Kategori: Görüş & Analiz

Serbest Görüş farklı bakış açıları ve derinlemesine analizlerle güncel olayları ve toplumsal sorunları inceler. Uzmanlardan ve düşünce liderlerinden gelen detaylı yorumlar, eleştiriler ve stratejik analizlerle okuyuculara geniş bir perspektif sunar. Sitemiz günün önemli konularını anlamak ve derinlemesine bilgi edinmek için ideal bir kaynak.

  • + 972 ve İbrahim anlaşmaları

    + 972 ve İbrahim anlaşmaları


    YORUM | YÜKSEL DURGUT

    Filistin halkı, İsrail’in savaş ilanı sonrası vahşice katledildikçe, çoğunluğu Müslüman olan ülkelerin liderleri kendilerini Filistin ulusal hareketinin vazgeçilmez destekçileri olarak göstermeye çabalıyor. Geçtiğimiz haftalarda Suudi Arabistan’ın Cidde kentinde yapılan ve İsrail saldırganlığının sözde güçlü bir şekilde kınanmasıyla sonuçlanan İslam Konferansı Örgütü (İKÖ)’nde gerçekleştirilen olağanüstü toplantısı sonrası yapılan açıklamalar da bu iddiamı doğruluyor.

    Savaşın başlaması sonrası acil olarak yapılan toplantılar ve beraberinde kağıtlardan okunan açıklamaların benzerlerini geçmişte de yaşadık. Yıllardır yanan bu ateşin her alevlendiği anda sosyal medyada yayınlanan ürün listelerinin protestosunu, Starbucks’ta Filistin bayraklarını boyunlarına asarak ellerinde kahveleriyle protesto eden AKP gençliğini, lüks araçlarına astıkları Filistin bayraklarıyla yapılan protestoları izledik. Her bir siyasi lider, kameralar karşısında sembolik açıklamaları yapmayı sürdürdüler. Ancak ‘ümmetin liderleri’ bu açıklamaları yaparken, kendi vatandaşları tarafından her zaman hor görüldüler.

    Bakınız İslam dünyasının hamilerine…

    Taliban’ın asıl hamisi Suudi Arabistan’dır. Her ne kadar veliaht prensin saltanatı Suudi monarşisinin Birleşik Arap Emirlikleri ve Katar gibi Körfez krallıklarına benzer bir şekilde kurulduğu döneme denk gelse de, tarihsel olarak totaliter bir dünya görüşünü kendi ülkesinde de uyguluyor.

    Katar en azından, ana akım Batı medyasını karakterize eden İsrail’in neredeyse sınırsız desteğine nefes aldıran Al Jazeera medya ağını ortaya çıkarmıştır. Ancak genel olarak Körfez monarşileri, tarihi Filistin’e sınırı olan ülkeler, Mısır ve Ürdün gibi, diğer Müslüman ülkelerin çoğu, bırakın sömürgeleştirilmiş Filistinlileri, kendi halklarının demokratik özlemlerini bile umursamadıkları gün gibi ortada. İçlerinde Türkiye bir istisna olmakla övünse de sarayın başındaki zatın Suriye ve komşu ülkeler ile kendi halkına uyguladığı sömürü rolünü yazmaya gerek yok.

    Peki bölgede hiç mi demokratik ülke yok?

    İsrail’in demokrasi bayrağını dalgalandıran tek ülke olduğunu sadece Batılı ülkeler diline doluyor. Bu söylem maalesef hem gülünç hem de mide bulandırıcı. Batılı devletler bu tür olaylarda hep özgürlük timsali olduklarını iddia ederler. Ancak son yaşanan gelişmeler neticesinde ortaya koydukları tavır, Filistinlilere yönelik soykırım karşısında bir kere daha açığa çıktı.

    Çin, Batı’dan bakıldığında bölgede yaşananlara nispeten istikrarlı yaklaşıyor. Küreselleşme çağının tartışmasız en büyük fırsatçısı olan Çin, yüzyıllardır süregelen Batı hegemonyasına karşı en belirgin meydan okuyucu. Ancak Çin’in kendisi de demokratik değil. Yıllar içerisinde eşitsizliği daha da gün yüzüne vurdu.

    Rusya gibi karanlık ülkelerin yanı sıra Hamas’a daha yakın başka bir ülke daha var; İran. Batılı güçlerin 7 Ekim’den bu yana İsrail’e verdiği desteğin yanı sıra İran ve Rusya’nın birlikte hareket etmesi daha büyük bir yangının çıkmasına neden olacaktır.

    Latin Amerika, orta doğudaki ateşin söndürülmesini istiyor. Brezilya, Venezüella, Kolombiya ve Küba en azından Gazze’deki etnik temizliğe karşılar. Dünyanın her bölgesinde patlak veren protestolarla birlikte, İsrail’in Hamas saldırısına verdiği orantısız tepki ve Gazze’deki sivilleri ayrım gözetmeksizin bombalaması dünyanın vicdanını sarsmış gibi görünse de bu yeterli değil.

    İsrail’in aldığı açık destek, Gazze’yi yiyecek, su, yakıt ya da ilaç olmadan haftalarca kuşatma altında tutmak, çocuklar da dahil olmak üzere masum sivilleri öldürmek, hastaneleri bombalamak ve kuşatma altındaki Gazzelilere insani yardımı engellemek savaş suçlarıyla eşdeğerdir.

    Bu savaş şimdiden İsrail’in devlet olmasından bu yana verdiği belki de en uzun savaş oldu. Devasa askeri gücüne rağmen Siyonist devletin kırılganlığı da ortaya çıktı. Gazze Şeridi’nin tamamen yok edilmesi bile bu sömürgeci gücü güvende kılmayacaktır.

    İsrail’in Gazze’de devam eden savaşı Arap ülkelerinin içinde bulunduğu çıkmazı daha da derinleştirdi. Başlangıçta bu ülkelerin çoğunun tepkisi sıradan ve temkinli oldu ve İsrail saldırganlığını doğrudan kınamaktan kaçındılar. İsrail ile normalleşme adımları göz önüne alındığında bu durum şaşırtıcı değil.

    İsrail ile BAE’i arasında 13 Ağustos 2020 resmi adıyla ‘Abraham’ yani normalleşme anlaşmaları da yapılmıştı. BAE, 1979’da Mısır ve 1994’te Ürdün’den sonra İsrail ile ilişkilerini resmen normalleştirmeyi kabul eden üçüncü Arap ülkesi olmuştu. Masaya oturan ilk Basra Körfezi ülkesi oldu. 16 Ağustos 2020’de BAE, İsrail’i tanıyan diğer Arap ülkeleri gibi +972 ülke koduna doğrudan arama engelini kaldırarak ilk kez telefon hattını kurmuş ve karşılıklı ticari uçuşlara da onay verilmişti.

    Aralarında Bahreyn, Fas ve Sudan’ın da bulunduğu çok sayıda Arap ülkesi, ABD destekli 2020 Abraham Anlaşmaları kapsamında İsrail’i tanıdı. İbrahim Anlaşmaları’nın adı, Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam da dahil olmak üzere İbrahimî inançların, İbrahim’in İsrail’in kurucusu olarak rolüne ilişkin ortak inancını yansıtmaktadır. 

    Hamas’ın 7 Ekim’deki son eylemi Filistinlilerin ölümüne yol açmakla kalmamış, aynı zamanda barış sürecini de baltalamıştır. İsrail, Filistin’in biri Arap, diğeri Yahudi olmak üzere iki devlete bölünmesine karar veren 1947 tarihli BM Kararı ile güvence altına alınan Filistinlilerin kendi kaderlerini tayin hakkını bastırmak için 70 yıldır acımasız güç kullanıyor.

    Yakın tarihte bu topraklar Osmanlıların, Arapların, Romalıların ve daha sonra da İngilizlerin egemenliği altında kalmıştır. Siyonist hareket yani bağımsız bir vatan için savaşan Yahudiler, Avrupa’dan Yahudileri getirerek Arap topraklarını işgal etmiştir. 1948’de İsrail devletinin kurulmasına yani ‘Nakba’ olarak hatırlanan olayla birlikte 700 bin yerli Filistinli sürülmüştür.

    İngiliz hükümetinin 1917’de Filistin’de “Yahudi halkı için yuva” kurma niyetini ortaya koyan ve “Yahudi olmayan toplulukların medeni ve dini haklarına halel getirmeyecektir” şeklinde ifade edilen Balfour Deklarasyonu vardı. Bu taahhüt hiçbir zaman yerine getirilmedi.

    Bu topraklar Yahudiler, Hıristiyanlar ve Müslümanlar için dini bir öneme sahiptir. Müslümanlar Mescid-i Aksa’ya saygı gösterirken, Yahudiler için bu topraklar İbrani atalarına ev sahipliği yapmıştır. 

    Filistinliler kendi toprakları için yıllardır yaşama hakkı için mücadele ettiler. Modern dünya tarihi boyunca benzer şekilde karanlık ara dönemler hep yaşandı. Filistin özgürlük için duyulan özlemi temsil etmektedir.

    Artık bu özlemin duyulmasına öncülük edenler, +972’nin erişimine onay veren ve dünyayı yöneten liderler değil, yer kürenin sıradan insanlarıdır.

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Müslümanlar radikalleşsin mi isteniyor? 

    Müslümanlar radikalleşsin mi isteniyor? 


    YORUM | MAHMUT AKPINAR 

    Hamas‘ın İsrail’li sivilleri de hedef aldığı saldırıları aynı gün kınadık. Dünyada pek çok Müslüman aydın, kanaat önderi de terörü kınadı, reddetti. Ama 11 Eylül sonrasına benzer şekilde İsrailli sivillerin ölümüne sevinenler paylaşıldı, medyada “şükür namazı” kılmalar tedavüle sokuldu. Siyasal İslamcı zihniyetin başkalarının ölümleri üzerine sevinmeleri maalesef karşılaştığımız bir durum. Ama büyük operasyonlar öncesi dünyayı ikna için, vicdanları rahatsız edecek çok sayıda sahte haber, resim, delil üretildiğini Afganistan, Irak, Libya işgallerinden biliyoruz.

    İstihbarat ağırlıklı devletler operasyonları için önce gerekçe oluşturur, sonra operasyonu o gerekçeye bina eder. Operasyonu yapacak güçler Çin-Rusya gibi otoriter ülkeler ise sadece uluslararası aktörlere gerekçe sunmak zorundadır. Zira ikna etmek zorunda oldukları bağımsız medya, kamuoyu ve halk yoktur. Demokratik güçler kendi halkını, medyasını da ikna kaygısı güder. Operasyonun büyüklüğüne göre gerekçeler daha sofistike ve güçlü hale gelir.

    Maalesef 7 Ekim Hamas saldırısı sonrası da tuhaf gelişmeler yaşanıyor.   

    Bir aydan fazla zaman geçti. İsrail’in Gazze bombalamaları neticesi 10 binden fazla sivil öldürüldü. Bunların 4000’den fazlası 16 yaş altı çocuk. Pekçok kadın, yaşlı, hasta bombardımanla vefat etti. Hastaneler, okullar, ambulanslar vuruldu. İsrail hiç önemsemedi, rastgele bombalar yağdırdı küçücük alana.

    Sivilleri taammüden öldürdüğünü itiraftan çekinmedi. Bunun bir savaş suçu olduğu, kentlere bomba yağdırmanın uluslararası hukukta suç olduğu ifade edildiğinde, “biz yapıyoruz, oluyor!” yaklaşımı sergiledi. Hatta İsrail Savunma Bakanı Galant: “İnsansı Hayvanlarla Savaşıyoruz” diyerek, Hitler’in Yahudilere yaptığı gibi Gazzelileri insandışılaştırdı.

    ABD ve batı destekli İsrail bombaları ölüm kusarken, şükür ki Batı kamuoyları katliama itiraz ettiler, ateşkes çağrısı yaptılar. Pek çok Yahudi’nin de katılımıyla Batı metropollerinde İsrail protesto edildi. Ama batılı devletler, pek çok medya kuruluşu, kurumlar ısrarla ve kayıtsız şartsız İsrail’in arkasında durmaya devam ettiler. Gayet insani bir çağrı olan ateşkesi bile gündeme almadılar. İsrail’e sınırsız prim verip öldürme hakkı olduğunu, her şeyi yapabileceğini örtülü/açık ifade ettiler.

    Bence bu batılı devletler için ahlaki çöküntü. Dünyaya pazarlamaya çalıştıkları demokratik değerleri, insan haklarını, ifade özgürlüğünü, protesto hakkını, mülkiyet hakkını, yaşam hakkını alenen ihlal eden ve savaş hukukunu çiğneyen İsrail’i kayıtsız şartsız desteklemeleri vicdanları yaraladı, güvenleri sarstı. Dahası katliama itiraz edenleri görevden aldılar, soruşturmalar açtılar, bazı gösterileri yasakladılar.

    Böyle davranmaları rasyonel değil. Gafletle, saflıkla yapıyor olmaları konuyu izaha yetmiyor. İnsan “planlı, hedefli olaylar silsilesinin parçası mı?” diye düşünmeden edemiyor. Ama her iki halde de büyük sorun var. Gafletten ise demokratik batı basiretini kaybetmiş, rasyonellikten kopmuş demektir. Eğer tamamını bilmediğimiz büyük bir projenin gereği olarak böyle davranıyorlarsa Ortadoğu’yu ve Müslümanları kanlı ve karanlık bir dönem daha bekliyor demektir.

    Dünya üzerindeki hegemonik gücü ve kapasitesi giderek sorgulanan batı, İsrail’in arkasında kayıtsız şartsız durarak, kendi değerlerini tahrip ederek tükenişini hızlandırıyor. Teknolojik ve silahlı gücü sürse dahi ahlaki üstünlüğü kaybetmiş güçler uzun süre söz sahibi olamaz. Bu nedenle Batı’yı en başta kendi kamuoyu sorguluyor.

    Eğer Hamas saldırısı ve arkasından gelişen olaylar bölgesel veya global bir projenin tetikleyicisi ise Ortadoğu yeni vesayet savaşlarına sahne olacak, Müslümanlar da malzeme yapılacak demektir. İsrail’in yaptıklarına mutlak manada destek vermek Müslüman gençlerin radikalleşmesine, Hamas’ın güçlenmesine, siyasal İslamın daha baskın hale gelmesine, Müslüman coğrafyalarda makul seslerin zayıflatılmasına sebep olacaktır.

    Yaşananlar bir planlamanın gereği ise Müslümanların radikalleştirilip şiddete çekilmesi bunun parçası olabilir. O durumda İsrail’in yaptıkları ve Batı’nın tutumu bir mantığa oturur. Aksi halde son bir ayda yaşadıklarımızın ne İsrail ne de destekçisi Batı açısından rasyonel bir açıklaması yok.

    Yapılanlar, yaşadıklarımız Ortadoğu’da yeni ateşlerin yakıldığını ve bunun daha harlanacağını gösteriyor. Eğer böyle bir yol haritası varsa, dünyada Müslümanları “sevimsiz, katil, cani, cahil” gösterecek yeni olayların, patlamaların belki intihar saldırılarının olması beklenmeli.

    Son Hamas saldırısı Gazze’de bir operasyon için İsrail’e gerekçe sunar ama daha büyük planlar, hedefler varsa yeterli olmaz. Geniş çaplı siyasi, askeri dizaynlar yapabilmek için önce psikolojik altyapının hazırlanması gerekir. Bunun için de Müslümanların nefret ve öfkesinin artırılmasına ve şiddet halinde görünmesine ihtiyaç var.

    İdeolojik yaklaşımlara ilave radikalleşmenin sebepleri arasında baskı, zulüm, işgal, sürgün, ret, aşağılama, yaşam alanı bırakmama, değersizleştirme, insandışılaştırma gibi konular vardır. İsrail’in Gazzelilere yaptıkları arasında bunların hepsi mevcut. Gazze’de siyasal İslamcı, şiddete açık bir ideoloji de var. Bazı Müslümanların şiddete yatkınlığını, manipülasyona müsaitliğini elbette dikkate alıyoruz, ama olaylara mahruti baktığınızda Filistin gibi sembolik bir olay üzerinden sadece Ortadoğu’daki değil, dünyadaki Müslümanları öfkelendirme ve radikalleştirme gibi bir niyetin varlığı seziliyor.

    Allah korusun 11 Eylül sonrası olduğu gibi Müslümanlara fatura edilecek terör olayları da gelirse atmosfer bir anda değişir. Konu batıda yaşayan Müslümanların varlığının sorgulandığı bir hale dönüşebilir. Kısa sürede aşırı sağın, islamafobianın patladığını görebiliriz.

    Yazdıklarım spekülatif sayılabilir, ama daha önce maruz kaldığımız projelerden mülhem. Umarım bunların hiçbirisi olmaz. Umarım demokratik batı makul bir çizgi yakalar, kendi değerlerine sahip çıkar, insanlığı önceler. Ama görünen o ki olayların devamı yine Ortadoğu’yu yakacak, yine Müslümanlara zarar verecek. Çünkü orası kan dökmeye, ateş yakmaya en müsait alan. Kanayan açık yaralar coğrafyası. Halkların iradesinin yönetimlere yansımadığı, diktatörlerin kararlar aldığı bir coğrafya. Zayıf bir ihtimal de, son yaşananların batıyı bir anaforun içine çekmeye yönelik olmasıdır. Ama her durumda Oradoğu’da ısınacağa benziyor. Umarım yanılırım, inşaallah haksız çıkarım.

    Müslümanların radikalleşmesi en başta Müslümanlara zarar verir. O nedenle bu tür durumlarda en aklı selim davranması, dengesini koruması gereken yine Müslümanlar olmalıdır.  

     

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Trump’ı fırçalayan hakim Türkiye’de olsaydı?

    Trump’ı fırçalayan hakim Türkiye’de olsaydı?


    YORUM | ADEM YAVUZ ARSLAN 

    Söz konusu Amerika olunca Türkiye kamuoyunda-medyasında yapılan en temel yanlışlardan birisi aşırı ‘genellemeci’ olunması.

    Sanki tek bir Amerika ve tek tip politik yaklaşım varmış gibi yansıtılıyor.

    Oysa ki bırakın ülkenin farklı yerlerini, farklı siyasi partileri aynı partide bile farklı yaklaşımlar var. Medya ve sivil toplum ise çok renkli, çok sesli.

    Mesela Gazze’de yaşanan insanlık dramını ele alalım.

    Başkan Biden ve Beyaz Saray yönetimi kayıtsız şartsız İsrail ve Başbakan Netanyahu’nun arkasında durdu ama ülkenin tamamı bu fikirde değil.

    Nitekim haftasonu başken Washington DC’de onbinlerce insanın katıldığı bir protesto vardı. Ülkenin dört bir yanından gelen binlerce kişi Biden yönetimine tepki gösterip acilen ateşkes çağrısı yaptı.

    Türkiye’de hayal dahi edemeyeceğimiz eylemlere imza attılar.

    Mesela Dışişleri Bakanı Blinken Kongre’de İsrail için para isterken ellerini kırmızı boya ile boyayan göstericiler hep birlikte ellerini havaya kaldırıp tarihi bir fotoğrafa imza attılar.

    Benzeri bir görüntü de Pazar günü Beyaz Saray’da yaşandı.

    BİDEN’E ‘ELİN KANLI’ MESAJI

    Ellerini kırmızıya boyayan göstericiler Biden’in evinin duvarına ellerinin izini bıraktılar. Verilen mesaj açıktı; aralarında Yahudilerin, koyu dindar Hıristiyanların ve Müslümanların olduğu binlerce kişi ‘elleriniz kanlı’ demiş oldu.

    Biden yönetimine İsrail’e yönelik sınırsız desteği nedeniyle ciddi eleştiriler de var ve bu durum kamuoyu yoklamalarına da yansıdı.

    Nitekim Reuters ve Ipsos’un haftasonu sonuçlanan anketine göre Başkan Biden’e verilen destek rekor seviyede geriledi.

    Anket sonucuna göre Biden’e onay verenlerin oranı yüzde 39’a düşmüş halde. Katılımcıların dikkat çektiği en büyük iki sorundan birisi ‘savaş ve dış çatışmalar’ diğeri de ekonomi.

    Bu durum önümüzdeki yıl yapılacak başkanlık seçimlerini daha da kritik hale getirdi. Çünkü Biden’in hem yaşlılığı hem de tartışmalı politikaları desteğin düşmesine neden oluyor.

    Öte yandan Cumhuriyetçilerin en büyük adayı Donald Trump tabiri caizse gümbür gümbür geliyor. ABD seçimlerinin kaderinin belirlendiği en kritik 5 eyalette son anketlere göre Trump önde.

    Trump yeniden başkan olursa neler olabileceğine dair ürkütücü senaryolar var.

    Zira başı mahkemelerle dertte olan Trump ve destekçileri açıkça iktidara geldiklerinde hesap soracaklarını söylüyorlar.

    Başkan Biden, seçimi Covid ve seçmenin ‘Trump korkusu’ nedeniyle kazanmıştı ama bu kez durumu pek parlak değil.

    Herşeyden önce yaşı çok ilerledi. Sağlığına dair ciddi şüpheler var.

    Konuşurken duraksıyor, bazen ne dediği anlaşılmıyor. Bu durum Demokratlar’da çok ciddi bir endişe kaynağı. Çünkü Biden’in kendisi çekilmezse parti içinden rakip çıkması çok ihtimal dahilinde değil.

    ABD Başkanlık seçimleri ve ihtimaller üzerine daha çok konuşacağımız için burada bu konuya bir virgül koyup başlığa çektiğim hakime geleyim.

    Zira hem Amerikayı anlamak hem de önümüzdeki dönemde yaşanabileceklere dair fikir  yürütebilmek için çok önemli bir ipucu bu olay.

    TRUMP MAHKEME MAHKEME GEZİYOR

    Bilindiği gibi Trump’ın başı mahkemelerle dertte.

    Hakkında 4 ayrı davada 92 ayrı suçlama var. Davaların ikisi eyalet, ikisi federal düzeyde. Bu detay şu açıdan önemli; Trump mahkum olup ceza alırsa ve başkan seçilirse federal suçlardan kendini affedebiliyor ancak eyalet suçlarından af yetkisi yok.

    Bir de New York’ta devam eden ve şirketlerini konu alan dava var ki bu yazının konusu da o. Trump ve aile fertleri haftabaşından bu yana New York’ta hakim önünde ve doğal olarak medyanın ilgisi büyük.

    Dava konusu özetle şöyle; New York eyaleti savcıları Trump’ın bir takım şüpheli uygulamalarla sahibi olduğu şirketlerin parasal değerini olduğundan yüksek gösterip haksız kazanç elde ettiğini iddia ediyorlar.

    Bahse konu yolsuzluk iddiasının miktarı yüz milyon dolar.

    Trump daha önceki duruşmalarında olduğu gibi bu mahkemeyi de siyasi kampanya platformuna çevirdi. Duruşma salonuna gelirken savcıyı ve mahkemeyi suçlayan açıklamalar yaptı.

    Kendisiyle ilgili davaları ‘cadı avı’ olarak tanımlamayı sürdürdü.

    Trump, “Bunlar siyasi güdümlü davalar, savcı utanç duymalı.” derken New York Başsavcısı Letitia James ise “Önemli olan tek şey gerçekler ve rakamlar.” diye cevap verdi.

    Gelelim mahkeme salonuna…

    Trump gibi bir şovmen kürsüde olunca doğal olarak medyanın ilgisi büyüktü. Trump sık sık hakim Engoron ile tartışınca Türkiye’de hayal dahi edemeyeceğimiz sahneler yaşandı.

    Yargıç Engoron, Trump’ı adeta fırçalayıp sorulara doğrudan cevap vermesini, aksi halde tanık sandalyesinden kaldıracağını söyledi. Trump tavrını sürdürünce avukatına hitaben, “Müvekkilinizi zapteder misiniz? Burası mahkeme salonu, kampanya yeri değil!” dedi.

    Sonrasında ise “Müvekkilinizi duruşma salonunun arkasına götürün ve mahkeme kurallarını anlatın.” diyerek uyardı. Trump’ın avukatı ise “Eski başkan ve yakında yeniden başkan olacak olan Trump kuralları biliyor” diye cevap verdi.

    Savcının iddiaları, Trump’ın karşı argümanları ve davanın detaylarına dair çok şey konuşmak, söylemek mümkün. Ancak ben olayın başka bir tarafındayım.

    Trump gibi çok zengin ve güçlü bir adam şüpheli birtakım işlere imza atınca kendini mahkeme önünde buluyor. Bütün kamuoyu anketlerine göre Trump seçimin en büyük favorisi ve muhtemelen yeniden başkan seçilecek. Üstelik Trump başkan seçildiği zaman yargı ve FBI bürokrasisinin canına okuyacağını da açıkça söylüyor.

    Fakat bu tehditlere ve Trump’ın özel konumuna rağmen ne güvenlik ne de yargı bürokrasisi geri adım atmıyor. Trump’ın kendi atadığı FBI direktörü soruşturma yürütürken, Trump döneminde atanan yargıçlar cesurca Trump’ı yargılıyorlar.

    Düşünsenize; Türkiye’de bir hakimin yakın zamanda başkan olacak güçlü ve zengin bir siyasiyi sanık sandalyesine oturttuğunu. Mahkeme de sorulara kaçamak cevaplar verince fırçaladığını!

    Sizi bilmem de Türkiye mahkemelerini çeyrek asır izlemiş birisi olarak ben hayal bile edemedim.

    Dahası Türkiye’de tam tersi oluyor.

    Erdoğan rejimine biat eden savcılar, hakimler, polis şefleri ve komutanlar rejim nimetlerine boğulurken; hukuka bağlı kalmaya çalışanlar kendilerini hapiste buluyorlar.

    İddiaları ve mahkemede yaşananları haber yapan medya mensuplarının suçlanması, yargılanması hele hele hapsedilmesi ABD’de ihtimal dahilinde bile değil.

    Türkiye ile ABD arasında işte böyle ‘küçük bir fark’ var!

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Şimdiki aklın olsaydı…

    Şimdiki aklın olsaydı…


    YORUM | ALPER ENDER FIRAT 

    Türkiye’nin ve dünyanın en saygın anayasa profesörlerinden biri olan Prof. Dr. Ergun Özbudun sessiz sedasız bu dünyadan ayrıldı. AKP eğer 2011’den sonra rotayı gri ve karanlık bir bölgeye çevirmemiş olsaydı şüphesiz tarih onu, çağdaş Türkiye’nin anayasasını yazan adam olarak büyük harflerle yazacaktı.

    2000’li yıllarda Türkiye uzun ve zorlu bir demokrasi yürüyüşüne başlamış, devlette öbeklenmiş çetelerin, karanlık organizasyonların üzerine gitmiş, özellikle ordu içindeki kriminal yapılar büyük oranda temizlenmişti. Ancak yüksek yargıdaki oligarşi hala devam ediyordu ve her demokratikleşme çabası yüksek yargı eliyle engelleniyordu. 

    12 Eylül 2010 referandumu ile anayasada yapılan değişiklikler bu oligarşinin işini çok ama çok zora sokmuş, Türkiye demokratikleşme adına dev bir adım atmıştı.

    Hükümet 12 Haziran 2011 seçimlerine giderken, referandumla attığı dev adımı tamamlamak, Batı standartlarında çağdaş ve demokratik bir anayasa ile bu süreci sonlandırmak istediğinin sözünü veriyordu. AKP, Türkiye’yi AB’ye tam uyumlu hale getirmek için evrensel değerler ışığından yeni bir anayasanın gerekliliğini kabul ediyordu. 

    Bu anayasa, Türkiye’nin tam bir demokrasi volesi vurması, ülkeyi çetelerden ve oligarşik bürokrasiden kurtarması anlamına geliyordu. İşte bu vaatle girdiği 12 Haziran 2011 seçimlerinde yüzde elliye yakın oy aldı. 

    Bütün kamuoyu AKP’nin seçim öncesi verdiği Batı standartlarında yeni bir anayasa sözünü tutmasını, ülkenin büyük ilerleme kaydettiği demokratik yürüyüşünü tamamlasını bekliyordu. Zaten 2007 yılında Prof. Dr. Ergun Özbudun başkanlığında, Prof. Dr. Zühtü Arslan, Prof. Dr. Fazıl Hüsnü Erdem, Prof. Dr. Levent Köker, Prof. Dr. Yavuz Atar ve Doç. Dr. Serap Yazıcı gibi anayasa hukuku hocalarından oluşan bir komisyon kurmuş ve anayasa konusunda ciddi çalışmalar yapmışlardı. Üstelik bu hocalar AKP’yle de farklı siyasi eğilimleri olan hocalardı.

    Bu ülkedeki her vatandaşın kendini birinci sınıf hissedeceği, devletin yurttaşlarına kimlik ve inanç dayatması yapmayacağı, ülkenin kronik sorunların çözüm olacak bir anayasa konusunda ciddi çalışmalar ortaya koymuşlardı.

    12 Haziran 2011 seçimlerinden büyük bir zaferle çıkan ve büyük bir siyasi güç elde eden Recep T. Erdoğan yol ayrımında ya sağa ya sola dönecekti. Ama o 10 yıldır yeminle söylediği sözleri bu son seçime girerken de söylemiş evrensel hukuk rehberliğindeki yoldan ilerleyeceğine herkesi ikna etmişti. O yol ülkeye demokrasi ve batı standartlarında bir hukuka götürecekti ve kendisi de tarihe altın harflerle yazılacaktı.

    Ama o sözünü tutmadı, ters tarafa Ortadoğu’ya dönmeyi seçti. Türkiye’nin makus talihini değiştirecek adımı atmak yerine elde ettiği siyasi gücü ülkeyi tam anlamıyla çamura saplamak için kullandı. Reza Zarrab’ın uzattığı çil çil altınlar Recep’le beraber AKP iktidarının başını öyle bir döndürdü ki akıllarında ne ilke kaldı, ne amaç, ne de topluma verdikleri sözler.

    İşledikleri her suç, daha büyük suç işleme cesareti verdi. İşledikleri suçların cezasız kaldığını gördükçe daha büyük suçlar için güç buldular kendilerinde. Girdikleri dönülmez yol onları bugünlere kadar getirdi. Ülkede çivisinin çıkmadığı, yıkılmamış hiç bir kurum ve kuruluş bırakmadılar.

    Filmin başına yani 2011 seçimlerinin hemen sonrasına gidip Recep T. Erdoğan’a o tarihten sonra olacakları gösterme fırsatımız olsaydı hangi yöne dönmeyi tercih ederdi diye çok merak ederim. Ülkesinde çok güç sahibi, Karun’dan çok daha zengin ama itibarsız, kötü şöhretli ve muhtemelen ülke tarihine de çok kötü cümlelerle geçecek biri olmayı mı tercih ederdi; yoksa ülkesini bataklıktan, devlet için çetelerden kurtarmış, hem siyasi hem ekonomik olarak dünyanın en saygın ülkeleri arasına sokmuş, tarihe altın harflerle geçecek bir adam olmayı mı?

    Kim bilir belki de böyle bir tercih hakkı yoktu. Bir vazifeyle gelmişti ve o vazifenin gereği olarak mazlumlara bunları yapacaktı.

    Recep T. Erdoğan’ın bu tercihi ülkedeki herkes gibi Prof.Dr. Ergun Özbudun’un da kaderini derinden etkiledi. Özbudun’u ülkeyi muasır medeniyetler seviyesine çıkaran anayasayı yapan adam olma imkanını elinden aldı.

     

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • AYM’nin ışıkları yanıyor mu hala!

    AYM’nin ışıkları yanıyor mu hala!


    YORUM | BÜLENT KORUCU

    Bir yüksek mahkemeden çok, taverna ya da kasaba düğün salonunu andıran binanın fotoğrafını ‘ışıklar yanıyor’ diye paylaşan üyenin başına gelenleri hatırlıyor musunuz? Anayasa Mahkemesi eski Başkanvekili Engin Yıldırım’ın yaşadığı linçten söz ediyorum. Sabık İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun benzin döktüğü yangın bir anda Anayasa Mahkemesi’nin bütün üyelerini sarmış ve her zamanki korkak tavırlarıyla arkadaşlarını satmış, “Şahsi görüşüdür, kurumsal görüşümüzü yansıtmıyor.” utancına imza atmışlardı.

    Gözümüzle gördüğümüz şeyi inkar mı ediyorlardı? Kilometrelerce uzaktan görülebilen ışıkların aslında yanmadığını mı savunuyorlardı?

    Öyle olmadığı muhakkak; o halde AKP’lilerin lincinin doğru olduğunu ve Engin Yıldırım’ın darbe imasında bulunduğunu söylüyorlardı! Böyle düşünüyorlarsa o darbe heveslisini neden kapının önüne koyup adalete teslim etmediler. Tıpkı 8 yıldır cezaevinde kalmalarına çanak tuttukları iki üye Alparslan Altan ve Erdal Tercan gibi. Altan ve Tercan’ın böylesine suçüstü(!) yakalanmışlığı da yoktu.

    Yıllarca beraber mesai yaptıkları iki yüksek yargıcı ‘ilahlara’ kurban ederek kendilerini kurtarmışlardı. Kamu görevlilerinin ihracını dikte eden kapı gibi KHK vardı ve orada iltisak da yeter diyordu. İltisakı ispat etmek zorunda da değillerdi, kanaat de işe yarardı. Koca adamlar oturup ‘sosyal çevre bilgisi ve yıllar içinde oluşan kanaatle’ iki yargıcı teslim ettiklerinde cüppeyi çıkarıp yuları boyunlarına taktılar.

    Yargıtay 3. Ceza Dairesi, şimdi o yuların biraz daha sıkılması için zemin hazırlıyor. Can Atalay’ın milletvekili olmasına rağmen yargılamanın devam etmesini hak ihlali sayan AYM üyeleri için suç duyurusunda bulunuldu. Suçlamanın hem metni hem de ima ettiği nokta çok ağır. AYM’nin 9 üyesinin ‘anayasa hükümlerini ihlal ettiği’ öne sürülüyor. Bunu bir darbeciyi kurtarmak adına yaptıklarını da hesaba katarsak alın size çifte su verilmiş bir darbe suçu. Gezi Eylemleri darbeyse, Atalay darbeciyse, onu hapisten kaçırmaya çalışan 9 üye de pekala suç ortağıdır. Üstelik sosyal çevre bilgisi ve kanaatin çok ötesinde yazılı bir metin var. Yargıçlarla ilgili dokunulmazlık kalkanının zayıf noktası suçüstü hali de mevcut. Altan ve Tercan’ı tutuklayan Ankara 2. Sulh Ceza Hakimliği daha ne bekliyor?

    Yargıtay 3. Ceza Dairesi aslında taktik hata yaptı; 9 kişiyi birden itham etmesi işi çözümsüz hale getirdi. Oysa Başkan Zühtü Arslan veya 2 üyeyi diğerlerini kandırmakla itham etseydi, henüz suçlanmamış olanlar kendilerini kurtarmak için istenen kelleleri verir ve sıralarını beklemeye koyulurdu.

    AYM Genel Kurulu en az 10 üye ile toplanabiliyor, suçlanan üyeler oturuma katılamadığından toplantı yeter sayısı bulmak imkansız. Gel çık şimdi işin içinden. Belki de Yargıtay Başsavcılığı insafa gelir, “Yeter bu kadar korktukları” deyip suç duyurusuna yetkisizlik verir. Zaten Anayasaya göre soruşturmayı yani savcılık görevini de AYM, görevlendirilen üyeler eliyle yapıyor.

    Zavallı AYM, bir ileri üç geri yaparak vaziyeti idare ediyor lakin yine de yaranamıyor. Aynı gün sansür yasası olarak bilinen ‘gerçeğe aykırı bilgi yayma’ kanunu anayasaya uygun bulmuştu oysaki. Tam Saray’dan bunun ‘aferinini’ beklerken şok olmuşlardır.

    Acıdım bak şimdi!

    İrfan Fidan’ı Başkan seçsinler bu iş huzur içinde çözülsün. 7 Haziran Seçimlerinde 400 vermeyip işi uzatan ülkenin başına gelenleri unutmasınlar.

    Neyse son çıkan ışıkları söndürsün; elektrik pahalı.

     

    🚨 SON DAKİKA!

    🔴 Yargıtay’dan yargı darbesi; AYM üyeleri tutuklanacak mı?! https://t.co/NKNzSr8XFX https://t.co/p5U5O4tsB3

    — Tr724 (@Tr724) November 8, 2023

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇


    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Hukuksuzluk kolektif intihardır

    Hukuksuzluk kolektif intihardır


    YORUM | PROF. DR. MEHMET EFE ÇAMAN 

    Türkiye’de devlet mimarisinin çöküşü 17 Aralık 2013 tarihinde başladı. 10 yıllık bir süreçten bahsediyoruz.

    Anayasal güvence altındaki güçler ayrılığı (erkler ayrılığı veya kuvvetler ayrılığı) ilkesi, 17 Aralık soruşturmalarını durdurmak için hükümet müdahalesiyle akamete uğratıldı. Hükümet (yürütme organı) hukuki sürece (yargı organı) müdahale ederek yetki ihlali yaptı. 

    Tam on yıldır bu konuyu sayısız kez gündeme taşıdım.

    Şimdi bu sürecin ülkeyi getirdiği nokta, Yargıtay’ın Anayasa Mahkemesi kararını tanımaması ve tanımadığı AYM (ihlal) kararını veren yüksek yargıçlar hakkında suç duyurusunda bulunması. Bakın, bu alenen Türkiye’nin “Ben devlet değilim!” diye bağırmasıdır. Türkiye, anayasasız yönetiliyor. 17 Aralık 2013’te bir sivil darbe yapıldı. Bu sivil darbe, bir kanserli hücre gibi çoğaldı, metastazlarla vücudun diğer bölgelerine yayıldı. Artık devleti ele geçiren çete, yaptıklarını gizlemek gereği de hissetmiyor. Gemi ağıza almış, dört nala tam otoriter rejime doğru koşuyorlar.

    Burada Anayasa Mahkemesi’nin en üst yargı mercii oluşundan, Anayasa’dan, alt mahkeme üst mahkeme ayrımından falan bahsetmeyeceğim. Çünkü bunları anlatmak anlamsız. Türkiye’de sorun, insanların bunları bilmemesi değil. Bu ilkelerin dayandığı prensipleri politik kültürlerinde içselleştirmemiş oluşudur. Kültürel olarak güçler ayrılığı ilkesinin varlığından rahatsızlar. Çünkü bu ilkenin esası, iktidarın yetkilerinin kısıtlanması ve anayasal olarak kontrol altına alınmasıdır.

    Gücü sınırsız iktidar, hukuksuzluğu beraberinde getirir. Toplumu da, toplum en kapsamlı ve hayati organizasyonu olan devleti de çürütür ve yok eder. Bugün Türkiye’de yönetimi sivil darbeyle gasp etmiş olan güç ittifakı, son derece stratejik ve kendileri açısından mantıklı olarak önce yargıyı ele geçirdiler. Bu, ileride darbeler tarihi okutulurken “en sofistike darbe” olarak nitelenecek rafine bir operasyondu.

    İslamcı hırsızlarla Avrasyacı faşistler, ittifak içerisinde, yüzüncü yılı tamamlanmadan Türkiye Cumhuriyeti’ni bitirdiler. Fakat bu durumu izleyen Türkiye entelijansiyası tanıyı koyamadı veya koymak istemedi. Sanki daha önce yüksek yargıdaki hakimlerin görevden alınmalarına, yargılanmalarına, hukuksuzca hapse tıkılmalarına tanık olunmadı. Türkiye entelijansiyası bugün yargının ortadan kalktığının ayırdına varmış olacak, konuyu gündeme taşımaya başladı. “Vay efendim nasıl olur da Anayasa Mahkemesi yargıçları hakkında suç duyurusunda bulunulur!” da falan da filan! 

    Entelijensiyadan entelijensiya olup olmadığı tartışma konusudur, evet. Fakat bu kitlenin kendi içerisinde kamplara bölündüğü tartışma konusu değil. Bu kutuplaşma, olaylara kendi çıkarları perspektifinden bakma ve ilkeleri eğip bükme anlamına geliyor. Ciddi zaafiyettir. Adeta kolektif intihardır. Müşahade edilen süreç özetle budur.

    Bu süreçte herkes kendi ötekisinin yok edilmesine odaklanıyor. Anayasal hakları, temel özgürlükleri ve insan haklarını, sadece kendi grubu (klan veya mahallesi) için istiyor. Diğer olarak adledttiği diğer gruplar umurlarında bile değil. İlkeler bu ortamın yol açtığı erozyonda yok olup gidiyor. Bu karmaşa ve keşmekeş içerisinde bir devlet düzeninin olması mümkün değildir. Bakın tekrar ve daha açık yazıyorum, lütfen anlayın artık: Türkiye, hukuk devletini geçtim, kanun devleti olmanın asgari koşullarını bile artık yerine getirmiyor.

    1940’ların, 1950’lerin ya da 1960’ların siyasi ortamında bile Türkiye bir hukuk devleti olmasa da en azından kanun devleti oldu. Bu dönemlerde yapılan haksızlıklar hukuksal kılıfına uydurulmaz durumundaydı. Keyfi uygulamalara karşın, devlet mimarisinin tamamıyla dışına çıkabilecek bir güç yoğunluğu ancak askeri darbe dönemlerinde oldu. Onlara da açıkça ara rejim diyoruz zaten.

    Bugün bir ara rejim dönemindeyiz.

    Türkiye ilk kez bir sivil ara rejim dönemindedir. En tehlikeli durum bu değil ama.

    Bugün, Türkiye’yi yöneten şahıs ve güç paydaşları (siz bunu suç ortakları diye okuyun!), artık hukuka tabi olma durumunda değil. Hukuk dışında, hukukun kendileri olduğu bir iktidar alanı yarattılar. Bunun ne anlama geldiğini lütfen biraz düşünün. İnsanların bu garabete alışması veya gerçeği görmemek için birtakım anlamsız bahaneler bulması, bu durumu artık “normal” olarak görmeye başlaması salt siyasi değil, aynı zamanda toplumsal (sosyolojik boyutta) bir kanserdir. En tehlikeli olan budur.

    Hukukun dışında, rejimin “hukukuna”  egemen bir cumhurbaşkanı var. Hiçbir hukuksal güç, Erdoğan’ı hukuka tabi hale getiremez. Erdoğan yanında, hukukun kapsama alanı dışında olan bir yönetici kitle söz konusu. Diğer bir ifadeyle herkesin hukuk karşısında eşit oluşu ve hukukun, hukuku yapanlar da dahil olmak üzere, herkes için bağlayıcı oluşu ilkesi, bugün uygulanmamaktadır. Hukukun üstünde, hukuku kontrol ve manipule eden, hukuku siyasi gayeleri ve şahsi finansal çıkarları için silah ve araç olarak kullanan, hukuku tamamıyla kendilerine bağlamış bir iktidar, bir çete gibi, bir organize suç örgütü gibi, 10 yıldır ülkeyi darmadağın ediyor.

    Bugün Anayasa Mahkemesi ve yüksek yargıçlarının başına gelenlere şaşıranlara ben çok şaşırıyorum açıkçası!

    Uyanma ve gerçekleri görme vakti gelmedi mi?

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Okan Hoca, hele biraz sakin! 

    Okan Hoca, hele biraz sakin! 


    YORUM | HASAN CÜCÜK 

    Şampiyonlar Ligi’ndeki tek temsilcimiz Galatasaray, üst üste oynadığı iki Bayern Münih maçından sıfır çekerek gruptan çıkma yolunda yara aldı. Devler Ligi gruplarında yenilmez armada olan Alman ekibi, 12 puanla açık ara liderlik koltuğunda oturuyor. Manchester United’i sahasında 4-3 yenen FC Kopenhag averajla ikinci, Galatasaray ise üçüncü sırada yer alıyor. United ise 3 puanla grup sonuncusu.

    Daha oynanacak iki maç var. İlk sıra hariç diğerlerinde ciddi değişim söz konusu. En az hata yapan takım gruptan Bayern’e eşlik edecek. Grupta en zor durumdaki takım şüphesiz Manchester United. Bayern’den sonra grubun favorisi gösterilirken, son sıraya yer almanın izahı mümkün değil. United kadar olmasa da çanlar Galatasaray için de çalıyor. Görev ve sorumluluk Okan Buruk’un omuzlarında. Üzgünüm ama Okan Hoca bu yükü taşıyacak bir portre çizmiyor.

    Haziran ayında ‘’Okan Buruk’un zor sınavı’’ başlıklı bir yazı kaleme almıştım. İlk yılında Galatasaray’ı şampiyonluğa taşıması büyük başarıydı. Aslan payı Okan Buruk’undu. Ancak beklenti çıtası yükselmişti. Sadece lig değil, Avrupa arenasında da başarıya mecburdu. Son yıllarda ‘Avrupa Fatihi’ unvanını unutan bir Galatasaray vardı. Şampiyonlar Ligi’nde yıllardır maç kazanılmıyordu. Devler Ligi oldukça uzun bir yoldan geçecekti. Gruplara kalma yolunda aşması gereken üç ön eleme vardı. Şanslı kuralar çekti.

    Ne Zalgiris ne Olimpija ne de Molde, sarı kırmızıların ayarında değildi. Oynadığı 6 maçın 5’inde sahadan galip ayrılırken, bir beraberliği Zalgiris deplasmanında aldı. Özellikle Molde maçlarında şans Galatasaray’dan yanaydı. Oyun üstünlüğü tamamen Norveç ekibindeydi. Skor ise Galatasaray lehine oldu. Sonuçta zorlu bir yoldan geçip adını gruplara yazdırdı.

    Sahasında FC Kopenhag beraberliğinin acısını deplasmanda United’i yenerek çıkardı. Sonrasında gelen iki Bayern buluşması da hüsran oldu. Okan Buruk’un zor sınavının adresi, elbette Şampiyonlar Ligi olacaktı. Süper Lig’de kalbur üstü kadrosuyla zaten şampiyonluğun doğal adayıydı. Okan Buruk’un taktik becerisini göstermede vasatı geçemediğini belirtmek zorundayım. Önce FC Kopenhag maçından başlayalım. 2-0 geriye düştüğü maçta eşitliği ancak rakip 10 kişi kaldıktan sonra sağladı. Rakibi hafife almanın faturasını ağır ödemeye ramak kalmıştı. İmdadına kırmızı kart yetişti. United deplasmanında iyi oynayan bir Galatasaray vardı. İki kez geriye düştüğü maçta eşitliği sağladı.

    Kaleci Onana’nın ikramlarını es geçmeyelim. Hatalı yediği golü, takım arkadaşı Casemiro’nun kırmızı kart görüp, penaltıya sebep olmasıyla taçlandırdı. Galibiyet yine rakip 10 kişi kaldıktan sonra geldi. Onana’nın başlattığı zincirleme hata kırmızı kart ve penaltı olarak United hanesine yazıldı.

    İki Bayern maçında da iyi oynadık. Sonuç; ikisi de kayıp. Gruplarda 36 maçtır yenilmeyen bir takıma karşı bulduğunuz pozisyonları atmak zorundasınız. İki, karşınızdaki rakip Bayern. Öldürücü ayakları var. Hata lüksünüz olmadığı gibi rakibi hafife de alamasınız. Almanın bedeli yenilgi oldu. 70 dakika sahada gözükmediler. Peş peşe golleri bulup, Galatasaray’ın gardını düşürdüler. Futbol matematik değil. Sürpriz sonuçlar her zaman mümkün. Ancak futbolun matematiğinde Bayern buna pek izin vermiyor. Deplasmanda Borussia Dortmund’un 4-0 yenmenin moraliyle, sarı kırmızıları ağırladılar. Galatasaray fena oynamadı. Pozisyonlar da buldu. Göz ardı etmememiz gereken ise Bayern kendinden çok emin oynadı. Golü bulacağı özgüveni vardı. Dahası Dortmund maçına göre daha relax oynayan bir Bayern vardı. Galatasaray’dan daha fazla pozisyon buldular.

    Maçın sonucu belli.

    Gelelim Okan Buruk’a. Maalesef saha kenarında çok agresif. Ergen bir taraftar gibi her pozisyona abartılı itiraz ediyor. Oyunu iyi okuyup, zamanında müdahale etmiyor. Kimse kızmasın, kazanma kurgusunu rakibin 10 kişi kalması üzerine kuran bir Okan Hoca var. Ekranlara yansıyan, hakeme sin kaflı küfürleri ise hiç yakışmıyor. Kusura bakmasın ama Alfonso Davies’in Barış Alper’e müdahalesi bırakın sarı kartı, faul bile değil. Hakemin ‘annesine selam gönderecek’ bir durum söz konusu değil.

    Sanırım Okan Buruk, maçı anlatan Ertem Şener’in gazına geliyor. İlk devre şutu çeken Sane’ye Musiala diyen Şener. Tekrar görüntülerinde ayna gibi gözüken 10 numara ve ‘Sane’ yazısına rağmen Musiala demeye devam eden Ertem Şener. Davies – Barış Alper pozisyonu için ‘Arkadan çekiyor. Bu kartlık değil ise hangisi kartlık?’ diyen Ertem Şener. Spikerlik taraftarlık değildir. Elbette ülkenin takımı gol attığında daha bir coşkuyla söylersin. Ama hem statta canlı izleyip hem de önündeki ekrandan tekrarını izlediğin pozisyonlar için adil yorum yaparsın.

    Sonuçta oynanan bir maç. Savaş değil be kardeşim. Ertem Şener’in reyting uğruna saçmalamasını sineye çekmek mümkün olsa da Okan Buruk’un saha kenarında kendini dizginlemesi lazım. Maç bitmiş, hakeme küfüre devam ediyor. Elini sıkan rakip takımın hocası Thomas Tuchel’in yüzüne bile doğru dürüst bakmıyor.

    United ve FC Kopenhag maçlarında hüsran yaşamamak için Okan Hoca’nın önce bir sakin olması lazım. Sonra oyuncularını iyi motive etmeli. Oyun ve skor zora girdiğinde taktik zekasını konuşturmalı. Rakip 10 kişi kalmadan da kazanma planları yapmalı. Kadro kalitesinin sahaya yansıdığını henüz göremedik. Süper Lig maçlarını ölçü görmeyin. Boy aynası Devler Ligi. İlk iki maçta yakalanan avantaj, son iki maçta elinden kayıp gitti. Oynanacak son iki maçta hata lüksü yok. Tarih kazananı yazar. Tıpkı Molde maçlarında kazanan Galatasaray’ı yazdığı gibi.

    Okan Buruk, ustalığı perçinlemek için saha kenarındaki duruşunu gözden geçirmeli. Keskin sirke hep küpüne zarar verir.

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Terör ve terörist: Terörist olarak  tanımlamayı kimler hak eder?

    Terör ve terörist: Terörist olarak tanımlamayı kimler hak eder?


    Mehmed S. KAYA*


    Terörizm dünya çapında tartışılan güncel bir konudur. Sıkça sorulan sorulardan biri şu: Muhalif örgütlerin gerçekleştirdiği eylemler terör olarak tanımlanırken; devletlerin gerçekleştirdiği belki daha vahşi, daha şiddetli eylemlerin terör eylemi olarak algılanmamasının nedeni ne?

    Bir muhalif örgütün halka açık bir yerde bomba patlatmasını terör eylemi olarak adlandırmak nispeten sorunsuzdur ve kolaydır. Ancak askeri bir uçağın, veya IHA/SIHA’nın bir mülteci kampına (örneğin Maxmur mülteci kampı) veya terörist olarak tanımlanan insanları barındırdığından şüphelenilen bir köye bomba atması ve çok daha fazla sivilin yaralanması, öldürülmesi de aynı derecede terör eylemi değil midir? İkinci eylem birincisinden daha meşru görülebilir mi? Ya da askerlerin köyleri yakması ve köylülerin «teröristleri» desteklediği bahanesiyle köy sakinlerinin zorla göç ettirilmesi?

    VARTİNİS KATLİAMINDA İNSANLIĞA KARŞI SUÇ İŞLENDİ!

    Örneğin Vartinis katliamı, devletin meşru bir hakka sahip olduğunu söylenebilir mi? Bilindiği gibi Muş’un Korkut ilçesine bağlı Vartinis (Altınova) beldesinde 3 Ekim 1993’de, Öğüt ailesinin yaşadığı ev ateşe verildi. Olayda baba Nasır Öğüt, anne Eşref Öğüt, 7 çocuk ve hamile anneleri katledildi. Katledilen çocukların en küçüğü 2, en büyüğü 14 yaşındaydı. Emri veren dönemin Hasköy İlçe Jandarma Komutanı Yüzbaşı Bülent Karaoğlu tutuklanmadı ve gereken cezayı almadı. Öğüt ailesinin katledilmesine kim üzülmez? Ancak öldürenlere kahraman muamelesi yapılır, ölenlere ise «terörist» denirse, buna kim ‘dur’ diyecek!

    Dünya ne siyah ne de beyazdır ve toplum hangi modeli seçerse seçsin çocuklar ve bebekler aptallıktan ya da kötü niyetten öldürülemez. Bu vaka hukuk devletinin yokluğunun başka bir örneği. Ancak bundan çok daha fazlası var. 1990’larda buna benzer binlerce köy yakıldı, milyonlarca insan zorla göç ettirildi, binlerce siyasi cinayet yaşandı. Amaç sadece bu aileyi yok etmek değildi, aynı zamanda mesajı yaymak ve Kürtleri korku içine sokmaktı. Sadece silahlı Kürtler değil, sivil, silahsız Kürtler de hedef alınıyordu. Eski BM Genel Sekreteri Kofi Annan’a göre «bir halkı korkutmak, sivillerin ölümüne neden olmayı amaçlayan herhangi bir eylem ister devlet ister illegal örgüt tarafından yapılsın terörizm teşkil eder» (1). Kofi Annan’ın terör tanımının, Vartinis katliamının tanımına uyduğu çok açık.

    Günümüzde cezaevleri Kürt sivil siyasetçilerle dolu. Bu durumla 1990’lı yıllar arasındaki fark, o dönemde sivil siyasi aktivistlerin ortadan kaybolması ve bu kayıpların adli makamlar tarafından soruşturulmamış olmalarıdır. Vartinis katliamı Süleyman Demirel’in Cumhurbaşkanı, Tansu Çiller’in Başbakan olduğu dönemde yaşandı. Her ikisi de Balkan göçmeni ve 1990’larda Kürtlere karşı siyasi konsepti şekillendirip uygulamaya koyan başlıca mimarlar olarak değerlendiriliyorlar. Demirel ve Çiller döneminde ordunun Kürtlere karşı gerçekleştirdiği eylemler, uluslararası hukuka göre savaş suçu sayılır. Ayrıca Demirel ve Çiller’in siyasi uygulamaları bize, Türk kökenli olmayan göçmenlerin güç elde ettiklerinde etnik Türk milliyetçilere nazaran daha da fazla acımasız davranabildiklerini gösterdi. Türkler tarafından kabul edilebilmek için Kürtlere karşı çok daha vahşi bir politika yürütüp, karşılığında popülerlik, nam ve prestijle ödüllendirildiler.

    TERÖRİZM Mi YOKSA MEŞRU İSYAN SAVAŞI MI?

    Saldırıların gerçekleşme şekli, çatışmaların yürütülme şekli ve terörist saldırıların ortaya çıktığı koşullar, “birinin teröristi diğerinin özgürlük savaşçısıdır” şeklindeki eski iddiayı ön plana çıkarıyor. Başka bir deyişle neyin terörizm olarak kabul edileceği genellikle her bireyin siyasi sempatisi ve antipatisi tarafından belirlenen normatif bir sorudur. O zaman terörizmin tanımı kolayca hangi konular için mücadele etmenin meşru olması gerektiğine ilişkin farklı algılarla yakından ilişkili bir sorun haline gelir. O halde “birinin teröristi diğerinin özgürlük savaşçısıdır” iddiasıyla nasıl bir yaklaşım içinde olmalı? İki seçenek öne çıkıyor: Birincisi iddiayı reddetmek, Türkiye’nin her zaman yaptığı gibi. Bu, meşru isyan savaşlarının varlığının kabul edilmediği anlamına gelecektir ancak bu da, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Hamas terör örgütü değil, kurtuluş ve mücahitler grubu açıklamasıyla çelişmektedir.

    İkincisi, prensipte meşru kurtuluş savaşlarının olduğunu kabul etmek. Dolayısıyla terörizmi neyin oluşturduğu sorusu, meşru ve gayri meşru mücadeleye ilişkin normatif değerlendirmelerle hızlı bir şekilde ilişkilendiriliyor. Böyle bir ilişkilendirme eleştirilemez eğer eleştirilirse devlet artık tek başına kimin terörist olduğuna ve kiminle uğraşıp uğraşmayacağına karar vermesine olanak vermez. Yani devletin ne yaptığı esas alınmıyor. Bundan sonraki süreç aktivistlerin (terörist olarak tanımlanan) siyasi veya ideolojik kimliğine odaklanılıyor. Bu faktörler, kimin terörist sayılacağı sorusunun yanıtlanmasında da belirleyici oluyor.

    Çatışma durumlarında muhaliflerin eylemlerini terörizm olarak sunmak, kendi eylemlerini ise meşru eylemler olarak göstermek önemli hale gelir. Kimin iktidarda olduğuna bakmaksızın bu durum Türk siyasetinde her zaman belirgin olmuştur.

    Türk yetkililer şimdiye kadar terör ve terörizm konusunda tarafsız ve ayrıntılı bir tartışmaya izin vermediler. Kürt hareketine karşı hükümet aygıtı, muhalefetin büyük bir bölümü ve bunların kontrolündeki medya ve diğer bilgi kaynakları tam fikir birliği içinde, tek taraflı uydurma terörizm edebiyatı yürütüyorlar. Bunlar haksızlığı, zulmü, temel insan hakları ihlallerini haklı gibi gösteriyorlar.

    DEVLET ŞİDDETİ İLE DEVLET DIŞI SİLAHLI GRUPLARIN FARKLI AMAÇLARI

    Devletin hem ülke sınırları içinde hem de sınır dışında sivillere şiddet uyguladığına dair çok sayıda örnek var. Amaç, insanları korkutarak belirli şekillerde davranmaya ya da davranmaktan kaçınmaya teşvik etmektir. Başka bir deyişle şiddet, yerleşik toplumsal düzeni sürdürmek için kullanılabileceği gibi, siyasi sistemi yıkmak için de kullanılabilir. Bazıları bunu “yukarıdan terör” (“terrorism from above) ve “aşağıdan terör” (“terrorism from below”) olarak adlandırıyor”).

    Ancak devletin uyguladığı şiddet ile muhalif isyancı grubun gerçekleştirdiği eylemler arasında ayrım yapmak için önemli nedenler mevcut. Devlet, muhalif gruplardan tamamen farklı bir güç konumuna sahiptir ve bu nedenle “yıkıcı” isyancıların yapabileceğinden tamamen farklı siyasi stratejilerin bir parçası olarak şiddet araçlarını kullanabiliyor. Devlet dışı gruplar şiddet yöntemi kullanırken en önemli hedeflerden biri kamuoyunun dikkatini çekmektir. Devlet şiddet yöntemi kullandığında ise hedef tam tersi yöndedir. Burada devlet, en azından dış dünyayla ilgili olarak kamuoyunun dikkatinden kaçınmaya çalışıyor.

    Devlet genellikle “şiddetin meşru kullanımında tekel sahibi” kurum olarak tanımlanır. Uygulamada, polis ve asker kendi vatandaşlarına yönelik baskı ve katliam için kullanılsa bile bu genellikle meşru görülür. Devlet dışı gruplar, haklı bir amaç uğruna mücadele ediyor olsalar bile şiddete başvuruyorlarsa gayri meşru olarak etiketleniyorlar. Örneğin polise vuran bir protestocu şiddet kullanıyor, bir polisin protestocuya vurması ise güç kullanmak olarak tanımlanıyor.

    Devletin ülkeyi savunmak ve kanun ve düzeni sağlamak için kullanabileceği demokratik yöntemlerle karşılaştırıldığında devlet şiddeti, meşru gücün kötüye kullanılması ve insan haklarının ihlali olarak görülüyor. Bu da tepki yaratıyor. Batılı ülkelerde giderek daha fazla insan, terörizm tanımının “kontrol edilenlere” (yani devlet dışı aktörlere) dayandığını, “Kontrolörlerin» (devlet ve devlet aygıtı) dışarıda tutulduğunu eleştirmektedir. Her iki aktörün de aynı bakış açısı içerisinde ele alınması gerektiği görüşü öne çıkıyor.

    İKİ ESAS SORU:

    1. BIR İSYAN MÜCADELESİNİN MEŞRU SAYILMASININ KOŞULLARI NELER OLABİLİR?

    Batı’da yabancı egemenliğine karşı verilen savaşlar meşru, kurtuluş savaşları olarak kabul ediliyor. Kürtlerin verdiği mücadele de bu çerçevede görülüyor. Bu, yabancı bir gücün kontrolüne aldığı Kürtlere baskı yaptığını, onlara onurlu vatandaşlar gibi davranmadığını, Kürtlerin de kendilerini yabancı yönetimle özdeşleştirmediğini varsayar. Ancak yabancı yönetimiyle birlikte Kürtlerden direniş de geldi. Bu meşruiyetini zulme karşı direnişle kazandı. Direniş ilk başta silahlı mücadeleyle kendini ifade etti. Daha sonra kendi yasal siyasi partilerinin kurulması ve kendi siyasi temsilcileri, milletvekilleri ve belediye başkanlarının seçilmesi geldi.

    2. HANGİ YÖNTEM VE ARAÇLARIN KULLANILMASI MEŞRU GÖRÜLÜR?

    Terörle mücadelede hangi yöntem ve araçların kullanılması gerektiği tartışması, doğal olarak terör saldırıları, özellikle de büyük can kaybıyla sonuçlanan saldırı türü sonrasında gündeme gelmektedir. O zaman soru liberal demokrasilerin terörle mücadelede ne tür araçlar kullanabileceğidir. Bazıları teröristleri vurmak gibi sert karşılık verirken, diğerleri en iyi şeyin terörizmin oluşmasına neden olan koşullarla ilgili bir şeyler yapmak olduğuna inanıyor.

    Liberal demokrasiler terörle mücadelede nispeten güvenli siyasi ve normatif zemindedir. Çünkü Türkiye’den farklı olarak liberal demokrasilerde siyasi nüfuz kullanma kanalları muhalif veya tartışmalı görüşlere açıktır. Bu nüfuz etme kanalları meşru isyan mücadelesinin temelini daraltıyor. Muhalefet faaliyetlerini özgürce organize etme ve şiddete başvurmadan muhalefet pozisyonları için ajitasyon yapma olanakları açıktır. Bu, aynı zamanda şiddetli bir isyan veya kurtuluş mücadelesi yürütmenin gerekliliğini iddia edebilmenin temelini de daraltıyor.

    Simdiki iktidarın Kürtlere yönelik şiddet uygulamasının kaynağı Cumhuriyet’in kuruluşuna kadar uzandığını hatırlatmadan geçemeyiz. Kemalist Cumhuriyet kurulduğu 1923 yılından bu yana, hakkını savunan her Kürt’ün devlet için tehlike oluşturduğu resmi politika olmuştur. Mustafa Kemal, Machivelli’den ilham alarak sırasıyla 1925, 1930 ve 1937/38 yıllarında yeni kurulmuş totaliter cumhuriyet ile Kürtler arasında çıkan etnik çatışmaları çözmek için bir şiddet politikası oluşturdu (2). Ve bu da resmi ideoloji Kemalizm de ifade edilir. Bana göre Kemalizm, toplumsal değişimleri dramatik bir şekilde zorlamak ve siyasi veya ideolojik hedeflere ulaşmak için devlet şiddetinin gerekli bir araç olarak görüldüğü aşırı ve acımasız eylemlerden oluşur. Hilafetin kaldırılması, Laiklik düzenlemeleri, Şapka İnkılabı, İstiklal Mahkemeleri, zoraki Kürt göçü, Kürt bölgelerinde demografik etnik temizlik. Kemalist milliyetçilerin çılgınca övündüğü bütün bu geçişlerde devlet acımasız şiddet uyguladı ve çok sayıda kişi hayatını kaybetti. Başkua bir deyişle, Cumhuriyet’in kuruluş felsefesi devlet şiddetine dayanmaktadır.

    1923-1946 dönemi totaliter, 1946 sonrası ise otoriter değerlerle şekillendirilmiş kaba güce dayalı bir cumhuriyettir. Devletin, toplumdaki tüm faaliyetleri kontrol etme isteği üzerine inşa edilmiş bir siyasi sistem. Şöyle ifade edilebilir: Birinci dönem yasaklarla dolu hoşgörüsüz bir ideolojiden, ikinci dönem ise kısmen hoşgörüsüz bir ideolojiden oluşuyor. Bu tip devlet mantığında meşru bir özel alan yoktur. Bu nedenle Türkiye’deki devlet şiddeti (devletin orantısız güç kullanması) tüm cumhuriyet tarihinde ana tema olmuştur.

    BIRLEŞMIŞ MİLLETLER NEDEN DEVLET TERÖRÜ KAVRAMI ÜZERİNE ANLAŞAMIYOR?

    Devlet terörü, çoğunlukla mevcut devlet sistemini korumaya yönelik bir strateji olarak kullanılır. Bu strateji mevcut devlet sistemine karşı çıkmak isteyen muhaliflere karşı gerçekleştirilir. Pek çok kişi bu tür şiddetin terörizm olarak tanımlanabileceği konusunda hemfikir olmayacaktır ancak bu, BM’deki anlaşma eksikliği ile bağlantılıdır.

    Devlet terörü teriminin tanımına ilişkin uluslararası bir anlaşma bulunmamaktadır. Bunun nedeni, devletler, devlet terörü teriminin ortak tanımı üzerinde anlaşmaya varılmasını engelliyor. Eski BM Genel Sekreteri Kofi Annan, BM adına “devletin güç kullanımının tamamı uluslararası hukuk tarafından düzenlendiğinden, sözde devlet terörizminin bir kenara bırakılması gerektiğini” savundu. Ancak hem Türkiye hem de diğer birçok ülke muhalefete karşı paramiliter grupları kullanıyor. Türkiye’nin 1990’larda Kürtlere karşı JİTEM adlı paramiliter grubu kullanması, Kofi Annan’ın iddiasına şüphe düşürüyor. Annan’ın konumu açıkça devletleri koruyordu. Dolayısıyla Türkiye’nin Kürtlere karşı JİTEM adlı paramiliter grubu kullanması uluslararası hukuka aykırıdır. Uluslararası sözleşmelerin azınlık haklarını ne ölçüde koruduğu ayrıca büyük bir soru işaretidir!

    Devlet dışı aktörlerin aksine, devletler terörizmin ne olduğunu tanımlama konusunda yasama yetkisine sahiptir; ellerinde güç var ve şiddet kullanımını sivillerin yapamayacağı birçok şekilde meşrulaştırabiliyorlar. Devletler ve isyancı gruplar arasındaki bazı çatışmalarda da aynı durum yaşanıyor; Örneğin. Filistinli isyancı gruplar İsrail’i devlet terörüyle suçluyor, Kürt isyancılar Türkiye’nin terörist bir devlet olduğuna inanıyor, Tamil militanlar Sri Lanka’yı terörizmle suçluyor vb. Karşılaştırıldığında, bu devletlerin güçlerinin, Filistin, Kürt, Tamil silahlı örgütlerinin şimdiye kadar başarabildiğinden çok daha fazla acı ve ölüme neden olmuş büyük bir şiddet ve ezici güç kullanımını ellerinde bulundurdukları çok açıktır.

    Kofi Annan’ın bahsetmediği şey, terörizmin aynı zamanda siyasi olarak da tanımlandığıdır. Birçok devletin terörizmi kendi yöntemleriyle tanımlamaya büyük ilgisi var. Türkiye, Rusya, Iran, Mısır, Suriye gibi otoriter rejimlerin siyasi muhalifleri veya isyancıları terörist olarak damgalamaya istekli olduğu iyi biliniyor. Bu rejimler bu şekilde, terörist olduğu iddia edilenlere karşı mücadelede hem ulusal hem de uluslararası destek toplamayı umuyor. Söz konusu devletler halk arasındaki terörizme karşı duyulan antipatiyi kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaya çalışıyorlar. Türkiye bu stratejiyle hem kendi toplumunda hem uluslararası düzeyde bir ölçüde başarılı oldu.

    Türkiye 1997’de ABD ve AB’ye PKK’yı terör örgütleri listesine koymaları için baskı yaptı ama bu hukuki değil siyasi karardı. PKK’nın terörist olarak damgalanmaması halinde Türkiye, AB ve ABD’ye karşı stratejik konumunu kullanacaktı. Ancak Batı kamuoyunda PKK’nın şiddetin nedeni değil, devlet tarafından yürütülen baskı ve zulmün tepkisi veya sonucu olduğu görüşü hakim.

    Türk siyasetinin muhalifleri, Türk yargısının bağımsız olmadığının altını çiziyor. Türk yargısının siyasi muhaliflere karşı delilleri çarpıttığı veya uydurduğu iyi bilinmektedir. Belki de bu yüzden kısmen, Almanya dışında diğer Batılı ülkeler PKK’lılara terörist muamelesi yapmıyor ve yargılamıyor.

    Notlar

    1. TERÖRLE MÜCADELE KANUNU, Resmî Gazete, 12.04.1991, Sayısı: 20843

    2. Mehmet Bayrak : Kürtlere Vurulan Kelepçe, Şark Islahat Planı, 2013.

    3. Kofi Annan: Interventions: A Life in War and Peace Paperback, 2013


    *Mehmed S. Kaya: Lillehammer Inland Norveç Üniversitesi’nde profesör.

    ‘The Zaza Kurds of Turkey’ kitabı yazarı.

    Kaynak: Artı Gerçek
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Haysiyet: Bir direniş çağrısı, eleştirel realist bir hat önerisi

    Haysiyet: Bir direniş çağrısı, eleştirel realist bir hat önerisi



    Özgür ELİBOL


    “Özgürlüklerini, insanlıklarını, haysiyetlerini ve öz saygılarını, kendilerini gerçekleştirmeleri gibi hiçbir karşılık beklemeden sadece veren işçileriniz ya da doğrudan üreticileriniz ya da vatandaşlarınız olsaydı, bu kapitalist bir rüya olurdu” (Bhaskar, 2020, s.85).

    “İnsanlarla oynamamalı. Bir yerleri var, bir ince yerleri, işte oraya değmemeli.” (Yaşar Kemal, İnce Memed 1, YKY: 2023)

    Bir Anadolu kasabasında yaşayanlardan doğrudan dinlediğim bir hikâye vardı. Bu tanıkların ikisi de bugün hayatta değiller. Erken 1970’lere gelindiğinde (1960’ların sonu da olabilir), Alevi, Sünni, Çerkez ve bir miktar Kürdün yaşadığı bu kasabada Ermeni ve Rum kalmamıştı artık. Sivil faşist ve sol hareketler kendi çağında siyaset yapmaya çalışıyordu. Sağ siyasetten kendini bilmez birkaç genç, bir Alevi dedesini bir sotede kıstırıp hırpalarlar ve aşağılamak için koyunların kırkıldığı makasla sakalını keserler. Alevi kültürüne aşina olanlar buradaki aşağılamanın ne anlama geldiğini ve boyutunu anlayacaktır. Peşinden haber hızla yayılır ve Aleviler arasında görülmemiş bir galeyan başlar. Tepki üzerine kolluk suçluları yakalar ama öfke dinmez, karakolun etrafı elleriyle hesap sormak isteyen, sayıları giderek artan Alevilerle dolar. Kolluk, güç bela suçluları kaçırmayı başarır. Bunda Alevi toplumunun sözü geçenlerinin öfkeli kitleyi yatıştırma çabası da etkili olur.

    Bu örnekte ve başka birçok örnekte görülen şey, isyanların ardında yatan dinamiklerin ve sebeplerin çeşitliliğidir. Bazen umulmadık kesişmelerden büyük ayaklanmalar çıkabilir. Hangi itirazın isyana, oradan da toplumsal harekete dönüşeceğini anlama çabası sosyal bilimcileri en başından beri meşgul edegelmiştir. İsyanların öngörülemezliği bu anlama çabalarını tetikleyen en önemli unsurdur, hatta toplumbilimin 19.yydan beri bağımsız bir disiplin olarak kuruluşunun en önemli sebeplerindendir: “ayak takımının” isyanını ön görerek bastırma kaygısı (2). “Ne yapsak da toplumsal kaosun önüne geçsek? (3)” kaygısı. İsyanların önlenebilir olgular olduğu varsayımı ve bilimsel bilgi nesnesi olarak incelenmesi kaygılarıyla geliştirilen disiplin olarak sosyoloji, sonrasında çatışma kavrayışının toplumsal dönüşüm kaynağı olarak görülmesi ile elbette ki farklı bir yere evrilmiştir. Bu evrilme sonrasında da sosyoloji çoğu kez isyanları devlet alanı karşısında taleplerini siyasallaştıran aktörlerin itirazlarına odaklanır. Oysa isyanlar bazı toplumbilimcilerin söylediğinin tersine, sadece devlet karşısında bir itirazı, devleti muhatap alarak siyasal alanda bir talebi ifade etmek için ortaya çıkmazlar. (4)

    Bir isyan zaman zaman siyasal alandan uzak olma iddiasındaki gündelik hayat pratikleri üzerinden yayılır, doğrudan çatışmalarla ifade edilmeyen ve uzun soluklu kitlesel mücadeleler haline gelirler. Bu tür mücadeleler büyük ve şiddetli ayaklanmalardan alt seviye bir eylemlilik olarak görülemezler: James C. Scott “alt-politika” kavramının yardımıyla madunların isyan ve direnişinin filizlendiği kulisleri ciddiye almaya davet eder zira bu kulislerde bazı pratikler ve etkileşimlerin yaygınlaştırılması yoluyla büyük direnişlerin ve hareketlerin potansiyel kaynakları oluşur (5).

    Bütün bu çalışmalar sadece bize toplumsal hareket türleri ve isyan ile toplumsal hareket arasındaki ayrımlar üzerine düşünsel araçlar sunarlar. Bir isyanın toplumsal hareket olabilmesi için bir tarihselliğinin, bir toplum projesinin olması gerektiğini öğreniriz (6), veya siyasal rejimlerin sunduğu fırsatların biçimine göre sosyal aktörlerin ne tür hareketlere girişeceklerini biliriz. Ama en baştaki soru, o muhafazakâr kaygılar ile -isyanı önleme kaygısı- sorulan soru halen cevapsız: ne zaman isyan çıkar? Neden çıkar? Neden bugün çıktı da dün çıkmadı? Neden on yıl önce bütün kentleri büyük bir isyan kapladı da bugün daha fazla koşullar oluşmuş gibi dururken hiçbir ayaklanma çıkmıyor?

    Öyleyse isyanların diyalektiğine dair bir açıklamamız olmalıdır. En başından beri insan eylemliliğinin arkasındaki nedenler üzerine düşünme araçları sunan toplumbilimsel düşünce, bugün epistemolojik pozitivizm korkusunun ötesinde insan eylemliliğinin nedenlerinden yola çıkan naturalist açıklama ve tartışmalar yapıyor. Bu tartışmalardaki izlek sosyal fizik izleği değil, sosyalbilimsel düşünün farklı boyutlara açılması çabasıdır. Roy Bhaskar’ın felsefesi bu noktada aydınlatıcıdır. Roy Bhaskar, Natüralizmin Olanaklılığı eserinde insan eylemlerinin ardındaki güdüsel nedenler (reasons) ve etki üretici nedenler (cause) arasındaki ilişkiyi soruşturur. (7)

    Nedenler, yönelimli (niyetli) insan davranışının etkenidir ve bu (etki üretici) neden güdüsel nedenlerdir (Bhaskar 2017, s.128). Toplumsal alan da kendi bilgi nesneleriyle, doğanın alanı (fiziğin, kimyanın) alanı gibi bilimsel soruşturmaya tâbidir, natüralizm toplumsal alanda mümkündür. Yani fenomenleri üreten mekanizmalar vardır ve bunlar bilimsel soruşturma ile yargımıza sunulabilir, yani bilinebilir. Güdüsel nedenler bu açıklamaların sunulduğu kategorilerdir (Bhaskar 2017, s.128). Eğilimler, inançlar güdüsel nedenler olarak ele alınabilir. Etki üretici nedenlere gelince: bu, yapısal nedenler diyebileceğimiz, yoksun bırakma, sömürme, özgürlüğünü gasp etme gibi nedenlerdir. İnsan failliğinin bir nedensellik oluşturması sebebiyle, güdüsel nedenler, aynı zamanda etki üretici nedenlere dönüşürler. Eğilim ve inançlar, eylemde ön varsayılmış olsa da aynı mantıksal düzeyde çalıştıramayacağımız istekleri gerektirebilir.

    Bu inançlar, istekler, yanlış ve tutarsız olabilir. Dolayısıyla etki üretici nedenler, güdüsel nedenleri oluşturmak için koşulları oluşturur ama o güdüsel nedeni doğrudan vermez. Bahsettiğimiz inançlar ve isteklerin devreye girmesi gerekir. Ayrıca bu inançlar ve yönelimler, bu koşulların çağırması beklenen güdüsel nedenlere değil, tersine de yol açabilir. Fail ve eylemi bitmeyen bir süreçler kompleksiyle oluşur. Burada psikolojinin konusu olan bilinçdışı, bireylere kesinlikle indirgenemeyecek toplumun yapısal düzlemi, toplumun bireylerin birbiriyle ilişkileri düzlemi, doğa ile etkileşim, kişinin karşılaşmaları hep bir arada işleyerek failliği oluşturur. “Yönelimsel eylem, nedeni için gerçek bir sebebe (güdüsel nedene) sahip olan bir eylem olarak tanımlanabilir” (Bhaskar, 2017, s. 170). Eylemlerin kısmen nedensel olarak etkili gerçek bir güdüsel nedeni vardır ve bu, nedensel olarak etkili bir akıl yürütme sürecini ön varsayar (Bhaskar, 2017 s.170)

    “Ama bu, ne (idealist biçimde) güdüsel nedenlerin bütünüyle her eylemi açıkladığını varsaymak; ne de (rasyonalist bir biçimde) eylem geçerli olmadan önce (ve nevrotik ve otomatik eylemler söz konusu olduğunda, muhtemelen çok daha önce) vukû bulan (örtük olsun açık olsun, bilinçsiz olsun bilinç-öncesi olsun) herhangi bir akıl yürütme sürecini varsaymak anlamına gelir.” (Bhaskar, 2017, s.172)

    Burada ilgilendiğimiz, eyleyen faili bilimsel nesne olarak ele almaktan ziyade, eylemi isyan olan failin güdüsel nedeninin ne olabileceği. Hipotezimiz, bu eylemin güdüsü üzerinden bir ayrım yapabileceğimizdir. Daha önce belirttiğimiz üzere inançların gerçeklikle bağı sorunlu olabilir. Yanılsamalar üzerine kurulu inançlarda bu durumu ortaya çıkaran şey yabancılaşmaya yol açan efendi-köle tipi ilişkilerdir. Bu ilişkiler sömürü ve tahakkümü içerir. Tahakküm eden ve edilen ilişkisi oldukça karmaşıktır ve burada asıl niyetimiz o detayları araştırmak ve açıklamak değildir. Ancak, tahakkümün tahakküm ettiği failin eyleminin doğrudan güdüleyici sebebi olmadığını ifade etmemiz gerekir. O tahakküm ilişkilerini sürdüren inançlar, ideolojilerin yanılsaması ile oluşan arzular, özgür olma halinden farklı şekilde ortaya çıkar ve işler.

    “Bir fail kendi gerçek çıkarlarını gerçekleştirme (yani gerçek çıkarlarını tatmin edecek hâl ve şartları bilme, bu hal ve şartlar temelinde eyleme ya da bu tür hâl ve şartları yaratma) yeteneğine sahip olduğu ölçüde özgürdür.” (Bhaskar, 2017 s. 180)

    Toplumlar tarihinde faillerin inançları, bu inançların nasıl bir bilinç veya bilinçsizliğe dayandığı farklılık gösterir. Eylemlerinin arkasında temel iki “neden” olduğunu söylemek istiyorum. Eylem tiplerini ayırırken özgür faili bir tasnif nedeni olarak almıyoruz, daha ziyade eylemlerin ve inançların arkasındaki anlamlar ve onların kuruluşu üzerinden bir tasnif daha doğru olacaktır. Özgürlük bir eylemin başlatıcısı olabilir ama daha ziyade başka bir olumsallığa, eylemin özgürleştiriciliğine dikkat çekmek istiyorum. Burada isyan türünde eylemlerde iki tür eylem tasnifine gideceğiz: ilk anı bir insani temel nitelikten kaynaklanan eylem ile bir tahakküm ve onun belirlediği inanç ve anlam dünyasının güdülediği eylem. İkincisi bir toplumsal hareketlilik olsa da, bunu “isyan” sınıfında değerlendirmek güçtür. İlki için ise isyanların (mutlak olmadığını belirtelim) güdüsel nedeninin ve daha ötesi bir “yetti artık anının” haysiyetle ilgili olduğunu söylemek istiyorum.

    Olmayış, eleştirel realist diyalektiğin çok kritik bir kategorisidir. Değişim fikrine ilişkin bahisler, geçmişte kalanı ve yeni bir şeyi ifade eder. Her değişim durumu bir olumsuzluğu ve olmayışı içerir; yok olan veya yeni olmayandan ortaya çıkan şeyler. Olmayış dünyanın kendisindedir. Değişebiliriz, hem ontolojik hem de epistemik değişim olmaksızın, dillerimiz, inançlarımız, bilgimiz olmazdı. Her keşif, önceden eksik kalmış, atlanmış (ihmal edilmiş veya henüz başarılmamış) olandır, yer çekimi, görelilik vs. Olmayış bu anlamda hiçlik değildir; bir şeyin olmayışı, nedensel etkileri olacak, gerçeklik anlayışımızda dikkate almamız gereken şeylerdir. Bahsimizde, haysiyet duygusu ve bunu korumaya yönelik insani etkinlik, yukarıda bahsettiğimiz haysiyet gaspına yönelik olmayışı açığa çıkarır. Bu konuda insanı harekete geçirici niteliktir. Haysiyet, özgürleştirici eylem için insanın içsel bir niteliğidir.

    Alfred Schütz’ün bazı kavramları da bize bu konuda düşünmemiz için kuramsal alan açabilir. Onun amaçsal güdü ve nedensel güdüler ayrımı önemlidir. İnsan ileride tamamlanacak, yerine getirilecek bir amaca yönelik güdülerle eylediğinde bunu amaçsal güdü olarak adlandırır. Bunun yanında bireyin kendi deneyimleri ve yaşam sürecinde kendisini kuran şeylerle ilgili olan ve eylemlerinin arkasındaki nedenleri oluşturan nedensel güdüleri belirlemiştir. Amaçsal güdüler temel olarak özneldir, nedensel güdülerin ise birey farkında değildir (Schütz, 2018). Schütz’e göre bir kişi diğerinin tepkisini yani onu harekete geçirmeyi (geçmesini) arzulayabilir, bu bir öznel güdüdür. Diğeri bunu anlayıp benimserse birincinin öznel yani amaçsal güdüsü diğerinin nedensel güdüsü olacaktır. Schütz’ün bu tasnifini izleyecek olursak, haysiyet kaynaklı tepkisellik öznel bir güdüdür, tepki ötekinin haysiyeti çiğneyen amaçsal eyleminden doğsa da. Oysa Schütz’ün söylediği şey bir manipülasyona işaret edebilir. “Devrimci özne” bu tepkiyi tahrik etmeye çalışır. Bu, tahrik olan için bir açmaza veya daha ötesi paradoksa dönüşebilir: devrimcinin tahakkümüne girme riski doğar. Öyleyse bu, haysiyet niteliğinden kaynaklı bir eylemin, manipüle edilmiş kitlelerce gerçekleştirilemeyeceği anlamına gelir. “Devrimci fail” orada ya kitlelerin eğilimini doğru takip eden ve en etkili zamanda en etkili failliği yakalayandır ya da kitleler ile bir karşılıklı öğrenme, dayanışma ve eyleme sürecinin adanmış failidir.

    ONUR MU, HAYSİYET Mİ?

    Bu iki kelimeyi İngilizcedeki honour ve dignity farkını vermek üzere kullanıyoruz. Sözlük karşılıklarında İngilizcede ayrım oldukça net iken, Türkçede ikisinin de eş anlamda kullanılabildiğini görüyoruz8. Oysa bu iki kavram arasındaki sosyolojik ve felsefi ayrımı netleştirmek gerekir. Onur, kişinin ahlaki duruşuna yönelik onun bilinirliğini ifade eden bir terim. Onun davranışlarıyla, hareketleriyle kazandığı veya koruduğu bir değeri ifade eder. Haysiyet ise, insan olması saiki ile doğduğu andan itibaren sahip olduğu/hak sahibi olduğu bir değerdir. Dürüstlük, adil olmak, tutarlılık gibi hasletler kişiyi onurlu kılar. Bu tip özellikler bazı kimliklere, mesleklere giydirilebilir ve bir mesleki onurdan bahsedilir. Haysiyet ise kişinin tüm kimliklerden soyutlandığı halde taşıdığı bir özsaygı halidir. Bir başarı ve takdirden onur duyulabilir ama bir büyük yoksunluk durumu haysiyet ile karşılanabilir. İki kavramın çok ilişkili kesişimleri olduğunu söyleyebiliriz ama ayrımın anlaşıldığını umuyorum.

    MetaReality felsefesinde sevgi çemberinden (9) bahsedilmesine benzer şekilde kendine, diğerine, öbürlerine ve evrene yönelik, birbiri ile ilişkili haysiyet çemberinden bahsedebiliriz. Bu çemberden bir halka kırılırsa haysiyet eksik kalır. Çünkü haysiyet, önce kendine saygıyı ve iç değer duygusunu, sonra diğerlerine saygı ve değer duygusunu ifade eder. Haysiyet sahibi kişi insan olduğu için bu değeri taşıdığını bilir ve diğerlerine de insan olmaları saiki ile aynı hassasiyetle yaklaşır. Haysiyet, insan olmaktan gelen bir kavrayış olduğu için bir başkasının haysiyetini ezerek kişi haysiyetini koruyamaz. Çünkü bir başka insanın haysiyetine kast eden, insan olma durumuna kast etmiş, haysiyet dairesinden bu şekilde çıkmış olur. İnsan hakları kavrayışı da bu noktadan bakıldığında anlamlıdır. İnsan hakları bildirgesi, insanların özgür, haysiyet ve haklar bakımından eşit doğduklarını söyler. İnsan, sadece insan olduğu için doğuştan gelen hakları ve dokunulmazlığı vardır. Bunlar alınıp satılamazlar, sorgulanamaz, yok edilemezler.

    Gerard Rabinovitch, Terörizm mi? Direniş mi? isimli eserinde bu iki kavram (terör ve direniş) arasına net ayrımlar koyar. Haysiyet ve isyan arasında kurduğumuz bağı Rabinovitch’in şu sözleri daha iyi açıklar: Haysiyetini kaybetmiş insanlar topluluğunun isyan edebilmesi imkânsız (bu isyanın tek sebebinin haysiyet olduğu anlamına gelmez). En fazla tâbi oldukları otoriteye yaranmak için ve içlerindeki değer boşluğunu doldurmak için şişirdikleri çarpık ideolojileri bayrak yaparak yıkıcı güruhlara dönüşebilirler, daha ziyade dönüştürülürler. Bu isyan değildir. Robinovitch, Albert Camus’un ‘Başkaldıran İnsan’ metninden çarpıcı bir alıntı yapar:

    “Onursuz devrim, soyut bir insanı etten kemikten insana yeğ tutarak varlığı yok sayan hesap devrimi ise, aşkın yerini kine veriyor demektir. Başkaldırı cömert kaynaklarını unutup da kinle kirlendi mi yaşamı yoksayar, yok edişe koşar, en sonunda, bugün Avrupa’nın tüm pazarlarında, satılmaya hazır bekleyen şu küçük ayaklanmışların, şu köle adaylarının alaycı sürüsünü ayağa kaldırır. Artık ne başkaldırıdır ne de devrim, hınç ve zorbalıktır yalnız.” (Camus, akt. Robinovitch, 2016 s.79)

    Haysiyetin yerini tabiiyet aldıktan sonra insanın alçalmasının sınırı yoktur. İkisi de güç gerektirir, bu güçlerden ilki iktidar1’i (birlikte büyüme) getirirse, ikincisi iktidar2’ye varır (tahakküm ile büyüme)(10). İkisi de bulaşıcıdır, yol açılırsa kendi yapılarını kurarlar. Eros ile Thanatos’un mücadelesidir bu bir bakıma. Thanatos’un terör estirdiği Eros’un direndiği bir dünyadayız.

    Eşitsizlik, sömürü ve tahakküm insan haysiyetine saldırıdır. Dünyanın eşitsizlik, sömürü ve tahakküm üreten efendi-köle sistemi egemenliğini sürdürüyor ve insan haysiyetine saldıran onu yabancılaştıran bir etki üretiyor. İnsan hakları bildirgesi, insanların özgür, haysiyet ve haklar bakımından eşit doğduklarını söyler. Andrew Sayer, insan hakları bildirgesi gibi metinlerde, anayasalarda en üst dereceden dillendirildiği gibi, insanların başkaldırılarında da ifadesini bulan zor bir kavram olduğunu söyler haysiyetin ve ekler: Tanımlamak zor da olsa, kötü bir davranışa, baskıya, aşağılamaya maruz kaldığımızda veya utanç verici bir şey yaptığımızı fark ve kabul ettiğimizde basitçe onu hissederiz (Sayer, 2011, s.189). Bu utanç verici bir şey yapma ve onu yorumlama biçimi yabancılaşma, ideoloji ve yanlış bilinç ile oldukça ilgili bir konu. Bu tip durumlarda haysiyetin yerini “onur” alabilir. Bir savaş veya çatışma durumunda, bir esire veya sivile aşağılayıcı bir davranışta bulunup onu taciz eden, işkence eden bir asker, sadece anlam atfettiği vatan, bayrak vs. şeyler için orada bulunuyor olmasından dolayı bir onur atfedebilir kendisine. Öte yandan, ezilen, kötü muameleye maruz kalan için ise haysiyet bir kendine saygıyı sürdürme vasıtası olabilir. Herhangi bir sebeple işkence ve kötü muamele karşısında kaldığı, aşağılandığı, taciz edildiği halde o muameleye direnme haysiyetin etkisiyle açıklanabilir ancak. Sistematik işkence, tek-tip-elbise giymeye zorlama, yoldaşlarından yalıtma, doğrudan bireyin haysiyetini hedef alır.

    Ne yazık ki, modern dünyamızda sadece savaş koşullarında değil, sıradan gündelik ilişkilerde de çok fazla örneği var bunun. “Haysiyet sadece felsefi bir fikir, bulanık bir kavram değil, açıkça insanlar için önemli bir şeydir, anlaşılan bazen herşeyden çok” (Sayer, 2011. s.190).

    Yukarıda bazı durumlarda onurun haysiyet yerine konulmasından bahsettim. Savaş ve çatışmalar çoğunlukla ordu veya ordu benzeri iç işleyişi ve kurumsallığında katı hiyerarşi ve tahakküm olan yapılar tarafından verilir. Bu yapılarda “disiplin” çok önemli bir kavramdır. Burada büyük bir çelişki vardır, hem eratı veya ast-üst ilişkisinde altta olanı kendine dair ve haysiyetine ilişkin duygularından arındırmaya çalışır bu hiyerarşik yapı, hem de onun haysiyetini en etkili, yılmaz asker olması için kullanmak ister. Burada olan aslında bir haysiyet istismarıdır, haysiyetin yerini adeta ideoloji ve mevzuat ile üretilmiş bir “onur” alır.

    Burada onur ve haysiyet kavramlarının bitmez bir karşılaştırmasını sunmak veya onur duygusunu küçültmek değil amacım. İkisi arasında bir ayrım koymadan burada bahsettiğimiz konuları açıklayamaz, tasnif edemezdik. Onur haysiyet ile uyum içinde, birbirini kapsayan bir kavram ve onun ötesinde bir insani duygu olabilir; lakin bu bahsettiğimiz örneklerde bir haysiyet karikatürü, taklidi rolünü oynayan ve ona sahip olana değer atfı tahakküm eden tarafından yapılan bir iktidar aracına dönüşmüştür.

    İktidar, değer atfedebilme gücüdür bir anlamıyla. Bunun bir bir başka boyutu da direniş içindeki örgütlerde görülür: Buralarda da kadronun haysiyeti manipüle edilmeye çalışılır. Kitleleri harekete geçirmeye çalışan örgütler, adeta onların haysiyet duygularını harekete geçirmeye, gıdıklamaya çalışırlar. Burada onurun iktidar tarafından kurulan, haysiyetin ise insanın içinde olan bir duygu/nitelik/özellik olduğunu iddia edeceğim. Haysiyet, Bhaskarcı anlamda bir “insani temel durum” niteliğidir. Buradan -yukarıda değindiğimiz – iktidar konusunda da başka bir Bhaskarcı ayrıma başvurmak gerekir, iktidar 1 (bir arada üretici, geliştirici güç) ve iktidar 2 (tahakküm edici, ezici) iktidar ayrımı konumuz için çok önemlidir. Haysiyet, iktidar 1 ile ilgili iken, onun çalınması nedeniyle oluşan boşluğu dolduran türden onur, iktidar 2 ile ilişkilidir.

    HAYSİYET ÇEMBERİ VE HAYSİYETİN İLİŞKİSELLİĞİ

    Haysiyet, sevgi kavramı/duygusu/niteliği ile bağlantılı bir kavram. Nasıl ki, sevgi insani bir temel durum niteliği ise, haysiyet de öyledir.

    “Sevgi, evrendeki bütünleştirici, bağlayıcı, birleştirici, iyileştirici güçtür. Ve sadece bir evren (11) olmasından dolayı, bu varlığın en büyük gücüdür. Korku ve diğer tüm olumsuz duygular, sevginin olmayışına veya tamamlanmamışlığına bağlıdır.” (Bhaskar, 2002b, s.175)

    Bhaskar, kendini sevmek, başka bir insanı sevmek, tüm insanları sevmek, tüm varlığı sevmek, evreni sevmek döngüsüne sevgi çemberi der. Bu döngünün her aşamasının gerçekleşmesi, yani kırılmaması, yukarıdaki alıntıda ifade edilen bağlayıcı, birleştirici özelliğini sağlar. Haysiyet, kendini sevmenin koşuludur. Haysiyet kaybedilince kendini sevme, kendine güven de kaybolur. Haysiyet, sadece kendine yönelik bir duygu değil, ancak diğerlerinin haysiyetine saygı gösterildiği müddetçe yaşayabilen bir duygudur. Bu diğerleri diğer insanlar olması gerektiği gibi, diğer canlılar ve tüm doğadır.

    İnsan hakları bildirgesi ile insan haysiyeti olarak tanımlanan kavram, yeni çevre hareketlerinin ekolojik öznelliği gündeme taşımasının sonucunda haysiyeti insan merkezci olmaktan çıkarmıştır. Bugün hayvan haklarından yola çıkarak tüm doğayı oluşturan varlıkların haysiyeti tartışılmaktadır. Örneğin bir maden sahası açmak için, orada yaşayan bir toplum kesiminin iradesi ve taleplerini hiçe saymak, onları zor ile bastırmak, o sahadaki doğal bütünlüğü diğer insanların katılımını ve onayını önemsemeden yok etmek bir tahakküm ve eyleyicisi için haysiyet kaybıdır, sevgi olmayışıdır (absence), başka deyişle haysiyetsizlik ve sevgisizliktir, yabancılaşmadır.

    Haysiyet, bir duygu, bir değer, bir insanlık durumu (12), bir ortak ruh olması, bir içsel nitelik, bir ilişkide oluş olması nedeniyle tanımlanması zor bir kavramdır. Ancak, haysiyete bir saldırı olması durumu ortaya çıktığında bunu anlarız: ilişkisel bir kavramdır aynı zamanda. Bizim diğer insanlarla, doğayla, toplum ile ilişkimizde, özsaygı, tanınma, direnme, baş eğmeme, boyun eğmeme gibi kavramlarla anlaşılır olur. Bu kavramlarla içsel ilişkilidir. Yukarıda bahsettiğimiz gibi, diğerine, diğerlerine, varlığa, evrene saygı duyma, değer verme, haysiyetini tanıma ile var olabileceği için sevgi ile de içsel ilişkilidir. Haysiyetini kaybetmek yabancılaşmadır.

    Haysiyete saldırıdan söz ederken neyden bahsediyoruz? Bir arada var olma, bir arada geliştirme, üretme ve güzelleştirme duygusu, doğa ile bir bütün olduğumuz, ona bağımlı olduğumuz bilinci, bedenimizin ve anlam dünyamızın saygıyı hak ettiği duygusu haysiyet ile doğrudan ilişkilidir. Bu “bütünlüğe”, en azından o bütünlük potansiyeline saldırı haysiyete saldırıdır. Dünyamızın çelişkiler, eşitsizliklerle dolu olduğunu biliyoruz. Toplumsal ve insani özgürleşmenin bu ayırıcı, baskılayıcı duruma karşı durmak, onun eksik bıraktıklarına karşı harekete geçmek ile ilgili olduğunu söyleyebiliriz. Bahsettiğimiz bu şey bir bütünleşme potansiyelidir. Örneğin insanların bir araya gelip ortak coşku ve sevinç üretecekleri, toplumsal özgürleşmeye ilişkin bir konuyu, bir hak savunusunun, bir ekolojik tahribata karşı çıkışı anlamlandıracakları bir ortak eylemliliğin veya festivalin yasaklanması böyle bir potansiyeli baskılamaktır. İnsanın bedenine saldırı ve bedensel bütünlüğünü tehdit etmek, buna yönelik fiili şiddet de haysiyete saldırıdır. Sözler ve hakaretler ile kişinin özsaygısını bozmaya çalışmak da haysiyete saldırıdır.

    Eşitsizlik de haysiyete bir saldırıdır. Efendi-köle tipi toplumlarda bu eşitsizlik hem zorla hem de bir doğal durum olduğu yönündeki zihin çarpıtmasıyla kabul ettirilir. Toplumda daha güçlü konumda insanların olması, sınıflar arasındaki eşitsizlik, kültürel üstünlükçülük, başkalarının zenginliği ve gücü ile daha “saygıdeğer” oluşları meşru kabul edilir. Bunu açığa çıkaracak her türlü bilinçlenmenin bastırılması ve egemen değer dışına itilmesi efendi-köle tipi toplumların alameti farikasıdır. Bunun son derece karmaşık mekanizmalarla meşrulaştırıldığı durumlarda dahi eşitsizlik haysiyete saldırıdır. Sıradan bir insan, kendi ile aynı statüde (kültürel, sınıfsal, kimliksel) gördüğü birinin kendisinden güçlü ve varlıklı bir pozisyonda olmasını sorgular.

    Eşitsizlikleri yaratan koşulları sorgulama yetisi elinden alınmış olduğu için tepkisini bu diğer ayrıcalıklıya yöneltebilir veya kendi özsaygısı aşınır. Yoksulluk, haysiyete bir saldırı durumudur. Bu pozisyonu değiştiremeyen birey özsaygı yitimine uğrayabileceği gibi, haysiyeti aşırı öne çıkararak özsaygısını korumaya çalışabilir. Bir başka durumda ise, bir bakıma egemenler ve egemen iktidar tarafından atanmış bir takım “değer” ikamesi yapabilir. Milleti ile, dindarlığı ile övünerek veya eşitsizliğini doğal ve meşru kabul ettiği üst öteki tarafından (ki bu durumlar haysiyetin kaybedildiği anlamına gelir) tanınma ve temsil ile özsaygısını korumaya çalışabilir. İçin için taşıdığı ezikliği ise başkalarını ezme potansiyeli olarak ortaya çıkacaktır. Klasik dışarıda ezilen evin erkeğinin evdekileri ezmesi; etnik, dini kimlik olarak ezilen birinin veya insan grubunun ezeceği diğerlerini bulması bu duruma örnektir. Bu noktada Andrew Sayer’in bir içsel nitelik ve kapasite olarak haysiyet ile eylem ve davranışlarımızla ortaya çıkan haysiyet (olumsal olan) arasında yaptığı ayrım anlamlıdır (Sayer, 2011. s.194).

    Bu eleştirel realizmin potansiyel ve hareket halindeki güçler ayrımına uygundur, ontolojik derinlik kavrayışında reel ve aktüel arasındaki ayrıma karşılık gelir. Bireyin haysiyetine saldırıyı deneyimlemesi ise ampirik ontolojik düzlemde ele alınmalıdır. Hasiyetin, bir insani temel nitelik olması ve onu korumaya dönük tepkisi metaReality felsefesinin alanına girer.

    Başkalarından daha çok maddi varlığı, gücü, saygıyı hakettiğini düşünen birinin haysiyetinden söz edemeyiz. O haysiyetini kaybetmiş, yerine aşırı anlam yüklenmiş başka kurgusal değerleri, ideolojileri, yanılgıları koymuştur veya biçimsel bir saygı ve hasbelkader ayrıcalıklı konumunu kurumsallaştıran bir itibarı haysiyete tercih etmiştir. Ancak, ona karşı duracak biri için haysiyet olması gerekeni işaret eden şeydir. Hepimiz bir diğerine ve diğerlerine bağlıyız, ancak kişisel bağımlılık, özerklik kaybı halinin bir haysiyet kaybı olduğunu söyleyebiliriz.

    “Özerkliğe sahip olmak, en azından bir anti-sosyallik biçimi olmadığında, farklı olma hakkı anlamına gelmelidir. Eğer birinin kendimizden farklı oluşuna saygı göstermezsek, muhtemelen haysiyetinin kaybolduğu hissine kapılacaktır.” (Sayer, 2011. s.196).

    Çoğu durumda efendi (ezen, kapitalist, egemen) veya ayrıcalıklı konumunu hakkı gören kişi, diğerinin sömürülmesini, öncelikli olarak görevinin saygı göstermek olduğunu kabul etmesinin gerektiğini düşündüğü halde, görünüşte ezilenin (sömürülenin, altta görülenin, kölenin) saygınlığına değer verir, ona kibar davranır, fiili şiddet uygulamaz. Bu sahte bir davranıştır. Karşı tarafın beden bütünlüğüne saldırmaz ama eşitsizliğini kalıcı (ve “doğal”) kılar. İnsan diğerine insan olduğu için, varlığından dolayı değer vermelidir. “Yaradılanı yaradandan ötürü severiz” diyerek eşitsizliği ve diğerinin haysiyetini ezmeyi meşrulaştırma çabalarına aşinayız. Başkasını tanımak, takdir etmek, saygınlığını kabul etmek, kendi ayrıcalığını korumak için veya mecburen bunu yapmak zorunda olmadığında anlam taşır ve değerlidir. Eşitsizlik, sömürü ve tahakküm koşulları (efendi-köle tipi ilişkiler toplumu), insan haysiyetine saldırmanın koşullarını da oluşturur. Bu ilişkilerin sorgulanmadığı, sürmesine yönelik gündelik pratik içinde itiraz etmeden ve dahi savunarak yer almak, herkesin her gün karşılaştığı insan haysiyetine saldırılarla yüzleşmektir. Bununla kendi saygınlığını koruyarak baş etmek için eğer itiraz etme yolu seçilmediyse, başka yollara başvurulur. Başkalarına yardım, hayırseverlik bu yollardan biridir. Onları yardıma muhtaç kılan koşulları sorgulamadan bu tip hayırseverlik işleri haysiyet devşirmekten ziyade sahte bir kendini parlatma, kendini özne, ötekini ise bağımlı nesne kılmanın yoludur.

    İnsanları yardıma muhtaç kılan diğer bir gerçeklik ise felaketlerdir. Olağan durumda insanlar, diğerleri sadece insan olduğu için harekete geçer. Farklılığın, ayrışmanın yerini dayanışma, bir arada diğerinin iyiliği ve yaralarını sarması için eyleme etkinliği ve ruhu egemen olur. Eşitsizliği oluşturan yapı, o zaman-coğrafyada -geçici olarak- çökmüştür ve adeta insan temel-durumuna döner. Ta ki, egemen iktidar bu ruha müdahale edene, bu dayanışmayı çalana kadar. Deprem tam da bu insani temel duruma dönüşün tecrübesini yaşatır. Eşitsizliğin meşrulaşmasının yerini dayanışmanın öznelliği alır.

    Haysiyet, insanın becerilerini, kapasitesini kullanabilmesiyle beslenir. Bağımsız olma (bağımlı olmama) hali ile haysiyetin doğrudan bağlantısı vardır, başkalarına ihtiyaç duymak değil ama kendi bireysel varoluşu için bile başkasının yönlendirmesi altında olmak, özgürlük hissi yokluğu haysiyet üretmez. Bu anlamda, haysiyet diğerleriyle gönüllü ilişkinin koşuludur. Şöyle diyebiliriz: Dayanışma ancak haysiyet sahibi insanlar arasında mümkündür. Belli durumlardan dolayı insanlar başkalarının yardımına muhtaç hale gelebilir, bir ekonomik yıkım sonrası, bir felaket sonrası vs. Burada dayanışma ile yardım elini uzatanın üstünlükçülüğü arasında ince ama çok önemli ayrımlar vardır. Sadaka kültürü ile dayanışma kültürü birbirine zıttır. İlki haysiyeti aşındırırken, diğeri dayanışmayı ve dolayısıyla haysiyeti de güçlendirir. İktidar1’in koşulu ikincisidir, ilki ancak iktidar2 üretir.

    Bir takım dünyevi çıkarlar, zenginlik ve güç elde etmeye aşırı anlam atfı ile ortaya çıkan haysiyet yoksunluğunun doğurduğu birtakım eylemler, faili tarafından içsel bir eksiklik olarak yaşanır. Birileri çıkarı için bir diğerinin mülkünü gasp ediyorsa, doğayı katlediyorsa, halk sağlığını tehdit ediyorsa ve suça bulaşırsa bunun genel geçer hukuk normunda ve ahlaki olarak sorunlu olduğunu bilir. Buna rağmen bu eylemi gerçekleştirenler haysiyetlerini feda etmiştir. Bu failler bunun için geçmişte çok ezilmiş olmalarını, dünyaya dair anlam bütünlüğünü güç elde etmek üzerine kurmalarını veya sadece fırsatları ve imkanları değerlendirdiklerini gerekçe gösterebilirler. Bu eksilen haysiyetin ve başka deyişle özsaygının yerine, kurumsallaşmış bir dışarının saygısını, itibarını koymak isterler. Bu ise onların gösterişçi eğilimlere yönelmelerini sağlar, gösterişli arabalar, silahlı korumalar vs. Aynı zamanda, başkalarının varlıklarına nasıl el koydularsa kendi varlıklarına da benzeri şekilde el konulabileceğini bildikleri için konumlarını muhafaza etmek adına bu ilişkileri sürekli kılma çabasına girerler.

    Genelde değer krizi içinde olduklarından dini veya egemen ideolojiye bağlılığı öne çıkarırlar. Bu güçlü, hâkim imajlarını çok önemserler. Konumlarını korumak için başkalarını ezmeyi, kamusal kuralları çiğnemeyi, rüşvet vermeyi vs. sıradan pratikleri haline getirebilirler. Güvenilir olmak, sözünün eri olmak gibi değerler ile haysiyet korumak yerine, “itibar”larını korumayı tercih etmeleri bundandır. Kısacası, burada itibar için haysiyetin feda edilmesi durumunu görürüz. Türkiye’de 70’lerde işçi sınıfı ve küçük memur için işinin erbabı olmak, sözünün eri olmak, güvenilir olmak, dürüst olmaktan mütevellit haysiyet sahibi olmak nispeten öne çıkarılan, idealleştirilen değerdi. Bu durum, sinemaya Yaşar Usta’nın tiradı ile ve benzeri pek çok örnekle (aile değerleri ile beraber) yansımıştı. Zamanla, dünyada ve Türkiye’de üretim ve bölüşüm rejimindeki ve devlet alanı siyasetindeki dönüşümle bu durum değişti (mülksüzleştirme, sadece bu dönemin meselesi değil, başından itibaren bir sermaye birikim biçimiydi, oysa burada bahsettiğimiz hukuk normlarında ve hukukun işleyişinde dönüşüme yol açan bir dönemsel değişimdir). Bu değişimin, haysiyet lehine olmadığı açıktır. Yabancılaşma ve konumuz olan değer krizlerinde dahi, mutlak bir dönüşüm olmaz. Her zaman insan ve toplum için bir umut söz konusudur. Günümüzde de tüm baskılara rağmen gerçekleşen pek çok çalışan sınıf direnişinde, aşırı baskı, hareket kontrolü, aşırı gözetleme gibi haysiyet kırıcı sebeplerde işverenin geri adım atması direnişçilerin önemli taleplerindendir. Çeşitli toplumsal hareket ve direnişlerde de haysiyet harekete geçirici bir potansiyeldir.

    Haysiyet, insanın olağan koşullarda korumak istediği, bunun için mücadele ettiği, bedeni üzerinden kişiliği tehdit edildiğinde alarma geçtiği bir duygudur. Bir otorite karşısında haysiyetini kaybedenin beden dili ile haysiyetini tehdit altında hissettiği için korumaya geçenin beden dili arasında farklılıklar vardır. Bir dış ezenin tahakkümü ötesinde, eşitler arasında da ezilenlerin birbirini ezme potansiyeli nedeniyle sıkça haysiyetlere saldırma durumları vakayı adiyedendir. Kenar mahalle delikanlılarının bitirim duruşları, beden dilleri bir yıkıcı erkeklik ile ilgili olduğu kadar sürekli tehdit altındaki haysiyetleri ile de ilgilidir. Andrew Sayer, flamenco dansının, Güney İspanya’nın damgalanmış ve ezilen çingenelerinin sanatsal bir başkaldırısı olduğunu söyler. Flamenco dansındaki ciddiyet vakur öfkelerini, sert ve gururlu hareketler haysiyetin sanata dönüşmüş beden dilini ifade eder.

    Kurumsal egemenler açısından tahakkümün sürdürülebilirliği çok önemlidir. Bunun için çok incelikli yöntem ve stratejiler ile ezilenin haysiyetine saldırılır. Bourdieu sosyolojisi bize bu incelikli yöntemlerle ezilmenin nasıl kuşaklar boyu kurumlarca yeniden üretildiğini ve ezilenlerin bedenlerinde nasıl içselleştirildiğini gösterir (13). Bu süreçler iktidar2 ilişkileridir.

    İktidarlar, tetikçileri, işkencecileri, zorbaları, çeteleri ile, haysiyeti teslim almanın yolu olarak çıplak şiddet ile bedene saldırırlar. Küfürler eşliğinde, genç bir insanın bedenini sürüklemek, o beden üzerinden bir halkın haysiyetine saldırmak, kadınların bedenine cinsel saldırıda bulunmak, direncin itici gücü olan halkın haysiyetini kırmayı hedefler (ya da bunu yapan insanın yıkıcı hıncını yansıtır ki bu zaten onun en ufak haysiyet kırıntısını kaybettiğini gösterir. Lakin, bunun büyük bir hukuki vakaya dönüşmemesi bunun bir iktidar stratejisi olduğunu gösterir). Fakat haysiyete saldırı sadece görünür şiddet ile yapılmaz. Bir sonraki etapta daha sinsi şekilde meşrulaştırılan tahakkümün nasıl yeniden üretildiğini görürüz, okul, hukuk sistemi, siyasal kurumlar, iş ve gündelik hayat pratikleri ile hayatların her kanalına sızan tahakkümdür bu. Buradaki ezme ilişkileri de iktidar2 altındadır.

    SONUÇ YERİNE

    Haysiyet bir insani temel-durum niteliğidir. Bundan dolayı içsel boyutu olduğu gibi, insanların birbirlerine davranışları ile açığa çıkan ilişkisel, olumsal bir boyutu da vardır. Efendi-köle tipi ilişkiler eşitsizlik yaratır ve eşitsizlik haysiyet kırıcı bir durumdur. Haysiyetin bir kitlesel talep ve eylem oluşturması egemen sınıfların ve egemen güçlerin iktidarını tehdit eden bir unsur olduğu için, stratejik olarak bu haysiyet ya bertaraf edilmeli ya da yerine başka şeyler konulmalıdır.

    Daha önce de değindiğimiz gibi, bireyin haysiyetine saldırıyı deneyimlemesi ampirik ontolojik düzlemde ele alındığında haysiyetin harekete geçirici potansiyeli bir nedensel güç olarak reel düzlemdeki potansiyel boyutuyla ortaya çıkar. Bu harekete geçirici potansiyel ile geç dönemde -2010lu yıllarda- farklı coğrafyalarda büyüyen ve kitleselleşen haysiyet ayaklanmalarını anlamaya çalışabilir, bir isyan diyalektiği kurarak bir nedensellik sorusu sorabiliriz. Haysiyetin akamete uğratılmış, istismar edilmiş ve tehdit edildiği tahakküm ve sömürü koşulları yabancılaştırıcı koşullardır. Haysiyet niteliğinin bu koşullara karşın mutlak teslim olmama ve direnmeyi kışkırttığını söyleyebiliriz. Haysiyete saldırıdan, bunun insanlardan çekilip alınmasından doğan boşluk onları direnmeye ve özgürleşmeye çağıran bir olmayıştır.

    KAYNAKLAR

    – Bhaskar Roy; 2002, The Philosophy of MetaReality Creativity, Love and Freedom, Routledge Pub.

    – Bhaskar Roy, 2017, Natüralizmin Olanaklılığı. Çev. Vefa Saygın Öğütle, Nika Yay.

    – Bhaskar Roy (with Savita Singh), 2020, Reality and Its Depths, Springer Pub.

    – Bottomore Tom & Nispet Robert, 2006, Sosyolojik Çözümlemenin Tarihi -I, Kırmızı Yay

    – Bourdieu Pierre, 2015, Ayrım, Beğeni Yargısının Toplumsal Eleştirisi, Heretik Yay.

    – Coser Lewis A., 2008, Sosyolojik Düşüncenin Ustaları, deki Yay.

    – Robinovitch Gerard, 2016, Terörizm mi? Direniş mi? Çev. Işık Ergüden, Sel Yay.

    – Sayer Andrew, 2011, Why Things Matter to People: Social Science, Values and Ethical Life, Cambridge University Press

    – Schüzt Alfred, 2018, Fenomenoloji ve Toplumsal İlişkiler. Çev. Adnan Akan, Seyda Kesikoğlu Heretik Yay.

    – Tilly, C. & Tarrow, S., 2015, Contentious Politics, Oxford University Press; 2nd edition

    – Touraine Alain, 2002, Demokrasi Nedir? çev. Olcay Kunal, Yapı Kredi Yay.

    – Türkmen Buket, 2020, “Gezi Direnişinden Ketüm Direnişlere Muhalif Özne” içinde der. A. Yaraman ve G. Alev, 2021, Siyaset Biliminde Sınır ve Sınırsızlık, Bağlam Yay.

    1Bu metni hazırlarken tartışmaları ve önerileriyle katkıda bulunan Buket Türkmen’e teşekkür ederim.

    2Lewis A. Coser, 2008, Sosyolojik Düşüncenin Ustaları, deki Yay.

    3 Tiryakian Edward A., “Emile Durkheim” (çev. Ceylan Tokluoğlu); Anthony Giddens, “pozitivizm ve eleştiricileri” (çev. Levent Köker), içinde Tom Bottomore & Robert Nisbet, 2006, Sosyolojik Çözümlemenin Tarihi -I, Kırmızı Yay; Coser Lewis A., 2017, Sosyolojik Düşüncenin Ustaları: Tarihsel ve Toplumsal Bağlamlarında Fikirler, De ki yay

    4 Tilly, C. & Tarrow, S., Contentious Politics, Oxford University Press; 2nd edition, 2015

    5 akt. Buket Türkmen, 2020, “Gezi Direnişinden Ketüm Direnişlere Muhalif Özne” içinde der. A. Yaraman ve G. Alev, 2021, Siyaset Biliminde Sınır ve Sınırsızlık, Bağlam Yay.

    6Alain Touraine, 2002, Demokrasi Nedir? Çev. Olcay Kunal, Yapı Kredi Yay.

    7 Eserin çevirisinde (Vefa Saygın Öğütle), reason (=sebep) ve cause (=neden) uygun görülmüş. Bu tercihin sebepleri anlaşılır ve kavram üretiminde, kavramlara günlük kullanımından başka şeyler yüklenebilir. Buna rağmen, Türkçe okumada sebep ve neden arasına bu anlamı yüklemek akışı ve anlamayı güçleştiriyor. Bu nedenle sıfatlı bir çeviriyi tercih ettik ve güdüsel neden (reason) ve etki üretici neden (cause) demeyi uygun gördük. İkinci tanım (etki üretici neden=cause), tek başına biraz kafa karışıklığı oluşturabilir zira “neden” kullanıldığı bağlamın etki üretici unsurudur zaten. Ancak “güdüsel neden”den (reason) ayırmak için böyle bir sıfatlı kullanım gerekli. Güdüsel nedenlerin, etki üretici nedenler olma koşulları hakkında detaylı bir felsefi metin için lütfen Roy Bhaskar’ın Natüralizmin Olanaklılığı eserine bakınız.

    8 Onur: 1. İnsanın kendine karşı duyduğu saygı; alicenaplık; 2. şeref.

    Haysiyet: 1. Saygınlık 2; Öz saygı.

    İtibar: 1. Saygınlık, 2. Borç ödemede güvenilir olma durumu; kredi. – TDK online sözlük.

    9 Sevgi Çemberi ifadesi, Bhaskar’ın metaReality bahsinde açıkladığı bir kavrayıştır. Sevgiye bir temel insani durum niteliği olarak kurucu önem atfedilir eleştirel realizmde.

    10 Bhaskar’ın iktidar ayrımı.

    11 Bhaskar burada evrenin birliğine yapar: ‘universe’ (oneverse).

    12 Haysiyet benzeri bir durumun hayvanlara da dair olup olmadığı burada konumuz dışındadır. Bu konuda pek bir açıklama getirecek durumda olmasam da hayvanlar için de bir haysiyetten söz edilebileceğini düşünüyorum.

    13 Pierre Bourdieu, 2015, Ayrım, Beğeni Yargısının Toplumsal Eleştirisi, Heretik Yay.

    Yazının linki: https://ozgurceelyazmalari.wordpress.com/2023/11/05/haysiyet-bir-direnis-cagrisi-elestirel-realist-bir-hat-onerisi-1/

    Kaynak: Artı Gerçek
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Eski Dışişleri Müsteşarı Özden Sanberk: İran tüm bu karmaşadan belki etkilenmeden çıkacak tek ülke

    Eski Dışişleri Müsteşarı Özden Sanberk: İran tüm bu karmaşadan belki etkilenmeden çıkacak tek ülke

    Eski Dışişleri Müsteşarı Özden Sanberk, Gazze’de yaşananlara değindiği yazısında, Orta Doğu’da oluşan hiçbir siyasi, strateji ve güvenlik krizinin İran’ın politikaları anlaşılmadan değerlendirilemeyeceğini belirterek, “İran sıradan bir Orta Doğu ülkesi değil. Çok gerilerden bu günlere uzanan bir kültür derinliğine sahip. İslam dünyasında Şiiliğin 1400 yıldan beri tartışmasız lideri. Zengin petrol ve doğal gaz yatakları enerjide bağımsızlığını sağlıyor.

    Büyük nüfusu, güçlü ordusu, modern silahlanma ve yüksek teknoloji kapasitesi olan ve nükleer güç olma eşiğinde bulunan bir devlet” diye yazdı.

    İran’ın bölgede topyekûn bir savaş istemediğini savunan Sanberk, “İran’a gelince tüm bu karmaşadan belki etkilenmeden çıkacak tek ülkenin İran olacağı söylenebilir. İran bölgede sahip olduğu siyasi nüfuz ve gücünü korumayı ve rakipleri, bölgedeki savaştan kaynaklanan sorunlarla zayıfladığı ölçüde nüfuzunu arttırmayı hedefliyor. Ayrıca bölgedeki karmaşanın kendi nükleer çalışmalarını daha rahat sürdürmesine imkân vermesini gözetmek; bu nedenlerle de bu ateşin kendisini bölgede topyekun bir savaşa sürüklememesine itina etmek; diplomasisini de Amerika’nın bölgeyi terk etmesi yönünde yoğunlaştırmak İran’ın hedefleri arasında sayılabilir” ifadelerini kullandı.

    Bu yazı yetkinreport.com sitesinde yayınlanmıştır…