Kategori: Görüş & Analiz

Serbest Görüş farklı bakış açıları ve derinlemesine analizlerle güncel olayları ve toplumsal sorunları inceler. Uzmanlardan ve düşünce liderlerinden gelen detaylı yorumlar, eleştiriler ve stratejik analizlerle okuyuculara geniş bir perspektif sunar. Sitemiz günün önemli konularını anlamak ve derinlemesine bilgi edinmek için ideal bir kaynak.

  • Görevini en iyi yapan lider Meral Akşener

    Görevini en iyi yapan lider Meral Akşener


    M. AHMET KARABAY | HABER ANALİZ 

    Şahsı ile ilgili en çok yazı yazdığım kişi sanıyorum İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener oldu. Farklı vesilelerle Tayyip Erdoğan’dan daha çok yer vermek, ülkenin kaderini elinde tutmasından kaynaklanıyor. Bu nokta dikkate alındığında Akşener ile ilgili yazdıklarım belki de olması gerektiğinden daha fazla.

    Bugün yine Akşener’in tarz-ı siyasetinden söz edeceğim. Hemen şunu belirteyim ki, halen İstanbul ve Ankara’da muhalefete mensup isimler büyükşehir belediye başkanlığı koltuğunda oturuyorsa, bu Akşener’in hedefinde yarım başarıya ulaşmış olmasından kaynaklanıyor.

    Önce şahsen az tanısam da meslek etiğine çok güvendiğim ve değer verdiğim birinden söz edip alıntı yapacağım. Sedat Bozkurt, ülke siyasetinin nabzını en iyi tutan ve bunu habercilik namusu ile aktaran bir gazeteci olarak görev yapageldi.

    Meslekte bizden sonraki kuşaktan biri olsa da imza attığı haber ve yaptığı yorumlarda bizim dönemin isimlerinin hayli önünde olduğunu itiraf etmeliyim. Uzunca bir süre FOX TV’nin Ankara Temsilciliğini üstlendi. “İktidar ile daha fazla kavgalı görünmekten” kaçınan FOX TV, kanalın başarılı haber sunucusu Fatih Portakal’ı daha fazla taşıyamadığı gibi, Sedat Bozkurt ile de yollarını ayırdı.

    Sedat Bozkurt, bildiklerini ve birikimlerini aynı yalınlıkla şimdilerde katıldığı canlı yayın programlarında aktarıyor. kisadalga.net isimli internet sitesinde ne yorumlar yazıyor.

    İYİ PARTİ’NİN AKŞENER’İ TAŞIMASI ARTIK ÇOK ZOR

    Sedat Bozkurt’a yeniden döneceğim. Ama Bozkurt’un gündeme getirdiklerine dönmeden kısa bir zihin tazelemesi yapmamız gerektiğini düşünüyorum.

    31 Mayıs 2021’de sizlerle tr724 platformunda buluştuktan sonra, İYİ Parti lideri Meral Akşener ile ilgili ilk kapsamlı yorumu 8 Temmuz 2021 tarihli yazımda yapmıştım. Uzun yazının özeti, “Erdoğan MHP’nin yerine bir ortağa ne zaman ihtiyaç duyarsa Meral Akşener alesta bekliyor” mealinde idi.

    Millet İttifakı’nın “Altılı Masa” olarak genişletildiği dönemde ise Akşener’in masayı dağıtabileceğini anlatmak amacıyla 9 Eylül 2022’de Millet İttifakı’nın zayıf halkası kopma noktasında başlığını taşıyan bir yazı paylaştım.

     

    Akşener, Cumhurbaşkanı adayının kim olacağının konuşulduğu 3 Mart 2023 tarihindeki toplantıda, Altılı Masa’yı “noter” ya da “kumar masasına” benzeterek devirip kalktıktan sonra okların hedefi olduğunda, Meral Akşener’e kızmayın, herkes görevini yapıyor demiştim.

    Akşener bu suçlamadan 3 gün sonra 6 Mart’ta Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş’ın cumhurbaşkanı yardımcıları olması formülü ile yeniden masaya dönüş yapmıştı. Bu dönüş formülünün Akşener’e ait olmadığını, CHP tarafından İYİ Parti liderini yeniden masaya çekebilmek için sunulduğunu çok sonraları öğrenme imkanımız oldu.

    Bu formülün nasıl oluştuğunu, o dönemde görüşmeleri bizzat yürüten isimlerden olan İYİ Partili Aytun Çıray’ın 22 Ağustos 2023’te yazdıklarından öğrenebilmiştik. Hatırlarsanız, yaz aylarında seçim hezimeti ardından yenilginin tek sorumlusu olarak CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun gösterildi. Bunun üzerine Aytun Çıray kendi sosyal medya hesabından “tarihe not düşmek” adına uzunca bir paylaşım yapmıştı.

    Seçimler öncesinde partisi ile ters düşüp aday olmayan Çıray’ın yazdıklarını kaçıranların, anlatılanların ayrıntılarını mutlaka okuması gerektiğini düşünüyorum.

    ASALIM ŞU KILIÇDAROĞLU’NU!
    Birinci sıradan kontenjan milletvekili yapılan İYİ Parti’li, Gürkan Hacir’in “Taksim Meydanı” programında..
    “Meral Hanım’a dua edin” diye başlayarak..
    “O masadan kalkmasaydı ve cumhurbaşkanı adayı olmasını istediği belediye başkanlarını -cumhurbaşkanı…

    — Dr. Aytun Çıray (@TCAytunCiray) August 22, 2023

    Bir iki cümle ile özetlemek gerekirse, üstlendiği görev gereği bulunduğu ortamı “kumar masasına” benzetip yıkmasından sonra dönüş formülünün CHP’li Erdoğan Toprak tarafından gündeme getirildiğinin ayrıntıları anlatılıyor. Akşener’in masayı devirdikten sonra İYİ Parti Genel Merkezi’ne geldiğinde, “Devlet adına son görevimi yaptım” dediği aktarılıyor.

    İşin garip tarafı, Akşener’in “ikisinden biri aday olsun” dediği Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş’ın aday olmak gibi bir niyetlerinin bulunmadığını, konunun bizzat tarafları olan isimler daha o gün açıklamışlardı.

    Aytun Çıray, bu bilgileri niçin o dönemde paylaşmadığı ithamlarına, cevap olarak seçim sürecinde Millet İttifakı’na zarar vermemesi amacıyla anlatmadığını da not olarak ekliyor.

    ASLINDA AKŞENER’İN SEÇİMLER ÖNCESİ BİR DEĞİL 3 HEDEFİ VARMIŞ

    Akşener’e partinin Kurucular Kurulu’nu açıkladığı günden bu yana kuşku ile baktım. Yukarıda Akşener ile ilgili bugüne kadar yazdıklarımın bazılarını hatırlatmaktaki amacım, bugün partisi hayli sıkıntılar geçirdiği dönemde “vurun abalıya” babında olmadığının altını çizmek içindi. Yoksa Kılıçdaroğlu’nun CHP’nin başından uzaklaştırılmasından sonra sıranın Akşener’e gelmiş olmasını öngörmemden dolayı değil.

    Yazımın başında Sedat Bozkurt’tan söz ettim ama niye bahsettiğime değinmedim. Bozkurt, bugün Akşener ve İYİ Parti ile ilgili önemli bir yazı yazdı. Zafer Partisi’nin lideri Ümit Özdağ, İYİ Parti rozeti taşıdığı günlerde gazeteci Cüneyt Özdemir ile yaptığı bir yayında Akşener’in 24 Haziran 2018 seçimleri öncesinde kampanyasını yürüten kişiye, “Erdoğan’ı cumhurbaşkanı seçtireceğiz, nedenini sorma” dediğini ileri sürmüştü.

    Bozkurt’u okuduğunuzda, iyi ki İmamoğlu ve Yavaş “kazanacak aday” sözlerine kanıp Akşener’in uzattığı yeme atlamamışlar diyorsunuz. Yoksa cumhurbaşkanlığının yanı sıra İstanbul ve Ankara büyükşehir belediye başkanlıklarının da kaybedildiğini görmüş olacaktık.

    Akşener, “kazanacak aday” diye İmamoğlu veya Yavaş’tan birini Cumhurbaşkanı adaylığı için yerinden koparmış olsaydı, bir şekilde iki başkan arasında bir rekabet oluşturup birini küstürecekti. Böylece bir fırsatı bulunup makamında kalan öteki başkan da koltuğundan edilecekti. Zaten Kılıçdaroğlu bu hamlede ilk diskalifiye edilmiş kişi olacaktı.

    TEOMAN KOMAN’IN TALEBESİ

    Akşener, geçtiğimiz günlerde partisinin İstanbul Şile’deki Seçim Hazırlıkları ve İstişare Toplantısında, “Rahmetli Teoman Koman’ın talebesi” olmakla övündü. Kendisinin yaptığı bu benzetme Akşener’in 28 Şubat döneminde üstlendiği rolleri akla getirdi.

    Akşener, Koman’ın talebeliği konusunu, son dönemde parti içinde yaşanan çalkantılardan hareketle, kendilerine yönelik operasyon çekildiğini öne sürerken, “Bunlara karşı olduğumuz için bunlara göz yummadığımız için İYİ Parti’ye psikolojik harp uyguluyorlar. Ama karşılarında rahmetli Teoman Koman’ın talebesi var” sözleriyle gündeme getirdi.

    Teoman Koman

    1988-1992 arasında MİT Müsteşarlığı yapan Teoman Koman ile Meral Akşener’in yolları Refahyol hükümeti döneminde kesişti. Akşener İçişleri Bakanı, Koman da Jandarma Genel Komutanı olarak Milli Güvenlik Kurulu toplantılarında hazır bulundu.

    O dönem, faili meçhul cinayetlerin, Batı Çalışma Grubu faaliyetlerinin ve Susurluk Skandalı’nın patladığı, 28 Şubat’ın yaşandığı dönemdi.

    Akşener derin bağlantıları olduğunu kendisi bir şekilde söyleme gereği duyuyor. Bu ifade daha önce “Erdoğan’ı seçtireceğiz” ve “Devlet adına son görevimi yaptım” sözleriyle birlikte düşünüldüğünde Erdoğan’ı tepede tutmakla görevli olduğu daha iyi anlaşılıyor olsa gerek.

    Benim kişisel görüşüm, bir partinin farklı kesimlerle şu ya da bu şekilde temasta olmasının başlı başına bir sakıncası yok. Hata bu ilişkilerin, devleti yönetme noktasına gelindiğinde bir zenginlik ve işleri daha sağlıklı yürütebilme anlamında değerli olabileceğini de düşünüyorum.

    Ancak Akşener’in ilişkilerinin yukarı paragrafta sözünü ettiğim ilişkilerin çok ötesinde olduğu anlaşılıyor.

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇


    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Erdoğan’ın cemaatlerle ilgili sözü ve Ustaosmanoğlu’nun çıkışı

    Erdoğan’ın cemaatlerle ilgili sözü ve Ustaosmanoğlu’nun çıkışı


    M. AHMET KARABAY | HABER ANALİZ 

    21 yıldan bu yana ülkenin başında olan Tayyip Erdoğan’ın siyaset yapma tarzıyla ilgili çok şey anlatıldı, çok şey yazıldı. Biraz arşiv tarayanlar veya hafızasına güvenenler, aynı konuda onun hem siyah dediğini de beyaz dediğini de bulabilirler. Gün neyi gerektiriyorsa o yönde yol aldığı su götürmez bir gerçek.

    Erdoğan’ın sürekli tornistan hareketleri, bütün ülkeyi etkilemese sorun yok. Dilediğini söyleyip istediğini yapabilir. Ancak memleketin dümeni elinde olunca, koca ülke içindekilerle birlikte okyanusta fırtınaya tutulmuş transatlantik gibi savrulup duruyor.

    Erdoğan’ın kavgalı olduğu kesimle canciğer kuzu sarması olmasının ve içli dışlı olduklarını bir çırpıda yok etmeye kalkışmasının yakın dönemde çok örneği var. Nedense suç her defasında karşı tarafa yıkılıyor. Sahip olduğu medya tekeli ve emrindeki yargı manivelası ile bunu gerçekleştiriyor.

    Cumhurbaşkanı Erdoğan, söylediklerini her zaman iki kılıf içinde sunuyor. Ya dini bir kılıf hazırlıyor ya da milli bir ambalajla ortaya koyuyor. “Faiz sebeptir, enflasyon sonuç” ve “Nas var, nas!” diyerek ülkeyi ne hale getirdiğini son 3-5 yılda yaşadık, yaşıyoruz.

    “Nas” diyerek, sözlerine karşı çıkanları, dinin temel ilkelerine aykırı davranmakla itham eden Erdoğan, faizle ilgili yaptığı çıkışların iktisat biliminin gerçekleriyle örtüşmediğini söyleyen ekonomistleri de “mandacı iktisatçılar” diye suçladı. Birinde dini, ötekinde milliyetçi kavramları mızrağının ucuna taktı.

    Erdoğan, “Verin yetkiyi bu kardeşinize o zaman görün” deyip Tek Adam seçildiği 24 Haziran 2018’de, 5,71 TL olan dolar, 5 yılda yüzde 500’den fazla artıp 28 TL’nin üzerine çıktı.

    Hiçbir altyapı oluşturulmadan yüzde 8’lere indirilen faiz, şimdilerde peş peşe yapılan artışlarla yüzde 40’a çıkarıldı.

    Erdoğan’ın cemaatlerle ilgili sözünü başlık yaptığım yazıya ekonomiyle ve para politikalarıyla ilgili giriş yapmamın bir nedeni var.

    ŞİMŞEK VE ERKAN’IN BULUNDUĞU TOPLANTIDA SÖYLEDİKLERİ

    Erdoğan, “nas” diye diye ekonominin bütün dengesini bozup işin içinden çıkamayacağını anladığında ülke ekonomisini, IMF’nin isteklerini yerine getireceğini bildiği bir ekibe teslim etmeyi tercih etti. Daha önce görev yaptığı dönemde bir bakandan çok bürokrat gibi çalışan Mehmet Şimşek minnet rica ile işin başına getirildi.

    Şimşek daha devir tesliminde, “Türkiye’nin rasyonel bir zemine dönme dışında bir seçeceği kalmamıştır” diyerek durumun vahametini ortaya koydu. İlk işi, Saray’ın emirlerini yerine getiren isim Şahap Kavcıoğlu’nu Merkez Bankası’nın başından uzaklaştırmak oldu. Onun yerine, dünya finans çevrelerinin yakından tanıdığı, 2018 yılında San Francisco Business Times’ın “40 Yaş Altı 40” listesine ve Crain New York Business’ın “40 Yaş Altı” listesinde yer alan Hafize Gaye Erkan’ı getirdi.

    Gaye Erkan, ABD’de görev yapsa da Türk ekonomisini yakından takip ediyordu. Göreve başlayıp rakamların içine girdiğinde sorunun sandığından çok daha büyük ve derin olduğunu fark etti. Bu durumu da yakın dostlarıyla paylaştı.

    Ekonomide atılması gereken rasyonel adımları atma ortamı yoktu. Gerekçe de ülkenin yerel seçimlere gidiyor olmasıydı. Elinin kolunun bir ölçüde bağlı olduğunu gören Mehmet Şimşek, 16 Haziran’da TÜSİAD ve Bankalar Birliği yönetim kurulu üyeleriyle yaptığı görüşmede, “Keşke yerel seçimler yarın olup bitseydi” diye yakındı.

    Bakan Şimşek ve TCMB Başkanı Erkan’ın yakınmaları, ilgili çevrelerde konuşulur da ülkeyi bir istihbarat birimi gibi çalıştıran Beştepe Sarayı duymaz mı? Ekonomideki son çıkış umudu gibi gördüğü Mehmet Şimşek ve Gaye Erkan’ın bırakıp gitmesinden korkmuş olmalı ki Erdoğan bu ikilinin de bulunduğu bir ortamda onları rahatlatması gerektiğini düşünmüş.

    Şimşek ve Erkan’a ekonominin gereklerinin yerine getirilmesinde bir tereddütlerinin olmaması yolunda teminat veren Erdoğan, cemaat ve tarikatlarla ilgili de konuşma gereği duyar. Bu konuya girmesinin nedeni, Erkan’ın bıraktığı Türkiye ile döndüğündeki Türkiye’nin cemaatlere teslim edildiğini gördüğü için olabilir.

    Ülkenin laik bir cumhuriyet olduğunun altını çizen Erdoğan, “Türkiye hiçbir zaman tarikat ve cemaatlere teslim edilmeyecek. Zamanı geldiğinde hepsinden hesap sorulacak” anlamında teminat verdi.

    SADETTİN USTAOSMANOĞLU’NUN ÇIKIŞI

    Uzun yıllar İsmailağa Cemaatinin tartışmasız lideri Mahmut Ustaosmanoğlu idi. Sağlığı ile sorun yaşandığı son döneminde farklı isimler öne çıkmaya çalıştı. Çarşamba Cemaatinin lideri 2022’de öldüğünde 93 yaşında idi. Yerine getirilen Hasan Kılıç ise 92 yaşında.

    Bu durum cemaatte şeyhlik olmasa da öne çıkma yarışını bitirmedi, aksine hızlandırdı “Cübbeli Hoca” olarak bilinen Ahmet Mahmut Ünlü, kurduğu farklı ilişkilerle bunu sağlamada birkaç adım öne çıktı. Mahmut Ustaosmanoğlu’nun yeğeni Sadettin Ustaosmanoğlu ise İBDA C ilişkileriyle benzeri adımlar atmaya çalıştı.

    İsmailağa cemaatinin ölen lideri Mahmut Ustaosmanoğlu’nun yeğeni Saadettin Ustaosmanoğlu:

    Hamas’ın Filistin’de yaptığını biz Türkiye’de yapmak zorundayız. Vakti zamanı iyi değerlendirebilirsek Türkiye’de bir devrimin olmaması için hiçbir sebep yok.

    pic.twitter.com/4p29mZSd2R

    — Metropol Haber (@metropolmedya_) November 23, 2023

    Söylediklerinin özeti şu:

    “Hamas’ın Filistin’de yaptığını biz Türkiye’de yapmak zorundayız. Vakti zamanı iyi değerlendirebilirsek Türkiye’de bir devrimin olmaması için hiçbir sebep yok.”

    “Vallahi ben yaparım. Fazla adama ihtiyaç yok, buradakilerle bu işi hallederiz.”

    “Vallahi de, Billahi de, Tallahi de zafere az kaldı.”

    “Hamas’ın kıymetini biliyoruz. Fiziki şartlarda adamlar bize öyle bir şey gösterdi ki, biz Türkiye’de bunun idrak boyutuyla alakalı bir hamle yapmak zorundayız.”

    Ustaosmanoğlu, Hamas, İsrail’de nasıl Yahudilere karşı ayaklanıp başarılı olduysa, Türkiye’de de benzeri bir yola girişip devrimi gerçekleştirmeleri gerektiğini söylüyor.

    Ustaosmanoğlu, iş yargıya intikal ettiğinde kendi açısından bir de çıkış yolu bırakıyor. Devrimi “İdrak yolu ile bunu yapabiliriz” diyor. Başı sıkıştığında, “Ben fiilen demedim, idrak yolu ile dedim” demeye çalışacak.

    ÇARŞAMBA CEMAATİ KANLI BIÇAKLI

    Ustaosmanoğlu’nun çıkışından sonra Cübbeli Ahmet taraftarları ile İBDA C taraftarları birbirine girdi. İki taraf kendi sosyal medya hesaplarından birbirlerini “Siyonist uşağı”, “maşa” ve cemaat içi cinayetleri organize etmekle suçlamalara girişti.

    Cübbeli Ahmet Hoca da sosyal medya hesabından bir açıklama yaparak, Ustaosmanoğlu’nun çıkışının büyük bir provokasyon olduğunu öne sürdü. Kimsenin devletin asker ve polisine karşı ayaklanarak iç savaş provaları yapmak isteyenlere alet olmamlarını isteyen Ahmet Mahmut Ünlü, “Değil Müslüman, hiçbir akıl sahibi Türk askerini ve polisini Yahudi ile eş tutan birine prim vermez” dedi.

    Hukuk devleti olmaktan çok uzak düşen Türkiye’de Ustaosmanoğlu’nun çıkışıyla ilgili sürecin nasıl bir evreye dönüşeceğine ilişkin bir öngörüm yok.

    Erdoğan, zorda kaldığında faiz konusunda “nas” kelimesini kullanmaz olup ekonomiyi Şimşek’e teslim ettiği gibi kendi için çıkar yol gördüğünde bugün hayat damarı olarak gördüğü cemaat ve tarikatlara da tırpan atacağından kuşkunuz olmasın.

    Bu operasyon da muhtemelen Sadettin Ustaosmanoğlu olayı veya benzeri bir çıkışı gerekçe gösterilerek başlatılacak.

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇


    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • The Dark Knight | Terörle ilgili çağdaş bir masal!

    The Dark Knight | Terörle ilgili çağdaş bir masal!


    M. NEDİM HAZAR | YORUM

    Bugün biraz da Batman serisinin siyasal, toplumsal ve de şiddet boyutuyla ilgili meselelere dalacağız.

    Christopher Nolan Batman sürecini şöyle özetliyor: “Beni Batman’a ilk çeken şey Bruce Wayne’in hikayesiydi ve onun hikayesi çocuklukta başlayan gerçek bir karakterdi. James Bond gibi tamamen oluşmuş bir karakter değil, bu yüzden yaptığımız şey bu adamın bu korkunç deneyimi yaşayan bir çocuktan bu olağanüstü karaktere dönüşme yolculuğunu takip etmek. Bu benim için üç bölümlük bir hikaye haline geldi. Ve açıkçası üçüncü bölüm adamın hikayesinin sonu oluyor.”

    Anlaşılıyor ki Batman Başlıyor, Bruce Wayne’in hikayesi olarak formüle edilmişti ve Kara Şövalye Yükseliyor, haydutlar galerisinde çalışmak için bir bahaneyi sürdürmek yerine aynı Bruce Wayne’in hikayesi olarak sonuçlanacaktı. Christian Bale, “Bruce’un akıl sağlığı koruyucusu Alfred var” diyor. Filmde ise Alfred soruyor: ‘Bu daha ne kadar sürecek? Sonsuza kadar sürmeyecek, değil mi?’

    İşin özeti ise sanırım şu: Nolan, Pek çok elde ve beyinde geliştirilip, alabildiğince fantastikleştirilen bir hikaye ve kahramanı paçalarından tutup gerçek dünya düzlemine çekerken, milyonla felsefi hakikati katmanlayarak eklediği bir üçleme yaparak işi kendisinden sonraki ellere teslim ediyor.

    Elbette Batman bundan sonra devam edecektir, ancak daha sonra çekilecek devam filmleri nasıl olursa olsun Christopher Nolan’ın Batman üçlemesi kendine özgü hakikatlerle çevrilmiş bir adada hep var olacaktır.

    Şimdi Kara Şövalye filmini 11 Eylül sonrası Amerika’daki terörle mücadele alegorisinden yola çıkarak analiz etmeye çalışalım.

    Şunu hemen kaydedelim; Bir alegori olarak, Batman, efsanevi çizgi romanın ilk çizeri Frank Miller’ın Batman’in Gotham Şehrini El Kaide’nin terör saldırılarından savunduğu önerilen hikayeden çok daha ince detaylara sahip. Yine de filmin terörle mücadeleyi tasvir etme şekli ile terörizmle savaş arasındaki paralellikler göz ardı edilemez.

    Gişe başarısı yüksek popüler olan bir filmin, terörizmle savaş üzerine bir tartışma için en açık başlangıç noktası olmamasına rağmen, 11 Eylül sonrası terörizm ve terörle mücadele bağlamında hukuk ve adalet hakkında “Kara Şövalye”nin, popüler bir kültür parçasının ne söylediğini görmek yine de öğretici olacaktır. Gerçekten de hukuk ve popüler kültür üzerine çalışan bilginler, Lawrence Friedman gibi, popüler kültürün toplumun normları hakkında bize bir şeyler söylediğini savunuyor: “Toplumda, doğru ve yanlış, iyi ve kötü hakkında genel fikirler vardır; bunlar hukuki normların kesildiği şablonlardır ve aynı zamanda şarkı ve senaryo yazarlarının temalarını ve konularını şekillendirdiği unsurlardır.”

    Çoğu insanın hukuk ve yasal kurumlarla doğrudan tecrübesi az olduğu için, bilgilerinin çoğu ikinci elden ve sıklıkla popüler kültürden türetildiğini biliyoruz. Popüler kültürün yaygın ve erişilebilir olması, hukuk ve yasal meseleler hakkındaki insanların görüşlerini şekillendirme gücüne sahip olmasını sağlıyor. Popüler kültürün potansiyel gücü, Bush Yönetimi tarafından kesinlikle göz ardı edilmemişti. 11 Eylül saldırılarından kısa bir süre sonra, Karl Rove, o zamanlar Başkan George W. Bush’a kıdemli danışman olarak, Hollywood’un terörizmle savaş hakkındaki uygun mesajı iletmekte hükumeti nasıl destekleyebileceğini araştırmak için Hollywood yöneticileriyle bir araya gelmişlerdi.

    Kara Şövalye, sadece Amerika Birleşik Devletleri’nde 533 milyon dolardan fazla hasılat yaptı ve hala tüm zamanların en yüksek hasılat yapan üçüncü filmi. Bu nedenle, filmin, terörizmle savaş hakkında hukuk inceleme makaleleri veya kitapları okuyacak olanlardan daha fazla insan tarafından izlendiği söylenebilir. Bu, onu 11 Eylül sonrası dönemde yasallık ve güvenlik üzerine bir yansıma olarak incelemeye değer kılıyor.

    Kara Şövalye, öncülü “Batman Başlıyor” ile birlikte, genç Bruce Wayne’in iki ebeveyninin cinayetlerine tanık olmasının ve bunun onu Gotham Şehri’nin suçlularına karşı fedai Batman olarak mücadele vermeye motive etmesinin klasik Batman hikayesine sadık kalarak ilerliyor. Süper kahramanlar için alışılmadık bir şekilde, Batman’ın öyle süper insan üstü güçleri yoktur. Ayrıca ateşli silah kullanımından da kaçınır ve bunun yerine zekasına, üstün fiziksel eğitimine ve yüksek teknolojili cihazlarına güvenir. Bu cihazlar arasında, fiziksel koruma sağlayan ve Wayne’in düşmanlarına korku salmak için yarasa ikonografisini benimsemesine olanak tanıyan ünlü bat-kıyafeti bulunur. Batman uzayına göre, Gotham Şehri, maske takan bir fedainin hukuk ve düzeni yeniden sağlaması gereken bir yerdir, çünkü hem yasal sistem hem de hükümet yozlaşmış ve işlevsizdir. “Batman Başlıyor” bu vizyona kesinlikle sadıktır. Polis memurları açıkça yozlaşmış, politikacılar ve yargıçlar da mafya babası Carmine Falcone’nin cebindedir. Wayne kendisi de ebeveynlerinin katilinin Falcone’ya karşı tanıklık yapması karşılığında şartlı tahliyeyle serbest bırakılmasına izin veren hukuk sistemince hayal kırıklığına uğratılmıştır. (Bu anlaşma sonuçsuz kalır, çünkü Falcone, muhtemel bilgi vericiyi ortadan kaldıracak bir suikastçı tutar.)

    “Kara Şövalye”nin zamanına gelindiğinde ise, Gotham Şehri’nde işler iyileştiğini görüyoruz. Batman ve polis bağlantısı, Teğmen (ve daha sonra Komiser) Jim Gordon, Gotham’ın sokaklarını temizleme konusunda dramatik başarılar elde etmiş ve mafyanın nakit akışını kısıtlayarak onunla mücadele etmişlerdir. Başarıları, mücadeleci Bölge Savcısı Harvey Dent’in ortaya çıkışıyla eş zamanlıdır. Dent, Gotham’ın “beyaz şövalyesi” olarak bilinir ve şehrin eksik olduğu görünen dürüst ve doğru kamu görevlisidir.

    Batman, Gotham’ın mafya parası aklama uzmanı Lau’yu Hong Kong’dan kaçırdıktan sonra, Gotham’ın yeraltı dünyasının liderleri, Lau’nun ifadesine dayanarak raketçilik suçlamasıyla tutuklanır. Bunun sonucunda, Gotham’ın mafya üyeleri, Batman’ı öldürmesi için anarşist kötü adam Joker’in teklifini kabul etmeye karar verirler. Joker, Gotham’da terör dönemini başlatır ve Batman gerçek kimliğini açıklayana kadar öldürme sözünü yerine getirir. Öldürme çılgınlığı, Batman’in iyi niyetli bir taklitçisiyle başlar. Daha sonra Gotham’ın politik-yasal kurumlarının simgelerine, Gotham’ın mafya üyelerine karşı önemli bir  dava gören yargıca, Polis Komiserine ve Dent’e yönelir. Joker ilk ikisini öldürmeyi başarır, ancak Batman’in müdahalesi Dent’in ölümünü engeller. Joker daha sonra Polis Komiserinin cenazesinde Gotham’ın belediye başkanını öldürmeye çalışır, ancak Wayne ve Gordon tarafından engellenir, ancak bu durum sonucunda Gordon’un hayatının kaybedilmiş gibi görünmesine neden olur.

    Joker’in elinden masum insanların ölümünden sorumlu olmamak isteyen Wayne, gizli kimliğini açıklamaya hazırlanır. Batman’in gerçek kimliğini açıklamasına karşı olan Dent, Batman’in bunu yapmasını isteyen halkın taleplerini boşuna yatıştırmaya çalışır. Bu, Dent’in elini zorlar: Dent, kendisinin Batman olduğunu iddia eder ve gözaltına alınır. Dent, ilçe hapishanesine nakledilirken Joker saldırır. Ancak, gerçek Batman ortaya çıkar ve görünüşte dirilen Gordon’un yardımıyla Joker’i yakalar ve Dent’i kurtarır.

    Daha sonra, polis istasyonunda, Batman, Joker’in adamlarının hem Dent’i hem de Yardımcı Bölge Savcısı Rachel Dawes’u rehin aldığını açıklamasının ardından Joker’i acımasızca sorgular. Joker, Batman’in ikisini de kurtarmak için zamanı olmadığını bildiği için, onların yerlerini açıklar. Batman, en eski arkadaşı ve kendisi ile Dent arasındaki aşk üçgeninin merkezi olan Dawes’i kurtarmayı seçer. Ancak, Batman ve Gordon’un bilmediği bir şey var: Joker’in bilgisi yanıltıcıdır ve Batman’i Dent’in bulunduğu yere yönlendirir. Batman, meydana gelen patlamadan Dent’i kurtarmayı başarırken, Gordon Dawes’e ulaşamadan önce o ölür.

    Bu arada anlaşılır ki, Joker, baştan beri yakalanmayı planlamıştır, Lau’yu alır ve polis gözetiminden kaçar.

    Bir avukat olan Reese, Wayne Enterprises hakkında bir uygunluk denetimi yaparken belgeleri inceledikten sonra Batman’in kimliğini anlar ve Batman kendini açığa çıkarmaya isteksiz olduğundan, bildiklerini televizyonda açıklamakla tehdit eder. Bu, Joker’in oyunu değiştirmesine ve Reese bir saat içinde öldürülmezse Gotham’daki bir hastaneyi havaya uçurmakla tehdit etmesine neden olur. Reese’in hayatına yönelik birkaç başarısız suikast girişimiyle birlikte yaygın bir panik başlar.

    Gotham Genel Hastanesi’nde Joker, yaralı bir şekilde yatan Dent’le karşılaşır. Dent, yaşadığı zorluklar sonucu korkunç bir şekilde yara almıştır; yüzünün yarısı tanınmaz hale gelmiştir ve yaşadığı duygusal travma onu suç dünyasına sürükler. Dent bir madeni para atar ve şans, Joker’in yaşamasını sağlar. Joker ve Dent, Joker’in hastane kompleksini yıkacak büyük bir patlamayı tetiklemesinden önce oradan ayrılırlar. Burası tam da Turning/point dediğimiz andır.  Bu noktadan sonra Dent, İki-Yüz adlı kötü adama dönüşür ve Dawes’in ölümünden sorumlu tuttuğu kişilere karşı intikamını alır. Önemli kararlarını, öldürüp öldürmeme dahil, madeni para atarak verir.

    Filmin doruk noktasında, Joker Gotham Şehri’ni yönettiğini ilan eder ve ayrılmak isteyen herkesin derhal ayrılmasını söyler. Ayrıca, şehirden çıkış noktaları olan köprülerin ve tünellerin patlamaya hazır olduğunu ima eder. Şehirden çıkmanın kalan yollarından biri de feribottur. Akşamüstü şehirden iki feribot ayrılır. Birinde sıradan vatandaşlar, diğerinde ise mahkumlar vardır. Her iki feribot da durur ve meğerse Joker her bir feribota patlayıcı yerleştirmiştir. Her feribotta, diğer feribotun patlayıcılarını ateşleyecek bir detanatör vardır. Joker, feribotlardaki insanlara gece yarısına kadar her iki feribotu da yok edeceğini, ancak bir feribotun yolcuları detanatörlerini kullanırsa kurtulacaklarını söyler. İki feribottaki yolcular detanatörlerini kullanmazlar ve Batman, teknoloji dehası Lucius Fox’un yardımıyla Joker’in yerini belirleyerek onu alt eder. Joker, tekrar tekrar onu öldürme kuralını ihlal etmeye teşvik etmesine rağmen direnen Batman’in yozlaşmaz olduğunu kabul eder. Ancak, gerçek planının Dent’i yozlaştırmak olduğunu da açıklar.

    Bu arada, Dent/İki-Yüz, Gordon’un ailesini rehin alır ki Gordon, kendisinin yaşadığı travmayı deneyimlesin arzusundadır. Batman ortaya çıkar ve Dent/İki-Yüz’e kaybından sorumlu olanları hedef almasını ister. Dent/İki-Yüz bunu kabul eder: madeni parasını atar ve Batman’i vurur. Daha sonra kendi için para atar, ancak şans onu affetmesini söyler. Sonra Gordon’un oğlu için para atar ama madeni parasını yakalamadan önce Batman, Dent/İki-Yüz’e saldırarak onu binanın kenarından aşağı atar. Batman, Gordon’un oğlunu kurtarır, ancak Dent/İki-Yüz düşerek ölür. Batman ve Gordon, Dent/İki-Yüz’ün suçlarının örtbas edilmesi gerektiğine karar verirler, çünkü aksi takdirde Gotham halkının ruhu kırılacak ve Joker kazanacaktır. “Kara Şövalye”, Batman’in Dent/İki-Yüz’ün suçlarını üstlenerek ve polis tarafından kanun kaçağı olarak kovalanarak sona erer.

    Bir terörle mücadele filmi olarak Kara Şövalye

    Kara Şövalye filminin çizdiği dünya kasvetli ve serttir. Özellikle, bazı motifler—Joker’in eskitilmiş gibi çekilmiş ev yapımı videoları, cep telefonuyla patlatılan insan bombaları, kurtarma ekipleriyle dolu yanmış bina kalıntıları—filme açıkça 11 Eylül sonrası bir estetik kazandırmaktadır. Joker’in kendisi, kendi anarşik/ideolojik amacını ilerletmek için sivil halka korku salan, tehdit eden ve şiddet ve kargaşa uygulayan bir terörist figürü olarak ortaya çıkar. Wayne’in uşağı Alfred Pennyworth vurguladığı üzere, Joker, Batman’in alışık olduğu “sıradan düzgün suçlular”dan oldukça farklı biridir: “Bazı insanlar mantıklı bir şey aramazlar, para gibi… Onlar satın alınamaz, zorlanamaz, mantık yürütemez veya pazarlık edemezler. Bazı insanlar sadece dünyanın yanmasını izlemek isterler.”

    Batman’in Joker’le mücadelesinin hikayesini anlatırken, Kara Şövalye açıkça terörizm ve teröristlerle karşı karşıya kalan toplumun karşılaştığı ikilemler hakkında bir masal olarak da okunabilir. Filmin dikkate değer bir yorumu Andrew Klavan’dan gelen ve Kara Şövalye”yi Bush Yönetimi’nin terörizmle savaşını onaylayan ve Batman karakterini Başkan Bush’u temsil eden olarak okuduğu yorumudur. Klavan’ın görüşü, Jeffrey Lord tarafından desteklenir, Lord, Kara Şövalye”nin, 2008’de Senatör John McCain’in Başkanlık seçimini kazanmasının lehine kamuoyunun olduğunu gösteren bir tür politik barometre olduğunu savunur. Kara Şövalye ayrıca geçtiğimiz yirmi beş yılın Ulusal İnceleme’nin en iyi “muhafazakar filmleri” arasında yer almış olması da hayli ilginçtir!

    Öte yandan Kara Şövalye”nin tastamam Bush dönemi terörle mücadele politikasının bir onayı olarak okunması yanlıştır. Evet bu film, Bush Yönetimi’nin terörizmle savaşına ilişkin üç spesifik terörle mücadele politikasını, yani yasadışı adam kaçırma, zorlayıcı sorgulama ve gözetimi tasvir etmektedir. Ancak, aşağıda detaylandırılacağı üzere, filmin bu eylemlerin tasvirlerinin hiçbiri, Bush Yönetimi dönemi eşdeğerlerinin bir onayı olarak makul bir şekilde okunamaz.

    Hatırlayalım; Lau, ki mafyanın para aklama uzmanıdır, Gordon’ın mafyanın bankalarına yapacağı baskınlardan haberdar olmuş, tüm parayı güvenli bir yere taşımış ve Hong Kong’a gitmiştir. Daha sonra Gotham’ın üst düzey gangsterlerinin bir toplantısına video bağlantısıyla katılarak paralarını taşıdığını ve Hong Kong’da olduğu sürece, Çin hükümetinin Dent’in iade talebini reddedeceği için Dent’in ulaşamayacağını belirtir.

    Ancak, davetsiz olarak toplantıyı basan Joker her şeyi daha iyi bilir: “Batman’in yetkisi yoktur” der. Gerçekten de Gordon ve Dent, Lau’nun yargı alanına dönüşünü sağlamak için Batman’e başvurmuştur. Ayrılmadan önce Batman, “Eğer onu size getirebilirsem, onu konuşturabilir misiniz?” diye sorar. Dent, “Onu şarkı söyleteceğim” diye alaycı cevaplar. Batman, Lau’yu Hong Kong’dan görkemli bir şekilde kaçırır ve onu Gordon’un kapısına teslim eder. Dawes’in paraların yerini sorduğu sorguda Lau, müşterilerini ele verir ve Hong Kong’a iadesi ve dokunulmazlık karşılığında tanıklık yapmayı kabul eder. Bu, Gotham’ın mafya üyelerinin raketçilik suçlamalarıyla tutuklanmasına yol açar.

    Batman’in Lau’yu Hong Kong’dan dramatik şekilde kaçırması, fena halde ülkelerin yasadışı adam kaçırma uygulamasını hatırlatır. Yasadışı adam kaçırma, Ronald Reagan’ın başkanlığı döneminde ABD tarafından kullanılmış ve belirli terörist şüphelilerini formal iade süreci aracılığıyla yargılamaya getirme zorluğundan kaynaklanmıştır. Bu bağlamda yasadışı adam kaçırma, bir kişiyi Amerika Birleşik Devletleri’nde suçlamalarla yüzleştirmek amacıyla, bazen zorla, şüphelinin yakalanması ve transferini içermiştir.

    11 Eylül sonrası Bush Yönetimi tarafından kullanılan yasadışı adam kaçırmanın arkasındaki mantık oldukça farklıydı aslında. Ancak buna rağmen yöntem, bir devletten diğerine terörist şüphelilerinin kaçırılması ve kaldırılması aynı olarak kaldı. Ve fakat, terörist şüphelileri Amerika Birleşik Devletleri veya başka bir alıcı devlete yargılanmak üzere göndermek yerine, onların zorla sorgulanmaları için bilinmeyen yerlere götürülmeleriyle neticelenmiştir. Bu tür yasadışı adam kaçırmalar, olağanüstü yasadışı adam kaçırmalar olarak bilinir ve Merkezi İstihbarat Teşkilatı (CIA) tarafından gerçekleştirilmiş, terörist şüphelilerinin gizli tutukevleri ağına transferini içerir.

    Olağanüstü yasadışı adam kaçırma, resmi hukuki süreç olmaksızın, bir bireyin (tipik olarak bir terörist şüphelisi) bir devletten başka bir devlete transferini içermesine diyoruz. Bu transfer, elbette söz konusu bireyin işkence veya benzeri kötü muamele tehlikesiyle karşı karşıya kalacağı bir durumdur. Genel görüş ve ABD dışında neredeyse fikir birliği, olağanüstü yasadışı adam kaçırmanın uluslararası insan hakları hukuku altında yasadışı olduğu yönündedir. Olağanüstü yasadışı adam kaçırma, birkaç farklı hakkın ihlali olarak analiz edilebilir, ancak en açık ihlali İşkenceye Karşı Sözleşme’nin (CAT) 3. Maddesi ve Sivil ve Siyasi Haklar Uluslararası Sözleşmesi’nin (ICCPR) 7. Maddesi altında gerçekleşir. Her ikisi de bir kişinin işkence tehlikesiyle karşı karşıya kalacağı başka bir devlete gönderilmesini yasaklar.

    Kara Şövalye”de tasvir edilen olağanüstü yasadışı adam kaçırma değildir. Lau, Gotham Şehri’ne zorla sorgulamaya maruz kalmak için değil, Gotham’ın büyük gangsterlerinin ceza davasını kolaylaştırmak için geri getirilir. Daha yakın gerçek dünya benzeri, olağanüstü yasadışı adam kaçırma değil, resmi iade mümkün olmadığı durumlarda gerçekleşen daha eski yasadışı adam kaçırma versiyonu olan “adalet için yasadışı adam kaçırma”dır. Gerçekten de Dent ve Gordon, Lau’nun geri dönüşünü yargılama amacıyla değil, mafyanın finansları hakkında Lau’nun bildiklerini öğrenmek için istediklerinden, en doğru terim “vaka tanığı yasadışı adam kaçırma” olabilir. Her durumda, Lau’nun yasadışı adam kaçırılması, Bush Yönetimi’nin olağanüstü yasadışı adam kaçırma uygulamasının herhangi bir tür onayı olarak yorumlanamaz, çünkü basitçe bu tür bir yasadışı adam kaçırma değildir.

    Tanıdık bir yöntem: Kaçırma, işkence ve zorla sorgulama!

    Olağanüstü yasadışı adam kaçırmanın aksine, işkence ve zorla sorgulama eylemleri Kara Şövalye”de gösterilir. Filmde bu tür üç sahne var. Bir durumda, Dent, belediye başkanına suikast girişimi sonrası yakalanan Joker’in bir adamlığını sorgular. Dawes’in, Joker’in bir sonraki hedeflerinden biri olacağını öğrenen Dent, şüpheliyi silahla tehdit ederek öfkeli bir şekilde sorgular. Diğer iki durum Batman’i içerir. Bir sahnede, Batman, işbirliği yapmayan mafya üyesi Sal Maroni’yi yangın merdiveninden düşürüp ayak bileklerini kırdıktan sonra sorgular. Daha uzun bir sekansda, Batman, polis sorgu odasında Joker’i şiddetli bir şekilde sorgular.

    Bush yönetiminin hem yerel hem de uluslararası seviyede yasal yasaklara rağmen, terörizmle savaş sırasında işkence ve zorlama kullanımını yetkilendirmesi, 11 Eylül’den sonra meydana gelen paradigma değişiminin belki de en çarpıcı göstergesi. En açık örnek ise, ABD’ye yönelik daha fazla saldırı hakkında kritik bilgiler olduğu düşünülen “yüksek değer”deki birkaç El Kaide tutuklusunun sorgulanmak için CIA’nin özel  programına alınmasıydı ve lakin işin tabii neticesi olarak, zorla sorgulama tekniklerinin kullanımı kaçınılmaz olarak bu programın çok ilerisine gidecekti. USA Adalet Bakanlığı’nın Hukuki Danışmanlık Ofisi, Federal İşkence Yasasının kapsamının dışında olduğunu iddia eden hukuki muhtıralar şeklinde CIA’nin programı için hukuki kılıfı ise çoktan hazırlamıştı! Bu erken hukuki muhtıralar şimdilerde haklı olarak kötü şöhrete kavuştu, ancak yasal işkence ve zorlama yasaklarını dolanmaya ve CIA’nin sorgulamaları için hukuki alan korumaya yönelik çabaların sadece bir bölümünü temsil ediyor.

    Barack Obama’nın Ocak 2009’da tüm Amerika Birleşik Devletleri tarafından tutuklanan kişilerin insani bir şekilde muamele görmelerini ve CIA’nin tutukevlerinin kapatılmasını gerektiren bir başkanlık emri yayınlamasına rağmen, işkence ve zorlama kullanımı üzerine tartışma, resmi Bush Yönetimi dönemi belgelerinin yayınlanması ve özellikle eski Başkan Yardımcısı Dick Cheney gibi eski Yönetim figürlerinin yönetimin eylemlerini hem gerekli hem de etkili olarak savunmaya devam etmesiyle periyodik olarak yeniden ortaya çıkacaktı.

    Ayrıca, terörizmle mücadelede sonraki gelişmeler, tartışmanın daha fazla iterasyonunu sağlamıştı. Obama Yönetimi’nin 2009 Noelinde, Detroit’e giden bir yolcu uçağında iç çamaşırına gizlenmiş patlayıcıları patlatmaya çalışan Ömar Faruk Abdulmutallib ile ilgili ceza/adaleti paradigmasını kullanma kararı, bazı çevrelerden eleştiri aldı bu yüzden. Bu eleştirel sesler, en çok Abdulmutallib’in sorgulanması konusunda çıkmıştı; çok az gizlenmiş olan önerme, daha sert, zorlayıcı sorgulama tekniklerinin daha fazla bilgiyi ortaya çıkaracağı ve ulusal güvenliği daha iyi koruyacağıydı. Üsame Bin Ladin’in Mayıs 2011’de öldürülmesi, en son tartışma turunu tekrar ateşledi, bazı eski Bush yönetimi yetkilileri, Bin Ladin’in saklandığı yeri bulmaya yönelik istihbaratın bazılarının zorla sorgulamanın sonucu olduğunu ve bunun CIA’nin sorgulama programını haklı çıkardığını iddia ediyordu.

    Batman Baba sizi izliyor!

    Şimdi size muhtemelen ilk kez duyacağınız bir programdan bahsedeceğim: TSP.

    TSP (Terrorist Surveillance Program – Terörist Gözleme Programı), Amerika Birleşik Devletleri’nin Ulusal Güvenlik Ajansı (NSA) tarafından yürütülen ve özellikle 11 Eylül 2001 terörist saldırılarından sonra kamuoyuna duyurulan bir elektronik gözetleme programının adı. Aralık 2005’te The New York Times tarafından açığa çıkarılan bu program, ABD içindeki kişilerle yurt dışındakiler arasındaki iletişimleri izlemeyi içeriyordu. Programın odak noktası, El Kaide veya ilişkili terörist örgütlerle bağlantısı olduğu düşünülen kişilerle yapılan iletişimlerdi.

    TSP, NSA’nın 1978 Yabancı İstihbarat Gözetleme Yasası (FISA) parametreleri dışında elektronik gözetleme yapmasına dayanıyordu. FISA, yabancı istihbarat toplamak amacıyla elektronik gözetleme için çerçeveyi belirler. Ancak, TSP’nin FISA’nın gerektirdiği mahkeme onayları olmaksızın yapıldığı ortaya çıkacaktı. Bu durum, programın yasallığı ve ABD içindeki bireylerin gizlilik haklarına yönelik endişeleri beraberinde getirmişti.

    TSP, özellikle Başkan George W. Bush’un yönetimi altında, terörizmle mücadelede etkili bir araç olarak savunuldu, ancak aynı zamanda sivil özgürlükler ve gizlilik haklarına yönelik potansiyel ihlaller nedeniyle eleştirildi. Bu program, ABD’de gizlilik ve güvenlik arasındaki denge üzerine geniş çaplı bir tartışmanın parçası haline geldi.

    Veri Madenciliği

    Bir diğer kavrama daha kısaca bakmamız gerekiyor.

    Veri Madenciliği, büyük veri kümelerinden desenler, ilişkiler, anlamlı bilgiler ve yararlı veriler elde etmek için kullanılan bir sürece deniyor. Temelde, büyük miktarda ham verinin analiz edilerek, iş, bilim, tıp, mühendislik ve hükümet gibi çeşitli alanlarda karar verme süreçlerini desteklemek için kullanılabilir bilgilere dönüştürülmesine verilen isim.

    Veri madenciliği süreci, genellikle şu adımları içeriyor:

    Veri Toplama ve Hazırlama: İlgili verilerin toplanması ve işlenmesi. Bu aşama, veri temizleme, normalleştirme ve dönüşümü gibi işlemleri içerebilir.

    Desen Tanıma: İstatistiksel, matematiksel ve yapay zeka teknikleri kullanarak verilerde desenlerin ve ilişkilerin tespit edilmesi.

    Analiz: Elde edilen desenlerin ve ilişkilerin analiz edilmesi, bu bilgilerin iş veya araştırma amaçları için anlamlandırılması.

    Sonuçların Değerlendirilmesi ve Uygulanması: Analiz sonuçlarının değerlendirilmesi ve karar verme süreçlerinde kullanılması.

    Veri madenciliği, müşteri alışkanlıklarını anlamak, finansal piyasaları tahmin etmek, genetik ve biyolojik araştırmalarda desenleri bulmak, sağlık hizmetlerinde hasta sonuçlarını iyileştirmek ve daha birçok alanda kullanılıyor. Ayrıca, karmaşık veri kümelerini analiz etmek ve yararlı bilgiler çıkarmak için yapay zeka ve makine öğrenimi teknolojilerinin kullanılması giderek daha yaygın hale gelmekte.

    Filmimize dönelim; Kara Şövalye, son derece müdahaleci bir gözetleme durumunu da tasvir ediyor. Filmin sonlarına doğru, Batman Lucius Fox’a Joker’i bulmak için inşa ettiği bir gözetleme sistemini açıklar. Sistem, Gotham Şehri’ndeki her cep telefonunu bir mikrofona dönüştürür, tüm şehrin sonar görüntüsünü sağlar ve Joker bir telefonun menzilinde konuşur konuşmaz onun konumunu üçgenleme yöntemiyle belirleyebilir. Fox, sistemin yapabileceklerinden rahatsız olur ve bunu “etik dışı,” “tehlikeli” ve “yanlış” olarak nitelendirir. Ayrıca Batman’a “Otuz milyon insanı gözetlemek iş tanımımın bir parçası değil” der ve “Bu makine Wayne Endüstrileri’nde olduğu sürece, ben de olmayacağım” ekler. Tereddütlerine rağmen, Fox bu tek seferlik olayda sistemi kullanmayı kabul eder, ancak bu kabul, istifasıyla birlikte gelir. Fox’un yardımıyla Batman, iki feribottaki yolcular için planlarını açıkladıktan hemen sonra Joker’i hızla bulabilir.

    Bu gözetleme sistemi, 11 Eylül sonrası Ulusal Güvenlik Ajansı (NSA) tarafından yürütülen gözetleme programına yapılan apaçık bir gönderme.

    TSP, Amerika Birleşik Devletleri içindeki kişilerle yurt dışındakiler arasındaki belirli iletişimleri, bir tarafın makul şekilde El Kaide veya ilişkili terörist örgütlerle bağlantısı olduğundan şüphelenildiğinde NSA tarafından izlenmesini içeriyordu. Şimdilerde çok daha net biliyoruz ki, ABD Başkanı, NSA’nin TSSP ile birlikte diğer istihbarat faaliyetlerini—muhtemelen veri madenciliğini de içeren—yürütmesine izin verdi, ancak NSA’nin faaliyetlerinin tam kapsamı bugüne kadar bilinmemekte.

    Kısaca FISA kısaltmasının da açılımını yapalım ki mesele anlaşılır olsun.

    FISA, “Foreign Intelligence Surveillance Act” (Yabancı İstihbarat Gözetleme Yasası) kısaltmasından geliyor ve epey eskiden; 1978’de Amerika Birleşik Devletleri Kongresi tarafından çıkarılan bir yasa. FISA, ABD hükümetine, özellikle yabancı istihbarat toplama ve ulusal güvenliği ilgilendiren konularda Amerika Birleşik Devletleri içinde elektronik gözetleme yapma yetkisi veriyor, ancak bu yetkiyi çeşitli yasal sınırlamalar ve denetim mekanizmaları ile dengeliyor.

    FISA’nın ana hükümleri ise şöyle:

    Arama Emri Gerekliliği: ABD hükümeti, yabancı istihbarat bilgileri toplamak amacıyla Amerika Birleşik Devletleri içinde elektronik gözetleme yapmak istediğinde, öncelikle Yabancı İstihbarat Gözetleme Mahkemesi’nden (FISC) bir arama emri almalıdır.

    Yabancı İstihbarat Gözetleme Mahkemesi (FISC): Bu mahkeme, FISA altında gözetleme için başvuruları değerlendirir ve arama emirlerini onaylar. FISC, yargıçlardan oluşan ve gözetleme faaliyetlerini gözden geçirmek için özel olarak oluşturulmuş bir yargı organıdır.

    Makul Sebep Standartı: FISC, bir arama emri vermeden önce, hükümetin hedefin “yabancı bir güç veya yabancı bir gücün ajanı” olduğuna inanmak için makul sebebe sahip olduğunu göstermesi gerektiğini belirtir.

    Gizlilik ve Güvenlik İhtiyacı: FISA, ulusal güvenliği ilgilendiren hassas istihbarat faaliyetlerinin doğası gereği bu tür gözetleme başvurularının ve kararlarının gizli tutulmasını gerektirir.

    FISA, özellikle 11 Eylül 2001 terörist saldırıları sonrasında birkaç kez değiştirilmiş ve genişletilmiş. Bu değişiklikler, hükümetin gözetleme yetkilerini genişletmiş ve bazı durumlarda daha az mahkeme denetimi ile elektronik gözetleme yapılmasına izin vermiş. Bununla birlikte, bu genişlemeler, gizlilik ve sivil özgürlüklerle ilgili endişeleri de beraberinde getirmiş.

    TSP’nin, Bush Yönetimi’nin en yakın tuttuğu sırlarından birinin açığa çıkması, hemen tartışmalara sebep olmuştu çünkü FISA’yı ihlal ettiği çok açıktı. FISA, söylediğimiz gibi, 1970’lerde çeşitli istihbarat ve kanun uygulama kurumlarının gözetleme aşırılıklarının ortaya çıkması sonucu var olmuştu. FISA genellikle, hükümetin Amerika Birleşik Devletleri’nde elektronik gözetleme yapmadan önce yargısal bir organ olan Yabancı İstihbarat Gözetleme Mahkemesi’nden (FISC) bir arama emri almasını gerektiriyordu. Bir arama emri çıkarılabilmesi için, hükümetin hedefin “yabancı bir güç veya yabancı bir gücün ajanı” olduğuna inanmak için makul sebep olduğunu göstermesi gerekiyordu. Bu terim, terörist örgütleri ve teröristleri kapsayacak kadar geniş tanımlanmıştı. Önemli olarak, FISA rejimi, devletin zaten gözetleme için tanımlanabilir bir hedefi olduğu varsayımı üzerinde çalışıyordu.

    Bush Yönetimi, yürürlüğe girdiğinden bu yana yeni durumlara cevap olarak birkaç kez değiştirilen FISA’nın uygun bir şekilde değiştirilmesini aramamıştı. Bunun yerine, TSP’nin varlığı ortaya çıktığında, Başkan Bush programın teröristleri planlarını gerçekleştiremeden yakalamak için gerekli olduğunu savunacaktı. Yönetim ayrıca, mevcut yasaya dayanarak programı haklı çıkarmaya çalıştı ancak ikna edici olamadı.

    Ocak 2007’de Yönetim, FISC ile bir anlaşmaya vardığını ve artık FISA dışında gözetleme yapmayacağını duyurdu. Ancak, bu uzlaşma kısa ömürlü oldu ve bu noktada yasal bir çözüm bulma çabaları hızlandı. Ağustos 2007’de Kongre, “Amerika Birleşik Devletleri dışında bulundukları makul olarak düşünülen kişilere” yönelik elektronik gözetlemeyi FISA’nın kapsamı dışında bırakan Amerika’yı Koruma Yasası’nı (PAA) çıkardı. Bu Yasa, Ulusal İstihbarat Direktörü ve Adalet Bakanına, Amerika Birleşik Devletleri dışında olduğu makul olarak düşünülen kişiler hakkında yabancı istihbarat bilgileri toplama yetkisini verdi ve bunun için bazı koşullar, özellikle edinimin önemli bir amacının yabancı istihbarat bilgileri elde etmek olduğu şartı aranıyordu. FISC’den herhangi bir arama emri gerekli değildi.

    PAA’nın 120 günlük gün batımı maddesi etkinleştirildiğinde sona ermesi, FISA’nın orijinal gerekliliklerinin yeniden devreye girdiği anlamına geliyordu. Ancak, Kongre daha sonra 2008 FISA Değişiklik Yasası’nı (FAA) çıkardı ve bu yasa, PAA’nın değişikliklerini esasen kalıcı hale getirdi, ancak bazı ek güvencelere ve yasal ve yargısal denetimler için bazı hükümlere tabi tutuldu. FAA, PAA gibi, “Amerika Birleşik Devletleri dışında bulunduğu makul olarak düşünülen” bir kişiyi hedef almayı, belirli önkoşulların sertifikalandırılmasına tabi tutar. William Banks bu değişikliğin etkisini şöyle özetliyor: “FAA hedeflerinin yabancı bir gücün ajanı olduğundan şüphelenilmesi gerekmiyor veya bu konuda terörizmden ya da herhangi bir ulusal güvenlik suçundan şüphelenilmesi de gerekmiyor, şayet gözetlemenin amacı yabancı istihbarat toplamaksa!”

    Bu nedenle, TSP’nin aksine, FAA, bir tarafın El Kaide veya ilgili bir terörist örgütle ilişkili olduğundan makul şüphe duyulmasını gerektirmiyordu. Bu nedenle, FAA’nin TSP’nin özünü kalıcı hale getirdiğini söylemek yetersiz kalabilir. TSP ile ilgili istihbarat kurumlarının Genel Müfettişleri’nin raporu, “[FAA’nin] hükümete, Başkanın Aralık 2005’te Terörist Gözetleme Programı olarak kabul ettiği faaliyetleri yöneten Başkanlık Yetkilendirmelerinin hükümlerinden daha geniş yetki verdiğini” sonuçlandırmıştı.

    Hemen filme bağlayalım: Kara Şövalye”deki gözetleme tasviri, TSP ve ilgili gözetleme faaliyetlerini onaylamak olarak yorumlanabilir mi acaba? Buna cevap yine de “Hayır” olacaktır. Çünkü filmde tasvir edilen durum gerçeklikten önemli ölçüde farklı. Batman filmde belirli bir kişiyi, Joker’i arıyor ve sinematik, teknolojik bir dilek yerine getirme parçası olarak, sistem onun yerini neredeyse anında belirleyebilecek kadar ileri düzeyde. Buna karşılık, NSA “elektrik süpürgesi” tarzı gözetleme, büyük miktarda telefon ve e-posta trafiğinin veri madenciliği ve analizi ile potansiyel terörist tehditler arıyordu.

    İkinci, filmin son sekansında, izleyici Fox’un Batman’nın talimatlarını takip ettiğini ve sistemin kendini imha fonksiyonunu aktive ettiğini görürüz. Fox, bilgisayar ekranlarının arkasında kıvılcımlar çıkarken ve sönükleşirken gülümseyerek çıkar. Bu, elbette, gözetlemenin tek seferlik bir cevap olduğunu; normal durumun geri döndüğünü ve makinenin olağanüstü gözetleme güçlerinin tekrar kullanılma tehlikesinin olmadığını gösterir. Gerçeklik ise çok farklıdır: Bush Yönetimi, ilk olarak 2007’de Kongre’yi “istihbarat açığı” oluşturacağı ve ülkeyi terörist saldırıya daha savunmasız hale getireceğini ima ederek PAA’yı geçmeye zorlamıştı.

    Bir sonraki yazıda Gotham City üzerinden modern toplumlar ve şehir gerçekliği okuması yapacağız.

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Sözün matbaaya yolculuğu; Hocaefendi’nin misyonunun izleri 

    Sözün matbaaya yolculuğu; Hocaefendi’nin misyonunun izleri 


    AHMET KURUCAN | YORUM 

    Enes Ergene Hocama ait bir tespittir: “Hocaefendinin misyonu söz üzerine kuruludur.” 

    Sözün yerine sohbet de diyebilirsiniz. Osman Şimşek Hoca da bana 2004-2005’li yıllarda  demişti ki: “Hocaefendi günde 9 saat gerek biz talebeleriyle gerek ziyaretine gelen misafirlerle vakit geçiriyor ve bu vaktin neredeyse tamamında aktif konuşuyor.”

    Ben 1985-1988 yılları arasındaki kendi şahitliğimden biliyorum, 9 saat değil 12 saati buluyordu bizimle ve misafirlerle günlük zaman geçirmesi.

    İşte bu misyonun ürünü olarak yapılan sohbetlerden bir tanesi daha matbaa mürekkebi ile buluştu. Kırık Testi serisinin 20. kitabı yayınlandı. 1999’da başlayan Amerika sohbetlerinden bunlar. 1999 öncesi Türkiye yıllarına ait sohbetler herkesin malumu ‘Fasıldan Fasıla’ ve ‘Prizma’ serisi isimleri altında okuyucu ile buluşmuştu. Cami vaazları ve sohbetlerine gelince onlar ‘Asrın Getirdiği Terettütler’ serisi başta Sonsuz Nur’dan ‘Kitap ve Sünnet Perspektifinden Kader’, ‘İnancın Gölgesi’nden ‘İrşad Ekseni’ne kadar uzayan bir çok kitap ile raflarda yerini almıştı.

    Evet, bereketli bir ömür diyorum ben buna. Dikkatinizi çekerim hayat değil, ömür. Eğer illa hayat tabirini kullanalım derseniz şunu diyebilirim, bir ömre sığan beş-on hayat derim. Gerçekten de Hocaefendi gerek kalemi eline alıp yazdığı kitaplar, gerek kitaplaştırılan sohbetleri gerekse kitaplaştırılmayan sözlü müdevvenatı ile belki beş-on değil çok daha fazla bir insanın hayatını yaşamıştır. 

    Çoklarının dikkatinden kaçan bir şey daha ilave edeyim, yıllar boyunca yaptığı kitap imzalarında yazmış olduğu satırları toplasanız inanın bana 2-3 Sonsuz Nur kalınlığında kitap karşımıza çıkar.

    Neyse döneyim ben bu kitaba. Yayınevinin imzasını taşıyan “Takdim” yazısında kitaptan bazı ana başlıklar verilmiş ve o başlıklarla muhteva arasında zihni bağı okuyucunun kurduğu varsayılarak şöyle devam edilmiş:

    “Elinizde tuttuğunuz eser bu konuların yanı sıra Habil ile Kabil kıssasından alınması gereken dersleri nazara vermiş, günümüz dünyasında fıkıh alanında yapılması gereken çalışmalar üzerinde durmuş, ümmet-i Muhammed olarak Allah Resulü’ne karşı yerine getirmemiz gereken vazifelere vurgu yapmış, dinde kolaylığın esas olmasının ne anlama geldiğini izah etmiş, Müslümanların başkaları üzerinde mahalle başkısı oluşturacaklarına yönelik eleştirilerin yersiz ve gereksiz olduğunu  açıklamış, din kardeşliğinin gereklerini ele almış, Müslümanları dünya sevgisine karşı ikaz etmiş, günümüzde yaşanan zulüm ve baskılar karşısında nasıl bir tavır alınması gerektiği konusunda rehberlik yapmıştır.”

    Ben kitabı okurken ona isim olarak verilen “Işık-Karanlık Devr-i Daimi” konusunu müstakil olarak ele alan bir sohbet aradım. Bulamadım. Beklentim şuydu; Hocaefendi, ihtimal Uhud savaşı sonrası moralleri bozulan sahabeye bir taraftan kevni kanunlara işaret eden diğer taraftan yaşanılan mağlubiyetin İlahi muradı diyebileceğimiz hikmetini nazara veren Ali İmran süresi 140. ayetini öncesi ve sonrası ile birlikte tefsir etmiş ve bu sohbet kitaba isim olarak verilmiş.

    Allah o ayette şunu söylüyor: “Uhud savaşında sizin canınız yandıysa o müşriklerin canları da Bedir savaşında çok yanmıştı. Biz acı ve tatlı günleri kah size kah onlara gösteririz. Dolayısıyla gün olur siz zafer sevinci yaşarken müşrikler üzülür, gün olur onlar kazanır siz üzülürsünüz. Bunun böyle olması Allah’ın imanda samimi ve sebatkâr müminlerin ortaya çıkmasını sağlaması ve aynı zamanda tevhid uğruna canını ortaya koyan örnek şahsiyetler çıkarması içindir. Bilin ki Allah kafirleri ve zalimleri hiç sevmez.”

    Fakat bulamadım. Sonra bakış açımı değiştirip mahruti bir bakış sergiledim. İşte o zaman buldum ve şunu gördüm, kitabın neredeyse bütünü bir devr-i daimden söz ediyor. Hayatın içinden misallerle, gerektiğinde insanın iç dünyasına yolculuk yaparak gerektiğinde toplumun kılcallarına inerek ferdi ve toplumsal hayatımızda karşılığı olan hemen her bir meseyi bu perspektiften ele alıyor. Dolayısıyla tavsiyem bu bakış açısını merkeze koyarak bir okumanın yapılmasıdır.

    Bir de eleştirim olacak yayınevine ve editöryal ekibe. Daha önce de defalarca gündeme geldi; sohbetlerin yapılış tarihlerinin yazılması. Bu defa da yapılmamış maalesef. Halbuki söze güç kazandıran en önemli unsurlardan bir tanesi o sözü kimin söylediği ise de en azından onun kadar önem arz eden bir başka unsur o sözün ne zaman ve hangi şartlar altında söylendiğidir. Hepimiz zamanımızın çocuğuyuz. Yaşadığımız çağı aşkın sözler elbette söyleyebiliriz. Hele Hocaefendi gibi bir insan bir çok sohbetinde ve yazısında bunu yapar. Ama dengeli olmak lazım, her sohbeti ve her yazısında bunu yapıyor derseniz hata etmiş oluruz.

    Ben şahsen sohbetlerin yapılış zamanlarının tarih olarak verilmiş olmasını muhtevayı daha iyi anlamaya yönelik okuyucunun merakı tetikleyeceğini düşünürüm. O tarihte nasıl bir ortam vardı, ne olmuştu da bunu söylemiş veya söylemek zorunda kalmıştı diye soracağını ve bunun da muhtevayı dana anlaşılır kılacağı kanaatindeyim. Bir de gelecek nesilleri düşünün deyip kapatayım.

    Bana göre bu eksiklik bir yana güzel bir çalışma. Yapılmasaydı büyük emekler sarfederek sözlü müdevvenat arasında iğne ile kuyu kazma sabrı içinde ulaşabileceğimiz düşüncelere ve yorumlara bir tık mesafesi kadar yakınlaştıran yayınevine çok teşekkür ediyorum.

    Ama teşekkürün büyüğü tabii ki Hocaefendi’ye. Allah ömrünüzü müzdad kılsın. Vücuduna sağlık, sıhhat, afiyet versin ve bizlere daha nice böyle sohbetlerini dinlemeyi, izlemeyi ve okumayı nasip eylesin.

     

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Bir de Trump gelirse tam olacak!

    Bir de Trump gelirse tam olacak!


    ADEM YAVUZ ARSLAN | YORUM 

    Rivayete göre Çinliler birine beddua edecekse “Tuhaf zamanlarda yaşayasın” derlermiş. Gerçekten böyle bir beddua var mı bilmiyorum ama muhtemelen var ve yüzmilyonlarca Çinli hep beraber bu bedduayı yaptı!

    Öyle şeyler yaşıyoruz ki artık şaşırma duygusuna bile şaşırıyoruz.

    Malum olduğu üzere dünyayı saran populist bir dalga var ve tüm projeksiyonlarda bunun bir süre daha yükselerek devam edeceği öngörüsü vardı. Ancak şu an gelinen yer kötümser senaryoları bile ikiye katladı.

    Baksanıza Avrupa medeniyetinin merkezlerinden Hollanda’da aşırı sağcı, İslam ve yabancı düşmanı Geert Wilders sandıktan zaferle çıktı. Geçen hafta da benzeri bir durumu Latin Amerika’nın en büyük ülkelerinden Arjantin’de yaşadık. Aykırı fikirleri ile şaşırtan Milei seçimden zaferle çıktı.

    Fransa da Le Pen, Almanya da aşırı sağcı AfD, Macaristan’da Orban, Rusya’da Putin, Türkiye’de Erdoğan… 

    Liste uzayıp gidiyor.

    Dahası 2024 yılında yaklaşık 5 milyar insan sandığa gidecek ve sağcı-populist-otoriter dalganın seçimlerden zaferle çıkması kuvvetle muhtemel.

    En düşündürücü olan ise Amerikan seçimleri olacak.

    Zira anketlere göre Donald Trump rakibi Joe Biden karşısında dolu dizgin geliyor. Trump hakkında açılan davalar rağmen tüm anketlerde Biden’e en az beş puan fark atıyor.

    Seçime bir yıldan az kaldı ve Biden’in her geçen gün düşen performansı Trump’ın seçimi kazanması yönündeki beklentileri yükseltiyor. Eğer Trump yeniden Beyaz Saray’a yerleşirse dünyayı saran populist-otoriter dalga zirveye çıkmış olacak. 

    Peki ama İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan ve Batı’nın liderliğinde vüct bulan dünya düzenine ne oldu? Nasıl oldu da Wilders ve Milei gibi hastalıklı fikirleri olan siyasiler milyonlarca insanın oyunu alabiliyor?

    Mülteci sorunu popülizmi besliyor

    Tabi ki bu kadar kapsamlı bir sorunu tek bir yazı ile analiz etmek mümkün değil. Sorun çok boyutlu ve her birisinin alt başlıkları var. Bu yüzden spesifik bir boyutunu seçip ona dair gözlemlerimi paylaşmak istiyorum.

    Aşırı sağın ve popülizmin yükselişine dair herkesin aklına gelen ilk neden önlenemeyen göçler. Özellikle Avrupa ve ABD’ye yönelik göçler sağcı ve populist liderlerin güçlenmesine neden oluyor.

    Avrupa’ya Ortadoğu ve Afrika’dan, Amerika’ya ise özellikle Latin Amerika’dan gelen göçlerin popülist politikacıların ekmeğine yağ sürdüğü muhakkak. Türkiye’de göçmen karşıtlığı ile ön plana çıkan Zafer Partisi ve Ümit Özdağ da bu durumun tipik örneklerinden. 

    Ancak tüm suçu göçmenlere atmak ne kadar doğru? Ne kadar hakkaniyetli?

    Siyasette temel kurallardan birisidir; seçmen kitleler halinde bir yerden başka bir yere doğru yöneliyorsa bu durum her zaman gidilen yerin cazibesinden kaynaklanmaz. Bazen de kaçılan kötü bir yer-yönetim vardır. 

    Aslında şu an içinde bulunduğumuz durum tam da böyle. Amerika özelinde bakalım. Amerika Trump’ın dört yıllık başkanlık döneminde çok kötü bir tecrübe yaşadı. Nitekim Trump seçimi kaybetti.

    Beyaz Saray’a çok tecrübeli bir isim olan Joe Biden oturdu. Herkes Biden’i çok sevmiyordu ama ‘kaçılan’ bir Trump vardı. Fakat Demokratlar o kadar kötü bir performans sergiliyor ki, Trump hiçbir şey yapmasa bile yeniden potaya girdi. Hatta anketlere göre çok da avantajlı geliyor.

    Trump son birkaç yılda aydınlanma mı yaşadı? Olağan üstü yetenekler mi kazandı? 

    Hayır tabi ki. Trump aynı Trump. 

    Üstelik bu kez daha tehlikeli çünkü son yıllarda yasal süreçler nedeniyle çok gerildi. Eğer seçimi bir kez daha kazanırsa ilk dönemin de yapamadığı tüm radikal dönüşümleri yapacaktır. 

    Evet, göçler bir etken ama dünya genelinde aşırı sağcı ve populist politikacıların yükselişe geçmesinin nedeni liberal-demokrat yönetimlerin başarısızlığı.

    Adım adım yeni dünya düzenine doğru

    Biden yönetimini ele alalım.

    O kadar pasif ve etkisiz bir yönetim modeli ortaya koyuyorlar ki, otoriter-populist liderlerin iştahı kabarıyor. Otoriter liderlerle nasıl mücadele edeceklerini bilmiyorlar. Bilseler bile icraata geçirmiyorlar. Bunu fırsat bilen popülist otoriter liderler kendilerine alan açıyorlar.

    Biden’in Türkiye ile ilişkilerine bakın mesela. Biden, Erdoğan’la ilişkisinde ‘küstüm oynamıyorum’ modunda. Erdoğan’ı muhatap almayarak onu cezalandırdığını düşünüyor. Ancak bu politikaların işe yaramadığını da göremiyorlar. AKP liderinin anladığı dili kullanmadıkları için Erdoğan tüm demokratik kurumları adım adım bitirdi ve rehabilitesi onlarca yıl sürecek hasarlar verdi.

    Putin gibi liderler ise liberal-demokrat liderlerin ‘akmaz kokmaz politikalarını’ çok iyi değerlendiriyor. Rusya-Çin gibi liderler otoriter rejimleri ihraç ediyorlar ve Batılı liderler bunu önlemekte aciz kaldı.

    Bir başka ifadeyle şöyle denebilir; liberal-demokrat yönetimler ekonomiden dış politikaya, sosyal politikalardan sağlığa bir çok alanda başarısız oldular ve bunu göçmenlerle kamufle etmeye çalışıyorlar.

    Popülist politikacıların yükselişini sadece göçmenlere fatura etmek hem hakkaniyetli değil hem de sorunu yanlış teşhis olur. 

    Umalım ki çok geç olmadan otoriter dalganın nedenleri tespit edilip çözüm yolları uygulamaya konur. Aksi halde tüm dünyanın Rusya veya Çin’e benzediği bir yeni dünya düzeni ile yaşamak durumunda kalacağız.

    Hele bir de Trump yeniden seçilip gelirse neler olabileceğini tahmin etmek bile mümkün değil.

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Montella’nın sınavı şimdi başlıyor

    Montella’nın sınavı şimdi başlıyor


    HASAN CÜCÜK | YORUM

    Türkiye’nin Avrupa şampiyonaları tarihi EURO 96 ile başladı. 1990’da Sepp Piontek’in temelini attığı milli takım, Fatih Terim – Rasim Kara ikilisi yönetiminde adını tarihte ilk kez Avrupa şampiyonasına yazdırdı. EURO 96 ilk ve son olmadı. Türkiye, artık Avrupa futbolunda kendine yer bulan ülkelerdendi. Son iki Avrupa şampiyonası ise Türkiye açısından hayal kırıklığı oldu. 6. kez adımızı Avrupa şampiyonasına yazdırdık. Bu kez bir ilki daha başarıp, eleme grubunu lider tamamladık. Yolun yarısını geçtik ancak asıl sınav şimdi başlıyor. Zira, son iki şampiyona öncesinde esen hamaset rüzgarlarının faturası acı olmuştu.

    EURO 96’ya kadar, Türkiye’nin Avrupa şampiyonası macerası bir rüyadan ibaretti. Averaj takımından halliceydik. Makus talihimizi değiştiren Alman futbol adamı Sepp Piontek oldu. 1979-90 arasında çalıştırdığı Danimarka’yı futbolda söz sahibi olan ülkelerden birine dönüştüren Piontek’in 3 yıl süren Türkiye macerası saha sonuçları açısından facia, gelecek adına umut dolu geçti. Nitekim, Piontek sonrası koltuğa oturan Fatih Terim, 3 yıl yardımcılığını yaptığı Almanın felsefe ve oyun anlayışını devam ettirdi. 16 ülkenin mücadele ettiği EURO 96’ya adımızı yazdırdığımızda, 90’da atılan adımların meyvesini aldık.

    Belçika – Hollanda ortaklığıyla düzenlenen EURO 2000’ye bu kez dümende Mustafa Denizli yönetiminde katıldık. Gruptan çıkıp, adımızı çeyrek finale yazdırdık. Portekiz’e elenip evimize döndüğümüzde, moralimiz yerindeydi. Averaj takımı rolünden hızla uzaklaşan bir ülke idik. Özgüven kazanmış bir Milli Takım vardı. Nitekim EURO 2008’te bunu sahaya yansıtıp, yarı finale oynadık. Final biletini elimizden kaçırdığımız Almanya müsabakası tezatları barındırıyordu.

    Turnuva boyunca en etkili oyunumuzu Almanlara karşı oynadık. Hem de bir elin parmağını aşan as oyuncularımızın cezalı ve sakat olmasına rağmen. Yarı finalde 3-2 kaybettik ama geri dönüşler ve son dakika golleriyle turnuvaya iz bırakan ekip olduk. Yer gelişken bir not düşelim. Birçok basın-yayın organı ‘’EURO 2008’te üçüncü olduk’’ diye yazıyor. Maalesef bu bilgi doğru değil. Zira, Avrupa şampiyonalarında, dünya kupası gibi üçüncülük maçı oynanmıyor.

    EURO 2016’ya 8 yıl öncesinde olduğu gibi Fatih Terim yönetiminde geldik. Turnuva öncesi gergin bir hava vardı. Arda Turan’ın gazeteci Bilal Meşe’ye uçakta saldırmasına, prim kavgası eklendi. ‘Tüpçü’ Yıldırım Demirören yönetiminin vaat ettiği 500 bin Euro primin dağıtımında, Terim’in adaletsiz yapmasıyla oyuncular kazan kaldırdı. Burak Yılmaz’ın başını çektiği ‘isyan hareketi’, turnuvaya grup aşamasında veda eden Fatih Terim’e can simidi oldu. 24 ülke arasında ikinci tur biletini alamayan 8 ülkeden biri olduk. Kimse bu başarısızlığı konuşmadı. Tek gündem parayı önceleyip ‘prim kavgası’ veren oyuncular oldu. Bu sorunun kaynağı ve başarısızlığın bir numaralı sorumlusu Fatih Terim konuşulmadı.

    EURO 2020’de dümende Şenol Güneş vardı. Pandemiden dolayı bir yıl gecikmeli oynanan turnuvaya 12 farklı şehir ev sahipliği yaptı. Final ise Londra’nın ünlü Wembley Stadı’nda oynandı. Turnuva öncesi “Türkiye en az yarı final oynar!’’ yorumları havada uçuşuyordu. Havalı geldiğimiz turnuvada tam bir hüsran yaşadık. Gruptaki üç maçımızı da kaybedip, sıfır puanla turnuvaya veda ettik. 24 takım arasında sonuncu olmak gibi kötü bir etiketi üzerimize yapıştırdık. Hedef yapılan Şenol Güneş, istifayı seçmedi. EURO 2020’nin hezimetinin koltuğundan edemediği Şenol Hoca’yı 2022 Dünya Kupası eleme gruplarından alınan başarısız sonuçlar etti.

    Stefan Kuntz’la başladığımız EURO 2024 yolculuğumuzun son düzlüğünde koltuğun sahibi İtalyan Vincenzo Montella oldu. İki yıllık Adana Demirspor döneminde Türk futbolunu yakından tanıyan Montella, Hırvatistan galibiyetiyle göreve harika bir başlangıç yaptı. Estonya galibiyetiyle grup liderliğine yükselen Milliler, Galler deplasmanında alınan beraberlik Hırvatistan’ı bir puan geride bırakıp, adımızı lider olarak EURO 2024’e yazdırdı.

    Henüz yolun yarısındayız. 2 Aralık’ta şampiyona gruplarının kurası çekilecek. Türkiye, kura çekimine 2. torbadan girecek. Hani 2. torbadayız diye hemen ayaklarımız yerden kesilmesin. Son şampiyon İtalya 4. torbadan kura çekimine girecek. Fransa, Hollanda ve İtalya ile aynı gruba düşmek bile mümkün. Ölüm grubu olmayan bir kura elbette en büyük arzumuz. Rakipler belli olduktan sonra top artık Montella’da olacak. İtalyan Hoca’nın rakipleri çok iyi analiz etmesi lazım. Rakiplerimizle benzer oyun anlayışına sahip takımlarla hazırlık maçı yapmak önemli avantaj sağlayacaktır. En önemlisi oyuncularımızın turnuvaya fiziken ve mantalite olarak hazır gelmesi lazım.

    Montella, Türkiye’yi Avrupa şampiyonasına götüren ilk yabancı hoca oldu. Şimdilerde rüzgâr İtalyan’dan yana esiyor. Ancak futbolda dün olmadığını en iyi Montella biliyordur. İlk tökezlemede rüzgar tersine dönmekle kalmaz bugün övenler, yarın idam sehpasına çıkarmakta tereddüt etmez.

    Türkiye’nin üst üste üçüncü kez katılacağı bir Avrupa şampiyonasında daha hüsran yaşama lüksü yok. Grup aşamasında evimize döndüğümüzde ne Montella ne de federasyon yönetimi koltuğunda huzur bulmaz. ‘’Bunları düşünmenin şimdi sırası mı?’’ diyenler olacaktır. Tam da sırası. Yoksa hanemize bir hüsran daha yazılır.

     

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • ‘İstikrar Mahpushanesi’nden Yazılar’: YaNe Kıyamet YaNe Refah

    ‘İstikrar Mahpushanesi’nden Yazılar’: YaNe Kıyamet YaNe Refah


    Cem ORHAN – Güney ÇEĞİN


    “On yurttaştan dokuzu benden nefret mi ediyor? Eğer içlerinde tek silahlı olan onuncusu ise bunun ne önemi var!”

    Oliver Cromwell

    Vedat Günyol, gayr-i resmî hâtıratı sayılabilecek Bu Cennet Bu Cehennem eserinde, 1970’lerin ortasında Mina Urgan ile İstanbul Köprüsü’nü dolmuşla geçmeyi seçtikleri bir gün başından geçen bir hâdiseyi anlatır. Günyol ve Urgan, dolmuş ücretini haydutluk seviyesinde pahalı bulan bir yolcunun dolmuş şoförüyle tartışırken şoföre, “Komprador!” diyerek hakaret ettiğine şâhit olurlar. Sol jargon silahşörlüğünde mâhir biridir karşılarındaki. Yalnız aynı hiddetli yolcu, aracın artık hareket etmesi gerektiği uyarısını alınca hepsine karşı haykırır: “Komünistsiniz siz, pis komünistler!”

    Peki bu yurttaş bir “kavram kargaşası” içinde midir? Vedat Günyol’un enfes teşhisiyle, aslında karşımızda bir “kavramsızlık kargaşası”[1] mı vardır?

    Büyük geçişler yaşadığımız iddialarına karşın, 1974-1975 yıllarından kalan bu basit enstantane, sokak röportajlarında Sokratik diyaloglarla karşılaşmayı bekleyen azınlık haricinde kimseye yabancı gelmese gerek. Cennetleri oldukça farklı olsa da cehennemleri aynı olan muhafazakâr ve seküler kesimin bir başka ortak yanı, siyasî söylemle birlikte seçim süreçlerinde zihinlerinin sofistike bir beyin salatasına çevrilebilmesinde yatıyor. Gâyesini ne kadar unutursa mücadele azmi de bunu dengelercesine aynı oranla artan (seküler-muhafazakâr, Kürt-Türk, sol-sağ) siyasî kamplarımız, politik kelime dağarcığını artırdığı her gün analitik düşünce kaldıraçlarından bir başkasına daha vedâ etmeyi borç bilir zira. Muhalefetin borderline melankolisi, karşılığını ümidinde epeyce inatçı olan iktidar kampında bulur.

    Yekpare bir seçmen profili hiçbir coğrafyada bulunmasa da genel eğilim oranlarını teşhis edebiliriz. Muhafazakâr dile göre bir nevi hakikat dedektifi, seküler dile göre ise yanlış bilinç mümessili olan seçmenin, kurulu düzen dışında hiçbir kesimi memnun etmeyi başaramıyor olması ise Türkiye dramasının standartlarına hayli uygun. Rus sosyal bilimci Dmitri Furman’ın Rusya’da ve çevredeki pek çok otoriter yönetimde yükselişini gördüğü ve “imitasyon demokrasi” olarak tanımladığı ‘muhalefet ve iktidar ortaklığı’nda, seçmen keskin uçlu kamplara ayrışırsa kendisine sunulan seçim söylemini politikacıdan bile daha yüksek fiyatta satın alabilir. Ne de olsa gerçek kumarbaza kaybetmek, kazanmaktan her zaman daha çekici gelecektir…

    Bu açıdan toplumun evrimi ile kurumların hareketsizliği arasındaki paradoksun sonuçta illâki evrensel dönüşümlere yol açacağı sabit-fikri sanırız en iyimser olanlar tarafından bile Türkiye’de terk edilmeye başlandı. Yapı buhranlarının inanç buhranlarıyla beslendiği koşullarda toplumsal dönüşümün başlayacağı ümidi içindeki muhalif düşünce ile yitirilmiş refâha yeniden erişim ümidi içindeki muhafazakarlık, müsabakanın sonunda hayallerine kavuşamayacak görünüyor. Bir tarafta ancak kamu işleyişi üzerine kaygılanmama şartıyla düzen koruyuculuğu vasfını halka yükleyebilen iktidar, öbür tarafta ise haklı çıkmaktan ziyâde başkalarının haksızlığını ispat etmeyi zafer belleyen muhalefet; bu söylem açmazı hem reformları hem de büyük dönüşümleri diskalifiye etme potansiyeline sahip.

    Gelgelelim tüm bunların yanında sözümona karşıt kesimleri birbirine dolayan vahim bir ‘öznellik teknolojisi’ de var: hınca kalıcı bir biçimde kendini teslim etme ve bunun, düzen içinde sabitlenme riskini daimî olarak muhafaza etme hâli. Politik mızmızlanmaların ihbar türünden iğnelemelere, ironi konusunda ifrata kaçan ruh halinin de bazen yüce nostaljik geri çekilmelere apansızca geçişlilikler yaşadığı bir ahvalden bahsediyoruz. Dolayısıyla kavramsızlık kargaşasının yanı başında bir de hıncın yarattığı idrâk noksanlığının tezahürü olarak karşımıza çıkan bir tür ilkesizlik siyasetinin başat siyaset haline geldiğini itiraf etmek gerekir.

    İktidarın her seferinde daha ileri geleceğe ertelenen refah ve Büyük Türkiye ümidini, kaba zıttıyla muhalefetin söylem varyantlarında bulmasına şaşmamalı: Seçmeni yanlış bilinçle ithâm etme ve beklenen büyük kaosun yeni fırsatlar sunacağını pazarlama kısayolu. Halbuki kurguda bile kâtil ve hırsızlara sempati beslenmesi yaygındır ama aynı sempatinin züppelere bağışlandığı nadirdir. Herhangi bir yenilik sunmayan aşağılama kültünün yeterli gelmediği ölçüde büyük kaos beklentisine ümit bağlanması ise realiteden ziyade, insanın kıyamete yönelik psikolojik ihtiyacından izin almakta.

    Gelecek ümidinin fırsatçılığa varan suistimali mevcutsa, ekonomik veya toplumsal kıyameteskatoloji düşüncesinin politik roller kazanması daha da kolaylaşır. Bir bakıma hem uçuş hem de düşüş aynıdır; aynı hisleri yaşarsınız, ikisinde de boşlukta rüzgârla mücadele edersiniz ama hareketin uçuş mu yoksa düşüş mü olduğunu nihayetinde yere çakılıp çakılmadığınız gerçeği tayin eder. Böyle kritik bir zirve ve zemin yolculuğunu kanaat önderlerinin hayallerinde kurması ne kadar kolay ise, toplumun -ondan beklenen ölçüde- bu hisleri yaşaması da o denli zordur.

    1- Günyol, Vedat (1975), Bu Cennet Bu Cehennem, Çan Yayınları, İstanbul, s.7-8

    Kaynak: Artı Gerçek
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Gerçek güç korkudan gelir!

    Gerçek güç korkudan gelir!


    M. NEDİM HAZAR | YORUM

    Önce klasik bir özet ardından yine bir kavram ile başlayalım.

    The Dark Knight (Kara Şövalye), Christopher Nolan’ın yönettiği ve 2008 yılında yayımlanan bir süper kahraman filmi. Batman serisinin ikinci filmi olan bu yapım, Gotham Şehri’nde suçla mücadeleyi ve kahramanlık ile kötülük arasındaki çizgiyi araştırıyor. Film, Batman’in (Christian Bale tarafından canlandırılır) Joker (Heath Ledger) ile olan mücadelesine odaklanıyor. Joker, kaos ve anarşi oluşturmak için şehri terörize eden bir suç dehasıdır.

    Film, Batman’in suçla mücadeledeki etkinliğini ve Gotham Şehri’nin suç oranında azalmayı gösterirken başlar. Ancak Joker’in ortaya çıkışıyla şehirdeki dengeler değişir. Joker, hem mafya gruplarını hem de şehir yönetimini hedef alarak kaos yapmaktadır ve böylelikle Batman’in ahlaki değerlerini sınamaktadır. Joker, Batman’i etik sınırlarını zorlayacak durumlarla karşı karşıya bırakarak onun kahramanlık anlayışını sorgulatır.

    Filmin diğer önemli karakterlerinden biri de Savcı Harvey Dent’tir (Aaron Eckhart tarafından canlandırılır). Dent, Gotham’ın suçla mücadeledeki umudu olarak görülür, ancak Joker’in manipülasyonları sonucu trajik bir şekilde “Two-Face” (İki Yüz) adında bir suçlu haline gelir. Bu dönüşüm, Gotham halkının adalet anlayışını ve kahramanlarına olan inancını sarsar.

    Batman, Joker’i durdurma ve şehrin güvenliğini sağlama konusunda zorlu bir mücadeleye girişir. Bu süreçte, Batman’in sadık yardımcısı Alfred (Michael Caine) ve Lucius Fox (Morgan Freeman) gibi karakterler de önemli roller oynarlar. Film, Batman’in Gotham Şehri için yaptığı fedakarlıklar ve kişisel sınırlarının zorlanması etrafında şekillenir.

    The Dark Knight, Heath Ledger’ın Joker olarak gösterdiği olağanüstü performansı, karanlık tonu, derin karakter gelişimleri ve ahlaki ikilemleri ile dikkat çeker. Film, süper kahraman türünü yeniden tanımlayan bir başyapıt olarak kabul edilir ve eleştirmenlerce geniş çapta övgü alır. Heath Ledger, bu rolüyle postüm olarak En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Oscar’ını kazanır.

    Christopher Nolan’ın “The Dark Knight” filmi, sadece bir süper kahraman filmi olmanın ötesinde, derin felsefi temalarıyla dikkat çekiyor. Film, Batman, James Gordon ve Harvey Dent’in Gotham City’deki organize suçları yıkmak için bir araya gelmelerini ve bu süreçte karşılarına çıkan anarşist Joker’in sebep olduğu kaosla mücadelelerini anlatıyor​​. Film, eleştirmenler ve izleyiciler tarafından, süper kahraman filmlerine yeni bir bakış açısı getirdiği ve gerçekçi tonuyla övgü alarak, 2000’lerin en iyi filmleri arasında gösteriliyor.

    Filmde, Batman’in suçla mücadelesi, daha büyük suçların yükselişine ve Joker gibi terörizmi silah olarak kullanan bir karakterin ortaya çıkmasına yol açan bir yükseliş temasını işliyor. Christopher Nolan, bu yükseliş temasını ve Joker’in anarşik doğasını, dünyayı yıkmak isteyen biri olarak tanımlayarak açıklıyor​​. Ayrıca film, Harvey Dent’in merkez karakter olarak işlenmesiyle dikkat çekiyor. Dent, Batman ve Joker arasındaki mücadelenin merkezinde yer alırken, en doğru insanların bile bozulabileceğini göstermek için Joker tarafından hedef alınıyor​​.

    Filmde Joker, tamamen kötü bir psikopat ve anarşist olarak betimleniyor; mantık, akıl ve korkudan yoksun bir karakter olarak, Batman, Dent ve Gordon’un ahlaki ve etik sınırlarını test ediyor. Nolan, Joker’i amacı olmayan bir karakter olarak gösterirken, aynı zamanda onun herkesi zorlandığında kendisi gibi yapabileceğini kanıtlama arzusuna da vurgu yapıyor.

    Son tahlilde The Dark Knight filminin, süper kahraman filmi türüne derin bir felsefi boyut katarken aynı zamanda ahlaki ikilemleri, terörizmi ve insan doğasının karanlık yönlerini sorguladığı görülüyor. Film, bu temaları ele alırken, karakterlerin kişisel mücadelelerini ve içsel çatışmalarını da ön plana çıkarıyor, böylece izleyiciye sadece heyecan verici bir hikaye sunmakla kalmayıp, aynı zamanda düşündürücü bir deneyim de yaşatıyor.

    Hatırlayalım; on dört yıl önce anne ve babasının acımasız cinayetine tanık olan Bruce Wayne, intikam arayışına çıkar. Ailesini öldüren adam, Joe Chill, Gotham’ın organize suç dünyasında kötü şöhretli bir isim olan Carmine Falcone’ya karşı tanıklık yapması karşılığında şartlı tahliye edilmiştir. Bruce, Chill’in şartlı tahliye duruşmasına bir silahla gelir ve onu öldürmeyi planlar. Ancak, Bruce planını gerçekleştiremeden, Falcone için çalışan bir tetikçi Jack Ruby tarzında Chill’i öldürür. Bruce daha sonra Falcone ile yüzleştiğinde, suç patronu genç Wayne varisine hayatı tanımlayacak bir ders verir: Gerçek güç korkudan gelir. Falcone, Bruce’un hayatın karanlık tarafı hakkında hiçbir şey bilmediğini söyleyerek onu azarlar ve Bruce’un babasının anısına hakaret ederek genç “Gotham Prensi”ni ıslak, çamurlu sokaklara atar.

    Bruce, suçlular hakkında bilgi edinmek için Gotham’dan ayrılır: Kim oldukları, nasıl çalıştıkları ve onları suç hayatına neyin ittiğini merak etmektedir. Bruce, “İlk defa aç kalmamak için çaldığımda… Doğru ve yanlışın basit doğasına dair birçok varsayımımı kaybettim. Ve seyahat ettiğimde, bir suçtan önceki korkuyu ve başarının heyecanını öğrendim,” diye itiraf eder. Ancak, “asla onlardan biri olmadığını” da vurgular. Dünyanın dört bir yanından suçlularla yan yana çalışarak suç unsurlarını tamamen anlamak için çıktığı bu yolculukta, Bruce sonunda brutal bir Bhutan hapishanesine atılır ve burada Ducard adında bir adam ile samimi olur. Suç dünyasında geniş çapta korkulan bir öz-savunma örgütü olan Gölgelerin Ligi’nin başı R’as al Ghul’ü temsil eden Ducard, Bruce’a şöyle der: “Kendini sadece bir adamdan fazlası yaparsan, kendini bir ideale adarsan ve seni durduramazlarsa, tamamen başka bir şeye dönüşürsün… Efsane, Bay Wayne.” Bruce, Şebekenin Gotham Şehri’ni tamamen yok etme niyetini öğrenene kadar onlara katılma ve uzun eğitimini alır, çünkü şehir düzeltilmez bir şekilde yozlaşmıştır. Bruce, Lig (şebekeyi) terk eder ve Gotham’ı kendisinden kurtarmak için geri döner. Ducard’ın “Korkuyu yenmek için korku olmalısın” dersinden ilham alarak, Bruce kendi kabuslarını benimser ve Gotham’ın suç unsurlarını korkutmak için bir sembole dönüştürür. Bruce Wayne, Batman olur.

    Malum olduğu üzere Christopher Nolan’ın Kara Şövalye üçlemesi, Batman serisini yeniden başlatır. Bu süreçte, Nolan Gotham Şehri’nin ikonik savunucusunu, Amerikan siyasi sisteminin temelini oluşturan prensiplerle çelişen bir karaktere dönüştürür. Nolan’ın Batman’i daha karanlık, güvenlik adına hakları ihlal etmeye daha meyilli ve önceki versiyonları aşan bir seviyede vigilante (yasa dışı adalet savunucusu, ki birazdan izah edeceğim) uygulamaları yapar. Nolan’ın Kara Şövalye’sinin muhafazakar dürtülerle motive edilen bir kahraman olduğu yaygın olarak kabul edilir. Kara Şövalye, hükümetin başarısız olduğu durumlarda devreye girer ve topluma tehdit oluşturan unsurları takip ederken, suçluların haklarını ve yasaların harfini, hukuk ve düzen adına göz ardı etmeye isteklidir. Sonuçta, Nolan’ın Batman’i, Gotham’ın sorunlarını çözemeyen kurumları korumak için suçu üstlenen ve kenara çekilen bir kahraman olarak hareket eder.

    Vigilantizm, yasal otoritelerin yerine geçerek adaleti kendi ellerine alan bireyler veya gruplar tarafından uygulanan öz-yönetim veya öz-savunma faaliyetlerine deniyor. Bu terim, genellikle yasa dışı veya yarı yasal faaliyetlerle ilişkilendirilir ve sıklıkla yargı ve polis güçlerinin yetersiz kaldığı veya adaletsiz olarak algılandığı durumlarda ortaya çıkıyor.

    Vigilantizm, genellikle şu özelliklere sahip:

    Yasal otoritenin yerini alma veya onun işlevlerini üstlenme: Vigilantler, yasal yargı ve polis sisteminin yerine geçerek, suçluları yakalama, yargılama ve cezalandırma görevini üstlenirler.

    Topluluk tabanlı hareket: Bu tür faaliyetler genellikle belirli bir topluluk veya grubun üyeleri tarafından gerçekleştirilir ve bu gruplar genellikle kendilerini toplumun koruyucusu olarak görürler.

    Yasalara uymama veya yasa dışı yöntemler: Vigilantizm genellikle yasalara uygun olmayan yöntemlerle, şiddet kullanımını içerebilir ve hukuk dışı davranışlar sergileyebilir.

    Toplumun adalet anlayışı: Vigilantizm, toplumun belirli bir adalet anlayışını yansıtır ve genellikle mevcut yargı sisteminin yetersizliğine veya adaletsizliğine bir tepki olarak ortaya çıkar.

    Vigilantizm, bazı durumlarda toplum tarafından desteklenebilirken, genellikle yasal ve etik sorunlara yol açar ve hukukun üstünlüğüne zarar verebilir. Bu faaliyetler, özellikle yargısız infazlar ve keyfi şiddet uygulamaları gibi insan hakları ihlalleri ile ilişkilendirilebiliyor.

    Kavramın Batman serisiyle ilgisine gelecek olursak.

    Joel Schumacher’in Batman ve Robin’inin 1997’de gündüz gözüyle çekilen bir felaket olmasının ardından, herkes yönetmenin çizgi roman ikonu Batman’i sonsuza dek öldürdüğünü düşünebilirdi. Ancak sadece sekiz yıl sonra, İngiliz yönetmen Christopher Nolan Kara Şövalye’yi yeniden diriltti ve yardımcılarını, neon ışıklarını v e lastik meme uçlarını kaybederek daha fazla gerçekçilik ve güncel uygunluk sağladı.

    Kara Şövalye üçlemesi boyunca Batman, liberal demokratik toplumların bireysel haklar, çeşitlilik ve hesap verebilirlik konularında sahip olduğu en temel varsayımları sorgulayan davranışlarda bulunur. Rachel, Alfred ve Fox gibi sonunda onu destekleyen kişilerin bile sorguladığı stratejiler kullanarak, Batman sürekli olarak yasanın ve bireysel hakların belirlediği ilkelerin dışında güç uygular. Gotham’ın tüm vatandaşlarının cep telefonlarını dinleyerek Joker’i takip etmek için kullanması, suçluları sorgulamak için işkence yöntemlerine başvurması veya organize suç için çalışan bir finansörü kendi ülkesinden kaçırarak zorla Amerika Birleşik Devletleri’ne getirmesi gibi eylemlerle, Batman hukukun ve hak temelli ilkelerin dışında taktikler uygulayarak düzeni korumak ve adaleti sağlamak için adımlar atar. Batman’in adaleti sağlamak adına yasaların dışına çıkmaya istekli olması, düzeni korumak için hukukun üstünlüğüne dayanan toplumlar için problematik bir durumdur. Dahası, Batman’in takip ettiği amaç uğruna başkalarının haklarını askıya alması, Gotham Şehri’nin siyasi çerçevesini oluşturan liberal demokratik kurumlarla çatışır.

    Liberal demokrasi, insan özgürlüğünü en üst düzeye çıkarmayı amaçlar. Liberaller için, politikanın amacı, bireyin toplum ve pazardaki özgür seçimini en fazla ölçüde engelleyen dışsal bariyerleri kaldırmaktır. Klasik liberal düşünürlerden John Locke (1632–1704), doğal hakların ön-siyasi olduğunu savunur: birey için herhangi bir devletin oluşmasından önce bu haklar vardır. Hükümetlerin birincil yükümlülüğü hakları korumak ve bu hakları daha güvence altına almak için var olmaktır. Siyasi otorite, bu nedenle, “yönetilenlerin rızası” üzerine dayanır ve haklarını korumak için hükümet kurumları oluşturmak amacıyla birbirleriyle “sosyal sözleşme” yaparlar. Daha yeni liberal filozoflardan John Rawls (1921–2002), siyasi hakların özgür bir toplum için temel olduğunu savunarak bu geleneği ilerletmiştir. Rawls’a göre, bir toplumun ilk yükümlülüğü, herkes için en iyi olduğunu iddia eden belirli bir yaşam tarzını teşvik etmek yerine hakların önceliğini korumaktır. Liberal politik felsefenin ortak bir özelliği, temel hakların – yaşam, özgürlük, mülkiyet ve mahremiyet gibi – devlet gücünün meşru uygulanmasına sınırlamalar koyduğu inancıdır. En önemlisi, bu haklar toplumun güvenliği ve refahı üzerinde önceliklidir. Rawls’un ifade ettiği gibi, “Her birey adalet üzerine kurulu bir dokunulmazlığa sahiptir ki bu, toplumun genel refahı bile bunu geçersiz kılamaz.”

    Batman, bireysel haklar olarak adlandırılan şeylerin toplumun refahına öncelik verilmesi gerektiği şeklinde hareket ederek, bu prensiplere dayalı çerçeveye açıkça aykırıdır. Liberalizmin özgürlük ve haklar üzerine vurgusuyla keskin bir tezat oluşturan Batman’ın politik perspektifi, bireyin üzerinde hüküm süren sosyal düzenin dokunulmazlığı olduğunu öne sürer.

    Haklar meselesinde, Nolan’ın Kara Şövalyesi, muhafazakar politik teorinin felsefi geleneğinden açıkça kaynaklanan kavramları dile getirir. Onsekizinci yüzyıl İskoç filozofu David Hume, politik muhafazakarlığın babalarından biri olarak geniş çapta kabul görür. Hume, politikanın “haklar” ve “yönetilenlerin rızası” gibi soyut kavramlar yerine, ortak yaşamımızda ve geleneklerimizde zaten yerleşmiş uygulamalara dayanması gerektiğine inanır. Bu tür soyutlamalar, politik otoriteyi tamamen hayali bir “sosyal sözleşme” yerine alışkanlık ve geleneklerin gerçekliği üzerine kurarak aslında politik otoriteyi baltalar. Politik otoritenin meşruiyeti, itaat alışkanlığı üzerine dayanır ve böylece otorite, herhangi bir iradi rıza eyleminden önce var olur. Liberal sosyal sözleşme teorisyenlerinin aksine, Hume meşruiyetin ancak bir politik düzen var olduktan sonra gelebileceğini savunur. Politik otoriteyi tanırız çünkü o yönetimdedir; yönetimde değildir çünkü biz onu tanımışızdır. Otoriteyi nihayetinde kabul ederiz çünkü bunu yapmak bizim çıkarımızadır, çünkü bizi güvende tutar.

    Hume, olağanüstü durumlarda bir devrimin haklı olabileceğini dışlamaz ancak genel tutumu, “itiraz etmek, şeylerin ortak gidişatında görevimizdir” şeklindedir, çünkü sosyal düzenin tüm faydaları, yasal otoritelere itaatimize bağlıdır. Devrimci faaliyetler genellikle tehlikeli ve kontra üretkendir. Batman, mevcut düzeni tamamen alt üst etmek ya da R’as al Ghul’un planladığı gibi Gotham’ı yere sermek yerine reform yapmayı tercih ettiği sürece, bir Hume muhafazakarlığı örneği olarak görülebilir.

    Hume’un muhafazakar politik felsefesi, Batman’in sosyal düzeni savunmak için kullandığı görünüşte özgürlükçü olmayan taktikleri de haklı çıkarabilir. Anarşi her şeyden kaçınılması gereken bir durumdur, çünkü neredeyse hiç kimse için şahsi çıkarı içermez; dolayısıyla toplumumuzun tam bir düzensizliğe düşmesini önlemek için ne gerekiyorsa yapılması gerektiği savunulabilir. Bu nedenle, bir kriz durumunda suçla mücadele edenlerin davranışlarını uygulamada işe yaramayan soyut ilkelerle sınırlamamaları gerektiği iddia edilebilir. Rachel’ın ölümünden ve sonraki itibar kaybından sonra Harvey Dent, Gordon ve Bruce’a, “Ahlaksız bir zamanda düzgün insanlar olabileceğimizi düşündünüz!” der. Batman, ahlaksız bir zamanda ahlaksız bir adam olması gerektiğini kabul eder; oysa Dent’in düşüşünden önce, daha düzgün bir zamanda düzgün bir adam olabileceğini ummuştur. Batman’ın suçla mücadele teknikleri, bu nedenle Gotham’a düzeni geri getirmek için işe yarayan şeylere dayanır. Hume normalde ne vigilantizmi ne de yargı sürecinin kenara bırakılmasını onaylamayabilir, ancak sosyal düzenin tamamının tehlikede olduğu bir durumda istisna yapmaya istekli olabilir.

    Nolan’ın Bruce Wayne’e odaklanması Maskenin arkasındaki berbat adam, sözde ‘eğlenceli franchise’ için bir dizi sonuç doğurdu. Yarasa kostümünü üçlemenin büyük bir kısmının dışında bırakmak ve Gotham Şehri’nde New York olarak da adlandırılabilecek kadar tanınan yönetmen, eleştirmenleri filmdeki olaylar ile çağdaş sosyo-politik bağlam arasında karşılaştırmalar yapmaya davet edercesine bir üçleme yapmıştı. Nitekim Nolan, Rolling Stone’a verdiği bir röportajda ‘filmlerin gerçekten politik olma amacı taşımadığını’ belirtse de pek çok kişi aksini iddia ederek üçlemenin fikirlerine kendi yorumlarını katarak Nolan’ın bu kadar habersizce böylesi bir uzay oluşturmayacağından emindi!

    Hatta bazı sine-ideolojik yorumcular Christopher Nolan’ın Batman üçlemesi dikkate değer yakın geçmişte gişe rekorları kıran neredeyse tüm Hollywood filmlerinden çok daha açık bir şekilde sağcı olduğunu ileri sürdüler. Açıkçası şahsen bu görüşlere tamamen katılmamakla birlikte, yine de çok ilginç bir perspektif oluşturduğu için, bilinmesi gerekiyor.

    Vigilantizm, adalet ve intikam

    Kara Şövalye üçlemesi, Batman’in kanunsuzluğun, adaletin, intikamın ve hatta faşizmin bir sembolü olduğu konusunda uzun süredir var olan tartışmaların devam etmesine yol açtı. O suçlularla savaşan bir ‘iyi’ güçtü ve maske takarak, karanlıkta onlara saldırarak ve yerel polisin uyguladığı yasalar, kısıtlamalar v e yolsuzluklar tarafından sınırlandırılmadan kendi kanunsuz adaletini uygulayarak alternatif bir kanunu uygulayıcı olmuştu. Tamam Bruce Wayne karakteri, ailesinin katilinden intikam almak isteyerek başlamıştı maceraya ama daha sonra gittiği yol onu bambaşka bir menzile çıkarmıştı.

    Onun eğitim sürecine çok farklı bakan eleştirmenler de oldu. Söz gelimi bazı eleştirmenler Wayne’in dağlarda ‘terörist eğitim kampı’ olarak adlandırdığı yere katıldığını ve eve döndüğünde düşmanlarıyla savaşmak üzere eğitildiğini yazdılar. Daha da ilerisini düşünen vardı: Bazıları Wayne’in Batman’ini karanlık bir birlikle eğitim gören, ancak onların sert yöntemlerini reddettikten sonra nihayet 11 Eylül 2001’den önce Amerika’nın Taliban’la olan ilişkisini yansıtan bir ‘geri tepme’ için kapısında beliren bir terörist olarak gördüğünü yazdı.

    Michigan Üniversitesi’nden Joseph Packer üçleme için, “Muhalif sağın ezoterik kahramanı Batman” diye yazmıştı. Bir başka eleştirmen John Nolte ise Nolan’ın bu üçlemesinin aynı zamanda Obama’ya atılan sert bir tokat olduğunu yazacaktı.

    Bu perspektiften bakıldığında ise son derece basit bir şekilde bir korelasyon kurmak da kolaydır: Batman, Kara Şövalye’nin sonunda Two-Face’in cinayetlerinin sorumluluğunu üstlendiği için, savaş zamanında Amerika’nın kirli işlerini yapmaya istekli olan George W. Bush ile karşılaştırılabilir. Amerika, kötülüğü bulduğu her yerde onunla savaşmak ve 11 Eylül saldırılarının intikamını almak için uluslararası yasaların prangalarından kurtulmak zorunda olan bir kanunsuzdur!

    Gerekçesi de anlaşılabilirdir esasen: Amerikan siyasi ve askeri elitinin böyle bir saldırıyı umduğuna inanan birçok kişi var çünkü bu onlara daha fazla savaş başlatmak ve dünyanın geri kalanı üzerinde daha fazla Amerikan egemenliği kurmak için halkın iradesini kendi taraflarına çekmek. Batman gibi çizgi roman karakterleri de benzer şekilde savaşacak bir düşmana ihtiyaç duyar.

    Son tahlilde yüzyılın en çok övgü alan ve etkili filmlerinden biri, Christopher Nolan’ın Batman üçlemesinin ikinci bölümü olan The Dark Knight’tır. Film sadece süper kahraman türünü yeniden tanımlamakla kalmadı, aynı zamanda Nolan’ın bir yönetmen olarak parlak vizyonunu ve yeteneğini de sergiledi. Nolan, karmaşık ve özgün anlatıları, ayrıntılara olan titiz dikkati ve seyirciye sürükleyici ve duygusal deneyimler sunma yeteneği ile tanınır.

    The Dark Knight’ın en ilgi çekici yönlerinden biri, doğrusal olmayan anlatımın kullanılmasıdır. Bu teknik, olayları kronolojik sıralamalarından farklı bir sırada sunarak, seyircinin zaman ve nedensellik algısını zorlayan karmaşık ve etkileyici bir anlatı inşa eder.

    Film boyunca birçok sahnede doğrusal olmayan anlatım uygulanır, örneğin açılış banka soygunu sahnesinde, Joker’in adamlarının birbirlerini sırayla öldürdükleri, soygunun arkasındaki ustalığın kim olduğunu en sonunda öğrenene kadar gideriz. Bir başka örnek ise Batman ve Joker’in Harvey Dent ve Rachel Dawes’ın ayrı yerlerde tutulduğu sırada gergin bir konuşma yaptıkları sorgu sahnesidir. Sahne, üç mekan arasında gidip gelerek, kaderleri hakkında gerilim ve belirsizlik oluşturur.

    Doğrusal olmayan anlatım kullanarak, Nolan filmdeki temaları ve motifleri, kaos, anarşi, ahlak ve adalet gibi, güçlendirir. Ayrıca Joker’in öngörülemez ve kaotik doğası ile Batman’in suçla savaşta rasyonel ve düzenli yaklaşımı arasında bir kontrast oluşturur. Doğrusal olmayan anlatım, Nolan’a karakterler üzerindeki olayların psikolojik ve duygusal etkilerini, örneğin Harvey Dent’in Two-Face’e dönüşümünü ve Batman’in suçları için suçu üstlenme kararını keşfetme imkanı da tanır.

    Karakter gelişimi, özellikle hikayesi boyunca önemli değişiklikler geçiren karmaşık ve etkileyici karakterlere sahip bir film olan The Dark Knight gibi, hikaye anlatımının en önemli yönlerinden biridir.

    The Dark Knight, ahlak, adalet ve kaosun farklı yönlerini temsil eden üç ana karakteri tanıtır: Batman, Joker ve Harvey Dent. Batman, kendi kurallarıyla suçla savaşan ve sık sık yasa ve kamuoyu ile çatışan maskeli kahramandır. Joker, Gotham Şehri’nde kaos ve düzensizlik yaratmayı amaçlayan, Batman’in ahlaki kodunu sorgulayan ve sınırlarını zorlayan anarşist kötü adamdır. Harvey Dent, yozlaşmış şehre adalet getirmeye çalışan ve yasayı korumaya çalışan idealist bir bölge savcısıdır, ancak kendi iç şeytanları ve ayartmalarıyla da yüzleşir.

    Film boyunca, bu karakterler, eylemlerini, motivasyonlarını ve ilişkilerini etkileyen önemli dönüşümlerden geçerler. Batman, kendi kimliğiyle yüzleşmek ve Gotham’ın ihtiyaç duyduğu kahraman olmaya devam edip edemeyeceğine karar vermek zorundadır. Ayrıca, taklitçileri teşvik etmek, müttefiklerini tehlikeye atmak ve aşk ilgisini kaybetmek gibi seçimlerinin sonuçlarıyla da başa çıkmak zorundadır. Joker, gizemli ve öngörülemez bir suçlu olarak başlayarak, Gotham’ı çöküşün eşiğine getiren bir dizi karmaşık planı yöneten bir deha haline gelir. Ayrıca, Batman’in inanç ve değerlerine meydan okuyan bükülmüş felsefesini ve dünya görüşünü de ortaya koyar. Harvey Dent, trajik bir kayıp ve korkunç bir yaralanma sonrasında, asil ve karizmatik bir liderden intikamcı ve acımasız bir maskeli kahramana dönüşür. Ayrıca, Joker’in oyununda bir piyon haline gelir, bu da onun kusurlarını ve zayıflıklarını açığa çıkarır.

    Bu üç karakterin karakter gelişimi, filmi birkaç yönden anlatı karmaşıklığına katkıda bulunur. İlk olarak, izleyiciyi yatırım yapmaya ve olay örgüsünün iniş çıkışlarına şaşırmaya devam etmelerini sağlayan dinamik ve ilgi çekici bir konu oluşturur. İkinci olarak, ahlak, adalet, kaos, kimlik, seçim, sonuç, kahramanlık, kötülük vb. gibi anlamlı ve ilgili çeşitli temaları ve konuları keşfeder. Üçüncü olarak, izleyicinin karakterlerle ve eylemleriyle empati kurmasını, onlarla ilişki kurmasını veya sorgulamasını sağlayan zengin ve nüanslı bir karakterizasyon inşa eder. Dördüncü olarak, karakterler arasında bir kontrast ve çatışma oluşturur, bu durum da filmdeki gerilimi ve dramı artırır.

    Karakter gelişimi, The Dark Knight’ın anlatı kalitesini ve etkisini artıran önemli bir unsurdur. Batman, Joker ve Harvey Dent’in hikaye kıvrımlarını takip ederek, film, insan doğası ve toplumun çeşitli yönlerini keşfeden sürükleyici ve karmaşık bir anlatı sunar.

    The Dark Knight, genellikle gelmiş geçmiş en iyi süper kahraman filmlerinden biri olarak kabul edilmesinin bir diğer nedeni karmaşık konu yapısıdır.

    Film, Joker’in yönettiği cesur bir banka soygunuyla başlar; Joker, kaotik ve öngörülemez bir kötü adam olarak kendini tanıtır. Bu, filmin ana çatışmasını kurar: Batman’in, Joker’in Gotham Şehri’nde anarşi ve terör oluşturmasını durdurma mücadelesi. Bu süreçte, Batman, yozlaşmış Two-Face’e dönüşen bölge savcısı Harvey Dent’in yükselişi ve düşüşü, kimliğini halka açıklama veya masum bir adamın suçu üstlenmesine izin verme ikilemi ve Joker’in onu ve Gotham’ın vatandaşlarını maruz bıraktığı ahlaki testler gibi diğer konu noktalarıyla da uğraşmak zorundadır.

    Bu konu noktaları izole veya rastgele değil, aksine birbiriyle mantıklı ve etkileyici bir şekilde iç içe geçmiş ve birbirini tamamlayan bir yapıda ilerler. Örneğin, Harvey Dent’in Two-Face’e dönüşümü, Joker’in manipülasyonunun ve şiddetinin doğrudan bir sonucudur ve bu durum aynı zamanda Batman’i kendi ahlak kodunu sorgulamaya iter. Joker’in planları, Batman’i Rachel’ı mı yoksa Harvey’i mi kurtaracağı veya Gotham halkına güvenip güvenmeyeceği gibi kendisi ve diğerleri için sonuçları olan zor kararlar almak zorunda bırakır. Film ayrıca, Batman ve Joker arasındaki benzerlikleri ve farklılıkları, örneğin adalet, düzen ve kaos hakkındaki görüşlerini vurgulamak için paralellik ve kontrast kullanır.

    Bu karmaşık konu yapısının izleyicinin ilgisini ve anlayışını üzerindeki etkisi büyüktür. Film, izleyiciyi dönemeçleriyle koltuğunun kenarında tutarken aynı zamanda hikayenin daha derin temaları ve mesajları hakkında düşündürür. Film, izleyicinin kendi varsayımlarını ve değerlerini sorgulamasını, karakterlerin ikilemleri ve motivasyonlarıyla empati kurmasını zorlar. Film, ayrıca çoklu izlemelerde yeni detaylar ve bağlantılar keşfetme imkanı sunar ve deneyimi zenginleştirir. The Dark Knight, karmaşık konu yapılarının bir filmin kalitesini ve etkisini nasıl artırabileceğini gösteren hikaye anlatımının bir başyapıtıdır.

    Bu filmi bu kadar çekici kılan ana unsurlardan biri, alt metin kullanımıdır.

    Alt metin, karakterlerin diyaloglarında veya eylemlerinde açıkça ifade edilmeyen, ancak ima edilen veya ima edilen altta yatan anlam veya mesajdır. Alt metin, karakterlerin gerçek motivasyonlarını, duygularını, düşüncelerini veya çatışmalarını, hikayenin temalarını, sembollerini veya metaforlarını ortaya çıkarabilir. Alt metin, sahnede kullanım şekline bağlı olarak gerginlik, suspense, ironi, mizah veya belirsizlik oluşturabilir.

    Suspense ise, sinema ve edebiyatta sıklıkla kullanılan bir anlatım tekniği ve duygu durumudur. Temelde, izleyici veya okuyucunun bir olayın sonucu konusunda hissettiği belirsizlik ve heyecan duygusunu ifade eder. Suspense, hikayede gerilim oluşturmak ve seyircinin ilgisini canlı tutmak için kullanılır. Bu teknik, seyirciye hikayenin bazı önemli unsurları hakkında bilgi verirken, diğer kritik bilgileri gizleyerek ya da erteleyerek çalışır.

    Alfred Hitchcock gibi yönetmenler, sinemada suspense kullanımı konusunda usta kabul edilirler. Hitchcock, izleyicinin bilgiye sahip olduğu ancak karakterlerin bu bilgiden habersiz olduğu durumları kullanarak “bombanın masanın altında olduğunu bilmek ama karakterlerin bilmemesi” gibi durumlar yaratarak ikonik suspense sahneleri oluşturmuştur. Bu teknikler, seyirciyi hikayenin içine çeker ve onları sürekli olarak ne olacağını merak ettirir.

    Dönelim alt metin meselesine.

    The Dark Knight, hem diyaloglarında hem de görsellerinde bol miktarda alt metin içerir. Örneğin, Batman, Joker’i polis istasyonunda sorguladığında, Joker şöyle der: “Beni tehdit edecek hiçbir şeyin yok. Bütün gücünle yapacak hiçbir şeyin yok.”

    Bu replik, sadece Joker’in korkusuzluğunu ve nihilizmini değil, aynı zamanda Batman’in ahlak kodunu anladığını ve onu kırmaya çalıştığını da gösterir. Buradaki alt metin, Joker’in Batman’in onu öldürmeyeceğini bildiği ve onu sınırlarına kadar zorlamak istediğidir.

    Filmdeki alt metnin bir başka örneği, Harvey Dent’in kararlar almak için kullandığı iki yüzlü madeni paranın tekrar eden motifidir. Madeni para, Dent’in çift doğasını, adalet ve intikam arasındaki mücadelesini ve sonunda Two-Face’e dönüşümünü temsil eder. Madeni para ayrıca, film boyunca hissedilen şans ve kaos temasını, ayrıca Batman’in Dent’i mi yoksa Rachel’ı mı kurtaracağına dair ahlaki ikilemini de simgeler.

    Alt metin, film anlatısına derinlik ve ek katmanlar ekler, çünkü izleyiciye hikayeyi daha derin bir seviyede anlamlandırma ve farklı yollarla yorumlama olanağı sağlar. Alt metin, karakterleri ve ilişkilerini de zenginleştirir, çünkü onların karmaşıklıklarını ve çelişkilerini ortaya koyar. Alt metin, The Dark Knight’ı sadece bir süper kahraman filminden çok daha fazlası yapar; iyilik ve kötülük, düzen ve anarşi, kahramanlık ve trajedi doğasını keşfeden sinematik bir başyapıttır.

    Ezcümle, Nolan’ın hikaye anlatımındaki ustalığı, The Dark Knight’ı sinemanın bir başyapıtı yapar. Karmaşık temaları, etkileyici karakterleri ve göz alıcı görselleri ustalıkla bir araya getirerek, sürükleyici ve unutulmaz bir film oluşturur. Kullandığı anlatım tekniklerini anlayarak, filmi daha derin bir seviyede takdir edebilir ve her izlediğinizde yeni içgörüler keşfedebilmek mümkündür.

    The Dark Knight sadece bir süper kahraman filmi değil, dikkat ve hayranlığı hak eden bir sanat eseridir.

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Dersimli Dilan Yeşilgöz ve Yahudiler

    Dersimli Dilan Yeşilgöz ve Yahudiler


    AHMET KARABAY | HABER ANALİZ

    Bu başlığı gören pek çok okurum, “Yahudiler” ifadesinin “Kürtler” yerine yanlışlıkla yazıldığını sanacak. Hemen belirteyim yanlışlık yok. Biraz sabır istiyorum.

    Hollanda dün sandık başına gitti. Başbakan Mark Rutte liderliğindeki merkez sağ hükümetin yaz ortasında görüş ayrılığına düşmesi sonrasında ülke seçime gitme kararı almıştı. Hollanda’da yapılan seçimleri, Flemenkler dışında daha heyecanla takip eden başka bir ülke daha vardı, o da Türkiye. Başbakan adaylarından biri olarak seçime giren Dilan Yeşilgöz’ün üzerinden Hollanda seçimlerine bambaşka bir açıdan bakmaya çalışacağım.

    Türkiye, Dilan Yeşilgöz adını, Hollanda meclisine girdiği sıralarda duyup sonra unutmuştu. Hollanda Meclisi’nde Ermeni Soykırım Tasarısının kabulü lehinde kullandığı oyla, Türkiye’de iktidar yandaşları ve milliyetçi kesimler tarafından nefret objesi haline getirilmeye çalışıldı.

    Bu yılın Temmuz ayında dağılan hükümetin Başbakanı Mark Rutte’nin, siyaseti bırakma kararından sonra Dilan Yeşilgöz, muhafazakar Özgürlük ve Demokrasi için Halk Partisi’nin (Volkspartij voor Vrijheid en Democratie – VVD) başına geçti. Kurulan hükümette de Hollanda’nın Güvenlik ve Adalet Bakanı olarak görev aldı.

    Türkiye’de Hollanda seçimleri, Dilan Yeşilgöz’ün kimliği üzerinden takip edildi.

    Dilan Yeşilgöz, PKK’lı Kürt ve Alevi bir babanın kızı idi. Kimilerine göre kendisi de PKK gönüllüsü ve Ermeni dostu, Türk düşmanı olduğu için tu kaka yapılmayı hak ediyordu.

    Öbür tarafta ise Dersimli bir Alevinin Hollanda’da başbakanlık için yarışıyor olmasının önemi gözler önüne seriliyordu.

    TÜRK DİJİTAL HABERCİLİĞİNİN YÜZKARASI GÜNÜ

    Hollanda seçim sonuçları, dijital habercilik açısından Türkiye’de tam bir facia oldu. Bazı internet siteleri, daha oy verme işlemi devam ederken, arama motorlarında öne çıkmak için “Dilan Yeşilgöz Hollanda Başbakanı oldu” başlıkları ile haberler yapılmaya başlandı.

    Bu öne çıkma haberlerine rastlayan kimi isimler, hiç sorgulamadan Türkiye saati ile (TSİ) 18.30’dan itibaren Dilan Yeşilgöz’ün kazandığına ilişkin paylaşımlarda bulundu. Sandıkların yerel saatle 21.00’de (TSİ 23.00) açılacağını hesaba katmadan sonuçlar aktarılıp üzerinden yorumlar yapıldı.

    Almanya’da yaşayan ve dünya siyasetini yakından takip ettiğini bildiğim bir dostum, 20.30’da Whatsapp’tan “Dilan Yeşilgöz Hollanda Başbakanı kazandı” diye yazdı. Ben de hiç yorum yapmadan, sandıkların açılış saatini hatırlattım.

    SEÇİMLERİN YURT DIŞINA GÖÇENLERE ÖĞRETTİĞİ

    Dilan Yeşilgöz’ün kimliği üzerinden girişilen tartışmaların detaylarına hiç girmeyeceğim. Dilan’ın başarısının altında göçmen ruhu ve babası Yücel Yeşilgöz yatıyor. Baba Yücel Yeşilgöz, 1951 Tunceli doğumlu bir Zaza. Ankara Hukuk Fakültesi mezunu.

    1970’li yıllarda Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu DİSK’te aktif görevler aldı. 1980 askeri darbesinden sonra sendikal faaliyetlerde bulunma imkanı kalmayınca avukatlığa yoğunlaşmaya çalıştı ise de sıkıntıları bitmedi. Hapse atılma riskinin ağırlık kazandığını görünce kızı Dilan 7 yaşında iken 1984 yılında Irak üzerinden Avrupa’ya gitti.

    Hollanda’ya sığındı. 1985 yılında Utrecht Üniversitesi Doğu Dilleri ve Kültürleri bölümünde modern Türk edebiyatı alanında öğretim görevlisi olarak görev aldı. 1989’da aynı üniversitenin Pompe Ceza Adaleti Bilimleri Enstitüsü’nde kriminoloji alanında doktoraya başladı.

    1995 yılında hazırladığı “Allah, Şeytan ve Hukuk” (Allah, Satan en het recht) başlıklı tezi ile doktorasını tamamladı. Doktora tezi daha sonra kitap olarak basıldı. Akademik çalışmaları takip eden yıllarda da devam etti. Sonraki araştırmaları, Utrecht Üniversitesi Kriminoloji bölümünden Prof. Frank Bovenkerk ile birlikte kitaplaştırıldı.

    Kitap, Nurten Aykanat, Haluk Tuna’nın çevirisiyle İletişim Yayınları tarafından “Türkiye’nin Mafyası” ismiyle Türkçe olarak da basıldı. Susurluk kazası ve uyuşturucu ticaretinin ele alındığı kitap, konuya dışarıdan uluslararası bir bakış getiriyor.

    1977 doğumlu kızı Dilan, Hollanda’da babasının izinden giderek sosyal bilimler üzerine eğitim gördü. Lisans eğitimini Amsterdam Üniversitesi Sosyo-Kültürel Bilimler bölümünde tamamladı. 2009’da liberal sağ eğilimi ile tanınan VVD’ye üye oldu.

    2014-2017 arasında Amsterdam Belediyesi Meclis üyeliği yaptı. 2014 yılında Rene Zegerius ile evlendi.

    DERSİMLİLER VE YAHUDİLER

    Şimdi burada yazının başlığına döneceğim. Yahudilerin Ortadoğu coğrafyasından dünyaya yayıldıkları biliniyor. 629 yılında Medine’nin 170 km. kuzeyindeki Hayber’den kovulan Yahudiler, 637’den itibaren de Kudüs bölgesinden dışlanmaya başlanıyor.

    Biz Yahudilerin sürülmesini, daha çok 1492 yılında Kastilya’da Leon Kraliçesi I. Isabel ile Aragon Kralı II. Ferdinand’ın Elhamra Kararnamesi ile Kastilya’dan kovulmalarını ve Osmanlı Sultanı II. Bayezid’in kucak açmasıyla biliriz.

    Oysa Yahudiler 1290’da İngiltere’den, 1340’ta Bavyera’dan, meşhur 1492 sürgününden 5 yıl sonra 1497’de de Portekiz’den kovuldular.

    Yahudiler, bulundukları ülkede kutsal sayılan askerlik mesleğine alınmıyorlardı. Sadece askerlik değil, devlette kolay kolay bir göreve de getirilmiyorlardı. Hayata tutunmaları için önlerinde iki yol olduğunu görüyorlardı.

    Bundan dolayı birbirlerine sarıldılar ve ticarete odaklandılar. 1492 sonrasında İspanya’dan kovulanlardan Avrupa’ya gidenler, ticaretin yanında bir alana daha yöneldi. Rönesans hareketleri ile toplumun Hıristiyanlık ve kilisenin etkisinden uzaklaşıp bilime yöneldiğini gören Yahudiler bilim, sanat ve felsefe ile uğraşmaya başladı.

    Dünyada 9 milyonu İsrail’de olmak üzere toplam 14-15 milyon kadar Yahudi yaşadığı biliniyor. Müslümanlar ise dünya üzerinde 1,5 milyar nüfusa sahip olmakla övünüyorlar. Yaklaşık olarak Yahudi/Müslüman oranı 1/100.

    Buna karşı dünya bilim ve felsefe tarihine yön vermiş insanların büyük çoğunluğu Yahudi kökenli. Bugüne kadar Nobel Bilim Ödülü alan Yahudi sayısı 200 dolayında. Fizyoloji ve tıpta 55, fizikte 51, kimyada 36, ekonomide 29, edebiyatta 14, barışta 9 Yahudi Nobel Ödülü kazandı.

    Eğer Yahudiler, hep bir arada bir ülkede olsalardı, bugüne kadar 354 Nobel Ödülü alan ABD’nin arkasından, 194 ödülle 113 ödül sahibi İngiltere’yi geride bırakarak ikinci sırada olurlardı.

    Bu tabloya karşılık bugüne kadar sadece 2 Müslüman bilim alanında bu ödülü alabildi. (1999’da Ahmed Zewail ve 2015’te Aziz Sancar)

    Yahudilerin sanatta bilinen isimlerini, sanayi ticaret alanında çıkardığı markalarını saymaya kalkarsam bu yazı okunmaz hale gelir. Zaten şu sıra İsrail karşıtı kampanyalar dolayısıyla sosyal medyada bu listelere siz de sık rastlıyor olmalısınız.

    Burada Yahudilerin niye ve ne kadar başarılı olduklarını sıralamak gibi bir amacım yok. Müslüman toplumların sorunu sorgulayıcı değil, teslimiyetçi eğitimde yattığının altını çizmek istedim.

    YÜCEL YEŞİLGÖZ VE ONUN GİBİLERİN YAPTIĞI

    Yücel Yeşilgöz ve onun gibi Dersimliler ve azınlık dayatmasına muhatap olanların önlerinde, hayata tutunup kendini gerçekleştirmek için tek yol var. Bilim, sanat ve felsefe gibi alanlarda başarılı olmak… Tıpkı Yahudilerin yaptığı gibi.

    2016 darbesi sonrası yurt dışına gidenlerin de önlerinde iki yol var. Biri ticaret diğeri bilim alanında kendilerini odaklamak. Çünkü insan, potansiyelini en yüksek oranda kendini tehdit altında hissettiğinde gerçekleştirir.

     

     

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Anayasa tartışmasına nokta koyalım

    Anayasa tartışmasına nokta koyalım


    Ertuğrul GÜNAY


    Mayıs 2023 genel seçimine giderken anayasa değişikliği muhalefetin önemli konularından biriydi. Millet İttifakını oluşturan 6 siyasi parti, 2017’de yapılan anti-demokratik düzenlemelerden kurtulmak için yeniden parlamenter sisteme dönmeyi ve buna uygun anayasa değişiklikleri yapmayı vadediyordu.

    Seçim sonuçları muhalefetin beklediği gibi çıkmadı. Cumhurbaşkanı seçimi bu kez ikinci tura kalsa da, hem Erdoğan yeniden cumhurbaşkanı seçilmeyi başardı, hem de iktidar bloku Meclis çoğunluğunu kazandı.

    Bu sonuçlar karşısında doğal olan, anayasa değişikliği tartışmalarının bir süre gündemden düşmesi ve iktidarın ekonomi – dış politika gibi vahameti artan konulara ağırlık vermesiydi.

    Öyle olmadı. Tam tersine bu kez iktidar anayasa değişikliği talebini dile getirmeye başladı ve çeşitli gerekçeler üreterek bu talebi sürdürüyor.

    İktidar sözcülerine göre mevcut anayasa 12 Eylül 1980 askeri darbesinin ürünü ve Türkiye bu anayasa ile yola devam etmemeli; daha sivil, demokratik yeni bir anayasa yapmalı ve cumhuriyetin ikinci yüzyılına (iktidarın deyişiyle ‘Türkiye Yüzyılına’) yeni anayasa ile gitmeli.

    Konuyu yakın takip etmeyenler için ilk bakışta makul. masum görünen gerekçeler bunlar. Ama gerçekten öyle mi, iktidarın niyeti sivil-demokrat bir anayasa yapmak mı, yoksa var olan otoriter, tekelci rejimi daha da güçlendirmek, pekiştirmek mi? Dilerseniz bu konuya biraz yakından bakalım:

    Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, köken itibariyle 12 Eylül sonrasının ürünü, doğru. 12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra darbecilerin atadığı sözde ‘Danışma Meclisi’ tarafından hazırlandı, son düzeltmeleri cunta üyeleri tarafından yapıldı ve 7 Kasım 1982’de -karşı kampanya yapmanın yasak olduğu- referandumla, %92 oyla kabul edildi.

    Ancak, şu anda yürürlükte bulunan 1982 anayasası, 1987’den 2017’ye kadar tam 19 kez değişikliğe uğradı. Bu 19 değişikliğin 12’si, -27.12.2002 – 16.4..2017 arasında- AKP iktidarı döneminin eseri. 1995 ve 2001’de Başlangıç metnini de kapsayan bu düzenlemelerde toplam 184 değişiklik yapıldı. (1)

    Bu değişiklikler çoğunluk itibariyle -2017’ye kadar hemen tümü- 82 Anayasasının antidemokratik hükümlerini kaldıran, insan haklarının ve özgürlüklerin çerçevesini genişleten, AB süreciyle uyumlu düzenlemeler oldu. Usulüne uygun olarak yürürlüğe konulmuş ve kanun hükmünde olan milletlerarası antlaşmalar hakkında anayasaya aykırılık iddiasıyla AYM’ye başvurulamayacağına dair 7.5.2004 tarihli düzenleme çarpıcı bir örnektir.

    Özellikle hukukçuların yakından bileceği gibi, mevcut anayasa 1982 anayasasının özgün metni değil; neredeyse tümüyle değişikliğe uğramış. Fakat bu haliyle de demokratik bir anayasa olduğu ileri sürülemez.

    Bunun nedeni, 2017’de yapılan ve toplamda 70 maddeyi kapsayan değişiklikler. Bu değişiklikler, 1876’dan bu yana kurumlaştırmaya çalıştığımız parlamenter demokrasi yerine, medeni dünyada örneği olmayan bir garabeti ‘Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ adıyla yürürlüğe soktu ve sürdürmeye çalışıyor. Son kırk yılda yapılan en olumsuz, hukuka aykırı, antidemokratik düzenleme bu.

    Yeni anayasadan söz edenler Türkiye’yi 2017’de getirilen ve tüm yürütme gücünü kişiselleştiren bu sistemden kurtarmayı önermiyor.

    Tam tersine, mevcut sistemi sürdürmeyi kolaylaştıracak ve daha da tahkim edecek arayışlardan söz ediliyor.

    Örneğin, eskiden Bakanlar Kurulu ve Başbakana ait olan tüm yetkileri, yürütme erkini tek başına kullanan, parti genel başkanı olarak partisinin tüm adaylarını belirleyen, yüksek yargıda hemen bütün atamaları tek başına yapan Cumhurbaşkanı, bugün %50’yi aşan oyla seçiliyor.

    Şimdi, bu olağanüstü yetkilere sahip makama gelecek kişinin seçiminde, seçmenin en az yarısının oyunu almasına (%50+1’e) gerek olmadığı, ilk turda en fazla oy alanın seçilmesi gerektiği savunuluyor.

    Yargıtay 3.Dairesinin yarattığı son kriz, anayasa değişikliği ile güdülen amaçların ne olduğu konusunda yeterince aydınlatıcı bir başka örnek. Anayasanın üstünlüğünü ve Anayasa Mahkemesi kararlarının bağlayıcılığını belirten açık hükümlere rağmen, iktidar bu hükümlerin uygulanmasını değil, aşılmasını öngören yeni söylemler geliştirmeye, bir anlamda hukuk devletinin son dayanaklarını da yıkmaya çalışıyor.

    2017 değişiklikleriyle cumhurbaşkanının partili olmasının önü açılmış olmasına rağmen, görevini tarafsızlıkla yerine getirmek için çalışacağına namus ve şerefi üzerine ‘yemin’ etmesini öngören anayasanın 103. maddesi aynen duruyor. Sanıyorum, iktidarın kurtulmayı hedeflediği maddelerden ilki bu yemin metni olacak.

    Görülen o ki, iktidarın anayasa değişikliğinden muradı, kesinlikle daha sivil ve hele demokratik yeni bir anayasa yapmak değil. Daha otoriter, daha tek sesli, daha merkezi ve keyfi bir sistem oluşturmak.

    Bugünkü Meclis tablosu, bu amaçlarını gerçekleştirmesine olanak vermiyor. Anayasa değişikliğinin Mecliste kabul edilmesi için en az 360 oy gerekiyor. Ancak 360 oyla değişiklik önerileri referanduma sunulabiliyor. İktidarın şu anda yeterli oyu yok; Cumhur İttifakının toplamı 324 milletvekili kadar. Siyasetin bugünkü hali karşısında bu desteğin bulunup bulunamayacağı ise varsayımlara açık ve kolay görünmüyor.

    Ancak, iktidar şu anda yeterli oy desteği olmasa da, bu tartışmaların sürmesinden, ülkenin asıl yakıcı gündeminden uzaklaşmaktan yarar umuyor.

    Ekonomik göstergeler iyiye gitmiyor; Maliye Bakanı ve Merkez Bankası Başkanının ‘rasyonel’ politika çabalarına karşın enflasyonda düşüş görülmüyor; hayat pahalılığı, geçim darlığı, yoksullaşma, her alanda adaletsizlik, öte yanda savurganlık, kayırma, haksız zenginleşme artarak sürüyor. Mülteci-sığınmacı ve benzer isimlerle anılan yabancıların sosyal ve ekonomik yapıda yarattığı tahribatın boyutları büyüyor.

    Türkiye’yi yerel seçimden sonra daha ağır ekonomik sorunlar ve her alanda yeni zorluklar bekliyor. Bu ortamda, daha sivil – demokrat bir anayasa umuduyla iktidarın söyleminin ardına takılmak vahimin ötesinde yeni bir hata olur. O nedenle, asılsız gerekçelerle ileri sürülen bu anayasa tartışmalarına tez elden nokta koymak ve halkın asıl gündemine dönmek gerekiyor.


    1- Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, TBMM Basımevi, 2020, s. 148

    Kaynak: Artı Gerçek
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***