Kategori: Görüş & Analiz

Serbest Görüş farklı bakış açıları ve derinlemesine analizlerle güncel olayları ve toplumsal sorunları inceler. Uzmanlardan ve düşünce liderlerinden gelen detaylı yorumlar, eleştiriler ve stratejik analizlerle okuyuculara geniş bir perspektif sunar. Sitemiz günün önemli konularını anlamak ve derinlemesine bilgi edinmek için ideal bir kaynak.

  • Yargıda kriz çatışmaya dönüştü; silahlar patlıyor

    Yargıda kriz çatışmaya dönüştü; silahlar patlıyor


    YORUM | TARIK TOROS

    Yargı, yüzde 100 AKP kontrolünde olsa, kararlar tek elden çıkardı. Haliyle kriz, çatışmaya dönmüş durumda; silahlar patlıyor. Anayasa Mahkemesi’nin TİP milletvekili Can Atalay hakkında “hak ihlali” kararı vermesinin ardından kopan fırtınadan bahsediyorum.

    Dün mühim bir şey oldu: Yargıtay 3. Ceza Dairesi, Anayasa Mahkemesi’ne “haddini” bildirmekle kalmadı, üyeler hakkında suç duyurusunda bulundu.

    ***

    Anlamak için başa dönelim: Gezi’den tutuklu Can Atalay, “seçilebilecek yerden” milletvekilliğine aday gösterildi.

    20 Nisan’da adaylığı kesinleşti, 5 gün sonra… Gezi davasının görüldüğü İstanbul 13. Ağır Ceza, Atalay’ı 18 yıl hapse mahkum etti. Karar kesinleşmediği için Atalay seçime girdi ve Hatay’dan milletvekili seçildi. Yargı sürecinin derhal durdurulması ve tahliye edilmesi gerekiyordu, öyle olmadı.

    Avukatları konuyu iki kere Yargıtay’a götürdüler, sırasıyla 3’üncü ve 4’üncü daireler tahliye taleplerini reddetti. Son çare olarak, 20 Temmuz’da Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru hakkını kullandılar.

    TBMM’nin açılışına birkaç gün kala, 28 Eylül’de Yargıtay 3’üncü Ceza Dairesi, Gezi mahkumiyetlerini onadı ve karar kesinleşti. Kararın, TBMM genel kurulunda okunmasıyla Can Atalay’ın üyeliği düşecekti. Gözler Anayasa Mahkemesi’ne çevrildi.

    AYM, bu defa hızlı hareket etti ve 25 Ekim’de Can Atalay’ın “seçilme hakkı” ile “kişi hürriyeti ve güvenliği” haklarının ihlal edildiğine hükmetti.

    ***

    İlk derece mahkemesi yani İstanbul 13. Ağır Ceza, AYM iki kere “gereğini yap” diye yazmasına rağmen bocaladı, topu “kararı onayan” Yargıtay 3. Ceza Dairesi’ne attı. Halbuki AYM kararlarına uymak Anayasal zorunluluk (madde 153), derhal cezaevine tahliye yazısı geçmesi icap ederdi; yapmadı, yapamadı.

    Tuhaf biçimde gözler Yargıtay 3’üncü Daire’ye çevrildi, ne yapacak diye. “Karara uymuyorum” dese mevcut Türkiye normlarına göre şaşılacak bir tutum olmayacaktı. Öyle yapmadığı gibi, AYM’nin Anayasa’yı ihlal ettiğini, yetkisini aştığını iddia etti ve AYM üyeleri hakkında suç duyurusunda bulundu.

    ***

    Bu arada, “Anayasa ihlallerine AYM bakar. AYM üyelerini Yüce Divan yani AYM yargılar.” gibi yerleşik kaideyi hatırlatmaya hacet yok, konu epeydir raydan çıkmış durumda zaten.

    Ayrıca görülmemiş bir kavga yaşanıyor: Yargıtay 3. Ceza Dairesi, temyiz incelemesi sırasında AYM’nin dilekçelerle kendilerini sürekli tehdit ettiğini savunmakla kalmadı, “Aramızda astlık-üstlük ilişkisi olmadığı halde vesayet makamı gibi davranıyor” dedi. Hatta daha da ileri giderek, “Anayasa 154’e göre ilk derece mahkemelerince verilen karar ve hükümlerin son inceleme mercii benim.” ifadelerini kullandı.

    ***

    Bunun adına ister “büyük anayasal kriz”, ister “anayasaya darbe” deyin.. Ankara’da bir eşik daha aşıldı. Anayasa Mahkemesi tam anlamıyla bitirildiği gibi, üyelerine parmak sallandı. Pek sanmıyorum fakat minnacık onur kırıntısı olan orada bir dakika bile durmaz, cübbesini asardı. Elbette böyle olmayacak.

    ***

    Konu tek başına AKP veya Erdoğan meselesi değil. Öyle olsa Yargıtay ve AYM farklı tellerden çalmazdı. Nitekim, AKP Genel Başkan Yardımcısı Hayati Yazıcı, derhal bir mesaj yayımlayarak, “Hiç ve asla olmaması gereken öylesi bir olay yaşıyoruz. Yazık, çok yazık. Devleti oluşturan erkler, sorun çözümler. Birbirini çelmeleyemez.” dedi. Yazıcı, AKP’nin Siyasi ve Hukuki İşler Başkanı, Erdoğan’ın uzun yıllar avukatlığını yapmış bir isim. Konuların içinde yani.

    ***

    Mesele hak-hukuk değil.

    Öyle olsa, 16 Temmuz 2016’da AYM’nin iki üyesi kelepçelenip tutuklanırken ses vermek icap ederdi. O tren kaçtı.

    Konu “anayasaya darbe” filan değil. Devlet içinde büyük bir kavga ve çatışma var. Şu güne kadar masa altından birbirini tekmeleyen taraflar, şimdi silahlarını ateşlemeye başladı.

    Kelimeleri böyle seçmemin nedeni “ölümcül” bir mücadele yaşanıyor olması. Saray’daki hastalık zamanla her yeri sarıyor.

    Ankara’da işler nicedir kontrolden çıktı, yeni yeni anlaşılıyor.

     

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Descartes, Hegel, Hobbes, Diderot, Kant vs…

    Descartes, Hegel, Hobbes, Diderot, Kant vs…


    YORUM | NEDİM HAZAR

    Bir yönetmenin zihin labirenti…

    Önce esas kahramanlarımızdan bir-ikisini yakından tanıyalım:

    Georg Wilhelm Friedrich Hegel (1770-1831), Alman idealist felsefe geleneğinin önde gelen isimlerinden biridir. Onun felsefesi, düşünce ve gerçeklik arasındaki ilişki, tarih felsefesi ve diyalektik yöntem gibi kavramlar üzerine odaklanır. Hegel’in felsefesi, çağdaş düşünceye derin etkiler bırakmıştır.

    Meseleyi basitleştirerek irdelediğimizde Hegel, felsefesinde diyalektik yöntemi kullanarak düşüncenin ve gerçekliğin gelişimini açıkladığını söylemek mümkün. Diyalektik ise, tez, antitez ve sentez aşamalarını içeren bir süreçtir. Bu süreç, tez olarak ortaya konulan bir fikrin karşıtı olan antitezin ortaya çıkmasıyla başlar. Tez ve antitez arasındaki çatışma, sentez aşamasında birleşerek yeni bir gerçekliğin ortaya çıkmasını sağlar.

    Hegel’in felsefesi, çağdaş düşünceye derin etkiler bırakmıştır. Onun düşüncesi, birçok filozof, sosyal teorisyen ve entelektüel üzerinde etkili olmuştur. Özellikle Karl Marx, Hegel’in tarih felsefesinden etkilenerek kendi teorilerini geliştirmiştir. Marx’ın diyalektik materyalizmi, Hegel’in idealist diyalektiğini materyalist bir temele oturtmuştur.

    Diğer Hegel’den etkilenen düşünürler arasında Friedrich Engels, Alexandre Kojève, Slavoj Žižek, Herbert Marcuse ve Charles Taylor gibi isimler bulunmaktadır. Bu düşünürler, Hegel’in felsefesinden ilham alarak kendi çalışmalarını geliştirmiş ve farklı alanlarda yeni fikirler üretmişlerdir.

    Hegel’in tarih felsefesi, tarihin insanın özgürlüğünü gerçekleştirmek için ilerleyen bir süreç olduğunu savunur. Ona göre, tarihsel olaylar ve toplumsal kurumlar, diyalektik ilerleme sürecinin bir parçasıdır. Tarih, insanın bilinci ve özgürlüğünün gelişimiyle birlikte ilerler.

    Öte yandan Hegel’in felsefesinde zihin ve gerçeklik arasındaki ilişki de önemli bir konudur. Ona göre, gerçeklik zihinde kavranır ve zihin gerçekliği anlamak için kullanılır. Bu idealist yaklaşım, düşüncenin gerçekliği inşa ettiğini ve gerçekliğin de düşüncenin bir ürünü olduğunu savunur.

    Hegel’in felsefesi, belki de en çok sinema ve film teorisi üzerinde de etkili olmuştur. Sinema, zaman, hareket ve imgelerin birleşimiyle bir anlatı oluşturduğu için Hegel’in diyalektik anlayışıyla ilişkilendirilebilir. Sinema, tez ve antitezin çatışmasını ve sentezin ortaya çıkışını temsil eden bir görsel dil kullanır.

    Hegel ve sinema arasındaki ilişki, farklı sinema teorisyenleri ve filozoflar tarafından incelenmiş ve tartışılmış. Hegel’in felsefesinin sinemaya olan etkisi, sinemanın anlatısal ve görsel dilini anlamak, izleyiciyle etkileşim kurmak ve gerçekliği temsil etmek gibi konuları içerdiği için hayli caziptir.

    Denis Diderot ise Aydınlanma Çağı’nın en önemli kişiliklerinden biriydi. Yazdıkları ve felsefesi Fransız Devrimi’ni hazırlamıştı. Yeni felsefi ve bilimsel düşünceleri ve bilgileri Avrupa ölçeğinde yayma amacıyla tasarlanan ünlü Ansiklopedi’nin (Encyclopédie) baş editörüydü.

    Edebiyat alanında da birçok katkısı bulunan Diderot’nun başlıca özelliği romanları şekil ve içeriğinin yanı sıra, felsefi olarak da incelemesiydi. Romantizm akımının öncüsü ve hümanist olan Diderot; zengin kiliseler kontrolünde bir endüstri olarak gördüğü Hristiyanlık dinini reddetmiş ve birçok yobazın saldırılarına maruz kalmıştı. Her ne kadar Ansiklopedi genel olarak elit kesim tarafından ilgiyle karşılanmış olsa da kimi çevrelerde de tepki ile karşılandı. Misal fanatik Cizvitlerin acımasızca eleştirileri…

    Diderot, kötülük konusuna kapsamlı bir yaklaşımda bulunmuş ve bu konu üzerine düşüncelerini çeşitli eserlerinde dile getirmiştir. Diderot için kötülük, insan doğasının karmaşık yönlerinden biri olarak ele alınır ve onun düşünce yapısında kötülük hem bireysel ahlaki tercihlerle hem de sosyal ve politik yapılarla iç içe bir fenomen olarak görülür.

    Diderot’nun felsefesindeki kötülük, Aydınlanma düşüncesinin genel eğilimleriyle uyumlu olarak, genellikle bilgisizlikten, akılcı düşüncenin eksikliğinden veya toplumun bozulmuş yapılarından kaynaklanır. O, insanları esasen akılcı ve iyiliğe yönelik varlıklar olarak görür, ancak çeşitli sosyal ve ekonomik baskılar altında kötü eylemleri seçebilecek durumda olduklarını kabul eder.

    Diderot, “Encyclopédie”sinde kötülüğü tanımlarken, bunu hem bireysel eylemler hem de toplumun daha geniş çaplı sorunları olarak ele alır. Kötülüğün sadece bireysel ahlaki yetersizliklerden değil, aynı zamanda toplumsal ve kurumsal hatalardan da kaynaklanabileceğine inanır.

    Ayrıca, Diderot’nun diyalog formunda yazdığı “Le Neveu de Rameau” (Rameau’nun Yeğeni) eseri, ikiyüzlülük, bencillik ve toplum içindeki kötülüğün diğer yönleri hakkında derinlemesine bir analiz sunar. Eserde, kötülüğün, toplumun yapısından ve bireyin kendisinden kaynaklanan bir dizi nedeni olduğunu gösterir. Diderot’nun sanat eleştirisindeki en belirgin katkıları, yıllık olarak yayımlanan “Salon” eleştirileriyle olmuş. Bu eserleriyle o dönemin sanatını biçimlendirirken, ileriki sanatçılar ve düşünürler üzerinde de derin bir etki bırakmıştır büyük düşünür.

    Johann Wolfgang von Goethe, Friedrich Schiller ve Karl Marks gibi isimler bu Fransız düşünürden ziyadesiyle etkilenmiştir. Diderot’nun doğa ve sanat üzerine düşünceleri, Alman edebiyatının dev figürü Goethe üzerindeki etkisi çok büyüktür. Özellikle Diderot’nun, sanatçının iç dünyasını ve doğal güzelliklerin sanat üzerindeki etkilerini incelemesi, Goethe’nin kendi estetik ve edebi çalışmalarını şekillendirmede bir kaynak oluşturur.

    Öte yandan Schiller, Diderot’nun tiyatro ve dramatik sanatlar üzerine görüşlerinden etkilenenler arasındadır. Diderot’nun “Paradoxe sur le comédien” (Oyuncunun Paradoksu) eserindeki, oyuncunun duygusal mesafesi ve performansı konuları Schiller’in dramatik teorilerinde yer bulur.

    Diderot’nun materyalist düşünceleri ve toplumsal eleştirisi, Karl Marx ve onun düşünce yapısını etkileyen önemli faktörlerdendir. Diderot, Marx’ın sanat ve toplum üzerine görüşlerini şekillendiren Aydınlanma düşünürleri arasında yer alır.

    Diderot, sanat eserlerinin toplum üzerindeki etkilerini ve sanatın ahlaki fonksiyonunu da derinlemesine inceler. Ona göre sanat, yalnızca estetik bir zevk sağlamakla kalmaz, aynı zamanda izleyicilerin düşüncelerini ve duygularını şekillendirir. Sanatın bu gücü, Diderot için toplumsal ve ahlaki bir değer taşır.

    Diderot, dramatik sanatların, özellikle tiyatronun, izleyicileri ahlaki bir düşünceye yönlendirmede güçlü bir araç olduğuna inanırdı. “Le Fils naturel” (Doğal Oğul) ve “Le Père de famille” (Aile Babası) gibi eserlerinde, karakterler aracılığıyla ahlaki ve toplumsal sorunları ele alması da bunun göstergesidir.

    Ünlü düşünür, “Salon” eleştirilerinde, o dönem sanatçılarının eserlerini detaylı bir şekilde analiz ederken bu eserlerin toplum üzerindeki muhtemel etkilerini de tartışır. Resim sanatını bir iletişim ve ifade aracı olarak gören Diderot, sanatçının toplum içindeki sorumluluklarına da vurgu yapar.

    Öte yandan Diderot’nun sanat anlayışı, Aydınlanma düşüncesinin temel değerleriyle örtüşür. Sanatın, akılcılığı ve eleştiriyi teşvik eden, özgür düşüncenin bir ifadesi olarak görülmesi, onun düşüncelerinin merkezindedir.

    Diderot, sanatı yalnızca estetik bir obje olarak değil, aynı zamanda toplumsal ve ahlaki ilerlemeyi teşvik eden bir araç olarak değerlendirir. Bu perspektif, sanatın ve sanatçının toplumdaki rolünü yeniden tanımlamada önemli bir adımdır ve onun etkilediği isimler tarafından çeşitli sanat dallarında ve düşünce akımlarında ileriye taşınır.

    Denis Diderot, sinema icat edilmeden çok önce yaşamış olsa da, onun sanat üzerine düşünceleri sinemayla ilişkilendirilebilir ve modern sinemanın anlaşılmasına yardımcı oluyor. Diderot’nun sanat anlayışı, karakterlerin derinliği, hikâyenin katmanlı yapısı ve izleyici üzerindeki etkisi açısından şüphesiz sinema için de geçerlidir.

    Diderot, sanatta gerçekçiliğin savunucusuydu. Tiyatro oyunlarında doğallık ve gerçek hayatın doğru bir yansımasını önemserdi. Sinema için de bu, özellikle gerçekçi sinema akımı ve yöntem oyunculuğu ile paralellikler taşır.

    Diderot’ya göre sanat, ahlaki ve eğitici bir işleve sahip olmalıdır. Film yapımında bu, karakterlerin karşılaştığı ahlaki ikilemler ve seyirciyi düşünmeye teşvik eden hikâyelerle yankı bulur.

    Diderot’nun “Oyuncunun Paradoksu” eserinde bahsettiği oyunculuk üzerine görüşleri, karakterlerin iç dünyalarının ince bir şekilde işlenmesine olan ihtiyacı vurgular. Sinemada karakter derinliği ve oyunculuk, hikâyenin inandırıcılığını ve etkisini artırır.

    Christopher Nolan’ın sinemasını incelediğimizde şaşırtıcı bir şekilde Diderot’nun ayak izlerini görürüz.

    Diderot, karakter inşasında içsel dünyaların derinliği ve detayına önem verir. Nolan’ın “The Dark Knight” film serisindeki Batman/Bruce Wayne karakteri, bu açıdan Diderotçu bir figür olarak rahatlıkla değerlendirilebilir. Bruce Wayne’in iç mücadeleleri, kahramanlık ile kişisel intikam arasındaki çatışması ve topluma karşı olan sorumlulukları, Diderot’un karakterlerde aradığı ahlaki ikilemleri yansıtır. Nolan, bu karmaşıklığı görsel ve anlatısal bir derinlikle perdeye taşıyarak, Diderot’un sanat üzerine görüşlerini modern bir sanat formunda hayata geçirir.

    Öte yandan Diderot, sanatın gerçeklikle olan ilişkisini sıkça sorgulamıştır. Nolan’ın “Inception” ve “The Prestige” filmleri, izleyicinin gerçeklik algısını zorlar ve sıklıkla illüzyon ile hakikat arasındaki çizgiyi bulanıklaştırır. Bu temalar, Diderot’un eserlerindeki sanatın taklit etme işleviyle uyumludur. Nolan, teknolojiyi kullanarak Diderot’un zamanında mümkün olmayan sanatsal illüzyonlar oluşturur ve böylece Diderot’un estetik teorilerini modern bir çerçevede yeniden ele alır.

    Bilindiği ve daha önce ifade ettiğimiz üzere Nolan’ın film yapıları genellikle zaman ve mekân ile oynar. Örnek; “Memento” (2000) ve “Dunkirk” (2017) filmleri. Diderot da oyunlarında ve yazılarında benzer şekilde yapısal yenilikler kullanmış, hikayelerini anlatırken dönemin konvansiyonel yaklaşımlarının ötesine geçmiştir. Nolan’ın anlatım tarzı, Diderot’un sanat eserlerinde izleyiciyi şaşırtma ve düşündürme yöntemlerine modern bir yaklaşım segiler.

    Diderot’un fikirleri, toplumsal kurumları ve döneminin sosyal normlarını eleştirirken, Nolan’ın filmleri de izleyiciyi mevcut ahlaki ve etik değerler üzerine düşünmeye zorlar. “Interstellar” (2014) gibi bir filmdeki çevre ve sürdürülebilirlik üzerine düşündürücü sorular veya “The Dark Knight” serisindeki adalet ve kaos temaları, Diderot’un toplumsal eleştiri geleneğiyle çok yakından ilgilidir.

    Önemli bir nokta daha; Diderot, oyuncunun rolüne nasıl yaklaşması gerektiğini tartışıp sanatın izleyici üzerindeki duygusal etkisinin önemini vurgularken, Nolan’ın filmografiyi boyunca yöntem oyunculuğuna verdiği önem, özellikle “The Dark Knight” filminde Heath Ledger’in Joker performansı gibi, Diderot’un sanatın etkisine dair görüşlerini de fena halde çağrıştırır. Nolan’ın kullanımıyla, görsel efektler ve sinematografi, Diderot’un istediği duygusal etkiyi ve karakterlerin içsel dünyalarını açığa çıkarmak için kullanılan aparatlardır.

    Bu oldukça uzun girizgahtan sonra biraz da Hegel ile ilişkisine gelecek olursak.

    Evet, Christopher Nolan, bir yönetmen, yazar ve yapımcı olarak sinematik bir “Auteur”dür. Ancak, profesyonel olarak akademik disiplinde çalışanları belirten teknik olarak bir filozof diyemeyiz. Bununla birlikte, “Christopher Nolan’ın Felsefesi” diye bir şeyden bahsetmek kesinlikle mümkündür. Çünkü onun filmleri – Doodlebug (1997) ‘dan Interstellar (2014) ve ötesine kadar neredeyse yirmi yıl süren eserleri – izleyiciler arasında felsefi düşünceyi tetiklemiştir; komedyen John Oliver’ın ifadesiyle onun filmleri “biraz belirsiz”den çok daha fazlasıdır. Bu açıdan Nolan, Batı felsefesinin babası Sokrates’ten (M.Ö. 399 yılında öldü) çok da farklı değildir; Sokrates kendisini Atinalıları entelektüel rehavetlerinden sıyrılıp genellikle basit, patenti alınmış sonuçlar olarak kabul ettikleri ahlaki ve diğer felsefi sorular üzerinde düşünmeye zorlayan bir tür “sinek” olarak tarif eder. Karmaşık problemler için basit çözümler yoktur.

    İsterseniz bu bahsi daha derinleştirmeden önce Nolan’ın eserlerine kronolojik olarak bakalım. İlk olarak, Doodlebug’da, kendini yok etme isteğinin Batı felsefesinde Thomas Aquinas’dan on üçüncü yüzyılda Immanuel Kant’a on sekizinci yüzyılda kadar temelde mantıksız bir arzu olduğu düşüncesine meydan okur. Doodlebug’daki kahramanın kendini ezmek istemesi gerçekten mantıksız olabilir; ancak, bu davranışın bir nedeni olmayacağı ya da en azından belki de mantıksız olan bu eylemin, birçok insanın potansiyel olarak kendini yok edici davranışlarda bulunmaya istekli olduğu insan durumunun temel bir kusurunu işaret edebileceği tamamen açık değildir. Doodlebug, daha iyi ya da daha kötü, bilinçaltı güdülerin insanı kendini yok edici davranışlara sürüklediği Nolan’ın filmleri arasında belki de en Freudyanıdır; ancak bizlerin bu tür motivasyonlara sahip olup olmadığımız ve bu motivasyonların zaman zaman mantıklı olabilecek davranışlara yol açıp açmayacağı sorusu, izleyicilerin varsayımlarını Nolan’ın provokatif imajları aracılığıyla kaçınılmaz olarak sorgular.

    Following (1998), Nolan’ın ilk uzun metrajlı filmidir ve kendi çöküşüne bilmeden katılan bir adamın tezini Doodlebug’un seviyesinden genişletir. Ancak anlatı, izleyiciye düşüş öncesi kahramanın neyin motive ettiği konusunda biraz daha fazla açık eder.

    Öncelikle, söz konusu olan şey, birinin kendi varoluşunun geçerliliğini onaylamanın bir yolu olarak başkalarının hayatlarına ait olma ihtiyacıdır. Nolan’ın Martin Buber’i (1878-1965) okumuş olup olmadığı belli değil, ancak Buber’in temel tezini paylaştığı açıktır ki ben sadece varlığımı bir “Sen” olarak kabul eden ve tersinin de geçerli olduğu bir “Sen”e göre tam olarak var olurum felsefisini milimi milimine sinemaya aktarır. Bu tür bir karşılıklı bağımlılıkta, bir sapkın efendi/köle diyalektiğine dönüşme tehlikesi vardır elbette; ancak, Georg Wilhelm Friedrich Hegel’e (1770-1831) göre, böyle bir ilişkide efendi, tersi de mümkündür; yani efendiye olduğu kadar köleye de bağlıdır.

    Ancak, -Following’deki- Cobb ve Genç Adam’ın durumunda, ilki hiçbir zaman var olmamış gibi kalabalığa kolayca kaybolabilecek bir efendi manipülatör olarak işlev görür ve ikincisi için hiçbir ihtiyaç duymaz. Tüm bunlar, Cobb’un gerçekten var olup olmadığı sorusunu gündeme getirir; belki de Genç Adam, gerçekten Doodlebug’daki kendini yok etmeye meyilli marazi kahramanın bir uzantısıdır.

    Bir tür kendini arayış filmi olarak tanımlayabileceğimiz bir sonraki filmi Memento (2000) ise yine Kimlik, merkezi bir düzenleyici tema olarak devam eder. Burada, Nolan, protagonist Leonard Shelby’nin kimlik duygusunu tamamen bozar ve varoluşu için anlam üretmek zorunda bırakır, ki aksi takdirde, insan neden kendini Doodlebug’daki gibi ezmesin ki!

    Ancak, Leonard’ın kendini kimlik duygusunu doğrulama ihtiyacı, özellikle Teddy veya yoluna çıkan diğer olası “John G.” kimliğini feda etme noktasına gelir. İronik olarak, Teddy’yi ortadan kaldırarak, Leonard kendi varoluşsal sonunu getirmiş olur, çünkü Teddy’nin Leonard’a yardım ettiği anlatı, onun varoluşuna anlam katan unsurdur.

    Klasik Yunanca terimi kullanacak olursak, John G.’yi bulup öldürme “Telos”u (bu konuya dalarsam mevzu acayip karmaşıklaşacak, meraklısı linkten inceleyebilir) olmadan, Leonard’ın varoluşunun daha fazla amacı yoktur ki ahlaki seçimlerine rehberlik edecek. Vücuduna dövme olarak işlediği “gerçeklere” göre onu yönlendiren tek John G.’yi öldürerek, Leonard yalnızca kendi kimliğini ve amaç duygusunu ezmeyi başarır.

    Insomnia (2002), Will Dormer adlı kahramanını, ortağını öldürme motivasyonunu sorgulamaya zorlayarak, birinin ahlaki Telos sorusunu daha da ileriye taşır.

    Bu arada Dormer, isminin İspanyolcada “Dormir” yani “uyuyan” anlamına geldiğini daha önce yazdığımı hatırlatayım.

    Dormer’ın aldığı kararlar doğrultusunda haklı olup olmadığı gibi hazır etik soruları bir kenara bırakarak, Nolan bir kişinin yapmış olduğu kararlarla—iyi ya da kötü—nasıl yaşaması gerektiğini öğrenmenin ahlaki psikolojisine daha fazla ilgi gösterir.

    Dormer, katil Walter Finch’ten çok mu farklıdır?

    Dormer’ın ölümü, kendi ahlaki uzlaşmalarından kurtulmak için ona bir serbest bırakma mıdır? Kendini ahlaken ezen ve süreçte onlarca suçluyu hapse atan bir polis dedektifi olarak ününü mahveden Dormer için, fiziksel ölüm onun için bir ceza olmaktan çok bir kaçış haline gelir.

    Gelelim bir sonraki yazıda ele alacağımız The Prestige (2006) filmine.

    Nolan’ın önceki filmlerinde gündeme getirdiği öz kimlik ve ahlaki gerekçelendirme sorularını alır ve onları—kelimenin tam anlamıyla—iki başrol oyuncusu, sahnede olduğu kadar kişisel hayatlarında da ikiyüzlülüğü ticaret malzemesi olarak kullanan iki illüzyonist karakter inşa ederek katlar. Bu noktada, Nolan bir film yapımcısı olarak, kişisel felsefesini ürettiği filmlerin tematik unsurlarında yansıtılmaya başlıyor.

    Her ne kadar biri, Nolan’ın Angier’in “Yer değiştiren adam” illüzyonunda başarılı olmak için gittiği ahlaki aşırılıklara gitmeyeceğinden şüphelense de; yine de, film yapımcısı ve gösteri adamının izleyicilerini büyülemek ve onlara daha önce hayal etmedikleri olanakları düşünmeye teşvik etmek gibi ortak bir hedefi vardır. Bir kez daha, Angier kendini her gece öldürmeyi kabul ederek, numarasını çalıştırıp rakibi Borden’a karşı zafer kazanmak için. Borden’dan en az biri, Angier’a karşı nihai intikamını kazanabilmek için kendisini feda etmeye isteklidir.

    Nolan, Inception (2010) ile gerçeklik ve öz kimlik konusundaki şüpheci yaklaşımının zirvesine ulaşmış olabilir. Wachowksi Kardeşlerin Matrix üçlemesinin basit bir yeniden yapımından çok uzakta, Nolan insanların her gece fenomenal olarak deneyimledikleri bir şey üzerinden işlem yapar: rüya görmek. René Descartes’in yedinci yüzyıldaki sözde “rüya argümanından” bu yana, filozoflar neyin gerçek olarak güvenilir olduğunu, neyin birinin kendi zihinsel yapısı olduğunu ayırt edecek epistemik kriterleri tanımlamaya çalışmışlardır. Bununla ilgili olarak, ahlak teorisyenleri birinin gerçeklik algısının gerçekten gerçek olan şeyden daha subjektif değerli olup olmayabileceği üzerine tartışmış. Acaba günün sonunda topun dönmeye devam edip etmemesi Dom Cobb için gerçekten önemli midir? Gerçeklik ile rüya arasında ayırt etme yeteneğini belki de kaybetmiş olan Cobb için, “gerçek” benliği eziyet edilmiş olsa bile, en çok arzuladığı “gerçekliğin” keyfini çıkarabildiği sürece – çocuklarıyla evde olmak ya da en azından kendini öyle algılamak – artık önemli olmayabilir.

    Şurası kesindir: Nolan’ın Kara Şövalye üçlemesi—Batman Begins (2005), The Dark Knight (2008), The Dark Knight Rises (2012)—film izleyicilerinin çizgi roman süper kahramanlarını nasıl algıladıklarını devrim niteliğinde değiştirdi.

    Elbette, bu filmlerin senaryoları Nolan’ın ekrana taşıdığı ahlaki belirsiz karakterleri inşa eden çizgi romanlara dayanıyor. Yine de Nolan’ın Christian Bale, Heath Ledger, Tom Hardy ve diğerlerinden elde ettiği performanslar, hem başrol oyuncularının hem de antagonistlerin ahlaki motivasyonlarını ve kişisel kimlik mücadelelerini izleyiciler için oldukça belirgin ve ilişkilendirilebilir bir dünya oluşturur. Evet, Joker ahlaken kınanabilir bir figürdür; ancak insan toplumuna “biraz anarşi” tanıttığında onun—ve Thomas Hobbes’un (1588–1679) “insan toplumu” karakterizasyonuyla tartışmak ne kadar zordur? Nolan, Man of Steel (yazar ve yapımcı olarak) ve Batman v Superman (yönetici yapımcı olarak) ile daha çok kenardan ilgili olsa da izleyiciler yine de Kara Şövalye filmlerinin gündeme getirdiği “vicdan” merkezli  ahlaki soruları bekleyebilirler: Adaletsizlikle karşı karşıya kaldığınızda, kendiniz ve sevdiklerinizin güvenliğini ve güvenliğini sağlamak için ne kadar ileri gitmeye hazırsınız? Kahramanlarımız, gerçekten öyle iseler, geri kalanımızın kendi hayatlarını feda etmeleri gerekiyor mu, bunu gerçekten yaparak mı yoksa kendi öz çıkarlarını ve mutluluk şanslarını feda ederek mi?

    Bu eşik bizi, Nolan’ın önceki işlerinin tüm temalarını aynı anda barındıran belki de tek başyapıtı olan  Interstellar’a getiriyor.

    Kişisel kimlik? Biz onlarız.

    Ahlaki seçim? Sevdiklerinin kaderi ile insan ırkı arasında.

    Epistemoloji? Gargantua’nın kara derinliklerinde ne bildiğimiz ile ne bilmediğimiz arasında.

    Ve felsefe ile bilimin mükemmel birleşimi: Hiperuzay ve zamanın fizik ve metafiziği.

    Nolan ilk birkaç filminden sonra daima izleyicileri kişisel çıkar alanının ötesine götürür—ebeveynler çocuklarının geleceğinin “hayaletleridir”—aynı zamanda kişisel Ben/Sen ilişkilerinin azaltılamaz değerini de korur—. Bu yüzden Dr. Mann nihayetinde bir kötü adam ve Cooper bir kahramandır. Mann, Prof. Brand ile birlikte, insan ırkını “bir tür olarak” kurtarmak için insanlığını ezmeye isteklidir. Cooper ise, özellikle kızı Murph olmak üzere belirli diğerlerine olan bağlılığı sayesinde, bilinmeyen kara delik derinliklerine kendini feda etmeye isteklidir. Cooper, Doodlebug’daki gibi bazı varoluşsal sıkıntılardan dolayı Gargantua’nın muazzam yer çekimine potansiyel olarak ezilmeyi kabul etmez, ancak Nolan yine de bazen birinin sonunun aslında bir başlangıç olduğu her zaman var olan tezini genişletmiştir.

    Bir sinema filmini çözümlemek için çizilen bu bilimsel şemalar bile Nolan’ın ne tür girift bir beyin yapısına sahip olduğunun ispatıdır. 

    Nolan’ın sinematik katkısının felsefi zenginliğini yeterince yakalayabilecek tek bir eser şu an mevcut değil ne yazık ki!

    Ancak, belirli Nolan filmlerini tanımlayan ana temaları vurgulamaya ve onun işinin tamamında genel olarak geçen daha geniş temaları işaret etmeye çaba gösteren çalışmalar – çok olmasa da- var. Bu çalışmanın bir niyeti de bu esasen.

    Bu arada bir ara not tekrar düşmek zorundayım: Eğer burada bahsedilen Nolan filmlerinden hiçbirini izlemediyseniz, daha fazla spoiler yemeden önce mutlaka izlemelisiniz! Ve burada bahsedilen filozoflardan hiçbirini okumadıysanız, insan doğası, gerçeklik, ahlak ve bizleri bekleyen gelecek hakkında temel gerçekleri keşfetmemize yardımcı olabilecek çeşitli teorileri anlamak için zaman ayırmanın zengin ödüllerini alacaksınız.

    Siz sıkıldınız mı bilmem ama benim söyleyeceklerim henüz bitmedi!

     

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Bir yönetmenden çok daha fazlası: Christopher Nolan (12)

    Bir yönetmenden çok daha fazlası: Christopher Nolan (12)


    Batman serisinde kötülük problemi!

    YORUM | NEDİM HAZAR

    “Seni o hapishanede bulduğumda kaybolmuştun. 
    Ama sana inandım. 
    Korkunu ortadan kaldırdım ve sana bir yol gösterdim.”
    Ra’s al Ghul

    Eğer bir kahraman hikayesi anlatıyorsanız şu üç kavrama mutlak ihtiyacınız olacak: Kötülük, korku ve cesaret. 

    Birbiriyle alakalı, çoğu zaman sebep/sonuç ilişkisi olan bu üç kavram insanlık tarihinin özeti gibidir de.

    Korku, kötülük ve cesaret, insanın içsel ve toplumsal yaşantısını derinden etkileyen üç temel olgudur. Bu olgular, bireyin iç dünyasını ve toplumsal yapıyı şekillendirirken, aynı zamanda felsefi ve psikolojik perspektiflerin de merkezine oturur.

    Korku, bireyin iç dünyasında doğan, onun eylemlerini ve düşüncelerini sınırlayan bir duygu durumu. Freud, korkuyu, bireyin bastırdığı içsel çatışmaların bir sonucu olarak ele alırken, Jung, bireyin gölge yönüyle ilişkilendirir. Korku, aynı zamanda toplumsal bir fenomen olarak da karşımıza çıkar. Bu hissiyat, toplumsal normların, değerlerin ve yasaların oluşumunda belirleyici bir rol oynar.

    Korku, insanın içsel savaş alanında, cesaretle sürekli bir mücadele içindedir. Cesaret, korkuyla yüzleşme ve ona rağmen hareket etme kabiliyetidir. Ancak, bu iki olgu arasındaki bu basit karşıtlık, kötülüğün doğasıyla iç içe geçtiğinde daha karmaşık bir hal alır.

    Felsefeci ve yazarlar, korkunun doğasını ve etkilerini çeşitli açılardan ele almışlardır. Örneğin, ünlü yazar H.P. Lovecraft, “Korkunun en eski ve en güçlü duygu olduğunu, bilinmeyenin korkusunun ise en eski ve en güçlü tür korku olduğunu” belirtmiştir. Lovecraft’a göre, bilinmeyenle yüzleşmek, bireyin kendi içsel korkularını anlamasını sağlar ve bu, edebiyat ve sanatın da merkezine oturur.

    Kötülük ise tarih boyunca var olmuş ve birçok felsefi tartışmanın merkezini oluşturmuştur. Kötülüğün doğası, kökeni ve varlığı, etik ve ahlaki değerlerle sürekli bir çatışma içindedir. Kötülük, bireyin ve toplumun moral değerlerine, normlarına ve yasalarına aykırı olan her türlü düşünce ve eylemi ifade eder. Ancak kötülüğün, insanın doğasında mı, yoksa toplumsal yapıların ve kurumların bir ürünü mü olduğu sorusu, felsefi düşüncenin en büyük muammalarından biridir.

    Aynı zamanda ahlaki bir problemdir de kötülük. Zira bu olgu bireyin ve toplumun ahlaki değerlerini sarsar. Hannah Arendt, “Eichmann in Jerusalem” adlı eserinde, kötülüğün sıradanlığı konseptini ortaya atmış ve kötülüğün olağan ve sıradan insanlar tarafından nasıl işlenebileceğini vurgulamıştır. Arendt’e göre, kötülük, büyük bir şeytanlıkla değil, düşüncesizlikle gerçekleşir. Kötülüğün bu banalliği, toplumların ve bireylerin, ahlaki değerlerini ve etik sınırlarını sorgulamalarını zorunlu kılar.

    Üçüncü kavramamız da tam bunlarla ilgili aslında.

    Cesaret, korku ve kötülükle olan ilişkisi içerisinde, bireyin ve toplumun moral ve etik değerlerini koruma mücadelesinde önemli bir rol oynar. Bireyin korkularını, şüphelerini ve endişelerini aşmasını, kötülüğe ve adaletsizliğe karşı durmasını kişinin cesareti sağlar. Ancak cesaretin doğası da korkunun ve kötülüğünki gibi, karmaşıktır. Cesaret, sadece fiziksel eylemlerle değil, aynı zamanda düşünceler, inançlar ve değerlerle de sınanır.

    Cesaret, korku ve kötülüğe karşı duran bir direnç olarak karşımıza çıkar. Ernest Hemingway, cesareti, “korkuya rağmen hareket etmek” olarak tanımlar. Hemingway’in bu tanımı, cesaretin, bireyin içsel korkularıyla yüzleşmesini ve bu korkulara rağmen hareket etmesini vurgular. Aynı zamanda, Viktor E. Frankl, “İnsanın Anlam Arayışı”nda, insanın, çektiği acılara ve karşılaştığı zorluklara rağmen anlam bulma ve yaşama cesareti gösterme kapasitesine dikkat çeker. Frankl, insanın içsel özgürlüğünün ve yaşama anlam katma cesaretinin, en karanlık anlarda bile var olabileceğini belirtir.

    Batman yaklaşık 80 yıl önce ilk kez yayınlandığında insanların içindeki adalet hissiyatının tam karşılığına denk geldi. Adalet için suçla savaşan, acımasız (çok da iyi olmasa adaleti tesis ediyordu nihayetinde) kahraman olarak doğan Batman, zamanla barındırdığı cüruflardan arınarak temel arketiplerden birine dönüştü.

    Batman’in karakter olarak idealize edilmesi belki çok sürmedi ama Batman’in öyküsü iniş/çıkış ve hep yalpalı oldu. Bunda yayıncıların döneme göre macera ve karakter tasarlamak gibi kaygılarının da azımsanmayacak etkisi vardı şüphesiz.

    Klasik Batman karakteri, kötülere karşı savaşarak onları alt eder, mevcut düzenin koruyucusu olan süper kahramanımız teknolojinin nimetlerinden de yararlanarak suçluları cezalandırır. Batman 1940’lı yıllardan itibaren tekrar tekrar Hollywood sinemasının kullandığı bir süper kahraman klişesidir. İzleyicinin özdeşleşmesini sağlayan, düğümün çözülmesiyle birlikte büyük büyük katarsislerin yaşandığı klasik bir filmdir Batman serisi. Hollywood sinemasının kahramanı olan Batman, Nolan ile birlikte bambaşka bir şeye evrilir. Teorik arka planına baktığımızda özdeşleşmeyi sağlayacak temel unsurlar barındırsa da Nolan’ın Batman’i adalet, yasa ve kurtarıcı fikrinin sorgulanmasına izin verir. Yine Nolan’ın Joker karakteri sistemin verili bütün değerlerine, öznelliğe, Kartezyen Cogito’dan (Düşünüyorum o halde varım)  beri oluşturulan öznelliğe karşı bir sorgulama imkânı verir.

    Çalışmamızın başlarında Gustav Jung’tan bahsettiğimizi hatırlayacaksınız. (BKNZ)

    Batman’ın kalıcı olabilmesi için sadece karakter olarak mükemmelleştirilmesi yeterli değildi şüphesiz. Ona yazılacak olan geçmiş ve hayat hikayesi de dramanın temel kaidelerinden sapmamalıydı. Öyle ya, yoksa bir fantastik kahramanın uzun yaşaması mümkün değildi.

    Batman bunu aşabilmek için bilinen en eski hikâye olan monomitin, bir kahramanın yolculuğunun bir tasviri olarak karşımıza çıkması gerekiyordu.

    Peki neydi bu monomit veya Kahramanın miti ve onun yolculuğu?

    Orijinal yazılımıyla Monomyth, Joseph Campbell tarafından geliştirilen ve dünya mitolojilerinde ortak olarak bulunan temel bir kurgusal yapının ismidir. Monomyth, “tek mit” veya “tek öykü” anlamına gelir. Campbell, “Kahramanın Sonsuz Yolculuğu” adlı eserinde bu kavramı açıklar.

    Buna göre bir anlatıda bir kahramanın öyküsü genellikle üç ana bölümden oluşur: Ayrılma, inisiyasyon (bunun tek kelimelik karşılığı yok, açıklayacağım) ve dönüş…

    Başlangıçta kahraman, dengede giden hayatının bir şekilde kırılmasıyla bir yolculuğa çıkmak durumunda kalır. Bunu bazen isteksizce de yapabilir. Hatırlayalım William Wallace’ın mücadelesini. İskoç direnişçiler onu aralarına katmak istediklerinde bunu reddetmiş, evlenip kendi hayatını kuracağını açıklamıştı. Ancak karısının öldürülmesiyle işler değişti ve Wallace kahramanın yolculuğuna çıkmak zorunda kaldı.

    Bu yolculuktaki ikinci aşama ise inisiyasyondur. Joseph Campbell, inisiyasyon kavramını mitolojik ve kurgusal hikayelerin analizinde kullanır. Ona göre, inisiyasyon, kahramanın dönüşüm yolculuğunda önemli bir aşamadır ve kahramanın içsel büyüme ve olgunlaşma sürecini temsil eder. Bir kahramanın inisiyasyon süreci genellikle ayrılma, sınavlar veya zorluklarla karşılaşma, dönüşüm ve dönüş aşamalarından oluşur. Ayrılma aşamasında kahraman, tanıdık dünyasından ayrılır ve macerasına başlar. Sınavlar ve zorluklarla karşılaşarak içsel ve dışsal mücadelelerle yüzleşir ve kendini dönüştürür. Bu dönüşüm sürecinde kahraman, bilgelik, güç veya farkındalık kazanır. Son olarak, dönüş aşamasında kahraman, yeni bilgileri veya güçleri kullanarak evine döner ve toplumu için hizmet eder.

    Tekrar Monomyth kavramına dönecek olursak, bu terim kahramanın okununca, dinlenince ya da izlenince insanın etkilendiği yolculuğunu anlatan bir hikâyenin evrensel kalıbını ifade eder.

    Joseph Campbell, ilk olarak 1949 yılında “Bin Yüzlü Kahraman” adlı kitabında, bu mitlerin geldiği kültür, din, miras veya ülkeye bakılmaksızın tüm mitlerin belirli bir deseni takip ettiğini savunan yeni bir teori öne sürer. Campbell’in, psikolog Carl Jung ve onun kolektif bilinçdışı teorisinden büyük ölçüde etkilendiğini hatırlatmama gerek yoktur sanırım.

    Hatırlayalım; Jung’un teorisi, kolektif bilinçdışının, bize soyut, içgüdüsel kalıplar olan arketipleri tanıma ve oluşturma olanağı sağlayan, tüm insanlık tarafından miras alınan bir psike olduğunu öne sürer. Jung gibi, Campbell bu benzerliklerin, karakterler, konu yapısı ve temaların, tüm insanların kolektif bilinçdışındaki sayısız arketipin temsilleri olduğunu önerir. Yazarların, çoğu zaman hikayelerini, arketiplerin kısıtlamaları veya yapısı içinde bilinçsizce oluşturduklarına ve bu nedenle, yer, zaman, kültür, dil ve insanlar tarafından ayrılmış olmalarına rağmen, çoğu hikâye ve mit arasında benzerliklerin ortaya çıktığına inanmışlardır.

    Batman özelinde meseleye bakacak olursak, Batman, bir kahraman olarak, Campbell’in kahramanının her standardını karşılar, aynı zamanda Campbell’in “Bir Kahramanın Yolculuğu”nun üç ana aşamasından da geçer. Trajik bir durumla (Ebeveynlerinin ölümü) karşılaşır ve bu, onun kahraman olarak yolculuğunu başlatır. Ebeveynlerinin ölümü, onun katillerinden intikam almasına ve Gotham şehrindeki suça karşı durmasına neden olur.

    Bu hikâye hem Yunan kahramanının monomitine hem de aynı zamanda Amerikan monomitine uyar. 2002’de, John Shelton ve Robert Jewett, Campbell’in monomitine Amerikan tarzında daha çok uyan yeni bir terim olan “Amerikan Monomit”inden bahsettiler. C. Nolan’ın dokunuşuyla Batman, hem Amerikan monomitinin kahramanı olarak Superman’in yerini aldı hem de klasik monomitinin kahramanı olmuştur. Buradaki fark, geleneksel monomit kahramanının toplumun bir üyesi olarak başlamasıydı. Amerikan monomitinin kahramanı toplumdan ayrıdır ve hikâyenin eylemine bir yabancı olarak girer.

    “Batman Begins” filminde, “genel ve karakter” anlamında Batman’in hikayesinin köklerini görürüz. Bu tercih, Batman’i daha önce sinemaya uyarlayanların beceriksiz, yetersiz ya da aptal olduğu anlamına gelmez. Aksine, böyle bir yol izlenmesi durumunda Batman’in kahraman olarak gizeminin yitireceğinden duyulan endişedir. Nitekim usta yönetmen Tim Burton bunu açık açık söyler. “Bilmediğimizden değil, istemediğimizden böyle bir şey yapmadık.” der.

    Batman’in hikayesi, tüm kahramanların hikayelerini taklit eden bir hikayedir. Batman, bir çizgi roman süper kahramanı olarak, tam olarak etkilendiği mitik döngüyü açıkça gösterir. O bir kahramandır ama aynı zamanda herkes gibi sıradan, hatta defolu bir yanı da vardır. Aslında bu durum neredeyse doğu/batı, tüm mitolojilerindeki kahraman arketipinin tanımına uyar. Campbell, dünyanın mit ve efsanelerine ilham veren sürekli bir desen olduğuna inanır, onların içindeki sayısız çeşitlilik, karakterler, olaylar ve bağlam içermesine rağmen böyle düşünür. Filozof, mitlerin insanlara ve topluluklara hayatı iyileştirme yolu sunduğunu varsayar. Campbell için mitler, hayatın bilgeliği hakkında hikayelerdir aslında!

    Kötülük bunun neresinde?

    Kahramanımız, tehlikeli bir arayışa çıkmış, karakter olarak büyümüş ve yolculuğu sırasında edindiği bilgelikle eve dönmüştür. O, macera dolu tehlikeli dünyayı atlatmış ve şimdi kendi evinin dünyasında yaşamaktadır. Wayne, babasının şirketini geri kazandığında ve Fox’u yeni CEO olarak atadığında “iki dünyanın da efendisi” olmuştur artık.

    Batman ve Bruce Wayne’in aynı madalyonun iki yüzü olduğu açıktır. Carl Jung, çalışmasında Superman’den bahsetmiş, Superman’i gölge ve Clark Kent’i persona olarak görmüştür. Bunu Batman’e uygularsak, Batman Wayne’in Personasının gölgesidir. O halde kalıbı biz uygulayalım: Bruce Wayne’in Batman kimliği, Gölge arketipini temsil eder. Gölge arketipi, kişiliğin karanlık tarafını yansıtır, mutlaka kötü tarafı değil ama ışıktan uzak olan hem dünyadan hem de kendinizden gizlemek istediğiniz özelliklerin toplamıdır bu! Ra’s Al Ghul ise Hilekar’ın arketipidir. Hilekârlar belâ çıkarır, kahramanlara meydan okur ve ölümlülerin daha büyük yüksekliklere itilmesine neden olur, tarih boyunca anlatılan hikayelerde. Jung, hilekâr (düzenbaz) arketipini kurnaz, aptal olarak tanımlar ve toplumun kurallarını bozmasıyla bilinir. Hilekâr arketipi, tarih boyunca kötücül veya komik bir figür olarak yaşar. Kurnazlık ile zekâ sıklıkla birbirine karıştırılır ama Jung bu basitliğe hiçbir zaman düşmez.

    Geleneksel (mitolojik) ile Amerikan monomit arasındaki fark şudur “geleneksel monomit, topluluklarından ayrılan, sınavlardan geçen ve daha sonra olgun yetişkinler olarak tekrar entegre olacak bireyler üzerine odaklanır. Oysa Amerikan monomiti, kötülük tarafından tehdit edilen bir toplum üzerine odaklanmıştır, hukuk ve düzenin alışılageldik temelleri bu kötülüğü devirmekte başarısız olur ve işte o zaman Amerikan monomit kahramanı gelir, kötülüğü yener ve toplumu kurtarır.

    Bu durum, Gotham Şehri’nde, hukuk kurumları içinde bile suç ve yolsuzluk kokan bir yerde görülmektedir ve Jim Gordon gibi iyi polisler topluma yardım edemez. Batman, Jim Gordon’a yardım etmek ve şehri kurtarmak için gelir. Geleneksel monomit, kahramanın doğaüstü harika dünyaya yolculuk ettikten sonra topluma dönmesiyle sona ererken Amerikan monomiti, kahramanın toplumdan çekilip izolasyonunun başlangıç pozisyonuna geri dönmesiyle sona erer.

    Batman, Amerikan monomitinde bir yabancıdır, malikanede, Gotham Şehri’ndeki suçlardan ve yoksulluktan uzakta yaşar. Kötülükle savaşmak için malikaneden Gotham’a seyahat eder ve sonra Wayne Malikânesine geri döner. Batman, Gotham Şehri’nden coğrafi ve sosyo-ekonomik olarak izole edilmiştir.

    Buradaki en temel motivasyon ise kötülüktür.

    İyileri de kötüleri de kötülük yönlendirmektedir aslında.

    Film bağlamında konuşursak, ilk tür kötülük Batman Başlıyor’un açılış sekansında karşımıza çıkar. Bruce ve Rachel’i, masumiyet çağlarında, dünyadaki en temel kötülüklerle karşı karşıya kalan çocuklar olarak görürüz. Bruce, Rachel’dan saklanırken bu durumla karşı karşıya kalır ve kuru kuyuya düşer. Bu izleyiciye ilk başta önemsiz ve sıradan gelebilir. Bu arada bir nüansın ayrımına varmak durumundayız: Her ne kadar ortada bir niyet olmasa da “kötü niyetli bir insan yoksa bu kötülük değildir” denilebilirse de bu, asıl noktayı ıskalamak demektir. Kötülük sadece niyetlerle ilgili değildir çünkü. Kötülük, en geniş anlamıyla, dünyada kötü olayların meydana gelmesi ve insanı kesintisiz mutluluk halinden çıkarması anlamına gelir. En düşük seviyede, istemeden de olsa her an kötü şeyler meydana gelebilir. Beklenmedik durum dünyadaki kötülüğün bir tezahürüdür.

    Küçük Bruce’un aynı sahnede karşılaştığı ikinci düzey kötülük, ona saldıran yarasa sürüsüdür. Ona belirli bir amaç için saldırmazlar. Hayvandırlar ve kendilerini tehdit altında hissederek bilinmeyen davetsiz misafire saldırmak fıtratlarında vardır.

    Kötülüğü tek düzlemde ele almak belli bir sığlaşmayı beraberinde getirir şüphesiz. Ancak bir inceleme serisinde kötülüğü dallandırıp budaklandırırsak esas meselemizi zayi ederiz diye korkmaktayım da.

    Zira kötülük, insanlık tarihi boyunca var olan ve felsefi, teolojik, psikolojik tartışmalara konu olan karmaşık bir kavram. Kötülüğün doğası, kökeni ve varlığı, insan deneyiminin merkezinde yer alıyor ve bu konumlanma, edebiyat ve felsefe üzerinde derin bir etki bırakmış. Kötülük, insanın içsel bir bozukluk mu, yoksa dışsal bir kuvvet mi olduğu sorusuyla başlıyor. İnsan doğası gereği mi kötüdür, yoksa kötülük, insanın içsel bir bozukluk mu yoksa dışsal bir kuvvet mi tetikler kötülüğü?

    Platon, kötülüğün cehaletten kaynaklandığına inanıyordu; bir kişi gerçekten bilgiliyse, doğruyu yapacaktır. Aristoteles, insanın doğası gereği rasyonel olduğunu ve dolayısıyla insanın amacının en yüksek iyiyi aramak olduğunu savunur. Ancak bu iki görüş de insanların bilinçli olarak kötü eylemler gerçekleştirdiği ve bazen bilgiye rağmen kötülüğü seçtiği gerçeğiyle çelişir aslında. Peki, bilinçli olarak kötülüğü seçmek nedir ve bu, insan doğasının bir parçası mıdır?

    Edebiyat, kötülüğün bu çeşitli yüzlerini keşfetme aracı olarak işlev görür. Dostoyevski’nin “Şeytanlar” adlı eseri, bireyin ve toplumun kötülüğünü, ideoloji ve iktidar arzusunun insan ruhunu nasıl bozabileceğini inceler. Shakespeare’in “Othello”su, kıskançlık ve ihanetin kötülüğünü, insanın içsel karanlık yönlerini ve insan ilişkilerini nasıl zehirleyebileceğini gösterir. Mary Shelley’in “Frankenstein”ı, “yaratıcılığın” ve bilimin sınırlarını, insanın Tanrısal alanlara müdahalesinin sonuçlarını ve “canavar”ın kötülüğünün gerçekten nereden kaynaklandığını sorgular.

    Kötülük, aynı zamanda, insanın kendi içsel çatışmalarını, arzularını ve korkularını da yansıtır. Carl Jung, gölge olarak adlandırdığı, bireyin bilinçdışı zihninde bastırılmış olan karanlık yönleri ve arzuları tanımlar. Gölge, bastırılmış öfke, kıskançlık, arzu ve nefreti içerir ve bu, bireyin ve toplumun kötülüğünü açıklamada bir faktör olabilir. İnsan, kendi gölgesiyle nasıl yüzleşir ve bu karanlık enerjiyi nasıl dönüştürür?

    Kötülüğün bir başka boyutu da insanın anlam arayışı ve varoluşsal boşlukla ilgilidir. Jean-Paul Sartre ve Albert Camus gibi varoluşçu filozoflar, insanın özgürlüğünü, anlamsızlıkla ve varoluşsal kaygıyla nasıl yüzleştiğini incelemiştir. Kötülük, bu anlamsızlıkla başa çıkma, kontrol ve güç arayışı bir yoludur! Ya da insan, kendi anlamını inşa ederken, diğerlerine zarar verme potansiyeli mi taşır?

    Kötülük kavramı, insanın kendi doğası, toplum, ahlak ve anlam hakkındaki kümelerin nerede başlayıp, nerede bittiği sorusunu da gündeme getirir. İnsan, kendi karanlık yönleriyle nasıl barışabilir? Toplum, kötülüğü nasıl tanımlar ve onunla nasıl başa çıkar? Ahlak ve etik, kötülüğü nasıl şekillendirir ve sınırlar? Bu sorular, felsefi ve edebi eserler aracılığıyla keşfedilmeye devam edecek ve insan deneyiminin bu karanlık yönü, sanat ve düşünceyi şekillendirmeye devam edecektir.

    Kötülükten korkuya giden yol!

    Batman Başlıyor’da Nolan’ın korku konusunu ele aldığı net çizgiyi görürüz. Ra’s al Ghul’un Gotham’ı yok etme planı, Bruce’un travmasına neden olan mekanizmanın tamamen aynısına karşılık gelir. Kişisel korku seviyesinde hayata patlayan kötülüktür. Thomas Wayne’in genç Bruce’a açıkladığı gibi: “Bütün yaratıklar korku hisseder. Özellikle korkutucu olanları.” Dolayısıyla korku, tüm canlılar için temel bir önkoşuldur. Kişiliklerimizin karanlık tarafının merkezinde yer alır. Bu içimize derinden işlemiş, çünkü savunmasızız. Korku incinme korkusudur, acı korkusudur.

    Bazı zamanlar korku, anlamsız bir öfkeyi de tetikleyebilir şüphesiz. Dolayısıyla kötülük ile korku arasında nasıl bir ilişki varsa, bu iki kavram ile öfke arasında da bir ilintiden bahsetmek mümkündür. Bazen “varoluşsal kaygı” olarak da adlandırılan kaygı ise, korkunun tam tersidir.

    Angst sözcüğü psikolojik bir terim olarak 19. yüzyılda Danimarkalı papaz ve filozof Sören Kierkegaard’ın The Concept of Anxiety adlı eserinde ortaya atılmıştı. Varoluşçu felsefenin kurucu babası olan Kierkegaard, insanlık durumunun ön koşullarını araştırırken yaptı bu keşfi. Kierkegaard, Hıristiyan antropolojisinde insanı esasen özgür olarak kabul eder. Kierkegaard, Lutherci bir tavırla, bu özgürlüğün aynı anda hem kutsama hem de lanet olduğunu söyler. İrade özgürlüğü doğru olanı yapmayı seçmemizi sağlar. Ancak her zaman bilinmeyenle karşı karşıya kalırız çünkü kararımızın doğru mu yoksa yanlış mı olduğunu bilmeyiz. Bu nedenle kararlarımızın sonuçlarından her daim korkarız. Kierkegaard’a göre, sonsuza kadar uçurumun kenarında durup, yanlış gitmesi muhtemel her şeyin derinliğine bakmaktayız. Bu nedenle kaygı, kendi özgürlüğümüzden duyulan korkudur.

    Kendi özgürlüğümüze yönelik bu korkuyu birçok durumda görebiliriz. Kendi gerçek kişisel yargımıza güvenmek yerine otoriteye uymak ve itaat etmek, endişenin en belirgin tezahürlerinden ikisidir. Ancak kaygı aynı zamanda kibirli olduğumuz ve sanki bilinmeyene karşı bu korkumuz yokmuş gibi davrandığımız zamandır. Kierkegaard, abartılı kesinlik ve aşırı güvenin artan bir endişe düzeyi olduğunu söylüyor. Çünkü Kierkegaard’ın dediği gibi kaygı her zaman varoluşumuzun bir parçasıdır ve onu görmezden gelebilir ya da üstesinden gelebilirmişiz gibi davranmak yalnızca kaygının kendisinden kaynaklanır. Bu, insanoğlu olarak kendi sonlu ve sınırlı doğamıza karşı bir kin eylemidir.

    Alman filozof Martin Heidegger, Kierkegaard’ı anlayan nadir filozoflardan biri. Üstadın “nesnesiz bir korku” olarak kaygı (angst) kavramını genişleterek kavrama genişlik kazandırdı. Heidegger’e göre, korku insanın en iptidai ama lineer hissiyatıdır. Ancak kaygı, varlığımızın genel, kaldırılamaz bir parçasıdır ve dünyada var olmakla ilgilidir.

    Bu arada zıttı olmakla karşıtı olmak arasındaki nüansı anlatmak için kelime harcamayacağım. Evet kaygı, korkunun zıttıdır ama karşıtı değildir! Zira korkunun zıttı cesarettir. Peki, kaygının zıttı nedir? Lüteryen bir papaz olan Kierkegaard, bu soruyu “inanç” ile cevaplar. Korku, ancak cesaret ve yüzleşmeyle ile aşılabilir. Korkuyu hissederiz ve yine de korktuğumuz şeylerle; ister kalabalıklar, ister bir yürüyen bir merdiven, ister bir iğne olsun, yüzleşiriz. Ancak kaygı, belirsiz varlığımızın uçurumunda dururken, sadece Kierkegaard’ın inanç sıçramasıyla aşılabilecek bir şeydir.

    Batman Başlıyor’da Bruce Wayne intikam peşinde koşan bir adamdan adaleti sağlamaya kararlı bir adama dönüşüyor. Teması korku, herkesi harekete geçiren motivasyon: Bruce’un yarasa korkusu ve kendi karanlığı; Rachel intikam uğruna onu kaybedebileceğinden korkuyor, şehri yöneten gangster korkusu; Korkuluk hastalarını korkutur ve kötü adam, su sistemine halüsinojenik bir madde salarak Gotham’ı “kendini parçalamaya” zorlamayı planlıyor. Bir kez patladığında gecekondu mahalleleri şiddetle tıka basa dolacak!

    Anne ve babasının öldürülmesinden büyük zarar gören ruhu ve “suçlunun zihnini” anlamak için çaresiz kalan Bruce, kötülüğün doğasını kavramak için dünyayı dolaşır ve henüz bilmese de onunla en korkunç haliyle karşılaşır. Gezintileri sırasında amacı toplumu geliştirmek olan Gölgeler Birliği’nden idealist Henri Ducard ile tanışır. Ducard, daha yüksek bir varoluş biçimini benimsemesi için ona akıl hocalığı yapar. Bruce’a şöyle diyor: “Eğer kendini bir erkekten daha fazlası yaparsan, kendini bir ideale adarsan ve seni durduramazlarsa, bambaşka bir şeye dönüşürsün.”

    Görüldüğü üzere iki önemli nokta var.

    Bir; kendini mutlaka bir ideale adamalısın.

    İki; önüne çıkan engelleri aşmalısın.

    Ben üçüncüsünü de ekleyeyim, eğer aşamıyorsan bile değişme!

    Aslında Bruce Wayne değişmiyor, kendini buluyor. Başka bir şey zannederken kendini aldığı eğitim ve geçirdiği süreç gerçek kimliğiyle yüzleşmesini sağlıyor. Oysa hatırlayacağınız üzere babası asla öyle biri değildi, ancak eski Bruce (yaşadığı eğitim sürecinden önce) bile öfke ve intikam dolu bir karakterdir.

    Ducard’ın ideallerinden ilham almasına rağmen Bruce, Gölgeler Birliği’nin “Suç tolere edilemez” yönündeki acımasız ideolojisine katılmaz. Ama suçlular toplumun anlayışının hoşgörüsüyle geliştiğini de öğrenecektir. Ducard ondan bir katili infaz etmesini istediğinde Bruce bunu reddeder, Birliğin eğitim kampını yakar ve Gotham’a döner. Onun yokluğunda yaygın yolsuzluk şehri mahvetmiştir.

    Bruce, Ducard’ın ona öğrettiği becerileri kullanır ve gölgelerin ve illüzyonların adamı olacaktır. Yarasa sembolünü seçmesinin sebebi elbetteki mağarada yaşadığı korkuları bütün şehre geçirebilmek. Onun için bir korku simgesidir yarasa piktogramı. Fakat öte yandan insanlara umut vererek Gotham’ı dönüştürmeyi de düşünüyor.

    Korku insanın içindedir. Batman Başlıyor, Bruce Wayne’in bu olay nedeniyle nasıl travma geçirdiğini ve Batman olarak korkusunu yenmenin nasıl bir yolunu bulduğunu anlatır.

    Bruce’un başa çıkma mekanizmalarına daha yakından bakmak bize yol gösterecektir.

    Batman Başlıyor’daki Bruce’un dönüşümünü başlatan sahne, (ki buna biz turning point diyoruz) Rachel’a ailesinin intikamını almak için Joe Chill’i öldürmek istediğini itiraf etmesidir. Rachel ona intikamın daha derindeki sorunun çözümü olmadığını, yalnızca öfkesinin çıkış noktası olduğunu söylemiştir. Rachel’ın sözlerinde derin anlamı açmayalım şimdi. Aslına bakılırsa öfke, yalnızca kendi kırılganlık duygularımızı alt etme girişimidir. Başka bir deyişle, Bruce’un öfkesi, hem korkusunu hem de ebeveynlerinin ölümünden duyduğu suçluluk duygusunu örtbas etmeye yönelik bir mekanizmadır.

    Rachel, meseleyi öfkeyle çözmeye çalıştığı için Bruce’u azarladıktan sonra alaycı bir şekilde onu Gotham City’de korku yayarak Joe Chill gibi insanlar türettiği için mafya patronu Carmine Falcone’a teşekkür etmeye davet eder. Orada Falcone, Bruce’un yeraltı suç dünyasının korkuyla büyüdüğünü anlamasını sağlar. Ancak Falcone’un konuşmasının muhtemelen en anlamlı kısmı, yukarıda bahsedilen mekanizmanın altını çizen son sözleridir: “Buraya bir şeyi kanıtlamaya çalışan öfkenizle gelmeyin. Bu anlamadığınız bir dünya. Ve her zaman anlamadığın şeyden korkacaksın.”

    Bu bahsi kapamadan önce kötülük kavramı üzerine biraz daha derine inmeye ne dersiniz?

    Kötülük, insan varoluşunun ve tarihinin en eski ve en karmaşık olgularından biridir. İnsanlık tarihi boyunca, kötülüğün doğası, kökenleri ve varlığı üzerine sayısız teori ve düşünce ortaya konmuş. Kant, Fichte ve Kierkegaard gibi düşünürler, kötülüğün doğasını ve insan psikolojisi ile olan ilişkisini derinlemesine inceleyerek, bu konuda önemli ve etkileyici düşünceler ortaya koymuşlardır.

    Kant için kötülük, ahlaki yasa karşısında özgür iradenin bir sapması olarak ele alınır. İnsan, ahlaki yasa karşısında özgür olduğu için, kötülüğü seçme kapasitesine sahiptir. Kant’a göre, insanın kötülüğü seçmesi, kendi özgür iradesinin bir sonucudur ve bu, insanın kendi içsel ahlaki yasasına, yani “kategorik imperatif”e aykırı bir harekettir. Kant, insanın rasyonel bir varlık olarak ahlaki yasayı bilme ve bu yasaya uygun hareket etme kapasitesine sahip olduğunu vurgular. Ancak, insan aynı zamanda duyusal bir varlık olduğu için, kendi bireysel arzuları ve eğilimleri tarafından da yönlendirilir. Kötülük, bu iki yönlülük arasındaki çatışmanın bir sonucu olarak ortaya çıkar: ahlaki yasa ile bireysel arzular arasındaki çatışma.

    Fichte, kötülüğü, öz-benliğin bir yansıması olarak ele alır. Ona göre, kötülük, bireyin kendi öz-benliğini, başkalarının varlığına tercih etmesi ve bu şekilde kendi çıkarları uğruna başkalarına zarar vermesi olarak tanımlanabilir. Fichte, kötülüğün, bireyin kendi öz-benliğine olan aşırı bağlılığının bir sonucu olduğunu ve bu bağlılığın, bireyin başkalarına ve topluma karşı olan sorumluluklarını göz ardı etmesine neden olduğunu belirtir.

    Kierkegaard, kötülüğü, bireyin kendi içsel çatışmaları ve varoluşsal kaygıları bağlamında ele alır. Ona göre, kötülük, bireyin kendi varoluşsal kaygıları ve ölümlülüğü ile yüzleşme biçiminden kaynaklanır. Kierkegaard, kötülüğün, bireyin kendi özgürlüğü ile olan çatışmasının bir sonucu olduğunu ve bireyin, kendi özgürlüğünü ve varoluşunu anlamlandırma çabasının, kötülüğe yol açabileceğini belirtir.

    Schopenhauer da bu kavramın cazibesine kapılanlardandır. Acı ve ıstırap dolu bir dünyada, iradenin köleliğini vurgular. Ona göre, insanlar, kendi bencil arzuları ve iradeleri tarafından yönlendirilir, bu da acıya ve kötülüğe yol açar. İnsanın doğası gereği, diğerlerinin acısına karşı duyarsızdır ve bu, kötülüğün kökenlerinden biri olarak kabul edilir.

    Nietzsche, ahlaki değerleri ve “iyi” ile “kötü” arasındaki geleneksel ayrımı sorgular. Onun perspektifinden, kötülük, zayıflık ve güçsüzlükten kaynaklanmaz; aksine, güçlü olanın, kendi değerlerini yaratma ve dayatma kapasitesinden doğar. Nietzsche için, kötülük, bireyin kendi ahlaki değerlerini ve anlamlarını yaratmasının bir sonucu olabilir.

    Ve Lacan, insan psikolojisini ve arzularını inceleyerek kötülüğe bir bakış sunar. Ona göre, “Öteki”nin eksikliği ve arzunun sürekli olarak tatmin edilememesi, bireyin içsel çatışmasını ve dış dünyadaki kötülüğü tetikler. Kötülük, bireyin ötekinin arzusunu elde etme çabasının bir sonucu olarak ortaya çıkar.

    Son olarak size Lautreamont’tan bahsetmek isterim. Vaktiyle bir kitabıma ismini verdiğim (Bir şey söyle Isidore) enteresan lakin bahtsız şair.

    Tam ismi Isidore-Lucien Ducasse, daha çok Comte de Lautréamont takma adıyla bilinir, 4 Nisan 1846’da Uruguay, Montevideo’da doğmuş ve 24 Kasım 1870’te Paris, Fransa’da ölmüştür. Mezarı hala kimsesizler mezarlığındadır. Ducasse, en bilinen eseri “Les Chants de Maldoror” (Maldoror’un Şarkıları)’dır. Eser, geleneksel anlatı yapılarından saparak, şairin kendi içsel dünyasını ve toplum, ahlak, din ve estetik üzerine düşüncelerini yansıtan bir dizi ilginç ve çoğu zaman rahatsız edici imgeler ve sahneler içerir. “Maldoror’un Şarkıları”, genellikle gotik ve sürrealist edebiyatın bir öncüsü olarak kabul edilir ve Ducasse, özellikle 20. yüzyılın başlarında sürrealistler tarafından büyük bir ilgi görmüştür. Aslında Ducasse’nin yaşadığını gören sadece bir şahit vardır. Ancak yazdıklarıyla bilinir. Misal yolladığı kitap nüshasını Zola, Hugo gibi ustaların editörleri Albert Lacroix ve Joseph Proudhon yayına hazırlamıştır.

    “Maldoror’un Şarkıları”nda, kötülük ve ahlaki çöküş temaları geniş bir yer bulur. Baş karakter Maldoror, genellikle kötülüğü ve şiddeti benimser ve insan doğasının karanlık yönlerini sergiler.

    Kitap, Maldoror’un insanlık ve toplumdan ne kadar uzaklaştığını ve kendi içsel karanlığına nasıl daldığını da gösterir. Eser, okuyucuyu rahatsız edebilecek düzeyde bir dizi vahşi ve karanlık imgelerle doludur ve bu, Ducasse’nin kötülük, ahlak ve insan doğası üzerine düşüncelerini yansıtır. Eser, aynı zamanda, okuyucuyu, etik ve ahlaki değerler üzerine düşünmeye iten bir dizi felsefi ve ahlaki soru sunmasıyla da sıra dışıdır.

    Kötülük üzerine neredeyse her büyük düşünürün bir kanaati mevcuttur elbette. Ancak mevzu sinema, Christopher Nolan ve kötülük kavramı ile ilgili ise elbette aradığımız isim Hegel’dir.

    Nolan/Hegel ikilisini ilerleyen bölümlerde tekrar ele alacağız.

     

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Dış politika sefaleti – Kırılganlık riski hat safhada 

    Dış politika sefaleti – Kırılganlık riski hat safhada 


    YORUM | MEHMET EFE ÇAMAN  

    Dış politika, bir devletin uluslararası arenadaki stratejik davranışı, karar alma süreçleri ve ulusal çıkarların peşinde koşma gibi karmaşık ve dinamik bir süreçtir.  

    Rasyonel devletler dış politika yapımında küresel ilişkilerde bilinçli ve etkili bir şekilde hareket etmeyi önceler ve dış politikalarını oluştururken birçok ölçüte ve esasa göre hareket eder. Çünkü dış politika ciddi bir alandır. Tıpkı ekonomi gibi, dış politika yönetiminin de nesnel kuralları vardır. Aynı ekonomi yönetimde olduğu gibi eğer dış politika iç siyasi kaygılarla kullanılırsa, bunun bedeli ülkeler için çok ağır olur.  

    Türkiye’de özellikle son 10 yıldır dış politika yönetiminde tam bir sefalet hali söz konusu. Analitik yaklaşımlar çoğu zaman es geçiliyor. Güç hesaplamaları ve çıkarlarla güç arasında denge kurma yaklaşımı tamamen terk edilmiş durumda.  

    Oysa dış politika, karar alıcıların ve yetkili organların kendi devletleri veya başka devletlerle ve uluslararası politika aksiyon sistemleriyle ilişkilerinde, olaylara bağlı, çıkarlara bağlı ve öğrenme yeteneği olan bir karar davranışıdır. Bu davranış, çıkar algılamalarının ve dayatmalarının en iyi şekilde yerine getirilmesini gerektirir.  

    Dış politika kavramı, çıkarların algılanması ve koşullara uygun olarak en rasyonel kararların alınmasını vurgular. Uluslararası politika, merkezi bir karar alma ve zorlayıcı bir hukuk sistemi olmayan, çok katmanlı, polisentrik ve dinamik bir etkileşim sistemidir. Bu sistemin yapısı ve dinamiği, bir arada bulunan ve değişken-bağımlı aksiyon sistemleri arasındaki dış politik etkileşim süreçlerinden ve ilişki sistemlerinden (tek merkezli devletler ve diğer sistem tipleri) oluşur.  

    Böyle bir ortamda 1) dış politikayı bir iç politik malzeme olarak kullanmak ve 2) ideolojik motiflerle dış politika yapmak çılgınlıktır.  

    Dış politik kararlar alınırken elbette bu kararların sonuçlarının iç siyasete etkisi olacaktır. Ancak bu, kararlar alınırken bu sonuçlara göre karar alınmasını gerektirmez. Sonuçlar hesaplanır, ancak dış politika davranışının tek belirleyicisi olamaz. Özellikle, salt iç siyasette kısa vadeli yarar elde etmek için bir devlet dış politik riskler almamalıdır.  

    Dış politika kararlarının uzun süreli etkileri olacağından, sadece iç siyasette günü kurtarmak, oy devşirmek, safları sıklaştırmak, gücü konsolide etmek gibi ucuz beklentilerle dış politika kararları almak devletlere ve toplumlara çok ciddi dezavantajlar, problemler ve hatta yıkımlar getirebilir.  

    Aynı şekilde, uluslararası olaylara ideolojik lenslerin ardından bakmak ve nesnelliği bir kenara itmek de ciddi sonuçları olan irrasyonel ve hatalı yaklaşımlardır. Uluslararası politika, başta devletler olmak üzere, aktörlerin çıkarlarına göre hareket ettikleri bir alandır. Bu alanda insani karakteristik özelliklere göre, diğer bir ifadeyle duygusal hareket etmek olumsuz sonuçları beraberinde getirir.  

    Ideolojik yaklaşımın esasını genellikle seküler veya dini ideolojiler oluşturuyor. İdeoloji, bir toplumsal, siyasal, ekonomik veya kültürel sistem temelini oluşturan inançlar, değerler, fikirler ve doktrinler bütününe atıfta bulunur. Bunu yaparken, bireylere ve toplumlara dünya üzerindeki olayları anlama, algılarını şekillendirme ve eylemlerini yönlendirme çerçevesini sağlayan kapsamlı ve bütünleşik bir düşünce sistemi sunar ve öznel bir bakış geliştirir. Genellikle bu ideolojik bakış, olan durumu olduğu gibi anlamaya engel oluşturur, gerçeklerden kopuk, kendi iç evrenine göre olayları yorumlayan ve objektiflikten uzak bir algı yaratır.  

    Dış politika yapımında hem iç siyasi kullanım, hem de ideolojik bakış en çok kaçınılması gereken yaklaşımlardır. İkisi de başarılı bir dış politikayı sabote eder.  

    Eğer biraz daha detaylandıracak olursak, ideolojiye dayalı dış politika kararları, esneklik eksikliğine ve katılığa yol açabilir. İdeolojiler genellikle sabit prensipler ve inançlar içerir, bu da değişen jeopolitik manzaralara veya ortaya çıkan küresel sorunlara uyum sağlamayı zorlaştırabilir. Yalnızca ideolojiye odaklanmak, devletin pratik ve gerçekçi ihtiyaçlarını karşılamada başarısız olabilir. Bu durum, uluslararası ilişkilerin ve devletin ulusal çıkarlarının gerçek karmaşıklıklarından kopuk politikalara neden olabilir.

    İdeolojiye ağırlık vermek, pragmatik ve gerçekçi düşünceleri göz ardı edebilir. Uluslararası ilişkilerde, pragmatik ve gerçekçi yaklaşımlar genellikle pratik hedeflere ulaşmak ve etkili diplomatik ilişkiler sürdürmek için önemlidir. İdeolojiye dayalı dış politikalar, farklı ideolojilere sahip diğer devletlerle gerginlik ve çatışmaya neden olabilir. Bu, diplomatik çabaları, işbirliğini ve uluslararası sahnede ortak çıkarların peşinden koşmayı engelleyebilir. İdeolojiye aşırı bağımlılık, devletin potansiyel müttefiklerinden veya ortaklardan ideolojik farklar nedeniyle uzaklaşmasına yol açabilir. Bu bir nevi izolasyonculuk, işbirliği ve karşılıklı fayda fırsatlarını sınırlayabilir.  

    Dahası, kriz anlarında, ideolojiye sıkı sıkıya bağlı kalmak, devletin etkili bir şekilde yanıt verme yeteneğini engelleyebilir. Kriz durumları genellikle pragmatik, esnek ve hızlı kararlar gerektirir, ki bu da ideolojik bir yaklaşım nedeniyle sekteye uğrar.  

    Türkiye’nin son yıllardaki dış politikası iki ideolojiden besleniyor: İslamcılık ve Avrasyacılık. İkisi de izolasyoncu ve Batı düşmanı olan bu ideolojiler, karar alıcılara Türkiye’nin ulusal çıkarlarını dikkate almak şöyle dursun, olan durumdan değil, olması gereken durumdan hareketle dış politika kararları aldırıyorlar. Söz konusu olan, ayakları yere basmayan, gerçeklerden kopuk, kafalarındaki imgeleri, idealleri ve rüyaları esas alan bir dış politika davranışı.  

    Bir tarafta İslamcı/Neo-Osmanlıcı/Sünnici refleksler, diğer tarafta Batı karşıtlığı üzerine inşa edilmiş bir Rusyacı-Avrasyacı düşünce evreni, realist ekolden gelen Türk dış politikasını tamamıyla rafa kaldırdı ve kurumsallaşmış dış politikayı komple iptal etti.  

    Bu anlayış, Türkiye’yi Suriye bataklığına çekti, milyonlarca mültecinin Türkiye’ye kalıcı olarak girmesine neden oldu. Türkiye bu bataklıkta İslamcı/cihatçı birçok radikal grupla birlikte hareket etmeye başladı. Giderek de facto NATO ve Batı yönelimli dış politika davranışını terk etti. Türkiye’yi yöneten ekip, Suriye ve Ortadoğu’nun diğer ülkelerinde ortaya çıkan cihatçı, bu süreçte Sunni grupları potansiyel müttefikler olarak algılamaya başladı. Bu tehlikeli cihatçılara “bizim çocuklar” olarak bakan bir yaklaşım Türkiye dışişlerine egemen oldu. Dışişleri bürokrasisi maalesef bu durumu kabullendi.  

    Diğer taraftan, S-400 krizinde görüldüğü üzere, NATO-ABD yönelimini sabote etmek için gayet irrasyonel biçimde Rusya güdümüne girildi. Türkiye üretici ortak olduğu F-35 konsorsiyumundan kovuldu. Hatta bu savaş uçaklarını satın alamayacak bir konuma geriledi. Buna mukabil, 1980’lerin teknolojisi olan F-16 savaş uçaklarını satın alabilmek için yalvar yakar oldu.  

    Bugün Türkiye bu dış politika sefaletinde daha dip bir noktaya gerilemiş bulunuyor. Türkiye hararetle HAMAS savunuculuğu yapıyor. Bırakın NATO müttefiklerini, tüm Arap ve İslam coğrafyasında Katar ve İran hariç bu pozisyonu benimseyen ülke yok. Hatta Katar ve İran bile HAMAS lider kadrosuna pasaport verecek kadar ileri gitmedi.  

    Dahası, Türkiye’de tarihinde hiç görülmemiş bir Batı düşmanlığı toplumsal genetiğe etki eder biçimde tırmandırıldı. Dış politika, bu sosyolojiyi “gaza getirmek” ve bundan iç siyasette yarar elde etmek üzerine kuruldu. Ülkenin dünyada ve bölgesinde hiçbir ağırlığı kalmadı. Yumuşak gücün tamamı eridi gitti. Ve tabi ciddi bir güvenlik zaafiyeti oluştu.  

    Kırılganlık riskinin hat safhada olduğu, seri hatalarla ve artan zafiyetlerle dolu bu sefil dış politika, mevcut ekonomik çöküşün yanında ülkenin geleceği için en ciddi tehdittir.   

     

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Dini, tarihi ve siyasi perspektiften ‘mekki’ ayetlerde Yahudiler 

    Dini, tarihi ve siyasi perspektiften ‘mekki’ ayetlerde Yahudiler 


    YORUM | AHMET KURUCAN 

    Okumaya başladığınız yazının İsrail’in orantısız güç kullanarak yaptığı 10 bin kişiyi aşan sivil katliamla, Batı dünyasının bile İsrail’den desteğini çekmeye ve soykırım söylemlerini kullanmaya başladığı İsrail-Hamas arasında cereyan eden savaşla doğrudan alakası yok.

    Yalnız dünya siyasetini kilitleyen bu hadiselerin zihinlere çağrıştırdığını bazı sorular oluyor ve onlardan bazıları beni de buluyor. İşte o sorulardan birisi şu:

    • “Mekke döneminde ne Mekke’de çok Yahudi vardı ne de Müslümanların Yahudilerle ilişkisi yoğundu. Buna rağmen neden Kur’an Mekki ayetlerinde Yahudilerden çok bahsediyor?”

    Kur’an’ı daha iyi anlama ve anlamlandırma adına önemli gördüğüm bu soruya cevap sadedinde iki noktanın altını çizmek isterim.

    Bir: Soruda bahsedilen husus doğru. Mekke’de Yahudiler çok yok. Müslümanların münasebeti de alabildiğine az. Ama Mekki ayetlerde İsrailoğullarından, Hz. Musa ve kavminden yoğun bir şekilde bahsedilmesi Müslümanların Mekke’de müşriklerden görmüş oldukları sıkıntıların sadece onlara has olmadığı, daha önce benzeri sıkıntıları başka din mensuplarının da yaşadığını nazara vermektir.

    Nitekim dikkatlice incelenecek olduğunda Mekki ayetlerde Yahudilerden genelde olumlu olarak bahsedilir ve onların Hz. Musa başta olmak üzere Peygamberlerine, dinlerine nasıl sahip çıktıkları anlatılır. Böylece onlar üzerinden Müslümanlara siz de onlar misali dininize ve Peygamberinize sahip çıkın mesajı verilmektedir denebilir.

    İki: Medine’ye hazırlıktır. Beni Kaynuka, Beni Nadr ve Beni Kureyza başta olmak üzere 4000’den fazla Yahudinin yer aldığı Medine’de birlikte bir yaşam sürdüreceklerdir Müslümanlar. İşte gerek Mekke’de onların karakterleri adına genelde olumlu özellikleri gerekse Medine’de ikili ilişkilere bağlı olarak nazil olan ve çoğunluğu itibariyle olumsuz davranışları Müslümanlara mukayese etme imkanı vermiştir. Tarihte böyle, bugün böyle demişlerdir bugün bizim de tarihi mukayeselerde yaptığımız gibi.

    Tabii olarak bu mukayeseler Müslümanların Yahudilerle reel-politik düzlemdeki münasebetlerini belirlemede bir yol haritası misali yol ve yön gösterici rol oynamıştır.

    Şimdiye kadar defaatle bu sayfada kaleme aldığım gibi Kur’an’ın hiçbir ayeti boşluğa inmemiştir. Evrensel ve tarih-üstü nitelemelesi ile anlattığımız mesajlarını Allah, o tarihi zeminde cereyan eden olaylara bağlı olarak vermiştir. Bu açıdan bakınca diyalektik bir ilişki vardır Kur’an ayetleri ile o tarihi zemin arasında. Bu ilişki kopartılarak yapılacak olan Kur’an’ı anlama çabaları bizleri İlahi maksaddan uzaklaştırabilir. Bunun için çok dikkatli olmalı ve mutlaka Bediüzzaman’ın dediği gibi önce hayalen ve fikren 14 asır öncesine gitmeli, Hz. Muhammed’i (sas) iş başında görmeli, ardından bizlere yönelik verilen mesajı anlama çaba ve gayreti içine girmelidir.

    Fakat bu demek değildir ki Kur’an’ı 14 asır öncesine hapsedelim. O dönemin insanına ve topluma hitap etmiş, bugün itibariyle bize söyleyeceği bir şey kalmamıştır gözüyle bakalım.

    Haşa ve kella!

    Aklı başında olan hiç kimse böyle bir şey söylemez ve söylemeyez. Bu son satırlarla benim ısrarla vurgulamak istediğim nokta, Kur’an’ın asli ve orjinal manasını anlamanın ilk iş olması ve bunun için de 14 asır öncesine gitmemiz gerektiğidir. Böyle olunca yapacağımız te’vil ve tefsirler de, yorumlar da, vereceğimiz hükümler de bizi Allah’ın muradına bir adım daha yaklaştıracaktır.

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • JUVENTUS | 126 yılda zirveyi de gördü dibi de!

    JUVENTUS | 126 yılda zirveyi de gördü dibi de!


    YORUM | HASAN CÜCÜK

    Juventus sadece İtalya’nın değil, dünyanın da sayılı kulüplerinden biri. Takvim yaprakları 1
    Kasım 1897’yi gösterirken kuruluşu ilan edilen kulüp, 126 yıllık tarihine başarılarının yanı
    sıra skandalları da sığdırdı. Juventus’un temelini Massimo d’Azeglio Lisesi öğrencileri attı.

    Tıpkı Galatasaray gibi. 1 Kasım 1897’de spor faaliyetleri için kurulan Juventus, iki yıl sonra futbol kulübüne dönüştü. İtalya’nın ‘en’lerinde ilk sırada yer alan Juventus, en çok
    şampiyonluk, İtalya Kupası ve İtalya Süper Kupası’nı müzesine taşıdı. Futbol dünyasına
    damga vuran birçok yıldızın formasını terlettiği Juventus, 9 yıllık şampiyonluk serisinin
    bitmesiyle 4 yıldır rotasını kaybetmiş gemi gibi oldu.

    Alessandro Del Piero, Gianluigi Buffon, Giorgio Chiellini, Leonardo Bonucci, Dino Zoff, Paolo Rossi, Antonio Conte, Pavel Nedved, David Trezeguet, Zinedine Zidane, Michel Platini, Roberto Baggio, Didier Deschamps, Andrea Pirlo, Cristiano Ronaldo…. Hepsi yeşil sahalarda derin ve silinmez iz bırakan efsaneler. Ortak özelliği elbette Juventus forması.

    1990’lı yıllarda futbolun kalbinin en hızlı attığı yer Serie A olurken, Juventus birbirinden
    ünlü yıldızları bünyesinde barındırdı. 2000’li yıllardan itibaren başlayan İngiltere Premier
    Lig hegemonyasına İtalya Seri A adına direnen birkaç ekipten biri Juventus oldu.

    Şampiyonlar Ligi’nin İspanyol ekipleri Real Madrid – Barcelona arasında gidip geldiği
    yıllarda Juventus finaller gördü ancak hep hüsranla evine döndü. Devler Ligi’nin en çok
    final kaybedeni gibi kötü bir rekorun sahibi oldu.

    Juventus’un 126 yıllık tarihine düşen ‘utanç’ 2006’da patlak veren ‘Calciopoli’ (Temiz
    Ayaklar) şike skandalı oldu. Polis bir mafyanın ilişkilerini, bağlantılarını araştırırken, telefon
    dinlemelerinde, hakem ayarlama işlerine de şahit olur. Sonrasında futbol dünyasında
    deprem etkisi yapan skandal tüm detaylarıyla deşifre edildi. İtalyan futbolunun devleri
    Juventus, Milan, Lazio ve Fiorentina bu utancın kahramanları(!) arasındaydı.

    En ağır fatura Juventus’a kesildi. 2004-06 arasında kazandığı iki şampiyonluk silinmekle kalmadı. Küme düşürülüp Serie B’ye gönderildi. Karardan sadece birkaç hafta önce 2006 Dünya Kupası’nda şampiyonluk sevinci yaşayan Juveli futbolcular, küme düşme şokuyla sevinçleri kursaklarında kalıyordu. Adaletin kılıcının biçtiği Juventus Serie B yolunu tutarken, birçok yıldız gemiyi terk etti. Aralarında Buffon, Del Piero ve Nedved’in de
    bulunduğu efsaneler vefalı davrandı.

    Serie B’de sadece bir sezon geçirdi. Yeniden ait olduğu yere dönerken, şike skandalının
    travmasını atması kolay olmadı. Yıldız oyuncuları kaptan Cannavora, Emerson,
    İbrahimoviç, Zambrotta, Trezeguet ve Thuram gibi yıldızlar batan gemiyi terk eden isimlerdi. Kayıp sadece oyuncularla sınırlı olmadı. Maddi kaybı ise en az 100 milyon Euro idi. Yeniden eski günlerine dönmesi 2011-12 sezonunda başladı. Ama ne başlama. Milano ekiplerinin şampiyonluk dönemini resmen sonlandırıp, inanılmaz bir seriyi başlattı. 2020’ye kadar aralıksız 9 yıl zirveyi kimseye bırakmadı. Serie A’da yakaladığı momentumu
    Şampiyonlar Ligi’ne de taşıdı. İki kez finale adını yazdırdı. Her ikisinde de İspanyol ekipleri
    Real Madrid ve Barcelona’ya yenilip, Serie A başarısını Şampiyonlar Ligi ile taçlandırmayı
    başaramadı.

    Juventus’un 9 yıllık şampiyonluk serisini başlatan ve bitiren aynı isimdi; Antonio Conte.

    2011-12 sezonunda Juve’yi şampiyonluğa taşıyan Conte, 9 yıl sonra Inter’in başında Juve’ye dur diyen isimdi. 9 şampiyonluğun 5’inde imzası olan teknik direktör Massimiliano Allegri’yi gönderen Juve yönetimi takımı eski oyuncusu Andrea Pirlo’ya emanet etti. Pirlo hamlesi fiyasko ile neticelendi.

    Önce Inter ardından Milan ve son olarak Napoli’nin şampiyonluğunu gördü. Takım yeniden Massimiliano Allegri’ye emanet edildi ama havasını kaybetmiş, yıldızları yaşlanmış bir Juventus vardı. Allegri yeniden yapılanma için kolları sıvayıp, taraftardan sabır istedi. Allegri bu sezon daha derli toplu oynayan bir Juventus kurdu. 11 hafta sonunda topladığı 26 puanla, lider Inter’in 3 puan gerisinde ikincilik koltuğunda yer buldu.

    MÜZESİ KUPALARLA DOLU

    36 lig şampiyonluğu, 14 İtalya Kupası ve 9 İtalya Süper Kupa zaferiyle ulusal düzeydeki bu turnuvaları en çok kazanan kulüp konumundaki siyah-beyazlılar, aynı başarıyı uluslararası arenaya da yansıttı. Juve, UEFA Şampiyonlar Ligi’ni iki (1984-85, 1995-96), Avrupa Kupa Galipleri Kupası’nı bir (1983-84), UEFA Kupası’nı üç (1976-77, 1989-90, 1992-93), UEFA Süper Kupa’yı iki (1984, 1996), Intertoto Kupası’nı bir (1999) ve Kıtalararası Kupa’yı iki (1985,1996) kez müzesine götürdü.

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • La Liga | Hayırdır Girona, ne bu havalar!

    La Liga | Hayırdır Girona, ne bu havalar!


    YORUM | HASAN CÜCÜK 

    Futbolun yazılı olmayan kurallarından biri de İspanya La Liga’da şampiyonluk Real Madrid – Barcelona arasında el değiştirir. Elbette istisnalar yok değildir. Araya bazen Atletico Madrid girer. 2003-04 sezonunda Valencia’nın yaşadığı şampiyonluk sonrası kupa Madrid ve Barcelona arasında gidip geldi. Bu sezon da şampiyonluğun başrol adayları elbette Real ve Barça. Atletico ise sürpriz favori.

    12 hafta geride kalırken, La Liga yakın dönemde tanık olmadığımız bir puan tablosu oluştu. Zirvede ne Real ne Barça ne de Atletico var. Sürprizin adı Girona oldu. 12 haftada topladığı 31 puanla, Real’in 2, Barça’nın 4 puan önünde liderlik koltuğunda oturuyor. Elbette kimse Girona’dan şampiyonluk beklemiyor. 12 haftalık performansı alkışı çoktan hak ediyor.

    Kuruluş kayıtlara 27 Temmuz 1930 olarak geçen Girona FC, İspanya’nın sıradan takımlarından biri oldu. Yüzyıla yaklaşan tarihinde ligler arasında gidip geldi. En üst küme olan La Liga’ya yükselmesi ancak 2016-17 sezonunla La Liga 2’yi ikinci bitirmesiyle gerçeğe dönüştü. 87 yıllık rüya gerçekleşirken, ilk sezonunda tabelada 10. sırada yer buldu. La Liga’da kalıcı olacağını beklentisi ikinci sezonun sonunda bitti.

    Ligi 18. sırada bitirip yeniden La Liga 2’nin yolunu tuttu. Bir kere La Liga’nın havasını solumuşlardı. Yeniden bir numaralı lige yükselme hayali vardı. Bunda da başarılı oldular. İki sezon üst üste sezonu beşinci basamakta tamamlayıp, play-off oynadılar. Ancak rüya gerçeğe dönüşmedi. 2021-22 sezonunda yine ligi play-off potasında bitiren Girona, 3 yıl aradan sonra La Liga’ya bir kez daha merhaba dedi. Geçen yıl tıpkı ilk kez La Liga’ya yükseldiği sezonda olduğu gibi 10. basamakta sezonu tamamladı.

    Girona’yı yeniden La Liga’ya taşıyan teknik patron Michel oldu. Teknik patronluk koltuğuna Temmuz 2021’de oturan Michel, ilk sezonunda Girona’yı tarihinde ikinci kez La Liga’ya taşıdı. Michel yönetiminde geçen sezonu korkulu rüya görmeden tamamladı. Bu sezona başlarken hedef elbette ligde tutunmaktı. Asansör takım yerine La Liga’nın kalıcısı olmak istiyorlardı.

    Geride kalan 12 haftada sıra dışı bir performansa imza attılar. Sezona Real Sociedad deplasmanında alınan bir puanla merhaba dedi. İkinci haftadan itibaren Girona fırtınası esmeye başladı. Fikstürü sunduğu ikramı geri çevirmediler. Şu ana kadar hep tabelanın alt sıralarında yer bulan takımlarla oynadılar. Üst sıralarda bulunan iki takımla oynadıkları maçlardan birer galibiyet ve beraberlik çıkardı. Tek yenilgisini sahasında Real Madrid karşısında 3-0’lık skorla aldı.

    Girona, La Liga’nın devlerini sadece puan da geçmedi. Real Madrid ve Barcelona’dan daha fazla gol attı. Rakip fileleri 29 kez havalandırırken, kalesinde 15 gol gördü. 12 hafta sonunda Real Madrid 23, Barcelona 24 ve Atletico Madrid 26 gol attı. Mallorca ve Almeira’ya 5, Granada ve Osasuna’ya ise 4’er gol attı.

    Ukraynalı forvet Artem Dovbyk 6 golle takımın en skorer ismi. Dovbyk attığı kadar yaptığı asistlerle de puan katkısı verdi. 4 asist yapan Dovbyk, sezon başında 7,75 milyon Euro’ya SK Dnipro-1 takımından transfer edildi. Manchester City’den 5 milyon Euro bedelle Girona kadrosuna katılan merkez orta saha Yangel Herrera 4 gole imza attı. Troyes’ten kiralanan Savio ise 3 gol ve 4 asistlik bir performans ortaya koydu. Transferde en büyük hayal kırıklığını Nacional’den 6 milyon Euro karşılığında transfer edilen Jhon Solis yaşattı. Kolombiyalı oyunca sadece iki maçta süre alırken, sahada sadece 5 dakika kaldı.

    Kadro değeri 160 milyon Euro olan Girona, transfer sezonunda 22,5 milyon Euro harcadı. Sattığı oyunculardan ise kasaya 17,9 milyon Euro koyan Girona’nın flaş satışı Wolverhampton’a 12 milyon Euro karşılığında gönderdiği Santiago Bueno oldu.

    Futbolculuk kariyerinin önemli bir bölümünü Rayo Vallecano’da geçiren Michel, 2012’de aktif futbolculuk kariyerini noktaladı. Teknik adamlık yolculuğuna Şubat 2017’de Rayo Vallecona’da başlayan Michel, iki yıl görevde kaldı. İki yılda SD Huesca’yı çalıştırdı. Temmuz 2021’de ise Girona ile yolları kesişti. 103 maçta Girona’nın başında sahaya çıkan Michel, 1,65 puan ortalamasını yakaladı.

    Sezon Girona için rüya gibi başladı. Bakalım bu rüya ne zamana kadar sürecek?

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Binyamin Netanyahu; fareli köyün kavalcısı!

    Binyamin Netanyahu; fareli köyün kavalcısı!


    YORUM | YÜKSEL DURGUT

    İsrailliler güvenliklerini sağlamadaki başarısızlıkları affetmezler. İsrail’in sürpriz bir Mısır ve Suriye saldırısının ardından yaklaşık 3 bin askerini kaybettiği 1973 Yom Kippur Savaşı yenilgisinden sonra dönemin Başbakanı Golda Meir siyaseti bırakmıştı. Bugün bile ülkedeki bazı kesimler tarafından ismi hala nefretle anılıyor.

    Hamas’ın 7 Ekim 2023’te gerçekleştirdiği kanlı saldırılar sonrası yaşananlar 6 Ekim 1973’teki olaylardan daha vahim sonuçları oldu. Meir 1973’te askerlerini, yani hayatlarını bile bile tehlikeye atan insanları kaybetmişti. İsrail’in şimdiki başbakanı Benjamin Netanyahu ise sivilleri, yani devletin ve askerlerinin koruması gereken insanlarını kaybetti. Bu da kendisine duyulan öfkenin artmasına neden oluyor. 

    İsrail’de son haftalarda yapılan anketler halkın öfkesinin çok yüksek olduğunu ortaya koyuyor. Hamas’ın katliamına tepki olarak İsrailliler, Netanyahu’nun değil, bayraklarının etrafında toplandı. İsrailliler arasında yapılan anket sonrası Yahudilerin yüzde 86’sı, Hamas’ın saldırının ülke yönetiminin başarısızlığı olduğunu gösteriyor. Hatta bu oranın içinde hükümete oy verenlerin oyu ise yüzde 79. Netanyahu’nun savaşın sona ermesinden sonra istifa etmesi gerektiğini söyleyenlerin oranı yüzde 56.

    Yapılan anketler Netanyahu’nun yolun sonuna geldiğini ortaya koyuyor. Son ankete göre mevcut aşırı sağcı koalisyon 120 sandalyeden sadece 42’sine ulaşabiliyor. Muhalefet bile bu öfkeden nasibini alıyor. Netanyahu’nun hala başbakan olmaya uygun olduğunu düşünenlerin oranı sadece yüzde 29.

    İsrail’in en uzun süre görev yapan başbakanı Netanyahu, “İsrail’in koruyucusu olarak anılmak istiyorum.” ifadesini sıklıkla seçim meydanları da dahil olmak üzere yıllardır tekrarlıyor. “Benden hoşlanmayabilirsiniz ama sizi sadece ben güvende tutabilirim.” diyerek de iddialı bir şekilde oy toplamaya çalışan Netanyahu, bir keresinde, “Tehlikeyi önceden fark etme konusunda Yahudi ulusu hiçbir zaman başarılı olamadı. Benim liderliğim altında bu tür bir şey asla olmayacak.” demişti.

    “İsrail devleti benden bunu bekliyor ve ben de bunu yapacağım.” diye söz veren Netayahu, bu sözünden kanlı bir şekilde geri dönmek zorunda kaldı. Netanyahu’nun efsanevi sözleri, kendisini İsrail tarihindeki en büyük güvenlik açığına başkanlık eden birisi olarak hatırlayacak. Bundan böyle bir daha asla başbakan seçilemeyecek.

    7 Ekim olayları sadece bir siyasetçiyi değil, ülkesinin kurucu değerlerine de darbe vurdu. Hamas katliamı pek çok kişi tarafından 11 Eylül saldırılarına benzetildi. Başkan George Bush, Amerikan topraklarındaki en büyük terör saldırısına verilen tepkiye başkanlık ettiğinde, ülke onun arkasında toplanmıştı. Ancak Yahudi halkı yıllardır yıkıcı saldırılara maruz kaldığı için kuruldu ve bu devletin amacı bu saldırıların gerçekleşmesini önlemekti.

    Başka bir deyişle, Amerika’nın aksine İsrail bir sonraki katliamı durdurmak için var. Ancak geçtiğimiz üç hafta boyunca Yahudi halkı, tarihinin en kötü travmalarını çağrıştıran asla unutulmayacak görüntüleri hafızalara kazıyor. Binlerce çocuk hayatını kaybediyor, çocuklarının önünde öldürülen binlerce anne-baba var, diri diri yakılan aileler, dehşete düşmüş gençlerin görüntüleri dünyaya servis edildi.

    Nazi döneminde yaşanan ve yaklaşık 6 milyon Yahudi’nin sistemli bir şekilde soykırıma uğradığı ‘Holokost Yahudi Soykırımı’ndan kurtulanlarının torunlarının anlatılmaları son günlerde sıklıkla paylaşılıyor. “Büyüdüğüm hikayelerden daha kötüsünü görecek kadar yaşayacağımı hiç düşünmemiştim.” diyen İsrailliler yaşanan olayların sona ermesini istiyorlar.

    Öfke sokaklarda yankı buldu. Mağdurlar ve hayatta kalanlar yaralılara yapılan hastane ziyaretleri sırasında hükümet yetkililerini protesto etmeye başladılar. İktidar partisi Likud’un genel merkezi saldırılara uğradı. Netanyahu’nun ordudaki yedek askerlere hitaben yaptığı bir konuşmayı, kalabalıktan bazılarının kendisini protesto etmesi sonucu yarıda kestiği bildirildi. İsraillilerin yüzde 80’i, Netanyahu’nun 7 Ekim olaylarıyla ilgili olarak kamuoyu önünde sorumluluk almasını istiyor.

    Benjamin Netanyahu’nun başarısızlıklarının listesi epeyce kabarık. Filistin halkını bölünmüş tutmak ve müzakere edilmiş iki devletli bir çözümü engellemek için Hamas’ı daha ılımlı Filistin Yönetimi’ne karşı bir denge unsuru olarak bilerek destekledi. Katar’dan Gazze’ye milyonlarca dolar aktarılmasını sağladı. Bu paranın terör finansmanında kullanıldığına inanılıyor. Gazzelilerin İsrail’de çalışmalarına izin verilmesi de Netanyahu döneminde oldu. Bu kişilerin bazılarının saldırıların planlanmasında rol oynadığı düşünülüyor.

    2011 yılında, Hamas tarafından rehin tutulan bir İsrail askerine karşılık, aralarında hüküm giymiş binden fazla Filistinli mahkum Netanyahu tarafından serbest bırakıldı. Serbest bırakılan mahkumlardan birisi de bugün Hamas’ın Gazze’deki lideri olan Yahya Sinvar.

    Netanyahu iktidara yeniden geldiği Aralık ayından beri ülke içinde eşi benzeri görülmemiş bir huzursuzluk yarattı ve halkı birbirine düşürdü. Alınan kararlara karşı gelen bakanları görevden aldı. Barış için büyük adımlar atabilecek devlet memurlarını görevden aldı ve yerlerine ideolojik yandaşlarını getirdi. Yolsuzluktan yargılanırken zayıf iktidarını sürdürmek için aşırı sağcı bir ittifakın parlamentoya girmesine bizzat onay verdi. Ardından bu ittifakın deneyimsiz üyelerine kilit pozisyonlar sundu. Bunlardan birisi de ulusal güvenlik bakanı Itamar Ben-Gvir.

    7 Ekim felaketi Netanyahu’nun yıllar süren yanlış tercihlerinin sonucu oldu. Sonunda “İsrail’in koruyucusu olarak anılmak istiyorum” diyen adam başarısız oldu ve halkını yüzüstü bıraktı. Son yüzyılın tüm liderleri birbirine benziyor; kendileri hakkında bir efsane anlatırlar (Ümmetin lideri gibi) ve başkalarını buna inanmaya zorlarlar.

    Netanyahu da İsrail siyasetinde fareli köyün kavalcısı gibi. Orta Çağ’da Almanya’nın bir kasabasında pek çok çocuğun evden ayrılarak ölümüne neden olduğu efsaneyi anlatan “Fareli Köyün Kavalcısı” gibi Netanyahu da binlerce masum çocuğun ölüm fermanını veren efsaneler arasına girdi.

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Besmelesiz kesilen hayvanın eti yenir mi?

    Besmelesiz kesilen hayvanın eti yenir mi?


    YORUM | YÜKSEL ÇAYIROĞLU

    Günümüzde Müslüman tüketicilerin helâl gıda alanında yaşadıkları başlıca problemlerden biri ve belki de en önemlisi helâl et meselesidir. Bir hayvanın helâl olması için şer’i kesime uygun boğazlanması gerekir. “Kimin kestiği yenir” başlıklı önceki yazımızda şer’i kesimin şartlarını özetlemiş ve bunlardan birisinin de kesim öncesi tesmiye (Allah’ın adını zikretme) olduğunu zikretmiştik. Kesim öncesi besmele, hâlâ hakkında sorular sorulan, kafa karışıklıkları yaşanan ve farklı görüşler bulunan bir mesele olduğu için, bu yazıda deliller ve mezhep görüşleri açısından konuya daha yakından bakmaya çalışacağız.

    Kesim öncesi besmele çekilmesi, doğrudan Kur’ân ve Sünnet’in emridir. Kur’ân-ı Kerim’de yedi farklı âyet-i kerimede besmele çekilmesi emredilir. Özellikle En’âm sûresinde yer alan, فَكُلُوا مِمَّا ذُكِرَ اسْمُ اللهِ عَلَيْهِ إِنْ كُنْتُمْ بِآيَاتِهِ مُؤْمِنِينَ “Allah’ın âyetlerini tasdik ediyorsanız, kesilirken üzerine Allah’ın adı anılmış olan hayvanların etini yiyin.” (el-En’âm, 6/118) âyet-i kerimesinde mü’minlere besmeleyle kesilmiş hayvanları yemeleri emredilirken, üç âyet sonrasında ise, وَلاَ تَأْكُلُوا مِمَّا لَمْ يُذْكَرِ اسْمُ اللهِ عَلَيْهِ وَإِنَّهُ لَفِسْقٌ “Üzerine Allah’ın adı anılmadan kesilen hayvanlardan yemeyin. Şüphesiz bu, fısktır (günahtır, yoldan çıkmadır).” buyrularak besmelesiz kesilen hayvanların yenmesi yasaklanır. (el-En’âm, 6/121)

    Bunların yanı sıra Mâide sûresinde avlanılacak hayvan için (5/4), Hac suresindeki üç âyet-i kerimede ise hacda kesilecek kurbanlık hayvanlar için besmele çekilmesi emredilmiştir. (el-Hac, 22/28, 34, 36)

    Bunların dışında iki farklı âyet-i kerimede daha besmele üzerinde durulur. Bunlardan birinde, müşriklerin yapmış oldukları bir kısım kötü işler sıralanırken, bunlardan birinin de Allah’ın adını anmadan hayvan kesmek olduğu ifade buyrulur: وَأَنْعَامٌ لاَ يَذْكُرُونَ اسْمَ اللهِ عَلَيْهَا افْتِرَاءً عَلَيْهِ “Bir kısım hayvanlar da vardır ki (böyle istiyor diye) Allah’a iftira ederek keserken O’nun ismini anmazlar.” (el-En’âm, 6/138)

    Şu âyet-i kerimede ise Müslümanlara, “Sizin öldürdüğünüzü yemektense Allah’ın öldürdüğünü yeriz” diyerek keyiflerince helâl ve haram tayin eden müşrikler zemmedilir: وَمَا لَكُمْ أَلاَّ تَأْكُلُوا مِمَّا ذُكِرَ اسْمُ اللهِ عَلَيْهِ وَقَدْ فَصَّلَ لَكُمْ مَا حَرَّمَ عَلَيْكُمْ إِلاَّ مَا اضْطُرِرْتُمْ إِلَيْهِ “Kesilirken üzerlerine Allah’ın adı anılmış olan hayvanların etlerinden niçin yemeyecekmişsiniz? O, zaten size haram kıldığı etleri açıkça bildirmiştir; ancak çaresiz kalıp da zaruret miktarı yemeniz müstesnadır.” (el-En’âm, 6/119)

    Bu âyet-i kerimelerin yanı sıra birçok hadis-i şerifte de hayvanı boğazlamadan veya avlamadan önce besmele çekilmesi emredilmiştir. Mesela Buharî ve Müslim’de geçen bir hadiste şöyle buyrulur: مَا أَنْهَرَ الدَّمَ وَذُكِرَ اسْمُ اللَّهِ عَلَيْهِ فَكُلْ “(Şayet hayvan) bol miktarda kan akıtan bir şey ile boğazlanır ve boğazlama esnasında Allah’ın ismi zikrolunursa ondan yiyiniz.” (Buharî, zebâih 15; Müslim, edâhî 20) Sahihayn’de geçen diğer bir hadis şöyledir: إذَا أَرْسَلْتَ كَلْبَكَ الْمُعَلَّمَ وَذَكَرْتَ اسْمَ اللَّهِ عَلَيْهِ فَكُلْ “Eğitilmiş köpeğini gönderir ve Allah’ın adını zikredersen (köpeğin tuttuğu avı) ye.” (Buharî, zebâih 2; Müslim, sayd 1)

    Başka bir rivayette Allah Resûlü (s.a.s) şunu emreder: إِذَا رَمَيْتَ سَهْمَكَ فَاذْكُرْ اسْمَ اللَّهِ “Okunu attığın zaman, Allah’ın adını an.” (Müslim, sayd 7; Nesâî, sayd 18) Hatta Hz. Peygamber, besmele çekilerek gönderilen bir köpeğin başka bir köpekle beraber tuttuğu avın yenilmemesini emrettikten sonra, bu hükmün gerekçesini şöyle açıklamıştır: فإنَّكَ إنَّما سَمَّيْتَ علَى كَلْبِكَ ولَمْ تُسَمِّ علَى آخَرَ “Sen köpeğini gönderirken besmele çekmiş olsan bile, başkası çekmemiş olabilir.” (Buharî, zebâih 9; Müslim, sayd 3)

    Bunların yanı sıra hadis kitaplarında kesim ve avlanma öncesi besmele çekilmesini emreden daha başka hadisler de vardır. Aynı şekilde sahabe ve tabiinin söz ve uygulamalarına dair de onlarca rivayet nakledilmiştir. Hatta kasten besmele çekilmeden kesilen hayvanın etinin haram olduğu hususunda sahabenin icma ettiği ifade edilmiştir. (Serahsî, el-Mebsût, 11/236) Söz konusu delillerden yola çıkan fakihler de konuyu çok farklı boyutlarıyla ele almışlardır. Fakat konu etrafındaki fıkhî içtihatları ve tartışmaları bilmeyen birisi dahi, Kur’ân ve Sünnet’in yukarıda geçen bu açık hükümleri karşısında, kesim öncesi besmele çekmenin dinin mühim bir hükmü ve açık bir emri olduğunu anlamakta zorlanmayacaktır. Öyle ki konuyla ilgili delillerin kesinliği karşısında İmam Ebû Yusuf şöyle demiştir: “Kasten besmele çekilmeden kesilen hayvanın etinin haram mı helâl mi olduğu konusunda içtihat yapmak caiz değildir.” (Serahsî, el-Mebsût, 11/236)

    Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki kesim öncesi besmele çekilmesi gerektiği hükmü, bütün âlimlerin icmaıyla sabittir. Hanefi, Mâliki ve Hanbeli mezhepleri bu gerekliliği farz olarak görürken, Şafiiler bunun müekked sünnet olduğunu söylemişlerdir. Bu durumda üç mezhebe göre besmelesiz kesilen hayvan  murdar hâle gelecek ve onun etini yemek de haram olacaktır. Fakat bu hüküm, kasten besmelenin terkiyle ilgilidir. Hanefi ve Maliki mezheplerine göre unutma durumu bundan istisna edilmiştir. Zira Efendimiz (s.a.s) şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz Allah, ümmetimden yanılma, unutma ve yapmaya zorlandıkları şeyin hükmünü kaldırmıştır.” (Buhari, hudud 22)

    Şafiiler ise besmelenin kasten terkini haram değil mekruh görmüşlerdir. Şafiiler, En’âm suresindeki besmeleyi emreden âyetlerin maksadının, üzerine besmele çekilmeyen hayvanı haram kılmak olmadığını, bilakis Allah’tan başkası adına kesilen hayvanların etini yasaklamak olduğunu söylemişlerdir. Onlar bu hükmü, En’âm sûresindeki 121. âyetten şu şekilde istidlal etmişlerdir: “Allah adına kesilmeyen hayvanın etini yemeyin!” âyetinin devamında وَاِنَّهُ لَفِسْقٌ ifadesi yer alır. (6/121) Buradaki vav harfi “vâv-ı hâliyedir”. Dolayısıyla mana “fısk olarak Allah adına kesilmeyen hayvanlar” şeklinde anlaşılır.

    Yani ayetteki yasak besmelesiz kesmeye değil, kesimin fısk oluşuna hamledilir. Burada geçen fısk lafzını da En’âm sûresindeki şu âyet izah eder:  أَوْ فِسْقًا أُهِلَّ لِغَيْرِ اللَّهِ بِهِ “veya bir fısk olarak Allah’tan başkası adına kesilmiş bir hayvan” (6/145) Dolayısıyla Şafiîler, En’âm sûresindeki 121. âyetin besmelesiz kesilen hayvanları değil, putlara kesilen hayvanları yasakladığını söyler.

    Ayrıca onlar Beyhaki’de geçen, “Bir Müslüman, bir hayvanı keseceği zaman, besmele çekse de çekmese de onu Allah adına kesmiş demektir.” hadisiyle (Beyhaki, es-Sünenü’l-kübrâ, 9/239), Hz. Aişe’nin rivayet etmiş olduğu şu hadisi delil getirmişlerdir: Sahabeler yeni Müslüman olmuş bir kavmin kendilerine et getirdiğini, onların besmele çekip çekmediğini bilmediklerini ifade etmiş ve Allah Resulü’ne (s.a.s) bu etlerin hükmünü sormuşlardır. O da, “Siz kendiniz Allah’ın ismini zikredin ve yiyin” (Buharî, tevhid 13) buyurmuştur. Cenâb-ı Hakk’ın besmele çekip çekmedikleri bilinmediği hâlde ehl-i kitabın yiyeceklerini Müslümanlara helâl kılması da Şafiîlerin delilleri arasındadır.

    Bütün bu görüş ve delillerden hareketle şunu söyleyebiliriz: Kesim öncesi besmele çekmeyi farz gören müçtehitlerin konuyla ilgili delilleri daha çok, daha sarih ve daha kuvvetlidir. Besmeleyi sünnet gören âlimlerin istidlâl ettikleri deliller ise diğerlerine nispeten daha zayıf olduğu gibi aynı zamanda te’vil ve tefsire de açıktır. Mesela üzerine besmele çekilmemiş hayvanların yenilmesini yasaklayan âyetin (el-En’âm, 121), “Allah’tan başkası adına kestiğiniz ve üzerine Allah’ın adını anmadığınız hayvanları yemeyin” şeklinde yorumlanması mümkün olsa da, âyet, diğer bir yoruma da açıktır. Zira وَاِنَّهُ لَفِسْقٌ ifadesinde geçen vav harfinin, atıf veya isti’naf vâvı olması da mümkündür. Bu durumda putlara hayvan kesme fısk olduğu gibi (el-En’âm, 145), besmelesiz hayvan kesmenin de aynı şekilde bir fısk olduğu anlaşılır. Ayrıca besmeleyi emreden diğer âyetlerin kat’i ve açık anlamı karşısında sadece böyle bir tevilden hareketle bir hükme ulaşma zayıf bir istidlal metodudur.

    Öte yandan Beyhaki’de geçen, “Bir Müslüman, bir hayvanı keseceği zaman, besmele çekse de çekmese de onu Allah adına kesmiş demektir.” hadisinin “unutma” durumuna hamledilmesi mümkündür. Konuyla ilgili şu rivayet de bu ihtimali güçlendirmektedir: Allah Resulü’ne (s.a.s) besmeleyi unutan kimsenin durumu sorulduğunda, “Her Müslümanda Allah’ın ismi vardır.” (Dârakutnî, Sünen, 4/295) şeklinde cevap vermiştir. Ehl-i kitabın yiyeceklerinin helâl olmasıyla ilgili hükmün ise sadece onlara tanınmış bir ruhsat olduğu söylenebilir. Kaldı ki Hanefi ve Hanbelilere göre ehl-i kitabın da kesimden önce besmele çekmesi gerekir.

    Besmeleyi farz görmeyenlerin en çok üzerinde durduğu Hz. Aişe hadisine gelince, meseleye daha yakından bakıldığında bu hadisin de “besmelenin gerekmediğine” dair bir delil olamayacağı anlaşılacaktır. Her şeyden önce muhkem bir âyetin âhâd bir hadisle tahsisi veya neshi mümkün olmadığı için, âyetin (el-En’âm, 6/121) açık hükmü karşısında bu rivayetle amel edilmesi söz konusu olamaz. Buna rağmen bir an için bu hadisle istidlalin mümkün olduğu düşünülse bile şu hususların göz ardı edilmemesi gerekir: Bir kere bu etleri gönderenler Müslümandır ve onların besmele çekmediği de bilinmemektedir. Dolayısıyla Allah Resulü’nün (s.a.s) “Müslüman hakkında mümkün oldukça hüsn-ü zan edilmesi gerektiği” prensibine dayanarak bu hükmü vermiş olması muhtemeldir. Peygamber Efendimiz’in, “Besmele çekin ve yiyin.” emrindeki besmelenin ise hayvanların kesimiyle ilgili olmadığı, bilakis burada yemekten önce çekilmesi sünnet olan besmelenin hatırlatıldığı söylenebilir.

    Hatta bu rivayetten cumhurun görüşünü destekleyen bir hüküm çıkarmak dahi mümkündür: Zira sahabenin, yeni Müslüman olmuş bir topluluktan gelen etler hakkında şüpheye düşmelerinin ve bunun hükmünü Allah Resûlü’ne (s.a.s) sormalarının sebebi, yeni Müslüman oldukları için onların şer’i kesime riayet etmeyebilecekleri, hayvanları besmelesiz kesebilecekleri düşüncesidir. Bu da sahabenin besmelesiz kesilen hayvanı yemenin caiz olmadığı hükmüne sahip olduklarını gösterir. Allah Resûlü ise kısa ve öz cevabıyla Müslümanlar hakkında suizan kapısını kapamış ve “bismillah” deyip bu etlerden yemelerini emretmiştir.

    Hayvan kesiminden önce Allah’ın adının zikredilmesi, taabbudî bir hükümdür. Bununla birlikte burada, tevhid düşüncesini muhafaza etmenin yanı sıra, Yüce Allah’ın kulları için yaratmış olduğu hayvanların ruhunu ancak O’nun izniyle alma gibi hikmetler de söz konusudur. Nitekim Şah Veliyyullah ed-Dihlevî, hayvan kesilirken besmele çekmenin hikmetini şu şekilde izah etmiştir: “Hikmet-i ilahi, aynen bizler gibi hayat taşıyan bu hayvanları, bizim için helâl kılmış ve onları istifademize sunmuş, emrimize âmâde kılmıştır. Bu durum, onların canlarının çıkarılması anında böyle bir nimetten gaflet içinde bulunmamamızı gerektirmiştir. Bu ise nimetin sahibi Allah’ın adının onlar üzerine anılması ile olacaktır.”  (İslâm Düşünce Rehberi, 2/453-454)

    Hülasa-i kelam, kesim öncesi Allah’ın adının zikredilmesi, çok sayıda âyet ve hadisin kesin emri olduğu gibi, cumhur-u fukaha tarafından da farz görülmüştür. Her ne kadar İmam Şâfiî besmele çekmenin farz değil sünnet-i müekkede olduğunu söylese de el-Ümm isimli eserinin bir yerinde besmelenin kasten terk edilmesini hoş görmediğini ifade ederken, başka bir yerde ise önemsemediği için (istihfâfen) besmeleyi terk eden kimsenin kestiğinin yenilmeyeceğini söylemiştir. (el-Ümm, 2/254) Dolayısıyla İmam Şafiî’nin, hayvanı keserken besmele çekilmesini gerekli görmediği şeklindeki yaygın kanaat doğru değildir. Ayrıca İmam Şafiî’nin arkasına saklanarak Müslümanların bu konudaki dinî hassasiyetlerinin azalmasına sebep olmanın da isabetli bir yaklaşım olmadığı ortadadır.

    Dahası İmam Şafiî’nin kendi devrini esas alarak verdiği bir fetvanın günümüzde hayat ve kesim şartlarının tamamen değiştiği hatta kimin nasıl kestiğinin kolaylıkla bilinemediği bir ortamda kullanılması ayrıca üzerinde düşünülmesi gereken bir meseledir. Gayrimüslimlerin çoğunlukta ve hakim olduğu ülkeler bir tarafa, Müslümanların çoğunluk teşkil ettiği ülkelerde dahi hayvan kesiminde göz ardı edilemeyecek büyük ihmallerin söz konusu olduğu bilinirken “İmam Şafii’nin görüşleri  ile de amel edilebilir” demek için birkaç defa düşünmek gerekir.

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Zamorano, İsrail ve Siyasal İslam!

    Zamorano, İsrail ve Siyasal İslam!


    YORUM | NEDİM HAZAR

    Öncelikle özelikle yazının son kısmındaki agresyon derecesinin yüksekliğinden dolayı naif okurlarımdan özür diliyorum. Ben Türkiye’deki ortalama insan zekasının seviyesini 2002 yılında öğrendim. Epey acı şekilde hem de…

    O dönem dil öğrenimi için Amerika’da bulundum birkaç yıl. Yaz aylarında geliyordum Türkiye’ye ve haber merkezinde takılıyordum. Türk futbolunun zirve yaptığı dönemdi.

    Derwall ve Piontek’in yetiştirdiği ikinci kuşak çalıştırıcı olan Denizli ve Terim, başarıdan başarıya koşuyordu. Türkiye, yıllar sonra Dünya Kupası finallerine gitmişti. Başta futbol (spor) gazeteleri olmak üzere gazetelerin spor servislerinde muazzam bir heyecan ve hareketlilik vardı.

    Zaman gazetesinin spor servisi, spor müdürü de dahil olmak üzere neredeyse tam kadro olarak finallerin yapılacağı Kore ve Japonya’ya gidecekti. Sanırım bu sene içinde yayınlama şansı bulacağım “Boşluğa Sıkışmak” isimli son derece kişisel (neredeyse günlük tadında) isimli kitapta ayrıntılı olarak ele aldığım, benim için önemli bir dönemdi.

    Spor müdürümüz beni çağırdı ve iki şey teklif etti.

    İlki kupa finalleri boyunca mutat yazı yazmam konusundaydı. 4 yıl G. Saray ve Milli Takım’ı yakından takip etmiş, 2000 yılından itibaren aktif olarak spor yazılarına ara vermiştim ama çok büyük bir sürpriz teklif değildi bu.

    Büyük sürprizi sona sakladı spor müdürümüz.

    Kendilerinin olmayacağı bir aylık dönemde spor sayfalarına bakıp bakamayacağımı sordu. Allah selamet versin Murat isimli bir sayfa sekreteri ile ben kalacaktım sadece. Bana ilginç gelen bu teklifi kabul ettim ve spor servisine takılmaya başladım.

    Başlarda her şey çok güzeldi. Ahmet Turan Alkan’dan Ahmet Selim’e, hatta Nuriye Akman’a bile futbol yazısı yazdırıyorduk o ara dönemde. Bilirsiniz dünya kupası finalleri adeta futbolcu vitrinidir. Futbolcular 4 yıl boyunca bu sahneye çıkmayı bekler ve kendilerini gösterirler.

    Dünya Kupası finallerinde parlayan pek çok futbolcu olmuştur. Ve bu dönem özellikle Türk futbol medyası için en çok yalan ve üfürme haberin yazıldığı dönemdir. Bir maçta izleyip beğendiği futbolcuyu “Falanca takıma geliyor” diye palavra haberle tiraj kovalayan gazeteci kılıklı amigo sayısı hiç de az değildi.

    Bir sabah spor servisine geldim ve telefon çaldı. Arayan bir okurdu. Normalde okuyucu, özellikle bizim gibi gazetelerde kendini gazetenin asli unsuru olarak gördüğü için biraz katı, hatta acımasızdır. Yaptığınız küçük bir tashih bile hemen reaksiyon görür.

    Ancak telefondaki okur bambaşka bir şikayet için aramıştı. Yayınlanmış bir haber için aramıyordu. Sıkıntısı, diğer spor medyasında çarşaf çarşaf yer alan “Zamorano Fener’de” başlıklı haberin neden bizim gazetede olmadığıydı.

    Yaşı yetişkin olanlar Ivan Zamorano’yu hatırlayacaktır. Şilili futbolcunun Sevilla, Real Madrid ve Inter gibi dev takımlarda oynadıktan sonra Meksika’ya döneceğine dair haberler okumuştum dünya medyasında. Zamorano o yıl Meksika’nın CF America takımından kendisi ülkesi olan Şili’nin Colo Colo takımına transfer olacaktı.

    Zaten emekliliği yaklaşan oyuncunun bu son transferi olacaktı. Ancak gelin görün ki, yaklaşık 5 yıldır Türk futbol medyası her Mayıs/Haziran ayında rutin Zamorano transferi haberleri yapardı. Allah bilir Zamorano’nun yıllarca çıkan bu haberlerden haberi bile yoktu belki!

    Yaklaşık yarım saat boyunca okurumuza bu haberin yalan olduğunu, Zamorano’nun değil Fenerbahçe’ye, hiçbir Türk takımına gelemeyeceğini söylüyordum ama nafile. Sonunda dayanamadım; “Yahu kardeşim haber yalan!” diye bağırdım.

    Milliyet’ten bir haber!

    Bu da Hürriyet!

    Okur, son derece sakin bir şekilde aynen şöyle dedi: “Olsun, yalan olsun, yazsanız ne olur yani!”

    Allah’tan Eric Hoffer’in kesin inançlılar kitabını okumuştum. Ancak, fanatizmin ulaştığı boyut beni ürpertmişti. Yalan da olsa, inandığı şeyin yayınlanmasını, bili bile palavra sıkmamızı istiyordu okur. Birden diğer futbol medyasının durumunu anladım. Bir talep üzerine o kadar saçma sapan, yalan dolan yazıp duruyorlardı.

    Yalan talep ediliyordu çünkü!

    Aradan yıllar geçtikçe (grup ayırmadan söylüyorum) başta muhafazakârlar olmak üzere İslamcıların neredeyse tamamının bu halet-i ruhiyeyi artık içselleştirdiğini anlayacaktım. Hatırlarsınız Damat Bey “Uzaya 4 şeritli yol yapacağız, desek inanırlar” demişti bir seferinde. Hemen her küresel hadise sonrasında bunu tekrar tekrar test ettim şahsen.

    Hiç şaşmıyordu.

    Portakal bıçaklayandan, Dolar ile burun silene, Mercedes lastiği şişleyenden kolayı tuvalete dökene kadar aklın mantığın alamadığı protesto şekillerini görmek artık sıradanlaşmıştı benim.

    HAMAS’ı asla derdi Müslümanlar olan bir örgüt olarak görmedim, önce bunu belirteyim. İsrail’in bilinçli olarak terörize etmeye zorladığı Filistin halkı yıllar içinde artık bu tuzağa düşmemeyi öğrenmişti. Netanyahu gibi fanatik dinci siyasetçiler için HAMAS, sürekli iktidar demekti.

    Yine açık söyleyeyim, HAMAS’ın son saldırısını bu perspektiften okudum. Evet İsrail acımasız, hatta bir terör devletiydi. Evet başta Amerika olmak üzere Batı özellikle Filistin mevzusunda iki yüzlüydü.

    Ancak sonu gelmiş Netanyahu rejimine adeta hayat öpücüğü vermişti HAMAS. 

    İşin bir de diğer yüzü vardı. Müslüman ülkelerin iki yüzlü liderlerinin durumu İsrail ya da Amerika’daki meslektaşlarında az değildi. Bizzat Erdoğan ailesinin Suriye’deki petrollere çöküp kaçak olarak gemicikler ile İsrail’e sattığı kanıtlandığı halde hiçbir Siyasal İslamcı bunu sorun etmiyordu.

    Ancak bir Filistinli çocuğa İsrail polislerinin yaptığı işkence sonrasında anında galeyana geliyorlardı. Oysa Türkiye’de polis işkencede belki de İsrail polisini çoktan geride bırakmıştı. 70/80 yaşındaki Cumartesi Anneleri’ni coplamak gündem bile olmuyordu Siyasal İslamcı kesimde.

    15 Temmuz sonrası yapılan işkenceler, hukuksuzluk, hırsızlıkların hiçbirini kimse dillendirmediği gibi, utanmazca bunları savunanlar bile vardı. Ve elbette bu utanmazların utanmadan kalkıp İsrail’e “Katil” (Ki öyledir elhak) diye bağırıyordu.

    Kendi gözlerindeki merteği görmüyorlardı bile.

    Hapishanede hayatları mahvolan anneler, bebekler bir gün bile gündemlerine girmiyordu. 

    Ama HAMAS’ın yaptığı alçak bir saldırı sonrasında, İsrail’in aynı alçaklıkla cevap vermesi (ki böyle olacağını artık en aptal insan bile bilir) kanlarına acayip dokunmuştu. 

    Kola şişesi kırıyor, havalimanlarında kola satılmasını protesto ediyor. Olaylar çıkarıyorlardı. Bunları yapanlar sıradan Siyasal İslamcılar değil, bizzat, yazar, çizer, düşünür geçinen, siyasetçi takımı filandı üstelik.

    Gelelim bu yazıyı kaleme alma sebebime…

    Biliyorsunuz özellikle son seçimlerden sonra siyasetten ve diğer mevzulardan özellikle kaçınacağımı yazmıştım. Yaklaşık 5 aydır uzağım da Allah’a şükür.

    Tarih yazıyor, sanat yazıyor, okurlarımla kendi aramızda geçiniyoruz. Bu demek değildi ki, yazdığım sitenin (TR724) siyasetten uzak duracağıydı.

    Tam tersi beni rahatsız edecek kadar fazla siyasi yazı zaten her gün yayınlanıyor, site editörleri yaptıkları Youtube yayınlarında baştan sona siyaset konuşuyorlardı zaten.

    Bir hakkı da teslim etmem lazım. 

    HAMAS/İsrail paslaşması sonrasında yaşanan katliamın analizine dair en kıymetli yorumları yine TR724 yazarlarından okudum. Meselenin iç yüzünü sakin bir kafa ile ele alan, birkaç yayın organından birinde yazdığım için mutluydum aslında.

    Gelin görün ki bazı okurlar, Reislerinin peşinden ayrılmayıp, onu hala ölesiye savundukları halde yakamızdan düşmüyorlardı. Neredeyse her yorumumun altında böylesi bir Tayyipçi kafanın saçma sapan yorumunu okumak benim için vaka-yı adiyeden olmuştu.

    Cemaate her türlü pisliği, zulmü, işkenceyi kendileri yapıyor, bunları eleştirip, “Allah’tan korkun” demek yerine hala Tayyip’i övmemizi isteyen tuhaf bir Zamoranocu kitle vardı Türk siyasal İslamcıları arasında.

    Biliyorsunuz epey bir süredir yönetmen Christopher Nolan ve filmleri hakkında analizler yazmaktayım. Gelip bu yazıların altına da aynı düzeysizlik, sığlık ve aptallıkları döşemeyi insanlık zanneden müsveddelerle doluydu sosyal medya.

    Son yazdığım yazının altında aynen şöyle bir mesaj görünce bende şalter attı:

     

    Siyasal İslam bu mide bulandırıcı iki yüzlülüğü İsrail’inkinden de Amerika’nınkinden de daha beterdi oysa.

    Çünkü utanmazlığı artık içselleştirmişlerdi.

    Bir kere sitedeki yazarları okumadıkları belliydi. Ya da site yazarlarının bu konuda söyledikleriyle kendi düşünceleri çeliştiği için, bile isteye kendi düşüncelerinin yazılmasını istiyorlardı. Öteki utanmazlık ise “Hakkımızdaki iddialar”dan bahsediyordu bu okur kılığındaki zavallı.

    Ne iddiası yahu.

    Senin Reisin bizzat İsrail ile iş tutmaktadır. 

    Senin zihniyetin ülkede yaşanan İsrail’den beter ahlaksızlıkları, çakallıkları, zulmü görmezden gelmektedir. 

    Bir düşün yakamızdan artık. 

    Bir defolup gidin ya hu!

     

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***