Kategori: Görüş & Analiz

Serbest Görüş farklı bakış açıları ve derinlemesine analizlerle güncel olayları ve toplumsal sorunları inceler. Uzmanlardan ve düşünce liderlerinden gelen detaylı yorumlar, eleştiriler ve stratejik analizlerle okuyuculara geniş bir perspektif sunar. Sitemiz günün önemli konularını anlamak ve derinlemesine bilgi edinmek için ideal bir kaynak.

  • El Clasico’ya Jude Bellingham damgası

    El Clasico’ya Jude Bellingham damgası


    YORUM | HASAN CÜCÜK 

    İspanya La Liga’nın 11. haftası iki dev Barcelona – Real Madrid buluşmasına sahne oldu. Real Madrid 25, Barcelona ise 24 puanla El Clasico’ya çıktı. Haftalardır beklenen müsabaka adeta golle başladı. İlkay Gündoğan’la golü bulan Barcelona, ikinci yarı Jude Bellingham’ın harika vuruşuna engel olamadı. Maç berabere bitecek derken Bellingham sahneye bir kez daha çıktı. 90+2’de bulduğu golle Real, El Clasico’da rakibini yenip sezonun ilk yenilgisini yaşattı.

    Barcelona – Real Madrid buluşması nam-ı diğer El Clasico başladığında adeta zaman durur, sahne 22 oyuncunun olurdu. İspanya’nın iki dev markasının buluşması ülke sınırlarını aşıp, tüm dünyanın ilgi odağıdır. Şampiyonlar Ligi finaline yakın bir ilgi gören El Clasico son yıllarda kan kaybına uğradı. İki kulübün tarihleri kadar kadrosunda barındırdığı yıldızlar El Clasico’yu dünyanın bir numaralı kulüp karşılaşmasına dönüştürdü. Önce Cristiano Ronaldo’nun Real’den, ardından Messi’nin Barcelona’dan ayrılması El Clasico’nun doğal olarak seyir zevki ve ilgi odağı olmasına darbe vurdu. Sezon başında Karim Benzema da ayrıldı. Efsanelerin kopmasıyla, yeni jenerasyonun dönemi başladı. Gözler Barcelona’da Gavi, Lamine Yamal, Felix ve Fermin Lopez Marin, Real Madrid’de ise Vinicius Junior, Jude Bellingham, Camavinga ve Tchouameni gibi 20’li yaşların başındaki yıldızlarda olacak.

    İki kulübün ilk kez yeşil sahalarda buluşmasının üzerinden tam 121 yıl geçti. Takvim yaprakları 13 Mayıs 1902’yi gösterirken futbol tarihinin en önemli rekabetinin ilk tuğlası İspanya Kralı XIII. Alfonso’nun taç giyme töreni onuruna düzenlenen Copa de la Coronacion’da kondu. İlk buluşmadan Barcelona 3-1 galip ayrıldı. Rekabette resmi ve özel maçlarda 296 maç geride kaldı. Barcelona ilk maçta başlayan üstünlüğünü genele de taşıyıp 124 kez sahadan başı dik ayrıldı. 108 maçta üstünlük Real Madrid’in olurken, 64 müsabakada taraflar eşitliği bozamadı. La Liga’da çıkılan 188 maçta ise üstünlük Real Madrid cephesinde. Real Madrid’in 77 maçtan üç puan çıkarmasına, Barcelona 74 galibiyetle karşılık verdi. 25 müsabakan ise puanları paylaşarak ayrıldılar. El Clasico’nun golcüsü ise Lionel Messi. Arjantinli süperstar 26 kez Real Madrid ağlarını sarstı.

    El Clasico’ya çıkarken Barcelona yenilgisiz, Real’in hanesinde ise bir mağlubiyet vardı. İki ekipte de önemli eksikler bulunuyordu. Barcelona cephesinde eksik oyuncular kadar ünlü stadı Camp Nou yıkılıp yapım aşamasında olduğundan rakibini Olimpiyat Stadı’nda konuk etmesi bir dezavantajdı. Her ne kadar teknik patron Xavi, “Taraftarımız bizi yalnız bırakmayacak.’’ demesine karşılık, Camp Nou’nun havasını bulmak mümkün değildi. Barcelona’da De Jong, Roberto ve Pedri, Real Madrid’de kaleci Courtois, Ceballos ve Militao sakatlığından dolayı kadroya yer almadı. Türk asıllı İlkay Gündoğan ilk 11’de sahaya çıkarken, sakatlığını atlatan Arda Güler Real Madrid kadrosunda yoktu.

    Hakem Manzano’nun ilk düdüğüyle birlikte topa hükmeden bir Barcelona vardı. Daha iki takım da maça tam ısınmamışken Barcelona’nın golü geldi. İlkay Gündoğan takipçiliğini gösterip, üç rakibinin arasından yaptığı hamleyle topu ağlarla buluşturduğunda dakikalar 6’yı gösteriyordu. Golün verdiği morale, taraftarının desteği gelince sahanın her tarafına hükmeden bir Barcelona ortaya çıktı. Rakibin en güçlü silahı V. Junior’u Araujo gölge gibi takip ederken, Jude Bellingham’a top geldiğinde etrafında en az üç Barcelonalı bitiyordu. Top Real’e geçtiğinde hemen baskı kuran Barcelonalı oyuncular, kapılan toplarla hızla rakip kaleye indiler. Gavi’nin rakip ceza alanı önünde presle kaptığı topu kaleye gönderen Fermin Lopez direğe takıldı. İlk devre boyunca Barcelona kalesine gelemeyen bir Real vardı. Ne baskıdan kurtulabildiler ne de pozisyon ürettiler.

    İkinci devre Real Madrid biraz daha hareketliydi. 50. dakikada Barcelona bir kez daha direğe takıldı. Martinez’in kafa vuruşunda Kepa’yı geçen top direkten döndü. Araujo’nun vuruşunda ise Kepa gole izin vermedi. Barcelona ceza alanında pozisyon üretemeyen Real, uzun şutlar denemeye başladı. Ancak kaleyi tutan ilk şutu 57’de geldi. Tam 10 dakika sonra Tchouameni’nin şutunda Ter Stegen topu kornere çeldi. Bu pozisyondan saniyeler sonra sezonun yıldızı Jude Bellingham ceza alanı dışından harika bir vuruşla skoru eşitledi. Golden sonra maçın momentumu Real Madrid’e geçti. Barcelona kalesine daha çok gelmeye başladı. Ancak ilerleyen dakikalarda Barcelona yeniden oyunun kontrolünü aldı. Pozisyonlar da buldu ama skoru arttıramadı.

    90+2’de sahneye çıkan Jude Bellingham, Barcelona’yı yıkıp 3 puanı Real Madrid hanesine yazdırdı. Real, sezonun en formda oyuncusuyla Barcelona deplasmanından mutlu sonla döndü.

     

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Cumhuriyetin ilanı ve yol arkadaşlığının sonu

    Cumhuriyetin ilanı ve yol arkadaşlığının sonu


    YORUM | DR. YÜKSEL NİZAMOĞLU

    Türkiye bundan yüz yıl önce cumhuriyet rejimiyle tanışmıştı. Ancak cumhuriyetin ilanı, M. Kemal Paşa’nın yıllardır kader birliği yaptığı silah arkadaşlarının Ankara’da olmadıkları bir zamana denk getirilmişti. Bu durum aralarında büyük bir kırgınlığa yol açacak ve Paşa, birkaç yıl içinde artık “muhalif” olan silah arkadaşlarını siyasi hayattan tasfiye edecektir.

    CUMHURİYET FİKRİ 

    Cumhuriyet kelimesi TDK Sözlük’te “milletin egemenliği kendi elinde tuttuğu ve bunu belirli süreler için seçtiği milletvekilleri aracılığıyla kullandığı yönetim biçimi” olarak tanımlanırken Kubbealtı Sözlük’te ise “millet hakimiyetine dayanan ve bu hakimiyetin milletin temsilcileri olarak seçilen milletvekilleri ve başlarındaki cumhurbaşkanı tarafından yürütüldüğü devlet idaresi şekli” denilmektedir.

    Osmanlı döneminde “cumhuriyet” fikrinin ilk defa gündeme gelmesi, Tanzimat dönemine kadar götürülebilir. Bu dönemin devlet adamlarının demokrasi talepleri olmadığı gibi onları “otoriterlik” yanlısı olarak nitelendirmek yanlış olmaz. Buna rağmen Tanzimat ile getirilen “eşitlik” ilkesi devrin yöneticilerini halkı anlama gayretine de sevk etmiştir.

    Dönemin önemli simalarından Sadık Rifat Paşa, “Devletlerin ortadan kalkmalarının nedeni, halka karşı yaptıkları kıyım ve düşmanca uygulamalardır… Hükümetlerin varoluş nedeni, uyruklarının işlerini çözümlemek ve haklarını vermektir…” derken aynı dönemde oluşturulan vilayet meclislerine de halk gayrimüslimler de dahil olmak üzere girmişlerdir.

    Birinci Meşrutiyetin ilanında etkili olan Yeni Osmanlılar ise meşrutiyeti savunmakla beraber hanedana bağlılardı. Hatta Namık Kemal, Babıali tahakkümüne karşı çıkarken Mustafa Reşit Paşa’yı “cumhuriyetçi” olmakla suçlamıştı.

    Namık Kemal ve arkadaşları meşrutiyet fikrinin İslam’a aykırı olmadığını, meşrutiyetin meşvereti öngördüğünü ve bunun da zaten İslam’ın emri olduğunu söylüyorlardı. Namık Kemal, Osmanlı Devleti’nde cumhuriyetin mümkün olmadığını da ifade ederken, “Sarıklı ihtilalci” olarak şöhret yapacak Ali Suavi ise “Dünyada cumhuriyetten başka tam bir meşru hükümet olamaz.” demiş ve cumhuriyet fikrini açıktan savunan ilk Osmanlı fikir adamı olmuştur.

    Ortada Kazım Karabekir, onun solunda Rauf Orbay ve en solda Refet Bele görünüyor.

    İkinci Abdülhamit devrinde muhalefet hareketi olarak ortaya çıkan İttihatçıların ise farklı yönetim biçimlerini karşılaştırdıkları ve daha 1898 yılında yayın organları olan Osmanlı’da “idare-i cumhuriye” ifadesini kullandıkları görülmektedir. 

    İttihatçılar genelde “idare-i müstebide” ile cumhuriyeti mukayese ederlerken İttihatçı liderlerden Ahmet Rıza Bey de cumhuriyet rejiminin İslam’a aykırı olmadığını hatta İslam’ın “ancak Millet Meclisi’nin seçtiği kişiyi lider kabul ettiğini” yazmıştır.

    İttihatçılar her ne kadar Abdülhamit’in itibarını zedeleyen yayınlar yapsalar da hanedanın devamından yana bir tavır sergilemişlerdir. Ancak Abdullah Cevdet İctihad mecmuasında “halifelik usulünü” tartışarak halifeliğin verasetle belirlenmesinin doğru olmadığını ifade etmiştir.

    İttihat ve Terakki, Meşrutiyetin ilanı sonrasında önce II. Abdülhamit sonra da V. Mehmet’le çalışsa da padişahın yetkilerini sınırlamakla yetinmiş hatta Enver Bey (Paşa) hanedanın nüfuzundan faydalanmak için hanedana damat olmuştur. Bu dönemde millet egemenliğine yapılan vurgular nedeniyle zaman zaman Meclis-i Mebusan’da “cumhuriyet” tartışmaları da yapılmıştır.

    Atatürk ve Kazım Karabekir birlikte görünüyor…

    CUMHURİYETİN İLANI

    Mondros Mütarekesi sonrasında Müdafaa-i Hukuk cemiyetlerinin örgütlenme sürecinde ise “milli egemenlik” fikri öne çıkmış ve dolayısıyla cumhuriyet fikri gelişmeye başlamıştır. Hatta Kars, Ardahan ve Batum’u içine alan “Cenubi Garbi Kafkas Hükümet-i Cumhuriyesi” ilan edilmiştir. Aynı dönemde Trakya’da da bir “Trakya Cumhuriyeti” ilan edilmesi gündeme gelmiştir.

    Bolşevik İhtilali sonrasında serbest bir idareye kavuşan Türk toplulukları da Azerbaycan başta olmak üzere Başkurt ve Kırgız cumhuriyetleri gibi idareler kurdular. Manda yönetimi altındaki Arap toplulukları da cumhuriyet rejimi kurmayı planlamışlardır.

    Kongrelerde alınan “milli iradenin hâkim kılınması” gibi kararlar da cumhuriyete giden sürecin ilk adımlarıdır. Hatta İstanbul’daki İngiliz Yüksek Komiseri Robeck de Anadolu hareketinin hızla yayıldığını ve bir Anadolu Cumhuriyeti’nin ilan edilebileceğini yazmıştı.

    İstanbul’da ise, “padişah-halifenin kurtarılması” vurgusuna rağmen M. Kemal liderliğinde Anadolu’da bir cumhuriyet idaresi kurulacağı endişesi ortaya çıkmıştı. Bu dönemde M. Kemal’in cumhuriyet idaresine dair herhangi bir sözü yoktur. Sadece Mazhar Müfit Kansu, “Erzurum’dan Ölümüne Kadar Atatürk’le Beraber” adlı eserinde “ihtiyatla yaklaşılması” gereken bir şekilde Erzurum Kongresi günlerinde M. Kemal’in ileride yapacağı devrimlerden söz ettiğini yazmıştır. Bunlar arasında “cumhuriyet” de vardır.

    Millî Mücadele sürecinde İstanbul Hükümeti’nin tutumu, fetvalar ve çeşitli isyanlar çıkarmak suretiyle Anadolu Hareketi aleyhinde bir politika izlemesi, saltanat makamının da sorgulanmasına zemin hazırlamıştır. Asıl bardağı taşıransa İtilaf devletlerinin Lozan görüşmelerine TBMM Hükümeti’nin yanında İstanbul Hükümeti’ni de davet etmesi olmuş ve bu gelişme, saltanatın kaldırılmasıyla sonuçlanmıştır.

    Bilindiği gibi Ankara’da TBMM açılmasına ve 1921 Anayasası yapılmasına rağmen “bu devletin” bir devlet başkanı yoktur. Dolayısıyla meclis başkanı olan M. Kemal cumhuriyetin ilanına kadar olan zaman içerisinde bu görevi de üstlenmiştir. M. Kemal’in diğer öne çıkan yönü ise 5 Ağustos 1921’de Başkumandanlık Kanunu ile TBMM’nin yasama ve yürütme yetkilerini de tek başına kullanma hakkına sahip olmasıdır.

    TBMM, 1 Kasım 1922’de saltanatı kaldırdıktan sonra “halifelik” makamını da üzerinde bulunduran Vahdettin’in İngilizlere sığınarak ülkeyi terk etmesi üzerine yerine Abdülmecid Efendi’yi halife seçti. Ancak bu kez de “devletin rejimi” ve “devlet başkanlığı” tartışmaları ortaya çıktı. Hatta bazı kişiler Abdülmecid Efendi’yi “devlet başkanı” olarak görmeye başladılar.

    Bu kişiler arasında M. Kemal Paşa’nın Millî Mücadele boyunca kader ve silah arkadaşları olan komutanlar da vardı. Paşa, Fethi Bey’in istifasıyla ortaya çıkan hükümet krizini hedefi doğrultusunda yönlendirecek ve cumhuriyeti ilan edecektir. Bu durumun önemli bir sonucu da Millî Mücadele komutanlarıyla yollarının ayrılmasıdır.

    Atatürk’ün hemen sağındaki isim Fevzi Çakmak. Fotoğrafın en sağında ise İsmet İnönü görünüyor. Atatürk’ün cumhuriyetin ilanıyla birlikte belirlediği yeni yol arkadaşları…

    YOL AYRIMI

    Kemal Paşa 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıktığında Kazım Karabekir XV. Kolordu Komutanı olarak Erzurum’da, A. Fuat Paşa XX. Kolordu Komutanı olarak Ankara’da, Mersinli Cemal Paşa Konya’da bulunmaktaydı. Albay Refet Bey (Bele) de Paşa’yla birlikte ondan sonraki ikinci kıdemli subay olarak Bandırma vapuruyla Samsun’a gelmiş ve sonrasında III. Kolordu Komutanlığı’nı üstlenmişti. Bu kolordu,  sonradan batı cephesinin temelini oluşturacaktır.

    En son askeri rütbesi albay olan Rauf Bey de A. İzzet Paşa kabinesinde Bahriye Nazırlığı yapmış ve Mondros’u imzalayan heyetin başında yer almıştı. Daha sonra askerlikten istifa eden Rauf Bey, haziran ayında Anadolu’ya geçerek Millî Mücadele’ye katılmıştı.

    Kemal Paşa’nın birlikte hareket ettiği Fevzi Paşa (Çakmak) ve İsmet Bey (İnönü) dışındaki komutanlar bu kişilerdi. Mersinli Cemal Paşa’nın İstanbul’a gitmesinden sonra bu ekip beş kişi olarak yola devam edecektir. Bu komutanlar, ilk andan itibaren M. Kemal’in liderliğini kabullenmiş gözükmektedirler. Buna karşılık İsmet Bey (İnönü) Ankara’ya 9 Nisan 1920’de, Fevzi Paşa (Çakmak) da 27 Nisan 1920’de gelmişlerdi.

    Paşa; Millî Mücadele boyunca Erzurum’da olsa da Kazım Karabekir’in görüşlerinden yararlanmış, A. Fuat Paşa da asker ve diplomat olarak çeşitli görevler üstlenmişti. Rauf Bey kongreler döneminde önemli görevler üstlendikten sonra Meclis-i Mebusan’a katılmış ve sonra da İngilizler tarafından sürgüne gönderilmişti. Refet Paşa da savaş boyunca önemli görevleri yerine getirmişti.

    Yol arkadaşı komutanlar arasında M. Kemal’in yıllar sonra Nutuk’ta yer verdiği Rauf Bey’in sözlerine rağmen saltanatın kaldırılması sırasında bir görüş ayrılığı yaşanmadı. Buna karşılık cumhuriyetin ilanı tam bir kırılma noktası olacaktır. Bu kişilerin en önemli özelliği Millî Mücadele’ye sonradan katılan İsmet ve Fevzi Paşalara göre yeri geldiğinde M. Kemal’e itiraz edebilecek durumda olmalarıydı.

    24 Temmuz 1923’te Lozan Barış Antlaşması’nın yapılmasıyla Türkiye’nin bağımsızlığı batılı devletler tarafından onaylanmış ve sıra devletin rejiminin açıklığa kavuşturulmasına gelmişti. Zaman içerisinde dört komutan kendilerinin ikinci plana itildiklerini ve karar alma mekanizmalarında yer almadıklarını görmüşlerdi. Onlara göre Paşa’nın etrafı “birtakım tufeylilerle (dalkavuk, asalak)” kuşatılmıştı. Kemal cumhuriyetin ilanına giden süreçte 27 Eylül 1923’te Neue Frei Presse’te yer alan demecinde; 1921 Anayasasında millet egemenliğinin geçerli olduğunu, bu rejimin adının da cumhuriyet olduğunu vurgulayarak bir ay sonraki rejim değişikliğinin haberini vermişti.

    Ardından da Türk basınında Yunus Nadi gibi yazarlar vasıtasıyla cumhuriyete dair yazılar yer almaya başlamıştı. Bu arada 13 Ekim 1923’te Ankara başkent yapılarak hala İstanbul’un başkent olmasını düşünenlere büyük bir darbe indirildi.

    İkinci aşamada ise suni bir hükümet krizi oluşturdu. İkinci Meclis’in açılması sonrasında kurulan Ali Fethi Bey (Okyar) başkanlığındaki hükümet, 25 Ekim 1923’te istifa ettirildi ve yerine yeni bir hükümet kurulmadı. Bu sırada muhalif İstanbul basınında Karabekir, Rauf Bey, A. Fuat Paşa ve Dr. Adnan Bey (Adıvar)  isimleri öne çıkıyordu. 

    Kemal Paşa’nın amacı ise hükümet krizinden yararlanarak yeni rejimin adını koymaktı. Bu amaçla 28 Ekim 1923’te Çankaya’da bir toplantı yaptı. Bu toplantıya İsmet Paşa, Fethi Bey, Milli Müdafaa Vekili Kazım Paşa (Özalp), Kemalettin Sami Paşa, Halit Paşa, Rize Milletvekili Fuat ve Ruşen Eşref (Ünaydın) katılmıştı.

    Paşa toplantıda ertesi gün cumhuriyetin ilan edileceğini açıklamış ve misafirleri gönderdikten sonra İsmet Paşa ile anayasa değişikliği için gereken kanun metnini hazırlamıştı. 29 Ekim günü toplanan CHP grubunda ise A. Fuat Paşa başkanlığında kurulması düşünülen hükümette bakanlar görüşülmüş ancak listede yer alanların bir kısmı görev kabul etmeyeceklerini ifade edince M. Kemal toplantıya davet edilmişti.

    Kemal Paşa burada rejimin adının konulması için anayasada değişiklik yapılması gerektiğini söylemiş ve değişiklik teklifi oy birliği ile kabul edilmişti. TBMM’ye sevk edilen tasarı, Anayasa Komisyonu’nda görüşüldükten sonra mecliste kabul edilerek kanunlaştı.

    Anayasada yapılan değişiklikte; devletin yönetim şeklinin cumhuriyet olduğu, dininin İslam olduğu, resmi dilinin Türkçe olduğu, cumhurbaşkanının bir seçim dönemi için seçileceği ve tekrar seçilebileceği, başbakanın da cumhurbaşkanı tarafından atanacağı hususları yer alıyordu. Ardından cumhurbaşkanlığı için seçim yapıldı ve oturumda yer alan 158 milletvekilinin tamamının oyuyla M. Kemal Paşa cumhurbaşkanı seçildi.

    • Türkiye böylece devletin rejimi ve devlet başkanlığı problemlerini çözmüştü. Ancak bu tarihi süreç sırasında Rauf Bey, Refet, A. Fuat ve Karabekir paşaların görüşüne başvurulmamış hatta cumhuriyetin ilanı dördünün de Ankara’da olmadığı bir zamana denk getirilmişti. Yeni hükümetin İsmet Paşa tarafından kurulması ve Meclis Başkanlığı’na da Fethi Bey’in seçilmesiyle paşaların tasfiye süreci başlamıştı. 

    Rauf Bey ilan sürecinin bir oldubittiyle gerçekleşmesine; zamanlamanın yanlış olduğunu, zaten cumhuriyet demekle rejimin özgür olmadığını, asıl sorunun cumhuriyet ile demokrasi arasında olduğunu ve bu acelenin nedeninin izah edilmesi gerektiğini belirterek tepki gösterdi. 

    Bu tepkilerin altında Paşa’nın kader birliği yaptığı komutanların süreç dışında bırakılmaları kadar devrimlerin kademeli olarak yapılması gerektiğine inanmaları vardı. M. Kemal Paşa ise bu kişilerin özellikle de Rauf Bey’in planının “halife Abdülmecit Efendi’yi” devlet başkanı yapmak olduğunu ileri sürmüştür. Gerçekten de Kasım ayı içerisinde hem Rauf Bey hem de Karabekir halifeyi ziyaret etmişlerdir.

    Bu gelişmeler üzerine Rauf Bey partisi tarafından yapılan eleştiriler üzerine cumhuriyete muhalif ve saltanata taraftar olmadığına dair açıklama yapmak zorunda kalmıştır. Zaten birkaç ay sonra da 3 Mart 1924’te halifelik kaldırılacak ve Osmanlı hanedanının sürgün günleri başlayacaktır.

    Komutanların cumhuriyetin ilanıyla başlayan süreçteki endişesi, rejimin “cumhuriyet” adı altında tek adam rejimine dönüşmesiydi. Nitekim Rauf Bey, “Ben cumhuriyete taraftar olmakla beraber, şahsi yönetime de tamamen karşıyım.” demiştir. Bu durum elbette Rauf Bey, Karabekir, A. Fuat ve Refet paşaların birlikte hareketlerine zemin hazırlıyordu. Nitekim A. Fuat Paşa, Rauf Bey’in cumhuriyet karşıtı olmadığına dair beyanat vermiştir. 

    Karabekir de hatıralarında kendisinin Trabzon’da olduğu sırada yüz bir pare top atışı ile cumhuriyetin ilanından haberdar olduğunu, ordu komutanı ve mebus olduğu halde böylesine önemli bir gelişmeden haberdar edilmediğinden hem şaşırdığını hem de kırıldığını yazmaktadır. Ona göre M. Kemal, muzaffer bir kumandan olarak kararı “dikte ettirmiş” ve eski arkadaşlarının kendisine rakip olabilecekleri endişesiyle hareket etmiştir.  

    Bu şekilde başlayan yol ayrımının diğer önemli aşaması, komutanların milletvekili olmalarının yasaklanması oldu. Bunun üzerine siyaseti tercih eden A. Fuat, Kazım Karabekir ve Refet paşalar Rauf Bey’le birlikte Terakkiperver Fırka’yı kurdular. Bir zamanların silah arkadaşları böylece ayrı saflarda siyaset yapmaya başladılar.

    Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın (TCF) ömrü ancak birkaç ay oldu. Şeyh Sait İsyanı dolayısıyla parti kapatıldı. 1926 Haziran’ında ortaya çıkan M. Kemal’e suikast teşebbüsü davasında komutanlar da yargılandı. Böylece siyasi hayattan tamamen tasfiye edildiler. 

    TCF’de ikinci başkan olan Rauf Bey, İzmir suikastı yargılamasında İngiltere’de bulunuyordu. On yıl sürgün cezası aldı ve onuncu yıl affına rağmen Türkiye’ye dönmedi. Israrlar sonrasında 1935’te geri dönerek hakkındaki kararın iptal edilmesini sağladı. İnönü devrinde tekrar milletvekili oldu ve II. Dünya Savaşı yıllarında Londra Büyükelçiliği görevinde bulundu. 

    Ali Fuat Paşa TCF’de “umumi kâtip (genel sekreter)” görevini üstlenmişti. Kendisine İzmir suikastı yargılamasından sonra 1933’e kadar bir görev verilmedi. “Harbiye’den sınıf arkadaşı” olduğu M. Kemal Paşa’nın isteğiyle 1933’te CHP listesinden bağımsız olarak mebus seçilen A. Fuat Paşa, İnönü devrinde iki defa bakanlık ve sonra da meclis başkanlığı yaptı. Sonrasında DP milletvekili oldu.

    Kazım Karabekir ise sürekli gözetim altında tutuldu, hatıralarını bastırdığı matbaadaki kitapları yakıldı. İsmet Paşa’nın cumhurbaşkanı olmasıyla siyasete dönerek CHP’den milletvekili seçildi ve meclis başkanlığı yaptı. Refet Paşa’nın da siyasi hayata dönüşü, Atatürk’ün ölümüyle gerçekleşti. O da İnönü devrinde üç dönem milletvekilliği yaptı. Kemal Paşa cumhuriyetin ilanı sürecinde sadece Türkiye’nin rejimini belirmekle kalmamış, devrimler sürecinde kader birliği yapacağı yol arkadaşlarını da seçmişti. Böylece 1919 Mayıs-Haziran’ından itibaren beraber olmasına rağmen devrimler sürecinde kendisine problem çıkarabilecek paşaları devre dışı bırakmıştı.

    Onun artık asıl ekibi Millî Mücadele’ye bir yıl sonra katılan İsmet Paşa (İnönü) ve Fevzi Paşa (Çakmak) olacaktır. Bütün devrimleri bu ekiple yapacak, İsmet Paşa 1937’ye kadar başbakan olarak kalacaktır. Fevzi Çakmak da orduyu emanet ettiği “Mareşal” olarak onun ölümünden sonra bile Genelkurmay Başkanı olarak görevine devam edecektir.

    Kaynaklar: Yalçın, E. (2011), “Kurtuluş Savaşı Komutanları Ekseninde Cumhuriyet Rejimi Tartışmaları”, ÇTTAD, S. 22, s. 115-139; Ünal, Serkan, (2017), “M. Kemal Paşa’nın Yol Arkadaşlarının Cumhuriyete Tepkilere”, ODÜ SOBİAD, S. 7(3), s. 665-675; (2013), Yol Arkadaşlığından Cumhuriyete Amasya Askeri Örgütü, AÜ SBE Doktora tezi, Ankara; Demirbaş, O. (2005), “Türkiye’de Cumhuriyet Fikrinin Oluşumu”, Yakın Dönem Türkiye Araştırmaları, S. 8, s. 31-60; Soyak, A. R (2005), “Cumhuriyetin Kabulü ve İlanı”, Belgelerle Türk Tarihi Dergisi, S. 105, 106, 107, s. 41-47.

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • İsrail-Hamas savaşı | Bir insanlık faciası ve umutla beklenen barış

    İsrail-Hamas savaşı | Bir insanlık faciası ve umutla beklenen barış


    YORUM | AHMET KURUCAN

    Dün okuduğum ve izlediğim haberlerde İsrail-Hamas arasında cereyan eden savaşta sivil ölümlerinin toplam 6 bini geçtiği söyleniyordu. Bin 500’ü aşkın insanın ise İsrail bombardımanı ile yıkılan yaklaşık 200 bin evin enkazı altinda olduğu ifade edildi.*

    Araplar “Kıssatun latentehi” derler. “Bitmeyen hikaye” demek. İsrail-Filistin özelinde 1948’den bu yana, insanlık tarihi açısından bakacak olursanız ilk insandan bu yana bitmeyen bir hikayedir insanoğlunun çeşitli vesilelerle birbirleri ile mücadelesi, kavgası ve savaşı.

    Mücadele ve kavga bir kenara savaş üzerinden devam edelim: MÖ 3000 yılından bugüne 14 bin 531 savaşın meydana geldiğini söylüyor tarihçiler. Milyonlarca insan ölmüş ve öldürülmüş bu savaşlarda. 1990 yıllarda sadece Kuzey Afrika topraklarında çıkan savaşlarda toplam bir milyondan fazla insan öldüğünü söylüyor aynı kaynaklar.

    Pekala bu kadar büyük can kayıplarının olduğu bu savaşların sebepleri neler? Bir tek sebebi yok. Siyasi, askeri, dini, kültürel, ekonomik bir çok sebebi var. Her bir savaş için ayrı ayrı ele almak lazım bu sebepleri.

    Burada akla takılan bir soru ortak savaş tanımı. Var mı böyle bir tanım? Bildiğim kadarıyla yok. Şiddet kullanma kapasitesine sahip devletlerin karşıt devletlerle veya aynı kapasiteye sahip siyasi aktörlerle sahip oldukları o fiziksel şiddeti kullanmaları savaş tanımının ana ögesini oluşturuyor. Hepsi bu kadar. Bu açıdan bakılınca her bir savaş için ayrı bir tanım bile yapılabilir. Bununla beraber şunu söylemek yanlış olmaz sanırım; savaşın karşıtı savaşsızlık veya farklılıkları koruyarak birlikte yaşamak olduğuna göre savaş bir tarafın muhatabına isteklerini fiziksel şiddet kullanarak zorla kabul ettirmek için başvurduğu bir araçtır denilebilir. Nitekim İsrail-Hamas savaşı tam da bu kapsam içinde cereyan ediyor.

    Bu kısa hatırlatmalardan sonra gelelim günümüzde cereyan eden ve haftalardır dünya siyasetini kilitleyen ve bütün dünya haber kanallarını adeta esir alan İsrail-Hamas savaşına. İşin siyasi boyutu adına bir değerlendirme yapmak bu satırların yazarını aşar. İhtiyaç da yok zaten. Yerli ve yabancı basında konu ile alakalı öylesine derinlikli analizler yapılıyor ki bunların her biri sahalarının uzmanı.

    Bununla beraber insanı duyguları ölmemiş, akli melekelerini yitirmemiş, vicdanı pörsümemiş, ahlaki değerlerini kaybetmemiş yer yüzündeki her insanın söz söyleyebileceği bir yanlışlık var orada cereyan eden savaşta: sivillerin öldürülmesi. Kaldı ki başta söylediğimiz şu ana kadar olduğu ifade edilen 6 bini aşkın ölünün yarısı bebekler ve çocuklar.

    Bu yanlışa bütün dünya el ele vererek DUR demeli. Bunu demek ne insanı Hamas sempatizanı yapar ne de İsrail karşıtı. Nitekim hayatın değişik alanlarında ve kademelerinde çalışan vicdanı ölmemiş nice insanlar bunu söylüyor.

    Umarım ve arzu ederim ki şimdiye kadar tam anlamıyla kullanılmayan diplomasinin bütün imkanları kullanılarak önce akan kanlar durur, hayatının baharında vefat eden genç ölümleri durur, hayata yeni gözlerini açmış bebeklerin, büyük beklentilerle geleceğe umutla bakan çocukların öldürülmesi durur, durur da kalıcı bir barış bu zemin üzerine inşa edilir.

    Dediğim gibi umarım ve arzu ederim.

    Aksi halde anlaşılan ve görülen o ki bu insanlık faciası dünyanın gözünün içine baka baka bu savaş ve insanlık suçları yetkin ve etkin devletlerin, kurumların, örgütlerin ve kişilerin ‘DUR’ diyeceği ana kadar devam edecek.

    *İsrail ve Gazze’de ölenlerin sayısı toplamda 9 bine dayandı…

     

     

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Portre: Hep dört ayak üstüne düşen Benyamin Netanyahu’nun sırrı ne?

    Portre: Hep dört ayak üstüne düşen Benyamin Netanyahu’nun sırrı ne?


    Balkan TALU


    Artı Gerçek – Önce biraz ansiklopedik bilgi… Kendisi İsrail’de en uzun süre başbakan olmuş siyasetçi. Aynı zamanda, İsrail’in bağımsızlığına kavuşmasından sonra doğmuş olan ilk başbakan.

    CEPHEYİ ‘SEVİYOR’

    74 yaşındaki Benyamin Netanyahu, laik görüşlere sahip bir ailenin çocuğu. Ordudayken 1967-1970 yılları arasındaki Yıpratma Savaşı’ında yer aldı. 1967 Savaşı sonrası İsrail ile Mısır ve müttefikleri arasında yaşanan Yıpratma Savaşı’nda, çok sayıda sınır ötesi operasyona katıldı. Cephedeki başarıları sayesinde muharebe askeri ve takım lideri oldu. 1972 yılında omzundan yaralandığı halde, 1973 yılında Yom Kippur Savaşı’na katılmak için de geri döndü.

    İSRAİL’İN ABD’DEKİ SÖZCÜSÜ

    Netanyahu eğitim hayatında da başarılı biz çizgiye sahip oldu. ABD’nin en iyi üniversitelerinden biri olan Massachussets Institute of Technology’de (MIT) mimarlık okudu. Siyaset bilimi yüksek lisansını yaparken hem MIT hem de Harvard’dan dersler alarak hocalarının gözdesi oldu. Lübnan İç Savaşı döneminde önce yedek kuvvetlerde göreve çağrıldıysa da o, ABD’de kalıp bölgedeki icraatları, katliamları yüzünden eleştirilen İsrail’in sözcülüğünü yapmayı tercih etti. Burada sonradan ABD başkanı da olacak Donald Trump’un babası Fred Trump’la da yakın dostluk kurdu.

    netanyahu2.jpg

    Netanyahu siyaset sahnesinde milliyetçi sağcı Likud Partisi’ni tercih etti. Partiye ilk defa 1988 yılındaki milletvekili seçimleri sırasında girdi. 12. Yasama Dönemin’de Knesset üyesi oldu. Moşe Arens ve David Levy’nin Dışişleri Bakanı olduğu dönemde, onların yardımcılığını yaptı. Özellikle Körfez Savaşı’nın tırmandığı 1991 yılında uluslararası medyada İsrail’in yeni kamusal yüzü oldu. ABD’de yaşamış olması ve akıcı İngilizcesi onu, CNN gibi büyük kanallarda avantajlı kılmıştı. Bu başarılarıyla hem Madrid Görüşmeleri delegasyonunda yer aldı, hem de İzak Şamir yönetiminde başbakan yardımcılığına kadar yükseldi.

    iRGUN’UN İLK LİDERİNİN OĞLUNA FARK ATTI

    Netanyahu’nun üyesi olduğu Likud Partisi, Oslo müzakerelerinin ve eş zamanlı olarak barış umutlarının filiz verdiği 1992 seçimlerinde büyük bir hezimet yaşayarak iktidarı İşçi Partisi’ne devretti. Yenilginin ardından Benyamin Netanyahu 1993 yılında ünlü İrgun’un ve Likud’un ilk lideri Menahem Begin’in oğlu Benny Begin’e fark atarak Likud liderliğini devraldı ve ana muhalefet lideri oldu.

    1993-1996 arasındaki süreç, İşçi Partisi için pek de iyi geçmemişti… 4 Kasım 1995’te başbakan İzak Rabin aşırı milliyetçi Yigal Amir tarafından öldürüldü. 3-4 Mart 1996’da peşpeşe gerçekleştirilen intihar saldırılarının da ardından, 29 Mayıs 1996’da erken seçim yapıldı.

    Herkes barış sürecinin de mimarları arasında sayılan Nobel Barış ödüllü Şimon Peres’in kazanacağını düşünüyordu. Netanyahu ise ABD’de Cumhuriyetçi Parti’nin siyasi propagandistlerinden Arthur Finkelstein’ın öğrencisi George Birnbaum’la anlaşmıştı. Söylemini “güvenlikli bir barış yapmak” sloganı üzerinden kuruyordu. Seçimlerin sonucunda ise kendisi başbakanlığı kazanmış olmasına rağmen, meclisteki sandalye çoğunluğu İşçi Partisi’ndeydi. Netanyahu bu nedenle, o dönemde aşırı sağda yer alan Şas ve Yahudi Evimiz (UTJ) Partisi’yle koalisyon yaptı.

    RADİKAL SAĞ İLE İLK TEMAS

    Netanyahu, Madrid Görüşmeleri’nde de yer almasına rağmen Oslo Süreci’ni en sert eleştiren siyasetçiler arasında yer aldı. Dönemin İşçi Partisi liderliği adım adım Filistinlilere ödünler verilerek kademeli bir ilerleme sağlanmasını öngörüyordu. Netanyahu ise bu tavizlerin aşırılıkçıları cesaretlendireceğini, İsrail’in tavizlerine karşı Filistin yönetiminin de iyi niyet adımları atması gerektiğini savunuyordu. Bu yüzden barış müzakerelerinde de gözle görülür bir yavaşlama oldu. Netanyahu yine de o dönemde, El Halil’in yüzde 80’ini ve Batı Şeria’nın büyük bir bölümünü Filistinlilere bırakmayı kabul etti:

    1996 yılında, İsrail yönetimi Filistinlilerin sinir uçlarını test etmeye başlamıştı. Filistinlilerin yoğun muhalefetine rağmen, İsrail’in eski Nobel Barış ödüllü başbakanı Şimon Peres’in talimatıyla, Ömeriye Medresesi’nin alt tarafına ek bir çıkış açılmaya başlandı. Müslüman nüfus, İsrail’in bu şekilde başka bir oldu-bitti ilhakı gerçekleştirmesine, El Aksa ve Harem-i Şerif Camii’nin hasar göreceği ve bu şekilde yayılmacı politikalarına devam edeceği kuşkusuyla, şiddetle karşı çıkıyordu. Sonraki haftalarda İsrail ordusu ile Müslüman nüfus arasında çıkan çatışmalarda 80 kişi öldü. Dönemin Kudüs Belediye Başkanı ve daha sonra başbakanlık da yapacak olan Ehud Olmert, bu kazının arkeolojik kalıntı ve eserlere zarar verdiğini söyleyerek ve hükümeti sert bir dille eleştirerek inşaatı durdurduğunu açıkladı.

    ‘3 HAYIR’ POLİTİKASI

    Netanyahu ise bu gelişmelerin ardından 1997 yılında El Halil Protokolü’nün imzalanmasından önce, “Her iki tarafın da ihtiyaç ve gereksinimlerini gözetmek zorundayız” diyordu. Burada kastedilen şeyin İsrail’in çıkarları olduğu daha sonra anlaşılacaktı…

    1998 yılında ise Wye Nehri Memorandumu parlamentoda onaylandıktan sonra ısrarla ‘3 Hayır Politikası’nı vurguladı. ‘Hayır’ denilecek maddeler, İsrail’in Golan Tepeleri’nden geri çekilmemesi, Kudüs’ün durumunun tartışmaya açılmaması, müzakere masasına otururken ön koşul ileri sürülmemesiydi. Ne de olsa arkasında ABD gibi bir süper güç varken, kendisi istediği kadar ön koşul ileri sürebilirdi…

    1999’DA YENİLDİ AMA…

    1999 yılında Netanyahu o dönemki İşçi Partisi lideri ve eski komutanı Ehud Barak’a karşı ağır bir yenilgi aldı. Hakkında gene yolsuzluk iddiaları vardı ama bu arada ironik bir şekilde kaybetmesinin bir sebebi de Filistinlilere çok fazla taviz verildiğini düşünen kitlesiydi…

    Barak’la Filistin Kurtuluş Örgütü lideri Yaser Arafat’ın Camp David buluşmasının başarısızlıkla sonuçlanması, Arafat’ın masadan kalkması, Ariel Şaron’un Harem-i Şerif provokasyonu ve İkinci İntifada’nın başlaması yeni dönemin kısa sürmesine sebep olsa da, Netanyahu başbakanlığı hemen kazanamadı. Uzun zamandır kenarda bekleyen Ariel Şaron umulmadık bir şekilde Likud liderliğini de ele geçirdi ve Netanyahu’ya Maliye Bakanlığı görevini verdi. Bazı dedikodulara göre, Şaron Netanyahu’yu pasif bir görev ve pozisyonda tutmak için kendisine böyle bir görev vermemişti.

    netanyahu3.jpg

    ‘PERES KUDÜS’Ü BÖLECEK’

    Ancak Netanyahu, kesintilere uğrayan siyasi kariyerinde hep dört ayak üzerine düşmeyi başardı. Sözgelimi, 1976’daki uçak kaçırma eylemlerinden birinde rehineleri kurtarmak için yapılan Yıldırım Operasyonu’nda ölünce ulusal kahraman olmuş kardeşi Yonatan’ın ismini de, ABD’de edindiği siyasi bağlantıları da, sırası geldiğinde etkin biçimde kullanmayı başardı.

    Nixon’ın kazandığı başkanlık kampanyasını yöneten Arthur Finkelstein 1970 yılında kenara şöyle bir not almıştı: “Seçimi sizin işinize en iyi gelen konu etrafında kutuplaştırmaya çalışmalısınız, örneğin New York’ta uyuşturucu, suç, ırk…” Finkelstein’ın önemli bir uyarısı da şuydu: “Rakibiniz kutuplaştırma girişimini ele geçirdiğinde, başınız belada demektir.”

    Daha önce Kennedy’ye karşı seçim kazanayan ve silik bir profil olarak bilinen Richard Nixon’ın 1972’deki seçim sloganlarından biri de ‘sessiz çoğunluklar’dı. Artık kaos yerine istikrar isteyen kitleleri arkasına almayı başarmıştı. Savaş karşıtı öğrencilerin ve Afrikalı Amerikalıların eylemleri, suç oranları ile uyuşturucu kullanımındaki artış, Nixon’a başarı getirmişti.

    Finkelstein’ın öğrencisi George Birnbaum ise 1996 seçimlerinde normalde barış yolunda ilerlemesi düşünülen İsrail halkının içindeki paranoyayı “Peres Kudüs’ü bölecek” söylemleriyle yükseltip kampanyanın seyrini değiştirmeyi başarmıştı. Hamas’ın intihar eylemleri de Netanyahu’nun ekmeğine yağ sürmüştü. Müzakere masasındaki muhatap olan El Fetih’in İsrail topraklarında eylem yapmıyor olmasına rağmen, ““Filistinli teröristlere fazla taviz verildiği” duygusu seçmenlerde yer etmişti bir kere.

    ŞARON’U PROTESTO EDİP İSTİFA ETTİ

    Kısacası, Netanyahu’nun en büyük başarısı, asla sorgulanmayan ana akım milliyetçi söylem ve paranoyaları kaşıyıp diri tutmayı bilmesi oldu. 2004 yılında Şaron Gazze’den çekileceğini açıkladığında, bu tasarının referanduma sunulmadığı gerekçesiyle Şaron’u protesto edip istifa etti. Şaron bu yüzden ayrı parti kurmak zorunda kaldı. Şaron 2005 yılında ani bir felç geçirdiğinde ise Netanyahu, Likud lideri olarak tekrar işbaşına geldi. O günden beri de koltuğunu koruyor.

    ‘BİR FİLİSTİN DEVLETİ OLMAYACAK’

    Netanyahu 2009 yılında, İsrail’in yanında bir de Filistin devleti kurulmasını kabul edeceğini beyan etmişti ama ABD’nin Gazze’deli Hamas hükümetine karşı ikircikli tutumu elini rahatlattı. 2017 yılında eski dostu, yeni ABD başkanı Donald Trump Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıdığını açıkladı. Bu gelişmeden sonra daha da cesaretlenen Netanyahu,2019 yılında verdiği bir radyo söyleşisinde “Bir Filistin devleti olmayacak. En azından insanların konuştuğu, söylediği şekilde değil” deyiverdi.

    ‘SEÇKİNLERİN’ DUYARLILIKLARI ULTRA ORTODOKSLARI İLGİLENDİRMİYOR…

    Öte yandan, Netanyahu dört senede beş seçim yapmak zorunda kaldı ve İsrail’de en uzun süre başbakanlık yapabilmiş siyasetçi unvanına sahip olabildi. Üstelik bu süreçte, hem 1999 yılında aldığı hezimetteki, hem de son dönemdeki yolsuzluk iddiaları ayyuka çıkmış durumdaydı.

    Peki buna rağmen koltuğunu nasıl koruyabiliyor?

    Economist dergisinde yer alan bir analize bakarsak, Netanyahu İsrail’in kamplara bölünmüş oluşunu sömürüyor. Mart ayında yayımlanan analize göre, İsrail’de orta sınıf Aşkenaz nüfus daha laik ve demokratik değerleri önemserken, dindar alt sınıflar daha aşırı ortodoks kitle içinde yer alıyor. Ultra ortodokslar son dönemde yapılan hukuk devleti tartışmalarına da tamamen duyarsızlar. Zira 1999 yılından beri yüksek yargının kendi değerlerini temsil etmediğini düşünüyorlar.

    Ancak İsrail’de yargı bağımsızlığını sekteye uğratacak düzenlemelere karşı protestolara katılanlar arasında teknoloji sektörü çalışanları ve ordu mensupları yer alıyorsa da, bu kitlenin ülkenin seçkim kesimlerini temsil ettiği düşünülüyor ve onların duyarlılıkları, alt sınıftaki ultra ortodoksları ilgilendirmiyor…

    netanyahu1.jpg

    Bu arada demokrasi ve hukuk devleti isteyen orta sınıf ise Filistin sorunu, barışın geleceği, ortodoks yerleşimcilerin yayılmacı fikirleri (Ürdün Nehri ve Akdeniz arasındaki bütün bölgenin İsrail toprağı olması gerektiğini düşünüyorlar) gibi konular söz konusu olduğunda, büyük bir sessizliğe gömülüyor. Komünist parti Hadaş’ın milletvekillerinden Aida Touma-Suleiman, “Yurttaşlık hakları erozyona uğradığı andan itibaren bu durum ilk bizi etkileyecek. Buna rağmen mevcut protesto dalgasıyla bir aidiyet hissedemiyoruz çünkü eylemlerde verilen militarist ve milliyetçi mesajlar bize hitap etmiyor. Araplar marjinalize edilmeye devam ediliyor.”

    Netanyahu her zaman derslerine iyi çalışmış ve ezberlerine sadık kalmış bir politikacı oldu. Son dönemlerdeki her ‘kurt’ politikacı gibi, yurttaşlarını mümkün olduğunca çok kutup ve kampa ayırmanın, mevcut olanları da derinleştirmenin yolunu her daim buldu. Hem de çok geniş kitlelerin şimşeklerini üstüne çekmişken… ‘Beka ve güvenlik korkusu’ bir kenarda duruyor… Peki Netanyahu gibi yolunu puslu havalarda bulan politikacılarla ne kadar güvendeyiz? O biraz şüpheli işte…

    Kaynak: Artı Gerçek
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Tayyip Erdoğan’a verilen görev bu muydu?

    Tayyip Erdoğan’a verilen görev bu muydu?


    YORUM | MAHMUT AKPINAR

    Perşembe günü Oxford Üniversitesi’nde düzenlenen ‘Hizmet, Eğitim ve Radikalleşmezlik’ Paneline katıldık. Programda Hizmet Hareketi’nin öğreti ve pratiğinin radikalleşme ve şiddete karşı panzehir oluşturduğu üzerinde duruldu.

    2016 sonrası 323 bin kişinin tutuklandığı, yüzbinlerce insanın hapse atıldığı ve ağır zulme, aşağılamaya maruz bırakıldığı halde en küçük bir şiddete bulaşmamasına dikkat çekildi. Radikalleşme teorilerinin rağmına milyonların şiddete yönelmemesinin sebepleri tartışıldı. Dr. Kamil Yılmaz, ‘Hizmet insanlarının radikalleşme teorilerinde sayılan siyasi zulüm, esaret, işkence, sosyal baskı ve zoraki göç gibi radikalleşme faktörlerinin hepsini yaşadığı halde radikalleşmemesinin mevcut teorilerle açıklanamayacağını’ kaydetti. Dr. Yılmaz ve Dr. Recep Doğan, Oxford akademisyenlerinden Prof. Dr. Paul Weller’in danışmanlığında yaptıkları ve iki yılı aşkındır sürdürdükleri hacimli akademik çalışmanın tanıtımını yaptılar.

    Panele ‘Hizmet İslam’ı Özkaynaklarına Dönerek Radikalleşmeden Kurtarıyor,’ başlıklı sunumuyla katılan Haham Dr. Yakov Nagen, ‘Allah adına şiddete başvuranların dinleri gasp ettiklerini’ ifade etti. Haham Nagen’in, ‘Fethullah Gülen Hocaefendi’nin dini reforme ederek değil, dinin öz kaynaklarına, asıllarına dönerek radikalleşmeye bent oluşturduğunu ve bunun takip edilmesi gereken bir rota olduğunu, Hizmet Hareketi’nin geliştirdiği bu modelin taklit edilmesi ve evrenselleştirilmesi gerektiğini’ söylemesi Müslüman aydınların göremediği çok önemli bir tespitti.

    Panelin en etkileyici kısmı Pakistan’da 1995’te kurulan, 2016 sonrası AKP iktidarının baskısıyla kapatılan Pak-Türk okullarının radikalleşmeye nasıl engel olduğunun online katılan Pakistanlı akademisyenler, veliler ve öğretmenler tarafından anlatılmasıydı.

    Pakistan’dan katılan akademisyen Dr. Seema Arif, PakTürk okulları kurulmadan önce Pakistan’da ‘okulculuğun’ radikalleşme aracı olarak kullanıldığını, Hizmet okullarının bunu değiştirdiğini ifade etti. İki çocuğunu Hizmet okullarına emanet etmiş olan araştırmacı gazeteci Dr. Naveed Ahmad, okulların sadece öğrencileri değil anne babaları da eğittini vurguladı.

    Pak-Türk okullarına çocuklarını veren, uzun yıllar Pakistan Yüksek Öğretim Konseyi Başkanlığı yapan Farman Ullah Anjum, PakTürk okullarının kapatıldığı dönemde öğretmenlerin sergilediği fedakarlığı ve diğergamlığı anlattı. Sınır dışı edilmeyi veya tutuklanmayı bekleyen Hizmet öğretmenlerinin her gece bir başka adreste kaldıklarını, kendilerine ait hiçbir şeylerinin kalmadığı dönemde bile öğretmenlerin, velilerin getirdiği gıda paketlerini yetimhaneye hediye ettiklerini söyledi.

    Pak-Türk Okulları eski Biyoloji öğretmeni Meral Kaçmaz, Hizmet okullarının Pakistan’ın en geri kalmış ve radikalleşme eğilimi yüksek bölgelerinde bile kampüsler açtığını, kız çocuklarının okutulması adına anne babaları ikna için dağ köylerini gezdiklerini anlattı. Erdoğan rejiminin baskısıyla Pakistan polisinin evlerine dayanıp çocukları önünde kendilerine kelepçe takmasını, sonra başlarına çuval geçirilip Türkiye’ye deport edilmelerini ağlayarak dile getirdi. Bu tablo karşısında Pakistan’lı katılımcılar duygulandılar ve Kaçmaz ailesinin Pakistan’da maruz bırakıldıkları durum nedeniyle özür dilediler.

    Son 3 asırdır Müslümanlar cehaletle, ihtilafla ve fakirlikle boğuşuyor. Batının Müslüman coğrafyaları kolonileştirmesinden sonra buna tepki olarak Müslümanlar arasında siyasal İslam anlayışı ve onunla bağlantılı radikalleşme, şiddet eğilimi de yükselişe geçti. İslam savaşta bile sivillere dokunulamayacağını, düşmanın ölüsüne bile işkence edilemeyeceğini açıkça ifade etmesine rağmen sözde İslam namına mücadele veren bazı örgütler sivilleri öldürüp, çocukları kaçırıp intihar saldırıları yapmayı ‘cihat’ görebiliyor.

    Dünyanın, münhasıran batının insan hakları konularında çifte standart uygulaması ayrı bir yazının konusu. Erdoğan gibi siyasi liderlerin sivilleri öldürmeyi ‘direniş’ olarak görmesi, Hamas benzeri örgütleri açıkça savunması, meşrulaştırması Müslümanları asli kaynaklardan uzaklaşıp radikalleşmeye ve şiddete yönelmeye teşvik ediyor. Maalesef Müslüman coğrafyalarda son yüz yılda siyasal İslamcı akımlar, partiler çok etkililer. Bu kesimler Kur’anın, hadislerin rağmına siyasi yaklaşımları önceleyip Müslümanları radikalizme ittiler.

    Türkiye Arap dünyasından, İran coğrafyasından farklı olarak hoşgörüye açık, birlikte yaşama örneklerinin güçlü olduğu, şiddet ve radikal eğilimlerden uzak bir İslam anlayışına sahipti. Bunda, bin yıldan fazla Anadolu ve Balkanlarda etkili olan tasavvuf geleneğinin etkisi büyüktür. Ayrıca siyasal İslama prim vermeyen geleneksel cemaat ve tarikatlar Türkiye’de radikalleşme ve şiddete dayalı İslami yaklaşımlara bariyer oluyordu.

    Marijinal bazı gruplar hariç Türkiye Müslümanları, Kemalist rejimin baskıcı ve dışlayıcı laiklik uygulamalarına rağmen radikalleşmemiş, şiddete asla yönelmemişti. Bu yönleriyle Türkiye demokrasi ile İslamın birlikte olabileceğine, Müslümanların başka din, inanç ve görüşten kimselerle çoğulcu ve barış içinde yaşamaya açık olduklarına dair öne çıkan bir örnekti. Ama Erdoğan iktidarı son 10 yılda geleneksel cemaatleri, siyasal İslamla hiç yıldızı barışmamış tarikatları dahi tehditle veya satın alarak iktidarına payanda yaptı. Kamu imkanlarıyla onları yanına çekti, reaksiyoner, radikalleşmeye açık hale getirdi.

    Asırlar boyu şiddete hiç bulaşmamış (Nakşi, Kadiri) bazı tarikatların gençleri siyasi ortamın, ayrıştırıcı etkisiyle Ortadoğu’daki cihadist gruplara militan olarak katıldılar. İslamı ve İslamcılığı araçsallaştıran Erdoğan rejimi, sabır-tevekkül-edep örneği, hal ehli sofilerin, tasavvuf erenlerini bile şiddete açık, kan dökmeye hazır, başkasına tahammülü olmayan radikalize olmuş gruplara dönüştürüyor. Yani Türkiye Müslümanları giderek tarihi, sosyolojik kodlarından uzaklaşıyor, tarikatlarıyla, geleneksel dini cemaatleriyle Siyasal İslamcı refleksler kazanıyor. Şiddete ve radikalizme açık hale geliyor. Bakınız: AKP, tarikatları siyasallaştırıp radikalleştiriyor

    Türkiyede ve İslam dünyasında hoşgörüyü, diyaloğu yaygınlaştıran, şiddet ve radikalizme bariyer olan, son 40 yılın en yaygın ve etkili dini grubu Hizmet Hareketiydi. Hizmet, Türkiye içinde binlerce kuruma, milyonlarca mensuba ulaştı ama en küçük bir şiddete bulaşmadı, radikal eğilimlere ve siyasal islamcı yaklaşımlara hep mesafeli durdu. Son asırların en önemli ictihatlarından birisi olan Bediüzaman’ın “Maddi kılıç kınına girmiştir. Medenilere galebe ikna iledir, icbar ile değildir.” yaklaşımı gereği Hizmet şiddete, radikal eğilimlere çok net tavır koydu.

    Oxford’daki panelde de ifade edildiği üzere gördüğü ağır ve yaygın zulme, ‘terörist’ ilan edilip etiketlenmelerine rağmen Hizmet mensupları kimseye taş bile atmadılar. Hizmet bütün stratejisini cehaletle, fakirlikle ve iftirakla mücadeleye ayırdı. Buna matuf sadece Türkiyede bin 200 okul, binlerce dershane, yurt, kurum açtı, 16 üniversite kurdu. Sadece türkiyede değil geniş coğrafyada fakirlikle ve cehaletle mücadele etti, yatırımlar yaptı. Ama Erdoğan rejimi kendisine biat etmeyen, teslim olmayan bu Hareketi yok etmeye odaklandı.

    Türkiye’deki binlerce kurumu kapatması, el koyması, milyonları etiketlemesi, mal varlıklarına çökmesi yetmedi. Hizmet Hareketinin dünyanın çok farklı ülkelerindeki faaliyetlerini de kapatmak için devletin imkanlarıyla kampanyalar baaşlattı. Hizmet Afrika’nın ve Asya’nın pek çok ülkesine okullar, üniversiteler açmış, sosyal, ekonomik yatırımlar yapmıştı. Erdoğan rejimi Dışişleri’nin imkanlarını seferber edip, siyasetçileri, bürokratları satın alıp buralardaki okulları da kapatmayı kendisine vazife edindi. Oysa bu kurumlar ve çalışmalar hem cehaletin, fakirliğin azalmasına büyük katkı sağlıyor hem de Türkiye ile bu ülkeler arasında köprüler kuruyordu.

    Hizmet dünyada radikal İslami eğilimlerin en güçlü olduğu Afganistan, Pakistan gibi ülkelerde önemli kurumlara ve faaliyetlere sahipti. İç savaş devam ederken bile öğretmenler Afganistan’dan ayrılmadılar. Oralardaki kız ve erkek okullarından onbinlerce mezun çıktı ve bunlardan Harward, Oxford gibi dünyanın en yiyi üniversitelerine gidenler oldu. Keza yukarıda bahsedildiği gibi kardeş ülke Pakistan’da 20 yıldan fazla önemli işlere imza attı. Ama Erdoğan fakirliğin, yoksulluğun, radikalizmin kol gezdiği ülkelerdeki kurumları kapatmak, öğretmenleri cezalandırmak için büyük bir tutkuyla uğraştı ve pek çoğunu kapattırdı.

    Silaha şiddete bulaşmış gruplara Türkiye kapılarını açan, onlara imkanlar hazırlayan, Türkiye’den bu gruplara destek gönderen, tasavvuf ekollerini bile şiddete bulaştıran Erdoğan, aynı zaman diliminde hiç şiddete bulaşmamış Hizmet’i yok etmeye çalışırken neyi amaçlıyor? Israrla şiddete açık, teröre eğilimli Müslümanları teşvik edip desteklerken, neden şiddetten uzak, barış içinde eğitim faaliyeti yürütenleri ‘terörist’ ilan edip imhaya çalışıyor? Taliban’ın bile dokunmadığı Afganistan’daki okulları siyasi baskı ile kapattırmak hangi aklın, hangi motivasyonun gereğidir?

    Tayyip Erdoğan, son 10 yılda İslam dünyasının en hoşgörülü, demokrasiyle bağdaşabilecek, dünyaya İslam adına ümit vadeden ülkesi Türkiye’yi siyasal İslam’ın üssü haline getirdi. Devleti yeryüzündeki bütün radikal grupların destekçisi yaptı. Geleneksel cemaatlerin, tarikatların bile genetik dokusunu bozdu, onları siyasallaştırdı, şiddete açık hale getirdi. İslam dünyasında hoşgörü ve diyalog diyen, eğitime yatırım yapan bir hareketi, kesimi en önemli hedef haline getirdi. Bu hareketi Türkiye’de yok etmeye, dünyada etkisizleştirmeye odaklandı. Bunları bir kinin, nefretin sonucu yapsa Türkiye’de zarar vermekle yetinirdi. Ama o Türkiye ve Müslümanlar için en yararlı projeleri bile hedef alıp yıkmayı, yok etmeyi tercih etti.

    Malum bir videosunda Erdoğan “Ben BOP eş başkanıyım.” diyor. Başka bir videosunda ise “Komuta merkezim bana ‘Papaz elbisesi giy’ derse giyerim.” diyordu. Kimse de “Senin komuta merkezin neresidir, kimdir?” diye sormadı.

    22 yıllık Erdoğan iktidarına baktığımızda ilk iki dönem güven oluşturma, sonraki yıllar gücü şahsında toplayıp tek adam haline gelme ve projeyi icra etme dönemi olarak görülüyor. Kaç defa tökezledi, suçüstü yakalandı, kaybetmek üzereydi ama her defasında bir el imdadına yetişip tekrar ayağa kaldırdı. Misyonu bitmediği için kendisine ek zaman verdiler sanrım. Eğer BOP eş başkanı olarak bir hedef, görev verildi ise bu görev hala tamamlanmış değil.

    Belki de sırada Ortadoğu’nun daha küçük parçalara bölünmesi var. Muhtemelen Türkiyenin de..

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Netanyahu, sadece Gazze’yi mi yıkıyor?

    Netanyahu, sadece Gazze’yi mi yıkıyor?


    YORUM | ADEM YAVUZ ARSLAN

    Yirminci gününe giren İsrail-Hamas savaşında tablo giderek ağırlaşıyor. Filistin Sağlık Bakanlığı verilerine göre ölü sayısı 10 bine yaklaşıyor. Bunların çoğu kadın ve çocuk.

    Aralıksız bombalanan şehirlerde enkaz altında kaç kişinin olduğu halen bilinmiyor. Elektrik, su ve temel gıda maddeleri yok. Hastanelerin çoğu artık çalışamaz hale geldi.

    Tirajedi her geçen gün katlaranak büyürken dün toplanan AB ülkelerinin liderleri ateşkes talebinde bile bulunamadılar. ABD ise ateşkes çağrısında bulunmadığı gibi İsrail’e kayıtsız şartsız desteğe devam ediyor. Hal böyle olunca da İsrail dünyanın gözü önünde Gazze’yi düz ediyor.

    Nerede duracak, kaç kişiyi öldürecek tahmin etmek mümkün değil. Ancak bu noktada şunu ifade etmek şart: İsrail sadece Gazze’yi yıkmıyor. Başta ABD olmak üzere Batı medeniyetini de adım adım çöküşe götürüyor.

    Neyi kastettiğimi ABD’de son günlerde artan örneklerle açacağım ancak çok önemli olduğunu düşündüğüm bir son dakika gelişmesine parantez açayım.

    Malum olduğu üzere Türk-Amerikan ilişkileri uzun zamandır kötü. Erdoğan ile eski başkan Trump arasındaki ‘frekans uyumu’ bile bu soğukluğu giderememişti. Biden seçimi kazandıktan sonra Erdoğan’ı açıkça görmezden geldi. Tebrik telefonuna aylarca dönmedi, Beyaz Saray’a davet etmedi. Zoraki görüşmeleri de uluslarası zirvelerde ve çok kısa tuttu.

    Erdoğan, Biden tarafından kaale alınmamayı mesele yapmış durumda. Açıkçası Ukrayna’nın işgali sırasındaki tutumu ve İsveç’in NATO üyeliğinin önünü açmasıyla ilişkilerin düzelmesini bekliyordu. Ancak Çarşamba günü “Hamas’ın terör örgütü değil ülkesini savunan bir kurtuluş örgütü olduğunu” iddia etmesi ilişkileri başka bir seviyeye taşıdı. Diyebilirim ki Erdoğan’a zaten açılmayan Beyaz Saray’ın kapıları tamamen kapandı.

    ABD Kongresi’nde Erdoğan’a yönelik ciddi bir tepki vardı ama Beyaz Saray ve Pentagon ‘stratejik ilişkileri’ gerekçe yapıp durumu dengelemeye çalışıyordu.

    Erdoğan’ın Hamas politikası nedeniyle Kongre’nin tepkisi yeniden yükseldi. Geçtiğimiz günlerde Kongre’nin 110 üyesi başkan Biden’e bir mektup göndererek Türkiye’nin politikalarına tepki gösterdiler. Dün akşam ise Dışişleri Bakanı Blinken’e hitaben bir mektup yayınlandı. Kongre’nin 45 üyesinin imzaladığı mektup eşi benzeri zor görülen sertlikte.

    Mektuba imza atan Kongre üyeleri, “Hamas’ın İsrail’e karşı acımasız terör eylemleri gerçekleştirmesini sağlayan Türkiye ile Hamas arasındaki siyasi, lojistik ve mali bağlantıları kesmek için, ABD hükümetini diplomatik ve ulusal güvenlik araçlarının tamamını kullanmaya çağırıyoruz. Bu doğrultuda, Türkiye’den Hamas’a karşı derhal ve tereddütsüz bir şekilde harekete geçmesini talep etmenizi istiyoruz” dediler.

    Mektupta ayrıca Erdoğan’ın Hamas ile olan ilişkilerinin ve Türkiye’nin sağladığı lojistik desteğin ciddi bir endişe kaynağı olduğu vurgusu yapıldı.

    Kongre üyeleri Ankara’nın Hamas’a verdiği desteğin söylemin ötesine geçtiğini buna karşılık ABD’nin gerekli tedbirleri almadığını iddia edip “Türkiye, Gazze’den sonra Hamas’ın en büyük ikinci üssüne dönüştü” dediler.

    Mektupta Hamas’ın üst düzey isimlerinin Türkiye’deki faaliyetlerine de yer veriliyor. En çarpıcı kısım için ‘talepler’ bölümünde.

    ABD’li senatörler Blinken’e hitaben 5 talep dile getirdiler.

    “Türkiye’nin Hamas’ı terör örgütü olarak ilan etmesi, Türkiye’deki ofislerinin kapatılması, Hamas yöneticilerine verilen pasaportların iptali ve sınır dışı edilmesi” gibi taleplerin yanında bir beşinci madde var ki hayli dikkat çekici.

    ABD’li siyasiler “Hamas’ın 7 Ekim 2023’te İsrail’e düzenlediği saldırıda herhangi bir Türk yetkilinin yer alıp almadığını araştırıması ve bulgularının ABD Dışişleri Bakanlığı’na rapor edilmesi” talebinde bulundular.

    Açıkçası bu eşi benzerine pek rastlanmamış bir talep.

    Zira 7 Ekim saldırısı ile Türkiye’yi daha doğrusu Erdoğan rejimini irtibatlandıran bir durum söz konusu. Kongre üyelerinin böyle bir ifadeyi mektuba gelişi güzel koymadıklarını bilmek için uzman olmaya gerek yok.

    Erdoğan bugüne kadar ‘koptu kopacak’ denen ilişkileri bir şekilde çevirmeyi başardı ancak bu kez durum biraz daha zor. Herşeyden önce uzunca zamandır büyük yatırım yaptığı Yahudi Lobisi’ni kaybedebilir. Bu konuyu daha uzun süre tartışacağımız için burada bir virgül koyup girişte bahsetiğim konuya dönelim.

    BATI MEDENİYETİNİN TEMELLERİNE DARBE

    Israil’in Gazze operasyonu ve Batılı ülkelerin Netanyahu hükümetine verdiği desteğin pek hesaba katılmayan bir yan etkisi olacak. Herşeyden önce ABD ve AB ülkeleri İsrail’in işlediği suçlara dolaylı da olsa ortak oluyor.

    Dahası İsrail Batılı değerleri yok eden bir süreci başlattı. Şöyle ki; ABD ve AB’de en önemli konu ifade özgürlüğü sayılır. Hatta ABD Anayasası’nın birinci düzeltme maddesi ifade özgürlüğüne dairdir. Bu konu adeta kutsanır. Nitekim ifade özgürlüğünün en geniş uygulamalarını yıllardır görüyoruz.

    Mesela Beyaz Saray’ın duvarında Trump’a hem de başkanlığı döneminde küfür yazanları bizzat gördüm. Şiddete teşvik etmediği sürece en ağır eleştiriler rahatlıkla yapılıyordu.

    Geçmiş zaman kullanıyorum çünkü Hamas’ın saldırısı ile başlayan süreçte ABD’nin de kimyası bozuldu. Bugün Washington başta olmak üzere ABD’de Filistin lehine bir şey söylemek neredeyse mümkün değil.

    Hamas’ın terör eylemini lanetleyen bir cümleyle başlayıp ‘ama Filistinli siviller’ diye devam etmek isteseniz bile hemen lafı ağzınıza tıkıyorlar. Bu öyle bir hale geldi ki bugün siyasetten medyaya akademiden sanata her alanda söz birliği var.

    Düşünün, ifade özgürlüğünün en geniş olduğu üniversitelerde bile Filistin lehine açıklama veya gösteri yapmak neredeyse imkansız oldu. Florida valisi DeSantis Filistinli sivillerin haklarını savunan derneği kapattı.

    Filistine destek açıklaması yapan öğrenci dernekleri Harvard üniversitesini adeta ikiye böldü. Eski mezunlar karşı açıklamalar yaptı. Bir çok batılı başkentte Filistine destek açıklaması yapmak neredeyse mümkün değil. Filistinli yazar çizerlerin programları iptal ediliyor. Örnekleri uzatmak mümkün.

    Uzun yıllardır Washington’da yaşayan bir analistin deyimiyle “11 Eylül sonrası hava geri geldi.”

    Düşünebiliyor musunuz; ifade özgürlüğünün adeta kutsandığı Batılı başkentlerde İsrail’in Filistinli sivillere bomba yağdırmasını dahi eleştiremediğiniz bir atmosfer oluştu.

    İsrail’in Gazze’de sivillere attığı her bomba dünyanın başka bölgelerinde öfkeyi arttırıyor. Bu gerginlik medeniyetler çatışmasına dönüşme potansiyeline sahip.

    Tehlikenin farkında mısınız?

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Filistinliler ve Kürtler | Karşılaştırmalı bir analiz

    Filistinliler ve Kürtler | Karşılaştırmalı bir analiz


    YORUM | PROF. MEHMET EFE ÇAMAN

    Mukayeseli/karşılaştırmalı politik analizler çok verimli ve analitiktir. Görünmeyen veya görülmek istenmeyen detaylar bu analizler tarafından açığa çıkarılabilir. Bu yazıda ben de mukayeseli bir analiz yapmak istiyorum. Filistin’in özgürlük meselesiyle Kürtlerin özgürlük meselesini karşılaştırmayı amaçlıyorum. Yani izninizle yine tehlikeli bir alana gireceğim. Linç edilme tehlikesini göze alıyorum anlayacağınız.

    Türkiye, güvenlik ve dış politikasını tamamıyla İsrail-Gazze savaşına endekslemişken, aleni şekilde Batı karşıtı bir yönelime girmişken ve Erdoğan HAMAS’ın “terör örgütü olmadığını”, “vatanını savunan mücahit bir grup olduğunu” resmi ağızdan dile getirmişken, elbette konuya salt güvenlik, dış politika ve Türkiye’nin yönelimi gibi konulardan yaklaşmak olanaklı. Nitekim dünkü (25 Ekim) yazımda bu konuyu incelemiştim. Ancak konunun bir başka boyutu daha var.

    Okurlarımızın bildiği üzere, son 100 yıldır Türkiye’de kimlik ve kimliğe ilişkin politikalar tartışma konusu. Cumhuriyet 1923’te kurulduğunda ülkedeki tüm insanların bir ulus/millet kategorisiyle tanımladı. Resmi bir kimlik oluşturdu. Bu kimliği etnik/kültürel bir çerçeveye oturttu. Etnik olarak Orta Asya’dan göç miti diskuru üzerinden Türkiye’de yaşayanların Orta Asya kökenli Türkler olduğu kabul edildi. Kültürel olarak Türk dili ve Türk kültürü üzerinden monolitik, tek tip, homojen bir kültür endoktrinasyonu benimsendi.

    Bildiğimiz gibi Anadolu’da etnik Türk olmayan farklı topluluklar mevcut. Bunların başında Kürtler geliyor. Elbette Araplar, Gürcüler, Ermeniler, Rumlar, Boşnaklar, Lazlar, Süryaniler, Romanlar gibi başka etnik topluluklar da var. Ancak demografik olarak Kürtler, şüphesiz ki kendisini Türk olarak tanımlayan Türkofonların ardından, Türkiye’de yaşayan en geniş etnik gruptur.

    Kürtlerin diğer etnik topluluklardan diğer bir farkı da, belirli bir coğrafyada yoğun olarak yaşamalarıdır. Daha detaylı ifade etmek gerekirse, bugün Türkiye’de “güneydoğu Anadolu” ve “doğu Anadolu” olarak nitelenen coğrafyanın çok geniş kesimlerinde Kürtler çoğunluktur. Bu bölgelerde belirgin bir Kürt nüfus yoğunluğu bulunuyor.

    Bir diğer önemli detay, Kürtlerin yukarıda belirttiğim bölgelerde yerli/endojen bir halk olmasıdır. Başka bir ifadeyle, Kürtlerin tarihi bu bölgelerin yerel tarihi denebilir. Kürtler bilinen tarih boyunca bu topraklarda yaşadılar. Özellikle “güneydoğu Anadolu” denen bölge, Kürtlerin ana yurdu. Bu bölgenin doğusunda ve güneyinde kalan topraklarda da, yani kuzey Irak ve doğu İran ve kuzey Suriye’deki birçok bölgede de, Kürtler demografik olarak çoğunluktadır ve bu bölgeler de Kürtlerin ana vatanı.

    Türkiye’de İsmail Beşikçi’nin ve dünyada birçok Ortadoğu çalışan tarihçinin işaret ettiği gibi, Kurdistan denen coğrafya, Türkiye, İran, Irak ve Suriye arasında bölünmüş durumda. Kurdistan kavramın siyasi bir içeriği olup olmaması ayrı bir konu.

    Kürtlerin bu durumu, Filistinlilerle benzerlik göstermekte. Filistin de Osmanlı ve İngiliz otoritesi altındayken coğrafi bir anlam dışında politik bir anlama sahip değildi. Bugün Filistin denen topraklar, tarihte modern döneme kadar hiçbir zaman politik bir içeriğe sahip olmadı. Diğer bir ifadeyle, Filistin adı altında bağımsız bir devlet var yoktu. Filistin coğrafi bir terimdi. Tıpkı Kurdistan gibi. 

    Dahası, mukayeseli değerlendirildiğinde, Kurdistan ve Kürtlerin siyasi (devlet ve ulus olarak) varlık iddiası, Filistinlilere göre daha güçlü argümanlara sahiptir. Çünkü Filistinli kavramı civic bir kimliktir. Bir etnik topluluk değildir. Etno-linguistik olarak Filistinliler Araptır. Araplarla Filistin arasındaki aidiyet ilişkisi, Kürtlerle Kurdistan arasındaki aidiyet ilişkisi kadar köklü ve eski değildir. Belirttiğim üzere, Kürtler tarihleri boyunca hep Kurdistan’da yaşadılar, hala da orada yaşamaya devam ediyorlar. Oysa Filistinliler olarak tanımlanan Araplar, bölgeye sonradan geldiler (veya bölgedeki siyasi otoritenin 7. yy’da Arapların eline geçmesi sonrasında linguistic ve dini olarak Müslüman-Arap dominant grup tarafından asimile edildiler). Bu bağlamda, dediğim gibi, Filistinli olma durumu civic bir aidiyetken, Kürt olma durumu etnik bir aidiyettir.

    Bilindiği üzere Filistinliler de Kürtler de başat olarak Müslümandır. Bu bakımdan aralarında bir fark bulunmuyor. 

    Fakat İslam ülkelerinin duyarlılığı bakımından karşılaştırılır olurlarsa, Filistin “özgürlük mücadelesine” büyük bir kitlesel destek varken, Kürtlerin “özgürlük mücadelesine” birakin kitlesel, hiçbir destek yoktur. Hatta bilakis, Kürtlerin davasına karşı Türkiye, İran, Irak ve Suriye modern zamanlarda daima karşı oldular. Irak’ta ABD desteği ile bir Kurdistan özerk bölgesi kuruldu. Ama bu iç dinamiklerle gerçekleşmedi. ABD olmasaydı, Sunni-Şii Arap çoğunluk Kürtlere bu özerkliği büyük bir olasılıkla vermeyecekti.

    Diğer aktörlere gelince; Kürtlerin Türkiye’de, İran’da ve Suriye’de herhangi bir resmi statüleri yoktur. Türkiye, tamamıyla Kürtlerin kimliğini reddediyor. Mecliste Kürtçe konuşan vekillerin konuşmaları dahi “tanımlanamayan bir dil” olarak niteleniyor. Tam vodvil!

    Suriye’de tıpkı Irak’ta olduğu gibi, ABD baskısı ve koruması üzerinden bir fiili özerk bölge, Rojava kuruldu. Fakat bu bölgeye hem Türkiye, hem de Suriye tepki gösteriyor, her ikisi de Rojava’yı yok etmeyi amaçlıyor.

    İran’a gelince, Kürtler orada da baskı altındalar, herhangi bir statüleri yok. İslam ülkeleri, gerek İslam Ülkeleri Organizasyonu, gerekse de Arap Ligi, Kürtler konusunda üç maymunu oynuyor. Kürtlerin özgürlük talepleri ve kendi kaderini tayin arzuları destek bulmuyor.

    Dediğim gibi, Filistin ile Kurdistan’ı mukayeseli değerlendirdiğimizde fark inanılmaz derecede nettir. Tekrar sorayım o zaman: Bu fark neden kaynaklanıyor? Neden argümanları çok daha güçlü olmasına karşın, Kürtlere üvey evlat muamelesi yapılıyor? Kürtlerin Müslümanlığı mı yetersiz? Filistinliler Arap oldukları için mi Arap devletleri ve diğer Müslüman çoğunluklu ülkeler tarafından destekleniyor?

    Ben esas sorunun İsrail’le alakalı olduğunu düşünüyorum. İsrail, Müslümanları meta seviyede birleştirici bir etkide bulunuyor. Filistin meselesinde esas belirleyici nokta, herhangi bir halkın özgürlük mücadelesi olmaktan çok, bu teolo-ideolojik mücadelenin İsrail’e ve Yahudilere karşı veriliyor oluşu.

    Bir diğer belirleyici ise, Müslüman devletler içerisinde uluslaşan Müslüman halklara yönelik görmezden gelme pozisyonu. Türkiye, İran, Irak ve Suriye Müslüman değil de, mesela Yahudi, Hindu, Budist veya Hristiyan çoğunluklu devletler olsaydı, o zaman Kurdistan meselesine Filistin gibi önem atfedilebilirdi.

    Demek ki Müslüman çoğunluklu toplumlar için hala Ümmet kimliği önemli bir rol oynuyor. Kendilerinden olmayanlarla aynı dinin ülkesinde yaşayan etnik bir Müslüman azınlığa destek veriliyor, fakat aynı sorun Müslüman bir ülkede Müslüman bir azınlık tarafından dile getirilince farklı prensipler geçerli oluyor.

    Bu konuda İslam dünyasında bir tutarlılık var demek zor. Türkiye’nin ikiyüzlülüğüne ise girmeye bile gerek yok sanırım!

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Gözünü Zeytindağı’na dikmek…

    Gözünü Zeytindağı’na dikmek…


    YORUM | YÜKSEL DURGUT 

    Ortadoğu’da patlak veren savaşı ilk defa televizyonları başında gören gençler, Filistin-İsrail tarihinin 7 Ekim 2023’te Gazze Şeridi’nde akıl almaz şiddet eylemlerine yol açan Hamas’ın saldırılıyla başladığını düşünebilir. Ancak yaşanan olayların ardında yatan başka gerçekler de var ve sadece bu saldırıyla sınırlı değil.

    Hamas’ın bu ayın başında gerçekleştirdiği insanlık dışı saldırıda öldürülen ve kaçırılan birçok kurban Batı Şeria’da devam eden kavgadan uzak barış aktivistleriydi. Bu insanlar hiç kimsenin hak etmediği türden bir şiddete maruz kaldılar. Aynı toprağın ilk sahipleri Filistinliler ise 1948’den bu yana insanlık dışı benzer saldırılara maruz bırakıldılar. Hatta 1967 yılından itibaren bu şiddet olayları iki katına çıkarak arttı.

    Filistin halkının başına gelenleri iyi anlayabilmek için 2 Kasım 1917 tarihinde uluslararası Siyonist hareketin liderlerinden Lord Rothschild’e gönderilen yukarıdaki mektup, Filistin topraklarında bir Yahudi devleti kurulması konusunda İngiliz hükümetinin destek vereceğini bildirildiği Balfour Deklarasyonu’dur. Bu deklarasyonda bir sömürge devleti olan İngiltere, Siyonistlere, Naziler ortaya çıkmadan çok önce, antisemitizm altında acı çeken Avrupalı Yahudiler için bir anavatan önerisidir. Bu mektubu yazan ve deklarasyona ismini veren kişi ise İngiltere’nin dışişleri bakanı olan Arthur Balfour’dur. Balfour’un girişimiyle başlatılan Filistin topraklarında bir Yahudi devletinin kurulması planıdır.

    Bu deklarasyon sonrası yeni bir vatana sahip olan Yahudiler, Balfour’un anısını, kullandığı çalışma masasını Tel Aviv’deki Diaspora Müzesi’nde sergileyerek minnet borçlarını ödüyorlar.

    1917-1922 yılları arasında Hindistan Dışişleri Bakanlığı görevinde bulunan radikal bir liberal ve İngiliz kabinesinde görev alan üç Yahudi’den birisi olan Edwin Samuel Montagu, Balfour’un bildirisini “yaramaz bir siyasi inanç” olarak nitelendirmişti. Siyonizme şiddetle karşı çıkmış ve antisemitik bulduğu ve şartlarını değiştirmeyi başardığı 1917 Balfour Deklarasyonuna karşı durmuştu. Montagu, kabineye gönderdiği bir notta Siyonizm hakkındaki görüşlerini şu şekilde özetlemişti:

    “…Bunun, Muhammedanların (Müslümanların) ve Hıristiyanların, Yahudilere yol açması ve Yahudilerin her türlü ayrıcalıklı konuma getirilmesi ve İngiltere’nin İngilizlerle ya da Fransa’nın Fransızlarla olduğu gibi Filistin’le özel olarak ilişkilendirilmesi, Filistin’deki Türklerin ve diğer Müslümanların yabancı olarak görülmesi anlamına geldiğini varsayıyorum, tıpkı Yahudilerin bundan sonra Filistin dışında her ülkede yabancı muamelesi göreceği gibi. Belki de vatandaşlık sadece dini bir test sonucunda verilmelidir.

    Hatta E.S.Montagu ağır ifadeler kullandığı 23 Ağustos 1917’de kaleme aldığı mektubunda şu ifadeler de yer aldı: “Siyonizm bana her zaman, Birleşik Krallığın herhangi bir yurtsever vatandaşının savunamayacağı, zararlı bir siyasi inanç olarak göründü. Eğer bir Yahudi İngiliz gözlerini Zeytindağı’na (Zeytindağı, Kudüs’ün doğusunda yer alan bir tepedir. 809m. rakıma sahip olan Zeytindağı, Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam dinlerinde önemli bir yerdir.) dikmişse ve İngiliz toprağını ayakkabılarından çıkaracağı ve Filistin’deki tarımsal faaliyetlere geri döneceği günü sabırsızlıkla bekliyorsa, bana her zaman İngiliz vatandaşlığıyla bağdaşmayan amaçları kabul etmiş gibi görünmüştür.

    SUÇLUYORUM 

    Filistinli Arapların en popüler gazetesi La Palestine, Mart 1925’te Balfour Deklarasyonu’nu protesto eden ve “J’Accuse!” (Suçluyorum!) diye başlayan dört sayfalık bir başyazı yayınladı.

    Araplar için İngiliz ordularının 1918’de ülkelerine girdiğinde besledikleri tüm umutların ölüm çanı anlamına geldiği deklarasyonun adıyla anılan devlet adamı Lord BALFOUR’un Filistin ziyareti vesilesiyle İngilizce olarak yayınlanan özel bir baskı yapıldı. Suçluyorum denilerek 3 başlık altında toplanan yazıda aşağıdaki konularda şikâyet edildi.

    1. İNGİLİZ HÜKÜMETİ, Filistin’deki Milliyetçi amaçlarını ilerletmek amacıyla Yahudilerin elinde bir araç haline gelmesine izin verdiği için.

    2. ULUSLAR BİRLİĞİ, Manda sistemini kuran Cemiyet Sözleşmesinin 22. Maddesi ile bağdaşmayan bir Mandayı Filistin’de yönetmeye çalıştığı için.

    1. FİLİSTİN HÜKÜMETİ, Yahudi azınlığa ayrıcalıklı bir konum tanıyarak Filistin’deki Arap çoğunluğa haksızlık eden bir politikayı izlediği için.

    Naziler, Yahudiler adına nihai bir çözümü bulmadan önce, kitlesel sürgün fikriyle başka ülkelerinin de yer aldığı başka bölgelere bakmışlardır. Madagaskar bir zamanlar olası bir hedef olarak masada duran bir çözüm olarak durmuştu. Alternatif olarak sunulan Filistin fikrine de tamamen karşı değillerdi. Alman ve diğer Avrupalı Yahudilerin çoğu ABD ve İngiltere de dahil olmak üzere başka yerlere göç etme fikrini tercih etti. 20. yüzyılın başlarında hem Yahudi hem de Arap kapitalistlerin yağmalarına direnecekleri bir ülke kurmayı hayal eden Siyonistlere diğer Yahudi gruplar karşı çıkmıştı. İsrail’in kuruluş fikrinin altında aslında Yahudilerin gitmesi isteniyordu.

    Sözde Hamas’ı yok etmek amacıyla Gazze’ye ve Filistin halkına uygulanan toplu cezalandırmanın geçmişte de pek çok örneği var. Naziler bu konuda kötü nam salmış durumda. Hitler’in emriyle Haziran 1942’de şimdiki Çek Cumhuriyeti topraklarında yer alan Lidice köyünün tamamen yok edilmesi ve 10 Haziran 1944’te Alman işgali altındaki Fransa’daki Oradour-sur-Glane köyünde, kadınlar ve çocuklar da dahil olmak üzere 642 kişinin Naziler tarafından katledilmesi yaşanan iki acı olaydır.

    İsrail, 1980’lerde Filistin Kurtuluş Örgütü’ne (FKÖ) karşı bir denge unsuru olarak Müslüman Kardeşler’e destek vermişti. Bu stratejinin başarısı, İhvan’ın bir kolu olan Hamas’ın 2006 Filistin seçimlerini kazanmasına ve ardından Filistin Yönetimi aracılığıyla yönetim hakkından mahrum bırakılmasına yol açtı.

    İsrail’in 2005 yılında sınırlarının kontrolünü devretmeden bu küçük bölgeyi boşaltmasının ardından Gazze’yi Yaser Arafat’ın önderliğinde 1959’da kurulan Filistin kökenli direniş örgütü ve Filistin Ulusal Yönetimindeki iktidar partisi El Fetih’ten devraldı. Gazze’nin tam da Ariel Şaron’un Batı Şeria ile ilgili müzakerelerden vazgeçmek istemesi nedeniyle terk edildiği düşünüldüğünde, her şeyin plana uygun olduğu görülüyor.

    Dört yıl kadar önce Benjamin Netanyahu iktidar partisi Likud’daki vekillere şöyle seslenmişti; “Bir Filistin devleti olasılığını engellemek isteyenler Hamas’ın güçlenmesini ve Hamas’a para aktarılmasını desteklemelidir. Bu bizim stratejimizin bir parçasıdır.”

    Bu strateji 7 Ekim’de çöktü ve Netanyahu, diğer sorumlu yetkililerin aksine, henüz halkından özür dilemedi. Ancak zamanı gelip de yaşananların hesabı sorulmaya başladığında, kesinlikle koltuğunu terk edecektir.

    Dünyada dördüncü ve İsrail’in ilk-tek kadın başbakanı olarak görev yapan ve ülkenin siyasetinde “Demir Lady” lakabıyla anılan Golda Meir’ın yıllar önce söylediği bir söz son zamanlarda sık sık gündeme getiriliyor; “Arapları çocuklarımızı öldürdükleri için affedebiliriz. Bizi kendi çocuklarını öldürmeye zorladıkları için onları affedemeyiz. Araplarla ancak çocuklarını bizden nefret ettiklerinden daha çok sevdikleri zaman barış yapabiliriz.”

    Barışa hasret toprakların hikayesi maalesef 20 gün önce yazılmaya başlamadı. Kıyamet gününde, Musevi metinlerinde müjdelenen Mesih’in Zeytindağı üzerinden Kudüs’e geleceği aktarılır. Bu nedenle de tepenin yamaçları sayıları 150 bini bulan mezarlarla doludur. Bırakın şu savaş çığırtkanlıklarını da, bu mezarların yanlarına daha fazla masum çocukların bedenleri defnedilmesin.

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Egemenlere mahsus kibrin adı: Hubris

    Egemenlere mahsus kibrin adı: Hubris


    Melike Sargın


    Güç herkes için aynı şeyi ifade etmiyor. Şöyle bir çevremizi gözlemleyelim; bulunduğumuz işyerinde, çalıştığımız her ortamda, yerel yönetimlerde, ülke yönetiminde ve sosyal hayatın her alanında gücü elinde tutmak isteyen, sizin üzerinizde tahakküm kurmayı arzulayan kişilerle karşılaşıyorsunuzdur.

    Kime bir fırsat verilse, elinde küçücük bir güç bile olsa anında karakteri ya da özü ortaya çıkıyor. Sanki o gücü elde edene kadar kendilerini tutmuşlar da, gücü ellerine geçirince birden evrilmeye başlamışlar. Güce sahip olmadan önce kendisine ya da yakın çevresine yapılan adaletsizlikleri, haksızlıkları eleştiren o kişiler, gücün büyüsüne kapılınca birden o eleştirdiği kişilere, kurumlara dönüşüveriyorlar. Aslında değişip, dönüşüyorlar demekten öte özleri ortaya çıkıyor demek daha doğru olur.

    Güç ile gelen zulmün, yarattığı adaletsizliğin tüm dünya ile birlikte ülkemizde de arttığı aşikar. Gücü ve tahakküm kurma arzusunu siyaset ile ilişkilendiriyorum çünkü siyaset; hayatımızın her alanına sirayet eden ve yaşamlarımızı belirleyen en büyük toplumsal olgudur. Kendini milletle, bir kurumla ya da bir örgütle bir ve aynı şey zannetme, kendisinden bahsederken “o” ya da “biz” zamirlerini kullanma, yargılanmaz olduğuna dair düşünceler, güçten zehirlenmiş olanların esiri oldukları fikir kalıplarıdır. Ülkedeki iktidar partisi mensupları, muhalif partiler ve siyasetçiler üzerinden örnekler sıralanabilir. Mesela yerel yönetimleri ele alalım; ister iktidarın ister muhalefetin olduğu bir yerel yönetim olsun, bulundukları şehrin egemen gücüdürler ve her şeyin en iyisini yaptıkları kanısındadırlar.

    Güce talip olmanın nasıl bir sorumluluk getirdiğinin bilincinde olmayan. içgörüye sahip olmaktan uzak insanların yönetici konumunda olmaları trajik bir durumdur.

    ELEŞTİRİYE TAHAMMÜLSÜZLÜK

    Ego ve güç savaşlarının ortasında kendini kördüğüm olmuş gibi hisseden bir halk var. İşçisiyle, eğitimcisiyle, sanatçısıyla her gün yeniden dirilen umudu ile üretmeye, çalışmaya devam ediyor. Gücü elinde bulunduran siyasetçiler ise kendilerini eleştirmeyecek, tam tersine övecek ve itaat edecek insanları yakın çevrelerine topluyorlar. Gücün getirdiği haz ile kendilerine küçük sahte dünyalar kuruyorlar.

    Gücü ellerinde bulunduranlara yönelik herhangi bir eleştiriye aldığınız cevaplar, güç ve kibrin de göstergesi olabilir. Size kendi deneyimlerimden bir örnek vermek istiyorum. Bir eğitimci olarak kimi zaman toplumsal problemleri, yaşadığımız şehrin sorunlarını, siyaseti ve daha birçok şeyi kendimize dert edinip, bu dertlerin çözümüne yönelik eleştirilerimizi de yaparız. En azından kendi adıma bunu yapmayı tercih ettim. Ancak eleştirinize “Siz bu eleştirilerle bizimle çalışma yürütebileceğinizi mi sanıyorsunuz?” gibi bir yanıt alabiliyorsunuz. Bir eğitimci, bir seçmen olarak bulunduğunuz şehrin yönetimini, işe alım koşullarını, eğitim politikalarını, adaletsizliklerini, insan kayırmalarını eleştirseniz, dilediğiniz kadar özenli bir konuşma yapın ya da şiddetsiz iletişim dilini benimseyin hiç fark etmeyecektir ve her koşulda sizi dinlemeyeceklerdir.

    Tüm ülkenin siyasetçilerinin ve siyasetinin birbirine benzediği bir dönemde yaşamaktayız. Ülke iktidarını eleştiren sözde muhalif partiler de bulunduğumuz şehirlerdeki bölgeleri parsellemiş, kendilerine bahşedilen koltuğun ve gücün baş döndürücü etkisi ile asla halka hesap vermek zorunda olmadıklarını dillendirebildikleri gibi aynı zamanda gücün verdiği akıl tutulması ile gerçekleri göremeyecek ve fark etmeyecek kadar şuursuz bir hale gelmişlerdir.

    Üzerinde konuşmak istediğim kavramımıza gelecek olursak. Tüm bu gücün yanına bırakılan bir kavram var ki adı: “Hubris.” Siyasetçilere özgü kibri anlatan diğer adıyla “Hubris (Kibir) Sendromu”. Köken olarak eski bir kavram olsa da günümüz dünyasında tanımı yeni sayılmaktadır. Eski bir politikacı olan Lord David Owen ve psikiyatrist Jonathan Davidson tarafından aşırı güçten kaynaklanan bir sendrom olarak tanımlanmıştır. Bu yazımda bu hastalığın literatür tanımlamalarını yapıp iki kelam edeceğim.

    HUBRİS SENDROMU?

    Adını pek çok kere duyduğumuz bir kavramdır “Hubris.” Mitolojide Hubris ile ilgili milyonlarca öykü bulabiliriz. Diğer bir adıyla Hubris Sendromu; Tanrısal ego olarak da bilinen bir hastalık ve kibir sendromu ya da güç zehirlenmesi olarak tanımlanmaktadır. Yunan mitolojisinde kelime anlamı olarak “kibir veya aşırı gurur” anlamına gelmektedir. Mitolojide bir kahramanın kendisini diğerlerinden daha üstün görmesi hatta tanrısal özelliklere sahip olduğunu düşünmesidir. Yunan mitolojisindeki Nemesis ise “herkese hakkını vermek” anlamına gelir ve intikam tanrıçasıdır. Kibrin ve hırsın etkisiyle kahramanın arsızlaşarak yok oluş sürecini anlatır. Hubris’e yakalanıp aşırı gurur ve kibire düşenlerin adaletini sağlamak adına, cezasını Nemesis verir. Tanrıça Nemesis, insanlardaki kendine aşırı güvenin ve ölçüsüzlüğün bir sınırı olması gerektiğini hatırlatır.

    Her duygunun belirli ölçüler çerçevesinde yaşanması insanın psikolojik gelişimi için önemlidir. Fakat bu duygular belirli ölçüleri aştığı zaman hem kişinin kendisine, hem de çevresine zarar verebilen anormal davranışlara sebep olur. Bu mitolojik hikaye aslında hiç birimize yabancı gelmiyordur. Gerçek yaşamda da böyle olmuyor mu? Belirli ölçüleri aşan duygular ile insanlar öz denetimlerini kaybediyorlar. Kendi eylemleri ve söylemleri üzerine hiç düşünmeyen, kontrolü kaybetmiş bir hale geliyor bu kişiler.

    Yunan mitolojisi dışında da benzer hikayeler duyabileceğimiz Hubris ile ilgili en güzel anlatımlardan biri de Ian H. Robertson “The Winner Effect: The Neuropsychology of Power (Zafer Etkisi: Gücün nöropsikolojisi) başlıklı makalesinde yer alan ve ilgi uyandıran bir hikayeye ver vermiştir. Bu hikaye, hayvanlar dünyası üzerinden anlatılmış olsa da bizim insan ilişkilerimizle ve insanlık halleri bağdaşmaktadır. Günümüzdeki güç zehirlenmelerini, kibri bu hikaye ile kavramak hiç te zor değil. Yaşadığımız ülkedeki, şehirlerdeki ya da çalıştığımız iş ortamlarındaki egemen güçler ile çarçabuk ilişkilendirebileceğimiz bir hikaye.

    Hikayemize gelecek olursak; Tanganyika Gölü’nde yaşayan bir çiklit balığı vardır. Bu çiklit balığının iki türlü erkeği vardır. Bu erkek türlerinden biri “T” biri ise “NT” diye adlandırılmıştır. Aslında bunu şöyle de düşünebiliriz; Alfa ve Beta gibi. Bu iki tip balık arasında ilginç bir ilişki varmış. Çekinik olan “NT”ler özel bir koşul olduğunda “T” ye dönüşebilmekteymiş. “T” türü erkek çiklitler canlanan renkleriyle etrafa ışık saçan, sahip oldukları eril güç ile arazi de edinebiliyorlarmış. Bilindiği üzere her güç beraberinde sorunlar ya da zaaflar da getirir. Canlanan renkleriyle ışık saçan “T” çiklitler başka balıklar tarafından fark edilip ortadan kaldırılmaları mümkün oluyormuş. Çevredeki “NT” bir çiklit “T” çiklitin imha edilip ortadan kaldırıldığını görür görmez “T” çiklite dönüşmeye başlıyormuş. Hatta “T”ye dönüşemeyen “NT” erkek çiklitler bir süre sonra kendilerini yok ediyorlarmış. Neden mi? Çünkü dışlandıkları için.

    Biz insanların dünyası da bu iki erkek çiklit balığın hikayesine benziyor. Gücü elinde bulunduranlara benzemeye, onlara dönüşmeye ve onların yerine geçmeye hazır olanlar var. Bir de gücü elinde bulunduranların yerine geçmeyi arzu etmeyen kendi olmaya devam etmek isteyenler var. Tabi şunu da söylemek gerekir; eğer gücü elinde tutan, tahakküm kuran kişilere, topluluklara, kurumlara benzemez isek bizler de dışlanmaya başlıyoruz. Kimi zaman çiklit balığı gibi kendimizi yok ediyoruz kimi zamanda toplumdan, insanlardan soyutlanarak bu düzene ve topluluğa ait bulmuyoruz kendimizi.

    PEKİ NE YAPMALI?

    Kendisini tanımayan, kibrinden gerçekleri göremeyen ve tadına vardığı gücü kaybetmemek için gerçekleri gizleyen, insanları kayıran ve insanlara adil davranmayan, zihnin yönetimini egosuna teslim etmiş olan egemenlere karşı sesimizi yükseltmeyip, eleştirmeyip, sorgulamayıp, sinecek miyiz? O vakit tıpkı hikayemizdeki çiklit balıkları gibi dışlanmamak için egemenlere benzememiz gerekecek. Eğer bu benzeşmeyi kabul etmiyorsak her koşulda sesimizi daha fazla yükseltip, her zamankinden daha fazla birlik olmaya ihtiyacımız var. Çünkü biz seçmeniz, çünkü biz halkız.


    Melike Sargın; Felsefe grubu öğretmeni ve yaratıcı drama eğitmenidir. Uzun yıllardır okul öncesi ve ilkokul yaş gruplarıyla çocuklar için felsefe (p4c) ve yaratıcı drama çalışmaları yürütmektedir. Aynı zamanda eğitimcilere yönelik Çocuklar, topluluklar ve şirketler için felsefe eğitmen eğitmenliği yapmaktadır. Alternatif eğitim modelleri, pedagoji, eğitim ve siyaset alanında yazılar kaleme almaktadır.

    Kaynak: Artı Gerçek
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Terör operasyonu işte böyle olur!

    Terör operasyonu işte böyle olur!


    YORUM | ALPER ENDER FIRAT

    Ali Yerlikaya İçişleri Bakanlığı’na geldikten sonra başta Ayhan Bora Kaplan olmak üzere bir çok mafyatik ve kriminal yapının üzerine gitti. Bu davranış bir anda büyük sempati topladı. Ülkesi için dertlenen, iktidara sahici muhalif olanların da desteğini aldı.

    İnanılır gibi değildi, AKP 10 yıldır ilk defa iyi bir şey yapıyordu! Ancak operasyonlar sahiden ‘temiz eller’ operasyonu muydu, yoksa özellikle 15 Temmuz’da pis işleri yaptırdıkları adamların -artık ihtiyaçları kalmadığı için- hakkından gelme girişimi miydi?

    Bu konu henüz netleşmiş değil.

    10 yıldır mafyatik yapılanmaların memleketin nerelerine sirayet ettiğini, hangi mafyanın, ne kadar güçlendiği kamuoyu tarafından tam olarak bilinmediği için bu operasyonların bütün içinde ne kadar yer tuttuğunu anlayamıyoruz. Hakkında dava açılan, tutuklananların ülkedeki mafya nüfusu içinde yüzde kaça tekabül ettiğini bilemiyoruz.

    Bir de üzerine gidilen mafya grupları genellikle eski İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun mafyaları olduğu için kendi aralarındaki torbacılık kavgası da olabilir. Yani yeni bakan kendi sistemini kurmak için eskiyi dağıtıyor da olabilir. Mafyaya yapılan operasyonlar bir taraftan desteklenirken bir taraftan da büyük şüphe var; çünkü bu hükümet eliyle son on yılda iyi bir şey yapılmadı.

    Ülkeye bir karabasan gibi çöken kötülük adına ne varsa yapan, dağların başındaki gölleri kurutan, ağaçları kesen, kurdun kuşun yuvasını bozan, ormanları, zeytinlikleri talan eden, gördüğü her yere beton döken, çalan, hortumlayan, hamile kadınları, emzikli anneleri, bebekleri tutuklayan hasılı kötülük adına ne varsa yapan bir güruha Allah iyi bir şey yaptırır mı, bilemiyorum.

    Birkaç bilinen mafyaya operasyon yapan İçişleri Bakanlığı, Kayseri’de bir veterineri öldürüp arabasının çalan ve yüzlerce kilometre hiç bir engele takılmadan giderek kendi bakanlığının önünde bomba patlatılmasını da önleyemeyecek kadar acizlik gösteriyor.

    Bakan da kaybettiği itibarını yüzlerce polis arabası, sirenler, dronlar, kamera çekimleri eşliğinde garip gurebaya terör operasyonu(!) yaparak düzeltmeye çabalıyor. Köpeksiz köyde değneksiz dolaşan İçişleri Bakanı kapısının önündeki bombayı görmekten aciz ama düğün halayıyla garip gurebanın evlerini basıp imaj düzeltmeye çabalıyor. Adı ‘terör’ operasyonu ama kendilerinden o kadar eminler ki bir taş bile atılmayacağından o kadar eminler ki köpeksiz köyde değneksiz gezenler gibi büyük bir baskınla 20 çuval pirinç, 50 teneke zeytinyağı, 10 çuval patates ve çok sayıda tesbihat, kuran-ı Kerim, cevşen ve örgütsel yayın olan hadislerle müslümanlık gibi kitaplara el koyuyorlar.

    Annesini babasını, dayısını, amcasını Bank Asya’ya para yatırdığı için hapse attığın yetim çocuklar da bu büyük operasyon sayesinde sayende akşam yemeğinde patates yiyemiyor, o ayki ev kirasını ödeyemiyor, okulda simit alacak para bulamıyor. 

    Mafyaya yapılan operasyonları bir tarafa bırakırsak, iktidar dünyanın her yerinde rezil rüsva oldukça dönüp diyaliz hastası bir kız çocuğunun anne babasını tutuklayarak özgüven tazeliyor. Birkaç suç şebekesinin üzerine gittiği için insi şeytanların gözünden düşmemek için o iyi şeylerin karşılığı olarak fazlasıyla kötülüğü hemen işliyorlar.

    Her neyse bu iktidarın tavrı, yaptıkları, yapacakları ve bunların kim oldukları belli. 

    Bence asıl kötülüğü besleyen, onlarca yıl her cami kürsüsünde, her mitingde konuşmasında “komşusu açken tok yatan bizden değildir” diye ağzını yaya yaya konuşan suskun şeytanların tavrıdır. 

    “Gazze’deki müslüman kardeşlerimiz” diye höyküren, iktidar haricindeki din tüccarı siyasetçilerden bir tanesi de çıkıp demiyor bu nasıl utanmazlıktır. Her gün namazda okuduğunuz Maun suresinde “Gördün mü, o hesap ve ceza gününü yalanlayanı! İşte o, yetimi itip kakan, yoksula yedirmeyi özendirmeyen kimsedir. Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki, Onlar namazlarını ciddiye almazlar. Onlar (namazlarıyla) gösteriş yaparlar. Ufacık bir yardıma bile engel olurlar.’’  diyor diye ikazda bile bulunmuyor.

    Sizin nasıl ikiyüzlü bir sahtekar olduğunuzu şu olayda takındığınız tavır bile tek başına ispat etmeye yeter.

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***