Kategori: Görüş & Analiz

Serbest Görüş farklı bakış açıları ve derinlemesine analizlerle güncel olayları ve toplumsal sorunları inceler. Uzmanlardan ve düşünce liderlerinden gelen detaylı yorumlar, eleştiriler ve stratejik analizlerle okuyuculara geniş bir perspektif sunar. Sitemiz günün önemli konularını anlamak ve derinlemesine bilgi edinmek için ideal bir kaynak.

  • Leviathan ya da Türk tipi Kompromatlık!

    Leviathan ya da Türk tipi Kompromatlık!


    M. NEDİM HAZAR | YORUM

    Marvin John Heemeyer, Colorado’nun Granby kasabasında yaşayan bir kaynakçı ve tamirciydi.

    Her şey 2004 yılında Heemeyer’in kasaba yetkilileri tarafından onaylanan bir beton fabrikası projesine karşı çıkmasıyla başladı. Heemeyer bu fabrikanın sahip olduğu mülklerin değerini düşüreceğine inanıyordu. Bunun için hukuku mücadeleyi sonuna kadar verecekti. Ancak, şikayetleri ve itirazları dikkate alınmadı. Bu durum, Heemeyer’de büyük bir öfke ve hayal kırıklığına sebep olmuştu.

    2004 yılında, Heemeyer, bir buldozeri zırhla kaplayarak adeta bir tahrip makinesine dönüştürdü ve Granby kasabasındaki pek çok binayı yerle bir etti. Bu buldozer, 30 ton ağırlığında ve 2.5 metre kalınlığında beton ve çelik zırhla kaplanmıştı. Heemeyer, bu aracı kullanarak kasabadaki belediye binası, bir banka, bir gazete ofisi ve diğer bazı yapıları yıktı.

    Bu olay sırasında hiç kimse ölmedi; ancak, milyonlarca dolarlık maddi hasar meydana geldi. Polis ve SWAT ekipleri, zırhlı buldozeri durdurmak için uzun süre çaba sarf ettiler. Sonunda, buldozer bir mağazanın enkazına saplanınca Heemeyer, kendi hayatına son verdi.

    Bu olay, birçok kişi tarafından farklı şekillerde yorumlandı. Bazıları Heemeyer’i, haksızlığa uğramış bir adam olarak gördü ve eylemlerini bir nevi isyan olarak yorumladı. Diğerleri ise onu bir vandallık ve yıkım eylemi gerçekleştiren bir suçlu olarak gördü.

    “Killdozer” olayı, Amerika’da ve dünyada büyük yankı uyandırdı ve birçok belgesel ve haber programının konusu oldu. Bu olay, hukuk, adalet, bireysel haklar ve halk ile yerel yönetimler arasındaki ilişkiler hakkında tartışmaları da beraberinde getirdi.

    Bunlardan en enteresanı bir Rus yönetmenin yorumuydu.

    Yönetmenimizin ismi Andrey Zvyagintsev… Şahsen bu sinema ustasını yaşayan Tarkovski olarak gördüğümü ifade etmeliyim. (Aksilik olmazsa hakkında bir yazı kaleme alabilirim)

    Zvyagintsev çok etkileyici bir filmografiye sahip Rus sinemacı. Muhteşem filmi Dönüş- (Vozvrashcheniye) sanırım şahsi sıralamamda bütün zamanların en içi üç filminden biridir. (Bu filmi de analiz edebiliriz) Sanatçı en son yine muhteşem bir film olan Sevgisiz’i (Nelyubov) çekip sessizliğe gömüldü. 7 yıldır film çekmiyor.

    Moskova’da çekilen filmin ilk gösterimi, 18 Mayıs 2017’de Cannes Film Festivali’nde gerçekleştirildi ve burada Cannes Film Festivali Jüri Ödülü’nü kazanmıştı ama bugünkü yazımızın konusu bu değil, yönetmenin bu filmden önceki başyapıtı Leviathan.

    2014 yapımı olan film, çağdaş Rusya ve ötesinde yankı uyandıran bir dizi tema üzerine yoğun bir şekilde eğilir ve vizyona girmesinden sonra önemli övgü ve derinliğe sahip olmuştur.

    Film, kuzey Rusya’daki ıssız bir sahil kasabasında geçiyor ve arsasını gasp etmek isteyen yolsuz bir belediye başkanına karşı mücadele eden Kolya adındaki bir tamircinin hikayesini anlatır.

    Leviathan”, Rusya’nın kuzeyindeki bir kasabada geçen, güç, yolsuzluk ve bireysel çaresizlik temalarını işleyen filmde, Nikolay (Kolya) isimli bir adamın, yozlaşmış belediye başkanının arazisine el koyma girişimleriyle mücadelesini anlatılıyor. Kolya, eski asker arkadaşı Dmitriy’den, hukuki yardım alır. Dmitriy, belediye başkanı üzerinde baskı kurmak için topladığı “kompromat”ı kullanır, ancak durum beklenmedik bir şekilde gelişiyor. Film, aile içi gerilim, arkadaşlık, ihanet ve adaletin yokluğu gibi temaları Rus toplumunun geniş bir panoramasında ele alıyor.

    Kompromat…

    Eminim çoğunuzun benim gibi yeni duyduğunuz bir kelime olacak.

    Açıklayayım.

    Rusça kökenli bir terim olan “kompromat”; “komprometiruyushchiy material” ifadesinin kısaltmasıdır. Bu terim, genellikle bir kişi veya grup üzerinde baskı kurmak, onları itibarsızlaştırmak ya da manipüle etmek için kullanılan “kompromit” edici materyalleri ifade eder. Kompromat; özel hayata dair sansasyonel bilgiler, yasadışı veya ahlaksız faaliyetlere dair kanıtlar, rüşvet veya yolsuzluk gibi suçlarla ilgili belgeler gibi çeşitli şekillerde ortaya çıkabilir.

    Bu tür materyaller, özellikle siyasi arenada sıklıkla kullanılır. Rakip siyasi figürleri, partileri veya hükümetleri zayıflatmak, kamuoyu nezdinde itibarlarını sarsmak veya onları belirli bir politikaya zorlamak için kompromat kullanılabilir. Kompromat, aynı zamanda iş dünyasında da rekabet avantajı sağlamak veya rakipleri diskredite etmek için kullanılabiliyor.

    Kompromat, sadece gerçek bilgileri içermek zorunda değildir; yanıltıcı veya yanlış bilgiler de bu amaçla kullanılabilir. Önemli olan, hedeflenen kişi veya grubun itibarına zarar verecek veya onları zor durumda bırakacak içeriğin varlığıdır. Kompromatın kullanımı, etik ve hukuk dışı bir faaliyet olarak görülür ve demokrasilerde genellikle şiddetle kınanır.

    Filmimize dönelim…

    “Leviathan,” Marvin Heemeyer’ın 2004 yılında ABD’deki bir kasabada modifiye bir buldozerle gerçekleştirdiği yıkım hikayesinden ilham alıyor ve Zvyagintsev bunu Rusya’da geçen bir hikayeyle yeniden ele alıyor. Hikaye, bireysel acı ve adaletsizliği yansıtan İncil’deki Eyüp ve Nabot’un Bağları hikayesiyle paralellik gösteriyor. (Birazdan detaylandıracağım) Film, politik ve bürokratik yolsuzluk, alkolizm ve depresyon gibi temaları acımasızca işleyerek, Rusya’nın sosyal sorunlarının gerçekçi bir tasvirini sunuyor. Anlatı, felsefi, dini ve edebi göndermelerle zenginleştirilerek, tematik sorunlara derinlik ve karmaşıklık katıyor.

    Zvyagintsev’in “Leviathan”da daha önceki yüksek modernizm estetiğinden gözlem ve doğru temsile dayalı daha gerçekçi bir yaklaşıma yönelik stil değişimi dikkate değer. Film, tabiatın genişliğini insan çabalarının küçüklüğüne ve yozlaşmış güce karşı direnmenin beyhude oluşuna karşı koyuyor. Ve bunu  özellikle kumsalda bulunan balina iskeleti gibi güçlü sembollerle gösteriliyor ve hem İncil’deki hem de Hobbes’un tonlamalarını çağrıştırıyor. Bu imajlar, filmi “umutsuzluğun sinematografisi”ne katkıda bulunmanın yanı sıra, merkezi sosyal ve psikolojik dramayı yeniden çerçeveleyerek, ahlaki ve etik çıkarımlarını değiştiriyor.

    Gelelim Leviathan’ın anlamına. Sonra filmin katmanlarına tekrar bakacağız.

    Elbette burada başvuracağımız Thomas Hobbes’ın aynı isimli eseri ama kökenleri daha derin ve eskilerde.

    Eski Ahit’te “Leviathan” kelimesi, çoğunlukla denizde yaşayan mitolojik bir canavarı ifade ediyor. Bu yaratığın kökeni ve doğası çeşitli kitaplarda farklı biçimlerde ele alınmış, ancak genellikle güçlü, korkunç ve kontrol edilemez bir varlık olarak tasvir ediliyor. Leviathan, Eski Ahit’e göre Tanrı’nın yaratılış gücünün ve kontrol edilemez doğanın bir sembolü olarak görülür.

    Kavramın ilk kullanıldığı bölüm ise şüphesiz Yaratılış Kitabı’dır. Ancak, bu kitapta Leviathan’a ilişkin ayrıntılı bir açıklama yer almaz. Genellikle deniz canavarlarına veya büyük deniz hayvanlarına atıfta bulunulduğu düşünülür.

    Leviathan’ın en derinlikli ele alındığı kitap ise Eyüp Kitabıdır: Leviathan, Eyüp Kitabı’nın 41. bölümünde detaylı bir şekilde anlatılır. Bu bölümde Leviathan, korkunç ve yenilmez bir canavar olarak tasvir edilir. Teologlara göre Tanrı, Eyüp’e Leviathan’ın gücünü anlatarak kendi üstün gücünü ve insanın sınırlarını gösterir. Bu tasvir, Leviathan’ı yalnızca fiziksel bir varlık olarak değil, aynı zamanda Tanrı’nın yaratılışındaki üstünlüğünün ve insanın kendi gücünün sınırlarının bir sembolü olarak konumlandırılır.

    Mesele ayrıca Mezmurlar, Yeşaya  gibi bölümlerde de geçer.

    Eski Ahit’teki bu referanslar, Leviathan’ı yalnızca bir deniz canavarı olarak değil, aynı zamanda teolojik ve sembolik bir figür olarak konumlandırır. Bu yaratığın betimlemeleri, yaratılıştaki ilahi egemenliği, insanın doğa karşısındaki güçsüzlüğünü ve kozmik düzenin karmaşıklığını vurgular.

    İsterseniz Nobot’un Bağları’na bir göz atıp Hobbes’e geçebiliriz.

    Eski Ahit’teki Eyüp Kitabı’nda geçen “Nabot’un Bağları” hikayesi aslında 1. Krallar Kitabı’nda bulunur. Bu hikaye, İsrail Kralı Ahab ve Nabot arasında geçen bir olayı anlatır:

    Nabot, Yezreel’de, Ahab’ın sarayına yakın bir yerde bir üzüm bağına sahiptir. Kral Ahab, bu bağı kendi sebze bahçesi yapmak isteyerek, Nabot’a bağını satmasını teklif eder. Ancak Nabot, atalarından kalan bu toprağı satmayı reddeder, çünkü Tanrı’nın Yasası’na göre, aile mirası olan toprağın başkasına satılması yasaktır.

    Ahab bu reddedilme üzerine üzgün ve öfkeli hisseder. Kraliçe İzebel ise kocasının bu durumuna müdahale ederek, Nabot’a iftira atılmasını ve taşlanarak öldürülmesini sağlar. Nabot’un ölümünün ardından Ahab, üzüm bağını ele geçirir.

    Kitab-ı Mukaddes’teki bu hikaye İlahi adaleti ve kötülüğün sonuçlarını vurgulamak için kullanılır. Tanrı, Ahab ve İzebel’in bu adaletsiz eylemini cezalandırır ve Ahab’ın soyunun sonunun geleceğini bildirir. Nabot’un Bağları hikayesi, adalet, ahlaki değerler ve güç kullanımının sınırları üzerine önemli dersler içeriyor.

    Thomas Hobbes’e gelecek olursak, bu eser, 1651 yılında yayımlanmış, siyasi felsefe üzerine önemli bir çalışmadır. Hobbes’un “Leviathan”ı, modern devlet teorisi ve hükümetin doğasını ele alır ve özellikle egemenliğin merkeziyetçi bir otorite altında nasıl organize edilmesi gerektiğini tartışır.

    Hobbes, insan doğasını temel alarak toplum ve devletin neden gerekli olduğunu açıklar. Ona göre insanlar doğal hâllerinde eşit ve özgürdür, ancak bu durum sürekli bir çatışma ve belirsizlik ortamı oluşturur. Bu sebeple, insanlar kendi güvenlikleri ve barış içinde yaşayabilmeleri için bir toplumsal sözleşme yaparlar. Bu sözleşme, herkesin bazı haklarını bir egemen güce devrettiği ve bu gücün de toplumun genel çıkarları doğrultusunda hareket etmesi gereken bir anlaşmadır. Hobbes, bu egemen gücü bir “Leviathan” olarak tasvir eder; bu, mutlak ve karşı konulamaz bir otoriteyi temsil eder.

    Hobbes’un bu eseri, siyasi düşüncede bir dönüm noktası olarak kabul edilir ve modern devlet anlayışının temellerinden biri olarak görülür. Leviathan, aynı zamanda, doğal hukuk, toplumsal sözleşme teorisi ve egemenlik kavramları üzerine yapılan tartışmalarda sıklıkla referans alınır. Hobbes’un bu eseri, devletin doğası ve bireyler ile devlet arasındaki ilişkiler üzerine yapılan modern tartışmalarda hâlâ etkili bir kaynak olarak kabul edilmektedir.

    Andrey Zvyagintsev’in çok katmanlı filmine dönersek, öncelikle adını Thomas Hobbes’un “Leviathan” isimli eserinden alıyor. Yukarıda bahsettiğimiz üzere Hobbes, insanların doğal halinin “herkesin herkese karşı” bir savaş olduğunu ve güçlü bir devletin bu kaosu düzenlemesi gerektiğini öne sürer. Filmdeki belediye başkanı, Hobbes’un Leviathan’ını temsil ediyor; otoriter, yozlaşmış ve ezici. Film, Hobbes’un devlet anlayışını sorgularken bireyin devlete karşı güçsüzlüğünü vurguluyor.

    Filmin en önemli katmanlarından biri isi Rusya’da artık kemikleşmiş hale gelen yolsuzluk ve bireysel çaresizliktir. Rusya’daki siyasi ve toplumsal yapıyı eleştiren film, yolsuzluk ve adaletsizliğin birey üzerindeki etkilerini gözler önüne seriyor. Kolya’nın adalet arayışı, sistemin birey üzerindeki ezici gücünü ve adaletin ne kadar erişilmez olduğunu gösteriyor.

    Leviathan’ın bir başka güzelliği ise filmde bir büyük yazarının ayak seslerini duymamız. Film, Dostoyevski’nin eserlerinde sıkça rastlanan moral ikilemleri ve karakter derinliklerini yansıtıyor. Karakterlerin yaşadığı içsel çatışmalar, Rus edebiyatının ve toplumunun karanlık yönlerini gözler önüne seriyor.

    Ve Zvyagintsev filminde alabildiğince çok dini İmge ve ironi kullanıyor. Film, Rus Ortodoks Kilisesi’nin toplumdaki rolü üzerine eleştiriler de içeriyor. Dinî figürlerin ve imgelerin, ahlaki çöküş ve adaletsizlik bağlamında kullanılması, dini kurumların toplumdaki ironik rolünü vurguluyor.

    Leviathan ayrıca insan doğasının karanlık yönlerini ve toplumsal çöküşü de ele alıyor. Karakterlerin yaşadığı trajediler, bireyin toplum içindeki yalnızlığını ve çaresizliğini simgelerken film bu yönüyle ziyadesiyle Türkiye’yi hatırlatıyor.

    Son tahlilde, Andrey Zvyagintsev’in Leviathan’ı, sadece bir hukuki drama değil, aynı zamanda Rus toplumunun ve insan doğasının derin bir analiz. Film, Hobbes’un devlet teorisi, Dostoyevski’nin karakter analizi ve Rus toplumundaki yolsuzluk ve dini eleştirilerle zenginleşen felsefi bir temele sahip. Zvyagintsev, bireyin devlete ve topluma karşı çaresizliğini, ahlaki ikilemleri ve toplumsal çöküşü ustaca işleyerek modern Rusya’nın karmaşık portresini çiziyor.

    Özellikle son dönemde yaşanan “Terim Fonu” skandalı olayında aklıma hep Leviathan kavramı geldi. Bu kavram beni tekrar Zvyagintsev’in filmine götürdü.

    Bence Denizbank merkezli bu son yozlaşmış olay Türkiye’nin artık geri dönülmez bir derecede battığı kokuşmuş bataklığı göstermesi açısından şahane bir örnek.

    Erdoğan ve partisi ele geçirdiği devleti adeta dev bir balina gibi yere yatırdı ve kafasından başladı yemeye. Büyük ve bitmez bir yemeğe aynı iştahla saldırdı Saray ve birinci halkası.

    Ancak, çevrelerinde kümelenen, kendilerini o noktaya taşıyan daha küçük organizmalar da vardı şüphesiz ve Erdoğan onların da beslenebilmesi için devasa devlet cesedinin her bir yanına irili ufaklı bu küçük yırtıcılarını yerleştirdi.

    Hepsi elbirliği içinde her gün daha büyük bir iştahla kemiriyorlar devletin cansız cesedini.

    Korkarım ki tek aşama kaldı geriye, Marvin John Heemeyer gibi binlerce insanın “Killdozer” misali, memleketi dümdüz etmesi.

    Olay bundan ibaret.

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • “Bahçeli, Erdoğan’ı Saddamlaştırmak istiyor!”

    “Bahçeli, Erdoğan’ı Saddamlaştırmak istiyor!”


    M. AHMET KARABAY  | HABER ANALİZ

    AK Parti ile MHP’nin yaptığı ve adına “kader birliği” dedikleri yolculuğun sonuna yaklaşılıyor. Epey bir süreden bu yana tabanda başlayan kopma, geride bıraktığımız günlerde Balgat ile Beştepe Sarayı’nın zirvelerinde yaşanmaya başlandı. Saray’ın adamları, MHP lideri Bahçeli’nin 2017’de kendilerine yanaşmasını ülke için verilen bir destek değil, Erdoğan’ı Saddamlaştırmak amacına yönelik bir hamle olduğuna inanır hale geldiler.

    Tayyip Erdoğan ve çevresi, hırsları yüzünden pisliğe bulaştıklarının ortaya çıkmasından itibaren hukuku yok saydı. Hukuksuzluğu şiar edinmenin ne olduğunu 17/25 döneminde bu toplum, dönemin Başbakanlık Müsteşarı Efkan Ala’dan öğrenmişti.

    İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu’ya, gazeteci Mehmet Baransu’nun gözaltına alınması talimatı veren Ala, dönemin başbakanı Erdoğan’ın yanından aradığını belirterek, “kapıyı kırın girin ve alın” diyerek hukuk çıkmazının yolunu açtı. İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Turan Çolakkadı’dan ‘arama’ kararı çıkarılmasını isteyen Efkan Ala, bu kararı vermiyorsa “Savcıyı da alın” demesiyle o dönen zihinlere kazındı.

    Sonrasında Erdoğan ve hempaları hukuksuzluğu kendilerine şiar edinince, çözümü ülkeyi bir mafya devletine dönüştürmekte buldular. 15 Temmuz ise bunun topluma kabul ettirilmesi için yapılan nihai bir hamle idi.

    MHP lideri Devlet Bahçeli, işin bu aşamasına kadar etkili bir rol oynamadı. Bahçeli, oluşan hukuksuzluk ortamının anayasal sisteme kavuşturulmasında liderliği üstlendi. Darbenin sıcak günlerinde çıkıp 11 Ekim 2016’da iki şey ortaya koydu.

    Bahçeli, önce Erdoğan’ın anayasanın kendisine vermediği yetkileri kullandığını belirtip ortada anayasal suç işlediğinin altını çizdi ve “Ülkede hukuksuz, kanunsuz ve Anayasaya tamamen aykırı bir yönetim modelinin tecelli ettiğini” söyledi. Bahçeli şöyle devam etti:

    “Bunlardan birincisi ve bizim açımızdan da en doğru, en sağlıklı olanı, Sayın Cumhurbaşkanı’nın fiili başkanlık zorlamasından vazgeçmesi, yasa ve anayasal sınırlarına çekilmesidir. Şayet bu olmayacaksa, ikinci olarak, fiili durumun hukuki boyut kazanabilmesinin süratle yol ve yöntemlerinin aranmasıdır.”

    (Grup toplantısı konuşması. 28.35. dakikadan itibaren)

    Bahçeli’nin bu konuşması, Beştepe Sarayı’nda oturana o dönemde can simidi gibi geldi. Düne kadar Anayasayı çiğnemekten yargılanması gerektiğini söyleyen biri, bugün Erdoğan’ın konumuna anayasal kılıf hazırlanmasının önü açıyordu.

    Sonrası malum, içine birkaç ‘havuç’ konularak bir anayasa değişikliği hazırlandı ve 16 Nisan 2017’de kabul edildi. Ardından seçimlere gidildi ve Tayyip Erdoğan, Osmanlı padişahlarında bile olmayan yetkilerle kendini donattı.

    Saray çevresi bunu, “Kurban olduğum Allah, verdikçe veriyor” yaklaşımıyla yorumladı. Artık siyasetten yargıya, medyadan iş dünyasına kadar her şey tek kişinin dudakları arasından çıkanlarla yönetiliyordu.

    Tablodan en mutlu olan Saray ve çevresi idi. Bundan sessizce mutluluk duyan birileri daha vardı. Elini taşın altına koymayan MHP’liler…

    Başlarda bu durum Saray çevresi tarafından çok ciddiye alınmadı, “Atılan kemiklerden yararlanıyorlar” diye yorumlandı. Böyle görülmek, MHP’lilerin hoşlarına gitmese de önemli olan onların kendi istediklerini yapabilmesiydi.

    ‘2017’DEKİ HEDEFLERİ ÇOK FARKLIYMIŞ’

    AK Parti ile MHP tabanı hiçbir zaman birbirine yakın olmadı. İkisinin de ortak alanı bir miktar din platformu gibi görünse de bu sadece seçmen tabanında idi. AK Partililere göre milliyetçilik İslam’da ayaklar altına alınmıştı, MHP’lilere göre ise İslamcıların önceliği ülke insanının refahı değil ümmet peşinde gitmekti.

    Bu çatışmanın farklı boyutlarını sizler de kendi çevrenizde gözlemlemiş olmalısınız.

    Gidişat öyle bir hal aldı ki artık tabandan gelen feryat, bir süredir Beştepe Sarayı’nın duvarlarını aşıp yatak odasına kadar ulaşır oldu. Kendi yakınındakileri her zaman hoşnut etmesini bilen Erdoğan’ın bu feryada kulak tıkaması mümkün değildi.

    Bugün size AK Parti hükümetlerinde önemli bakanlıklarda bulunmuş ve dahası halen Meclis çatısı altında olan birinin Bahçeli ile ilgili söylediklerini aktaracağım. “2017’de Bahçeli ile birlikte el ele verip rejimi değiştirmekle yanlış yaptık” diyen bu eski bakan, şimdilerde “Bizler bunu siyasi destek sandık. Meğer hedefleri çok farklıymış.” diye hayıflanıyor.

    Cemaate yakın kişilerden boşalan kadrolara mafyatik isimlerin MHP şemsiyesi altında getirildiğini belirten bu kişi, bundan amacının da Türkiye’nin Ortadoğlulaştırılması olduğunu söylüyor, “Tayyip Bey ve bizler bunu anlayamadık.” diye ekliyor.

    “Bu yapılanlarla ülkenin kimyası bozuldu, ekonomi raydan çıkarıldı, yargı erki yok edildi ve Türkiye zayıflatıldı.” diyen bu eski bakanımızın yakınmaları bundan ibaret değil: “Bütün bunlar olurken Devlet Bey elini hiçbir zaman taşın altına koymadı. Yapılanların yükü parti olarak AK Parti’de, özel olarak da Tayyip Bey’de. Günün sonunda bedelini Tayyip Bey ödeyecek. Sonunda Bahçeli, ‘Yapmasaydın’ deyip işin içinden sıyrılabilir.”

    ‘AMACI ERDOĞAN’I SADDAMLAŞTIRMAK’

    MHP ile AK Parti arasındaki sürtüşme gün yüzüne Erdoğan’ın Berlin dönüşünde, uçakta Hilal Kaplan’ın cevaplandırılmış konuları sorulaştırmasıyla gündeme geldi. Cumhurbaşkanı seçimi için “yüzde 50+ artı 1 oy” şartı yerine en çok oyu alan adayın seçilmesi önerisi ile su yüzüne çıktı.

    Bahçeli’nin Erdoğan’ın teklifine verdiği cevap, “Haddini bil” anlamında idi. MHP liderinin konuşmasının satır aralarını okumasını bilenler, neyi o anı kurtarmak, neyi stratejik anlamda söylediğini iyi ayırt edebilirler. Bahçeli, kürsüdeyken salondakiler onu her zamanki konuşmalardan birini yaptığını fark ettiğini düşünüp aralarında konuşmaya başlamışlardı. Bunu gören MHP lideri hemen konuşmasının akışını kesip, “Burayı dikkatle dinleyin. Kendi aranızda tartışırken de dikkatli cevap verin” uyarısını yapma gereği duydu.

    Devlet Bahçeli:

    “Bazı zeka ve vicdan özürlülerin ‘Erdoğan Bahçeli’yi sırtından atacak mı’ diye yazı kaleme almaları, AK Parti ile MHP arasında sorun olduğundan bahsetmeleri, fitne tezgahı açmaları alçak bir teşebbüstür.”

    Süleyman Soylu Yılmaz Özdil
    Sedat Peker Özgür Özel Adidas pic.twitter.com/m8F5P62u3S

    — Dursun-Ordu (@YalnizKurt_52) November 21, 2023

    Su yüzüne çıkan kavganın sonu nereye varacak? Pek çok yorumcu, ikisinin de birbirine muhtaç olduğunu, suç ortaklığı yaptıklarını ve dünyadaki en güçlü ortaklığın suç ortaklığı olduğunu hatırlatarak karşı tarafa katlanmaya devam edeceklerini söylüyor.

    Suç ortaklığının güçlü bir ortaklık olduğu tezini kabul etmekle birlikte ben biraz farklı düşünüyorum. Böyle olsaydı yer yüzündeki hiçbir suç ortaklığı bozulmazdı.

    Okuduğunuz yazının konusu bu değil. Dolayısıyla tekrar kendi konumuza dönelim. Kendi dar çevresindeki dostlarına yakınmalarda bulunan eski bakanın anlattıklarına…

    Bahçeli’nin söz konusu hukuksuzluk olduğunda Erdoğan’ı herkesten daha çok desteklediğini ve desteğini en üst perdeden verdiğini hatırlatıp şunları söylüyor: “CHP’ye karşı bir hukuksuzluk yapılacaksa, yargının çarklarının bozulması konusunda adım atılacaksa, basın özgürlüğüne karşı yeni bir uygulama söz konusu olacaksa Bahçeli hep herkesten önce tavır alıp sorumluluk sahiplerini teşvik ediyor. Devlet Bey bütün bunları, iktidarı ve Erdoğan’ı daha çok hukuksuzluğa teşvik etmek için yaptı. Tayyip Beyi bir lider gibi görme yerine sürekli yanlış yapmaya itilmeye çalışılan Saddam Hüseyin gibi yapmak istiyor.” 

    Konuşmasının bu sırasında ortamda bulunan birinin “Sonu da Saddam gibi mi yapılmak isteniyor” diye sormasını duymazdan gelip, “Biz MHP’nin verdiği desteği uzun süre hep bize siyasi destek sandık.” diyor.

    Bahçeli’nin anayasal bir görevi yok. Yetki ve sorumluluk Tayyip Bey’de ama yüzde 50+1’i tartıştırmam diyen MHP lideri. Bu yüzde 50+1 oy tartışmasından sonra kamuoyuna duyurulan Erdoğan-Bahçeli buluşması gerçekleşmedi.

    MHP’nin arka bahçesi olan Ülkü Ocaklarının Genel Başkan Yardımcısı Mert Kerim Ejder ve kardeşi Servet Ejder, Sinan Ateş cinayeti ile ilgili olarak tutuklandı. Bir süredir iki taraf da kendilerine göre stratejik adımlar atıyor. İktidar tarafı Sinan Ateş cinayetiyle ilgili olarak MHP’nin kuyruğunu tutmuş, MHP ise Saray ve çevresini kıskaca almış durumda.

    Öyle anlaşılıyor ki Erdoğan’ın başlattığı “yüzde 50+1 oy” yerine yüzde 40 oy alanın cumhurbaşkanı seçilmesi tartışması zamana yayılacak. Sonrasında ise hangi testinin kırıldığını hep birlikte göreceğiz.

    MHP Lideri Devlet Bahçeli:

    “Bizim siyaseten ilerleyişimizin yol haritasında sabır vardır, akıl vardır, ahlak vardır, adanmışlık vardır, şuur vardır, denge vardır, ihtiyat ve ileri görüşlülük hakimdir.” pic.twitter.com/uOttt2EgqE

    — BENGÜ TÜRK (@benguturktv) November 28, 2023

    Yaşanacakların hepsinin faturasını yine bu toplumun ödeyeceğini hatırlatmaya gerek yok sanırım.

     

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇


    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Her altı erkekten biri çocuğa yönelik cinsel istismar uygulayabilir

    Her altı erkekten biri çocuğa yönelik cinsel istismar uygulayabilir



    The Guardian, geçen hafta Avusturalya’da bulunan New South Wales Üniversitesi’nin yaptığı bir araştırmanın sonuçlarını açıkladı. 1.945 Avusturalyalı erkekle yapılan Erkekler arasında, çocuklara yönelik cinsel suçlarda davranış ve tutumların belirlenmesi ve anlaşılması” başlıklı araştırma, bu konuda dünyada yapılmış en önemli çalışma olarak lanse edildi. Çalışma çocuğa yönelik cinsel istismarla ilgili çok önemli bulguları içeriyordu.

    Çalışmadan çıkan en önemli sonuç; her 6 erkekten birinin çocuğa yönelik cinsel duygular beslediği, her 10 erkekten birinin ise çocuğa yönelik cinsel saldırıda bulunduğuydu.

    Çocuklara karşı cinsel duygular besleyen erkeklerle, çocuklara karşı cinsel duygular beslemeyen erkekler karşılaştırıldığında elde edilen önemli bulgular şunlardı;

    İlişkiler

    Evli olma ihtimalleri daha yüksek.

    İstihdam ve zenginlik

    Daha yüksek sosyal desteğe sahipler.

    Çocuklarla çalışma olasılıkları üç kat fazlaydı.

    Sağlık ve refah

    Hafif, orta veya şiddetli anksiyete ve depresyon bildirme olasılıkları daha yüksek.

    Haftada bir veya daha fazla içki içme oranları dört kat fazlaydı.

    Çocuklukta istismar ve ihmal

    Olumsuz çocukluk deneyimleri yaklaşık iki kat fazlaydı.

    Çocuklukta cinsel istismara maruz kaldıklarını bildirme oranları altı kat fazlaydı.

    Çevrimiçi davranış

    Çevrimiçi ortamda çocuklara yönelik cinsel suçlara yol açacak tutumlara sahip olma olasılıkları 25 kat daha fazlaydı.

    İnterneti daha fazla kullanıyorlar, sosyal medyada daha aktifler.

    Kripto para birimine sahip olma olasılıkları iki kat daha fazla ve çevrimiçi alışveriş için kripto para birimini kullanma olasılıkları da beş kat daha fazlaydı.

    Pornografi tüketimi

    Şiddet içeren pornografi izleme olasılıkları on bir kat, hayvanlarla cinsel ilişki içeren pornografi izleme olasılıkları da yirmi altı kat daha fazlaydı.

    Çevrimiçi cinsel içerik satın alma olasılıkları on altı kat daha fazlaydı.

    Çocuğa karşı cinsel duygular besleyen katılımcıların %29’u bu duygularının üstesinden gelmek için yardım desteği aradığını bildirdi.

    Bu araştırmadan elde edilen bulgular doğrultusunda ÇCİ önlemek için aşağıdaki müdaheleleri öneriliyor;

    -Çocuğun cinsel istismarını destekleyen inanç ve tutumları hedef alan müdahaleler.

    -Çevrimiçi hizmet ve ürünlerin, çocuklar için güvenli olmasını ve suç işlemeyi kolaylaştırmamasını sağlamak.

    -Çevrimiçi sohbet sitelerini bekar ebeveynler için daha güvenli hale getirmek.

    -Pornografinin çocukların cinsel istismarını normalleştirme ve istismarı destekleyici tutumları şekillendirme üzerindeki etkisiyle mücadele etmek.

    -Karanlık ağda, çocuklara yönelik cinsel istismarla ilgili yapılan anket, katılımcıların %70’inin çocuklara yönelik yasa dışı içerikleri ilk olarak 18 yaşın altında görüntülediğini ortaya çıkardı. Çocukların bu içeriklere ulaşmaması için ekstra önlemler alınmalı.

    -Çocuklara cinsel duygular besleyen erkeklerin çocuklarla çalışma olasılıkları daha yüksekti. Bu sebeple okullar, kreşler, sosyal gruplar, kulüpler ve çocukların bulunduğu diğer faaliyetler de dahil olmak üzere çocuk odaklı kurum ve faaliyetlerde çocukların korunması çok önemli.

    -Erken çocukluk döneminde istismar ve travmanın (özellikle cinsel mağduriyetin), cinsel duyguları olan ve çocuklara karşı suç işleyen kişilerde daha yaygın olduğu açıktı. Travmaya uğramış, istismara uğramış ve ihmal edilmiş erkek çocuklarına terapötik desteğin sağlanması önemli.

    -Stop It Now!* gibi erken müdahale hizmetlerini güçlendirmek.

    -Sosyal medya ve çevrimiçi hizmetler, çocuklara cinsel duyguları olan erkekleri, “önleme hizmetleri”ne katılmaya teşvik edebilir.

    -Bazı pornografi siteleri, çocuk içeriği arayan erkekleri erken müdahale hizmetlerine yönlendiriyor. Bulgular, bu yönlendirmelerin, şiddet ve hayvanlarla cinsel içerik arayan erkekleri de kapsayacak şekilde genişletilmesi gerektiğini gösteriyor.

    -Çocuğa cinsel duyguları olan erkeklerin, aile ve arkadaş çevrelerinin problemli davranışları belirlemelerine destek olmak.

    -Çocuklara karşı cinsel saldırıda bulunan, cinsel duygulara sahip erkeklerin; daha yaşlı, daha varlıklı, evli ve iyi bir sosyal desteğe sahip olma olasılıkları daha yüksekti. Bu erkekler şüpheyi ortadan kaldıracak, tespit edilmekten kurtulacak beceri ve kaynaklara sahip. Çocuk koruma, kolluk kuvvetleri ve cezai adalet sisteminin bu bulgular çerçevesinde hareket etmesinin gerekliliği.

    -Rahatsız edici cinsel duygulara sahip erkekler çeşitli çevrimiçi ekonomik faaliyetlerde bulunuyorlar. Bu faaliyetler, suç riski bulunan mali bir ayak izi bırakabilir. Bankacılık tespit algoritmaları bu finansal davranış kalıplarını inceleyebilirler..

    -Kendilerini cinsel istismardan korumak çocukların sorumluluğunda olmasa da, çocuğun cinsel istismarını önleme çalışmalarında yaşa uygun müfredatlar oluşturulmalıdır. Çocukları ve koruyucu yetişkinleri, cinsel istismarın aşamaları ve stratejileri konusunda eğitmek, bu tür suçları engellemenin bir yoludur.

    Bu Avusturalya’da yapılmış bir araştırmadır, kültürden kültüre ÇCİ ile ilgili araştırmalar farklı sonuçlar gösterecektir. Maalesef ki Türkiye’de ne mağdura ne de suçlulara yönelik geniş kapsamlı bir çalışma yapılamamaktadır. Her gün yeni bir cinsel istismar haberi önümüze düşerken, ÇCİ sorunu yok sayılarak tabulaştırılmaya devam edilmektedir. Mağdurlar sessizlikle boğulurken, istismara uğrayan çocuk sayısı artmakta ve yaşadıkları acılar daha da derinleşmektedir.

    *Stop It Now (Şimdi Durdurun)! Kendiniz veya bir başkasının, çocuğa zarar verebileceğini düşünüyorsanız bunu durdurmak için destek alın.


    Meliha Yıldız: “1975’te, cinsel istismar da dâhil birçok ihmal ve olumsuzluğun yaşandığı bir evde doğdu. Kırk dört yaşına geldiğinde, bir video-röportajla yaşadığı cinsel istismarı anlattı. Bu, onun için mağdurluktan aktivistliğe giden yolculuğun başlangıcı oldu. Türkiye’de, aile içi cinsel istismarın “mağdur” tarafından anlatıldığı ilk kitap olan “Kutsal Tecrit”i 2021 yılında yazdı. İkinci kitabı Uçurum Kenarındaki Salıncaklar 2023 yılında yayınlandı. Çocuğun cinsel istismarıyla ilgili yaptığı çalışmaları https://melihayildiz.org/ sitesinde paylaşmaya devam ediyor”

    Kaynak: Artı Gerçek
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Kim kime daha muhtaç?

    Kim kime daha muhtaç?


    LEVENT KENEZ | YORUM

    Herkesin tahmini, siyasi bir kırılma ya da üstü örtülemez ekonomik bir kriz yaşanmadan yönetimde bir değişiklik yaşanması olası değil. O sebeple MHP-AKP geriliminin nereye doğru evrileceği, ülkenin kaderini belirleyecek.

    Sandıkta rejim değişikliği ihtimali mayısta kaçırıldı. Yeni seçimden çıkılan ülkede kağıt üzerinde beş yılda daha Erdoğan iktidarda. Ancak Erdoğan’ın planlarında 50+1 tartışmasını açarak gösterdiği bir şey var ki, ülke vakti zamanı geldiğinde erken seçime gidecek, zaten gitmek zorunda.

    Bu sebeple ülkenin hiçbir sorunu ciddi ciddi tartışılmadan yine seçim ve ittifaklar tartışması yaşıyoruz.

    YSK, son seçimde bu dönemi Erdoğan’ın ikinci dönemi olarak teyit etti ve Erdoğan’ın tekrar aday olabilmesi için Meclis’in seçim kararı alması gerekiyor. Meclis, seçim kararı aldığında cumhurbaşkanı dönemini tamamlamamış sayılıyor. Şimdi, “Ne yasası ne anayasası kim takıyor bunları!” diyebilirsiniz.

    Pek öyle değil. Ya anayasayı değiştirecek ya da Meclis seçim kararı alacak.

    Hadi seçime dendiğinde kimse ‘ben yokum’ demeyeceğine göre Meclis’te şu an dağılmadığını varsaydığımız Cumhur İttifakı’nın 360 oyu olmasa bile seçim kararının alınması kuvvetle muhtemel.

    Eğer 5 yılın sonlanmasına az bir süre kala Meclis’in seçim kararı alması planlanırsa muhalefet, “27 yıldır yönetiyor, birkaç ay daha yönetsin. Seçimler zamanında yapılsın.” diyebilir. Bu nedenle bu işi son dakikaya bırakmamalı. Kaldı ki tekrar aday gösterilmeyeceğini hisseden vekillerin geçmiş yıllarda erken seçime takoz koydukları bilinen bir durum.

    Erdoğan için bir diğer çözüm anayasa değişikliği ve oraya ekleteceği bir madde ile yeni sistemde ilk kez cumhurbaşkanı seçilecek hilesi.

    Her durumda Meclis’te vekil, sandıkta oy ihtiyacı olan Erdoğan’ın MHP ile yolları ayırmada ciddi olması pek mevcut resme uymuyor. MHP’nin yerine düşünülen İYİ Parti’nin Erdoğan’a yaklaştıkça eriyeceğini açık. İYİ Parti seçmeni Erdoğan’a oy verecek olsa zaten gider MHP’ye verirdi.

    Yapılan anketlerde İYİ Parti seçmenin 2. partisi CHP. MHP olmamasının nedeni seçmenin Erdoğan muhalifi olması. Parti yönetiminin, “CHP ile yakın oldukça sağda büyüyemiyoruz.” demelerinin gerçekçi bir yanı var ama bu mevcut seçmenlerinin her türlü ittifaka onay verecekleri anlamına gelmiyor. Hatta eğer aday çıkarırlarsa İstanbul’da ve Ankara’da İYİ Parti’nin alacağı oy bunun bir testi olacak.

    Yani Erdoğan için İYİ Parti tutunulabilecek sağlam ve güçlü bir dal değil. MHP lideri Bahçeli’nin elinin altında blok oy kullanacak çok daha büyük bir kitle var. Yüzde 1 oy için bile ittifak yapıldığı, tabela partilerine vekil sözleri verildiği bir yerde yüzde 10’luk bir kitleyle yolları ayırmak büyük risk.

    Erdoğan’ın HDP seçmeninin iknası için sözlerden ziyade çok ileri adımlar atması gerekir ki bunun hem sandıkta hem de bürokraside çıkaracağı sıkıntılar var.

    Geçmişte Erdoğan gibi çok ‘tornistan’ yapan Bahçeli için yolları ayırmak çok kolay. Bir bahane bulup, “Erdoğan bizim için milli olma vasfını kaybetmiştir!” der ve ortaklık biter. Bir salı günü konuşmasına bakar! Ancak hiç terlemeden, iktidarda olmanın getirdiği nimetlerden yararlanan MHP’nin ittifakın bozulmasını isteyeceğini düşünmek de pek olası değil.

    Erdoğan’ın elinde büyük bir koz olarak zikredilen ‘Sinan Ateş’ cinayetinin derinleşmesinin anlamını malum. Aynı şekilde, “Üç Hilal’ı yargılatmayacağız, bu işi torbacılarda bitirin.” diyen Bahçeli’nin de ne kastettiği.

    Ben Erdoğan’ın Sinan Ateş cinayeti ile MHP’yi terbiye edebileceğini sanmıyorum. İddia edildiği gibi Bahçeli dahil üst yönetimine kadar uzayabilecek bir dosya ise MHP’nin “Yakarız bu gezegeni!” misali intifadası Erdoğan için çok daha maliyetli olabilir.

    Erdoğan’ın MHP’ye olan ihtiyacı, bu kadar dağınık muhalefetin olduğu yerde azalmıyor aksine daha da artıyor. Seçimle Türkiye’de rejim değişikliği olmayacağı hem doğru hem yanlış. Yaşanması muhtemel krizlerin sebebi, ittifaklar içindeki kırılmalardan ve onların artçılarından dolayı yaşanacak.

    Ve pek tabii Erdoğan’ın seçim sistemi talebinde sağlık durumu da önemli yer tutuyor. İşadamından Saray’daki hizmetçiye kadar herkesin kafasının bir yerindeki soruyu Erdoğan ölmeden cevaplamak zorunda. Aile üyelerinden Bilal ile (damat) Selçuk’u devamlı bir yerlerde birilerine konuşuyor ve ödül alırken görmemizin sebebi bu.

    En çok oyu alan kişinin cumhurbaşkanı seçilmesi biraz bununla ilgili. Ancak salt bu değişiklik bile hanedan üyeleri için yeterli olmayabilir.

    Erdoğan’ı canını sıkan Kemal Kılıçdaroğlu’nun gitmesi değil. Zaten Kılıçdaroğlu bir kez daha karşısında aday olamayacaktı. Ama İmamoğlu’nun varlığı ve artan etkisi rahatsızlık veriyor. İstanbul seçimlerinde büyükşehiri geri alıp, İmamoğlu’nun karizmasını çizmesi lazım. Olmadı yargı sopası halen masada…

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Hızlandırılmış ‘Steve Jobs vakası’: Yapay zeka tartışması nereye gidiyor?

    Hızlandırılmış ‘Steve Jobs vakası’: Yapay zeka tartışması nereye gidiyor?



    Balkan TALU


    Artı Gerçek – Teknoloji gelişiyor; robotlar ve yapay zekâ hayatımıza giderek daha fazla giriyor. Yapay zekâ uygulamalarına soru sorup cevap alabiliyor olmak giderek daha fazla hoşumuza gidiyor…

    Yapay zekâ en basit tanımıyla, insan zekâsının yapabileceği bir görevin bir bilgisayar veya robot tarafından yapılabiliyor oluşu… Diğer bir tanımı da insanları gölgede bırakan otonom sistemler olması.

    Bilimkurgu edebiyatı da dahil, cevap aranan soru hep şu oldu: Sistemler insan gibi düşünebilir veya davranabilir mi? Burada robotların insanlara saldırıp yok etmeye yeltendiği Terminator, 2001 Uzay Efsanesi (2001: A Space Odyssey) gibi örnekleri de hatırlayabiliriz. Isaac Asimov’un meşhur robot üçlemesinde ortaya koyduğu “Bir robot bir insana zarar veremez veya zarar görmesine göz yumamaz” diye başlayan ‘üç robot yasası’nı da…

    Burada bilgisayarlara ve robotlara çağ atlatan özellikler mantık yürütme, verileri analiz etme, keşif yapabilme ve genelleştirme yapabilme yeteneği. Aslında insanlara korkutucu gelen de bu.

    ‘SORDUM YAPAY ZEKÂYA…’

    Örneğin gazetecilik mesleğiyle ilgili en çok tartışılan konulardan biri, “Acaba editörler işsiz mi kalacak?” sorusu. Zira yapay zekâ orta vadede biz muhabir ve yazarların ürettiği ham metinleri haber yazım kurallarına, metin kurallarına uygun hale getirebilecek; veri ve bilgi doğrulaması yapabilecek ya da kullanılan enformasyondaki çelişkiler ile boşlukları tespit edebilecek. Halihazırda muhabirler, editörler ve öğrenciler şimdiden muhtelif program ve uygulamaları -hayır sadece Google Translate değil- kullanmaya başladılar bile. Öğrenciler şimdiden inceleme ödevlerini veya makalelerini yazarken soru sorup cevap alabilmek için ChatGPT gibi uygulamalara başvurmaya başladılar bile… Bu nedenle akademisyenler öğrencilerinin bu tür uygulamaları kullanmasına engel olmaya ve sınırlamaya çalışıyor. İntihal, benzerlik kontrolü yapan Turnitin gibi uygulamalar, yapay zekâ başvurularını da tespit edip kullanılan kaynak listesine ekliyor.

    The Economist’e göre özellikle son dönemde hayatımıza giren Üretken Yapay Zekâ (Generative AI) 2024’te ana akım haline gelecek. Economist’e göre hukuki mukavelelerden pazarlama metinlerine kadar akla gelebilecek her şeyin ilk taslağı DALL-E 2, ChatGPT gibi Generative AI uygulamalarıyla yapılıyor.

    Sözgelimi ünlü bankalardan biri olan JPMorgan Chase, ticaret masası için Merkez Bankası toplantılarını analiz edip derlerken yapay zekâdan destek aldı. En yaygın kullanılan uygulamalardan biri olan DALL-E 2 ise metinleri doğal dil ve görüntü işleme becerileri ile birleştirebiliyor. Diğer bir deyişle, öğrenebilen bir makineye yüklenen metin, görsel bir materyale dönüştürülebiliyor. Amazon, Apple, Meta, Microsoft ve Nvidia gibi teknoloji şirketlerinin hisse fiyat endeksi yüzde 80 büyüdü. Bahsedilen muhtelif uygulamalar arasında en gözde olanlardan biri de herkesin bildiği üzere Chat GPT’ydi.

    chatgpt.jpg

    HER ŞEYE CEVABI OLAN CHATBOT: CHATGPT

    Chat GPT aslında yapay zekâyı bir açık kaynak olarak geliştirmeye çalışan OpenAI kuruluşu tarafından geliştirilen bir chatbot (sohbet robotu). İlk defa 2019 yılında geliştirilmiş olan ChatGPT’nin ilk sürümü, 117 milyar parametre içeren bir dil modeliydi. 2019 şartlarında bu, o zamanlar piyasadaki en büyük dil modeli olması anlamına geliyordu. Bu chatbotun diğer teknik destek robotlarından farkı çok daha karmaşık bir yapıya sahip olması.

    Şöyle diyelim: Genellikle bir ürün veya hizmetle ilgili teknik destek veya sorun çözmek için yardım aldığımız chatbotlara belirli bir şablon içinde belirlenmiş sorular sormanız gerekebiliyor. ChatGPT’ye ise kitaplar, makaleler, blog yazıları ve web sayfaları gibi birçok farklı kaynak yüklenmiş durumda ve tabiibu robotun kapasitesinin giderek daha fazla sofistike hale gelmesi anlamına geliyor. Bu yüzden şu anda Chat GPT metin oluşturma, özetleme, çeviri gibi işlerde kullanılabiliyor. Buna ek olarak ChatGPT hava durumu tahmininden ilaç saati için hatırlatma oluşturmaya ve uçuş saati kontrolüne kadar geniş bir kullanım yelpazesi sunuyor.

    Gelelim işin dedikodu kısmına ve bu yazının esas vesilesine: ChatGPT’nin yaratıcısı ve OpenAI’nin kurucusu olan Sam Altman ilk önce yönetim kurulu başkanlığı (CEO) görevinden kovuldu, sonra da geri döndü. Olay aslında biraz da dört beş güne sıkıştırılmış ve hızlandırılmış bir Steve Jobs vakası gibiydi. Open AI yönetim kurulu oylama yapmış ve Altman’ı CEO makamından düşürüvermişti.

    OpenAI şirketin internet sayfasından yaptığı açıklamada Altman’ın yönetim kuruluyla olan iletişiminde yeterince açık, tutarlı ve samimi olmadığı söylenmişti. Açıklamada, “Yönetim kurulunun artık Altman’ın OpenAI’ya liderlik etmeye devam etme becerisine güveni yok” deniliyordu.

    Perde arkasında dönen kulisler ise iki temel başlıkta toplanıyordu: Birincisi, OpenAI ilk etapta bir kâr amacı gütmeyen şirket olarak kurulmuş ama daha sonra başka yatırımcıların desteğini almıştı. Dolayısıyla kurumda bir “kârcı olanlar” ile “ihtiyatlı olanlar” ayrışması yaşanmıştı. Aslında Altman kârcılar grubundaydı ve Q* adıyla yeni bir yapay zekâ uygulaması geliştiriyordu… Diğer kampta yer alanlar ise OpenAI’nin yeni uygulamalar yaratırken ve mevcut olanları geliştirirken fazla aceleci davrandığını ve güvenlik konusuna daha fazla eğilinmesi gerektiğini savunuyordu.

    YENİ UYGULAMA ‘FAZLA YETENEKLİ’

    Q* uygulamasının kapsamıyla ilgili ayrıntılar sır gibi saklanıyor ama sürekli ısrarla insanlığı tehdit edebilecek süper güçlü bir yapay zekâ projesi olduğu söyleniyor. Altman’ın kovulma kararının ardında o dönemin teknoloji sorumlusu olan ve ChatGPT’nin ardındaki beyinlerden biri olarak bilinen Mira Murati tarafından yazılmış ve kullanıcılara gönderilmiş olan bir mektup olduğu söyleniyor.

    Yapay zekânın ileride de öğrenme, genelleme yapma ve kavrama yeteneklerinin ileride epey gelişeceği zaten öngörülüyor. Buna ek olarak Reuters’ın haberine göre, Murati’nin kurum çalışanlarına gönderdiği mektupta Q* uygulamasının güvenlik konusunda endişeler doğurduğu ve yeni yapay zekâ uygulamalarının muhakeme yeteneklerinin haddinden fazla gelişmiş olabileceği konusunda uyarılar içeriyor.

    Mektupta, “yapay zekâ bilim insanları” ekibinin çalışmalarından da bahsediliyor. “Code Gen” ve “Math Gen” ekiplerinin bir araya getirilmesiyle oluşturulan bu grup, mevcut yapay zekâ modellerinin muhakemelerini geliştirmeye odaklanıyor. Ekip, yapay zekânın nihayetinde bilimsel çalışmalar yapmak için nasıl optimize edileceğini de araştırıyor.

    Murati bu yılın başlarında Time dergisine verdiği bir röportajda şunları söylüyordu: “OpenAI ve bize benzer şirketler için bu konuyu kamuoyuna kontrollü ve sorumluluk içerisinde sunmak önemli. Ancak biz az sayıda insanız ve bu sistem için, teknolojilerin ötesine geçen çok daha fazla girdiye ihtiyacımız var, kesinlikle düzenleyicilere, hükümetlere ve geri kalan herkese.”

    OPENAI’DE DARBE KALKIŞMASI(?)

    Sam Altman’ın kovuluş ve geri dönüş süreci bol entrikalı drama dizilerini de andırmıyor değildi. İlk önce OpenAI’nin çalışanları kazan kaldırdı. 700 çalışandan 505’i Altman göreve iade edilmezse toplu halde Microsoft’a geçeceklerini söyledi. Kazan kaldıran Altman destekçileri özellikle bilim ekibinin şefi Ilya Sutskever’i darbecilikle suçluyordu. Sutskever’in Altman’ın “gazı fazla köklediğine” dair endişelerini yönetim kuruluyla paylaştığını ve yöneticileri manipüle etmeyi başardığı söyleniyordu. Sutskever ve Murati’nin endişelerinin örtüşüyor olması dikkat çekiciydi. Bu arada Sutskever’in geri dönüş kutlama partisinde olmayışı da gözlerden kaçmadı.

    ARABULUCU MICROSOFT

    Altman ve onun ardından yöneticilikten istifa eden genel müdür Greg Brockman’ın Microsoft’a transfer olacağı, Altman’ın Microsoft için ayrı bir yapay zekâ uygulaması geliştireceği dedikoduları hemen tedavüle sokulmuştu. Bu haber biraz tuhaftı çünkü OpenAI’yi destekleyen yatırımcılar arasında Microsoft da bulunuyordu. Nitekim, OpenAI yönetimiyle yürütülen pazarlıkların içinde Microsoft yöneticileri de yer alıyordu. Bu arada ilk geçici CEO olarak Mira Murati, ardından da interaktif canlı yayın platformu Twitch’in kurucusu Emmett Shear atanmıştı. Öte yandan Emmett Shear, Open AI yöneticileri Altman’ın kovulmasıyla ilgili somut bir açıklama yapmazsa kendisinin de CEO’luk görevini bırakacağını açıkladı.

    Akabinde OpenAI’nin diğer yatırımcı ortakları da yönetim kurulunu sıkıştırmaya başladı. Aralarında projeye 13 milyar dolar yatırmış Microsoft ve Thrive Capital’ın da bulunduğu şirketler hem Altman’ın geri dönmesini, hem de yönetim kurulunda değişiklik yapılmasını istiyordu. Pazarlıklar sonuç verdi. Microsoft CEO’su Satya Nadella OpenAI yönetiminin tavrını değiştirmesini cesaret verici bulduğuna dair bir tweet attı. 17 Kasım Cuma günü görevden alınan Altman 21 Kasım Salı günü geri döndü.

    Peki şimdi ne olacak? Steve Jobs’un geri dönmesi epey uzun sürmüştü. Altman vakası şimdilik üç beş günde bitti. Fakat Jobs döndüğünde önce i-Pod sonra da i-Phone’un lansmanını yaparak teknoloji dünyasında çığır açmıştı. Altman ve ekibinin nasıl bir sıçrama yapacağı henüz bilinmiyor, zira bu aynı zamanda yapay zekânın nasıl ve ne şekilde sıçrama yapacağıyla da bağlantılı.

    YAPAY ZEKÂ VE BİLGİ ÜRETİMİ

    Peki yapay zekâ nasıl bir sıçrama yapacak? Q* projesi üzerinden yaratılmaya çalışılan korku gibi ya da bir dönem izlediğimiz bilimkurgu filmlerinde olduğu gibi robotlar, makineler bize savaş mı açacak? Oralara muhtemelen daha çok var ama yapay zekânın özellikle bilgi üretimi ve kullanımı konusunda nasıl kullanılabileceğine dair şüphelerin giderilmesi gerekiyor. Örneğin bilimsel araştırmalarda çığır açabileceği söyleniyor ama nasıl? Bir soruya yapay zekâ tarafından verilen yanıt referans niteliği taşıyacak mı gerçekten? Hadi diyelim ki yapay zekânın verdiği cevapları değil de, gösterdiği kaynakları referans olarak kullandık; peki bu kaynaklar her zaman doğru, sahih kaynaklar olacak mı? Ya da herhangi bir bilimsel entelektüel tartışma söz konusu olduğunda, bir haberin boyutları da dahil, bütün katmanlar eksiksiz olarak sunulacak mı?

    Şu anda giderek daha fazla zihinsel tembelliğe ve sabırsızlığa alıştığımız yeni çağda yapay zekâ uygulamaları bizim için çok ideal. Karmaşık bir hesaplama yapmak istediğimizde; bir metni vakit ayırıp okumaya veya çevirmeye üşendiğimizde; yaratıcı görsel içerik hazırlamamız gerektiğinde beynimiz duruverdiğinde bir yapay zekâ uygulamasına dalıvermek çok rahatlatıcı olabilir. Giderek artan tembellik ve dikkat eksikliğinde artan tehlike ise bu uygulamaları eninde sonunda bizim beslememiz gerektiğini, sorumluluğun gene bizde olacağını unutuvermemiz olacak.

    Kaynak: Artı Gerçek
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Yozlaşmış sanat ve Mehmet!

    Yozlaşmış sanat ve Mehmet!


    M. NEDİM HAZAR | YORUM 

    Haberi okumuşsunuzdur; gazeteci Mehmet Kamış tutuklandı.

    İnsan hakları, hak ve özgürlükler açısından rejim ihlallerine bir tane daha ekledi. Elbette üzülüyoruz ama şaşırmıyoruz, çünkü Erdoğan iktidarı hayatiyetini devam ettirmek için kendilerinden olmayan her kim olursa olsun yok etmek üzerine uyguladıkları politikaları devam ettirmek zorunda.

    Birkaç örnek vereyim ama eminim çoğunu herkes biliyor.

    Nazi rejimi, medyayı sıkı bir şekilde kontrol altında tutmuştu. Joseph Goebbels, Propaganda Bakanlığı’nın başında medya üzerinde tam bir denetim sağlamıştı. Radyo yayınları, sinema ve basılı medya, Nazi ideolojisini yaymak ve halkı manipüle etmek için kullanıldı. Gazeteciler, Nazi Partisi’nin politikalarını destekleyen haberler yapmaya zorlandı. Aksi takdirde, sansüre uğrama, gözaltına alınma veya daha ağır cezalarla karşı karşıya kalabilirlerdi.

    Stalin döneminde, medya tamamen devlet kontrolüne alındı. Pravda ve Izvestia gibi gazeteler, Sovyet hükümetinin resmi görüşlerini yansıtan yayınlar olarak kullanıldı. Gazeteciler, devlet politikalarını sorgulayamaz ve yalnızca hükümetin onayladığı bilgileri yayınlayabilirlerdi. Bu dönemde birçok gazeteci ve yazar, “düşman” olarak damgalandı ve sorgulama, sürgün veya idam gibi cezalara maruz kaldı.

    Mussolini’nin liderliğindeki Faşist İtalya’da, medya devlet kontrolünde idi. Gazeteler ve radyo yayınları, Faşist Parti’nin propagandasını yapmak için kullanıldı. Gazeteciler, hükümetin resmi görüşlerini desteklemek zorundaydı ve bağımsız ya da muhalif sesler susturuldu.

    Günümüz Çin’inde medya, hala Komünist Parti’nin sıkı denetimi altında. Parti, hem geleneksel medyayı hem de interneti kontrol eder ve sansür uyguluyor. Çin’de gazeteciler, hükümetin politikalarını eleştiremez ve yalnızca resmi parti hattını destekleyen haberler yapabilirler. Aksi halde gözaltına alınma veya hapisle karşı karşıya kalabilirler.

    Yine günümüz Kuzey Kore’sinde medya, dünyanın en sıkı kontrol edilen medyalarından biridir. Tüm haber kaynakları devlet tarafından kontrol edilir ve ülkenin lideri Kim Jong-un’un politikalarını övmek ve halkı ideolojik olarak eğitmek için kullanılır. Yabancı medya içeriğine erişim neredeyse tamamen yasaktır ve gazeteciler yalnızca devletin onayladığı haberleri yayınlayabilirler.

    Tarihin her döneminde olduğu gibi günümüzde de totaliter rejimlerin sanatçı, gazeteci ve sair aydınların üzerine bir karabasan gibi çökmesi artık vakay-ı adiyeden bir şey.  Almanya’dan Rusya’ya, İtalya’dan Çin’e, Ortadoğu ülkelerinden Türki Cumhuriyetlere kadar sayısız örnek vermek mümkün.

    Putin Rusya’sına biraz yakından bakacak olursak; Rusya’da birçok büyük medya kuruluşu, doğrudan veya dolaylı olarak devlet tarafından kontrol edilmekte. Bu, özellikle ulusal televizyon kanallarında belirgindir, burada haberler genellikle Kremlin’in görüşlerini yansıtmakta.

    Devlet kontrolündeki medya, genellikle hükümetin politikalarını destekleyen ve muhalefeti kötüleyen içerikler yayınlamakta, bu da kamuoyunun algısını şekillendirmekte önemli bir rol oynamakta.

    Bağımsız gazetecilik pek çok dikta rejiminde olduğu gibi Rusya’da zorlu bir faaliyet alanıdır. Bağımsız medya kuruluşları üzerindeki finansal baskılar, sansür ve hükümet yanlısı olmayan içerikleri yayınlama konusundaki kısıtlamalar, yaygın sorunlar.

    Gazeteciler ve medya kuruluşları, devletin hoşnutsuzluk duyduğu haberleri yayınladıkları takdirde çeşitli yaptırımlarla karşı karşıya kalabilirler. Bu yaptırımlar arasında para cezaları, yayın yasağı, hatta hapis cezası bulunmakta.

    Rus hükümeti, internet ve sosyal medya üzerindeki kontrolünü artırdı. Çeşitli yasalar, devletin internet içeriğini daha sıkı bir şekilde denetlemesine ve “istenmeyen” olarak etiketlenen siteleri engellemesine olanak tanımakta.

    Bu durum, ifade özgürlüğü ve bilgiye erişim konusunda ciddi endişelere yol açıyor.

    Rusya’da gazeteciler, özellikle yolsuzluk ve insan hakları ihlalleri gibi hassas konuları ele aldıklarında, tehditler ve fiziksel şiddetle karşı karşıya kalabiliyor. Bazı durumlarda, gazetecilerin öldürüldüğü veya kaybolduğu vakalar bile yaşandığını hatırlatalım.

    Öte yandan Rus hükümeti, medya üzerindeki kontrolünü sürdürmek için çeşitli yasal düzenlemeler yaptı ve hala yapıyor. Bunlar arasında, “aşırıcılık” ve “terörizm” gibi geniş ve belirsiz tanımlı suçlar yer alıyor. Bu tür yasaların, hükümetin muhalif sesleri susturmasını kolaylaştırdığını söylemeye bilmem gerek var mıdır?

    Tayyip Erdoğan iktidarı, rotasını demokrasi dışına çıkarıp, Orta Asya modeli bir “Tek Adam” rejimine çevirirken, yaptığı ilk işlerden biri medyaya musallat olmak olmuştu. Bunun için önce kendi medyalarını oluşturdular. Kendilerinin beslediği iş adamlarından alınan haram paralarla bir takım büyük medya organlarını iktidarın emrine geçirdikten sonra sıra muhalif medyaya geldi. Erdoğan için en büyük engel şüphesiz siyasal İslamcı olmayan dindarlığıyla bilinen etkili ve makbul medya organlarıydı. Zaman Gazetesi, Samanyolu TV, İpek Medya Grubu gibi medya organlarına çöküldüğünde ortalıkta darbe filan da yoktu.

    Ve gelinen durum. Şu haber dün yayınlandı:

    “CHP Eskişehir Milletvekili Utku Çakırözer, TBMM Genel Kurulu’nda RTÜK’ün Ocak ve Kasım aylarını kapsayan 11 aylık ceza karnesini açıkladı. Çakırözer’in aktardığına göre RTÜK, eleştiri odaklı haberleri nedeniyle 11 ayda 7 kanala toplam 22 milyon TL ceza kesmiş. Utku Çakırözer, RTÜK’ün televizyon kanallarına verdiği cezaları şöyle sıraladı: Geçtiğimiz haftaki toplantısında RTÜK, TELE1’e, Halk TV’ye, Flash Habere, KRT’ye, FOX’a ağır cezalar yağdırdı. Ceza gerekçelerine bakıyorsunuz: Neymiş, emekli maaşlarının düşüklüğü, ikramiyesinin alınmaması eleştirilmiş… Yılın ilk 11 ayında Halk TV, FOX, TELE 1, Habertürk, Flash Haber, KRT ve TV5’e toplam 49 yaptırım uygulandı. Verilen ceza tutarı tam 22 milyon lirayı geçti.”

    Erdoğan bugün ülke medyasının yüzde 95’inden fazlasına sahip. Çocuk kanallarında bile propagandasını yaptırtıyor. Bu yönüyle diğer diktatörler gibi Putin’in sıkı bir takipçisi.

    Size çok çarpıcı bir örnek vermek isterim…

    80 yıl önce (19 Temmuz 1937) Münih’te Nasyonal Sosyalist propaganda sergisi “Yozlaşmış (ya da dejeneratif Sanat” (Almancası Entartete Kunst) başladı. Bu sergi, özgür sanatı aşağılayan çok önemli bir kültür politikasının ifadesiydi. Rejimi desteklemeyen aydın, gazeteci ve sanatçılar sistematik olarak dışlandı ve zulüm gördü. O dönemde el konulan birçok sanat eserinin nerede olduğu bugün hala belirsiz.

    Hitler’in gözde adamı ve Reich Güzel Sanatlar Odası başkanı olan Adolf Ziegler, Temmuz 1937’de Münih Hofgarten galeri binasında Reich propaganda lideri Joseph Goebbels’in başlattığı “Dejenere Sanat” sergisinin açılışını yaparken şöyle demişti: “Çevremizde bu delilik, küstahlık, beceriksizlik ve yozlaşma fenomenlerini görüyorsunuz.”

    Münih sergisinde 120’den fazla sanatçı, 700’den fazla eserle teşhir edildi. Sergi parçaları, “Yahudi-Bolşevik sanatı” olarak adlandırılan Nazi sloganı altında, antisemitik ve antikomünist önyargıları körükleyen aşağılayıcı yazılarla eşlik edildi.

    Sözü 35 yıllık dostum ve meslektaşım Mehmet Kamış’a getirmek isterim. 

    Birkaç yazı önce, Batman filmi vesilesiyle “Yasadışı adam kaçırma” konusunda bir şeyler yazmıştım.

    Biliyorsunuz saray medyası, masum insanları, öğretmenleri, kadınları, hastaları yakalayan Erdoğan istihbaratını öve öve göklere çıkarır. Mehmet’in haberini de beklediğimiz üzere böyle verdiler.

    Bir tane gerçek teröristi yakaladıklarını, kendi tabirileriyle “paketlediklerini” bugüne kadar duymadım. Güçleri sadece gariban öğretmenlere yetiyor çünkü. Türk askerlerini diri diri yakan İŞİD’çi alçaklara karşı dillerini yutuyorlar. PKK’nın paketlediği üst düzey MİT yöneticilerini bile gidip alabilmekten aciz olanlar, hayatında tırnak çakısı taşımamış insanları “terörist yakalandı” diye palavralarla hapse atıyorlar.

    Önce şunu belirteyim ki; ben ki, siyaset yazılarını nadiren kaleme alan bir yazarım. Genelde sanat ve aktüaliteye eğilirim biliyorsunuz.

    2014-15 yıllarında sayısız kere iktidar medyasının iş teklifiyle muhatap oldum. Benim gibi sıradan bir kaleme böyle uçuk teklifler yaptıklarına göre, Mehmet Kamış gibi önemli isimlere kim bilir neler teklif etmiş ve reddedilmişlerdir.

    Bundan eminim.

    İşte bunun da kini ve nefretiyle bazı ‘havuz’ leşkerleri Mehmet Kamış’a kin kustu. Oysa Mehmet, hayatı boyunca gazetecilik dışında hiçbir faaliyet yapmış biri değil.

    Anlatayım; 35 yıl önce, ikimizde bekar birer muhabirken tanıştım Mehmet Kamış’la… Analog fotoğraf makinalarının dönemiydi. Şartlar iptidai ve ağırdı. Herkesin kaliteli fotoğraf makinası yoktu. Mehmet Kamış, birkaç yıl aldığı bursları, kazandığı paraları biriktirmiş ve hepimizden kaliteli bir makine almış, bizlere fotoğraf çekmeyi öğretiyordu.

    Yıllar boyu zaman zaman beraber çalışma şansımız oldu. Aksiyon’da ya da Zaman’da beraber çalıştık yıllarca. Sıradan bir gazeteci değildi. Hele hele bir siyasal İslamcı gazetecinin çok çok üstünde entelektüel donanıma ve rafine bir estetiğe sahip gazetecidir Mehmet Kamış. Gazete yöneticisi olduğu zaman bile fotoğrafçılıktan vazgeçmemişti. İçindeki foto muhabirinin hala genç ve diri olduğunu hayretle görüyordum.

    Öte yandan sıradan bir gazetecinin çok üzerinde entelektüel birikime sahipti. Onunla oturup yeni çıkmış bir müzik albümünü, bir tiyatro oyununu ya da sinema filmini saatlerce konuşabilirdik.

    İşte böylesi pırıl pırıl bir meslektaşım ve iyi bir insanı, iktidar medyası, “terörist, hain” zırvalarıyla tutuklamasını alkışlarla yayınlıyor.

    Bu dönem elbet geçecek. Ancak tarihin yazdığı bu kara leke, aşağılık bir kitlenin yüzüne her zaman çarpılacak emin olun.

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • İyiliği çoğaltmak | Time to Help’in genç gönüllüleri…

    İyiliği çoğaltmak | Time to Help’in genç gönüllüleri…


    ŞEMSİNUR ÖZDEMİR | YORUM 

    Haftalardır gündemimizde İsrail’in Gazze’de artık soykırıma ulaşan katliamları var. Haberlere, fotoğraflara bakmaya yürek dayanmıyor. Başta çocuklar olmak üzere Gazze’de ölen sivillerin sayısı 15 bini geçti.

    Savaşın siyasi-politik gidişatı ile birlikte ruhlarımızda oluşturduğu  tahribattan ayrıca bahsetmek gerekiyor. İster Hamas ister İsrail yapsın kapkara bir kötülük dünyamızı istila ediyor. Elbette sadece bu savaş değil. Başta kendi ülkemiz Türkiye olmak üzere Ukrayna’dan Çin Uygur bölgesine, oradan Yemen’e  kadar dünyanın farklı bölgelerinde zulümler, adaletsizlikler, hak ihlalleri, toplumsal karmaşalar devam ediyor. Ne çok acı var Allahım, ne çok kötülük var bu yer yüzünde..

    Cenabı Hakk (cc) Hz. Adem’i yaratırken meleklerin, “Orada kan dökecek ve fitne çıkaracak birini mi yaratacaksın?” demelerini daha iyi anlıyoruz sanki. Şöyle bir etrafımıza bakıp düşündüğümüzde küresel ölçüde umut vaad eden, dünyayı iyi zamanlara götürecek bir hareket, oluşum, platform, adı her neyse bir çaba görebiliyor muyuz?

    Sayısı çok da fazla olmayan gönüllü faaliyetler, dernekler, vakıflar haricinde 2 milyarlık İslam dünyasında insanlığın ortak sorunlarına çözümler üretecek bir gayret var mı? Dünyayı huzur ve barış içinde yaşanabilecek bir yer haline getirmeye uğraşan iyiliğe adanmış insanlar var elbette fakat kötülüğün yayılma gücü, kullandığı yol ve yöntemler karşısında o kadar zayıf kalıyorlar ki..

    Bütün bu karamsar tablolara rağmen depresyona girmeden, Allah’ın rahmetine sığınarak, “Bu ahval ve şerait içinde dahi vazifem” nedir diye düşünelim ve yine Kur’an’ın rehberliğine başvuralım. Yukarıdaki soruya cevaben meleklere, “Ben sizin bilmediklerinizi bilirim” diyor Rabbimiz Bakara suresi 30. ayette. Hikmetinden sual olunmaz O’nun. Neylerse güzel eyler.

    Bu düsturlara dayanarak tevekkül ile hadiselere bakınca kalplere bir itminan duygusu hakim oluyor. Ardından Fussilet suresi 34. ayet çıkıyor karşımıza: “İyilikle kötülük bir olmaz. O halde sen kötülüğü en güzel tarzda uzaklaştırmaya bak. Bir de bakarsın ki seninle kendisi arasında düşmanlık olan kişi candan, sıcak bir dost oluvermiş!”

    İşte bunca zulmün, haksızlığın, adaletsizliğin ortasında ‘ben ne yapabilirim’ diye sorduğumuzda kötülüğü iyilikle savmamızı öğütlüyor Rabbimiz. Tebessüm etmek bile sadaka olduğuna göre, insanca yaşama ve yaşatma adına küçük de olsa elimizden gelenin en iyisini yapmak dünyada iyiliği yaymaya katkı olacaktır.

    Demek ki bu süreçte kendimizle beraber evlatlarımızı, gençlerimizi ve en yakınlarımızdan başlayarak çevremizi ‘kötülüğü iyilikle savma, iyiliği çoğaltma’ adına gayrete ikna etmemiz gerek. Bilhassa Batı toplumları içinde kendini bohemliğe salan, sorumluluk almak yerine seküler ve sanal dünyaları tercih eden gençlerimizin enerjisini, teknolojiyi kullanma kabiliyetlerini ve yeni fikirlere açık zihinlerini gönüllü faaliyetlere yönlendirmenin yollarını bulmalıyız.

    Bu anlamda, geçen hafta katıldığım bir etkinliğin kalbime ferahlık verdiğini, yeni imkanların fikirleri ve umutlarıyla doldurduğunu ifade etmek istiyorum. İngiltere merkezli Time To Help Derneği’nin 10. Yıl gala programında yapılan sunumlarda gençlerin faaliyetlerine tanıklık ettik. Derneğin hem İngiltere genelinde hem de Afrika’nın bazı ülkelerinde yaptığı eğitim ve yardım faaliyetleri alkışları hak ediyordu gerçekten. En güzeli de bunları gençlerle beraber yapmış olmalarıydı.

    Örneğin, Afrika’da su kuyuları açmak için fon toplamak üzere düzenlenen “walk4water” kampanyası oldukça dikkat çekici bir etkinlik. Geçen yaz Londra merkezde düzenlenen yürüyüşe ikiz oğullarım da arkadaşlarıyla katılmıştı. Günün başındaki heyecanları ve sonundaki yorgunlukları görülmeye değerdi.

    Afrikalı kadın ve çocuklar gibi ellerinde 20 litrelik sarı su bidonlarıyla şehrin kalabalık caddelerinde yürümüşler, bir taraftan da merak edip soranlara kampanyayı anlatıp broşür dağıtmışlardı. Gönüllü gençleri en çok heyecanlandıran ve hayata bakışlarını etkileyen ise su kuyusu açmak ve yardım dağıtmak için gittikleri Afrika ziyaretleri oluyor.

    Gala programında dernek faaliyetlerine katıldıktan sonra neler hissettiğini, hayatında nelerin değiştiğini anlatan gençlerin çağrısı çok kıymetliydi: Siz de gelin, beraber elimizi uzatalım. Onlar bizi bekliyor…

    Öğrenmenin ve öğretmenin en kolay ve etkili yolu birebir tecrübe etmektir. Kitaplardan okuduğumuz veya birilerinden duyduğumuz bilgileri kendimiz deneyimlemedikçe tam olarak öğrenmiş sayılmayız. Maddi ilimlerde, manevi yolculuklarda da bu böyle. Tecrübelerimiz en iyi öğretmenlerimizdir.

    İşte sivil toplum kuruluşlarının gönüllü faaliyetleri “yaşatmak için yaşama” tecrübesini kazandırıyor bize. Kalplerin birbirine dokunmasıyla gerçekleşen duygu alışverişini görüyor, hissediyoruz. İster kendi ülkesinde ister dünyanın başka yerlerinde olsun, kendine ve çevresine duyarlı yarının büyükleri, yarınların hizmet insanları bu faaliyetlerle yetişiyor.

    Çocuklar empatiyi, “alan el değil veren el” olmayı, takım çalışmasını, organizasyon kabiliyetlerini bu tarz sosyal faaliyetlerle geliştiriyor. Sonra bir gün gelecek tecrübelerini anlatacak, yazacak, kimisi videolarla, filmlerle, sanatla, şiirle, edebiyatla ifade edip tüm dünya ile paylaşacaklar.

    Bugünün gençleri bizim umudumuz.. Aslında tüm dünyanın “ümit tomurcukları” onlar.

    Bütün karanlık söylemlere rağmen, barış ve huzurun hakim olduğu bir dünya kurma enerjisi onlarda var. Yeter ki biz bu cevherin kıymetini bilelim ve rehber olarak takip edecekleri asıl  sahih kaynakları onlara gösterebilelim.

     

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Görevini en iyi yapan lider Meral Akşener

    Görevini en iyi yapan lider Meral Akşener


    M. AHMET KARABAY | HABER ANALİZ 

    Şahsı ile ilgili en çok yazı yazdığım kişi sanıyorum İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener oldu. Farklı vesilelerle Tayyip Erdoğan’dan daha çok yer vermek, ülkenin kaderini elinde tutmasından kaynaklanıyor. Bu nokta dikkate alındığında Akşener ile ilgili yazdıklarım belki de olması gerektiğinden daha fazla.

    Bugün yine Akşener’in tarz-ı siyasetinden söz edeceğim. Hemen şunu belirteyim ki, halen İstanbul ve Ankara’da muhalefete mensup isimler büyükşehir belediye başkanlığı koltuğunda oturuyorsa, bu Akşener’in hedefinde yarım başarıya ulaşmış olmasından kaynaklanıyor.

    Önce şahsen az tanısam da meslek etiğine çok güvendiğim ve değer verdiğim birinden söz edip alıntı yapacağım. Sedat Bozkurt, ülke siyasetinin nabzını en iyi tutan ve bunu habercilik namusu ile aktaran bir gazeteci olarak görev yapageldi.

    Meslekte bizden sonraki kuşaktan biri olsa da imza attığı haber ve yaptığı yorumlarda bizim dönemin isimlerinin hayli önünde olduğunu itiraf etmeliyim. Uzunca bir süre FOX TV’nin Ankara Temsilciliğini üstlendi. “İktidar ile daha fazla kavgalı görünmekten” kaçınan FOX TV, kanalın başarılı haber sunucusu Fatih Portakal’ı daha fazla taşıyamadığı gibi, Sedat Bozkurt ile de yollarını ayırdı.

    Sedat Bozkurt, bildiklerini ve birikimlerini aynı yalınlıkla şimdilerde katıldığı canlı yayın programlarında aktarıyor. kisadalga.net isimli internet sitesinde ne yorumlar yazıyor.

    İYİ PARTİ’NİN AKŞENER’İ TAŞIMASI ARTIK ÇOK ZOR

    Sedat Bozkurt’a yeniden döneceğim. Ama Bozkurt’un gündeme getirdiklerine dönmeden kısa bir zihin tazelemesi yapmamız gerektiğini düşünüyorum.

    31 Mayıs 2021’de sizlerle tr724 platformunda buluştuktan sonra, İYİ Parti lideri Meral Akşener ile ilgili ilk kapsamlı yorumu 8 Temmuz 2021 tarihli yazımda yapmıştım. Uzun yazının özeti, “Erdoğan MHP’nin yerine bir ortağa ne zaman ihtiyaç duyarsa Meral Akşener alesta bekliyor” mealinde idi.

    Millet İttifakı’nın “Altılı Masa” olarak genişletildiği dönemde ise Akşener’in masayı dağıtabileceğini anlatmak amacıyla 9 Eylül 2022’de Millet İttifakı’nın zayıf halkası kopma noktasında başlığını taşıyan bir yazı paylaştım.

     

    Akşener, Cumhurbaşkanı adayının kim olacağının konuşulduğu 3 Mart 2023 tarihindeki toplantıda, Altılı Masa’yı “noter” ya da “kumar masasına” benzeterek devirip kalktıktan sonra okların hedefi olduğunda, Meral Akşener’e kızmayın, herkes görevini yapıyor demiştim.

    Akşener bu suçlamadan 3 gün sonra 6 Mart’ta Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş’ın cumhurbaşkanı yardımcıları olması formülü ile yeniden masaya dönüş yapmıştı. Bu dönüş formülünün Akşener’e ait olmadığını, CHP tarafından İYİ Parti liderini yeniden masaya çekebilmek için sunulduğunu çok sonraları öğrenme imkanımız oldu.

    Bu formülün nasıl oluştuğunu, o dönemde görüşmeleri bizzat yürüten isimlerden olan İYİ Partili Aytun Çıray’ın 22 Ağustos 2023’te yazdıklarından öğrenebilmiştik. Hatırlarsanız, yaz aylarında seçim hezimeti ardından yenilginin tek sorumlusu olarak CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun gösterildi. Bunun üzerine Aytun Çıray kendi sosyal medya hesabından “tarihe not düşmek” adına uzunca bir paylaşım yapmıştı.

    Seçimler öncesinde partisi ile ters düşüp aday olmayan Çıray’ın yazdıklarını kaçıranların, anlatılanların ayrıntılarını mutlaka okuması gerektiğini düşünüyorum.

    ASALIM ŞU KILIÇDAROĞLU’NU!
    Birinci sıradan kontenjan milletvekili yapılan İYİ Parti’li, Gürkan Hacir’in “Taksim Meydanı” programında..
    “Meral Hanım’a dua edin” diye başlayarak..
    “O masadan kalkmasaydı ve cumhurbaşkanı adayı olmasını istediği belediye başkanlarını -cumhurbaşkanı…

    — Dr. Aytun Çıray (@TCAytunCiray) August 22, 2023

    Bir iki cümle ile özetlemek gerekirse, üstlendiği görev gereği bulunduğu ortamı “kumar masasına” benzetip yıkmasından sonra dönüş formülünün CHP’li Erdoğan Toprak tarafından gündeme getirildiğinin ayrıntıları anlatılıyor. Akşener’in masayı devirdikten sonra İYİ Parti Genel Merkezi’ne geldiğinde, “Devlet adına son görevimi yaptım” dediği aktarılıyor.

    İşin garip tarafı, Akşener’in “ikisinden biri aday olsun” dediği Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş’ın aday olmak gibi bir niyetlerinin bulunmadığını, konunun bizzat tarafları olan isimler daha o gün açıklamışlardı.

    Aytun Çıray, bu bilgileri niçin o dönemde paylaşmadığı ithamlarına, cevap olarak seçim sürecinde Millet İttifakı’na zarar vermemesi amacıyla anlatmadığını da not olarak ekliyor.

    ASLINDA AKŞENER’İN SEÇİMLER ÖNCESİ BİR DEĞİL 3 HEDEFİ VARMIŞ

    Akşener’e partinin Kurucular Kurulu’nu açıkladığı günden bu yana kuşku ile baktım. Yukarıda Akşener ile ilgili bugüne kadar yazdıklarımın bazılarını hatırlatmaktaki amacım, bugün partisi hayli sıkıntılar geçirdiği dönemde “vurun abalıya” babında olmadığının altını çizmek içindi. Yoksa Kılıçdaroğlu’nun CHP’nin başından uzaklaştırılmasından sonra sıranın Akşener’e gelmiş olmasını öngörmemden dolayı değil.

    Yazımın başında Sedat Bozkurt’tan söz ettim ama niye bahsettiğime değinmedim. Bozkurt, bugün Akşener ve İYİ Parti ile ilgili önemli bir yazı yazdı. Zafer Partisi’nin lideri Ümit Özdağ, İYİ Parti rozeti taşıdığı günlerde gazeteci Cüneyt Özdemir ile yaptığı bir yayında Akşener’in 24 Haziran 2018 seçimleri öncesinde kampanyasını yürüten kişiye, “Erdoğan’ı cumhurbaşkanı seçtireceğiz, nedenini sorma” dediğini ileri sürmüştü.

    Bozkurt’u okuduğunuzda, iyi ki İmamoğlu ve Yavaş “kazanacak aday” sözlerine kanıp Akşener’in uzattığı yeme atlamamışlar diyorsunuz. Yoksa cumhurbaşkanlığının yanı sıra İstanbul ve Ankara büyükşehir belediye başkanlıklarının da kaybedildiğini görmüş olacaktık.

    Akşener, “kazanacak aday” diye İmamoğlu veya Yavaş’tan birini Cumhurbaşkanı adaylığı için yerinden koparmış olsaydı, bir şekilde iki başkan arasında bir rekabet oluşturup birini küstürecekti. Böylece bir fırsatı bulunup makamında kalan öteki başkan da koltuğundan edilecekti. Zaten Kılıçdaroğlu bu hamlede ilk diskalifiye edilmiş kişi olacaktı.

    TEOMAN KOMAN’IN TALEBESİ

    Akşener, geçtiğimiz günlerde partisinin İstanbul Şile’deki Seçim Hazırlıkları ve İstişare Toplantısında, “Rahmetli Teoman Koman’ın talebesi” olmakla övündü. Kendisinin yaptığı bu benzetme Akşener’in 28 Şubat döneminde üstlendiği rolleri akla getirdi.

    Akşener, Koman’ın talebeliği konusunu, son dönemde parti içinde yaşanan çalkantılardan hareketle, kendilerine yönelik operasyon çekildiğini öne sürerken, “Bunlara karşı olduğumuz için bunlara göz yummadığımız için İYİ Parti’ye psikolojik harp uyguluyorlar. Ama karşılarında rahmetli Teoman Koman’ın talebesi var” sözleriyle gündeme getirdi.

    Teoman Koman

    1988-1992 arasında MİT Müsteşarlığı yapan Teoman Koman ile Meral Akşener’in yolları Refahyol hükümeti döneminde kesişti. Akşener İçişleri Bakanı, Koman da Jandarma Genel Komutanı olarak Milli Güvenlik Kurulu toplantılarında hazır bulundu.

    O dönem, faili meçhul cinayetlerin, Batı Çalışma Grubu faaliyetlerinin ve Susurluk Skandalı’nın patladığı, 28 Şubat’ın yaşandığı dönemdi.

    Akşener derin bağlantıları olduğunu kendisi bir şekilde söyleme gereği duyuyor. Bu ifade daha önce “Erdoğan’ı seçtireceğiz” ve “Devlet adına son görevimi yaptım” sözleriyle birlikte düşünüldüğünde Erdoğan’ı tepede tutmakla görevli olduğu daha iyi anlaşılıyor olsa gerek.

    Benim kişisel görüşüm, bir partinin farklı kesimlerle şu ya da bu şekilde temasta olmasının başlı başına bir sakıncası yok. Hata bu ilişkilerin, devleti yönetme noktasına gelindiğinde bir zenginlik ve işleri daha sağlıklı yürütebilme anlamında değerli olabileceğini de düşünüyorum.

    Ancak Akşener’in ilişkilerinin yukarı paragrafta sözünü ettiğim ilişkilerin çok ötesinde olduğu anlaşılıyor.

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇


    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Erdoğan’ın cemaatlerle ilgili sözü ve Ustaosmanoğlu’nun çıkışı

    Erdoğan’ın cemaatlerle ilgili sözü ve Ustaosmanoğlu’nun çıkışı


    M. AHMET KARABAY | HABER ANALİZ 

    21 yıldan bu yana ülkenin başında olan Tayyip Erdoğan’ın siyaset yapma tarzıyla ilgili çok şey anlatıldı, çok şey yazıldı. Biraz arşiv tarayanlar veya hafızasına güvenenler, aynı konuda onun hem siyah dediğini de beyaz dediğini de bulabilirler. Gün neyi gerektiriyorsa o yönde yol aldığı su götürmez bir gerçek.

    Erdoğan’ın sürekli tornistan hareketleri, bütün ülkeyi etkilemese sorun yok. Dilediğini söyleyip istediğini yapabilir. Ancak memleketin dümeni elinde olunca, koca ülke içindekilerle birlikte okyanusta fırtınaya tutulmuş transatlantik gibi savrulup duruyor.

    Erdoğan’ın kavgalı olduğu kesimle canciğer kuzu sarması olmasının ve içli dışlı olduklarını bir çırpıda yok etmeye kalkışmasının yakın dönemde çok örneği var. Nedense suç her defasında karşı tarafa yıkılıyor. Sahip olduğu medya tekeli ve emrindeki yargı manivelası ile bunu gerçekleştiriyor.

    Cumhurbaşkanı Erdoğan, söylediklerini her zaman iki kılıf içinde sunuyor. Ya dini bir kılıf hazırlıyor ya da milli bir ambalajla ortaya koyuyor. “Faiz sebeptir, enflasyon sonuç” ve “Nas var, nas!” diyerek ülkeyi ne hale getirdiğini son 3-5 yılda yaşadık, yaşıyoruz.

    “Nas” diyerek, sözlerine karşı çıkanları, dinin temel ilkelerine aykırı davranmakla itham eden Erdoğan, faizle ilgili yaptığı çıkışların iktisat biliminin gerçekleriyle örtüşmediğini söyleyen ekonomistleri de “mandacı iktisatçılar” diye suçladı. Birinde dini, ötekinde milliyetçi kavramları mızrağının ucuna taktı.

    Erdoğan, “Verin yetkiyi bu kardeşinize o zaman görün” deyip Tek Adam seçildiği 24 Haziran 2018’de, 5,71 TL olan dolar, 5 yılda yüzde 500’den fazla artıp 28 TL’nin üzerine çıktı.

    Hiçbir altyapı oluşturulmadan yüzde 8’lere indirilen faiz, şimdilerde peş peşe yapılan artışlarla yüzde 40’a çıkarıldı.

    Erdoğan’ın cemaatlerle ilgili sözünü başlık yaptığım yazıya ekonomiyle ve para politikalarıyla ilgili giriş yapmamın bir nedeni var.

    ŞİMŞEK VE ERKAN’IN BULUNDUĞU TOPLANTIDA SÖYLEDİKLERİ

    Erdoğan, “nas” diye diye ekonominin bütün dengesini bozup işin içinden çıkamayacağını anladığında ülke ekonomisini, IMF’nin isteklerini yerine getireceğini bildiği bir ekibe teslim etmeyi tercih etti. Daha önce görev yaptığı dönemde bir bakandan çok bürokrat gibi çalışan Mehmet Şimşek minnet rica ile işin başına getirildi.

    Şimşek daha devir tesliminde, “Türkiye’nin rasyonel bir zemine dönme dışında bir seçeceği kalmamıştır” diyerek durumun vahametini ortaya koydu. İlk işi, Saray’ın emirlerini yerine getiren isim Şahap Kavcıoğlu’nu Merkez Bankası’nın başından uzaklaştırmak oldu. Onun yerine, dünya finans çevrelerinin yakından tanıdığı, 2018 yılında San Francisco Business Times’ın “40 Yaş Altı 40” listesine ve Crain New York Business’ın “40 Yaş Altı” listesinde yer alan Hafize Gaye Erkan’ı getirdi.

    Gaye Erkan, ABD’de görev yapsa da Türk ekonomisini yakından takip ediyordu. Göreve başlayıp rakamların içine girdiğinde sorunun sandığından çok daha büyük ve derin olduğunu fark etti. Bu durumu da yakın dostlarıyla paylaştı.

    Ekonomide atılması gereken rasyonel adımları atma ortamı yoktu. Gerekçe de ülkenin yerel seçimlere gidiyor olmasıydı. Elinin kolunun bir ölçüde bağlı olduğunu gören Mehmet Şimşek, 16 Haziran’da TÜSİAD ve Bankalar Birliği yönetim kurulu üyeleriyle yaptığı görüşmede, “Keşke yerel seçimler yarın olup bitseydi” diye yakındı.

    Bakan Şimşek ve TCMB Başkanı Erkan’ın yakınmaları, ilgili çevrelerde konuşulur da ülkeyi bir istihbarat birimi gibi çalıştıran Beştepe Sarayı duymaz mı? Ekonomideki son çıkış umudu gibi gördüğü Mehmet Şimşek ve Gaye Erkan’ın bırakıp gitmesinden korkmuş olmalı ki Erdoğan bu ikilinin de bulunduğu bir ortamda onları rahatlatması gerektiğini düşünmüş.

    Şimşek ve Erkan’a ekonominin gereklerinin yerine getirilmesinde bir tereddütlerinin olmaması yolunda teminat veren Erdoğan, cemaat ve tarikatlarla ilgili de konuşma gereği duyar. Bu konuya girmesinin nedeni, Erkan’ın bıraktığı Türkiye ile döndüğündeki Türkiye’nin cemaatlere teslim edildiğini gördüğü için olabilir.

    Ülkenin laik bir cumhuriyet olduğunun altını çizen Erdoğan, “Türkiye hiçbir zaman tarikat ve cemaatlere teslim edilmeyecek. Zamanı geldiğinde hepsinden hesap sorulacak” anlamında teminat verdi.

    SADETTİN USTAOSMANOĞLU’NUN ÇIKIŞI

    Uzun yıllar İsmailağa Cemaatinin tartışmasız lideri Mahmut Ustaosmanoğlu idi. Sağlığı ile sorun yaşandığı son döneminde farklı isimler öne çıkmaya çalıştı. Çarşamba Cemaatinin lideri 2022’de öldüğünde 93 yaşında idi. Yerine getirilen Hasan Kılıç ise 92 yaşında.

    Bu durum cemaatte şeyhlik olmasa da öne çıkma yarışını bitirmedi, aksine hızlandırdı “Cübbeli Hoca” olarak bilinen Ahmet Mahmut Ünlü, kurduğu farklı ilişkilerle bunu sağlamada birkaç adım öne çıktı. Mahmut Ustaosmanoğlu’nun yeğeni Sadettin Ustaosmanoğlu ise İBDA C ilişkileriyle benzeri adımlar atmaya çalıştı.

    İsmailağa cemaatinin ölen lideri Mahmut Ustaosmanoğlu’nun yeğeni Saadettin Ustaosmanoğlu:

    Hamas’ın Filistin’de yaptığını biz Türkiye’de yapmak zorundayız. Vakti zamanı iyi değerlendirebilirsek Türkiye’de bir devrimin olmaması için hiçbir sebep yok.

    pic.twitter.com/4p29mZSd2R

    — Metropol Haber (@metropolmedya_) November 23, 2023

    Söylediklerinin özeti şu:

    “Hamas’ın Filistin’de yaptığını biz Türkiye’de yapmak zorundayız. Vakti zamanı iyi değerlendirebilirsek Türkiye’de bir devrimin olmaması için hiçbir sebep yok.”

    “Vallahi ben yaparım. Fazla adama ihtiyaç yok, buradakilerle bu işi hallederiz.”

    “Vallahi de, Billahi de, Tallahi de zafere az kaldı.”

    “Hamas’ın kıymetini biliyoruz. Fiziki şartlarda adamlar bize öyle bir şey gösterdi ki, biz Türkiye’de bunun idrak boyutuyla alakalı bir hamle yapmak zorundayız.”

    Ustaosmanoğlu, Hamas, İsrail’de nasıl Yahudilere karşı ayaklanıp başarılı olduysa, Türkiye’de de benzeri bir yola girişip devrimi gerçekleştirmeleri gerektiğini söylüyor.

    Ustaosmanoğlu, iş yargıya intikal ettiğinde kendi açısından bir de çıkış yolu bırakıyor. Devrimi “İdrak yolu ile bunu yapabiliriz” diyor. Başı sıkıştığında, “Ben fiilen demedim, idrak yolu ile dedim” demeye çalışacak.

    ÇARŞAMBA CEMAATİ KANLI BIÇAKLI

    Ustaosmanoğlu’nun çıkışından sonra Cübbeli Ahmet taraftarları ile İBDA C taraftarları birbirine girdi. İki taraf kendi sosyal medya hesaplarından birbirlerini “Siyonist uşağı”, “maşa” ve cemaat içi cinayetleri organize etmekle suçlamalara girişti.

    Cübbeli Ahmet Hoca da sosyal medya hesabından bir açıklama yaparak, Ustaosmanoğlu’nun çıkışının büyük bir provokasyon olduğunu öne sürdü. Kimsenin devletin asker ve polisine karşı ayaklanarak iç savaş provaları yapmak isteyenlere alet olmamlarını isteyen Ahmet Mahmut Ünlü, “Değil Müslüman, hiçbir akıl sahibi Türk askerini ve polisini Yahudi ile eş tutan birine prim vermez” dedi.

    Hukuk devleti olmaktan çok uzak düşen Türkiye’de Ustaosmanoğlu’nun çıkışıyla ilgili sürecin nasıl bir evreye dönüşeceğine ilişkin bir öngörüm yok.

    Erdoğan, zorda kaldığında faiz konusunda “nas” kelimesini kullanmaz olup ekonomiyi Şimşek’e teslim ettiği gibi kendi için çıkar yol gördüğünde bugün hayat damarı olarak gördüğü cemaat ve tarikatlara da tırpan atacağından kuşkunuz olmasın.

    Bu operasyon da muhtemelen Sadettin Ustaosmanoğlu olayı veya benzeri bir çıkışı gerekçe gösterilerek başlatılacak.

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇


    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • The Dark Knight | Terörle ilgili çağdaş bir masal!

    The Dark Knight | Terörle ilgili çağdaş bir masal!


    M. NEDİM HAZAR | YORUM

    Bugün biraz da Batman serisinin siyasal, toplumsal ve de şiddet boyutuyla ilgili meselelere dalacağız.

    Christopher Nolan Batman sürecini şöyle özetliyor: “Beni Batman’a ilk çeken şey Bruce Wayne’in hikayesiydi ve onun hikayesi çocuklukta başlayan gerçek bir karakterdi. James Bond gibi tamamen oluşmuş bir karakter değil, bu yüzden yaptığımız şey bu adamın bu korkunç deneyimi yaşayan bir çocuktan bu olağanüstü karaktere dönüşme yolculuğunu takip etmek. Bu benim için üç bölümlük bir hikaye haline geldi. Ve açıkçası üçüncü bölüm adamın hikayesinin sonu oluyor.”

    Anlaşılıyor ki Batman Başlıyor, Bruce Wayne’in hikayesi olarak formüle edilmişti ve Kara Şövalye Yükseliyor, haydutlar galerisinde çalışmak için bir bahaneyi sürdürmek yerine aynı Bruce Wayne’in hikayesi olarak sonuçlanacaktı. Christian Bale, “Bruce’un akıl sağlığı koruyucusu Alfred var” diyor. Filmde ise Alfred soruyor: ‘Bu daha ne kadar sürecek? Sonsuza kadar sürmeyecek, değil mi?’

    İşin özeti ise sanırım şu: Nolan, Pek çok elde ve beyinde geliştirilip, alabildiğince fantastikleştirilen bir hikaye ve kahramanı paçalarından tutup gerçek dünya düzlemine çekerken, milyonla felsefi hakikati katmanlayarak eklediği bir üçleme yaparak işi kendisinden sonraki ellere teslim ediyor.

    Elbette Batman bundan sonra devam edecektir, ancak daha sonra çekilecek devam filmleri nasıl olursa olsun Christopher Nolan’ın Batman üçlemesi kendine özgü hakikatlerle çevrilmiş bir adada hep var olacaktır.

    Şimdi Kara Şövalye filmini 11 Eylül sonrası Amerika’daki terörle mücadele alegorisinden yola çıkarak analiz etmeye çalışalım.

    Şunu hemen kaydedelim; Bir alegori olarak, Batman, efsanevi çizgi romanın ilk çizeri Frank Miller’ın Batman’in Gotham Şehrini El Kaide’nin terör saldırılarından savunduğu önerilen hikayeden çok daha ince detaylara sahip. Yine de filmin terörle mücadeleyi tasvir etme şekli ile terörizmle savaş arasındaki paralellikler göz ardı edilemez.

    Gişe başarısı yüksek popüler olan bir filmin, terörizmle savaş üzerine bir tartışma için en açık başlangıç noktası olmamasına rağmen, 11 Eylül sonrası terörizm ve terörle mücadele bağlamında hukuk ve adalet hakkında “Kara Şövalye”nin, popüler bir kültür parçasının ne söylediğini görmek yine de öğretici olacaktır. Gerçekten de hukuk ve popüler kültür üzerine çalışan bilginler, Lawrence Friedman gibi, popüler kültürün toplumun normları hakkında bize bir şeyler söylediğini savunuyor: “Toplumda, doğru ve yanlış, iyi ve kötü hakkında genel fikirler vardır; bunlar hukuki normların kesildiği şablonlardır ve aynı zamanda şarkı ve senaryo yazarlarının temalarını ve konularını şekillendirdiği unsurlardır.”

    Çoğu insanın hukuk ve yasal kurumlarla doğrudan tecrübesi az olduğu için, bilgilerinin çoğu ikinci elden ve sıklıkla popüler kültürden türetildiğini biliyoruz. Popüler kültürün yaygın ve erişilebilir olması, hukuk ve yasal meseleler hakkındaki insanların görüşlerini şekillendirme gücüne sahip olmasını sağlıyor. Popüler kültürün potansiyel gücü, Bush Yönetimi tarafından kesinlikle göz ardı edilmemişti. 11 Eylül saldırılarından kısa bir süre sonra, Karl Rove, o zamanlar Başkan George W. Bush’a kıdemli danışman olarak, Hollywood’un terörizmle savaş hakkındaki uygun mesajı iletmekte hükumeti nasıl destekleyebileceğini araştırmak için Hollywood yöneticileriyle bir araya gelmişlerdi.

    Kara Şövalye, sadece Amerika Birleşik Devletleri’nde 533 milyon dolardan fazla hasılat yaptı ve hala tüm zamanların en yüksek hasılat yapan üçüncü filmi. Bu nedenle, filmin, terörizmle savaş hakkında hukuk inceleme makaleleri veya kitapları okuyacak olanlardan daha fazla insan tarafından izlendiği söylenebilir. Bu, onu 11 Eylül sonrası dönemde yasallık ve güvenlik üzerine bir yansıma olarak incelemeye değer kılıyor.

    Kara Şövalye, öncülü “Batman Başlıyor” ile birlikte, genç Bruce Wayne’in iki ebeveyninin cinayetlerine tanık olmasının ve bunun onu Gotham Şehri’nin suçlularına karşı fedai Batman olarak mücadele vermeye motive etmesinin klasik Batman hikayesine sadık kalarak ilerliyor. Süper kahramanlar için alışılmadık bir şekilde, Batman’ın öyle süper insan üstü güçleri yoktur. Ayrıca ateşli silah kullanımından da kaçınır ve bunun yerine zekasına, üstün fiziksel eğitimine ve yüksek teknolojili cihazlarına güvenir. Bu cihazlar arasında, fiziksel koruma sağlayan ve Wayne’in düşmanlarına korku salmak için yarasa ikonografisini benimsemesine olanak tanıyan ünlü bat-kıyafeti bulunur. Batman uzayına göre, Gotham Şehri, maske takan bir fedainin hukuk ve düzeni yeniden sağlaması gereken bir yerdir, çünkü hem yasal sistem hem de hükümet yozlaşmış ve işlevsizdir. “Batman Başlıyor” bu vizyona kesinlikle sadıktır. Polis memurları açıkça yozlaşmış, politikacılar ve yargıçlar da mafya babası Carmine Falcone’nin cebindedir. Wayne kendisi de ebeveynlerinin katilinin Falcone’ya karşı tanıklık yapması karşılığında şartlı tahliyeyle serbest bırakılmasına izin veren hukuk sistemince hayal kırıklığına uğratılmıştır. (Bu anlaşma sonuçsuz kalır, çünkü Falcone, muhtemel bilgi vericiyi ortadan kaldıracak bir suikastçı tutar.)

    “Kara Şövalye”nin zamanına gelindiğinde ise, Gotham Şehri’nde işler iyileştiğini görüyoruz. Batman ve polis bağlantısı, Teğmen (ve daha sonra Komiser) Jim Gordon, Gotham’ın sokaklarını temizleme konusunda dramatik başarılar elde etmiş ve mafyanın nakit akışını kısıtlayarak onunla mücadele etmişlerdir. Başarıları, mücadeleci Bölge Savcısı Harvey Dent’in ortaya çıkışıyla eş zamanlıdır. Dent, Gotham’ın “beyaz şövalyesi” olarak bilinir ve şehrin eksik olduğu görünen dürüst ve doğru kamu görevlisidir.

    Batman, Gotham’ın mafya parası aklama uzmanı Lau’yu Hong Kong’dan kaçırdıktan sonra, Gotham’ın yeraltı dünyasının liderleri, Lau’nun ifadesine dayanarak raketçilik suçlamasıyla tutuklanır. Bunun sonucunda, Gotham’ın mafya üyeleri, Batman’ı öldürmesi için anarşist kötü adam Joker’in teklifini kabul etmeye karar verirler. Joker, Gotham’da terör dönemini başlatır ve Batman gerçek kimliğini açıklayana kadar öldürme sözünü yerine getirir. Öldürme çılgınlığı, Batman’in iyi niyetli bir taklitçisiyle başlar. Daha sonra Gotham’ın politik-yasal kurumlarının simgelerine, Gotham’ın mafya üyelerine karşı önemli bir  dava gören yargıca, Polis Komiserine ve Dent’e yönelir. Joker ilk ikisini öldürmeyi başarır, ancak Batman’in müdahalesi Dent’in ölümünü engeller. Joker daha sonra Polis Komiserinin cenazesinde Gotham’ın belediye başkanını öldürmeye çalışır, ancak Wayne ve Gordon tarafından engellenir, ancak bu durum sonucunda Gordon’un hayatının kaybedilmiş gibi görünmesine neden olur.

    Joker’in elinden masum insanların ölümünden sorumlu olmamak isteyen Wayne, gizli kimliğini açıklamaya hazırlanır. Batman’in gerçek kimliğini açıklamasına karşı olan Dent, Batman’in bunu yapmasını isteyen halkın taleplerini boşuna yatıştırmaya çalışır. Bu, Dent’in elini zorlar: Dent, kendisinin Batman olduğunu iddia eder ve gözaltına alınır. Dent, ilçe hapishanesine nakledilirken Joker saldırır. Ancak, gerçek Batman ortaya çıkar ve görünüşte dirilen Gordon’un yardımıyla Joker’i yakalar ve Dent’i kurtarır.

    Daha sonra, polis istasyonunda, Batman, Joker’in adamlarının hem Dent’i hem de Yardımcı Bölge Savcısı Rachel Dawes’u rehin aldığını açıklamasının ardından Joker’i acımasızca sorgular. Joker, Batman’in ikisini de kurtarmak için zamanı olmadığını bildiği için, onların yerlerini açıklar. Batman, en eski arkadaşı ve kendisi ile Dent arasındaki aşk üçgeninin merkezi olan Dawes’i kurtarmayı seçer. Ancak, Batman ve Gordon’un bilmediği bir şey var: Joker’in bilgisi yanıltıcıdır ve Batman’i Dent’in bulunduğu yere yönlendirir. Batman, meydana gelen patlamadan Dent’i kurtarmayı başarırken, Gordon Dawes’e ulaşamadan önce o ölür.

    Bu arada anlaşılır ki, Joker, baştan beri yakalanmayı planlamıştır, Lau’yu alır ve polis gözetiminden kaçar.

    Bir avukat olan Reese, Wayne Enterprises hakkında bir uygunluk denetimi yaparken belgeleri inceledikten sonra Batman’in kimliğini anlar ve Batman kendini açığa çıkarmaya isteksiz olduğundan, bildiklerini televizyonda açıklamakla tehdit eder. Bu, Joker’in oyunu değiştirmesine ve Reese bir saat içinde öldürülmezse Gotham’daki bir hastaneyi havaya uçurmakla tehdit etmesine neden olur. Reese’in hayatına yönelik birkaç başarısız suikast girişimiyle birlikte yaygın bir panik başlar.

    Gotham Genel Hastanesi’nde Joker, yaralı bir şekilde yatan Dent’le karşılaşır. Dent, yaşadığı zorluklar sonucu korkunç bir şekilde yara almıştır; yüzünün yarısı tanınmaz hale gelmiştir ve yaşadığı duygusal travma onu suç dünyasına sürükler. Dent bir madeni para atar ve şans, Joker’in yaşamasını sağlar. Joker ve Dent, Joker’in hastane kompleksini yıkacak büyük bir patlamayı tetiklemesinden önce oradan ayrılırlar. Burası tam da Turning/point dediğimiz andır.  Bu noktadan sonra Dent, İki-Yüz adlı kötü adama dönüşür ve Dawes’in ölümünden sorumlu tuttuğu kişilere karşı intikamını alır. Önemli kararlarını, öldürüp öldürmeme dahil, madeni para atarak verir.

    Filmin doruk noktasında, Joker Gotham Şehri’ni yönettiğini ilan eder ve ayrılmak isteyen herkesin derhal ayrılmasını söyler. Ayrıca, şehirden çıkış noktaları olan köprülerin ve tünellerin patlamaya hazır olduğunu ima eder. Şehirden çıkmanın kalan yollarından biri de feribottur. Akşamüstü şehirden iki feribot ayrılır. Birinde sıradan vatandaşlar, diğerinde ise mahkumlar vardır. Her iki feribot da durur ve meğerse Joker her bir feribota patlayıcı yerleştirmiştir. Her feribotta, diğer feribotun patlayıcılarını ateşleyecek bir detanatör vardır. Joker, feribotlardaki insanlara gece yarısına kadar her iki feribotu da yok edeceğini, ancak bir feribotun yolcuları detanatörlerini kullanırsa kurtulacaklarını söyler. İki feribottaki yolcular detanatörlerini kullanmazlar ve Batman, teknoloji dehası Lucius Fox’un yardımıyla Joker’in yerini belirleyerek onu alt eder. Joker, tekrar tekrar onu öldürme kuralını ihlal etmeye teşvik etmesine rağmen direnen Batman’in yozlaşmaz olduğunu kabul eder. Ancak, gerçek planının Dent’i yozlaştırmak olduğunu da açıklar.

    Bu arada, Dent/İki-Yüz, Gordon’un ailesini rehin alır ki Gordon, kendisinin yaşadığı travmayı deneyimlesin arzusundadır. Batman ortaya çıkar ve Dent/İki-Yüz’e kaybından sorumlu olanları hedef almasını ister. Dent/İki-Yüz bunu kabul eder: madeni parasını atar ve Batman’i vurur. Daha sonra kendi için para atar, ancak şans onu affetmesini söyler. Sonra Gordon’un oğlu için para atar ama madeni parasını yakalamadan önce Batman, Dent/İki-Yüz’e saldırarak onu binanın kenarından aşağı atar. Batman, Gordon’un oğlunu kurtarır, ancak Dent/İki-Yüz düşerek ölür. Batman ve Gordon, Dent/İki-Yüz’ün suçlarının örtbas edilmesi gerektiğine karar verirler, çünkü aksi takdirde Gotham halkının ruhu kırılacak ve Joker kazanacaktır. “Kara Şövalye”, Batman’in Dent/İki-Yüz’ün suçlarını üstlenerek ve polis tarafından kanun kaçağı olarak kovalanarak sona erer.

    Bir terörle mücadele filmi olarak Kara Şövalye

    Kara Şövalye filminin çizdiği dünya kasvetli ve serttir. Özellikle, bazı motifler—Joker’in eskitilmiş gibi çekilmiş ev yapımı videoları, cep telefonuyla patlatılan insan bombaları, kurtarma ekipleriyle dolu yanmış bina kalıntıları—filme açıkça 11 Eylül sonrası bir estetik kazandırmaktadır. Joker’in kendisi, kendi anarşik/ideolojik amacını ilerletmek için sivil halka korku salan, tehdit eden ve şiddet ve kargaşa uygulayan bir terörist figürü olarak ortaya çıkar. Wayne’in uşağı Alfred Pennyworth vurguladığı üzere, Joker, Batman’in alışık olduğu “sıradan düzgün suçlular”dan oldukça farklı biridir: “Bazı insanlar mantıklı bir şey aramazlar, para gibi… Onlar satın alınamaz, zorlanamaz, mantık yürütemez veya pazarlık edemezler. Bazı insanlar sadece dünyanın yanmasını izlemek isterler.”

    Batman’in Joker’le mücadelesinin hikayesini anlatırken, Kara Şövalye açıkça terörizm ve teröristlerle karşı karşıya kalan toplumun karşılaştığı ikilemler hakkında bir masal olarak da okunabilir. Filmin dikkate değer bir yorumu Andrew Klavan’dan gelen ve Kara Şövalye”yi Bush Yönetimi’nin terörizmle savaşını onaylayan ve Batman karakterini Başkan Bush’u temsil eden olarak okuduğu yorumudur. Klavan’ın görüşü, Jeffrey Lord tarafından desteklenir, Lord, Kara Şövalye”nin, 2008’de Senatör John McCain’in Başkanlık seçimini kazanmasının lehine kamuoyunun olduğunu gösteren bir tür politik barometre olduğunu savunur. Kara Şövalye ayrıca geçtiğimiz yirmi beş yılın Ulusal İnceleme’nin en iyi “muhafazakar filmleri” arasında yer almış olması da hayli ilginçtir!

    Öte yandan Kara Şövalye”nin tastamam Bush dönemi terörle mücadele politikasının bir onayı olarak okunması yanlıştır. Evet bu film, Bush Yönetimi’nin terörizmle savaşına ilişkin üç spesifik terörle mücadele politikasını, yani yasadışı adam kaçırma, zorlayıcı sorgulama ve gözetimi tasvir etmektedir. Ancak, aşağıda detaylandırılacağı üzere, filmin bu eylemlerin tasvirlerinin hiçbiri, Bush Yönetimi dönemi eşdeğerlerinin bir onayı olarak makul bir şekilde okunamaz.

    Hatırlayalım; Lau, ki mafyanın para aklama uzmanıdır, Gordon’ın mafyanın bankalarına yapacağı baskınlardan haberdar olmuş, tüm parayı güvenli bir yere taşımış ve Hong Kong’a gitmiştir. Daha sonra Gotham’ın üst düzey gangsterlerinin bir toplantısına video bağlantısıyla katılarak paralarını taşıdığını ve Hong Kong’da olduğu sürece, Çin hükümetinin Dent’in iade talebini reddedeceği için Dent’in ulaşamayacağını belirtir.

    Ancak, davetsiz olarak toplantıyı basan Joker her şeyi daha iyi bilir: “Batman’in yetkisi yoktur” der. Gerçekten de Gordon ve Dent, Lau’nun yargı alanına dönüşünü sağlamak için Batman’e başvurmuştur. Ayrılmadan önce Batman, “Eğer onu size getirebilirsem, onu konuşturabilir misiniz?” diye sorar. Dent, “Onu şarkı söyleteceğim” diye alaycı cevaplar. Batman, Lau’yu Hong Kong’dan görkemli bir şekilde kaçırır ve onu Gordon’un kapısına teslim eder. Dawes’in paraların yerini sorduğu sorguda Lau, müşterilerini ele verir ve Hong Kong’a iadesi ve dokunulmazlık karşılığında tanıklık yapmayı kabul eder. Bu, Gotham’ın mafya üyelerinin raketçilik suçlamalarıyla tutuklanmasına yol açar.

    Batman’in Lau’yu Hong Kong’dan dramatik şekilde kaçırması, fena halde ülkelerin yasadışı adam kaçırma uygulamasını hatırlatır. Yasadışı adam kaçırma, Ronald Reagan’ın başkanlığı döneminde ABD tarafından kullanılmış ve belirli terörist şüphelilerini formal iade süreci aracılığıyla yargılamaya getirme zorluğundan kaynaklanmıştır. Bu bağlamda yasadışı adam kaçırma, bir kişiyi Amerika Birleşik Devletleri’nde suçlamalarla yüzleştirmek amacıyla, bazen zorla, şüphelinin yakalanması ve transferini içermiştir.

    11 Eylül sonrası Bush Yönetimi tarafından kullanılan yasadışı adam kaçırmanın arkasındaki mantık oldukça farklıydı aslında. Ancak buna rağmen yöntem, bir devletten diğerine terörist şüphelilerinin kaçırılması ve kaldırılması aynı olarak kaldı. Ve fakat, terörist şüphelileri Amerika Birleşik Devletleri veya başka bir alıcı devlete yargılanmak üzere göndermek yerine, onların zorla sorgulanmaları için bilinmeyen yerlere götürülmeleriyle neticelenmiştir. Bu tür yasadışı adam kaçırmalar, olağanüstü yasadışı adam kaçırmalar olarak bilinir ve Merkezi İstihbarat Teşkilatı (CIA) tarafından gerçekleştirilmiş, terörist şüphelilerinin gizli tutukevleri ağına transferini içerir.

    Olağanüstü yasadışı adam kaçırma, resmi hukuki süreç olmaksızın, bir bireyin (tipik olarak bir terörist şüphelisi) bir devletten başka bir devlete transferini içermesine diyoruz. Bu transfer, elbette söz konusu bireyin işkence veya benzeri kötü muamele tehlikesiyle karşı karşıya kalacağı bir durumdur. Genel görüş ve ABD dışında neredeyse fikir birliği, olağanüstü yasadışı adam kaçırmanın uluslararası insan hakları hukuku altında yasadışı olduğu yönündedir. Olağanüstü yasadışı adam kaçırma, birkaç farklı hakkın ihlali olarak analiz edilebilir, ancak en açık ihlali İşkenceye Karşı Sözleşme’nin (CAT) 3. Maddesi ve Sivil ve Siyasi Haklar Uluslararası Sözleşmesi’nin (ICCPR) 7. Maddesi altında gerçekleşir. Her ikisi de bir kişinin işkence tehlikesiyle karşı karşıya kalacağı başka bir devlete gönderilmesini yasaklar.

    Kara Şövalye”de tasvir edilen olağanüstü yasadışı adam kaçırma değildir. Lau, Gotham Şehri’ne zorla sorgulamaya maruz kalmak için değil, Gotham’ın büyük gangsterlerinin ceza davasını kolaylaştırmak için geri getirilir. Daha yakın gerçek dünya benzeri, olağanüstü yasadışı adam kaçırma değil, resmi iade mümkün olmadığı durumlarda gerçekleşen daha eski yasadışı adam kaçırma versiyonu olan “adalet için yasadışı adam kaçırma”dır. Gerçekten de Dent ve Gordon, Lau’nun geri dönüşünü yargılama amacıyla değil, mafyanın finansları hakkında Lau’nun bildiklerini öğrenmek için istediklerinden, en doğru terim “vaka tanığı yasadışı adam kaçırma” olabilir. Her durumda, Lau’nun yasadışı adam kaçırılması, Bush Yönetimi’nin olağanüstü yasadışı adam kaçırma uygulamasının herhangi bir tür onayı olarak yorumlanamaz, çünkü basitçe bu tür bir yasadışı adam kaçırma değildir.

    Tanıdık bir yöntem: Kaçırma, işkence ve zorla sorgulama!

    Olağanüstü yasadışı adam kaçırmanın aksine, işkence ve zorla sorgulama eylemleri Kara Şövalye”de gösterilir. Filmde bu tür üç sahne var. Bir durumda, Dent, belediye başkanına suikast girişimi sonrası yakalanan Joker’in bir adamlığını sorgular. Dawes’in, Joker’in bir sonraki hedeflerinden biri olacağını öğrenen Dent, şüpheliyi silahla tehdit ederek öfkeli bir şekilde sorgular. Diğer iki durum Batman’i içerir. Bir sahnede, Batman, işbirliği yapmayan mafya üyesi Sal Maroni’yi yangın merdiveninden düşürüp ayak bileklerini kırdıktan sonra sorgular. Daha uzun bir sekansda, Batman, polis sorgu odasında Joker’i şiddetli bir şekilde sorgular.

    Bush yönetiminin hem yerel hem de uluslararası seviyede yasal yasaklara rağmen, terörizmle savaş sırasında işkence ve zorlama kullanımını yetkilendirmesi, 11 Eylül’den sonra meydana gelen paradigma değişiminin belki de en çarpıcı göstergesi. En açık örnek ise, ABD’ye yönelik daha fazla saldırı hakkında kritik bilgiler olduğu düşünülen “yüksek değer”deki birkaç El Kaide tutuklusunun sorgulanmak için CIA’nin özel  programına alınmasıydı ve lakin işin tabii neticesi olarak, zorla sorgulama tekniklerinin kullanımı kaçınılmaz olarak bu programın çok ilerisine gidecekti. USA Adalet Bakanlığı’nın Hukuki Danışmanlık Ofisi, Federal İşkence Yasasının kapsamının dışında olduğunu iddia eden hukuki muhtıralar şeklinde CIA’nin programı için hukuki kılıfı ise çoktan hazırlamıştı! Bu erken hukuki muhtıralar şimdilerde haklı olarak kötü şöhrete kavuştu, ancak yasal işkence ve zorlama yasaklarını dolanmaya ve CIA’nin sorgulamaları için hukuki alan korumaya yönelik çabaların sadece bir bölümünü temsil ediyor.

    Barack Obama’nın Ocak 2009’da tüm Amerika Birleşik Devletleri tarafından tutuklanan kişilerin insani bir şekilde muamele görmelerini ve CIA’nin tutukevlerinin kapatılmasını gerektiren bir başkanlık emri yayınlamasına rağmen, işkence ve zorlama kullanımı üzerine tartışma, resmi Bush Yönetimi dönemi belgelerinin yayınlanması ve özellikle eski Başkan Yardımcısı Dick Cheney gibi eski Yönetim figürlerinin yönetimin eylemlerini hem gerekli hem de etkili olarak savunmaya devam etmesiyle periyodik olarak yeniden ortaya çıkacaktı.

    Ayrıca, terörizmle mücadelede sonraki gelişmeler, tartışmanın daha fazla iterasyonunu sağlamıştı. Obama Yönetimi’nin 2009 Noelinde, Detroit’e giden bir yolcu uçağında iç çamaşırına gizlenmiş patlayıcıları patlatmaya çalışan Ömar Faruk Abdulmutallib ile ilgili ceza/adaleti paradigmasını kullanma kararı, bazı çevrelerden eleştiri aldı bu yüzden. Bu eleştirel sesler, en çok Abdulmutallib’in sorgulanması konusunda çıkmıştı; çok az gizlenmiş olan önerme, daha sert, zorlayıcı sorgulama tekniklerinin daha fazla bilgiyi ortaya çıkaracağı ve ulusal güvenliği daha iyi koruyacağıydı. Üsame Bin Ladin’in Mayıs 2011’de öldürülmesi, en son tartışma turunu tekrar ateşledi, bazı eski Bush yönetimi yetkilileri, Bin Ladin’in saklandığı yeri bulmaya yönelik istihbaratın bazılarının zorla sorgulamanın sonucu olduğunu ve bunun CIA’nin sorgulama programını haklı çıkardığını iddia ediyordu.

    Batman Baba sizi izliyor!

    Şimdi size muhtemelen ilk kez duyacağınız bir programdan bahsedeceğim: TSP.

    TSP (Terrorist Surveillance Program – Terörist Gözleme Programı), Amerika Birleşik Devletleri’nin Ulusal Güvenlik Ajansı (NSA) tarafından yürütülen ve özellikle 11 Eylül 2001 terörist saldırılarından sonra kamuoyuna duyurulan bir elektronik gözetleme programının adı. Aralık 2005’te The New York Times tarafından açığa çıkarılan bu program, ABD içindeki kişilerle yurt dışındakiler arasındaki iletişimleri izlemeyi içeriyordu. Programın odak noktası, El Kaide veya ilişkili terörist örgütlerle bağlantısı olduğu düşünülen kişilerle yapılan iletişimlerdi.

    TSP, NSA’nın 1978 Yabancı İstihbarat Gözetleme Yasası (FISA) parametreleri dışında elektronik gözetleme yapmasına dayanıyordu. FISA, yabancı istihbarat toplamak amacıyla elektronik gözetleme için çerçeveyi belirler. Ancak, TSP’nin FISA’nın gerektirdiği mahkeme onayları olmaksızın yapıldığı ortaya çıkacaktı. Bu durum, programın yasallığı ve ABD içindeki bireylerin gizlilik haklarına yönelik endişeleri beraberinde getirmişti.

    TSP, özellikle Başkan George W. Bush’un yönetimi altında, terörizmle mücadelede etkili bir araç olarak savunuldu, ancak aynı zamanda sivil özgürlükler ve gizlilik haklarına yönelik potansiyel ihlaller nedeniyle eleştirildi. Bu program, ABD’de gizlilik ve güvenlik arasındaki denge üzerine geniş çaplı bir tartışmanın parçası haline geldi.

    Veri Madenciliği

    Bir diğer kavrama daha kısaca bakmamız gerekiyor.

    Veri Madenciliği, büyük veri kümelerinden desenler, ilişkiler, anlamlı bilgiler ve yararlı veriler elde etmek için kullanılan bir sürece deniyor. Temelde, büyük miktarda ham verinin analiz edilerek, iş, bilim, tıp, mühendislik ve hükümet gibi çeşitli alanlarda karar verme süreçlerini desteklemek için kullanılabilir bilgilere dönüştürülmesine verilen isim.

    Veri madenciliği süreci, genellikle şu adımları içeriyor:

    Veri Toplama ve Hazırlama: İlgili verilerin toplanması ve işlenmesi. Bu aşama, veri temizleme, normalleştirme ve dönüşümü gibi işlemleri içerebilir.

    Desen Tanıma: İstatistiksel, matematiksel ve yapay zeka teknikleri kullanarak verilerde desenlerin ve ilişkilerin tespit edilmesi.

    Analiz: Elde edilen desenlerin ve ilişkilerin analiz edilmesi, bu bilgilerin iş veya araştırma amaçları için anlamlandırılması.

    Sonuçların Değerlendirilmesi ve Uygulanması: Analiz sonuçlarının değerlendirilmesi ve karar verme süreçlerinde kullanılması.

    Veri madenciliği, müşteri alışkanlıklarını anlamak, finansal piyasaları tahmin etmek, genetik ve biyolojik araştırmalarda desenleri bulmak, sağlık hizmetlerinde hasta sonuçlarını iyileştirmek ve daha birçok alanda kullanılıyor. Ayrıca, karmaşık veri kümelerini analiz etmek ve yararlı bilgiler çıkarmak için yapay zeka ve makine öğrenimi teknolojilerinin kullanılması giderek daha yaygın hale gelmekte.

    Filmimize dönelim; Kara Şövalye, son derece müdahaleci bir gözetleme durumunu da tasvir ediyor. Filmin sonlarına doğru, Batman Lucius Fox’a Joker’i bulmak için inşa ettiği bir gözetleme sistemini açıklar. Sistem, Gotham Şehri’ndeki her cep telefonunu bir mikrofona dönüştürür, tüm şehrin sonar görüntüsünü sağlar ve Joker bir telefonun menzilinde konuşur konuşmaz onun konumunu üçgenleme yöntemiyle belirleyebilir. Fox, sistemin yapabileceklerinden rahatsız olur ve bunu “etik dışı,” “tehlikeli” ve “yanlış” olarak nitelendirir. Ayrıca Batman’a “Otuz milyon insanı gözetlemek iş tanımımın bir parçası değil” der ve “Bu makine Wayne Endüstrileri’nde olduğu sürece, ben de olmayacağım” ekler. Tereddütlerine rağmen, Fox bu tek seferlik olayda sistemi kullanmayı kabul eder, ancak bu kabul, istifasıyla birlikte gelir. Fox’un yardımıyla Batman, iki feribottaki yolcular için planlarını açıkladıktan hemen sonra Joker’i hızla bulabilir.

    Bu gözetleme sistemi, 11 Eylül sonrası Ulusal Güvenlik Ajansı (NSA) tarafından yürütülen gözetleme programına yapılan apaçık bir gönderme.

    TSP, Amerika Birleşik Devletleri içindeki kişilerle yurt dışındakiler arasındaki belirli iletişimleri, bir tarafın makul şekilde El Kaide veya ilişkili terörist örgütlerle bağlantısı olduğundan şüphelenildiğinde NSA tarafından izlenmesini içeriyordu. Şimdilerde çok daha net biliyoruz ki, ABD Başkanı, NSA’nin TSSP ile birlikte diğer istihbarat faaliyetlerini—muhtemelen veri madenciliğini de içeren—yürütmesine izin verdi, ancak NSA’nin faaliyetlerinin tam kapsamı bugüne kadar bilinmemekte.

    Kısaca FISA kısaltmasının da açılımını yapalım ki mesele anlaşılır olsun.

    FISA, “Foreign Intelligence Surveillance Act” (Yabancı İstihbarat Gözetleme Yasası) kısaltmasından geliyor ve epey eskiden; 1978’de Amerika Birleşik Devletleri Kongresi tarafından çıkarılan bir yasa. FISA, ABD hükümetine, özellikle yabancı istihbarat toplama ve ulusal güvenliği ilgilendiren konularda Amerika Birleşik Devletleri içinde elektronik gözetleme yapma yetkisi veriyor, ancak bu yetkiyi çeşitli yasal sınırlamalar ve denetim mekanizmaları ile dengeliyor.

    FISA’nın ana hükümleri ise şöyle:

    Arama Emri Gerekliliği: ABD hükümeti, yabancı istihbarat bilgileri toplamak amacıyla Amerika Birleşik Devletleri içinde elektronik gözetleme yapmak istediğinde, öncelikle Yabancı İstihbarat Gözetleme Mahkemesi’nden (FISC) bir arama emri almalıdır.

    Yabancı İstihbarat Gözetleme Mahkemesi (FISC): Bu mahkeme, FISA altında gözetleme için başvuruları değerlendirir ve arama emirlerini onaylar. FISC, yargıçlardan oluşan ve gözetleme faaliyetlerini gözden geçirmek için özel olarak oluşturulmuş bir yargı organıdır.

    Makul Sebep Standartı: FISC, bir arama emri vermeden önce, hükümetin hedefin “yabancı bir güç veya yabancı bir gücün ajanı” olduğuna inanmak için makul sebebe sahip olduğunu göstermesi gerektiğini belirtir.

    Gizlilik ve Güvenlik İhtiyacı: FISA, ulusal güvenliği ilgilendiren hassas istihbarat faaliyetlerinin doğası gereği bu tür gözetleme başvurularının ve kararlarının gizli tutulmasını gerektirir.

    FISA, özellikle 11 Eylül 2001 terörist saldırıları sonrasında birkaç kez değiştirilmiş ve genişletilmiş. Bu değişiklikler, hükümetin gözetleme yetkilerini genişletmiş ve bazı durumlarda daha az mahkeme denetimi ile elektronik gözetleme yapılmasına izin vermiş. Bununla birlikte, bu genişlemeler, gizlilik ve sivil özgürlüklerle ilgili endişeleri de beraberinde getirmiş.

    TSP’nin, Bush Yönetimi’nin en yakın tuttuğu sırlarından birinin açığa çıkması, hemen tartışmalara sebep olmuştu çünkü FISA’yı ihlal ettiği çok açıktı. FISA, söylediğimiz gibi, 1970’lerde çeşitli istihbarat ve kanun uygulama kurumlarının gözetleme aşırılıklarının ortaya çıkması sonucu var olmuştu. FISA genellikle, hükümetin Amerika Birleşik Devletleri’nde elektronik gözetleme yapmadan önce yargısal bir organ olan Yabancı İstihbarat Gözetleme Mahkemesi’nden (FISC) bir arama emri almasını gerektiriyordu. Bir arama emri çıkarılabilmesi için, hükümetin hedefin “yabancı bir güç veya yabancı bir gücün ajanı” olduğuna inanmak için makul sebep olduğunu göstermesi gerekiyordu. Bu terim, terörist örgütleri ve teröristleri kapsayacak kadar geniş tanımlanmıştı. Önemli olarak, FISA rejimi, devletin zaten gözetleme için tanımlanabilir bir hedefi olduğu varsayımı üzerinde çalışıyordu.

    Bush Yönetimi, yürürlüğe girdiğinden bu yana yeni durumlara cevap olarak birkaç kez değiştirilen FISA’nın uygun bir şekilde değiştirilmesini aramamıştı. Bunun yerine, TSP’nin varlığı ortaya çıktığında, Başkan Bush programın teröristleri planlarını gerçekleştiremeden yakalamak için gerekli olduğunu savunacaktı. Yönetim ayrıca, mevcut yasaya dayanarak programı haklı çıkarmaya çalıştı ancak ikna edici olamadı.

    Ocak 2007’de Yönetim, FISC ile bir anlaşmaya vardığını ve artık FISA dışında gözetleme yapmayacağını duyurdu. Ancak, bu uzlaşma kısa ömürlü oldu ve bu noktada yasal bir çözüm bulma çabaları hızlandı. Ağustos 2007’de Kongre, “Amerika Birleşik Devletleri dışında bulundukları makul olarak düşünülen kişilere” yönelik elektronik gözetlemeyi FISA’nın kapsamı dışında bırakan Amerika’yı Koruma Yasası’nı (PAA) çıkardı. Bu Yasa, Ulusal İstihbarat Direktörü ve Adalet Bakanına, Amerika Birleşik Devletleri dışında olduğu makul olarak düşünülen kişiler hakkında yabancı istihbarat bilgileri toplama yetkisini verdi ve bunun için bazı koşullar, özellikle edinimin önemli bir amacının yabancı istihbarat bilgileri elde etmek olduğu şartı aranıyordu. FISC’den herhangi bir arama emri gerekli değildi.

    PAA’nın 120 günlük gün batımı maddesi etkinleştirildiğinde sona ermesi, FISA’nın orijinal gerekliliklerinin yeniden devreye girdiği anlamına geliyordu. Ancak, Kongre daha sonra 2008 FISA Değişiklik Yasası’nı (FAA) çıkardı ve bu yasa, PAA’nın değişikliklerini esasen kalıcı hale getirdi, ancak bazı ek güvencelere ve yasal ve yargısal denetimler için bazı hükümlere tabi tutuldu. FAA, PAA gibi, “Amerika Birleşik Devletleri dışında bulunduğu makul olarak düşünülen” bir kişiyi hedef almayı, belirli önkoşulların sertifikalandırılmasına tabi tutar. William Banks bu değişikliğin etkisini şöyle özetliyor: “FAA hedeflerinin yabancı bir gücün ajanı olduğundan şüphelenilmesi gerekmiyor veya bu konuda terörizmden ya da herhangi bir ulusal güvenlik suçundan şüphelenilmesi de gerekmiyor, şayet gözetlemenin amacı yabancı istihbarat toplamaksa!”

    Bu nedenle, TSP’nin aksine, FAA, bir tarafın El Kaide veya ilgili bir terörist örgütle ilişkili olduğundan makul şüphe duyulmasını gerektirmiyordu. Bu nedenle, FAA’nin TSP’nin özünü kalıcı hale getirdiğini söylemek yetersiz kalabilir. TSP ile ilgili istihbarat kurumlarının Genel Müfettişleri’nin raporu, “[FAA’nin] hükümete, Başkanın Aralık 2005’te Terörist Gözetleme Programı olarak kabul ettiği faaliyetleri yöneten Başkanlık Yetkilendirmelerinin hükümlerinden daha geniş yetki verdiğini” sonuçlandırmıştı.

    Hemen filme bağlayalım: Kara Şövalye”deki gözetleme tasviri, TSP ve ilgili gözetleme faaliyetlerini onaylamak olarak yorumlanabilir mi acaba? Buna cevap yine de “Hayır” olacaktır. Çünkü filmde tasvir edilen durum gerçeklikten önemli ölçüde farklı. Batman filmde belirli bir kişiyi, Joker’i arıyor ve sinematik, teknolojik bir dilek yerine getirme parçası olarak, sistem onun yerini neredeyse anında belirleyebilecek kadar ileri düzeyde. Buna karşılık, NSA “elektrik süpürgesi” tarzı gözetleme, büyük miktarda telefon ve e-posta trafiğinin veri madenciliği ve analizi ile potansiyel terörist tehditler arıyordu.

    İkinci, filmin son sekansında, izleyici Fox’un Batman’nın talimatlarını takip ettiğini ve sistemin kendini imha fonksiyonunu aktive ettiğini görürüz. Fox, bilgisayar ekranlarının arkasında kıvılcımlar çıkarken ve sönükleşirken gülümseyerek çıkar. Bu, elbette, gözetlemenin tek seferlik bir cevap olduğunu; normal durumun geri döndüğünü ve makinenin olağanüstü gözetleme güçlerinin tekrar kullanılma tehlikesinin olmadığını gösterir. Gerçeklik ise çok farklıdır: Bush Yönetimi, ilk olarak 2007’de Kongre’yi “istihbarat açığı” oluşturacağı ve ülkeyi terörist saldırıya daha savunmasız hale getireceğini ima ederek PAA’yı geçmeye zorlamıştı.

    Bir sonraki yazıda Gotham City üzerinden modern toplumlar ve şehir gerçekliği okuması yapacağız.

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***