Kategori: Görüş & Analiz

Serbest Görüş farklı bakış açıları ve derinlemesine analizlerle güncel olayları ve toplumsal sorunları inceler. Uzmanlardan ve düşünce liderlerinden gelen detaylı yorumlar, eleştiriler ve stratejik analizlerle okuyuculara geniş bir perspektif sunar. Sitemiz günün önemli konularını anlamak ve derinlemesine bilgi edinmek için ideal bir kaynak.

  • İyi ile kötünün epik kavgası | The Dark Knight

    İyi ile kötünün epik kavgası | The Dark Knight


    • Batman Başlıyor’dan The Dark Knight Rises’a, Nolan’ın Batman üçlemesi, sinemanın zamanla nasıl oynayabileceğinin mükemmel bir örneğini sunuyor. İşte bu epik serinin derinlemesine analizi.

    NEDİM HAZAR | YORUM

    Sinema, zamanı esnetme, dönüştürme ve yeniden yorumlama yeteneği ile benzersizdir. Prequeller, sequeller ve middlequeller, hikaye anlatımının bu özelliğini kullanarak, izleyicilere zengin ve katmanlı hikayeler sunarlar. Bu filmler, bir hikayenin farklı yönlerini keşfederken, aynı zamanda karakterlerin ve evrenlerin daha geniş bir resmini çizer. Sinemanın bu üç yöntemi, zamanla oynayarak hikayeleri daha da zenginleştirir ve izleyicilere unutulmaz deneyimler sunar.

    Sinema, hikayeleri anlatma sanatı ve bu sanatın en etkileyici yönlerinden biri, zamanla oynamasıdır. Filmler, zamanı esnetebilir, geçmişe dönebilir veya geleceği keşfedebilir. Bu sebeple sinemanın zamanla oynadığı üç ana yöntem olan prequeller, sequeller ve middlequeller hakkında bir kanaat sahibi olmamız gerekiyor.

    Prequeller: Geçmişe Yolculuk

    Prequel, bir hikâyenin daha önce anlatılan bir hikayeden önce geçen olaylarını anlatan filme deniyor. Genellikle, orijinal hikâyenin karakterlerinin geçmişini veya olayların nasıl geliştiğini gösteriyor. Prequeller, karakterlerin ve evrenlerin daha derinlemesine keşfedilmesine olanak tanır. Örneğin, “The Godfather Part II” hem bir sequel hem de bir prequel özelliği taşır ve Vito Corleone’nin gençliğini ve Michael Corleone’nin suç imparatorluğunun yükselişini anlatılır.

    Middlequeller: Zaman Çizgisinde Bir Kesit

    Middlequel, orijinal hikayenin başlangıcı ile sonu arasında geçen olayları anlatan daha az bilinen bir filmdir. Bu tür filmler, orijinal hikayenin belirli bir bölümünü daha ayrıntılı bir şekilde keşfeder ve genellikle karakterlerin iç dünyalarına daha yakından bakmamızı sağlar. Örnek olarak, “Rogue One: A Star Wars Story” gösterilebilir. Bu film, “Star Wars” serisinin ana hikayesi içindeki önemli bir olayı, Ölüm Yıldızı’nın planlarının nasıl çalındığını anlatır.

    Sequeller: Hikayenin Devamı

    Sequel, bir hikayenin devamını anlatan filmdir. Genellikle orijinal filmdeki olaylardan sonra gelen olayları ele alır. Sequeller, karakterlerin ve hikayenin gelişimini sağlar ve izleyicilere tanıdık bir dünyada yeni maceralar sunar. Örneğin, “Star Wars” serisi, birbirini takip eden birçok sequel ile tanınır ve her yeni film, evrenin ve karakterlerin daha da genişlemesini sağlar.

    İngiliz yönetmen Christopher Nolan’ın Batman üçlemesi kusursuz bir Prequell, Middlequell ve Sequell örneğidir. Ancak son iki filme geçmeden önceşu “Knight” kelimesinden başlayalım. Türkçe karşılığı “Şövalye”…

    Şövalyelik kavramı, Orta Çağ boyunca gelişmiş ve dönüşmüş. Başlangıçta daha çok askeri bir sınıfı temsil ederken, zamanla daha geniş bir ahlaki ve sosyal değerler sistemine dönmüş. Şövalyelik, Avrupa tarihinde önemli bir yere sahiptir ve bu dönemin edebiyatı, sanatı ve kültürü üzerinde derin bir etkiye sahip.

    Kavram, Orta Çağ Avrupa’sında ortaya çıkmış ve sadece savaşçı bir sınıfı temsil etmekten öte, belli bir ahlaki ve sosyal değerler sistemi ile ilişkilendirilmiş bir kavram. Şövalyeler, feodal toplumun önemli bir parçası olarak, asalet, cesaret, adalet, yardımseverlik gibi erdemleri benimsemiş ve bu değerler doğrultusunda hareket etmeyi taahhüt etmiş savaşçılar olarak bilinir.

    Elbette bir takım özellikleri var, hemen kısaca bakalım:

    Askeri Beceri ve Cesaret: Şövalyeler, savaşta ustalık ve cesaret göstermekle yükümlü. Genellikle genç yaşta eğitime başlar ve savaş sanatlarında ustalaşıyorlar.

    Sadakat ve Yeminler: Şövalyeler, feodal bir düzende, kendilerini himaye eden Lordlara veya krallara sadakat yemini ediyorlar. Bu sadakat, onların hayatlarının merkezinde yer alıyor.

    Ahlaki ve Etik Kodlar: Şövalyelik, yüksek ahlaki ve etik değerlere dayanıyor. Onur, dürüstlük, adalet ve merhamet, şövalyelerin benimsemesi gereken temel değerler arasında.

    Hizmet ve Koruma: Şövalyeler, zayıf ve masumları korumakla görevli. Bu, sadece savaş alanında değil, günlük yaşamda da adalet ve merhametin savunucusu olmayı gerektiriyor.

    Dini Unsurlar: Şövalyelik aynı zamanda dini unsurları da içeriyor. Birçok şövalye, Hristiyanlık ideallerini benimsiyor ve bu inancın değerlerini savunuyor.

    Öte yandan, günümüzde şövalyelik kavramı genellikle idealize edilmiş, romantize edilmiş ve bazen nostaljik bir şekilde anılmakta. Ancak, bu kavramın Orta Çağ toplumundaki gerçek rolü ve etkisi, tarihçiler ve bilim insanları tarafından sürekli olarak yeniden değerlendirilmekte.

    Şimdi Nolan ve Batman serisine geçebiliriz.

    Christopher Nolan, sinema dünyasında kendi alanını yaratan, benzersiz bir yönetmen. Özellikle Batman serisiyle, süper kahraman türüne yeni bir soluk getirerek, bu evreni daha gerçekçi ve karanlık bir perspektifle yeniden şekillendirdi. Nolan’ın Batman serisi; “Batman Begins” (2005), “The Dark Knight” (2008) ve “The Dark Knight Rises” (2012) filmlerinden oluşuyor ve her biri, Batman mitosunu yeniden tanımlayan başyapıtlar olarak kabul ediliyor.

    “Batman Begins”, Bruce Wayne’in Batman’e dönüşüm sürecini ve bu süreçteki içsel çatışmalarını ele alıyordu. Nolan, bu filmle karakterin psikolojik derinliğine odaklanarak, bir süper kahramanın doğuşunu anlatıyordu. Film, Gotham Şehri’nin karanlık ve umutsuz atmosferini başarıyla yansıtıyordu. Wayne’in kişisel travmaları ve adalet arayışı, Nolan’ın elinde, sadece bir süper kahraman hikayesinden çok daha fazlasına dönüşüyordu.

    Christopher Nolan, başlangıçta ‘The Dark Knight’ı yapmayı düşünmüyordu, kendi planına göre ‘Batman Begins’in sonu sadece bir gönderme olarak kalacaktı. Malum ekranlarda sıkça gördüğümüz süper kahramanlardan biri de DC Comics’in Batman karakteri. Karakterin biraz gerçekçi ve çok yönlü doğası nedeniyle, Warner Bros., birçok film yapımcısının pelerinli kahramana kendi tarz damgasını vurmasını sağlayarak bu özelliği avantaja çevirdi. Bu yüzden, Batman serisi, eleştirmenler tarafından beğenilmeyen Joel Schumacher’in ‘Batman & Robin’ filmi gibi iniş ve çıkışlar yaşamasına rağmen gelişmeye devam etti ve her yerde izleyicileri heyecanlandırmayı başarmıştı.

    Batman serisi, karakterin büyük ekrandaki algısını değiştirmeyi başaran Nolan’ın film yapım yetenekleri sayesinde yeni bir yöne doğru ilerlemişti. Karaktere getirdiği karanlık ve sert yaklaşım, sadece Batman için değil, genel olarak süper kahramanlar için ilerici bir bakış açısı olarak görüldü. Warner Bross. Yakaladığı madenin farkındaydı zira ‘Batman Begins’ başarılı olmuştu, ancak devam filmi ‘The Dark Knight’, Batman ve Joker’in kesin tasvirlerinden biri olarak yeni bir çığır açmış ve yere göğe sığırılmamıştı!

    Nolanize etmek!

    Serinin üçüncü filmi ‘The Dark Knight Rises’ tartışmalı olarak görülse de, Nolan’ın ikinci filmi kendi başına durabiliyor, ancak bir an için Nolan’ın bu filmin yapımında bile yer almayacağı gibi görünüyordu.

    “Christopher Nolan: The Iconic Filmmaker and His Work” adlı kitapta, yazar Ian Nathan, Nolan’ın ilk filmi takiben Batman serisinden ayrılmayı planladığını yazıyor. Slash Film aracılığıyla yayınlanan alıntıda, Nolan ve kardeşinin ‘Batman Begins’ filminin izleyicilerden aldığı tepki karşısında şaşkına döndüğü ve Warner Bros. tarafından seride kalmaları için ikna edildiği belirtiliyor. Nolan, “tırmanış” kavramını düşündükten sonra ancak devam filmi için ilhamını bulmuş. İşte kitaptaki o bölüm:

    “Bu sefer, kendisine yaptığı bir hile oldu. Gary Oldman’ın cesur polis memuru James Gordon’ın ‘Batman Begins’in sonunda bir Ziploc poşeti içinde gösterdiği oyun kartı – doğal olarak Joker – izleyicilere sadece bir heyecan ve olasılık hissi vermek ve onları bu şekilde eve yollamak içindi, bundan fazlası değil. Christopher Nolan bir” franchise” sürdürmeyi düşünmüyordu; süper kahraman işini yapmış, Batman’i düşüşünden ayağa kaldırmıştı. Dahası, çok daha kişisel, özgün materyaller peşinde koşmak istiyordu. Defalarca belirttiği gibi çektiği hikaye sadece bir gönderme veya en iyi ihtimalle stüdyoya bırakılan bir veda hediyesiydi – yenilenmiş (hayranlar açısından bakıldığında, Nolanize edilmiş) bir Joker’in nasıl görünebileceği ilgi çekici sorusu. ‘Hikayenin nasıl devam edebileceğine dair olasılıklar önermek istedik,’ diye iddia etti, ‘bir devam filmi yapacağız diye değil’.”

    Nolan, gerçekçilik kavramına bağlı kalmak isteyerek, gerçekte kendi başına yasa uygulamaya karar veren bir suç savaşçısı ortaya çıksaydı, doğal olarak vahşi bir tezatın zıttı etkisinin doğacağını zekice fark etmişti. Joker, bu rol için doğal bir seçim gibi görünüyordu ve filmimizin böyle bir sonla bitmesi, bunu gerektirmesi açısından talihli bir durumdu. Nolan ve yazar David S. Goyer’in sonraki planı, Joker’in korkutucu olmasını istemeleriydi. Goyer, Tim Burton’ın Batman yorumunu beğenmesine rağmen, kötü adamı yeterince korkutucu yapamadığını düşünüyordu. Nolan ve ekibi birlikte, şimdiye kadar yapılmış en ikonik Batman filmlerinden birini ortaya çıkarmışlardı.

    Nolan’ın Batman’i geride bırakıp daha kişisel projeler peşinde koşmak istemesi anlaşılabilirken, bu yinelemesinin hikayesini anlatmaya devam etmenin de onun için önemli olduğu açıktı. Nolan’ın süper kahramanlara ve ‘Batman Begins’ ile kurduğu şeye belirli bir bakış açısı vardı ve bu, ancak ‘The Dark Knight’ı yapmaya karar verdiğinde anlamlı hale gelecekti. Nolan’ın zaten kurduğu ton ve temalarla devam edebilecek başka biri olmazdı. Warner Bros. başka bir yönetmenle gitmeye karar verseydi, film farklı bir yönde ilerleyerek başarısız olma ihtimali yüksekti. ‘The Dark Knight’, ilk filmi mükemmel bir şekilde geliştiriyor ve bu, sadece Nolan ile başarılabilecek bir şeydi.

    Son tahlilde Nolan Batman serisiyle süper kahraman filmlerine yeni bir boyut kazandırıyor. Gerçekçilik, ahlaki ikilemler ve karakter derinliği, onun filmlerindeki temel unsurlar ekliyordu. Nolan, teknolojiyi ve görsel efektleri hikaye anlatımını güçlendirmek için kullanıyor, ancak asla bunların hikayenin önüne geçmesine izin vermiyordu. Bu yaklaşımıyla, süper kahraman filmlerinin sadece genç izleyicilere hitap eden basit eğlenceler olmadığını, aynı zamanda derin felsefi ve psikolojik soruları sorgulayabilecekleri birer sanat eseri olabileceğini kanıtlıyordu.

    Yazıları mümkün mertebe gündelik okuyabilecek derecede kısa yazmaya karar verdim, devam edeceğiz.

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Batı’nın İsrail politikası rasyonel değil!

    Batı’nın İsrail politikası rasyonel değil!


    MAHMUT AKPINAR | YORUM 

    Tarih lineer (doğrusal) ilerlemiyor. Büyük güçler çökerken konjonktöre göre yeni güçler yükseliyor, siyasi, askeri, ekonomik dengeler değişiyor.  Global fay hatlarındaki hareketlilik 21. yüzyılda iyice belirginleşti.

    Batı, Sovyetler Birliği’nin çöküşüyle mutlak zaferini ilan etmişti. Fukuyama’nın, “Tarihin Sonu ve Son insan” makalesi köpürtülüyor ve Batı blogunun gücünün, etkinliğinin ilelebet süreceği iddia ediliyordu. Batı medyası 1996’da Samuel Huntington tarafından yayımlanan, “Medeniyetler çatışması” tezini kullanarak, SSCB’den boşalan düşman ihtiyacını İslamı ve Müslümanları hedef yaparak doldurmaya çalışıyordu.

    “Müslümanların medeniyetlerine tehdit oluşturduğuna” dair kamuoyunu ikna çabaları sürerken 11 Eylül vakası meydana geldi. Bu olay aynen Hamas saldırısının İsrail’e katliam fırsatı sunması, 15 Temmuz’un Erdoğan’a otoriter ‘Tek Adam’ rejimi inşası için “Allahın lütfu” olması gibi ABD liderliğindeki batıya naylon deliller üzerinden Afganistan, Irak, Suriye, Libya gibi ülkeleri işgal imkanı sundu.

    Adına Büyük Ortadoğu Planı denilen bu sosyal, siyasi mühendislik çalışması, İsrail projesini ayakta tutmaya yönelikti. Müslüman coğrafyalar üzerine tasarımlar içeriyordu. Nitekim Irak’ta, Suriye’de, bunu yaptılar. Ama aradan 30 sene geçmeden Batı’nın global liderliği sallanıyor. Son 10 yıldır ABD dünyayı domine etmekte zorlanıyor.

    Batı’ya tehdit yıllarca ötekileştirip etiketledikleri Müslümanlardan değil, kendi büyüttükleri Çin’den geliyor. Dünya yeni değişimlerin arifesinde. Güç dengelerindeki değişim yeni koalisyonlar, işbirlikleri, paktlar doğuruyor. Avrupa, artık 1900’lerdeki gibi eline cetvel alıp haritalar oluşturacak, devletleri kafasına göre bölecek güçte değil. Suni gerekçelerle ülkeler işgal edecek durumda da değil. Son işgallerin Batı’ya siyasi, askeri ve ahlaki faturası büyük oldu.

    Afganistan’ın, Irak’ın, Suriye’nin, Libya’nın işgalinin doğurduğu insani felakatler, açlık, sefalet, güvensizlik, göç; bütün bunlar Batı’nın sorgulanmasını hızlandırdı. Kullandıkları subjektif güvenlik gerekçelerini artık Rusya, Çin gibi rakipleri de kullanıyor. Rusya, İŞİD’le mücadele kartını kullanıp Suriye’ye yerleşti, Akdeniz’de askeri üs kurdu.

    Global güç dengelerinde faylar hareketli. Gücün Atlantik’ten Pasifiğe doğru kaydığı herkesin malumu. Otoriter Çin’in sadece ekonomik değil, askeri ve siyasi yükselişi, yayılmacı politikaları, global aktör gibi davranması, Batıya rağmen paktlar kurması ABD’yi ürkütüyor. Bu nedenle ABD ve müttefikleri bütün enerjisini, stratejik aklını, gücünü Çin’i durdurma ve kuşatma üzerine kullanıyor.

    Batı, yükselen Çin’le etkili mücadele edebilmek için Müslümanları yanına çekmek zorunda. Bu ittifakı üstenci yaklaşımla, emrivakilerle yapamaz. Eğer otoriter, hukuktan uzak, temel hak ve özgürlükleri kolayca çiğneyen ama muazzam güce erişen Çin’in durdurulması isteniyorsa Batı, dünyanın dörtte biri olan Müslüman halkları kazanmak zorunda.

    Çin’i kuşatma stratejisi güden ABD ve müttefikleri Endenozya, Pakistan, Bangladeş, Malezya gibi ülkelerle ve jeopolitik konumları nedeniyle Orta Asya devletleriyle birlikte hareket etmeye mecbur. Batı, Müslümanları aşağılayarak, İslamafobiyi büyüterek ve İsrail’e kayıtsız şartsız destek vererek bunu yapamaz. Ülkelerin yönetimlerine farklı araçlarla diz çöktürse dahi halklar Batı’nın ikiyüzlü, ilkesiz politikalarına tepki verir. Nitekim Gazze katliamlarındaki tutumu nedeniyle Müslümanların Batı’ya güveni iyice eridi. 

    Çin’i çevreleme stratejisinde Müslümanlar yeraltı zenginlikleri, jeopolitik önem ve nüfus açısından hayati öneme  sahip. Ayrıca batı dünyasında göz ardı edilemeyecek oranda Müslüman yaşıyor. Emperyal ve kirli geçmişine rağmen Müslümanlar için, ehli kitap, bazı değerlere, insan haklarına, hukuka, özgürlüklere sahip demokratik Batı, Çin’e karşı tercih sebebi. Müslüman ülkelerin otoriter yönetimleri Çin ve Rusya’ya yakın dursalar da Müslümanlar otoriter, baskıcı ve yayılmacı Çin’e sıcak bakmaz. Çin’in Doğu Türkistan Müslümanlarına neler yaptığını yönetimler yok saysa da halklar görüyor.

    Global rolü sorgulanırken, yükselen Çin ve yayılmacı Rusya karşısında Müslümanların desteğine muhtaç iken, Batılı ülkelerin siyonist politikalar uygulayan, halkı tarafından bile sorgulanan Netanyahu yönetimini kayıtsız şartsız desteklemesi irrasyoneldir, reel politiğe aykırıdır. Batı metropollerinde milyonlar Gazze’deki insanlık dramına ses verirken, sivillerin bombalanmasını protesto ederken hükümetlerin ateşkes çağrısı bile yapamaması ahlaki çöküştür, çifte standarttır.

    Batılı devletler asırlardır savundukları değerleri, ilkeleri bizzat kendileri yok ediyor. Batının son olaylarda usulen de olsa ortada durması, hakem rolü oynaması beklenirdi. Ama katliamı yok sayıp insanlığın vicdanını yaraladılar. Müslümanlar, Çin-Batı rekabetinde demokratik, Hristiyan Batı’nın yanında yer almayı tercih eder. Ancak son yaşananlarda sergilenen ilkesizlik, çifte standart nedeniyle, ortalama Müslümanlar Çin’in global liderliğinin daha ehven olabileceğini düşünmektedir.

    İnsaf sahibi Yahudilerin bile vicdanını kanatacak şekilde Batı’nın İsrail politikalarını savunması sorgulamaları artırmıştır. Batılı başkentlerin İsrail politikaları siyasi akılla, diplomasiyle, mantıkla bağdaşmıyor. Global krediye, güvene muhtaç olduğu dönemde Batı, İsrail için harakiri yapıyor.

    Öte yandan mutlak İsrail destekçiliği Avrupa’nın kendi içinde de problemlere gebedir. Batı kamuoyu İsrail için bu kadar risk almayı, ilkeleri çiğnemeyi doğru ve mantıklı bulmuyor. Ayrıca bu çifte standart Avrupa’da yaşayan Müslümanların entegrasyonunu zorlaştırma, radikal eğilimleri besleme ihtimalini yükseltecektir.

    Aklı başında Yahudiler dahi İsrail’in yayılmacı, kirli, kanlı politikalarının uzun erimde Yahudilere zarar verdiğini, nefret biriktirdiğini görüyor. Akla vicdana ve dünya kamuoyuna rağmen Netanyahu’nun öldürmeye devam etmesi, Batılı devletlerin katliama arka çıkması siyonist odakların Avrupa’da ne kadar etkili olduğunu akla getiriyor.

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Tiktok videosu kadar bile emek vermemişler 

    Tiktok videosu kadar bile emek vermemişler 


    ADEM YAVUZ ARSLAN | YORUM 

    Malumunuz TikTok, İnstagram ve Facebook’ta Hakan Fidan rüzgarı esiyor. İsteseniz de istemeseniz de hamaset yüklü Fidan güzellemelerine maruz kalıyorsunuz. Ciddi bir emek ve efor harcandığı belli olan videolara bakılırsa Fidan dünyaya yön veren bir istihbarat ve devlet başkanı !

    Hatta yapay zeka ile farklı dillerde konuşturuluyor, önüne gelene ayar veriyor. Yakın zamana kadar ‘kim yiyor bunları’ diyordum ama gördüm ki seküler mahallenin medarı iftiharı sayılan Prof.Celal Şengör ‘yiyenler’den birisiymiş.

    Hakan Fidan’a hayranlığını ballandıra ballandıra anlatan Şengör hoca bakanın  gerçekten Almanca konuştuğunu sanıyormuş. 

    Bu arada Fidan uzun yıllardır bürokraside olsa da kamuoyuna yeni çıktı. Celal Şengör, Fidan’ın entellektüel derinliğini nereden biliyor acaba? İnsan ister istemez merak ediyor!

    Fidan’ın sunumu ve cevap ver(e)mediği sorulara geleceğim ama yeri gelmişken garipsediğim bir durumu daha dikkatinize sunayım. Hakan Fidan güzellemesi yapan Havuz yazarlarını, MİT çalışanlarını ve AKP trollerini anlayabilirim. Sonuçta dertleri ‘ekmek kavgası’- gelecek kaygısı. 

    Ancak kendini ‘bağımsız’ ya da ‘muhalif’ diye sunan, kimi gazeteciler, akademisyenler ve siyasilerin Fidan güzellemesi tam gaz devam ediyor. Mesela son TBMM sunumuna dair yorumlar yapan yılların gazetecileri, Fidan’ın ne kadar önemli işler yaptığını, geniş bir vizyona sahip olduğunu ve bakanlıkta büyük dönüşümler yapacağını anlattı.

    Komisyon tutanakları şurada. 

    Lütfen Fidan’ın konuşmasını kendiniz okuyun. Bahsedilen vizyon hakkında kendiniz karar verin. Tabi Fidan’a güzellemeler yapan ‘bağımsız-muhalif’ meslektaşlara şunu da sormak lazım; bahsettiğiniz kişi insan kaçırıp işkenceyle öldüren bir istihbarat başkanı.

    Ayrıca AİHM kararlarına uymamayı maharet gibi anlatan bir bakan.

    Hatta bahse konu oturumda AİHM kararlarına keyfi olarak uymadıklarını açıkça söyledi. Bunlara rağmen Fidan’a övgüler düzmek gazetecilikle hele de bağımsız gazetecilikle bağdaştırılabilecek bir durum değil.

    Fidan’ın sunumuna ve sorulara cevaplarına gelirsek.

    Herşeyden önce bu toplantı bir ilk. Zira çok uzun zamandır karar mercilerinde olan Hakan Fidan, ilk kez TBMM’de milletin temsilcilerinin huzuruna çıktı. İlk kez milletvekillerinin sorularına muhatap oldu. Fakat başta 15 Temmuz olmak üzere netameli konulara dair soruları cevapsız bıraktı. ABD ile ilişkiler ya da Uygurlara yönelik soykırım gibi konulara ise hiç girmedi.

    Genel olarak bakıldığında Fidan’ın MİT Başkanlığı kimliğinden henüz sıyrılamadığını görebiliyorsunuz. Zira oturduğu koltuk diplomasinin inceliklerini gerektiriyor. Ancak Fidan daha çok ‘yaptık, ettik, yapacağız’ türü ifadeler kullanmayı tercih ediyor.

    Buyurgan bir dil kullanıyor.

    Öyle ki 15 Temmuz ile ilgili sorulara sanki sorulmamış gibi yaklaştı. Bir bakıma CHP milletvekili Veli Ağbaba’ya yokmuş gibi davrandı. Kısacası Fidan’ın konuşmasında Kürt sorunu başta olmak üzere can yakıcı konuların hiçbirine dair çözüm perspektifi görmek mümkün değildi.

    Tutanakların geneline baktığınızda adet yerini bulsun diye o toplantıya gelmiş gibi. Ne elle tutulur bir perspektif var ne de vekillerin sorularına doyurucu bir cevap. Dediğim gibi, Fidan ya kendini hala istihbarat başkanı sanıyor ya da gerçek fikirleri böyle. 

    Mesela AİHM kararlarına uymamaya dair, “Siyasallaştırılan davaya verilecek cevap da siyasal olur…” ifadesi tam bir skandal. Düşünsenize, ülkenin Dışişleri Bakanı, “AİHM kararlarına keyfi olarak uymuyoruz, siyasi yargılama ve cezalandırmalar yapıyoruz!” demiş oldu.

    Bu bölüm Fidan’ın demokrasiye bakışına dair fikirler veriyor.  Onun şikayet ettiği, ‘batı başkentlerinde gündem olan konular’ demokratik işleyişin parçası. Demokratik toplumlarda insanların fikirleri olur, onu savunmak için demokratik kanalları işletirler, yürüyüşler, paneller yaparlar.

    Tabi eski MİT Başkanı, yolsuz ve hukuksuz siyasileri rüşvetle satın alarak adam kaçırma işlerinde uzmanlaştığı için demokratik sistemin nasıl bir şey olduğunu anlayamıyor!

    Bir başka ifadeyle şikayet ettiği şey demokrasinin kendisi.

    Ayrıca unutmamak lazım ki AİHM gibi kurumlar medyada çıkan haberlerden ya da mahkeme binası önünde yapılan eylemlerden etkilenip karar almıyor. Önlerine gelen dosyaya göre hareket ediyorlar. Yani hukukun emrini/gereğini yerine getiriyorlar.

    Dışişleri Bakanı’nın anlayamadığı şey de bu. Yani hukuk işlese mesele AİHM’e gitmeden daha yerel mahkemede çoktan çözülmüş olurdu.

    Gelelin en can alıcı noktaya.

    CHP’li Veli Ağbaba Fidan’a 15 Temmuz soruları yöneltti. Böylece Fidan, ilk kez TBMM çatısı altında 15 Temmuz’a dair sorularla yüzleşmiş oldu. Aslında Ağbaba’nın soruları rejim söyleminin çok dışında bile değildi ama o kadarı bile Fidan’ı rahatsız etmeye yetti. Sanki Ağbaba böyle sorular sormamış gibi davrandı. 

    Tek kelime etmedi.

    Oysa ki hikayenizden eminseniz göğsünüzü gere gere anlatır, delillerini ortaya kordunuz.

    Aslında 15 Temmuz’a dair hiçbir şey bilmeseniz bile; Hakan Fidan’ın, Hulusi Akar’ın, Yaşar Güler ve Sadık Üstün’ün TBMM ve mahkemelerden kaçırılması size failler hakkında fikir verebilir.

    Düşünsenize, rejimin hikayesini kabul etmiş kişilerin sorularına bile cevap veremeyen Fidan’ın esaslı sorular karşısında ne yapar? Gerçek bir gazeteci ya da bağımsız bir savcının karşısında ne hale düşer!

    Hatırlanacağı gibi mahkemeden ve TBMM’den kaçırılan dönemin Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar da Milli Savunma Bakanlığı bütçesi görüşülürken sinirlerine hakim olamamış ve nahoş görüntülere imza atmıştı.

    Kısacası Dışişleri Bakanlığı bütçesinin görüşüldüğü komisyon toplantıları Hakan Fidan’ın neden mahkemelerden, savcıdan ve Meclis’ten kaçırıldığı konusunda birinci elden fikir vermis oldu.

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Türk tipi başkanlık sisteminden Türk tipi faşizme geçişte siyasetin köpeği yargının rolü

    Türk tipi başkanlık sisteminden Türk tipi faşizme geçişte siyasetin köpeği yargının rolü


    PROF. DR. M. EFE ÇAMAN | YORUM 

    Önce artık standartlaşan saptamalarımızla başlayalım: Türkiye’de geçerli olan ‘hukuk siyasetin köpeğidir’ anlayışı, zaten mükemmellikten uzak olan adalet sistemini tamamıyla çökertti. Türkiye hukuk devleti değil. Bırakın hukuk devletini, kanun devleti bile değil. Kendi yasalarına uymuyor. Hatta kendi anayasasına uymuyor. Bu üç-beş cümleyle ifade bulan durum, okuyunca basit bir şeymiş gibi gelebilir. Alıştınız çünkü bu duruma! Ama bunlar yenir yutulur şeyler değil! Bakın, hukukun siyasetin köpeği olması, siyasi otorite ne emrederse hakimlerin-savcıların onu yapması demektir. Bunun ne anlama geldiğini mağdurlar kendi hayatlarından bilir.

    Fakat konunun bir de teknik boyutu var. Yani devleti ilgilendiren kısmı. Devlet, bu değildir! Bu olamaz! Bir devlette aklına estiği gibi insanları kriminalize edebilen bir iktidar varsa, orada düzen, dirlik, öngörülebilirlik, denetlenebilirlik olmaz. Keyfe keder takibatlarla üzerine çullanılan gruplar birçoklarının nefret ettiği ve gözden çıkardığı gruplar olabilir. Bu insanların ağlayanlarının olmaması, toplumun geriye kalanının standartlarını olumsuz etkilemez denilemez. Eninde sonunda bu işin ucu başkalarına da dokunur. Zulüm çemberi genişledikçe ne demek istediğim daha iyi anlaşılacak. Demek ki siyasetin köpeği haline gelen bir hukuk sistemi kaçınılmaz bir çöküntüyü beraberinde getirir. Tarih, bunun çeşitli örnekleriyle dolu.

    Bu standart saptamalardan sonra, bu yazının konusuna gelelim.

    Milli İstihbarat eski şefi, dışişleri bakanı Hakan Fidan, biliyorsunuz rejimin en kilit önemdeki figürlerinden biri. Bence Erdoğan’dan sonra rejimin başına geçebilecek bir-iki isimden biri, belki de en önemlisi. Fidan Erdoğan’ın sır kâpısı. Erdoğan’ın yaptığı her şeyi biliyor. İstihbaratçı olması nedeniyle elinde inanılmaz hacimde bir dosya var. Binlerce sayfalık fotoğraflar, banka dekontları, fotoğraflar, konuşma tapeleri, raporlar, kanıtlar, ifadeler – bu dosya Erdoğan’ın yumuşak karnıdır. Fidan, bu nedenle çok güçlü. Kendisinin bir nevi sigortası olmasının yanında, bu dosya aynı zamanda onun kariyer garantisi. Birçok etkili ismin yanında, Fidan’ın sürekli yükselen, sessiz ve derinden rejim içinden kendi etki alanını genişleten kariyeri vurgulanmalı.

    Hakan Fidan dün Meclis Plan ve Bütçe Komisyonu’nda Dışişleri Bakanlığı bütçesi görüşülürken bir açıklama yaptı. Fidan açıklamada Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AIHM) Selahattin Demirtaş ve Osman Kavala kararlarına eleştirilere cevaben dedi ki: “Siyasallaştırılan davaya verilecek cevap da siyasal olur.”

    Bu ilk defa Türkiye’nin – hem de en yüksek seviyeden – Demirtaş ve Kavala’nın ‘yargı süreciyle’ alakalı olarak, bu yargı süreçlerinin ve davaların siyasal olduğuna ilişkin resmi açıklamadır ve çok önemli bir tarihi belge niteliğindedir. Siyasallaştırılan dava derken, Fidan adı geçen AİHM kararlarının siyasal kararlar olduğunu söylüyor. Burası önemlidir ama bundan daha önemli olan, Türkiye’nin cevabının siyasal olduğunu ifade etmesidir. Nedir o, pek sayın dışişleri bakanının siyasal cevap dediği? Türkiye’nin anayasal yükümlülüğüne karşın AİHM kararlarının gereğini yapmamasıdır. Diğer bir ifadeyle, Fidan açıkça Demirtaş’ın ve Kavala’nın siyaseten hapiste tutulduğunu itiraf etmiştir.

    Bu açıkça “Ben haydut devletim!” demektir. Türkiye, kendi anayasasına sadece uymamakla kalmıyor. Artık bunu gizleme, örtbas etme, buna bahaneler bulma gereği de hissetmiyor. Olağanlaşmış, sıradanlaşmış bir İslamcı faşizm! “Siyasi gerekçe görürsem hukuku tanımam!” diyor Türkiye.

    Bu tehlikeli bir eşiktir.

    Otoriterleşmede ayrı bir evreye girildiği görülüyor.

    Yumuşama bekleyenlerin bu konuya iyi odaklanmaları ve bu mesajı iyi okumalarını tavsiye ederim. Türkiye AİHM kararlarını uygulamamakla kalmıyor; gayet açıkça istediğinin ipini çeken, siyasi gerekçelerle hukuku bekçi köpeği olarak kullanan, devletin elindeki meşruiyeti siyasi erkin başında olan bir yolsuz-hırsız-kudretli grubun menfaatleri için kullanarak hukuku eğip büken bir adi diktatörlük olarak hareket ediyor. Adamlar bundan kompleks duymuyorlar. Bunu gizleme gereği görmüyorlar. Buna kılıf uydurmuyorlar.

    Bu yazılanlar yorum falan değil çünkü Hakan Fidan’ın yukarıdaki açıklaması yorum gerektirmeyecek kadar açık. Siyasi gerekçelerle ve hukuku enstrümanlaştırarak istediklerini içeri alacaklarını, istediklerinin ipini çekeceklerini belirtiyor. Nitekim kendi rejimlerinin verileriyle 2.5 milyondan fazla insanı kriminalize ettiler. Bu insanlar siyaset öyle istediği için kriminalize edildi. 160.000 ile 180.000 arasında değişen rakamlarda kamu çalışanının hayatı aynı metotla Kanun Hükmünde Kararname (KHK) rejimi üzerinden karartıldı. Aile boyu (Sippenhaft) metotla milyonlarca insan fişlendi ve kriminalize edildi. Örnekleri çoğaltmak mümkün. Bunların ortak noktası, hukukun siyasal erk tarafından enstrümantalize edilmesi. Hukukun siyasetin köpeği olması durumu!

    Yargının siyasallaştırılmasını geçtik, yargının tamamıyla siyasetin emirlerini yerine getirdiği post-yargı evresinde Türkiye. Hakan Fidan bunu açıkça söylüyor. Yaptıkları siyasal ve Fidan ‘siyasal cevap’ verdiklerini ifade ederken, Türkiye’de yargının bittiğini, artık istibdat rejiminin tesis edildiğini, Türk tipi başkanlıktan Türk tipi faşizme geçildiğini müjdeliyor.

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Benim cennetim!

    Benim cennetim!


    AHMET KURUCAN | YORUM 

    Kur’an’da yer alan cennet ve cehennem tasvirlerinde ilk muhataplarının mükafat ve mücazat anlayışı hangi ölçüde rol oynamıştır?

    Bu soru İslam dininin ‘fetih dönemi’ diye bildiğimiz başka coğrafyalara açıldığı ve farklı kültürlerle karşılaştığı ilk dönemlerden itibaren müzakere edilen bir konudur. Bu müzakerelere girecek değilim.

    Sadece şunu belirtip geçeceğim; cennet Allah’ın cenneti, hakeden kullarına baştan sona mükafat olarak hazırladığı bir mekânın adıdır.

    Nokta!

    Pekâlâ o cennet tasvirlerinde bizim cennet algımıza yönelik tasvirler yoksa ne olacak? Bir başka tabirle “Cennet bu ise ben bunu istemem, benim cennetim şöyle olmalı.” diyorsak. Gayet makul bir yaklaşım bu.

    Zira Kur’an’da yer alan cennet tasvirlerinin iki boyutu var. Birincisi umum insan fıtratının, ikincisi ilk muhataplarının genel kabullerinin nazara alınmış olması ve özellikle zikredilen örneklerde bu muhatapların ilgi ve idraklerine uygun bir dilin kullanılması.

    Buradan çıkan sonuç şudur; bugünün insanının mükafat anlayışlarına uygun olarak Kur’an’da bir örneğin zikredilmemesi o mükafatların cennette yer almayacağı anlamına gelmez. Bununla alakalı yorumsuz olarak iki ayet ve bir hadis meali aktarabilirim.

    1-“İşte bütün bu güzel işleri yapan kimseleri, yaptıklarına karşılık olarak ahirette ne tür nimetlerin ve güzelliklerin beklediğini Allah’tan başka kimse bilemez.” (Secde, 17)

    2-“Oraya esenlikle girin. İşte bu ebedilik günüdür. Orada kendileri için diledikleri herşey vardır. Bizim katımızda mükafatın daha fazlası da vardır.” (Kaf 34-35)

    3-“Ben salih kullarım için neler neler hazırladım ki onlar ne göz görmüş, ne kulak işitmiş ne de beşerin hayaline gelmiştir.” (Buhârî, Tevhîd, 35; Müslim, Cennet, 2-5)

    Nereden çıktı bu konu?

    Bir, şu ana kadar bana en çok sorulan sorulardan biri bu. İkincisi geçenlerde bir dost meclisinde bu mevzuyu konuşurken çok sevdiğim ve yaşı kemale ermiş bir ağabey, sanki yıllardır arayıp da bulmadığı cevabı bulmuş gibi sevinçle yanında duran eşine gülerek, “Şimdi oldu” dedi. “Benim cennetim aşağıda bulunan bütün aletlerimle birlikte marongaz atölyem. Oraya taşıyacağım hepsini.” dedi.

    Bundan önce de bir tweette okumuştum hafızam beni yanıltmıyorsa: “Benim cennetim ne yeşillikler ne ırmaklar ne huriler gılmanlar ve  ne yemekler meyveler. Benim hayalimde tasavvur ettiğim cennet rafları kitap dolu bir kütüphane.”

    Şimdi ise çocukluğunu benim de çocukluğumun geçtiği mahallede tamamlayan sonra da babasının işi, eğitim ve çalışma hayatı dolayısıyla başka şehirlerde yaşayan candan bir akrabamın bana gönderdiği, “Benim cennetim!” dediği iki paragraflık tasviri oldu. İşte bu üç hadise benim konuyu buraya taşımama neden oldu.

    O akrabam 6-7 günlüğüne sıla-yı rahim yapmış Tavşanlı’da yaşayan teyzesine; anne babası, eşi ve çocukları ile birlikte. Haliyle çocukluk günlerine gitmiş. Dolaşmış çocukluğunun geçtiği mahalle başta hemen her yeri. Bu sıla-yı rahim yolculuğu bittikten sonra da oturmuş evinde hafızanının yardım ettiği ölçüde geriye gitmiş, devam ettirmiş hayalen ve fikren maziye olan serüvenini ve özlemini. Yazdığı satırların başına da ‘Benim Cennetim’ demiş.

    Çok şey buldum o satırlarda kendimden. Şimdi sizinle o satırları paylaşıyorum. Spesifik olarak mekân ve şahıs isimleri geçiyor. Hepimizin çocukluk ve gençlik serüveni vardır doğduğumuz, büyüdüğümüz topraklarda. İsterseniz siz de o spesifik yer ve şahıs isimlerini kendi isimlerinizle değiştirebilirsiniz.

    “Merhameti engin Rabbim lütfeder bağışlar ve beni de cennetine alırsa “Silin buraları kendi cennetimi ben resmedeceğim” diyecek ve evin önündeki çınar ağacı ve çamaşırlıkla başlayacağım işe.

    Hangi peygamber olursa olsun onlara komşu olmak bir şeref elbette ama ben onlara ilaveten tereddütsüz Şekerağaları karşıma İmamlarla Dalyanları iki yanıma alacak ve onları komşu olarak seçeceğim.

    Ehli cennet, havz-ı kevserin başında kuyrukta izdiham yaşarken önümdeki ve arkamdaki insana tembih edip, “Yerim burası ha! Ben bir yere varıp geleceğim.” diyecek ve Kadirye Teyzemin evinde öşme kulak yapan gelinlerin tablalarının etrafında koşuşturup geriye döneceğim.

    Varsın millet eşlerinin koynunda kendinden geçsin, ben terasta sarımsaklı yoğurtlu tirit yediğim bir yaz akşamında övezlerin sağımı solumu ısırmasına aldırmadan uyuduğum ninemin koynunu isteyeceğim.

    Çeşit çeşit şaraplar içecekmiş ehli cennet, varsın içsin, ben Efkarların Hasan Ağanın kahvesinde kukaklarımı dedemin çekiç sesleri doldururken cam şişede limonata içmek isteyeceğim.

    İnsanlar neşeyle cennet yamaçlarında koşuştura dursunlar, ben yine bir yolunu bulup ayağımı incitip ninemin kollarında kırıkçı-çıkıkçı Bakırlı’nın evinde alacağım soluğu. Ben acı içinde kıvranırken ninemin” sucuklar pişircen ben oğlumaaaa” rüşvetiyle teskin olacağım.

    Herkes cennetin hangi katında hangi sevdiklerimi görebilirim diye hesap yaparken, ben çoktan kavruk leblebi kokularının sardığı kesme taşlı sokakta Dayı’mın sarı Audisinin ön koltuğunda ayaklarım yere değmezken kahkahalar eşliğinde belediye reisini eleştireceğim yine.

    Birgün Dereli’de olacağım, birgün Göbel kaplıcalarında. Kâh Veli’nin fırınında pırasalı pide yaptıracağım kâh Kocagöz’lerin şekerli leblebileri dolduracak ceplerimi.

    Kafamı çevirdiğimde Keçilerin Hesna Teyzemi Kur’an okurken görmek isteyeceğim çitili beyaz yazması başında olduğu halde. Kimi zaman da Tarelerin Hüseyin Abinin keyifli hikayelerini dinlemek hoşuma gidecek. Bazen da Tarelerin Emine Ablanın o tok sesiyle kocası Yılmaz Abi hakkındaki güle güle yaptığı o konuşmalarını dinlemek isteyeceğim.

    Dedemle ninemin aralarına gireceğim gecenin bir yarısı. Onların sıcaklığıyla uykuya dalacağım. Çamaşırlığa da ineceğim zaman zaman; annemle teyzemin fiskoslarına ve kıkırdamalarına kulak kabartacağım.

    Akşamları Dereli’de dayımın etrafında halkalanmış insanları görmek isteyecek, sohbetlerine kulak kesileceğim. Sohbetinin arasında çayımızı yudumlarken Avizeci Kemal Abinin hatıralarıyla kahkahaya boğulmak isteyecek, Şükrü Abinin o tatlı gülüşünü, Kuyumcu Ahmet Abinin gözü yaşlı halini, Tahir Abinin her daim tebessümle bakan yüzünü, Mustafa Abinin vakur duruşunu ve tabii ki Dümencinin kahkalarını görmek ve duymak isteyeceğim aynı sofrada. İşte bu benim cennetim, bu fotoğraf da o cennetten bir kare.”

    Son cümleye dikkatlerinizi çekerim. Cennet değil, cennetten bir fotoğraf karesi. Benim de var böyle zihnimde canlandırdığım fotoğraflar. Bir gün nasip olursa paylaşırım sizinle.

    Hocaefendinin de var. Efendimiz’in (sas) 23 yıllık hayatını dakika dakika izlemek istediğini söylemişti bir defasında bize. “Eğer cennete girersem Allah’tan muradım bu olacak” demişti. Bir tek istisnası var ama. Ne biliyor musunuz? Uhud savaşında Hz. Hamza’nın göğsünün yarılıp ciğerinin çıkartıldığı kare. “Cennette bile olsam o kareyi görmeye dayanamam.” demişti yaşlı gözlerle. 

    Hey gidi günler!

    Ne günlerdi o günler! İhtimal benim yapacağım cennet tasviriinde bu hatıraların yer aldığı sahneler baş sıraya oturacak. İnşaallah birgün yazacağım. Yazacak ve sizlerle paylaşacağım.

    Söz!

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Modern dünyanın yalnız bireyleri

    Modern dünyanın yalnız bireyleri


    YÜKSEL ÇAYIROĞLU | YORUM 

    Geçmişe ait bütün yapıların, sistemlerin, kurumların, anlayışların köklü olarak değiştiği bir dünyada yaşıyoruz. Modern zamanlarda, insana ve hayata dair ne varsa bu değişimden nasibini aldı. Kapitalizmle birlikte ekonomiye, liberalizmle birlikte siyasete, sekülerizmle birlikte dine, hümanizmle birlikte insana dair yepyeni düşünce ve yaklaşımlar kendini gösterdi. Modernite, kendi değer ve ideolojilerine göre yeni bir birey, toplum ve devlet inşa etti. Sanayide, bilimde, teknolojide yaşanan baş döndürücü gelişmeler yeni hayat tarzları ve yaşam biçimleri ortaya çıkardı.

    Bütün bu değişim ve dönüşümlerin insana ne kazandırıp ne kaybettirdiği henüz yeterince etüt edilmiş değil. Daha doğrusu insanlık şimdilik modernitenin nimetleriyle teselli ve tatmin oluyor. İnsanı; ailenin, dinlerin, geleneksel yapıların, örf ve âdetlerin zincirinden kurtararak özgürleştiren bireyciliğe övgüler düzüyor. İnsanlığa sunduğu nimetleriyle hayatı kolaylaştıran teknolojiyi göklere çıkarıyor. Kendisini, müstebit rejimlerin tahakkümünden kurtaran demokrasi ve liberalizmin havariliğini yapıyor. Nazar ve himmetleri bu dünyanın hazır lezzetlerine çevirerek onlardan doyasıya zevk almasını sağlayan hedonizmin keyfini çıkarıyor.

    Bununla birlikte, modern dünyanın kucağımıza bıraktığı bütün bu “yeniliklere” eleştiriyle yaklaşanlar da yok değil. Zira modern dünya sadece gelişmelere, keşiflere, ilerlemeye sahne olmadı; aynı zamanda birçok çarpıklığı, bozukluğu ve yıkımı da beraberinde getirdi. Tabiatın tahribi, kaynakların sorumsuzca kullanılışı, ekolojik dengenin bozulması, havanın, suyun ve çevrenin kirletilmesi, eşyanın fıtratıyla oynanması gibi doğaya ait fesadın yanında; ahlâksızlık ve sefahatin yayılması, ailenin çözülmesi, güç ve servetin tahakküm aracı olarak kullanılması, hayatın anlam ve amacını yitirmesi gibi insan hayatına dair de birçok problem ortaya çıktı. Hiç şüphesiz modern yaşam biçiminin ortaya çıkardığı başlıca problemlerden biri de yalnızlıktır. Biz de bu yazıda farklı boyutlarıyla yalnızlık üzerinde duracağız.

    Yalnızlık nedir?

    Yalnızlık (loneliness), yalnız olma hâlinden (being alone, solitute) farklıdır. Yalnız olma hâli, tek başınalıktır, yani insanın çevresinden soyutlanmasıdır. Yalnızlık ise kişinin sahip olduğu sosyal ilişkilerinin onu doyurmaması ve tatmin etmemesidir. Yani yalnızlık bir ruh hâlidir, duygu durumudur, kimsesizlik hissidir. Dolayısıyla yalnız olma hâli yalnızlık duygusuna yol açabileceği gibi, kalabalıklar içinde bulunmak da insana yalnızlık yaşatabilir.

    Yalnızlık, tanımlanması ve bir çerçeveye oturtulması zor bir kavramdır. Sübjektif bir yönü vardır. Zira herkesin yaşadığı yalnızlık kendine hastır; bunun şekli, derecesi ve yoğunluğu farklıdır. Bu yüzden onun ne olduğuyla ilgili geniş tahliller yapılmıştır. Ne var ki günümüzde “yalnızlık” denildiğinde herkes az çok ne kastedildiğini anladığı için uzun uzadıya yalnızlık tanımları yapmaya gerek yok.

    Hayatının bir döneminde yalnızlık hissetmeyen kimse yok gibidir. Herkes farklı gerekçelerle zaman zaman yalnız kalabilir, yalnızlıktan şikâyet edebilir. Burada asıl önemli olan, yalnızlığın süresi ve yoğunluğudur. İnsan psikolojisini ve sağlığını etkileyen de kronik hâle gelen yalnızlıktır. Bugünün dünyasında yalnızlığın bireysel bir problem olmaktan çıkıp toplumsal bir salgın hâline geldiğini unutmamak gerekir.

    Varoluşsal Yalnızlık

    Hakkında konuştuğumuz sosyal ve duygusal yalnızlığın, varoluşsal/ontolojik ve gönüllü/iradi yalnızlıktan farklı olduğunun da altını çizmek gerekir. Varoluşsal yalnızlık, insan varoluşunun doğasıyla; yani her insanın ayrı bir âlem olmasıyla, kendi özünde ve benliğinde tek olmasıyla, iç dünyasını yalnız kendisinin bilmesiyle ilgilidir. İnsan, başkalarıyla ne kadar güçlü bağlar kurarsa kursun, ne kadar kaliteli birliktelikler yaşarsa yaşasın, bu durum en nihayetinde onun tek, biricik ve yalnız olması gerçeğini değiştirmez. İnsan başkalarıyla vakit geçirirken bunu hissetmese bile, tek başına kalıp iç dünyasına yöneldiğinde bu yalnızlığını hisseder. Bunu aşacak bir yol bulamazsa bu onda derin bir boşluk ve anlamsızlık duygusu oluşturur; bir türlü doldurulamayan ve kapatılamayan derin bir boşluk.

    Şunu hemen ifade etmek gerekir ki varoluşsal boşluğu Allah’a imandan başka hiçbir şey dolduramaz. Bazı filozofların varoluşsal boşluğa, insan olmanın aslî bir öğesi olarak bakmalarının ve bunun kalıcı bir çözümü olmadığını ileri sürmelerinin sebebi, imanı zevk edememiş olmalarıdır. Allah’ın varlığına inanan, kalbi O’nun sevgisiyle dopdolu olan, O’nunla huzur ve sükûnete eren, ihtiyaçlarını O’na arz eden, başı sıkıştığında O’na sığınan, nimete erdiğinde O’na şükreden ve her daim ihsan şuuruyla yaşayan bir insanın varoluşsal yalnızlığından bahsedilemez. Nerede olursa olsun, Allah’ın her zaman kendisiyle beraber bulunduğuna (Hadîd sûresi, 57/4), O’nun kendisine şah damarından daha yakın olduğuna (Kâf sûresi, 50/16) iman eden bir insan niye varoluşsal bir yalnızlık yaşasın ki!

     Gönüllü Yalnızlık

    Günümüzde uzmanlar tarafından bir sorun olarak ele alınan ve sonuçları itibarıyla oldukça yıpratıcı ve yıkıcı etkileri olan sosyal ve duygusal yalnızlığı, iradî olarak tercih edilen yalnızlıkla da karıştırmamak gerekir. Çoğu insan bir kısım sebeplerle zaman zaman yalnız kalmak ister. Kimileri, kafasını dinlemek ve istirahat etmek için bunu yapar. Kimileri yalnız kalarak kendi muhasebesini yapmak, hayatı üzerinde düşünmek, kendini tanımak ister. Kimileri tabiata dönmek, onu temaşa etmek, enfüsi ve afaki tefekküre dalmak için yalnız kalır. Kimileri de okumanın, yazmanın, araştırmanın ve entelektüel faaliyette bulunmanın yoğunlaşmaya bağlı olduğunu bilir ve bu yüzden kendi başına kalır.

    Bütün bunların yanında bir de nefsini tezkiye, kalbini tasfiye ve ruhunu terbiye etmek, yani manevî bir arınma yaşamak için belli bir süreliğine insanlardan uzak kalarak bir köşeye çekilmeyi tercih edenler vardır. Bu süre içinde kişi seyr-u sulûk-i ruhâni yaparak nefis ve cismaniyetin çekiminden kurtulmaya, kalb ve ruhun hayat derecelerine çıkmaya çalışır. Yeme, içme ve uyuma gibi cismani ve bedeni ihtiyaçlarını en asgari seviyeye düşürür, yani riyazet yapar. Yalnız kaldığı süreyi evrad u ezkarla, ibadet ü taatle geçirerek Allah’a yaklaşmayı murat eder. Böyle bir yalnızlık tasavvufta -aralarında nüans farkları olsa da- uzlet, halvet, inziva, erbain, tebettül gibi kavramlarla ifade edilir. Efendimiz’in (s.a.s) bir sünneti olan itikafı da bu meyanda zikredebiliriz.

    Niçin yalnızlaşıyoruz?

    En başta da ifade edildiği üzere yalnızlık, bugünün dünyasının kronik problemlerinden biri hâline geldi. Belki bundan yirmi otuz yıl önce Batılı ülkelerde üç kişiden birinin yalnızlık yaşadığı ifade ediliyordu ve yalnızlık daha çok yaşlı bireylerle ilgili görülüyordu. Şimdilerde bu oran çok daha arttı. Yeni yapılan çalışmalar Batılı insanın yaklaşık yüzde altmışının kronik yalnızlık yaşadığını gösteriyor. Ayrıca yalnızlık sadece yaşlılarda görülmüyor, neredeyse bütün yaş gruplarının şikâyet ettiği bir olgu hâline geldi. İngiltere, Japonya, Birleşik Krallık gibi ülkelerde yalnızlıktan sorumlu bakanlıklar kurulmaya başlandı. Dünya Sağlık Örgütü tarafından yalnızlık, küresel bir sağlık tehdidi ilan edildi. Eğer durumun vahametinin farkına varılmaz ve köklü çözümler getirilmezse yalnızlık gelecekte daha büyük bir sorun olarak karşımıza çıkacak.

    Aslında, iletişim ve ulaşım vasıtalarının gelişmesiyle birlikte insanlar arası ilişkilerin de gelişmesi beklenirdi. Ama tam tersi oldu. Dünyanın öbür ucuna giden insanlar kapı komşusuna gidemez oldu. Sosyal medyada binlerce hesapla etkileşim kuran kişiler, kendi aile fertlerinden koptu. Ekonomik şartlar iyileşti, herkes ihtiyaç duyduğu her şeye sahip oldu ama kapısını çalacağı dostlarını kaybetti. İnsanlar, inşa edilen büyük şehirlerde, metropollerde kalabalıklar içinde yaşamaya başladıkça kendilerine, topluma, tabiata yabancılaştılar. Kariyer yapma, çalışma, üretme, kazanma, statü elde etme öyle hayatın merkezine oturdu ki insanlar sosyal ilişkilere yeterince zaman ayıramaz oldu.

    Hummalı bir şekilde bireyciliğin teşviki yapıldı. İnsanlara çocukluklarından itibaren kimseye muhtaç olmamaları, kendi ayakları üzerinde durmaları telkin edildi. “Hayır” diyebilmenin marifet olduğu anlatıldı. Fakat bireysel sınırlar diye diye etrafımıza başkalarının kolaylıkla aşamayacağı kalın duvarlar ördük. Başkalarıyla aramıza mesafe koyalım derken onlardan iyice uzaklaştık. Bütün ilgimizi, sevgimizi kendimize yönelttikçe etrafımızdakiler bizden kaçtı. Kendi kendimize yeteceğimiz düşüncesi bizde başkalarına karşı tuhaf bir “istiğna duygusu” geliştirdi. İnsana tahammülümüz kalmadı. Kendi aile bireylerimize bile! Benliğin dar kalıplarına hapsoldukça çevremize duyarsızlaştık. Hak ve özgürlüklerimize yoğunlaştıkça vazife ve sorumluluklarımızı unuttuk.

    Neticede sosyal ilişkilerde hem niceliksel hem de niteliksel anlamda müthiş bir azalma yaşandı. Kendi bireysel dünyamıza hapsolduk. Eski dostluklar, eski birliktelikler büyük oranda kayboldu. İlişkiler sıcaklık ve samimiyetini, önem ve yoğunluğunu yitirdi. Benmerkezci bir yaşamın bizi mutlu edeceği yanılgısına düştük. Aşırı bireyselliğin ortaya çıkaracağı handikapları göremedik. Mahalle baskısından, denetimden kaçmamız, bizi yalnızlık tuzağına çekti. Bağımsız olalım derken kimsesiz kaldık. Artık bazı insanların ölümünden bile günler sonra haberimiz oluyor, cenazeleri günlerce evde kalıyor. Çünkü kapısını çalan kimse kalmamış. Yaşlıları huzur evlerinin soğuk duvarları arkasına attık. Hiç olmadığı kadar evsiz insanlarımız, sokaklarda büyüyen çocuklarımız var. Yalnızlık salgın bir hastalık gibi her yere yayıldı.

    Eskiden toplum tarafından dışlanan veya yeterince arkadaş bulamayan insanlar, en azından aile çevresinde kendine yer bulabilirdi. Yalnızlığını aile veya akraba çevresine sığınarak giderebilirdi. Ne yazık ki biz hem aileyi dağıttık hem de akrabalık bağlarını kopardık.

    İnsan yalnız yaşayamaz mı?

    Bazılarının aklına şu soru gelebilir: İnsan yalnız da yaşayamaz mı, mutlu olamaz mı? Buna “evet” demek sanıldığı kadar kolay değildir. Çünkü insan, eskilerin ifadesiyle medeniyyun bi’t-tab’tır, yani doğası gereği toplumsal bir varlıktır. Maddi ve manevi ihtiyaçlarını gidermek için başkalarına muhtaçtır, onlarla yardımlaşması, dayanışması gerekir. Ayrıca o, fıtraten zayıf ve aciz yaratılmıştır. Gücü, bilgisi, tecrübesi sınırlıdır. Hayatın yükünü tek başına omuzlayamaz, kendi kendine yetemez, tek başına ayakta duramaz.

    Dahası insan, başkalarıyla bağ kurmak, birlikte vakit geçirmek ister. Onun, bağlanmak, ait olmak, ilgi görmek, onaylanmak, anlaşılmak, dinlenilmek, sevmek ve sevilmek gibi derin ruhî ihtiyaçları vardır. Önemsendiğini, değer verildiğini bilmek tarifsiz bir huzur kaynağıdır. Aynı şekilde insan, üzüntü ve sevinçlerini paylaşmak ister. Üzüntülerin paylaşıldıkça azalacağını, sevinçlerin paylaşıldıkça çoğalacağını bilir. Sadece sevinç ve üzüntüler de değil o, kendisinde iz bırakan tecrübelerini, yaşadığı önemli olayları birilerine anlatmak, birileri tarafından dinlenilmek ister. Sırlarını paylaşabileceği, iç dünyasını açabileceği, kendisine güvenebileceği sadık dostlar, güvenilir arkadaşlar arar. Sıkıntı ve sorunlarını dostlarıyla dertleşmek, istişare etmek ister. Bütün bunlar insan açısından terapi gibidir; onu rahatlatır, huzura kavuşturur.

    Ne acıdır ki modern insan büyük oranda bunların mahrumiyetini yaşıyor. Tatmin edici sosyal ilişkilerden mahrum kalmanın oluşturduğu boşluğu, kısmen de olsa yaşam koçlarıyla, danışmanlarla, terapistlerle, psikologlarla, daha başka uzmanlarla doldurmaya çalışıyor ama dolduramıyor.

    Yalnızlık insan sağlığını nasıl etkiler?

    Uzun yıllardır yalnızlığın insanın ruh ve beden sağlığı üzerindeki etkilerini inceleyen araştırmalar, çalışmalar yapılıyor. Bu konuda yüzlerce, belki binlerce akademik makale yazıldı. Örnek olarak Google’dan şu makalelere ulaşılıp bakılabilir: “Loneliness and pathways to disease”, “The effects of loneliness”, “Loneliness: an epidemic in modern society”, “Is loneliness a psychological dysfunction?”, “Loneliness and Suicide”, “Relationship Between Loneliness, Psychiatric Disorders and Physical Health”, “Loneliness as a Public Health Issue”, “Relationship between loneliness and mental health in students”, “Loneliness Matters”. Konuyla ilgili yapılan araştırmalar ortaya koyuyor ki yalnızlığın özellikle mental sağlık üzerinde oldukça yıkıcı etkileri var. Bir makalede yalnızlığın “gizli katil” (hidden killer) olarak isimlendirilmesi oldukça düşündürücü.

    Yalnızlık her şeyden önce stres ve depresyon kaynağı olarak gösteriliyor. Yalnızlık ile depresyon arasında kuvvetli bir bağlantı olduğu pek çok araştırmada ortaya konulmuş. Kaygı ile arasında da güçlü bir ilişki var. Hatta bazı çalışmalar yalnızlık ile saldırgan eğilimler veya kadına şiddet, tecavüz ve çocuk istismarı gibi suçlar arasında da bağlantılar kuruyor. Çünkü o, psikolojiyi tehdit ediyor, insanı mutsuz hâle getiriyor ve hatta duygusal olarak onu felç edebiliyor. Bu yüzden alkol ve uyuşturucuya alışma ile intihar riskini de artırıyor. Öte yandan yalnızlık; alzheimer, bunaklık, hafıza bozukluğu, öğrenme zorluğu gibi problemlere yol açabiliyor, beyin üzerinde büyük tahribatlar yapabiliyor. Baş ağrısı, iştahsızlık, yorgunluk hissi gibi psikosomatik semptomlara sebep olabiliyor.

    Yalnızlığın önemli bazı fiziksel rahatsızlıklara yakalanma riskini artırdığı da yapılan bazı çalışmalarda kanıtlanmış. Kalb-damar hastalıkları, diyabet, obezite, hipertansiyon, uyku bozuklukları, bağışıklık sisteminin zayıflaması ve kanser bu hastalıklardan bazıları. Yalnızlığın günde 15 sigara içme kadar insan sağlığına zarar verdiği ve ömrü kısalttığı ifade ediliyor. Bütün bu sebeplerden ötürüdür ki bazı araştırmacılar patolojik yalnızlığın bizzat kendisinin bir tür hastalık olarak ele alınması gerektiğini teklif ediyor.

    Harvard Üniversitesi tarafından 724 kişi üzerinde 85 yıl sürecek bir araştırma (Grant and Glueck Study) sonucu şöyle özetleniyor: Sağlıklı ve kaliteli ilişkiler = Mutlu bir yaşam. Yapılan bu araştırma, hayatta güvenebileceğimiz, kendimizi teslim edebileceğimiz insanlara sahip olmanın sinir sistemini rahatlattığını, beynin daha uzun süre sağlıklı kalmasına yardımcı olduğunu, duygusal ve fiziksel acıları dindirdiğini, ömrü uzattığını gösteriyor. Araştırma ayrıca, kendini yalnız hissedenlerin fiziksel sağlığının bozulduğunu ve daha erken öldüklerini de açığa çıkarıyor. (https://www.uplifers.com/75-yil-suren-harvard-arastirmasi-mutlu-bir-hayatin-sirrini-buldu/amp/)

    Yalnızlığa karşı ne yapmalıyız?

    İnsan ilişkilerinin zor ve karmaşık olması, bazen başımızı sıkıntıya sokması bizi insanlardan uzak tutabiliyor. İncinmekten, kırılmaktan, çatışma yaşamaktan, reddedilmekten, aldatılmaktan veya hayal kırıklığı yaşamaktan korkabiliyoruz. Ya da kendimizden taviz vermek, başkaları için fedakârlık yapmak istemiyoruz. Ne var ki yağmurdan kaçarken doluya tutuluyoruz.

    Öncelikle şu gerçeğin farkına varmak gerekiyor: Bireysel kariyer, başarı, statü, refah, konfor adına kendimize nasıl bir dünya inşa edersek edelim, bunların hiçbiri bağ kurma ihtiyacının yerine geçemez. Maddî-manevi bütün sorunlarımızla kendimiz yüzleşemez, bunları kendimiz çözemeyiz. Farkına varalım veya varmayalım, çevremizden izole bir hayat yaşamanın ileri vadede faturası çok ağır olacaktır. Bu yüzden zamanın büzüldüğü, çalışma koşullarının ağırlaştığı, meşgalelerin çoğaldığı bir çağda, zamanımız bunların hepsine yetmediğinde kolayca feda edilecek şey arkadaşlarla geçirilen zaman ve sosyal aktiviteler olmamalıdır.

    Geleceğin dünyasında yalnızlığın getirdiği sorunlarla uğraşmak istemiyorsak, aile fertlerinin, akrabaların, tanıdıkların, dostların kıymetini bilmeliyiz. Bunların paha biçilmez birer sermaye olduğunu, yerlerinin parayla, maddeyle doldurulamayacağını unutmamalıyız. Aramayanı aramalı, gelmeyene gitmeli, alakasız kalana ilgi göstermeli ve bir şekilde çevremizdeki insanlarla güçlü bağlar kurmanın yollarını bulmalıyız. Sanal dünya ile aramıza mesafe koymalı, evleri otele döndürmemeliyiz. Şayet sağlıklı bir psikolojiye sahip olmak ve mutlu bir şekilde yaşamak istiyorsak, birilerinin yalnızlığa övgüler dizmesine aldırmadan, aşırı bireycilik tuzağına düşmeden, sosyal ağlarımızı güçlendirmeye çalışmalıyız.

    Son olarak şunu da vurgulamak gerekir ki insan için normal ve fıtri olan yol sosyalleşmek olduğu gibi, dinlerin önemli hedeflerinden biri de toplumsal dayanışma ve yardımlaşmayı sağlamaktır. Kur’ân-ı Kerim, bütün mü’minleri kardeş ilân ederken, Peygamber Efendimiz de (s.a.s) mü’min toplumu, tuğlaları birbirine kenetlenmiş bir binaya benzetir. “Birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olmazsınız.” buyurur. (Müslim, iman 93-94)

    Dinin birçok emri, insanlar arasında sağlıklı, kaliteli ilişkiler kurmaya yöneliktir. Mesela namaz günde beş defa insanları bir araya toplar. Oruç, fakir ve muhtaçlar hakkında empati duygusunu geliştirir. Zekât, zenginle fakir arasında köprüler kurar. Hac, milyonlarca insanın bir araya toplandığı ve birlikte hac menasikini eda ettiği bir ibadettir. Kurban aynı zamanda paylaşma demektir. Misafire ihsan ve ikramda bulunma övülür. Komşuluk ve akrabalık ilişkilerini gözetme dinin en temel emirleri arasında yer alır.

    Öte yandan kumar, içki, suizan, gıybet, laf taşıma, alay etme, lakap takma, tepeden bakma, iftira atma, tefecilik yapma gibi insanlar arası ilişkilere zarar verebilecek bütün davranışlar yasaklanır. Dolayısıyla inananlar açsından yalnızlıkla baş etmenin önemli yollarından biri, dinin emir ve yasaklarını ciddiye almak ve hayata taşımaktır. İslâmî hükümlerin yaşandığı bir toplumda yalnızlık probleminden bahsedilmesi çok zordur.

     

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Galler’de mutlu son; lider gidip, lider döndük 

    Galler’de mutlu son; lider gidip, lider döndük 


    HASAN CÜCÜK | YORUM

    EURO 2024 biletini cebine koymuş olarak Galler deplasmanına gelen Türkiye’nin hedefi puanla ayrılmaktı. Alınacak puan veya puanlar gruptan lider olarak çıkmamız demekti. Galler cephesinde ise çıkmayan candan umut kesilmez durumu vardı. Ermenistan’ın Hırvatlardan puan koparmasını umut ederken, Türkiye karşısında sahadan 3 puanla ayrılmanın planıyla sahaya çıktılar. İlk düdükle birlikte Galler’in daha motive olduğunu gördük. Berlin’de Almanya’yı yenmenin moralini sahaya yansıtamayan bir Türkiye vardı. Oyun kurmakta zorlandık. Galler, hızlı ataklarla kalemizde pozisyonlar buldu.

    A Milliler, Vincenzo Montella ile iyi bir hava yakaladı. Stefan Kuntz sonrası koltuğa oturan Montella, iki yıl Süper Lig’de çalışmanın avantajını takıma yansıtmayı başardı. Grubun bir numaralı favorisi gösterilen Hırvatistan deplasmanında gelen galibiyete, kendi sahamızda pek iç açıcı sonuçlar almadığımız 4-0’lık Letonya maçıyla devam etti. Hazırlık maçı da olsa deplasmanda yarım asır sonra Almanya’yı yenmemiz moralleri tavan yaptı. EURO 2024 biletini cebimize koymamız, motivasyon kaybına yol açacaktı. İşte bu noktada Montella’ya iş düşüyordu. İtalyan Hoca, Almanya karşısında sahaya sürdüğü ekipte rotasyona gitmesi, motivasyon kaybının sadece oyuncularda olmadığını gösterdi.

    Galler, EURO 2024 şansını sahasında Ermenistan’a 4-2 yenilerek büyük ölçüde kaçırmıştı. Grubun sürpriz ekibine karşı kazanmış olsa, Galler – Türkiye maçı iki ülke için tam bir final olacaktı. Öyle bir final ki, gruptan şampiyona vizesi alacak iki takım da son maçlarda belli olacaktı. Galler bu altın fırsatı teperken, elbette en kârlı Türkiye’nin çıktığını belirtmek lazım. Zira, Ermenistan’la biz de sahamızda 1-1 berabere kalmıştık.

    Bir kulağı Hırvatistan – Ermenistan maçında olarak sahaya çıkan Galler, ilk dakikadan itibaren kazanma arzusunu sahaya yansıttı. Golün sinyalini çok erken dakikalarda verdiler. Henüz 7. dakikanın içinde ise Neco Williams’la golü buldu. Plase bir vuruşla uzak direğe gönderdiği topa Uğurcan’ın yapacağı bir şey yoktu. Golden sonra toparlanma beklentimiz boş çıktı. Üretken olmayan bir milli takım vardı. Rakip kalede tehlikeli olmak bir yana tehlike bölgesine bile topu taşıyamadık. Ununu elemiş, eleği asmıştık. Bilet cebimizde olmanın rehavetini ilk yarı boyunca sahaya yansıttık. Sakatlanan Uğurcan’ın yerine Altay girerken, Montella oyuna bir müdahale daha edip Abdulkadir Ömür’ün yerine Yusuf Yazıcı’yı aldığında daha ilk yarım saat yeni dolmuştu. Yusuf Yazıcı da diğer oyunculara ayak uydurup, kayıpları oynadı. Rakip kalede ilk tehlikemiz 40. dakikada geldi. Kerem Aktürkoğlu beraberlik şansını kötü bir vuruşla harcadı.

    Hırvatların, Ermenistan karşısında ilk devrenin son dakikalarında golü bulması doğal olarak Galler’in gardını düşürecekti. Montella, devre arasında oyuna bir müdahale daha yapıp Cenk Özkaçar’ı alıp, Zeki Çelik’i sahaya sürdü. İlk yarıya oranla daha motive ve toparlanmış bir görüntümüz vardı. Üretkenlik sorunumuz ise devam etti. En tehlikeli pozisyonumuzu 57’de köşe vuruşundan gelen topa Samet’in kafa vuruşuyla yakaladık. Montella, Almanya maçının yıldızı Kenan Yıldız’ı oyuna almanın meyvesini kısa sürede aldı. Premier Lig tecrübesiyle milli takıma gelen Ben Davies’in Kenan’ı düşürmesiyle penaltı kazandık. Davies kalitesinde bir ismin yapmaması gereken bir hareketin cezasını Yusuf Yazıcı kestiğinde dakikalar 70’i gösteriyordu. Golle birlikte momentum millilere geçti. Hırvatların önde olmasına, Türkiye’nin beraberlik golü eklenince Galler’in motivasyon kaybı tavan yaptı.

    Galler – Türkiye maçının uzatma dakikalarının gösterildiği anlarda Hırvatistan – Ermenistan maçı bitmişti. Galler için bir hedef yoktu artık. Hırvatlar, EURO 2024 biletini cebine attı. Son düdükle birlikte lider geldiğimiz Galler’den lider döndük. 3 kez konuk olduğumuz Galler deplasmanında golümüz yoktu. 4. maçta bu kötü istatistiği sonlandırdık.

    Grup kuraları çekilirken favori Hırvatistan gösteriliyordu. İkincilik için Galler – Türkiye arasında yarış bekleniyordu. Son düzlükte Türkiye yaptığı atakla liderliği kaptı. Hırvatlarla birlikte bileti alan taraf oldu. Montella’nın pozitif katkısını unutmamak lazım. Şimdi artık EURO 2024’e kilitlenip, EURO 2022’nin üzerimize yapıştırdığı kötü etiketi atmanın planlarını yapmalıyız.

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Çaycı korgeneralden kurdeleci tuğgenerale

    Çaycı korgeneralden kurdeleci tuğgenerale

    AHMET KARABAY | HABER ANALİZ 

    Türk Silahlı Kuvvetleri’nde 15 Temmuz 2016 operasyonundan sonra çok şey değişti. Sevr Antlaşması’nda yapılması istenilen ne varsa, bu tarihten sonra hayata geçirildi. Bunun neticelerini de son birkaç yıldan bu yana görüyoruz.

    Birinci Dünya Savaşı sonunda Osmanlı orduları perişan halde iken “İtilaf Devletleri” olarak adlandırılan galip ülkeler, İstanbul hükümetine bir barış antlaşması imzalattılar. 10 Ağustos 1920’de imzalanan 433 maddelik Sevr Antlaşması’nın 168. maddesi, askeri okulların sınırlandırılıp kapatılmasını öngörüyordu.

    Burada öngörülenler, 15 Temmuz Erdoğan darbesi sonrasında birer birer hayata geçirildi. OHAL kararıyla Genelkurmay Başkanlığı yapılanması içinde yer alan jandarma İçişleri Bakanlığı’na, öteki  komutanlıklar da Milli Savunma Bakanlığı’na bağlandı.

    Genelkurmay Başkanlığı ordusu olmayan bir yapıya dönüştü. Tıpkı Sevr’in 152. maddesinde istendiği gibi… Ordu bir tür polis gücü haline geldi.

    Bütün kurumlarda olduğu gibi askerde de terfi ve atamalar, liyakat ilkesi bir tarafa bırakılıp torpil ve sadakat esasına göre şekillendi.

    O tarihten bu yana TSK mensupları arasında garip olaylar görülmeye başlandı.

    Makam aracıyla gittiği medrese adı verilen tekkede, resmi üniformasının üzerine cübbe giyip sarık takan Deniz İkmal Komutanı Tuğamiral Mehmet Sarı’yı bu dönemde tanıdık.

    Bu fotoğrafın kamuoyuna yansımasından önce, Milli Savunma Bakanlığı ve Deniz Kuvvetleri Komutanlığı karargahında herkesin haberi olmuş. Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’a kadar ulaştırılmasına rağmen hiçbir işlem yapılmamış. Sosyal medyaya yansımasından sonra soruşturma başlatılmış. Hakkında hiçbir işlem yapılmadığını, 2021 YAŞ kararlarıyla “kadrosuzluk yüzünden” emekli edildiğinde öğrendik.

    AKİT HABER MÜDÜRÜ MURAT ALAN: EŞŞEK GİBİ SAF TUTACAKLAR

    15 Temmuz tasfiyesinden sonra yeni düzenin nasıl şekilleneceğini kamuoyu Akit Gazetesi Haber Müdürü Murat Alan’dan öğrendi. Murat Alan, Akit TV ekranlarında aynen şu ifadeyi kullanmıştı: “O hizaya gelmeyen çatal, bıçak setli apoletli generalleriniz var ya hepsi şimdi Erdoğan’ın arkasında saf tutuyor. Oynaya oynaya, eşşek gibi saf tutacaklar.”

    Bu konuşmadan kısa bir süre sonra Akit Haber Müdürü’nü Ülkücüler dövdü. Alan’ın söyledikleri ile ilgili hükümet kanadından hiçbir açıklama gelmezken, dayak olayından sonra iktidarın bütün kademelerinden dövülmesi olayına kınama sesleri yükseldi. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın bizzat arayıp “geçmiş olsun” dediğini Akit’teki haberden öğrendik.

    Murat Alan’ın sarfettiği sözlerinden sonra Genelkurmay Başkanı Yaşar Güler’in Haziran 2019’da açtığı tazminat davasının sonuçlandığına dair hiçbir habere ulaşamadım. Ancak, iki yıl sonra bu çirkin sözlerin sahibi Akit Haber Müdürü Alan, 16 Eylül 2021’de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın elinden, “Yılın Araştırmacı Gazetecisi” ödülünü aldı.

    ÇAYCI GENERALLE BU DÖNEMDE TANIŞTIK

    Bir dönem askeri vesayetin ağırlığından şikayet edenler, artık askerin kendi hukukunu ve üniformasının onurunu koruyamayacak hale gelmesinden mutlu mudurlar bilmiyorum. Şurası bir gerçek ki TSK  İç Hizmet Kanunu 34. maddesinin A bendinde ortaya konulan, “Her asker üniformasının şeref ve haysiyetini korumaya mecburdur” hükmünü yerine getiremeyen komutanlar, hızla terfi almakta.

    TSK teamüllerine aykırı olarak pilot olmadan general yapılan ilk rütbeli subay Korgeneral Göksel Kahya’nın Hulusi Akar’ın “has adamı” olduğu öne sürülmüştü. Yüksek yargı mensuplarını Rize’de Cumhurbaşkanı Erdoğan ile birlikte çay hasadında gördükten sonra bu kez de NATO’daki TSK temsilcisi olan Korgeneral Göksel Kahya’yı toplantı sırasında çay bardaklarını topladığına şahit olduk.

    NATO Türk Heyet Başkanı General çay bardağı topluyor. Yerine bu atanmasaydı öz dayımın oğlu bardağı toplayacaktı…Bilmem anlatabildim mi Halef Selef….TSK’da Tümgeneral olup NATO da Korgeneral üniforması giymenin bedeli sanırım…. pic.twitter.com/IE8gej0x1f

    — ahmet kemal öner (@ahmetkemal65) March 9, 2023

    Cumhurbaşkanı Sözcüsü İbrahim Kalın konuşurken, Korgeneral Göksel Kahya’nın masa üzerindeki boş bardaklarını toplamasını devletin resmi kurumu Anadolu Ajansı da dünyaya servis etti.

    Amiralin çay bardağı toplaması, Mart 2023’te dünyaya teşhir edildikten sonra askeri vesayete şiddetle karşı çıkanlar bile gördükleri tabloya isyan etti. Bir dönem askeri vesayeti yok edeceklerini haykıran eski başbakan, şimdi Gelecek Partisi lideri Ahmet Davutoğlu, gördüğü bu manzara karşısında, “Üniforması olan bir paşa bunu yapmaz. Orada bürokratlar otururken, masadaki çay bardaklarını bir paşa toplamaz.” diye sesini yükseltti.

    📍Ahmet Davutoğlu: NATO toplantısı ve NATO temsilcisi general çay bardağı alıyor. Üniforması olan bir Paşa bunu yapmaz. Orada bürokratlar otururken, masadaki çay bardaklarını bir Paşa toplamaz. pic.twitter.com/6b13O44ftV

    — Dijital Gaste (@dijitalgastecom) March 10, 2023

    NATO toplantısında gördüklerimden sonra gayri ihtiyari, “çaycıları general yapmamak gerekiyormuş” demekten kendimi alamamıştım.

    Mehmetçik Vakfı Samsun İl Temsilcisi Dr. (E.) Kurmay Albay İbrahim Yıldırım, askerlik kelimesinin kökenine ilişkin ilginç bir yaklaşımla tanımlama yapmıştı. Ondokuz Mayıs Üniversitesi (OMÜ) internet sitesinde yer alan bu tanımda hayli ilginç ayrıntılar var:

    “Asker kelimesinin kökeni Arapça’da ESKR’den gelir ve her harfinin bir anlamı vardır.

    E, ulviyet-i ruhiye, askerin üstün bir ruh yapısına sahip olduğunu;
    S, selamet-i fikriye, doğru düşünceyi kavraması;
    K, keramet-i tabiye ise zor durumlarda çare bulma sanatı ve
    R, riyazat-i bedeniye yani vücut dayanıklılığı.”

    KURDELECİ GENERALİ DE GÖRDÜK

    Sistemi öyle bir çürüttüler ki yeni düzende general boş çay bardaklarını da toplar, başka şeyleri de yapar. Nitekim onu da gördük. Yeni tablo karşımıza Kahramanmaraş’ta çıktı.

    İşadamı Cemalettin Sarar’a ait Sarar giyimin Piazza AVM’deki mağaza açılışında, İl Jandarma Komutanı Tuğgeneral Gökhan İnan, hostes kızlara yaptırılan açılış kurdelesini tuttu.

    AK Parti Kahramanmaraş milletvekili Vahit Kirişçi, Kahramanmaraş Belediye Başkanı Hayrettin Güngör ve Sarar Holding Protokol Müdürü Alaattin Çoban merkezde açılış kurdelesini kesiyor. Kahramanmaraş İl Jandarma Komutanı Tuğgeneral Gökhan İnan ise İstiklal Üniversitesi Rektörü İsmail Bakan’ın kenarında kurdele tutuyor.

    Ötekilerin açması için kurdeleyi tutmuş gibi görünmüyor. Öyle bir amaç da yok belki. Belli ki açılış için protokole davet edilmiş, ancak dışlana dışlana bu konuma sürüklenmiş.

    1993’te Harbiye’den mezun olan Kahramanmaraş İl Jandarma Komutanı Tuğgeneral İnan, bu atama döneminde Kahramanmaraş’a tayin oldu. Protokolün ne olduğu ve nasıl hareket edilmesi gerektiği, komutanlara daha askerliğe adım attıklarından itibaren öğretilir. Her duruşunun karşıdan nasıl algılanacağı konusunda hassas olmaları istenir.

    “Jandarma komutanına kurdele tutturdular.” ifadesi ağır gibi gelebilir. Ancak bu yorumun yapılmasına bizzat komutanın kendisi neden oldu.

    Askeri vesayeti bitirmek önemli bir adım. Ancak, askerin ve askerliğin onurunu korumak da gerekir. Askeri görünce ne yapacağını şaşıran siviller döneminin bitmiş olması takdire şayan olabilir. Benim askerlik yaptığım dönemde üst rütbeli komutanlar için zorunlu askerlik yapanlar, taşıdığı yıldızlardan dolayı “Adamın omzu gökyüzü olmuş.” derlerdi.

    Komedyen Cem Yılmaz, o dönemleri yaptığı bir stand up gösterisinde üst rütbeli komutanı ancak “teleskopla görme” mümkün olabileceğini anlatmıştı.

    Çay bardağı toplayan, kurdele tutan generaller ve benzerlerinin, giydikleri üniformanın İç Hizmet Kanunu’nda belirtilen “üniformanın şeref ve haysiyetini korumaya mecburdur” buyruğunu yerine getiremediği anlaşılıyor.

    Orduda Gülen Cemaati yapılanmasını bahane edenler, 15 Temmuz’dan sonra kendilerinden olmayanları tasfiye ettiler. Geriye kalan ise çaycı veya kurdele tutucu olmaya başladı.


    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Nobel Ödüllü Dimitry Muratov, Rusya’da yaşananları anlattı: Yaklaşık 600 gazeteci ülkeyi terk etti

    Nobel Ödüllü Dimitry Muratov, Rusya’da yaşananları anlattı: Yaklaşık 600 gazeteci ülkeyi terk etti


    YÜKSEL DURGUT |

    Dimitry Muratov, Rusya’da iktidarın kötü politikalarını araştırmasıyla bilinen bağımsız gazeteciliğin son temsilcilerinden birisi. Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni olduğu Novaya Gazeta (Yeni Gazete) kapatılan Muratov, Filipinli gazeteci Maria Ressa ile birlikte 2021 yılında “İfade özgürlüğünü koruma çabaları” nedeniyle dünyanın en prestijli barış ödülü Nobel’e layık görüldü. 

    Rusya lideri Vladimir Putin’in medya üzerindeki baskısını artmasına rağmen, Novaya bağımsızlık ilkesinden ödün vermedi. Muratov’un liderliğindeki gazete insan hakları ihlalleri, yolsuzluk, seçim hileleri, polisin uyguladığı şiddet gibi birçok araştırmacı gazetecilik haberlerine imza attı. Panama Belgeleri’nin yayınlanmasında rol oynadı. 

    İktidar gazeteyi hedefine aldı. 2000’li yıllarda Novaya Gazeta’nın altı gazetecisi uğradıkları saldırılar sonucunda hayatını kaybetti. Gazetenin yüzü olarak görülen Muratov da tehditler aldı. Tren seyahati sırasında aseton karıştırılmış kırmızı boyalı saldırıya uğradı. Ama o her fırsatta özgür basına olan bağlılığını dile getirdi. 

    NOBEL ÖDÜLÜNÜ UKRAYNALI MÜLTECİLER İÇİN SATTI 

    Kremlin, Rusya’nın Ukrayna işgalini “askeri operasyon” olarak adlandırırken, “savaş” kelimesini kullanan medya kuruluşlarının kapısına kilit vurmaya başladı. Novaya Gazeta da Mart 2022’de bu baskılara dayanamayarak faaliyetlerini askıya aldı. İşgalden kısa bir süre sonra Novaya Gazeta da yayınını durdurdu. Muratov, her fırsatta Rusya’da eleştirel medyanın susturulmasını, Putin yönetiminin başarısızlıklarını halktan gizleme çabalarının bir parçası olduğunu söylüyor. 

    Gözü pek gazeteci Muratov, 2021 yılında kazandığı Nobel Barışı Ödülü’nü, geçtiğimiz yıl Ukraynalı mülteci çocuklar yararına açık artırmaya çıkardı. Daha önce de satışa çıkarılan benzer ödüllerin rekorunu kıran madalya 103,5 milyon dolara satıldı. 

    Nobel Barış ödülü sahibi sürgün gazeteci Dimitry Muratov, Rusya’da yaşananları şöyle anlattı:

    HAPİSHANE İÇİNDE HAPİSHANE!

    Nobel Ödülüne sahip bir kişi olarak Uluslararası Kızıl Haç Komitesi’nden resmi olarak yardım istedim. Rus muhalefetinin lideri Alexei Navalny’ye yardım etmelerini talep ettim. O sadece hapishanede değil, hapishane içinde bir hapishanede tutsak. Burası insanların yaşayan cesetlere dönüştürüldüğü bir yer. Ancak Kızıl Haç buna müdahale edemeyeceklerini söyledi. Bu talebimi ilettiğimde Kızıl Haç’ın şefi de tam o sırada Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un ofisinde görüşme halindeydi. 

    Rus hukuk sistemi hakkında birçok soruyla karşılıyorum. Bu, özel askeri operasyon denilen şeyin sonuçlarından biri. Bu, yargının parça parça edilmesidir. Özel askeri operasyonlar devam ediyor ancak sonuçları şimdiden belli.

    RUSYA ARTIK AVRUPA DEĞİL!

    Ukrayna ve Rusya gelecekte asla bir arada olmayacak. Bu halklar hiçbir zaman kardeş olmayacak. Rusya’da yeni bir coğrafi uyanış var. Bunu duymamış olabilirsiniz. Rusya artık Avrupa değil. Avrupa’ya açılan pencere kapandı ve hatta kapısına parmaklıklar çekildi. 

    Rus Ortodoks Kilisesi özel askeri operasyonu destekledi ve bir ölüm propagandası başlattı. Kilisede bir ayin sırasında ‘zafer’ kelimesini ‘barış’ kelimesiyle değiştirdiği için bir rahip görevden alındı. 

    Ivan Gorshkovich mesela… Wall Street Journal’ın Moskova muhabiri, bir gazeteci. Moskova’da çok iyi tanınıyor. Çalıştığı ülkeyi gerçekten seviyor. Çok başarılı bir gazeteci ve kesinlikle bir casus değil. Casusluk suçundan demir parmaklıklar ardına gönderildi. 25 yıla mahkûm edildi. 

    Politikacı Vladimir Kara-Murza ünlü bir yazar. Rusya’da yolsuzluğa karşı verilen mücadelenin simgesi olan Magnitsky davasını hatırlarsınız. Magnitsky’de 280 milyon doların yok olduğu tespit edilmişti. Bu haber Kara-Murza tarafından ortaya çıkartıldı. Gazeteci, yazar, film yapımcısı Kara-Murza şimdi siyasi bir mahkum olarak 25 yıl ceza aldı. Bir yıl içinde 25 kilo verdi. Üç çocuğuyla bir kez bile telefon görüşmesi yapmasına izin verilmedi. 

    Lilia Chanysheva, 40 yaşında güzel bir kadın. Alexei Navalny için çalışıyordu. Kimseyi öldürmedi, hırsızlık yapmadı, şiddet uygulamadı. O sadece sivil bir aktivistti. İnsanların sevdiklerini bekledikleri için nasıl çıldırdıklarını hiç gördünüz mü? Bu kadın kocasını her gün çiçeklerle bekliyor.

    Lilia kendisi hakkında tek kelime etmedi, ama “Eğer mahkûm edilirsem çocuk doğuracak zamanım olmayacak, bana anne olma fırsatı verin.” dedi. Hâkim ona bu şansı tanımadı. 7,5 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Zalimlik vatanseverlikle de kendini gösteriyor. Bu yüzden kötülük terörizme dönüştü. 

    Rusya’da son 20 yıldır resmi olarak antisemit bir propaganda yapılmadı. Hiç kimse Putin’i antisemitist olarak yargılayamaz. Ama neo-naziler bugünün Rusya’sının siyasi arenasındalar. Bugün yapılan tutuklamalar ve ihlaller geçmişe nazaran az gibi görünebilir. 

    CUNTA MI YOKSA ÖZGÜRLÜK MÜ? 

    Gelecek için bir mücadelemiz var. Rusya’da toplumu yeniden tanımlanmasına dair bir kavga var. Cunta mı yoksa özgürlük isteyen halk mı kazanacak? Cuntanın gündemi milyarder, özel askeri şirket Wagner’in sahibi Yevgeny Prigozhin tarafından formüle edildi ve bunu geçmişte açıkça ifade etmişti: “Yeterince köprü ve tiyatro inşa ettik. Rusya’da herkes artık savunma için çalışmalı. Bir süre için Rusya, Kuzey Kore gibi olmalı. Genel bir seferberliğe ihtiyacımız var. Sınırları kapatmak zorundayız.” 

    Bu mevcut başkan görevden alınmadan gerçekleşecek bir askeri cuntanın programı. Pek çok insan, özellikle de eski nesil Vladimir Putin’i destekliyor. Kendi tabanını bu eski nesil oluşturuyor. Yalnız ve terk edilmiş yaşlı insanlar. Kendilerini yeniden genç hissetmek ve vatanlarına katkıda bulunmak istiyorlar. 

    RUS HALKI NEDEN SESSİZ KALIYOR? 

    Bana sık sık sorulan en zor soru, Ruslar neden sessiz kalıyor? Neden isyan etmiyorlar? Protesto gösterisi düzenlemek yasak. Hapiste 600 siyasi tutuklu var. Barış aktivistlerine karşı şimdiye kadar 20 bin dava açıldı. 300 medya kuruluşunun kapısına kilit vuruldu. Parlamentoda barışın inşasından bahseden tek bir milletvekili yok. 

    İktidarı ele geçirmeye çalışanlara karşı sadece gerçekleri söyleyerek karşı koyulabilir. YouTube’un, Wikipedia’nın kapatılmasına izin vermeyelim. Bunlar gazeteciler tarafından bilginin paylaşılabildiği son mecralar. 19. yüzyılda posta için güvercinler kullanılırdı. YouTube ve Wikipedia gibi yayınlar kapatılırsa kısa süre sonra mühendisler bile basın özgürlüğü için mücadele etmek zorunda kalır. 

    Birçok basın organı ya kapatıldı ya da sürgünde. Bu yüzden propaganda bir tekeldir. Ve eğer Rus yetkililer YouTube, Telegram ve Wikipedia’yı yasaklamayı başarırsa, propaganda görevini yerine getirecek ve tekel haline gelecek. O zaman ülkeyi yönetmek inanılmaz derecede kolay olacak. 

    Rusya’da tüm alternatif bilgi kaynakları kapatıldı. Gazetecilerin çoğu sınır dışı edildi. Rusya’da ‘yabancı ajan’ olarak gösterilen yaklaşık 300 kişinin yüzde 30’u gazeteci. 

    Novaya Gazeta da bu medya organlarında sadece birisi. Kapatıldık. Lisansımız elimizden alındı. Web sitesi kapatıldı, gazete kapatıldı. Ukrayna’daki savaşın haberleştirilmesine ilişkin baskıların artması üzerine geçen yıl Rusya’dan ayrıldı. Şu anda Novaya Gazeta Europe künyesiyle Riga’da faaliyet gösteriyor. İnternet sitesi yayına başlamasından kısa bir süre sonra Rusya’da yeniden yasaklandı. Yaklaşık 600 gazeteci Rusya’yı terk etti. 

    GENÇ NESİL ÜLKEYİ TERK EDİYOR 

    Birçoğu medya kuruluşlarını yeniden kurmayı ya da medya için yeni yollar açmayı başardı. Avrupa Birliği tarafından destekleniyorlar, kitlesel fonlama ve platformlarında farkındalık yaratıyorlar. Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF) gibi seçkin bir kuruluşun varlığı çok önemli. RSF, zorunlu sürgünde olan gazetecilere çok büyük bir yardım sağlıyor. 

    Rusya’da bir nesil kayıp şimdi. Mihail Gorbaçov ve sonrasında doğan nesil kendilerini vatanları için feda etmeye pek istekli değil. Genç nesil geleceği inşa edecek. Ancak birçoğu ülkelerini temelli terk etti. Yaklaşık 1 milyona yakın insan Rusya dışında yeniden hayat kuruyor. Gençler, öldürmek ve öldürülmek istemiyorlar. Bu nesli korumanın sadece Rusya için değil hepimiz için önemli olduğuna inanıyorum. 

    50 MİLYON MÜLTECİ YOLDA 

    Şahsen ben bir bilim insanı değilim, burç yorumları yapmıyorum. Şu anda 50,5 milyon mülteci yolda. Ardı arkası kesilmiyor. 5,5 milyon Ukraynalı çocuğun yardıma ihtiyacı var.  Savaş esirlerini takas etmeliyiz, mültecilere yardım etmeliyiz. İnsanlar savaştan yorulduğunda savaşın kazanacağını anlamalıyız.

    Ukraynalı çocukların ailelerine ve anavatanlarına dönebilmelerini sağlamak için UNICEF’i desteklemeliyiz. Yetimlerin ve dulların sayıları artmamalı. Rus televizyonunda bir hafta içinde yüzlerce kez nükleer silahların nasıl kullanılacağı haberine rastlayabilirsiniz. Peki Putin düğmeye basacak mı? Bilmiyoruz. Bir askerin dediği gibi, “Savaşın ardından saat 6’da buluşabilir miyiz?”

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Doğmamış anneye mektup

    Doğmamış anneye mektup


    Meliha Yıldız


    Uzun zamandır sana yazmayı düşünüyorum anne, artık ertelemeyeceğim mektubu. Yokluğunda başıma neler geldi anlatacağım sana. Dinlemeye cesaret edebilecek misin bilmiyorum? Dinlemesen de anlatacağım. Yüklerimi bırakabilmem için anlatmam şart.

    Ne beni teslim ettiğin kadın ne de kocası, hiçbir zaman sevmedi beni. Kadın hatta benden nefret etti. Onun için tam bir baş belasıyım. Kaç kere ölümden döndüm bilmiyorum. Beşiğimdeyken boğulup hastanelik olduğum bildiğim.

    Kadının rahminde, on beş günlükken kocasından dayak yemeye başladım. Doğduktan sonra da kadın düzenli olarak dövdü beni. Adamın benim için ilk söylediği kelime “orospu”ydu.

    Bir mektup için sert bir başlangıç oldu. Hikayemin başı da sonu da sert anne. Kader mi denir ne denir bilmem, hikayen nasıl başlıyorsa öyle gidiyor…

    Evin içinde sürekli şiddet vardı. Bu yüzden disssosiyatif amnezi yaşadım. Hatırlamıyorum. Geçmiş dediğim bölük pörçük anılar, sağdan soldan duyduklarım. İyi ki hatırlamıyorum, hatırlamamak delirmekten ve ölmekten kurtardı beni. Bu duruma ne kadar kurtuluş denirse.

    Annesiz olmak yetmiyormuş gibi bir de bu kadına annelik yapmak zorunda kaldım. O kadar özgüvensiz, o kadar korkak ve özdeğersizdi ki… Adamın hiçbir isteğine direnmiyordu. Adamın yaptıkları karşısında ölü gibiydi, yok gibiydi. Kadının dirençsizliği beni çok şaşırtıyor, korkutuyordu ama bu dirençsizliğin ilerde başıma ne işler açacağını asla tahmin edemiyordum.

    dogmamis.jpg

    Adam kadını çok dövüyordu ve kadın; “bu dayaklara senin için katlanıyorum” diyerek tanrım olmuştu benim. Suçluluk duygusuyla beni esir almıştı. Çocukluğumdan geriye kalan en derin duygu; suçluluk… Çocukluğum bu kadını kocasının elinden nasıl kurtaracağımı düşünmekle geçti. Bir insan benim yüzümden dayak yiyordu…Benim yüzümden dayak yiyordu ama ben otuz iki yaşıma gelene kadar bu adamdan ayrılmadı. Benim için dayaklara katlanıyorsa neden otuz iki yaşına kadar ayrılmamıştı?… Ben on sekiz yaşında ayrılmıştım o evden. Bu soruları sorduğumda kırk dört yaşındaydım. Kadınla yüzleşme sırasında farkına vardım bunun ve birçok şeyin.

    Bu kadın kocasından ayrıldığında, ona ben baktım biliyor musun anne? Çocukları içinde en çok şiddete maruz kalan bendim, ona karşı kendini en çok sorumlu hisseden yine bendim. Ondan nefret ederken ona suçlulukla karışık bir sorumluluk hissediyordum. Bu kadınlar dünyanın en büyük manipülatörleri.

    Kırk dört yaşında yaşananlarla yüzleştiğim gün, bu kadının beni emzirmek istemediğini öğrendim. Emzirmek verilebilecek en basit bakım değil mi?… Kediler bunu çok rahat yapıyor. Kedileri kıskanıyorum. Bazı insanlar bunu bile neden yapamıyor anne?

    Ömrüm, bana sütünü bile vermeyen bir kadının beni sevmesini beklemekle geçti. Ondan ümidi kestiğim zamanlar başka insanlarda aradım bu sevgiyi. Beni sevmeyen insanlarla bağ kurabilmek için çırpınıp durdum.

    Neden beni bu insanlara teslim ettin anne?… Sana ihtiyaç duyduğum zamanlarda neden gelmedin?… Gözyaşları içinde, kendimi bu dünyada yapayalnız hissederken, bu acımasız insanların vicdanına beni nasıl terk ettin anne?… Hele kocası bana cinsel istismarda bulunduğunda nasıl duymadın çığlıklarımı?

    Seninki nasıl bir güçsüzlük ki çığlıklarıma duyarsız kalabildin?… Anlamıyorum seni, güçsüzlüğünü kabullenemiyorum. Senin güçsüzlüğüne duyduğum öfkeden dolayı çok güçlü biri oldum. Bir çocuk kadar kırılganken çok güçlü oldum. Olmayacak işlerin altına girdim. Kırılganlığımla yenildim. Yenildiğimi kabul etmedim aynı hataları tekrar edip durdum.

    Sana her ihtiyaç duyduğumda yokluğun yeni öfkeler, yeni nefretler yarattı bende. Şefkat ve güven yerine öfke ve nefret doldu içim. İçinde ne varsa bana da onu verdin. İnsan sahip olamadıklarını verebilir mi?…

    Bana veremediklerine sahip olmak için çırpınıp duruyorum. Çünkü bir kızım var. Ödüm kopuyor sana benzeyen bir anne olacağım diye. Kızımı her kucaklayışımda tedirginim. Çünkü bütün dokunmalarınız şiddetle oldu.

    Artık seni beklemiyorum anne. Kocanın cenazesine gitmediğim gibi senin de cenazene gelmeyeceğim. Çünkü sen ölemezsin hiç doğmadığın için.


    Meliha Yıldız: “1975’te, cinsel istismar da dâhil birçok ihmal ve olumsuzluğun yaşandığı bir evde doğdu. Kırk dört yaşına geldiğinde, bir video-röportajla yaşadığı cinsel istismarı anlattı. Bu, onun için mağdurluktan aktivistliğe giden yolculuğun başlangıcı oldu. Türkiye’de, aile içi cinsel istismarın “mağdur” tarafından anlatıldığı ilk kitap olan “Kutsal Tecrit”i 2021 yılında yazdı. İkinci kitabı Uçurum Kenarındaki Salıncaklar 2023 yılında yayınlandı. Çocuğun cinsel istismarıyla ilgili yaptığı çalışmaları https://melihayildiz.org/ sitesinde paylaşmaya devam ediyor”

    Kaynak: Artı Gerçek
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***