Kategori: Görüş & Analiz

Serbest Görüş farklı bakış açıları ve derinlemesine analizlerle güncel olayları ve toplumsal sorunları inceler. Uzmanlardan ve düşünce liderlerinden gelen detaylı yorumlar, eleştiriler ve stratejik analizlerle okuyuculara geniş bir perspektif sunar. Sitemiz günün önemli konularını anlamak ve derinlemesine bilgi edinmek için ideal bir kaynak.

  • ‘Hamas’ açıklaması | Türkiye-Batı ilişkilerinde kırılma!

    ‘Hamas’ açıklaması | Türkiye-Batı ilişkilerinde kırılma!


    YORUM | PROF. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

    Erdoğan AKP’nin meclisteki grup toplantısında yaptığı konuşmada gayet açıkça ve yoruma yer bırakmayacak kadar net ve açık bir biçimde “Hamas’ın bir terör örgütü olmadığını, bir kurtuluş hareketi ve mücahitler grubu” olduğunu söyledi. Konuşmasında Batı’ya atıfta bulunan Erdoğan, Batı’nın Hamas’ı bir terör örgütü olarak sınıfladığının altını çizerek, Batı’nın bu pozisyonunun yanlışlığını vurguluyor ve Türkiye’yi gayet açıkça Batı’ya karşı pozisyon alan bir ülke olarak konumlandırıyor.

    Herhangi bir ülkenin güvenlik ve savunma politikaları da dahil politika değişikliğine gitmesi veya farklı stratejilere yönelmesi mümkündür. Türkiye elbette güvenlik siyasetini istediği gibi şekillendirebilir. Ancak Erdoğan’ın takındığı net pozisyon basit bir politika değişikliğinden öte anlamlar taşıyor. Dış politika ve güvenlik politikalarında ciddi bir fay kırılması yaşandığını düşünüyorum. Algılar evreninde bu fay kırılması zaten mevcuttu. Hatta kökleri çok daha derinlerde olan, ancak fiiliyata net biçimde hayata geçirilmemiş bir pozisyon, uzunca süredir Türk dış politikasını etkisi altına almıştı.

    Hatırlanacağı üzere Erdoğan’ın Avrasyacı derin devletle olan işbirliği, içeride ve dışarıya yönelik ciddi değişimlere sebep olmuştu. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin geleneksel Batıcı ve NATO’cu yönelimi, şaibeli 15 Temmuz 2016 “darbe teşebbüsü” akabinde radikal biçimde değişmişti. Bu değişim, TSK general ve amiral kadro toplamının yüzde ellisinden fazlasının (ve benzer yüksek oranlarda kurmay subay ve subay kadrolarının) bir gecede tasfiyesi olmaksızın gerçekleştirilemezdi.

    Bu değişimin sonucunda Türkiye’de diskursal boyutlarda bir Batı karşıtlığı neredeyse kurumsallaştı. Darbe teşebbüsünün “ABD ve Batı tarafından planlandığı” söylemi, ana diskur oldu. Türkiye’nin Batı’yı düşman olarak konumlandırmaya başladığına dair bir izlenim oluştu. Bu çerçevede Türkiye Rusya’dan S-400 füze batarya sistemlerini almaya karar verdi. NATO’nun itirazlarına karşın S-400’ler satın alındı ve bu nedenle Türkiye, NATO’nun F-35 yeni nesil savaş jeti projesinin ortağı olma konumunu yitirdi. Dahası, bu stratejik kayıp yetmezmiş gibi, F-35’leri satın alması bile engellendi. Şimdi ABD Kongresi kapısında 1980’lerin teknolojisi, eskimiş F-16 uçaklarını satın almak için neredeyse yalvar yakar olan bir Türkiye var.

    Elbette Türkiye’nin strateji değişikliği, savunma kabiliyetinde önemli kayıplara yol açtı. Bunun yanı sıra TSK’daki Batı karşıtı Rusyacı hizip orduda kendi istediği yönde bir algı değişikliğini yerleştirerek, İslamcı Erdoğan’ın gayet işine gelen bir zemini hazırlamış oldu. İslamcılar ve Avrasyacılar Batı karşıtlığı konusunda tamamen ortak bir algıya sahipler. Her iki ideolojik grup farklı gerekçelerle bu noktada olabilir. Ancak bu durum, ortaklıklarının yol açtığı tehlikeyi azaltmıyor.

    Bu çerçevede, Erdoğan’ın Hamas konusunda yaptığı açıklamanın çok önemli olduğunu düşünüyorum. İslamcı Erdoğan, NATO üyeliğini boşa düşüren, son derece hayati bir yönelim değişikliğine kapıyı araladı. Ukrayna’nın Rusya tarafından işgali sonrasında da Rusya’ya yönelik yaptırımlara katılmayan tek NATO üyesi Türkiye’ydi. Ancak Ankara bu siyasetini yumuşatmak ve gizlemek için elinden geleni yaptı. Formel düzeyde olsa bile Rusya’nın işgalini kınadı. NATO’nun Ukrayna siyasetinin altını oysa bile, bunu üstü örtülü biçimde yaptı. Açıkça ABD’ye, Batı’ya ve NATO’ya meydan okumadan, saman altından su yürüterek hareket etti. Fakat Hamas’a yönelik açıklamalarıyla Erdoğan köprüleri attı.

    NATO içerisinde İsrail’in Gazze savaşında sivillere verdiği zararı eleştiren birçok üye var. Bu elbette gayet normal. Konu İsrail’e kayıtsız şartsız destek değil. Kimse Türkiye’den bunu beklemiyor zaten. Elbette NATO’nun İsrail-Hamas savaşında taraf olmadığı da açık. Dolayısıyla NATO örgütünün bu konuda formüle edilmiş bir politika çizgisi yok. Ancak İsrail’in yöntemlerine şüpheyle yaklaşan ve onları eleştiren NATO üyeleri olsa da, bu tüm NATO üyelerinin Hamas’ı bir terör örgütü olarak gördükleri gerçeğini değiştirmiyor.

    Türkiye haricinde!

    Türkiye, zaten Hamas’ı Erdoğan iktidara geldiğinden beri hiçbir zaman terör listesine almadı, siyasi kanadıyla ilişkilerini belli bir seviyede tuttu. Fakat halihazırdaki durum farklı. Türkiye son açıklamayla artık çatışmanın bir parçası konumundadır ve bu durum, NATO üyeliği ile de, Batı’nın bir parçası olma iddiasıyla da örtüşmüyor.

    Dikkatinizi çekmek istediğim husus, İran haricinde, İslam ülkeleri içerisinde Hamas’ı terör örgütü olarak görmeyen bir ülke yok. Arap dünyası, Hamas’ın İsrail’de 1400’den fazla masum sivili katletmesini bir “terör eylemi” olarak görüyor. Hamas’ın bu terör saldırısını kınamayan bir Arap ülkesi yok. İran haricindeki hiçbir Müslüman çoğunluklu ülke Hamas’ın yaptığı terör saldırısını meşru bir mücadelenin parçası olarak görmüyor.

    Filistinlilerin hak mücadelesi ile Hamas terör örgütünü ayırıyor. Türkiye, Erdoğan’ın konuşmasıyla gayet net bir şekilde ortaya çıktığı üzere, İran’la aynı çizgiye gerilemiş görülüyor. Erdoğan rejiminin üst düzey Hamas yöneticilerine Türkiye pasaportu vermesi, onları Ankara’da devlet başkanı gibi ağırlaması, Hamas’a her türlü finansal serbestliği tanıyarak kol kanat germesi gibi fiili tutum ve yaklaşımlar, artık siyasi açıklamasını buldu.

    Bu durum Türkiye-ABD ve Türkiye-Batı ilişkilerinde çok ciddi bir kırılmadır.

    Türkiye kendisini Batı’nın bir parçası olarak algılamıyor. Bunda anlaşılmayacak bir şey yok. Durum tespiti yapıyorum. Ama sorun, daha da ileri giderek kendisini Batı’nın bir hasmı, bir düşmanı olarak konumlandırması. Buna ek olarak, İsrail’in hatalı politikalarını eleştirmekten çok farklı olarak, algılar evreninde mevcut açık bir   İsrail düşmanlığı, artık kurumsal ilişkilere yansıyor ve Türkiye’nin ana yönelimini belirler duruma geliyor. Son 200 yıldır Batı siyasi sisteminin bir aktörü olan Osmanlı-Türkiye, artık iyiden iyiye salt bir Ortadoğu aktörü olarak profil kazanıyor.

    Yazının başında belirttiğim gibi, elbette devletler politik stratejilerini değiştirebilir. Türkiye’nin bu bahsettiğim değişimleri yapma hakkı vardır çünkü Türkiye egemen bir devlettir. Ancak bu değişiklikleri yaparken, aynı zamanda hala ülkesinde NATO ve ABD üslerinin olması, neredeyse tüm savunma ekipmanını ve tüm silahlarını NATO ve ABD’den alması, NATO üyeliğinin devam etmesi, AB üyelik hedefinin – kağıt üzerinde de olsa – hâlen devam ediyor olması büyük çelişkilerdir. Bu vodvil, artık gayet açıkça ortadadır ve Batı da bu duruma daha fazla göz yumamaz. Etik ve anayasal çerçevede konuya yaklaşmayı hiç istemiyorum, çünkü zaten herkesin mutlaka gördüğü üzere bu konularda çok ciddi sıkıntılar var.

    Yakın dönemde alışık olduğumuz Türkiye-Batı ilişkilerinde önemli bir kopuş bekliyorum.

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • AİHM’nin kararları ‘mafyayı’ coşturdu!

    AİHM’nin kararları ‘mafyayı’ coşturdu!


    İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya

    YORUM | ADEM YAVUZ ARSLAN

    Başlık kafanızı karıştırmasın.

    Söz konusu olan Erdoğan rejimi ve Türkiye ise Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları ile ‘mafya’nın gündemi kesişebiliyor. ‘Bilal’in bile anlayabileceği’ basitlikte anlatayım;

    Malum olduğu üzere son on yıldır Türkiye’de mafyatik bir rejim var. Anayasa ve yasalar askıda, güvenlik ve yargı bürokrasisi Saray’a teslim.

    Uzun yıllar süren operasyon sonrasında hapise atılan mafyatik örgütler de özgürlüklerine kavuşup altın çağlarını yaşıyorlar. Eli kanlı mafya örgütleri bizzat Erdoğan tarafından itibar görüyor, ülkenin İçişleri Bakanı ile ‘kanka’ oluyorlar.

    Ancak burada konumuz bildiğimiz klasik mafya değil. Konumuz yargıç cübbesi, emniyet müdürü üniforması yada istihbaratçı kimliği taşıyan bürokratlar.

    17 Aralık 2013 büyük yolsuzluk ve rüşvet operasyonu sonrası yaşanan değişimle suça meyilli bürokratlar göreve getirildiler. Onlar da kendilerine hayallerini bile kuramayacakları koltukları veren Erdoğan’a diyet borcunu soykırım uygulamalarına imza atarak ödediler.

    Adına ‘fetö borsası’ dedikleri bu mafyatik yapılanma Saray’dan en küçük ilçedeki AKP teşkilatına kadar örgütlendi. İçinde yargı, emniyet, istihbarat, siyaset ve medya var.

    ‘Çökülecek’ kurumlar ve kişiler belirlenip sonra yağma ekibi arasında pay edildi. Saray’dan başlayarak en aşağıdaki partili yöneticiye kadar bu yağmada rol-pay aldı.

    SİLAHLAR KONUŞTU

    Türkiye’nin her yerinde var ama artık saklanamaz hale gelip cinayete de konu olduğu için İzmir merkezli ‘fetö borsası’ herkesin malumu. İçin de 15 Temmuz kumpasına giden yolda aktif rol alan savcı Okan Bato gibi isimlerin yer aldığı çete de gasp edilen malları paylaşamadıkları için çatışma çıkmıştı.

    Bırakın medeni bir ülkeyi üçüncü sınıf Ortadoğu ülkelerinde bile yaşansa yer yerinden oynardı ama Türkiye’de herkes üç maymunu oynadı çünkü harekete geçmesi gerekenler de bu suç yapılanmasının parçası.

    İstanbul Anadolu Başsavcısı İsmail Uçar’ın HSK’ya gönderdiği mektupta ortaya dökülen rezaletler herkesin bildiği duyduğu skandalları somutlaştırdı. Adalet dağıtması gereken adliyelerde suç örgütü kurmuşlar.

    “Böyle bir skandalda bile harekete geçemeyen muhalefet partilerinin olduğu bir ülkede herşey olur” deyip devam edelim.

    BİR BİR AIHM’DEN DÖNÜYOR

    Hikayenin güncel tarafı ise şöyle; Malum olduğu üzere Erdoğan rejiminin keyfi uygulamaları, hukuksuzlukları bir bir Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nden dönüyor.

    AIHM Büyük Daire’nin verdiği ve yüzbinlerce kişiyi doğrudan etkileyen Yalçınkaya Kararı sonrasında dün de yeni bir karar çıktı. Mahkeme, Bylock kullandığı ve Bank Asya’ya para yatırdığı için tutuklanan 45 kişinin özgürlük ve güvenlik haklarının ihlal edildiğine hükmetti.

    Türkiye bu kişilere tazminat ödeyecek.

    AIHM kararları bağlayıcı ve Erdoğan rejiminin kaçacak yeri yok. Gerçi bunu en iyi Erdoğan rejiminin aparatları biliyor.

    Daha gözaltı kararı vermeden da bu dosyaların AİHM’den döneceğini biliyorlardı. Ancak bilerek, isteyerek bu hukuksuzluklara imza attılar. Çünkü suç işleyerek kariyer yaptılar, cepleri doldu.

    Şimdi ise ‘ne yaparız da bu kararı en az kişiyi etkileyecek şekilde uygulatırız’ diye çabalıyorlar. Adalet Bakanlığı ve Saray’da oluşturulan komisyonlarda formül arıyorlar. Ancak durumları pek parlak değil. Erdoğan rejiminin çok itibar ettiği İzzet Özgenç gibi hukukçular bile kararın uygulanması yönünde görüş beyan ettiler.

    Güvenlik ve yargı bürokrasisinden AIHM kararına uymaları beklenirken Erdoğan rejiminin aparatları tam tersi bir uygulamaya girişip en yüksek mahkemenin açık ihlal verdiği maddeden yeni gözaltılar yapıyorlar.

    Mesela Pazartesi günü ülke genelinde yapılan operasyonlarda 611 kişi göz altına alındı. Suçlama Bylock kullanmak, Bank Asya’ya para yatırmak ve sohbetlere katılmak.

    Yani daha kısa süre önce AİHM’in çok net ihlal verdiği maddeler.

    Sadece bu durum bile Saray’ın ve emrindeki bürokrasinin psikolojisini göstermeye yeter. Oturup suçlamaların hukukiliği üzerine bir şey söylemeye gerek yok çünkü AİHM son noktayı zaten koydu.

    Yani siyasi bir şov izliyoruz.

    İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya’nın tweeti ise hazine değerinde.

    Çünkü dronlarla çekilmiş görüntüler, termal kameralar, özel harekat polisleri, tam techizatlı uzun namlulu özel harekat polisleri ile yapılan operasyonlarda bir tane kuru sıkı tabanca bile çıkmadı.

    Sadece bakan Yerlikaya’nın tweeti bile Gülen Hareketi’ne yönelik soykırım yapıldığına delil olarak yeter de artar bile.

    Kaldı ki bakanın tweeti operasyonların hukuki olmadığının bir başka açıdan delili niteliğinde. Diyor ki bakan Yerlikaya “Halkımızın üzerine acımasızca ateş açan, Gazi meclisimi bombalamaktan geri durmayan, çaldıkları sınav soruları ile milyonlarca gencimizin geleceğini çalmaya çalışanlar”.

    Öncelikle bu suçlamaların doğru olduğunu varsaysak bile dün göz altına alınan 611 kişinin bu iddialarla ilgisi yok. İkincisi bakanın açıklamasının devamında yer alan suçlamalar ise zaten suç değil.

    AIHM Yüksek Daire’de bunu itiraz yolu kapalı şekilde teyit etti. Yani bu operasyonların keyfi olduğu çok net.

    Gelelim başlıkta yer alan AIHM-mafya ilişkisine. Daha önce anlattığım gibi, ‘fetö borsası’ dedikleri yağma düzeni ülkenin her yerinde yaygın olarak uygulamada.

    Eğer kendi gözleriyle görmek, teyit etmek isteyen varsa en yakın AKP-MHP teşkilatına gidip “benim bir dosyam var, nasıl yaparız?” diye sorsun. Onlar zaten ellerinde olan dosyalardan size mal varlığınızın yada ‘suçunuzun’ ekonomik değeri üzerinden ödemeniz gereken rakamı hemen söylerler.

    ‘Fetö Borsası’nda işler son günlerde çok hareketlendi.

    Ülkenin her yerinde –bugüne kadar çökülmeyen, yağmalanmayan veya hala para koparılabilecek – cemaat soruşturması geçiren kişilerin kapısını çalıyorlar.

    Yargı ve emniyet çevrelerinde şöyle bir psikoloji var; “AIHM kararı çok net. Buradan kaçış yok. Artık keyfi olarak istediğimiz kişinin malına mülküne çökemeyeceğiz. Hükümet henüz net bir karar vermeden toplayabildiklerimizi toplayalım”

    Bırakın Ankara-İstanbul-İzmir gibi büyük şehirleri,  Anadolu’nun en ücra köşesinde bile ‘dosya toplayan’ çete mensupları var.

    Mesela geçtiğimiz günlerde küçük bir İçanadolu şehrinde yaşanan olay. İsmi bende saklı işadamına Ankara’dan ‘misafir’ geldi.

    Yargıtay’dan geldiğini söyleyen aracı lafı eğip bükmeden, “Sizin dosyanız önümüze geldi. Şirketinizin ekonomik büyüklüğünün yüzde 10’unu bize verirseniz dosyanızı kapatırız.” diyor.

    Zaten hayatını kararttıkları iş adamı ‘piyasa kötü, o kadar para bulamam’ deyince bu rakam yarının da altına indiriliyor.

    Bir an için o işadamı yerine kendinizi koyun.

    Alın teriyle kurup büyüttüğünüz, katma değer ürettiğiniz fabrikanıza çöküyorlar. Haksız yere hapis yatırıyorlar. Ailenizi perişan ediyorlar.

    Şirketlerinize kayyım atanmış.

    Size bu zulmü yapanlar masum olduğunuzu biliyorlar. Ancak ‘son bir vurgun daha yapalım’ diye kapınıza gelip ‘şu kadar para verirseniz dosyanızı kapatırız’ diyorlar.

    Normal şartlarda işadamı soluğu adliyede alırdı ancak savcılar da çetenin parçası olunca yapacak bir şey bulamıyor.

    Bir başka şehir bir başka örnek.

    Yine mağdur edilmiş bir işadamı. Hapis yatırılmış, şirketine kayyım atanmış ve hesapları dondurulmuş. Adliyeden davet ediliyor. Savcı çok rahat bir şekilde “senin ve arkadaşlarının dosyalarını kapatalım. Etrafta sizin gibi olan varsa gelsinler halledelim” diyor.

    Tabi ‘halletmenin’ bir de bedeli var.

    Özetle tablo şöyle; AIHM kararı sonrası eskisi gibi keyfi tutuklamalar yapamayacaklarını gören rejim aparatları ‘son bir vurgun’ daha yapalım deyip sağa sola saldırıyorlar.

    Bu noktada güncel bir gelişme üzerinden rejimin polis-savcı ve hakimlerine hatırlatalım. Cumhurbaşkanı Erdoğan yıllardır himaye ettiği, her türlü ekonomik imkanı sağladığı HAMAS yöneticilerini kapı dışarı etti.

    Daha önce de Müslüman Kardeşler için aynı şeyi yapmıştı. Dikkat edin bu iki örgüt ile Erdoğan’ın ideolojik birlikteliği var.

    Mavi Marmara gemisinin tirajik hikayesi ortada.

    Erdoğan buna rağmen sıkıştığı anda ‘dostları’nı gözünü kırpmadan sattı.

    O yüzden, nasıl olsa ‘Reis arkamızda’ diyerek her türlü suçu pervasızca işleyen bürokratlara hatırlatalım;

    Erdoğan yarın bir gün “Bu suçları işlerken bana mı sordunuz? Siz ne biçim hukukçusunuz?” der, elini yıkayıp çıkar, tüm suç size kalır.

    Yani; güvenlik ve yargı bürokratları Erdoğan rejiminin tüm günahlarını yüklenmek istemiyorlarsa hukuktan ayrılmasınlar.

    Son not; hukuksuzluğun ayyuka çıktığı, mafyanın iktidara geldiği bir ülkede ana muhalefet partisi neden harekete geçmez anlamak mümkün değil.

    Mesela CHP ya da Deva Partisi neden, “Polis ve adliyelerde gördüğünüz rüşvet-gasp dosyalarını bize ihbar edin, iktidara geldiğimizde hepsinin hesabını soracağız.” diye çağrı yapmaz?

    Sahi neden?

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Batı, İsrail için kendini feda etti!

    Batı, İsrail için kendini feda etti!


    YORUM | MAHMUT AKPINAR

    Batı dünyasının önemi, büyüklüğü, gücü, hukukun üstünlüğüne, demokrasiye, insan haklarına, ifade özgürlüğüne, bağımsız ve tarafsız medyaya, kuvvetler ayrılığına verdiği önemden kaynaklanıyordu. SSCB gibi devasa ve global bir gücü yıkan batının askeri üstünlüğü değildi, değerlere dayalı soft gücüydü. SSCB, Varşova paktı demokrasi, hukuk, insan hakları ve özgürlüklere yenilmişti. Otoriter bloku yıkan, buna mukâbil Batıyı ayakta tutan şey adaletti, işleyen hukuk sistemiydi, insan hakları mücadelesiydi.

    Dünya, batının İsrail’in yanında durmasını bekliyordu. Ama İsrail kentleri bombalarken, iki hafta içinde 5000’den fazla sivil insanı katlederken, bir soykırım uygularken batı medyasının ve siyasetinin adeta alkış tutmasını beklemiyordu. En azında Filistinli sivillerin, kadınların, bebeklerin hergün bombalanması karşısında  bir mırıldanma, kısıl sesle de olsa itiraz umuyordu. İnsani yardım koridorlarının açılması için çaba göstermesini bekliyordu.

    Batılı devletlerin katliama ve kitlesel kıyıma aleni destek vermesi, yatır ziyareti gibi hergün bir batılı liderin İsrail’e gidip Netanyahu’yu cesaretlendirmesi, batı medyasının sadece İsrailli sivillere odaklanıp Gazze’de ölen çocukları, kadınları rakama indirgemesi vicdanı olan herkeste şok etkisi oluşturdu. Yahudiler dahil, insan hayatını, UA savaş hukukunu önemseyenler İsraili protesto ettiler.

    Global liderlik iddiasındaki ABD’nin Gazze gibi küçüçük bir bölgeye yönelik, Hamas gibi küçük bir örgüt için uçak gemilerini, savaş makinelerini bölgeye yığması ve Netanyahu katliamlarına güç vermesi ABD’nin etik duruşunun, insan hakları karnesinin sorgulanmasına neden oldu. “Hamas bahane edilerek başka şeyler mi çevriliyor?” sorularının sorulmasını beraberinde getirdi.

    ABD son 3 haftada yaptıklarıyla global liderliğine Çin’in verdiği zarardan daha büyük zararı kendisi verdi. Dünya kamuoyu “bu kadar adaletsizlik, zulme sessizlik varken kolonyal ve kirli geçmişi olan batıyı neden destekleyelim, Çinden Rusya’dan ne farkları var?” diye düşünmeye başladı.

    Hamas saldırısından sonra dünya Hamas’ın sivilleri öldürmesini kınadı, bir terör faaliyeti olduğunu söyledi. Ancak batı medyası, İsrail’in Netanyahu’nun yaptığı ağır insan hakları ihlallerini, katliamları, hedef gözetmeksizin kentleri vurmasını maalesef büyük oranda  görmezden geldi. Batı medeniyetinin en temel değerleri, İsrail tarafından bütün dünyanın gözü önünde tarumar edildi ve batılı devletler, Amerika, mutlak manada İsrail’in yanında durarak dünyaya inkisar yaşattılar.

    Batının Afganistan’da, Irak’ta, Suriye’de, Libya’da yaptığı askeri operasyonlarda ağır insan hakları ihlalleri, işkenceler görmüştük. Ama bunlara kendi kamuoyları, muhalefet tepki vermiş, batı medyası olanları haberleştirip sorgulamıştı. Nitekim Irak’taki işkencelerle, insan hakları ihlalleriyle ilgili yargılamalar oldu, yapanlar ceza aldılar. Hükümetler özür diledi.

    Batı dünyası kendi sınırlarının dışında, demokrasi, hukuk, insan hakları, ifade özgürlüğü gibi konuları çok içten savunmasa, çifte standart uygulasa da, İsrail’in açıkça yaptığı katliamları böylesine aleni ve net desteklememişti. Batının içte ayrı dışta ayrı iki yüzlü politikaları her zaman eleştirilirdi. Ama bu kadar çizginin altında kalacaklarını, göstere göstere bu kadar hukuksuzluğa, insan hakları ihlallerine, zulme, sivillerin kitlesel öldürülmelerine tepkisiz kalacaklarını dünya beklemiyordu.

    ABD ve müttefiki Batılı devletler dünya liderliğini koruma ve sürdürme çabasında. Batı, Çin ve Rusya gibi, hukuk, demokrasi, insan hakları tanımayan ototer devletlere karşı demokratik değerleri savunduğunu ifade ediyor. Ancak İsrail söz konusu olunca bütün değerler, ilkeler yok sayılabiliyor. İsrail yaptığı, uyguladığı katliamlarla soykırım mağduru Yahudilerle ilgili merhamet duygularını sorgulatmakla kalmadı, arkasında duran batı medeniyetinin temel ilkelerini, değerlerini, kriterlerini ve güvenilirliğini iki haftada yerle yeksan etti. Dünya batıda bir hukuk düzeninin olduğunu, insan haklarıyla ilgili kırmızı çizgilerin olduğunu düşünüyordu. Ama İsrail’e kayıtsız şartsız verdikleri destek ve Filistin halkına serledikleri umursamazlık insan hakları konusunda ilkesel duruşlarının olmadığını gösterdi.

    İsrail ve Netanyahu, batının 3-4 asırlık değerler sistemini kendi çıkarları için kalkan olarak kullandı. Maalesef batılı siyasi liderler de batı medeniyetinin değerlerini, birikimini İsrail’e çerez etti, inandırıcılıklarını kaybettiler. Allahtan sivil toplum kuruluşları, kamuoyu duyarlılık gösteriyor, batı kentlerinde İsrail zulmüne karşı kitlesel protestolar yapılıyor da batı medeniyetinin itibarı bir nebze kurtuluyor.

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Pozisyon bulunca atacaksın, yoksa…

    Pozisyon bulunca atacaksın, yoksa…


    YORUM | HASAN CÜCÜK

    Bazı takımlar vardır, adı bile korkutur. Bu takımlara karşı sahaya adeta 1-0 geride çıkarsınız. İşte bu takımlardan biri, belki de birincisi Bayern Münih. Şampiyonlar Ligi gruplarında oynadığı 36 maçın 33’ünde sahadan üç puanla ayrılmış, üçünde ise beraberlik almış bir takım. Yenilgi nedir bilmiyor. Deplasmanda son 7 maçını kazanmış. Yenilmez armadayı konuk etme sırası Galatasaray’da idi.

    Manchester United ve FC Kopenhag’ı yenip cebine koyduğu 6 puanla İstanbul’a gelmişti. Galatasaray ise, FC Kopenhag beraberliğini deplasmanda Manchester United’i yenerek telafi etmişti. Bir anda grupta iddialı duruma gelen sarı-kırmızılar, Alman devi karşısında puan veya puanlar alıp gruptan çıkma yolunda dev bir adım hedefliyordu.

    Galatasaray taraftarları arasında maçtan önce ‘beraberliğe razı mısınız?’ sorusuna evet diyeceklerin oranı tahminlerin çok üstünde çıkardı. Gruplarda en son yenilgisini 2017’de Paris Saint-Germain karşısında almıştı. O yenilginin faturası teknik patron Niko Kovac’a kesilmişti. Bayern’den bir puan demek, ikincilik yolunda ciddi bir adımdı. Ancak hiçbir maç oynanmadan puanlar dağıtılmıyordu.

    Bayern, İstanbul’a önemli eksiklerle geldi. Dayot Upamecano, Serge Gnabry, Raphael Guerreiro ve Leon Goretzka sakatlıktan dolayı kadroda yoktu. Keza sakatlığı geçen efsane eldiven Manuel Neuer’e de teknik patron Thomas Tuchel maç kadrosunda yer vermedi. Sakatlıklardan bezmiş bir Bayern vardı. Yedek kulübesinde, yedek kaleci dahil 6 oyuncunun olması Alman ekibinin sıkıntısını anlatmaya yetiyordu.

    Derbi moraliyle Bayern’i karşılayan Galatasaray’da maç saatine kadar Icardi belirsizliği vardı. Kadrolar açıklandığında Icardi adını ilk 11’de olması taraftarı coşturdu. Arjantinli takımın en etkili gol silahı olmasının yanı sıra varlığı takım üzerinde motivasyon kaynağıydı. Okan Buruk son haftalarda bozmadığı ilk 11’i sahaya sürdü. Sürpriz olarak sol bekte Kazımcan vardı.

    İlk düdükle birlikte sahanın her tarafında Galatasaray vardı. Rakip Bayern değil de isimsiz bir ülkenin isimsiz takımıydı. Kerem Aktürkoğlu ile pozisyonlarda bulduk. Rakibi boğan bir oyun anlayışımızla atak üstüne atak yaparken, rakibin adının Bayern olduğunu unutmamız gerektiği kalemize geldikleri ilk pozisyonda golü bularak hatırlattılar. Golden saniyeler sonra Kerem Aktürkoğlu’nun yarım volesini kaleci Ulreich inanılmaz bir şekilde kurtardı.

    Yıllarca unutulmayacak bir gol olacaktı. Skor tabelasında 1-0 Bayern, sahada Galatasaray’ın inanılmaz üstünlüğü vardı. Kerem Aktürkoğlu, kaleci Ulreich’in çeldiği topu ağlarla buluştursa beraberlik için penaltıyı beklemeyecektik. Dakikalar 30’u gösterdiğinde Kimmich’in sebep olduğu penaltıda Icardi ‘Panenka penaltısı’ ile ağlarla buluşturdu.

    İlk yarıda Bayern kalesini topa tutan bir Galatasaray vardı. Kaleye çekilen 14 şutun 4’ünde isabet vardı. Galatasaray, 2003- 04’ten bu yana bir Şampiyonlar Ligi maçının ilk yarısında Bayern Münih kalesine en fazla şut çeken takım oldu. Top ve oyun hakimiyeti Galatasaray’da idi ancak ani çıkışlarla kalemizde tehlikeli oldular. Harry Kane yokları oynarken, Leroy Sana iki kez topu kendi sahasından alıp kalemizde tehlike yaşattı. Devre bittiğinde skor tabelasında 1-1, dudaklarda ‘keşkeler’ vardı.

    İkinci devre oyun hakimiyeti yine Galatasaray’ındı. Sahanın her tarafında pres ve hızlı oyun doğal olarak yorgunluğu getirdi. İlk yarıya nazaran daha az pozisyon bulmaya başladık. Bayern daha fazla topa sahip olmaya başlayıp, oyunda dengeyi sağladı. 73. dakikaya kadar sahada varlığı belli olmayan Kane sahneye çıkıp, skoru 2-1’e taşıdı. Baskılı oynayıp, pozisyonlar bulurken kalesinde gol gören her takımda motivasyon kaybı yaşar. Galatasaray’da bunu yaşadı. Artık kalemize daha rahat gelen bir Bayern vardı. Dahası geldikleri her pozisyonda tehlike yaşıyorduk. Kane – Musiala işbirliği golü getirdiğinde dakikalar 78’i gösteriyordu. Kane’in golü sonrası oyunda roller değişti. Pozisyonlar bulan taraf Bayern oldu. Okan Buruk’un yaptığı değişiklikler de golü bulmaya yetmedi.

    Galatasaray, FC Kopenhag’ın yanlışını tekrarladı. Danimarka ekibi de Bayern’e karşı sahasında baskılı oynamıştı. FC Kopenhag kalesine az ve etkili gelip iki golle sahadan 2-1 galip ayrılmıştı. Aynı taktiği Galatasaray karşısında da sahnelediler. 70 dakika sahada varlığını hissettirmediler. İkinci golü bulduktan sonra ise oyunu istedikleri gibi yönlendirdiler. Biraz daha dikkatli olsalar skor çok daha ağır olurdu.

    Skora bakıp, ‘Maçın hakkı bu değildi?’ demek teselliden öte bir anlam taşımıyor. Şans yanımızda olsa demenin de anlamı yok. Bu kadar çok pozisyon bulup, golü penaltıdan atmak, şansla açıklanmaz. ‘Atamayana atarlar’ maalesef bir kez daha gerçek oldu. Diğer yandan Bayern grubun tartışmasız bir numaralı favorisi. Kaybedilen puana üzülürken, bunu hatırdan çıkarmamak gerekir. Şansızlık, üst üste iki maçımızın Bayern’le olması. Artık beklentimiz FC Kopenhag’ın ManU’ya çelme takmasıdır.

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Batı Hukuku ve İslam Hukuku: Denge arayışında bir değerlendirme

    Batı Hukuku ve İslam Hukuku: Denge arayışında bir değerlendirme


    YORUM | AHMET KURUCAN

    Geçenlerde kadim bir dostum ve ağabeyimin bildirmesi ile haberim oldu Kemal Gözler’in “İslam Hukukunun Değeri: İslam Hukuku, Batı Hukukuna Alternatif Olabilir mi?” adli makalesinden. Makaleyi okumaya başladım. Çok tanıdık geldi bana hem cümleler, hem de dile getirilen fikirler. Zihnimin arka planında yer alan, “Ben bu satırları nereden hatırlıyorum?” sorusuna cevap ararken okumaya devam ediyordum. Ne zaman ki yasama-yürütme- yargı bağlamında güçler ayrılığı ile alakalı bölüme geldim hatırladım. Sorumun cevabını bulmuştum; ben bu makaleyi daha önceden okumuş hatta bazı konuşmalarımda referans olarak da sunmuştum.

    Okumayı bırakıp mesaja geri döndüm ve kendisi de Siyasi Bilimler Fakültesi Mezunu olan o ağabeyime, “Siz ne düşünüyorsunuz?” sorusunu sordum. Verdiği cevap şu oldu:

    • Değerli kardeşim! Makalede özetle, İslamın adalet anlayışının mükemmel olduğu ancak iktidarın aşırılıklarına karşı bir denge kurulamadığı ifade edilmektedir. Gerçekte İslam idaresinde iktidarı kim sınırlayabilir? Raşit Halifeler döneminde baştakilerin Allah korkusu onları zulümden alıkoyuyordu. Gerektiğinde halk da yanlışlara karşı itiraz edebilirdi ve bu durum idarecilerce de hoş karşılanıyordu. Saltanat dönemine geçince idarecileri tenkit etmek zorlaştı ve sonra da neredeyse yapılamaz oldu.
    • Adalet sisteminin başındaki Baş Kadı veya Şeyhülislam da bu dengeyi kurmada yetersiz kaldı. Aslında onların da bir teminatı yoktu. İslam ülkeleri bu dengeyi koruyacak başka bir sistem de geliştiremediler. Batıda bu denge sistemi ancak bazı ülkelerde çalışabildi. O ülkelerin de halkı vaktiyle özgürlükleri için büyük bedeller ödediler. İslam ülkelerinde idareye karşı halkın özgürlük mücadelesi olmadı. Dolayısıyla özgürlüğün değeri anlaşılamadı. Bu durum, bu tip müesseselerin kurulmasına ihtiyaç duyulduğunu, bunun da İslamiyete aykırı olmadığına inanıyorum. Selam ve hürmetlerimle.

    Bu satırlarda yer alan değerlendirmelere aynen katılıyorum. Herkesin bildiği gibi teori ile pratik birbirinden farklı alanlarda yolculuklarına devam ederler. Teorik düzlemde ve kağıt üzerinde “mükemmellik” vasfıyla nitelendirilecek öyle kanunlar, öyle idealler, öyle prensipler, öyle doktrinler ve öyle sistemler vardır ki hayata hayat olma safhasında ete-kemiğe bürünürken bir çok açığı ortaya çıkar. Bu açık, teoride bazı şeylerin bilinmesine rağmen nazarı itibare alınmamasından kaynaklanacağı gibi, bilinmemesinden de kaynaklanabilir.

    Sosyo-kültürel ve sosyo-ekonomik çevrenin değişikliği teori ile pratik arasındaki açığın hatta uçurumun bir başka nedeni olabilir. Ve en önemlisi insan. Din de dahil ideolojileri, doktrinleri, sistemleri, kanunları yorumlayarak hayata taşıyan insandır ve her insan duygusu, düşüncesi, davranışı ile ayrı bir alemdir. O Ağabeyimin de dediği gibi Allah korkusu birisinde bütün yanlışları yapmaya engel yeterli bir faktör iken bir başkasında hiçbir anlam ifade etmeyebilir. Menfaat düşüncesi ya da sistemin cezai noktadaki yaptırım gücünü/güçsüzlüğünü de unutmamak lazım.

    İsterseniz bu son söylediklerimden hareketle şu anda Türkiye’de yaşanan cezaevi zulümlerine bakın. Abdestli namazlı olduğu halde mahkumlara işkence eden görevlileri düşünün. Namaz molası verip işkenceye devam edecek derece gaddar olan o insanlar acaba teoride işkencenin yasak olduğunu bilmiyorlar mı? Elbette biliyorlar. Allah’tan korkuları mı yok? Korkuları var mı bilmem ama namaz kıldıklarına göre, inançları ve ahiret endişeleri var. Pekala neden? Cevabı uzun…

    Asıl konumuza dönelim: İslam hukukunun sistemik planda Batı dünyası örneğinde görüldüğü ve Kemal Gözler Beyin makalesinde yetkin bir şekilde izah ettiği güçler ayrılığı, anayasacılık ve değerler hiyeyarşisi gibi iktidarın gücünün dengeleyecek ölçüde bir sistemin inşa edemediği tartışma götürmez bir gerçektir. 14 asırlık tarihsel geçmişimiz ve bu geçmiş içinde yaşanan nice ciğersûz hadiseler bunun en büyük isbatıdır.

    Fakat bu demek değildir ki şimdiye kadar yapılamamış, bundan sonra yapılamayacak?

    Bence böyle bir ümitsizlik içine girmeğe gerek yok. Yapılabilir. Hele kendi dünyamızda yaşanan binlerce olumsuz örnek ve bizim haricimizde yaşanan yüzlerce olumlu örnek bu noktada bizlerin gayretlerini tetikleyebilir.

    Yeter ki isteyelim.

    Yeter ki İslam dininin genel ilke ve prensiplerini iyi anlayıp günümüz gerçeklerinde nasıl hayata taşınabileceğini belirleyelim. Aksi takdirde asırlardan beri külli bir tecdid için kapağı açılmayan İslam hukukunun -doğru tabirle Müslümanların hukuk tarihi içinde kalmış tarihi uygulamalarının-elbette Batı hukukuna alternatif olamayacağı kesindir.

     

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Gazze’ye uluslararası hukuk ve uluslararası insani hukuk perspektifinden yaklaşmak

    Gazze’ye uluslararası hukuk ve uluslararası insani hukuk perspektifinden yaklaşmak


    YORUM | PROF. MEHMET EFE ÇAMAN

    Tüm “kritik meseleler” gibi, Hamas ve İsrail savaşına dair de ne yazılırsa ve ne söylenirse söylensin, din ve ideolojinin ürettiği düşünce kalıplarıyla çelişiyorsa linç kaçınılmazdır. Daha önce de söylemiştim. Türkiye kökenli gazeteciler, yazarlar ve akademisyenler genellikle bu tür “mayınlı alanlardan” kaçınırlar. Çünkü başlarına geleceği bilirler. Çoğu, mevcut konumlarını tehlikeye atmamak için susmayı ve “akıntının yönünde kürek çekmeyi” tercih eder. Oto-sansur uygular.

    Günlerdir yazıyorum; bu tür konulara “analitik ve eleştirel” yaklaşmakla “ideolojik ve propagandist” yaklaşmak arasında geceyle gündüz gibi fark vardır. Dikkat edin, akademik ve analitik yazanlara yine akademik ve analitik yanıt vermiyorlar. İdeolojik ve propaganda tutum yanıt veriyorlar. Dolayısıyla hiçbir konunun içeriğini konuşturmuyorlar. Düşünceyi bloklamanın en kolay yolu budur. Karşınızdakinin kredibilitesinin altını oymak, onun kişiliğine saldırmak, onun birilerinin ajanı olduğunu iddia etmek, onun para veya başka menfaatleri gözeterek yazdıklarını yayınladığını öne sürmek!

    Tüm bu oto-sansür baskılarına karşın, özgür ve eleştirel düşünce yöntemlerini kullanarak analitik bakışı korumak gerekir. Bu yazıda Hamas-İsrail çatışmasında uluslararası hukuk ve uluslararası insani hukuk perspektiflerinden, duygusal olmayan, nesnel bazı akademik (ama anlaşılır) çözümlemelerde (analizlerde) bulunacağım.

    Öncelikle saptanması gereken, uluslararası hukuk ve uluslararası insani hukuk kavramlarının ne olduğudur. Konuyu gereksiz detaylardan kaçınarak, herkesin anlayabileceği biçimde özetlemeye çalışacağım. Kavramları bu şekilde netleştirdikten sonra Hamas-İsrail çatışmasını uluslararası hukuk ve uluslararası insani hukuk perspektiflerinden ele alacağım.

    Uluslararası hukukta, kendini savunma hakkı (meşru müdafaa hakkı), devletlere silahlı saldırıya karşı kendilerini koruma hakkı tanıyan temel bir kavramdır. Bu hak, Birleşmiş Milletler Şartı’nın 51. maddesinde de yer belirtilmektedir. Meşru olarak kendini savunma hakkını kullanabilmek için bir devlet, kendisinin silahlı saldırıya maruz kaldığını kanıtlamalıdır. Diğer bir ifadeyle kanıt yükü, güç kullanımını kendini savunma amacıyla haklı çıkarmaya çalışan devlete aittir. Kendini savunma hakkı ile ilgili temel unsurlar ve prensipler, güç kullanımının gerekliliği ve orantılılığı, tehdidin aciliyeti, saldırının bir devlete veya devlet dışı bir aktöre atfedilebilirliği ve Güvenlik Konseyi’ne derhal bildirim yapma gerekliliğini içerir.

    Uluslararası hukukun savaşa ve çatışmalara ilişkin sorunlarını yorumlayan ve kurallandıran alanı, uluslararası insani hukuktur. Uluslararası insani hukuk, insani sebeplerle silahlı çatışmanın etkilerini kısıtlamaya yönelik bir dizi kural seti olarak anlaşılabilir. Bu hukuk, çatışmalara katılmayan bireyleri korur ve savaşın araçlarını ile yöntemlerini sınırlar. Aynı zamanda savaş hukuku veya silahlı çatışma hukuku olarak da bilinen uluslararası insani hukuk, devletler arasındaki ilişkileri düzenleyen uluslararası hukukun bir bölümüdür.

    Uluslararası hukuk, devletler arasındaki anlaşmalarda (antlaşmalarda veya konvansiyonlarda), devletlerin yasal olarak bağlayıcı gördüğü alışılmış kurallarda ve genel prensiplerde bulunur. Uluslararası insani hukuk, silahlı çatışmalara uygulanır ve bir devletin gerçekten güç kullanıp kullanamayacağını düzenlemez; bu konu, Birleşmiş Milletler Şartı’nda belirtilen ancak önemli ölçüde farklı olan uluslararası hukukun ayrı bir bölümü tarafından düzenlenir.

    Silahlı çatışmalar sırasında, insani yardımın hızlı ve engelsiz geçişinin sağlanması, ihtiyaç sahiplerine zamanında yardım sunabilmek adına hayati önem taşımaktadır. Aynı zamanda, çatışma bölgelerindeki insani çalışanların serbest dolaşım hakkı, yardımın etkili bir şekilde ulaştırılmasını kolaylaştırmada önemli bir rol oynamaktadır. Sivillerin korunması ve tıbbi personelin güvence altına alınması da, çatışmanın etkilerini savaşa katılmayanlara karşı en aza indirmek için son derece önemlidir. Ek olarak, mültecilerin, esirlerin ve aynı zamanda yaralı ve hasta kişilerin korunması da kritik bir ihtiyaçtır; bu, onların güvenliğini ve refahını, genellikle zorlu ve tehlikeli durumlarda sağlamak adına gerçekleşir.

    Özet olarak, konvansiyonlar, keyfi (hukuksuz) öldürme, işkence, rehine alma ve aşağılayıcı ve küçük düşürücü muameleyi yasaklar ve savaşan tarafların diğer taraftaki hasta ve yaralılara insani bir muamelede bulunmalarını şart koşar.  

    Bu prensipler, uluslararası insani çabaların temelini oluşturarak, çatışma zamanlarında/esnasında sivillerin maruz kaldığı şiddeti ve acıları hafifletmeye ve insanlık onurunu korumaya yöneliktir. Uluslararası insani hukukun yazılı kuralları  olan ve 1899, 1907, 1954, 1957, 1970 ve 1973 yıllarında Lahey’de imzalanan çeşitli deklarasyonlar ve konvansiyonlar, çatışmanın yürütülmesini düzenleyen kuralları belirler. 1949 Cenevre Konvansiyonları da silahlı çatışma hukukunun kurallarını ve geleneklerini daha fazla kodifikasyona tabi tutar. Bu hukuk metinleri, kullanılabilecek savaş yöntemlerine sınırlar koyar ve çatışma sırasında sivil insanların korunması ve yardımına ilişkin kuralları belirler. An itibarıyla, bu Konvansiyonlara 195 devlet taraf olmuştur.

    • Bu özet bilgilerden sonra, Hamas-İsrail çatışmasını uluslararası hukuk ve uluslararası insani hukuk perspektiflerinden yorumlamaya çalışayım. 

    Gazze’nin resmi hükümeti olarak Hamas 7 Ekim’de İsrail’e yaptığı vahşi saldırılarda 1,400’den fazla sivili katletti ve 200’den fazla rehine aldı. BM 51. maddesine göre bu silahlı saldırı karşısında kendini savunma ve saldırıya yanıt verme hakkı doğmuş oldu. Bu konuda uluslararası toplumda herhangi bir tartışma yok. Ancak bu hak, elbette ki uluslararası insani hukuk tarafından sınırlanmıştır. Burada, en önemli prensiplerden biri savaşan taraflar, siviller ile savaşanlar, sivil nesneler ile askeri hedefler arasında ayrım yapma zorunluluğudur.

    Problem, Hamas’ın stratejisi gereği sivil yerleşimler arasına (kamu binalarına, sivil binalara veya yerleşim birimlerine) silahlarını (mesela roket rampalarını) ve silahlı unsurlarını yerleştirmiyor olması, İsrail’in de buna yönelik olarak sivil yerleşim birimlerine yönelik saldırılarda bulunmasıdır. Uluslararası hukuka göre, eğer Hamas, bir füze rampasını sivil bir mahalleye yerleştirirse, İsrail bu füze rampasını saldırmak hakkına sahiptir. Ancak uluslararası insani hukuka göre bunu yaparken sivillere zarar vermemesi gerekiyor.

    Gazze, dünyanın en yoğun nüfuslu ve yapılaşmış alanlarından biri. Bu bölgede uluslararası insani hukuka göre sivil ve askeri hedefleri ayırt etmek neredeyse imkansız. Dahası Hamas bunu kendisi için bir askeri avantaj olarak kullanma taktiği izliyor. Okullara, camilere, hastanelere saklanıyor ve kamusal yerlere komuta merkezlerini ve roket rampalarını yerleştiriyor ve bu durumda sivillerin bulunduğu yerler askeri hedefler haline geliyor. Dahası, Hamas mevzilendiği sivil bölgeden İsrail’e yoğun füze saldırıları yapıyor.

    Bu bağlamda hem İsrail, hem de (Gazze resmi yönetimi olarak) Hamas uluslararası insani hukuku ihlal etmiş oluyor. İsrail ise sürekli sivillerin yaşadığı bu bölgeleri hava bombardımanına tabi tutuyor. Uluslararası insani hukuka göre bir devletin (veya savaşan aktörün) sivilleri hedef almadan yürüttüğü askeri operasyonlarda meydana gelen sivil kayıplar teknik olarak uluslararası insani hukuk ihlali olarak görülmeyebiliyor. Bunun nedeni, sivil kayıpların yaşandığı yerlerdeki askeri mevcudiyet ve hareketlilik. Belirttiğim gibi, bu tam da Hamas’ın izlediği strateji. İsrail yönetimi ise geçici de olsa ateşkes ilan etmeyerek Hamas’ın belirlediği “oyun alanında” hareket etmeyi seçiyor. İsrail saldırıları bu nedenle fiili olarak sivillerin kitlesel ölümlerine yol açıyor. 

    • Hamas da İsrail de karşılıklı saldırıları durdurmadan, insani dramın sona ermesi mümkün görünmüyor. 

    Diğer bir eleştiri konusu İsrail’in, Gazze’deki abluka uygulaması. İsrail Gazze’nin elektrik, su, gıda ve yakıt tedarikine tamamen engel oluyor. Bu durum sivil halkı hedef alan kolektif bir cezalandırmadır ve stratejik gerekçeleri ne olursa olsun uluslararası insani hukuka aykırı. Diğer bir ifadeyle toplu abluka – gıda malzemeleri, içme suyu, yakıt, tıbbi ürünler – uluslararası insani hukukla uyumlu değil. Gazze’lilerin hepsi Hamas üyesi değil. Fakat sivil halk İsrail ablukasından eşit derecede etkileniyor. Bu uygulamaya uluslararası toplumun karşı çıkması gerekiyor.

    Özetlemek gerekirse, her iki aktör de sivillerin hedef alınması konusunu birincil derecede önemsemiyor gibi görünüyor. Siviller hiçbir zaman rehin ve hedef alınmamalı. Eğer alınırlarsa, bu durum savaş suçudur. Hamas’in savaşı tetikleyen saldırısında tamamen sivilleri hedef alması, insanları evlerinde, bir açık hava konserinde ve sokaklarda veya otobüs duraklarında infaz etmesi ya da Gazze’den sürekli roket atışı yaparak İsrail’deki sivil yerleşim birimlerini hedef alması uluslararası insani hukuka aykırıdır.

    Aynı şekilde, İsrail ordusunun Gazze’de sivil yerleşim birimlerini bombalayarak binlerce sivilin katledilmesi de, Gazze’ye elektrik ve suyu kesmesi de uluslararası insani hukuka aykırıdır. İsrail’in bir devlet olarak Hamas’tan daha etik davranması gerektiği tezi etik olarak doğruluk payı içerse bile, teknik olarak Hamas’ın Gazze’nin resmi hükümeti olması nedeniyle geçerli değildir. İsrail’in Hamas’ın saldırısı sonrası Gazze’de izlediği hava bombardımanı savaş stratejisi, sivil kayıplar bakımından savunulamaz. Yine İsrail’in kolektif cezalandırma yöntemi olarak elektrik ve suyu kesmesi de etik ve uluslararası insani hukuk bakımından savunulamaz.

    Fakat reel politik bakımından savaşın doğasının, kitlesel öldürme eylemi olduğu unutulmamalıdır. Savaş ortamında savaşan aktörler karşılıklı olarak hukuk, etik ve insani normları ihlal ederler. Hukuk, etik ve insani değerler, bu ihlalleri sınırlamaya çalışır. Tümüyle engelleyemez. Uluslararası ilişkilerdeki merkezi otoritenin olmaması durumu, uluslararası hukukun uygulanmasını – hayata geçirilmesini – iç hukuktan farklı olarak engellemektedir. Uluslararası hukuk ihlal edildiğinde, devletlerin üzerinde güç kullanacak bir zorlayıcı güç olmaması (ya da bunun BM Güvenlik Konseyi kararına bağlı olması, yani pratikte neredeyse hiç uygulanamaması) ana sorundur. Bu ise küresel bir problemdir.

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Selahaddin’den utanmak…

    Selahaddin’den utanmak…


    Gazze saldırıları sırasında Kudüs Fatihi Selahaddin Eyyubi’nin isminin sıklıkla anılması bazı Kürtleri çok rahatsız etmişti. Selahaddin Eyyübi’nin ismi İsrail’le Kürtlerin aralarını bozmak için kasıtlı olarak gündemde tutuluyor iddiasındalar.

    Sanatçısından siyasetçisine, “Ey Kürtler, Filistin meselesinden size ne! Siz kendi derdinizle ilgilenin!” diye çağrı yapanları, “İsrail ile aramızı bozacak tavırlar içine girmeyin!” şeklinde nasihat edenleri her mahallede görür olduk. İsrail’in bir Kürt devleti kuracağı umudunu satın alan Kürtleri, hele de aklı başında olduğunu düşündüğüm isimleri gördükçe ürpermiyor değilim. Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı coğrafyalarda, İsrail ve Kürt bayraklarının yan yana açıldığı fotoğraflara çok fazla rastlar olduk.

    Yıllardır adım adım sahnelelen bir oyunun son bölümlerine gelmiş gibiyiz. Bunları gördükçe Erdoğan’ın niye sürekli seçim kazandığını, muhalefetin neden hiç bir seçime itiraz etmeden iktidardan önce sonucu kabul ettiğini ve hepsinden önemlisi 15 Temmuz’un niye organize edildiğini çok daha iyi anlıyoruz. 

    Bu tezgahı anlayabilmek için AKP-MHP İktidarına ülkeyi kimin götürdüğünü hep hatırlamak hiç unutmamak gerekir. Hatırlayacaksınız özellikle Necdet Özel’in Genelkurmay Başkanlığı döneminde PKK çok büyük darbe almıştı ve kan kaybından ölmek üzereydi. Hükümet örgütün toparlanıp soluklanabilmesi için bir barış süreci başlatmış, uzun süre PKK’ya operasyon izni vermemiş, ona dokunmamıştı.

    Bir süre sonra da barış sürecinde özellikle Kürtler’den yeterli siyasi desteği bulamadığı bahanesiyle masaya tekmeyi vurmuştu. Suruç’ta iki polis memuru yataklarında şehit edilmiş, hükümet bunun PKK tarafından yapıldığını söyleyince onlar da ‘evet biz yaptık’ diye hemen kabul etmişti. Olaylar olup bittikten, işin aslının başka olduğunun anlaşılmasından sonra, PKK olanca yüzsüzlükle ‘pardon biz yapmamışız’ bile dedi.

    Örgüt bu olaydan hemen sonra Diyarbakır Sur’da özerklik ilan edip, şehir savaşı başlattıklarını ilan etmişti hatırlayacaksınız. Böyle başlayan süreç Kürt şehirlerinin yerle bir edilmesine ve binlerce insanın hayatını kaybetmesine sebep olmuştu. 7 Haziran seçimlerinde büyük darbe alan AKP’ye can suyu olacak süreci başlamıştı.

    PKK, iktidarın istediği korku ikliminin gelmesini sağlamış, 1 Kasım’da, seçim sonuçlarının anormalliğini açıklayabilecek bir bahane sunmuştu. ‘Dört ay içinde AKP ülkenin her yerinde aynı oranda oylarını nasıl arttırdı?’ sorusuna cevap hazırlamıştı. PKK, AKP-Ergenekon ortaklığına iktidar yolunu açtı ve bu ortaklık da daha çok milliyetçilik yapıp, Kürtlerin ruhen Türkiye’den kopması için her türlü politikayı uygulamaya koymuştu.

    İşte olayın en can alıcı noktası burası, Kürtçülüğün diri olarak var olabilmesi için diri bir Türkçülüğün olması, Kürtlerde ayrılma fikrinin canlı tutulabilmesi için Türkçü politikaların, onların asabiyetini tahrik edecek kadar horlayıcı olması gerekiyordu. Kürtlerin mutsuz olmaları ne kadar sağlanırsa, ne kadar itildiği hissettirilirse ayrı devlet olma fikri o kadar yaygınlaşırdı. Korkarım ki bunda başarılı oldular. Aklı başında, oynanan oyunun farkında olduğunu düşündüğüm aydınlarda bile bu duygunun hakim olması oynanan oyunun başarısını gösteriyor.

    15 Temmuz’dan sonra cemaat bahane edilerek, -bile isteye- devletin çivisinin çıkarılması, bütün kurumlarının içinin boşaltılması ve sonrasında Türkiye’nin Suriye bataklığına götürülmesi de bu oyunun diğer bölümlerinden başka bir şey değil. Bundan sonraki hamle Türkiye’nin başarısız olacağı bir savaşa sokulması.

    Psikolojik alt yapı yeterince hazırlandı, öyle ki Kürtler İsrail’le aralarını bozar diye Selahattin Eyyübi’yle bile anılmak istemiyor artık.

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Gelin bu tabuyu yıkalım

    Gelin bu tabuyu yıkalım



    Çocukluğumda yaşamış olduğum aile içi cinsel istismarı anlattığım otobiyografik kitabım Kutsal Tecrit, bundan iki yıl önce yayınlandı. Kitabım 2200 adet basıldı. Henüz tükenmedi. Kutsal Tecrit, Türkiye’de çocuğun cinsel istismarı konusunda mağdurun yazmış olduğu ilk ve tek kitap. Neden ilgi görmedi, baskısı neden tükenmedi bilmiyorum.

    Bu kitabı yayınlamak istediğimde birçok yayıneviyle iletişime geçtim, yayınlamayı neden reddettiklerini bilmiyorum.

    Kitabımdan –muhalif basında dahil- neden tek cümle bile bahsedilmediğini bilmiyorum.*

    Çocuğun cinsel istismarı konusunda çalışma yapan örgütler neden bu kitaptan hiç bahsetmedi?

    Arkadaşımın çocukluğunda yaşadığı cinsel istismarı anlattığı otobiyografik kitabının, 2 yıldır neden hala yayınevi bulamadığını da bilmiyorum.

    Kitabım hakkında en çok duyduğum şu oldu; “Okumadım, okuyamadım.” Kitabımın neden okunmadığını, okunamadığını da bilmiyorum.

    3 yıldır yaptığım çalışmalardan dolayı kadın örgütlerinden neden tek bir destek mesajı almadığımı; cinsel istismar konusunda yazdığım yazılarımı muhalif basında yayınlamak istediğimde, talebimin neden reddettiklerini bilmiyorum.**

    İFŞADAN AKTİVİSTLİĞE…

    Hikayemi anlattığımda bazı arkadaşlarım benimle neden görüşmeyi kestiklerini; bazı akrabalarım neden hala bana öfkeli olduklarını, beni suçladıklarını da bilmiyorum.

    Çocukluğumda annem neden bana inanmadı, öğretmenim neden beni görmedi, dava açmaya cesaret ettiğimde neden zamanaşımıyla karşılaştığımı bilmiyorum.

    Benzer deneyimleri yaşayan arkadaşlarımın dosyalarına neden takipsizlik verildiğini; babamın istismarı nasıl yıllarca sürdürebildiğini ve babamın neden intihar ettiğini de bilmiyorum.

    İfşadan sonraki 3 yıllık süreç içinde bu sorulara tek başına cevap bulmaya çalışmak çok zordu benim için. Bu sorulara cevap ararken ifşadan aktivistliğe giden sürecim başladı.

    Hiçbir şey bilmiyor değilim artık. Bu süreçte öğrendiğim en önemli şey ise; dünyada her 5 çocuktan 1’nin cinsel taciz veya istismara maruz kaldığı, bizim ülkemizde bu oranın daha da fazla olduğu. Aramızda kendisi ya da bir yakını cinsel taciz veya istismara uğramamış olanımız var mı?… Sayılar çok büyük ve giderek artıyor. Sayının fazla olmasının en önemli sebebi bizim bu bilinmezleri konuşmak istemememiz.

    28 EKİM’DE İZMİR KİTAP FUARI’NDA

    Gelin çocuklarımız için bu konuyu bir yerden konuşmaya başlayalım!

    28 Ekim tarihinde İzmir Kitap Fuarı’nda, İzmir Büyükşehir Belediyesi ve Destek Yayınları’nın organizasyonuyla çocuğun cinsel istismarı konusunda çok önemli bir etkinlik gerçekleştireceğiz. Türkiye’de ilk defa mağdurlar ve alanın uzmanlarının bir araya gelmesiyle halka açık bir toplantı düzenleyeceğiz.

    Mağdurları dinledikten sonra artık hayatına eskisi gibi devam edemeyen “Rızası Yok” kitabının yazarı İklim Bayraktar’la, gazeteci Aysun Alemdar’ın moderatörlüğünde gerçekleştireceğiz bu etkinliği.

    Bu hikaye sadece mağdurların hikayesi değil. Bu hikaye mağdurların, faillerin, şahitlerin… bu hikaye hepimizin hikayesi. Bu korkunç hikayenin akışını değiştirmenin tek yolu yan yana gelmemiz, yan yana durmamız. Bu yan yana geliş bir çocuğun hayatına dokunsa bile değmez mi? Ki birçok çocuğun hayatını kurtaracağımıza eminim.

    28 Ekimde İzmir’de herkesi, hikayenin akışını değiştirmeye bekliyoruz!

    Gelin bu tabuyu yıkalım!

    *Kitabımla ilgili basında çıkan yazılar yakın arkadaşlarımın destekleri sonucu gerçekleşti.

    **Muhalif basından sadece Artı Gerçek yazımı yayınlamayı kabul etti. Ben talep etmemiş olduğum halde sürekli yazmamı istedi.


    Meliha Yıldız: “1975’te, cinsel istismar da dâhil birçok ihmal ve olumsuzluğun yaşandığı bir evde doğdu. Kırk dört yaşına geldiğinde, bir video-röportajla yaşadığı cinsel istismarı anlattı. Bu, onun için mağdurluktan aktivistliğe giden yolculuğun başlangıcı oldu. Türkiye’de, aile içi cinsel istismarın “mağdur” tarafından anlatıldığı ilk kitap olan “Kutsal Tecrit”i 2021 yılında yazdı. İkinci kitabı Uçurum Kenarındaki Salıncaklar 2023 yılında yayınlandı. Çocuğun cinsel istismarıyla ilgili yaptığı çalışmaları https://melihayildiz.org/ sitesinde paylaşmaya devam ediyor”

    Kaynak: Artı Gerçek
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Ajax, Ajax olalı böyle kriz görmedi!

    Ajax, Ajax olalı böyle kriz görmedi!


    YORUM | HASAN CÜCÜK 

    Ajax sadece Hollanda’nın değil, Avrupa’nın da sayılı kulüplerinden biri. Hollanda Eredivisie’yi tam 36 kez zirvede tamamladı. Başarısını Hollanda sınırlarını dışına taşıyıp, Avrupa arenasında 4 kez Şampiyon Kulüpler Kupası, birer de UEFA Kupası ve Kupa Galipleri Kupası müzesinde yerini aldı.

    Ülkesinin bir numaralı futbol markası olan Ajax son iki yıldır eski günlerini aramaya başladı. Geçen yıl şampiyonluk yarışında ezeli rakipleri Feyenoord ve PSV’nin gerisinde üçüncü olarak tamamladı. Erik ten Hag’ın 2022’de ayrılmasıyla rotasını kaybeden gemiye dönüşen Ajax, bu sezon adeta dibe vurdu. Tam 8 maçtır galibiyete hasret ve ligin dibine demir attı. 

    Hollanda Eredivisie’de tıpkı Süper Lig gibi 9 hafta geride kaldı. İki liginde ilk iki sırasını paylaşan takımlar aynı puana sahip. Lider PSV Eindhoven 9 maçın tamamını kazanıp, 27 puanla liderlik koltuğunda oturuyor. İkinci sıradaki AZ Alkmaar 8 maçını kazanıp, bir beraberlikle 25 puanla ikinci sırada bulunuyor. Eredivisie’de gözler doğal olarak Ajax’ı arıyor. Açık ara en fazla şampiyonluk yaşayan Amsterdam ekibini bulmak için puan tabelasının dibine doğru yolculuk etmemiz gerekiyor. 18 takımlı Eredivisie’de Ajax 17. basamakta bulunuyor. Diğer takımlardan iki maçı eksik olan Ajax 7 haftada hepi topu 5 puan toplayabildi.

    30 Eylül’de oynanan RKC Waalwijk – Ajax mücadelesinin son dakikalarına Amsterdam ekibi 3-2 önde girdi. Waalwijk’in kalecisi Etienne Vaessen, Ajax oyuncusu Brian Brobbey sert bir şekilde çarpıştı. Hayati tehlikesi bulunan futbolcunun etrafı tedavi sırasında oyuncular tarafından sarılırken, maç ertelendi. 7 haftalık periyotta 1 galibiyet ve 2 beraberlikle puan alan Ajax 4 karşılaşmada sahadan puansız ayrıldı.

    Peki Ajax bu duruma nasıl düştü? 

    Ajax, 2017-22 arasında Erik ten Hag döneminde yeniden Avrupa arenasında varlığını ispat etti. 1995 yılında Şampiyonlar Ligi’ni kazandıktan sonra kayıplara karışan bir Ajax vardı. Son çeyrek asırda Kupa 1’de unutulan bir takım olmuştu. Ten Hag önce 5 yıldır şampiyonluğa hasret Ajax’ı yeniden zirveye taşıdı. 2018-19 sezonunda gelen şampiyonluğu farklı kılan Avrupa’da esen Ajax fırtınası oldu. Şampiyonlar Ligi’nde tarih yazıp Şampiyonlar Ligi’nde yarı finale kadar geldi. Finalin kapısından ise dramatik bir şekilde bitime 11 saniye kala yediği golle döndü. Erik ten Hag 2020-22 arasında üst üste iki kez daha şampiyonluğa taşıdıktan sonra kulüpten ayrılıp, Manchester United yolunu tuttu. Ten Hag’ın ayrılmasıyla Ajax’ın fetret dönemi başladı.

    Ajax’ın sorunu teknik adamdan ziyade teknik heyet sorumlusu kaynaklı oldu. Eski oyuncusu Marc Overmars’ın görevden ayrılmasıyla Ajax yönetimi 14 ay boyunca teknik heyet sorumlusu bulamadı. Mayıs ayında koltuğu Alman Sven Mislintat’a teslim etti. Mislintat’ın kariyeri boyunca teknik heyet sorumlusu olarak çalışmamış olması ciddi bir yönetim hatasıydı. Ten Hag sonrası göreve gelen Alfred Schreuder ocak ayında kovulunca sezon sonuna kadar emanetçi olarak takımı Johnny Heitinga çalıştırdı. Mislintat yeni sezonda teknik direktör olarak Maurice Steijn seçti. İşte sorun tam da burada başladı.

    TRANSFER POLİTİKASINDA HATALAR YAPILDI

    Sparta Rotterdam’ı bırakıp Ajax’ın başına geçen Maurice Steijn’in kariyeri düşük düzeyde takımlarda geçmişti. Çalıştırdığı takımların kadro yapısı ve oyuncu kalitesinden dolayı daha çok defansif bir oyun anlayışına sahipti. Hücum futboluna alışkın bir takıma, defansif anlayışlı bir teknik adam getiren Sven Mislintat’la taraftarın arası kısa sürede açıldı. Mislintat, sadece hoca seçiminde hata yapmadı. Transfer politikası da büyük tepki çekti. Özellikle kaptan Dusan Tadic’in ayrılmasına engel olmamasının yanı sıra Ajax kalitesinde olmayan oyuncular transfer etti.

    Transferde seçici davranmadı. Büyük kulüpte oynamanın ne anlama geldiğini bilmeyen yeni oyuncular, Ajax formasını taşımada zorlandı. Kadronun kalitesi, teknik yönetim kadrosuyla birleştiğinde Ajax’ın hedefinin çok altında kaldı. Mayıs’ta göreve gelen Sven Mislintat, kötü tercihlerinin bedelini Eylül’de istifa ederek ödedi. Mislintat gitti ama kötü mirası Ajax’ta kaldı. Teknik direktör Maurice Steijn’in koltuğu şiddetli şekilde sallanıyor. Ajax’ın başında çıktığı 11 maçta 0,91 puan ortalaması yakaladı.

    Ajax tam 8 maçtır galibiyet göremedi.

    Hollanda’da profesyonel futbolun başladığı 1954 yılından bu yana ilk kez görülen bir durum yaşıyor. 8 maçın yarısında sahadan mağlup ayrıldı. 4 maçtan ise beraberlik çıkardı. Bunun ikisi Avrupa Ligi’nde geldi. Feyenoord’a sahasında 4-0 yenilmesi taraftarla oyuncuları karşı karşıya getirdi. Ligin 6. haftasında, Johan Cruyff Arena’da Feyenoord’u ağırlayan Ajax, 9. ve 18. dakikalarda Santiago Gimenez, 37. dakikada ise Igor Paixao’nun ağları sarsmasıyla mücadelede 3-0 geriye düştü.  44. dakikada sahaya atılan meşaleler nedeniyle Türk asıllı hakem Serdar Gözübüyük, oyunu durdurarak soyunma odasına gitti. Olayların yatışmasının ardından karşılaşmaya devam edilirken, bu kez 56. dakikada Ajax kalesi tarafına atılan meşaleler nedeniyle maç yeniden durdurulmuş ve yarıda kalmıştı. Johan Cruyff Arena’da kaldığı yerden devam eden karşılaşmayı Feyenoord, Santiago Gimenez’in 59. dakikada attığı golle 4-0 kazandı.

    13 DAKİKADA 3 GOL BULDU AMA…

    Bardağı taşıran damla Utrecht maçıyla geldi. Pazar günü oynanan maçta 44 ve 48. dakikalarda yediği iki golle geriye düşen Ajax 52-65 arasında 13 dakikada bulduğu 3 golle skoru 3-2’ye getirdi. Skor üstünlüğünü koruyamayan Ajax, 71 ve 90. dakikalarda yediği gollerle sahadan 4-3 mağlup ayrıldı. Müsabaka takımlarının oyunundan memnun olmayan Ajax taraftarının sahaya attığı cisimlerden dolayı birkaç kez durmak zorunda kaldı. Kaptan Steven Bergwijn’in kızgın taraftarlarla konuşması bile sinirleri yatıştırmaya yetmedi.

    Tarihinin en sıkıntılı dönemlerinden birini yaşayan Ajax, ekim başında danışman olarak efsane teknik adam Louis van Gaal’ı göreve getirdi. 1995 yılında Ajax’ı Şampiyonlar Ligi zaferine taşıyan Van Gaal’ın kötü gidişata ilaç olup olmayacağını zaman gösterecek. Birçok taraftar bu sezondan umudunu şimdiden kesmiş durumda. Ancak Ajax’ın kötü gidişata kısa sürede dur demesi bu kadro ve teknik heyetle oldukça zor gözüküyor.

     

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Bir direniş örneği; gerçek ile kurguyu ayırabilmek 

    Bir direniş örneği; gerçek ile kurguyu ayırabilmek 


    YORUM | AV. NURULLAH ALBAYRAK

    Üstad Bediüzzaman’ın şimdilerde daha iyi anladığımız bir sözü var: “Menfaat üzerine dönen siyaset canavardır.”

    Yani, şahsi ya da bir grubun menfaati için merhametsizlik, zalimlik ve adaletsizlik üzerine hareket eden siyasetin canavarlaşacağı, tıpkı bir canavar gibi zalim ve gaddar olacağını anlatmak istiyor Üstad. Menfaat olarak kastedilen de makam, itibar, şan, şöhret, para, gurur gibi şeylerin birisi ya da hepsi olabilir.

    Birkaç haftadır Gazze’de yaşanan katliam sonucu çocuk, kadın, yaşlı yüzlerce sivil insanın ölümü üzerine siyasetçilerin yaptığı açıklamalar, söylenen yalanlar, hamasi nutuklar siyasetin ve siyasetçilerin nasıl canavarlaştığını göstermesi açısından ibretlik. Gazze’de bombalanan hastane sonrasında ölen çocukların ve yaralanan insanların çaresiz görüntüsü altında siyasilerin söylediği yalanlar, yaşanan acıya daha fazla acı katmaktan başka bir anlam ifade etmiyor.

    Yalan ne yazık ki siyasetçilerin ve medyanın da desteğiyle normalleşti. Yalanın normalleşmesinin en kötü sonuçlarından birisi toplumda var olan güven duygusunun yok olmasına ve toplumsal birlikteliğin bozulmasına neden olmasıdır. Keşke dünyanın hiçbir yerinde ölümler üzerinden siyaset yapılmasa, insanların acıları menfaat aracı olarak kullanılmasa ve keşke yalanlarla toplumlar manipüle edilerek insanlara zarar verilmese. Ama ne yazık ki bunlar olmaya devam edecek ta ki toplumdaki fertlerin çoğunluğunun gerçekle kurgu arasındaki farkı anlayarak reaksiyon alma konusunda sorumluluk bilincine sahip olacağı ana kadar.

    Ülkemizde de çocukların öldüğü, masum insanların yaralandığı, yaşlı ve hastaların cezaevlerinde ölüme gönderildiği, hamile kadınların tutuklanıp cezaevine atıldığı hadiseler yaşanmaya devam ediyor. Elbette ki çoğu insan gibi bizler de yaşanan ölümlerin bir an önce son bulmasını istiyor ve bekliyoruz. Ancak şunu da eklemeden geçmeyelim; Gazze için çözüm üretmek isteyen siyasetçiler samimilerse, ülkemizde yaşanan insanlığa karşı suçlar için de çözüm üretmeli. En azından çözüm arayışında olmalılar. Aksi taktirde samimi olmadıklarını, siyasi menfaat gereğince konuştuklarını ve sadece nutuk attıklarını söylemek yanlış olmayacaktır.

    Türkiye tarihinin en kanlı saldırısı olarak kayıtlara geçen 10 Ekim 2015 Ankara Gar Katliamı’nda 105 insan hayatını kaybetmişti. 105 insanın hayatını kaybettiği bu menfur saldırı sonrasında akılda kalan ne oldu dersiniz?

    Dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu’nun bir televizyon programında söylediği, “Ankara’daki terör saldırısı sonrasında anket yaptık ve kamuoyunun nabzını tutuyoruz oylarımızda bir yükseliş trendi var.” açıklaması oldu. Ölen onca insan ve yaşanan tramvatik bu hadise üzerine siyasetçinin olaya bakışının menfaat endeksli olduğunu gösteren bu açıklama, siyasetin menfaat üzerine olmasının ne kadar büyük bir tehlike içerdiğini gösteren acı bir örnek olarak zihinlere kazınmış oldu.

    KHK’larla işlerinden atılan 100.000’in üzerinde insanın yaşadığı mağduriyetle ilgili AKP İl Başkanının söylediği, “Bu insanlar ne yiyecek’ diye düşünürsek, bu vicdana sığmaz. Gitsinler ağaç kökü yesinler.” sözü İsrailli siyasetçilerin Gazze’de yaşayanlar için söylediği sözlerle birlikte okunduğunda merhametsizliği, zalimliği ve adaletsizliği daha net görmek mümkün.

    Kısa süre önce beşiz çocukları olan anne ve babanın birlikte tutuklanıp cezaevine konulmasına Meclis kürsüsünden isyan eden insan hakları savunucusu ve YSP Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu’na oturdukları yerden sataşan bazı siyasetçilerin söylediği, “250 şehitten bahset, suçlarını söyle.” tarzı ifadeler siyasetçilerin zalimliklerini ve adaletsizliklerini gösterdiği gibi; gerçek yerine oluşturdukları kurguyla insanları ve kendilerini kandırdıklarını da gösteriyor.

    Yaşanan bunca olayın bize öğretmesi gereken asıl tehlike nedir derseniz, bir şeyin doğru olup olmadığından çok faydalı olup olmamasının daha önemli olduğu düşüncesinin hakim olmasının sağlanması diyebilirim. Yani ikna edilmiş kişiler yerine gerçekle kurgu ya da gerçekle yalan arasındaki farkı anlama özelliğine sahip olmayan kişiler. Tam da siyasetçilerin istediği insan modeli.

    Maalesef siyasilere güven kalmadığı gibi güvenilir olması gereken yargı kurumuna da güven kalmadı. Siyasiler ve siyasetin güdümünde hareket eden yargı mensupları o kadar çok gerçekleri manipüle ederken yakalandılar ki artık herhangi bir siyasetçinin ya da yargı mensubunun söylediği söze güvenilmesini beklemek zor. Buna sebep olanlar belki farkında değiller ancak yalanın baskın olduğu ya da yalan söylemenin kınanmadığı toplumlarda kişisel güvenin yanında kurumsal güvenin sarsılması da kaçınılmazdır. Tıpkı güven vermesi gereken Diyanet teşkilatının güvenilmeyen bir kurum olarak kabul edilmesi gibi.

    Hitler, Stalin, Pol Pot rejimleri gibi despotik yönetimler yenilgiye uğratıldı ve hepsi acı bir sonla karşılaştı ancak unutulmamalı ki yalan olgusu hala canlı ve yaygın olarak kullanılmaya devam ediyor. Bu gerçeği bilerek siyasi aktörlerin samimi olmasını ya da yalan söylememesini değil asıl mücadelemiz sorgulayan ve gerçekle kurguyu ayırabilen bireylerin varlığı olmalıdır.

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***