilgili bütün meselelerin tahlilini yapamayız. Daha önceki bir yazımızda modern kesim metotlarını ele almıştık. Burada ise kesimi yapan kimseyle ilgili ileri sürülen şartları değerlendireceğiz. Diğer meseleleri ise başka yazılara bırakacağız.

    Müslümanların Kestiği Hayvanlar

    Kesimle ilgili bütün emirler Müslümanlara yöneldiğine göre, onların kestikleri hayvanların yeneceğinde şüphe yoktur. Mesela Mâide suresinin üçüncü âyetinde yenilmesi haram kılınan hayvanlar zikredildikten sonra şöyle buyrulur: إِلَّا مَا ذَكَّيْتُمْ “Boğazladıklarınız müstesna.”

    Bu âyet, Müslüman biri tarafından boğazlanan hayvanın etini yemenin helâl kılındığını açıkça ifade etmiştir.

    Cumhura göre kesimi yapan kimsenin akıllı ve mümeyyiz olması gerekir. Dolayısıyla akıl hastalarıyla küçük çocukların kestikleri helâl olmaz. Aynı şekilde akletme fonksiyonunu kaybeden sarhoş kimsenin kestiği de helâl görülmemiştir. Çünkü boğazlama ameliyesi bir nevi ibadet gibi görülerek, onda kastın bulunması şart koşulmuştur. Bu tür kimselerin ise kasıt ve niyetleri olmayacağı gibi, onlar besmeleyi de anlayamazlar. Ayrıca akletme melekesi tam olmayan bu tür insanların kesim işini düzgün yapacaklarından da emin olunamaz. Sadece Şafiî mezhebine göre bu tür insanların kestikleri hayvanlar kerahetle birlikte caiz olur.

    Müslüman olan kimsenin fısk ve günahının kesime bir etkisi olmadığı ifade edilmiştir. Elmalılı Hamdi Yazır bunu şöyle izah eder: “Ehl-i kitabın zahiri hâliyle iktifa caiz olunca Müslümanlık iddiasında bulunan her hangi bir kimsenin de zahiriyle iktifa caiz olacağında ve binaenaleyh gerek ehl-i sünnet olsun ve gerek olmasın fırak-ı İslâmiye’den hepsinin zebihası helâl olduğunda da şüphe yoktur. Meğer ki iyazen billah irtidad etmiş olsun. Çünkü mürted ehl-i kitaba da intisab etse kestiği asla yenmez.” (Hak Dini Kur’ân Dili, 3/ 1579)

    Kesim esnasında abdestli olmak şart olmadığı gibi, cünüp olmanın da kesilen hayvanın hükmüne etkisi yoktur. Keza kesimi yapan kimse erkek olabileceği gibi kadın da olabilir. Ve yine kadınların özel hâllerinde bulunmalarının da kesim açısından bir önemi yoktur. Nitekim Asr-ı Saadette bir kadının kestiği hayvan hakkında Allah Resûlü’ne soru yöneltilmiş, O (sas) da bu hayvanın yenilebileceğini ifade etmiştir. (Buhari, zebâih 18)

    Bazı fıkıh kitaplarında kadının hayvan boğazlamasının mekruh olduğu belirtilir. Bunun sebebi, kadının hassas ve narin yapısının yapılan işe çok uygun düşmeyeceği düşüncesidir.

    Gelelim diğer din mensuplarının kestiklerine. Acaba Müslümanlar dışında diğer din mensuplarının veya herhangi bir dine mensup olmayanların kestikleri hayvanlar da yenir mi?

    Ehl-i Kitabın Kestiği Hayvanlar

    Bütün ulemanın ittifakıyla ehl-i kitabın kestikleri helâldir. Zira Cenab-ı Hak, “Ehl-i kitabın (Yahudi ve Hristiyanların) yiyecekleri sizin için helâldir.” (el-Mâide, 5/5) âyetiyle onlara özel bir statü vermiştir.

    İbn Abbas Hazretleri bu âyeti izah sadedinde şöyle demiştir: “Onların yemeklerinden kasıt, kestikleri hayvanlardır.” (Buhari, zebâih 22)

    Zira diğer yiyeceklerin Müslümanlara helâl olması noktasında ehl-i kitap ile diğer din mensupları arasında bir fark yoktur. Yahudi bir kadının ikram ettiği zehirli koyundan Allah Resûlü’nün ve bazı sahabelerin yemesi de ehl-i kitabın kestiklerinin Müslümanlar için caiz olduğuna başka bir delildir. (Buhari, hibe 27)

    Ehl-i kitabın kimler olduğu hakkında dinî literatürde bir hayli farklı görüş mevcuttur. Fakat bu konudaki en meşhur ve yaygın görüş, onların Hristiyan ve Yahudiler olduğudur. Bu görüş; ehl-i kitaptan, Hristiyan ve Yahudilerden bahseden Kur’ân âyetlerine de uygun düşer. Nitekim konuyla ilgili İbn Abbas şöyle demiştir: “Yahudi ve Hristiyanların kestiklerinin helâl kılınması sadece onların Tevrat ve İncil’e inanmış olmalarıdır.” (Hâkim, el-Müstedrek, 2/341)

    Kur’ân, Yahudi ve Hristiyanlardan bahsederken “Ehl-i Kitap” ifadesini kullanarak onların (bir kısmı tahrif edilmiş olsa bile) kutsal kitaba uyduklarına, bir peygamber öğretisine tâbi olduklarına ve dolayısıyla da kesme kurallarına riayet edeceklerine işaret etmektedir. Yani onlar da Allah inancına sahip oldukları için hayvanlarını Ondan başkasına adına kesmeyeceklerdir. Nitekim fakihler, ehl-i kitap da olsa kesim esnasında Allah’tan başkasının ismini zikreden kimselerin kestiklerinin haram olacağını belirtmişlerdir. Zira “Allah adına kesilmeyen hayvanın etini yemeyin!” (el-En’âm, 6/121) âyetinin hükmü geneldir.

    Ulema, ehl-i kitabın kestiklerinin helâl olması için, onların da boğazlama işleminin keskin bir bıçakla, çene altından ve atardamarları kesecek şekilde yapmaları gerektiğini söylemiştir. Zira Mâide suresinde boğularak veya vurularak öldürülen hayvanların eti haram kılınmıştır. Bu tür hayvanların helâl olması, henüz canlıyken yetişip boğazlanmaları şartına bağlanmıştır. (5/3) Âyetin hükmü umum ifade ettiğine göre ehl-i kitabın kestikleri de bu âyetin şümulüne dahildir.

    Tesmiyenin (Allah’ın adını anma) ehl-i kitap için de şart olup olmadığı ise ihtilaflı bir konudur. Bazıları onların Allah’tan başkasının adını anmamasını yeterli görürken, bazıları Müslümanlar gibi onlara da tesmiyenin şart olduğunu ifade etmiştir. Şafiî ve Malikiler, ehl-i kitabın besmele çekmesini şart koşmazken, Hanbeliler ve Hanefiler tıpkı Müslümanlar gibi onların da besmele çekmesinin şart olduğunu ifade etmişlerdir. İlk görüş sahipleri ehl-i kitabın yiyeceklerini helâl kılan âyetin (el-Mâide, 5/5) umum lafzına dayanmış, ikinci görüş sahipleri ise besmelesiz kesilen hayvanların etini yemeyi yasaklayan âyetin (el-En’âm, 6/121) sadece Müslümanların kestiklerini değil, ehl-i kitabın kestiklerini de içine alacağını ifade etmiştir. Bir de onlar, “Helâl kılıcı delil ile haram kılıcı delil tearuz ettiğinde (çatıştığında), haram kılıcı delil tercih edilir.” kâidesini delil getirmişlerdir.

    Konuyla ilgili İbn Kesir’in şu izahı da önemlidir: “O dönemde ehl-i kitap dinlerinin bir gereği olarak hayvan boğazlarken ve kurban keserken Allah’ın adını zikrediyorlardı. Şirk ehli ve onlara benzeyenler ise hayvan boğazlarken Allah’ın adını zikretmedikleri için Cenab-ı Hak, onların kestiklerini helâl kılmamıştır.” (Tefsiru İbn Kesir, 2/27)

    Ayrıca İmam Malik, ehl-i kitabın kestiğini yemeyi mekruh görürken, Şafiî ve Hanbeliler de Müslümanın kestiğini yemenin ehl-i kitabın kestiğini yemekten daha evla olacağını belirtmiştir.

    Kâfir ve Müşriklerin Kestiği Hayvanlar

    Ehl-i kitabın dışında kalan din mensuplarıyla, putperestlerin, inkârcıların, mürtetlerin ve ateistlerin kestiklerinin haram olduğu konusunda ise ulema arasında icma vardır. Vehbe Zuhayli, kesim yapan kimseleri; kestiği ittifakla haram olan, ittifakla helal olan ve hakkında ihtilaf bulunanlar şeklinde üçe ayırdıktan sonra, birinci grubu, ehl-i kitap dışında kalan kâfirlerin teşkil ettiğini söylemiş ve bunları da şöyle detaylandırmıştır: “Bunlar da müşrikler, putperestler, mülhitler (dinsizler), mürtetler ve zındıklardır.” (el-Fıkhu’l-İslâmî ve edilletuhû, 4/759)

    Konuyla ilgili meşhur Hanefi fıkıhçısı İbn Hümam şöyle der: “Müşrik ve Mecusilerin kestikleri hayvanların haram oluşunun sebebi, besmeleyi terk etmeleri değildir. Onlar Allah’ın adını zikretseler dahi kestikleri helâl olmaz.” (et-Takrir ve’t-tahbir, 3/321) Cassas da şöyle demiştir: “Ehl-i kitap dışındaki kâfirlerin kestiklerini yemek ve onlarla evlenmek haramdır. Bu konuda âlimler arasında bir ihtilaf bilmiyoruz.” (Cessâs, Şerhu muhtasarı’t-Tahavî, 6/116) Maliki Fakihi İbn Abdilber’in şu ifadesi de aynı noktaya işaret eder: “Mecusi ve putperestler Allah’ın adını zikretseler dahi icma ile kestikleri haramdır.” (el-İstizkâr, 5/250) Şafiîlerin önde gelen fakihlerinden İmam Nevevî de ehl-i kitap dışında kalan mürted, putperest ve Mecusilerin kestiklerinin helâl olmadığını belirtmiştir. Hatta Şafiî fakihlerine göre Arap Hristiyanlarının kestikleri de helâl değildir. Çünkü onlar Hristiyanlık tahrif edildikten sonra bu dine girmişlerdir. (el-Mecmû, 9/74)

    Müslüman ve ehl-i kitap dışında kalan kimselerin kestiklerinin haram olduğu hükmü icma deliline dayanır. İcmanın dayanağı da konuyla ilgili âyet ve hadislerdir. Mesela Mâide suresinde yenilmesi haram kılınan hayvanlar arasında “Allah’tan başkası adına kesilenler” ile “putlar üzerine boğazlananlara” da yer verilmiştir. Bunun yanında ehl-i kitabın yiyeceklerinin helâl kılındığını bildiren âyetin mefhum-u muhalifi ehl-i kitap dışında kalanların yiyeceklerinin helâl olmadığına delalet eder. Çünkü burada kesilenlerin helallik hükmü, ehl-i kitaba tahsis edilmiştir.

    Ayrıca müşrik ve mecusilerin kestikleri hayvanların yenmeyeceğine dair muhtelif rivayetler de gelmiştir. Bunlardan bazıları şöyledir: “Onlara ehl-i kitap muamelesi yapınız. Şu kadar var ki kadınları ile evlenmeyiniz ve kestiklerini yemeyiniz.” (Nasbu’r-râye, 4/181) “Sizler Nabatlılardan olan Fars topraklarına varacaksınız. Bir et satın aldığınızda sorunuz. Eğer o, Yahudi veya Hıristiyanların kestiği ise yiyiniz. Bir Mecusi’nin kestiği ise yemeyiniz.” (Musannef İbn Ebî Şeybe, 18/247)

    Sahabe ve tabiin döneminden başlayarak günümüze kadar gelen Müslümanların uygulaması da bu yönde olmuştur. Müslüman ve ehl-i kitap dışında kalan kimselerin kestikleri hayvanların yenilmeyeceği hükmü, İmam Şafiî’nin yaklaşımıyla, umum Müslümanların diğerlerinden öğrendiği zarurî hükümler (cümelü’l-feraiz) arasında yerini almıştır.

    Sonuç

    Konuyla ilgili naslardan ve ulema tarafından yapılan izahlardan da anlaşılacağı üzere, hayvan kesimi sıradan dünyevî bir iş değildir; bilakis dini ilgilendiren bir muamele olup, kesilen hayvanın helâlliği bir kısım şartlara bağlanmıştır. Bu şartların bir kısmı kesimi gerçekleştiren kimseyle ilgilidir. Buna göre Müslüman ve ehl-i kitabın kestiği helal olup, bunların dışında kalan kimselerin kestiği caiz görülmemiştir. Dolayısıyla bir Müslüman veya ehl-i kitap tarafından şer’i kesime uygun olarak boğazlandığı bilinen hayvanların etini yemek helal olacaktır. 

    Bununla birlikte günümüz şartlarında çoğu zaman hayvanın kim tarafından boğazlandığı bilinemiyor. Bu durumda bazı âlimler galib-i zandan (baskın kanaat) hareketle ülke nüfusunun çoğunluğuna bakarak hüküm verilebileceğini söylemişlerdir. Ne var ki dinin hayattan dışlandığı günümüzün seküler dünyasında modern kesim usullerinin yaygınlaşması, kitlesel üretime geçilmesi, helallerle haramların iç içe girmesi, dine bağlılığın gevşemesi ve ateizmin yayılması gibi durumlardan ötürü kesilen hayvanların helâlliğine dair bir galib-i zandan söz etmek hiç de kolay değildir. Bu yüzden bu konuda daha bilinçli hareket edilmesi, satın alınacak etlerin araştırılması ve mümkün mertebe güvenilir helâl sertifikası olan etlerin tüketilmesi dinî hükümlerde ihtiyatlı hareket etmenin bir gereğidir.

    Bu konunun kesim öncesi tesmiye (besleme) meselesiyle de ilişkisi kurulmaktadır. Fakat onu başka bir yazıda ele alacağız.

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Artık yeni şeyler söylemek lazım

    Artık yeni şeyler söylemek lazım


    YORUM | PROF. MEHMET EFE ÇAMAN

    Kronik bir sorun olan Filistin-İsrail ya da Arap-İsrail çatışması gibi sorunlara mükemmel çözümler bulabileceğimizden emin değilim. Genelde bu sorunlara ilgimiz akut bir tırmanış yaşandığında artıyor, sonrasında herkes kendi küçük hayatlarına geri dönüyor, oradaki irili ufaklı problemlere odaklanıyor.

    Özellikle Türkiye’de 2016’dan beri korkunç seviyelere ulaşan hukuksuzluklar, bu sorunların şüphesiz ki en önemlisini oluşturuyor. Maalesef yine öyle olacağından şüphem yok. Hamas saldırıları sonrası yaşanan süreç büyüyen bir şiddet sarmalını tetikledi. Arap/Müslüman uygarlık havzası ve anlaşılır bir şekilde ortaya çıkan yıkıcı savaşla yakından ilgileniyor. Batı dünyası – Yudeo-Hristiyan uygarlık havzası – da aynı şekilde. Her iki taraf da sorunu kendi gözlükleriyle, kendi tarihsel bagajlarıyla, kendi sosyal ve kültürel gerçekliklerine uygun olarak “okuyor”. Her iki tarafta da Filistin-İsrail ve Arap-İsrail çatışmasına ilgi, yükselen şiddet ve akut gerilime paralel biçimde artıyor.

    Küreselleşen dünyada algılarla ilgili olarak aidiyetlerin/kimliklerin ne kadar etkili olduğunu gözlemliyoruz. Medeniyetler arası farklılıkların iyi bir iletişimle ve karşılıklı yaratılacak iyi niyet ortamıyla yumuşatılması gerektiğini düşünüyorum. Tarih, geçmişe ilişkin olan yaşanmışlıklar ve deneyimler toplamı olarak mutlaka bugünkü hayata dair kararlarda bir referans noktası. Buna karşın, geçmiş birikim, bugüne birebir uygulanabilir mi, bundan emin değilim.

    “Dün dünle gitti cancağızım, artık yeni şeyler söylemek lazım” diyen Rumi’nin gösterdiği yoldan, yeni ufuklara ulaşmak mümkün mü? Geçmişin reçetelerinin bugüne yararlı olduğunu söyleyebiliyor muyuz? Geçmişte olan her şeyin bir sabite haline geldiğini, geçmişi değiştiremeyeceğimizi unutmalalım. Oysa bugün henüz inşaa ediliyor, edilebilir. Gelecek, çok farklı olabilir.

    Geleceğin şekillendirilmesinde tarihi bagaja takılmak, tarihi önyargılardan, peşin hükümlerden, husumetlerden, çatışma ve savaşlardan, olumsuz her tür deneyimden olumsuz olarak etkilenmek anlamına geliyor. Kültürlere, medeniyetlere ve dinlere ilişkin kimlikler, ötekiler üzerine oluşturulur.

    Ötekileştirme olgusu, evrenseldir. Eğer kendinizi bir kimlik üzerinden tanımlamıyorsanız, bir daire çizer ve “o dairenin içi ben, dışı da ötekiler” dersiniz. Kültürler, medeniyetler, dinler, aralarındaki farklılıklarla kendilerini tanımlar ve o farklılıkların altını çizerek, ötekileri baz alıp kendisinin kimliksel profilini oluşturur. Bu nedenle etnik, uygarlıksal, dinsel temellere oturan kimlikler olumsuz-statik kimliklerdir.

    Ötekilerin sabite olduğu statik durum, tarihi çatışma potansiyelini de derin dondurucuda muhafaza eder. Günlük hayatın akışında kronik problemler bu çatışma potansiyellerini gün ışığına çıkarmasa da, çatışma potansiyelinin çatışmaya dönüştüğü – akut hale geldiği – momentumda mutlaka tarihsel bagaj devreye girer. Bu durumda, inşa edilmeye çalışılan köprüler birer birer çöker. Çatışma kendisini yeniden üretir. Alevlenir. Barışa ve kardeşliğe yönelik tüm emekler boşa gider.

    Bu nedenle civic kimliklerin üretilmesi ve çocuklara/gençlere öğretilmesi en doğrusudur. 

    Tarihi önyargıların, olumsuz deneyimlerin, negatif enerjili, toksik o bagajın elden geçirilmesi, ayık otlarının ayıklanması, bir “bakım yapılması” zaruridir. Elbette eğer gerçekten barışla ilgiliyseniz.

    Barışın/sulhun iki tarafı olmak zorundadır.

    Karşı tarafın yok edildiği ya da ezildiği/baskılandığı bir çözüm barış olamaz. Hamas’ın da İsrail’in de bunu anlaması gerekir. Maksimalist beklentiler, sıfır toplamlı stratejiler, karşı tarafın varlığını ve hayat hakkını teslim etmeyen yaklaşımlar, çatışmayı yeniden üretir/alevlendirir.

    Bugünün üretilmesine şans tanınması gerekiyor. Geçmişin bugünü domine etmesi, bugünü dünün aynısı yapar. Diğer bir ifadeyle, geçmişte yaşanan olumsuzlukların ve kötü deneyimlerin bugünü belirlemesi, bugünün de en az dün kadar kötü olması sonucundan başka bir şey üretemez.

    ***

    Fransa ve Almanya örneğindeki gibi, tarihsel bagaj inanılmaz önyargılarla, savaşlarla, karşılıklı fetihlerle/işgallerle, yerinden yurdundan etmelerle ve diğer acılarla dolu da olsa, karşılıklı barış ve beraber var olma arzusuyla bu zorlukların üstesinden gelinebiliyor.

    1950’lerden itibaren ortak tarih komisyonları kurarak tarih diskurundaki önyargıları ayıklayan Almanya ve Fransa arasındaki işbirliği ve entegrasyonun bugün her iki ülkeyi de nerelere getirdiğini görmeyelim mi? Genç nesillere düşmanlığı öğreterek, onları savaş ve çatışmaya koşullamanın olumlu bir şey olduğunu söyleyebilenimiz var mı? Karşı tarafın canavarlaştırıldığı bir ortamda yetişen çocukların barışçıl bir gelecek inşa etme şansları ne kadar olur sizce?

    Üzerinde durduğumuz konu, üstelik salt iki ulus arasında yaşanmıyor. Etkiler küresel düzeyde olan bir çatışmadan bahsediyorum. İsrail ve Filistin ya da İsrail-Arap meselesi, Yudeo-Hristiyan ve Müslüman medeniyet havzalarının küresel ilişkilerini etkileyen, çok büyük bir sorundur. Dünya barışından daha önemli ne olabilir? Bu sorunun çözülmemesi, dünya barışını tehdit ediyor. Çözüm, sıfır toplamlı olmayacak. Yani diğer bir ifadeyle, “ya onlar, ya biz” türü bir zihin yapısıyla bu mevcut sürtüşmenin barışla çözümü olanaklı değil. Hiçbir taraf kendi istediğini tam olarak elde etmeyecek. Siyah-beyaz türü bir netlik söz konusu değil. Gri tonlarında bir gerçeklik, rasyonel beklenti olabilir ancak. O halde ona uygun bir çözüm arayışı evresine zaman yitirmeden geçmekte yarar yok mudur?

    Savaş mutlaka derhal durmalı.

    Hamas’ın olmadığı bir ortamda Gazze’den masa başında çözüm rasyonel aklına geri dönecek bir aktör mutlaka çıkacaktır. Hamas’ın olmadığı ve barışa yönelik adımların atıldığı bir ortamda, İsrail’deki aşırı sağ yönelim zayıflayacak, şahinlerin yerine güvercinler işbaşına geçebilecektir. Hamas’ın silah bırakması çok önemli. İsrail’de Netanyahu gibi şahin politikacıların iktidara gelmemesi, yerlerini olumlu ve yapıcı politikalar izleyecek yeni liderlere bırakması da öyle.

    İki devletli bir çözüm ve yeterince güven arttırıcı önlemler, uluslararası toplumun desteği, ortak eğitim ve kültür girişimleri, yaraların sarılması, geçmişin geçmişte kalması, her iki tarafta yeni nesillerin yeni değerlerle, karşılıklı “birarada varoluş zorunluluğunu” kabul edecek ve bunun için çalışacak ortamı beraberinde getirebilir.

    Bu savaşın sonunda böyle bir atmosferin olanağının tanınmasının, uluslararası toplumun bu yönde çalışmasının yararlı olacağını düşünüyorum.

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Batı’nın intiharı 

    Batı’nın intiharı 


    YORUM | LEVENT KENEZ 

    Batı işi o kadar abarttı ki, artık çatlak seslerin çıkmasına engel olamıyor ve uyguladığı çifte standart gittikçe kendi kamuoyunun tepkisini çekiyor. Çünkü artık haberlere ulaşımda televizyon, sosyal medyanın çok gerisinde ve platformların sansürüne rağmen herkes aşağı yukarı nelerin olduğunun farkında. Hamas’ı önce telin ederek başlayan sözler artık çok daha vurgulu bir şekilde Filistin’deki sivillerin dramı ile bitiyor.

    Batı hükümetlerinin koşulsuz İsrail desteği Hamas’ın sürpriz terör saldırısından sonra bir nebze makuldü ancak İsrail’in orantısız ve hiçbir değer göz etmeyen karşı cevabı hem bu hükümetlerinin işini zorlaştırdı hem de İsrail’in psikolojik üstünlüğü kaybetmesine sebep oluyor. Ve belki de en istemedikleri şey oluyor,  hayatını kaybeden İsrailliler akla bile gelmiyor.  Sanki bütün bu kabus, savaş İsrail’in Gazze’yi vurması ile başladı.

    Batılı siyasetçiler bu işin artık ülkelerine zarar vermeye başladığını görerek daha dengeli sözler etmeye başladı. Artık çok daha güçlü bir şekilde ateşkes ve Gazze’deki mağdur siviller ile ilgili şeyler duyuyorsunuz. 

    Bu arada Batı medyasının pek de Türkiye’den görüldüğü ya da anlatıldığı gibi olmadığını da söyleyelim. Sosyal medyada viral olan ve Filistinlileri Batılı televizyonlarda savunan konuşmacılar zaten bu konuşmaları yapacakları bilindiği için davet edildiler. O yüzden ‘işte sunucuya ders verdi,’ ‘öyle bir cevap verdi ki’ gibi bizim medyanın hastalıkları çok komik duruyor.

    Vicdanlı Yahudi aydın ve akademisyenlerin İsrail’e getirdiği eleştiriler, ‘başıma bir iş gelir’ diye sinen, korkan Batılı aydın ve akademisyenleri daha çok hedefe koyuyor. Hele Amerika’da örgütlü genç Yahudilerin savaşa karşı çıkmaları, Beyaz Saray ve ardından Amerikan Kongre binasında eylem yapmaları mahallenin namusunu kurtardı diyebiliriz. Geçmişlerinde Holokost’un utancı olmayan Avrupa ülkelerinden daha cesur seslerin çıkmış olması da bir rastlantı değil.

    Ama genel olarak Batı’nın kötü bir sınav verdiği aşikar ve doğa nasıl boşluk kabul etmezse Batı kendi ettiğinin faturası ile karşı karşıya kalacak. Ve maalesef Doğu’da özgürlük mücadelesi verenlerin elini de zayıflatacak. Rusya ve Çin’in bu durumdan ne kadar memnun olduğunu görmemek mümkün değil.

    Düşünce ve ifade özgürlüğünün şampiyonluğunu yapan bloğun Filistin’e destek vermeyi Hamas’ı desteklemekle eş tutması, İsrail’i eleştirmeyi de antisemitizm ile susturması öteki Müslüman olunca nasıl ikiyüzlü davrandığının yeni bir ispatı olacak.

    Ötekine onca laf söylenen ülkemizde durum nasıl acaba? Hamas’ın sivilleri hedef almasını birkaç cılız mecra dışında mesele eden var mı?

    Arap medyasında bile Hamas’ın İsrail’e savaş ilanı anlamına gelen saldırısının faturasını fikrini hiç sormadığı Gazze halkının ödediği daha güçlü ifade ediliyor. Müslüman Kardeşler geleneğinden gelmesi etken olmakla birlikte bizdeki kadar Hamas muhibbi yok.

    Hatta şu gözlem de yanlış sayılmaz, Hamas’ın saldırısının ilk dakikalarında öldürdüğü sivillere sevinen kitle tahmin edilenden çok daha fazla.

    İsrail’in tezlerini çoluk çocuk keseceğiz saçmalığında dile getirmeyecek bir elin parmakları sayısındaki makul kişilere söz veren de yok?

    Bırakın İsrail tezlerini, hastanenin vurulması ile ilgili birkaç soru soran dahi hükümet medyasında İsrail ajanı ilan edildi. Hem de bu nefret ortamında bunun bir hedef göstermenin çok ötesinde olduğu bilindiği halde.

    Kendi Yahudi azınlığına, pek de gönülsüz Gazze için açıklama yaptırmaya mecbur bıraktırmak da bir kenara yazılmalı.

    Ama kabul edelim ki Batılı hükümetler o kadar çuvalladı ki kimsenin zaten sicili bozuk ülkelere bir söz söyleme hakkı kalmadı. Herhalde bundan daha kötü bir sonucu da olamaz son yaşadığımız felaketin.

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Erdoğan, Kürtlerin taleplerine Kemalistlerin merceğinden bakıyor

    Erdoğan, Kürtlerin taleplerine Kemalistlerin merceğinden bakıyor


    Mehmed S. KAYA*


    Sezgin Tanrıkulu’ya yönelik suçlamalar, TSK’nın geçmişte Kürtlere yönelik acımasızlıklarına ilişkin tartışmaları yine alevlendirdi. Tartışma önemli. Çünkü Tanrıkulu, ordunun geçmişteki Kemalist totaliter yapısı ve devlet terörüne tanıklık eden yasa dışı eylemlerine işaret ediyor.

    Tartışma nüfusu ikiye böldü; Bir yanda katliamları inkar eden ve orduya koşulsuz destek veren milliyetçi kesimler, diğer yanda katliamları eleştiren Kürtler ve Sol liberaller, insan hakları savunucuları. Çeşitli milliyetçi partilerse orduya verilen desteğin siyasi partilerin çıkarlarından daha ağır basması gerektiği görüşünde.

    Ordu ise şu anda büyük ölçüde AKP’nin kontrolünde olmasına rağmen Kemalist ruh ve ilkeler üzerine inşa edilmiş bir kurumdur. Mustafa Kemal’in orduya verdiği iki temel görevden biri Türklük üzerine inşa edilmiş Türk ulusunun birliğini korumaktı. Türk olmayan azınlıkların zorla asimile edilmesi esas olarak önemliydi. Direnmeleri halinde devlet güçleri onlara karşı her türlü eyleme başvurma hakkına sahiptir. İkinci görev ise devletin laik karakterini korumaktı. Yani bireyin, kültürün ve toplumsal yaşamın dini otoritelerin egemenliğinden özgürleşmesi. Bu da kaba güç kullanılarak zorla topluma dayatılacaktı.

    Mustafa Kemal tarafından inşa edilen sayısız totaliter ilkeler gibi “ulusun birliğini koruma” ilkesi de günümüzde kaba güce dayanıyor. Ancak, Erdoğan hükümeti pratikte laik ilkelerin altını oydu ve neredeyse manevi veya dini bir dünyaya dönüştürdü.

    Tartışmada terörü kimin yarattığı konusunda karşılıklı suçlamalar da yer alıyor. Devlet yetkilileri daha önce terör terimini muhalif Kürtlere karşı tek taraflı olarak kullanmıştı. Terör eylemlerinin nedenlerinin özgürce tartışılmasına izin vermeden, Kürtlerin her türlü insani talebini (yani bir halk olarak tanınma isteği) terörist olarak sunmak için tıpkı Kemalistlerin yönettiği dönemlerde olduğu kadar şimdiki iktidar da muazzam bir çaba içinde.

    TERÖRÜN NEDENLERİ

    Fakat Türk siyasetçiler, şu soruları kendilerine sormaktan bilinçli olarak kaçınıyor: Terör eylemleri neden devlete yöneliktir? Bu devlet ne yaptı da terör eylemlerinin hedefi oldu? Çözüm için devletin ne yapması gerekiyor?

    Genel olarak bakıldığında terör üreten ülkelerde demokrasi eksikliğinin ve devlet baskısının terörizme yol açtığı konusunda geniş bir görüş birliği mevcut. Ayrıca demokratik kurumların eksikliği ve yaygın insan hakları ihlalleri de mevcut. Bütün bu eksiklikler, terör üreten ülkelerin ortak özelliği olarak görülüyor.

    Türkiye’deki durum genel tablodan şu açıdan farklıdır: Devlet içindeki etnik ve dinsel çatışmaların olması. Devletin, başta Kürtler olmak üzere etnik temellere dayalı grupların varlığını reddetmesi ve temel haklarını (dil, kimlik, kültür, tarih) yasaklaması veya gelişmesini engellemesi. İnsan hakları ihlalleri, etnik temelli zulüm- baskı uygulaması ve bu ayrımcılığa tabi tutulmasının neden olduğu yoksulluk, nihayet demokratik kurumların yokluğu veya kötü işleyişi.

    Bunların hepsi Türkiye’de mevcut ve terörizmi doğurdu. Bu nedenle Cumhuriyet projesi pek çok açıdan tamamlanamadı. İşte bu nedenle Cumhuriyet, Kemalistlerin hararetle iddia ettiğinin aksine modernitenin taleplerine uygun değildir.

    Kimine göre devlet terörü kimine göre devlet şiddeti. Kürtlerin her defasında başvurduğu şiddetin bir öncesi var. Bir nedeni var. Bu nedenler baskı, zulüm veya hak ihlali gibi insanları harekete geçiren, olayların oluşmasını tetikleyen, etki yaratan bir durum. Başka bir deyimle Kürtlerin isyanları devletin onlara karşı zulmünü ifade eder.

    Fakat birbirini izleyen Türk hükümetleri terörün nedenlerini tartışmakla ilgilenmediler. Terörün sonuçlarına odaklandılar. Terör eylemleri siyasi sonuçları olan siyasi eylemlerdir. Hükümetler korku ve güvensizlik yaratma yoluna gitti ve vatandaşlar arasındaki güveni teste tabi tuttu. Bu, etnik, siyasi veya dini gruplar arasında düşman imajı ve güvensizlik yarattı. Bu şekilde terör, siyasi bölünmenin ve kutuplaşmanın artmasına katkıda bulundu. Hükümetler aynı zamanda “teröristlerin” temsil ettiği değerleri protesto etmek için de yatırım yaptı. Amaç milleti yeniden ortak egemen ulus değerleri etrafında birleştirmekti ve bunu büyük ölçüde başardılar.

    Ancak vizyoner politikacılar her zaman göründükleri gibi değildir. Tam 10 yıl önce Oslo’da öğrenciler tarafından düzenlenen bir toplantıya davet edildim. Türkiye’nin Oslo Büyükelçiliği’nden siyasi hırsları olan ileri görüşlü bir diplomat, Avrupalıların düşünce ve tutumlarını ölçmek için orada-burada toplantılara katıldı. Katılım fazla değildi. Bazı öğrenciler, diplomatlar, birkaç politikacı. Ama biz dinleyiciler aynı fikirdeydik: misafir diplomatın konuşması Türkiye’nin geleceği için iyi işaretler veriyordu. İnsan hakları, adalet ve Kürtlerle çatışmanın çözümü konularında etkili ve inançla konuştu. Pek çok kişi bunu bir rahatlama olarak hissetti. Çünkü Türk-Kürt çatışmaları Türkiye’nin AB’ye üye olmasını tehdit ediyordu.

    Ancak çoğu kişinin aklında şu soru vardı: Erdoğan hükümeti Kemalist öncülleriyle karşılaştırıldığında ne kadar güvenilir? Hükümetin iktidarı güvence altına alma yöntemleri, Mustafa Kemal döneminde olduğu gibi açıkça antidemokratiktir. Mahkemeleri siyasi kontrol altına alma girişimi çok dikkat çekicidir. Erdoğan Hükümeti, Mustafa Kemal’in “yasama, yargı ve basın siyasi otoriteyi takip etmeli” ilkesini tam uygulamasa da %85-90 uyguluyor denilebilir. Ancak bundan çok daha fazlası var. Siyasi eylem özgürlüğünü kısıtlıyor. Türk olmayan azınlıklar (Cumartesi Anneleri, düşüncelerinden ötürü tutuklu gazeteciler) sivil haklarını kaybediyor. Gönüllü kuruluşlar yabancı ajan olarak damgalanıyor.

    Yoğun milliyetçi sis, demokrasinin sınırlarını daraltıyor. Türkiye’nin Kürt bölgesindeki politikası 100 yıl öncesi perspektifinden yönetiliyor. En azından iktidar ortakları tarafından: “Kürdistan bir yalandır, bu bölge Türk’tür ve Türk kalacaktır” düsturu ile… Mustafa Kemal’den kalma bu hedef AKP iktidarı tarafından ilahi bir görev olarak sunuluyor. İlahi kavramı, “kutsal” Türk devletine karşı takınılan tutum ve isyanların, bastırılması, ezici güç kullanımı için her türlü meşruiyeti veriyor.

    Ancak barışçıl bir çözüme yönelik yeni yollar açma sorumluluğu, kulağa ne kadar acımasız gelse de öncelikle Türklere ve Kürtlere aittir. Eğer özlenen barışı yaratabilirlerse o zaman bölgede işleyen ve hümanist bir vizyona sahip olan tek ülke olabilir. Saçma, dışlayıcı ve milliyetçi takıntıların her yönden kökünü kazımadan bu gerçekleşemez.

    YÜCELTİLMİŞ IRKÇI DEVLET GELENEĞİ VE İHANETE UĞRADIĞINI HİSSEDEN KÜRT DİRENİŞİ

    Dışlayıcı Türk milliyetçiliği yüzünden Türk toplumunda çok derinlere işlemiş Kürt nefretinin oluşmuş olduğu biliniyor. Bunun da bir öncesi var elbette. Mustafa Kemal dönemiyle başlar. Kürtlerin binlerce yıllık yaratmış olduğu kendine özgü ve eşsiz kültür; dil, inanç, gelenek, tarih, kimlik, insan onuru, hayata bakış açısı gibi değerlerin Atatürk milliyetçiliği tarafından üzerlerinin kalemle çizilmesi dehşet verici. Bu anlayışın insanlığın vicdanında yeri yoktur. Aynı vahşet Atatürk’ün halefleri tarafından günümüze kadar farklı seviyelerde devam ettirilmiştir.

    Birçok ülkeye gittim. Sokakta enstrüman çalan müzisyenlerin polis tarafından, etnik sebeplerden ötürü ne engellendiğini gördüm, ne de duydum, ne okudum. Birçoğumuz Taksim’de, Kadıköy’de, düğünlerde ve Türkiye’nin her yerindeki diğer etkinliklerde Kürt müzisyenlerin bazen polis, bazen aşırı Türk milliyetçileri tarafından engellendiğine, dövüldüklerine ve hatta öldürüldüklerine tanık olduk. Bu davranış hiçbir uygar topluma yakışmaz. Türkiye birçok etnik ve kültürel gruplardan oluşuyor. Türk olmayan etnik grupları değersizleştirmek yerine toplumun uyum içinde yaşaması için dayanışma kültürüne ihtiyaç vardır. Bu da Atatürk milliyetçiliğinden vazgeçilip toplumun nesnel gerçekliğe göre yeniden tanımlanmasını gerektirir.

    Türkiye’nin, mevcut geçmişiyle etnik azınlıkların temel hak taleplerini terör olarak nitelendirmeye, hem hukuki hem de ahlaki açıdan hiçbir hakkı yoktur. Eğer Türkiye, Batı Avrupa’daki liberal ve hukukun üstünlüğüne sahip devletler gibi etnik farklılıklara eşit şartlarda saygı duysaydı ve azınlıklar buna rağmen düzensiz silahlı mücadeleye girişmiş olsaydı, o zaman Türkiye’nin terörist etiketi anlaşılabilirdi. Ancak Türk devleti, Türk olmayan azınlıkların varlığını inkar etti ve buna hala da direniyor. Dünyada etnik grupların varlığını inkâr eden benzer bir devlet bulmak zor.

    Kürt azınlığın her türlü temel hak talebi vahşi yöntemlerle bastırıldı. Mustafa Kemal asimilasyon kavramını bu şekilde “kutsallaştırdı“. 1920’li yıllarda Amerika Birleşik Devletleri’nde göçmenlerin asimile edilmesinin kaçınılmaz olduğuna inanılıyordu. Göçmenlerin yavaş yavaş beyazların kültürünü, Protestan, Anglo-Sakson “çekirdek kültürü” benimsemesi doğru bir süreç olarak görülüyordu. Ancak zorlamayı bir araç olarak kullanmadan.

    Mustafa Kemal’in benimsediği asimilasyon, pek çok Türk’ün arkasına saklandığı ABD’deki gibi değil. İlki gönüllülüğe dayanıyor, ikincisi zorlamaya dayanıyor. Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana iki farklı ideal karşı karşıya gelmiştir:

    • 1. Mustafa Kemal ve hükümeti bir yandan Türk olmayan tüm grupları Türk kimliği içinde zorlama ile eritmek istiyordu.
    • 2. Diğerleri ise, özellikle de Kürtler, kendilerine özgü kimliklerini korumak istiyorlardı.

    Mustafa Kemal’in 1924 anayasası ile yarattığı kaba ve pervasızca etnik düşmanlık, 1980 anayasası ile daha da güçlendirilerek günümüze kadar hız kesmeden devam etmiştir.

    Bahsedilen anayasalar “devlet birliği kutsaldır, dokunulmaz ve değistirilemez” der ve ekler; “devlet gücüne onur ve derin saygıyla yaklaşılmalıdır”. Devlet ve millet kutsalsa, elbette devletle ilgili kanunlar ve yönetmelikler de kutsallaşır. Örneğin: Kemalist milliyetçiler anayasanın ilk 3 maddeleri ebedi ve tüm toplumun gönül birliği yasası olduğunu düşünüyorlar. Etnik azınlıklar açısından bakıldığında bu, savunulması güvenli bir temel midir? Sonuç öngörülebilir olduğu kadar tehlikeliydi.

    Ortaya çıkansa; Mustafa Kemal tarafından ihanete uğradığını hisseden Kürtlerin direnişi ve karşısında her türlü çatışmaların devlet terörüyle çözülmesine kararlı vahşi bir şiddet devleti!

    Kemalistler tek tip bir ulus yaratmak istiyorlardı. Bu hedefe ulaşmak için zorunlu asimilasyonu yöntem olarak seçtiler. Ancak asimilasyonun baskı altında yapılmadığı sürece büyük sorun olmayabileceğini vurgulamakta fayda olabilir. Eğer azınlıklar çoğunluğun yaşam tarzına, kimliğine ve kültür değerlerine tamamen uymayı seçerse, bunu kendi özgür iradesiyle yapmalıdır. Tabi egemen çoğunluk bunu kabul ederse ve azınlık mensuplarına eşit üyeler gibi davranırsa. Asimilasyon, Kürtlerin yaşadığı gibi, kendi anadillerine sahip çıkmanın bile kabul edilemez olduğu, baskı altında gerçekleştiğinde tehlikeli bir silaha dönüşüyor.

    Bu asimilasyon düzenlemelerinin tümü uygun mu? Yasaların ve düzenlemelerin vahşi cücesi- bunlar özgürlük ve haysiyetin simgesi midir, yoksa özgürlüksüzlüğün mü?

    Georg Johannesen’in bir zamanlar söylediği gibi, “güç iradesi her zaman nesnel görünür.”-1- Sorun açıkça uygunsuz davrandığında ne yapılacağıdır.

    Devletin amacı, dayanışmacı sistemlerin, yapısal şiddetten arınmış sistemlerin, temel işlevi insanların onurlu bir yaşama sahip olmasını sağlamak olan sistemlerin tasarımını kolaylaştırmak olmalıdır.

    Onurlu bir yaşamın temelini güvence altına alma hevesimizde, onurunu korumamız gereken kişiyi, kaderi ve yaşamı gözden kaçırıyoruz. Hoşgörü çabamız, farklı düşünenlere karşı mutlak hoşgörüsüzlüğe dönüşüyor.

    Soru şu: Değerler çatıştığı ölçüde hangi yasaya uymalıyız; uyumlu olmayan yasadaki harfinkine mi yoksa toplumun kendi gerçekliğine uygun ve kalbine yakın olana mı?

    Kürtler, Sezgin Tanrıkulu örneğinde olduğu gibi yasaların mahiyeti, meşruiyeti ve ahlaki konusunu sorguladılar ve hala sorguluyorlar. Kemalist cumhuriyete ve devlet yönetimine hiçbir zaman güvenmediler ve güvenmiyorlar.

    KÜRTLER KEMALİST CUMHURİYETE NEDEN GÜVENMİYOR?

    Kürtlere yönelik zulüm ve hala içinde bulundukları acı durum cumhuriyetin tasarımıyla açıklanabilir. Çünkü Kürtlerin kaderini başta Mustafa Kemal olmak üzere cumhuriyeti kuranlar belirledi. Kemal’in halefleri- ister Kemalist ister İslamcı olsun – onun belirlediği çerçeveyi değiştirmedi. Dünyadaki insani ve demokratik standartlar açısından bakıldığında Kürtlerin topyekun inkar edilmesi son derece barbar bir yaklaşım olarak değerlendirilmektedir. Çünkü dünyada benzeri bir örnek yok.

    Mustafa Kemal ve İsmet İnönü dönemi Kürt mirasını yok etme dönemidir. Kürdün varlık inkarının başlangıcıdır. Kürtlerin dilini, kültürünü, kimliğini, gelenekleri, şarkıları, dili, dansları vb. yasaklamanın yanı sıra, köy, kasaba, şehirlerin, dağların ve Kürt olan her şeyin isimlerini değiştirip yerine Türk ismi koyma dönemidir. İsimleri Türkçeleştirmesi Kürtlerin yok oluşu, tarihi, dini anıtların yıkılması ve bu halkın doğasının yok edilmesi anlamını taşıyordu. Bununla birlikte Kürt demografisinin değiştirilmesi gerçekleşti. Yani sayısız Kürt aşiretleri zorla göç ettirip yerine Muhacirleri, Türkmenleri ve diğer artıkları yerleştirmek. Bu, Kürtleri yok etme ve tarih boyunca yarattığı değerleri değersizleştirme girişimi idi. Bu zorla kimlik değiştirme neredeyse Müslüman bir toplumu Hıristiyan toplumu olarak adlandırmakla aynı şeydir.

    Osmanlı, Türk olmayan yüzlerce halk işgal etti ve hakimiyetini kurdu. Fakat Kemalistlerin Türk olmayan azınlıklara yönelik saldırıyı Osmanlı yapmadı. Alman Nazizmi ikinci dünya savaşı döneminde 5 yıl boyunca Norveç, Danimarka ve diğer birçok Avrupa halklarını işgal etti. Basın, tiyatro, sinema, edebiyata vs. sansür uyguladı fakat işgal ettiği halkların dilini, kültürünü, kimliğini yasaklamadı.1920’li ve 1930’lu yıllardaki vahşi uygulamalarıyla Kemalizm, birçok alanlarda Nazizm’den daha kötüdür.

    Uygulamaları nedeniyle Mustafa Kemal Kürt bölgesinde sadece din düşmanı değil tarihte en büyük Kürt düşmanı olarak biliniyor. Çünkü onun hüküm sürdüğü tek-parti diktası dönemi Kürtler arasında baskı, zulüm, katliam, zorunlu göç, aşağılama ve yasaklar dönemi olarak tanımlanıyor.

    Pek çok kişi Türklerin neden hala despotizmi bu düzeyde yüceleştirdiğini hatta kutsallaştırdıklarını anlamıyor. Bunu günümüzün siyasi bilgi düzeyiyle açıklamak zordur. Hemen hemen tüm Türk bilgi kaynaklarında Atatürk’ün dönemine ilişkin bilgilerin çarpıtılması, Türklerin sevdikleri adamı tanıyamamalarının önemli bir nedenidir.

    Erdoğan hükümeti son 7 yıldır Kürtlerin taleplerini geçmişteki Kemalistlerin merceğinden okuyor. AKP ve Erdoğan yönetimi ne tam totaliter bir ideolojiye aittir ne de demokratik ittifaklara sahiptir. Erdoğan daha ziyade Rusya ve İran’ın temsil ettiği yayılmacı imparatorluk düşüncesini yansıtıyor. Çoğu Türk ise demokrasiyi özgürlükleri ve refahı değil, bunun yerine, yayılmacı politikalar ve yoksullukla ilişkilendirilen otoriter milliyetçi ve dini odaklı ideolojileri seçiyorlar. Bu da Türklerle Kürtlerin barış içinde bir arada yaşama umudunu giderek zayıflatıyor.

    Notlar:

    *Georg Johannesen: Retorikkens tre ansikter (The three faces of rhetoric).

    *Mehmed S. Kaya: Lillehammer Inland Norveç Üniversitesi’nde profesör.

    ‘The Zaza Kurds of Turkey’ kitabı yazarı.

    Kaynak: Artı Gerçek
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • İsrail vuruyor, yıkıyor çünkü…

    İsrail vuruyor, yıkıyor çünkü…


    YORUM | ADEM YAVUZ ARSLAN

    ABD Başkanı Joe Biden’in dünyanın dört bir tarafında merakla beklenen ‘Ulusa Sesleniş’ konuşmasının yorumuna ve İsrail-Hamas savaşının seyrine ilişkin ayrıntılara geçmeden önce Türkiye’ye dair çok önemli bir uyarı-hatırlatma yapmak istiyorum.

    Bana göre Gazze’de yaşanan savaş ve insani drama karşı en kırılgan ülke Türkiye. Bu durum sadece coğrafi yakınlık veya tarihsel bağlardan kaynaklanmıyor.

    Evet; Filistin ve Gazze meselesi hem tarihi, hem dini, hem de kültürel olarak aynı zamanda Türkiye’nin de meselesi.

    Ayrıca din-milliyet-kültür bağı gerekmez, hem İsraillilere yönelik saldırılara hem İsrailin Filistinlilere saldırılarına tepki koymak için insan olmak yeter.

    Fakat Türkiye’nin kırılganlığı ve karşı karşıya kaldığı büyük risk çok özel bir durumla ilgili.

    Türkiye son on yılda adım adım çökertildi.

    Hem de kendi yöneticileri tarafından. Özellikle de 15 Temmuz kumpasıyla bambaşka bir döneme girildi.

    17 Aralık 2013 büyük yolsuzluk ve rüşvet operasyonu sonrası Türk polisini dağıtan, nerede yolsuz, ahlaksız ve hukuksuz polisler varsa önemli görevlere getiren Erdoğan 15 Temmuz sonrası yargıda da tarihi tasfiyeler yaptı.

    TSK’nın hali hiç parlak değil.

    Ordunun beyni sayılan kurmay subayların yüzde 90’ı, generallerin yarısı ve subay-astsubay kadrosunun yüzde 30’unu keyfi olarak heba edildi.

    Savaş uçaklarına pilot bile bulunamıyor.

    Uzun uzun örneklerle anlatabilirim ama Türkiye’nin yaşadığı çöküşü görmemek için adeta kör olmak lazım.

    İktidarın ‘arınıyoruz’ dediği süreçte mayfa iktidara geldi, hükümet mafyaya dönüştü. Hem tecrübeli kadrolar tasfiye edildi hem de yerlerine gelenler de asli işini yapmak yerine mafyayla işbirliğine girip yağmaya girişti.

    Özellikle istihbarat gibi uzmanlık isteyen alanlarda çok ciddi boşluk var.

    İşte böyle bir dönem de ateş çemberinin ortasındayız. İran başta olmak üzere yabancı ülkelerin desteklediği radikal akımlar istihbaratın radarından çıktı. Yetmedi, Erdoğan rejimi tarafından sırtları sıvazlandı.

    Türkiye tarihi aynı zamanda provokasyonlar tarihi de sayılır.

    İsrail’in Gazze’de giriştiği insanlık dışı katliamlar ki artarak devam etmesi bekleniyor, takipsiz kalan ve çoğunluğu komşu bir ülkeden desteklenen örgütler için istismar fırsatı veriyor.

    Neredeyse tamamı Erdoğan rejimi tarafından kontrol edilen medya ve özellikle de sosyal medya yangına körükle gidiyor. Korkarım bu gidiş hayra alemet değil. Etkileri çok uzun yıllar hissedilecek kötü olaylar yaşanabilir.

    Aman dikkat!” diyerek ABD Başkanı Joe Biden’in konuşmasına geçelim.

    Öncelikle şunu not etmekte fayda var. Biden’in konuşmasına çok fazla anlam yükleyenlere katılmıyorum. Çünkü ABD Başkanı Biden ‘ortaya karışık’ bir konuşma yapmak zorundaydı.

    Önümüzde seçim var ve Biden’in hem Yahudi lobisine ihtiyacı var hem de azımsanmayacak kadar ciddi bir oy potansiyeli olan Müslümanları da küstürmemek zorunda.

    Biden aynı zamanda dünyanın geri kalanıyla pek ilgilenmeyen Amerikan kamuoyunu Ukrayna ve Gazze meselesinde duyarlı hale getirmeye çalışıyor.

    Şahsen onbeş dakikalık konuşmasını tam da ‘Biden-vari’ bir konuşma olarak görüyorum. Nitekim Biden konuşmasını bitirir bitirmez Cumhuriyetçilerin yoğun tepkisini aldı.

    Bir çok Cumhuriyetçi siyasetçi Ukrayna ile Gazze meselesinin aynı kapsama alınmasına tepki gösterdi.

    Onlara göre Biden’in yaptığı fırsatçılıktan başka bir şey değil.

    Biden konuşmasında iki devletli çözüm gibi bilinen önerilerini tekrar etti ve ‘teröristlerin ve diktatörlerin bir bedel ödemesi gerekir” dedi.

    Ancak Biden’in önünde çok ciddi bir açmaz da var.

    Şöyle ki; Hamas’ın 7 Ekim saldırısından sonra Amerika çok güçlü ve kesintisiz bir şekilde İsrail’in ardında durdu.

    İsrail’in sivillere yönelik orantısız bombalamaları bile bu durumu değiştirmedi.

    Blinken ‘Ben aynı zamanda bir Yahudi olarak buradayım’ gibi diplomasi de pek rastlanmayan bir ifade kullanırken Biden altını çize çize İsrail’in yanında olduğunu tekrar etti.

    Netanyahu da hem ABD’den aldığı bu sınırsız destek hem de dünya  kamuoyunun yanında olması nedeniyle her geçen gün daha büyük katliamlara girişti.

    Okul, cami, kilise veya hastane fark etmeksizin her yeri yakıp yıktılar.

    Eli kulağında olan kara harekatı başlayınca çok daha kötü görüntüler gelecek. İşte Biden’in önündeki en büyük tehlike de burada daha da belirgin hale gelecek.

    İsrail ustaca kendini geri çekip ABD desteğini nazara veriyor.

    Bir yandan da girişeceği kara harekatı öncesi hastane-cami-kilise-okul vurarak kamuoyunu işleyeceği büyük suçlara hazırlıyor.

    İşte Netanyahu’ya çok güçlü bir şekilde destek çıkan Biden hükümetinin önündeki en büyük risk de burada olacak. İsrail’in işlediği her suç, neden olduğu her katliam ABD’nin de hanesine yazacak.

    Sonuçta İsrail ordusu ABD yapımı bombalar, mühimmatlar kullanıyor.

    ABD uçak gemileri İsrail açıklarında. Dahası Biden ve Beyaz Saray yetkilileri İsrail’e destekte çok bonkör davrandılar.

    Biden yönetimi ne kadar farkında bilinmiyor ama Netanyahu’ya verdikleri açık çek önlerine çok büyük bir fatura getirebilir.

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Aydınlanma yaşayanlar… 

    Aydınlanma yaşayanlar… 


    YORUM | ALPER ENDER FIRAT

    Dünyadaki her vicdan sahibi Gazze’de sivil katliamlarının derin üzüntüsünü yaşarken, bu süreç bir çok kişinin de aydınlanma yaşamasına vesile oldu.

    Bunların başında AKP Sözcüsü Ömer Çelik geliyordu. Cumartesi Anneleri’nin seslerini duyurma çabalarının polis joplarıyla engellendiği, kadınların ters kelepçeyle tutuklandığı bir günde, AKP’nin parti sözcüsü Ömer Çelik, Batılı ülkeleri Filistin’e destek gösterilerini engelledikleri için eleştirdi. İnsanlık vicdanı ve hayatiyeti adına yapılan gösterileri yasaklamaya çalışanların yaptığının faşizm olduğundan bahsetti. 

    Ülkede muhalif olan her şeyin üzerine çöküp yok eden ya da kendine devşiren AKP’nin parti sözcüsü, gösteri yasaklamanın bir faşizm politikası olduğu konusunda bir büyük bir aydınlanma yaşadı! Onunla da kalmadı, bu yüzden Batı üniversitelerinde akademisyenlere baskı yapıldığını, çocuk ölümlerine bile  seçici bir adaletle yaklaşıldığını falan söyledi. Gazze’de suların kesilmesine de büyük tepki gösterdi.

    İsraillli yöneticiler, “Gazzeliler ağaç kökü yesin.” deseydi bambaşka bir aydınlanma daha yaşayacaktı ama böyle demedikleri için o aydınlanmadan mahrum kaldı! Hele İsrail polisi başörtülü kadınları çocuklarıyla beraber tutuklamaya kalksaydı, AKP sözcüsü o zaman güneş kadar apaydınlık olacaktı. Dünyanın bir yerinde insanlar aç susuz bırakılıyor, haklarını araması, yapılan haksızlığı dünyaya duyurma gayretleri engelleniyordu; olacak şey değildi.

     

    Her ne kadar şimdiki apoletinde ‘Dışişleri Bakanı’ diye yazıyor olsa da MİT Müsteşarı Hakan Fidan da bu süreçte büyük aydınlanma yaşayanlardan birisiydi. Meğer dünyanın bir yerinde zalim yönetimler kendinden olmayanların mallarına çöküyor, evlerine el koyup, sahipleri dışarı çıkarılıyor, yerine başkaları yerleştiriliyordu. İstihbarat başkanı bunun bir hırsızlık olduğunun farkına varıyor ve büyük bir aydınlanma yaşıyordu!

    15 Temmuz rejiminin kurucu babalarından biri olmasına rağmen, birilerinin evlerine, yurtlarına, okullarına, binalarına el konulup başka birilerine verildiği gerçeğiyle karşılaşmak onda büyük bir şok meydana getirmişti. Bunu yapan İsrail’in ne kadar zalim olduğuna bir kere daha karar verdi.

    Biz de Batı’daki medya bağımsızlığı ve demokratik haklar konusunda büyük aydınlanma yaşadık. Bize göre Batı, demokrasinin, insan haklarının, medya bağımsızlığının diğer adıydı.

    Oysa bu süreçte bir Ortadoğu ülkesindeki gibi aykırı bir görüş anında cezalandırıldı. The Guardian’ın 40 yıllık karikatüristinin işten atması bize büyük bir şok yaşattı. İsrail misket ya da beyaz fosfor bombaları atarken, BBC’nin ekranı kapatıp başka bir yayına geçmesi, büyük medya kuruluşlarının editörlerine, Filistinli ölü sayılarını az göstermeleri konusunda baskı yapıldığını duymak da bizi abandone etti.

    Çok önemli televizyonların ekranlarındaki müslüman ancormanların programlarının askıya alındığını öğrenmek, büyük saygı duyduğumuz medya kuruluşlarında Filistinli çocukların öldürülmesini protesto için yapılan gösterilerin neredeyse tamamını Hamas yanlısı gösteriler diye verildiğini duymak, aHaber gibi yayınlara şahit olmak, stüdyoya Yahudi olmayan tek bir kişinin bile sokulmadığını görmek medya bağımsızlığı konusunda bize büyük şoklar yaşattı.

    Her bir skandalla biraz daha aydınlanma yaşadık. 

    Bütün Batı devletleri ve basın dünyası yaşananları sadece seyretmekle kalmadı; Almanya, Fransa gibi ülkelerde Filistin’e destek gösterileri tamamen yasaklandı; İngiltere, Belçika büyük kısıtlamalar getirdi. Batıda da tıpkı Ortadoğu’da olduğu gibi demokrasinin gerektiğinde kolayca askıya alınabilen birşey olduğunu görünce ya da Batı demokrasininin herkese göre olmadığını, her hastane bombalayanın savaş suçu işlemekle suçlanamayacağı gördükçe büyük büyük aydınlanmalar yaşadık.

    Ve anladık ki herkes kendi yalanının peşinde koşuyor, kendi çıkarı için her şeyi eğip bükebiliyor, kimse gerçeği ve adaleti aramıyor. 

    En azından bugünlerde…

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Bize karşı onlar!

    Bize karşı onlar!


    YORUM | YÜKSEL DURGUT

    Filistin davasıyla sembolleşen bir isimdir Yaser Arafat. Bir savaşçı olarak orta doğu bataklığının çözümünün barışçıl yollardan refaha ulaşacağına inanan birisiydi. Bu yüzden de ‘Nobel Barış Ödülü’ne layık görülen az sayıdaki siyasi Arap liderden birisi oldu.

    1974 yılında, “Bir elimde zeytin dalı, diğer elimde özgürlük savaşçısının silahıyla geldim. Zeytin dalının elimden düşmesine izin vermeyin.” diye sesleniyor Yaser Arafat. Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) lideri Arafat’ın Birleşmiş Milletler Genel Kurulu kürsüsünden İsrail işgalinin sona erdirilmesi ve tüm bölge halklarına barış getirilmesi için dünyaya seslendiği bu konuşmasının üzerinden neredeyse 50 yıl geçti.

    Afrika ve Asya’da o dönemlerde sömürge altında yaşamış ülkeler daha yeni yeni uluslararası topluma kabul ediliyordu. BM kürsüsünde konuşma yapan liderler dünyanın yeniden şekillendiği dönemlerin yeni öncüleriydi. Dünyanın ezilen halkları 1990’ların başına kadar ortak hareket ediyor ve geleceğe umutla bakıyorlardı.

    Bir zamanlar medeni dünyada ‘terörist’ olarak damgalanan Nelson Mandela çok çeşitli ırkları topraklarında barından yeni yönetimin lideri olmuştu. Afrika dilinde ‘apartheid’-acımasız anlamına gelen Güney Afrika rejimi 1994 yılında tarihin çöplüğüne Mandela’dan sonra gömülmüş oldu.

    1990’lar bugün dünyanın hemen her yerini etkileyen kültür savaşlarının başlangıcı oldu. Kurtuluş ve özgürleşme fikirleri, ezilen halkların davasından ziyade, giderek artan kimlik kaygılarının yaşandığı bir yer haline geldi. Bu kimlik kaygıları arasında Filistinliler en büyük kurbanlar. İsraillilerin ‘kurban’, Filistinlilerin ‘terörist’ olarak anıldığı topraklar aslında soykırımın en güzel örneği olan ‘apartheid politikasına’ bir örnek teşkil ediyor.

    Bu tür ötekileştirmeler tarih boyunca kabul görmüş bir mantıktır. 11 Eylül’ün ardından dünyayı kasıp kavuran ‘bize karşı onlar’ benzetmesi yeni gelen nesilleri şekillendirdiği gibi ‘ötekileri’ de oluşturmuştur. Bu nesil, küreselleşmiş, dijital dünyanın ortaya koyduğu farklı siyasi iletişim ve ideolojik çekişme biçimleriyle dem olmuş bir nesildir.

    Bu yüzden de Ortadoğu’nun sıradan gençleri ‘terörizm’ benzetmelerinin piyadeleri haline gelmiştir. Sözde terörle savaş ABD’nin 2021 yılında Afganistan’dan çekilmesiyle sona erdiği şeklinde yorumlanır. Ancak gerçek farklıdır; yürütülen terör savaşları aslında sonsuzdur. Kullanılan dil ise hep aynıdır:

    “Terörizm belası ne pahasına olursa olsun ortadan kaldırılacaktır.”

    “Kötülüğün güçlerinin bizi alt etmesine asla izin vermeyeceğiz.”

    Teröre karşı savaştan öğrenilmesi gereken şey, devlet tarafından uygulanan şiddetin hiçbir siyasi çatışmayı çözemeyeceğidir. Ölümcül kültür savaşları aslında nefret taciri güçlerin ekmeğine her zaman yağ sürmüştür. İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu, masada Hamas gibi İslamcı grupları tercih ettiğini birçok kez açıkça ifade etmiştir. FKÖ, bir zamanlar sahip olduğu tüm meşruiyeti, Filistin hareketinin pek çok temel talebinden vazgeçtiği için kaybetmiştir.

    Yarım yüzyılı aşkın süredir kötü baskı altında dünyanın ‘en büyük açık hava hapishanesinden birisi olarak bilinen Gazze Şeridi’nde Hamas, sivilleri öldürdüğü, kadın ve çocukları rehin aldığı için kınayan Batı dünyası; İsrail’in ‘savunma hakkı’ bahanesiyle çok sayıda kadın ve çocuğun ölümüne neden olan Gazze bombardımanını onaylamıştır. Hamas’ın 7 Ekim’deki vahşetini sadece yarım ağız bir şekilde kınamak değil aynı zamanda lanetlemek gerekir. Terörist bir örgütten ziyade bir ulus-devlet olduğunu iddia eden İsrail, benzer şiddeti biraz daha farklı yöntemlerle uyguladığında da aynı laneti okumamak ikiyüzlülüktür. 

    Hamas’ın saldırısı İsrail ve Batılı müttefikleri için sürpriz olmuş olabilir ancak bunun altında yatan sorun, Filistin topraklarının uzun süredir işgal altında tutulmasına ve İsrail güçleri tarafından sürdürülen zulme dayanmaktadır. İsrail yerleşimlerinin sürekli genişlemesi Filistinli nüfusu yerinden etmektedir.

    Sadece birkaç yıl Gazze’de yaşayan Yaser Arafat’ın, “Burası benim vatanım, kimse beni buradan atamaz.” sözüne karşılık İsrail şimdilerde büyük bir soykırımın fitilini ateşlemiştir. Benjamin Netanyahu, İsrail’in Hamas’ın saldırılarına karşılık vereceği yanıtın Orta Doğu’yu değiştireceği tehdidinde bulunmuştu. Gerçekten de devam eden savaş şimdiden bölgesel jeopolitiği değiştirmeye başladı.

    Gazze, son 50 yıldır İsrail vahşetinin en ağır yükünü taşımaktadır. Durum tahammül edilemez hale gelmiştir. Dünyanın en yoğun nüfuslu bölgelerinden biri olan Gazze, BM Genel Sekreteri tarafından “yeryüzündeki cehennem” olarak tanımlanmıştır. Sürekli abluka altında tutulan bölge, insani krizlerin yaşandığı bir tabloya dönüşmüştür. Çocukların büyük bir kısmı beşinci yaş günlerini göremiyor.  İsrail’in sürekli bombardımanı ve ablukasının en büyük mağdurları çocuklar. 

    Uzun süredir sömürge altında olan bir halkın yaşadığı tüm bu acılar, her fırsatta insan hakları dersi veren Batı’nın vicdanını sarsmadı. İsrail’in ‘apartheid’ politikalarını görmezden geliyor. Askeri gücün kullanması ve Batı’nın buna destek vermesi çok daha fazla Filistinliyi öldürebilir ama direnişin gücünü kırmayacaktır.

    İlan edilen savaş, Orta Doğu ve ötesi için geniş kapsamlı sonuçları olacaktır. Savaşın en önemli sonucu, ABD’nin İsrail ile Suudi Arabistan arasındaki yakınlaşmayı rafa kaldıracaktır. ABD Başkanı Joe Biden tarafından başlatılan süreç, İsrailli bir bakanın geçtiğimiz aylarda S. Arabistan’a yaptığı ziyaretle önemli bir ilerleme kaydetmişti. Ziyaret normalleşme müzakereleriyle doğrudan bağlantılı olmasa da iki ülke arasındaki buzların erimesi olarak değerlendirildi. Ancak son çatışmaların patlak vermesi müzakerelere büyük bir darbe vurdu.

    Suud, ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken’a “müzakerelere son verildiğini” açıkladı. Biden yönetiminin bu girişimi, Washington’un Orta Doğu’daki konumunu yeniden güçlendirmeye yönelik daha büyük bir hamlenin parçası olarak görülüyordu. Pekin’in bölgede yıllardır vekalet savaşı yürüten Riyad ve Tahran arasında bir barış anlaşmasına aracılık etmesinin ardından bu hamle gelmişti. Geçmiş ABD başkanlarının aksine Biden, İsrailliler ve Filistinliler arasında barış görüşmelerini teşvik etmek için doğrudan bir çaba sarf etmedi. Filistinlileri sürecin dışında tutmak Orta Doğu’ya barışı asla getirmeyecektir.

    ABD, en büyük konvansiyonel silah cephaneliklerinden birine ve sözde bölgenin en etkin askeri gücüne sahip nükleer silahlı bir devlete silah yağdırıyor. Bu da yetmedi, eski başkanlar Ford ve Eisenhower’ın isimlerini taşıyan iki uçak gemisi Ortadoğu’daki en büyük varlığını korumak için bölgenin yakınlara demirledi. Joe Biden, ABD’nin desteğinin bir sembolü olarak da İsrail’e ziyarette bulundu.

    Batı Şeria’daki “etnik temizlik” tüm hızıyla sürerken dünyanın geri kalanı buna aldırış etmiyor. Hizbullah ve İran’ın Ortadoğu kazanına girmesi durumunda felaketin boyutları daha da artacaktır.  Kısa vadede İsrail’in arı kovanına soktuğu sopasını geri çekerek barış masasına oturacağı da beklenmemeli. Hiç kimse Hamas’ın işlediği savaş suçlarını örtbas ederek görmezden gelmemeli. Aynı zamanda Filistinlilerin maruz kaldığı ve görünürde sonu olmayan devlet ve yerleşimci terörizmine de gözlerini kapamamalıdır.

    İsrail’in ölüm matematiğinde hiyerarşiyi yeniden ele geçireceğine şüphe yok. İşgal devam ettiği sürece Ortadoğu’da barışın sağlanmasının zor olduğu hatırlanmalıdır. Uluslararası toplum Ukrayna’da bunun farkında ama ufkunu Filistin’e diker mi bilinmez.

    “Ezilen insanlar sonsuza kadar baskı altında kalamazlar. 

    Özgürlük özlemi eninde sonunda kendini gösterir.” 

    Martin Luther King

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***