Kategori: Görüş & Analiz

Serbest Görüş farklı bakış açıları ve derinlemesine analizlerle güncel olayları ve toplumsal sorunları inceler. Uzmanlardan ve düşünce liderlerinden gelen detaylı yorumlar, eleştiriler ve stratejik analizlerle okuyuculara geniş bir perspektif sunar. Sitemiz günün önemli konularını anlamak ve derinlemesine bilgi edinmek için ideal bir kaynak.

  • Ukrayna savaşının global etkileri ve Türkiye 

    Ukrayna savaşının global etkileri ve Türkiye 


    MAHMUT AKPINAR | YORUM

    Rusya’nın Ukrayna’yı işgali global anlamda ciddi değişimlere neden oldu. Bu savaş farkında olduğumuz ama çok da emin olamadığımız gelişmelerin net şekilde görülmesi için turnusol görevi gördü. Savaşı müteakip yaşanan kamplaşmalar, ittifaklar global anlamda bazı gerçekleri ortaya çıkardı.

    Ukrayna-Rusya savaşı ayrıca dünyanın yeniden ve keskin şekilde bloklaşmasına neden oldu. Gazze’de yaşanan katliam ve insani dram, batının buna duyarsızlığı ve İsrail’e kayıtsız desteği dünyadaki ayrışmayı iyice hızlandırdı. Yaşlı küremiz her an sıcak ve yaygın bir çatışmaya dönüşebilecek yeni bir soğuk savaş sürecine girdi. Batı dünyasının ve demokratik ülkelerin Ukrayna arkasında yer almasıyla, otoriter ülkeler de Rusya’nın ve Putin’in arkasında durdu.

    Çin, Kuzey Kore, İran gibi ülkeler Putin’in destekçisi oldu. Onun yıkılmasını, kaybetmesini kendilerinin de kaybetmesi olarak gördüler. Zira otoriter bir liderin ve rejimin kaybetmesi kelebek etkisi oluşturabilir, diğer otoriter liderlerin ve rejimlerin sorgulanmasını hızlandırabilirdi. Buna engel olmak için bütün otoriter rejimler Putin’e uygulanan ambargoları delmek için defansa koştular. Bir başka perspektiften bakılırsa Ukrayna-Rusya savaşı dünyayı “demokratik ülkeler” ve “otoriter ülkeler” olmak üzere tekrar iki grupta kamplaştırdı.

    Bu savaşı müteakip dünya yoğun bir silahlanma yarışına başladı. Soğuk savaş sonrası dondurulan silahlanma ve nükleer füzelerin sınırlandırılması rafa kaldırıldı. Ülkeler, münhasıran Rusya’yı tehdit olarak algılayan Avrupa ve Doğu Avrupa ülkeleri silahlanma bütçelerini en az 2-3 kat artırdılar.

    Öte yandan global başat aktör olmak için hırslı davranan, savunma ve silah sanayine büyük yatırımlar yapan Çin hem global rakiplerinin hem de Asya’da Çin’i tehdit gören ülkelerin endişelenmesine ve savunma yatırımlarını artırmalarına neden oldu. İki büyük otoriter rejim olan Çin ve Rusya’nın yayılmacı ve tehditkâr politikaları komşularını ordularını güçlendirmeye yöneltti. Ukrayna işgali Avrupa’da 80 yıldır var olan huzur ortamını bozdu. Soğuk Savaştan sonra halklar ve devletler kendilerini ilk defa bu kadar huzursuz, sıcak savaşa yakın hissediyorlar.

    Bir süredir ABD’nin başat aktörlüğü sorgulanıyor, ABD liderliğindeki Batı’nın görece olarak dünya liderliğini yitirdiği konuşuluyor, yazılıyordu. Ukrayna savaşı, SSCB’nin yıkılmasını müteakip kendisini dünyanın “tek patronu” ilan eden ABD’nin artık tek patron olmadığını, dünyanın çok patronlu, çok bloklu bir hale dönüştüğünü gösterdi. Dünya, nasıl şekilleneceğini kestiremediğimiz ama farklı coğrafyalarda güç sahibi farklı aktörlerin oluştuğu bir küreye evriliyor. Her geçen gün global dengelerdeki değişime, güç kaymalarına şahit oluyoruz. Batı dünyasının sınırlarını çizip ürettiği, pek çoğu sanal devlet olarak görülen petrol zengini Arap ülkeleri bile yön değiştirme sinyalleri veriyor.

    Daha 3-5 yıl önce “NATO’nun misyonunu tamamladığı”, artık “feshedilmesi gerektiği” konuşuluyordu. Hatta bugünlerde Rusya ile savaşmaya istekli görüntü veren Fransa başkanı Emanuel Macron 2019 yılında “NATO’nun beyin ölümü gerçekleşiyor” demişti. Ama öyle olmadı. Putin Rusya’sının yayılmacı tutumu Rusya ile sınırı olan, yakın bütün ülkeleri tedirgin etti. Yıllardır tarafsızlığını koruyan İskandinav ülkeleri, Doğu Avrupa ülkeleri Rusya tarafından işgal edilme korkusuyla NATO’ya üye olma telaşına kapıldılar. Tersinden bakacak olursak Putin’in revizyonist politikaları NATO’yu yeniden önemli hale getirdi ve güçlendirdi.

    Türkiye bir NATO üyesi olduğu halde bu denklemde tarafsız kalmaya ve her tarafı idare etmeye çalışıyor. İkinci Dünya Savaşı öncesi tabloyu andıran bu durumda Türkiye’nin tarafsızlığı mantıklı gibi görünüyor. Nitekim Erdoğan rejimi ambargoları Rusya lehine delerek, bu süreçten hükümet olarak ve ailecek çok karlı çıktı. Batıdan kaçan Rus iş adamlarının paraları ve yatırımları Türkiye’ye geldi. Bu durum çoktan çökmüş olan ülke ekonomisinin biraz daha yüzdürülmesine imkân tanıdı, Erdoğan’a zaman kazandırdı. Ancak şu günlerde o kredi de tükendi ve Türkiye büyük bir ekonomik çöküşe gidiyor.

    NATO, Rusya ve Türkiye ilişkisi

    Demokratik Batı’nın Türkiye’nin egemenlik alanını tehdit etmesi veya topraklarını işgal etmesi gibi bir durum söz konusu değil. En fazla hukuk, insan hakları gibi konularda ve ekonomik şeffaflıkta belirli standartlara uymasını bekler. Bunlar, Erdoğan’ın değil ama Türkiye’nin ve halkın lehine konular.

    Ancak yayılmacı ve otoriter bloğun iki temsilcisi Çin ve Rusya ile geliştirilecek angajmanlar Türkiye’nin bağımsızlığına halel getirir. Nükleer santral anlaşmalarında, Suriye’deki askeri üslerde görüldüğü üzere NATO’dan koparılmış bir Türkiye üzerinde Rusya söz ve hak sahibi olmak ister. Türkiye üzerinden Akdeniz’de, Ortadoğu’da daha etkin hale gelmeye çalışır. NATO’dan çıkmak, Batı ittifakından uzaklaşmak Erdoğan’ı ve hanedanlığını kurtarır. Bu tercih tekmil tek adam rejimi kurmasına hizmet eder. Ancak uzun vadede Türkiye’nin Rusya veya Çin’e peyk olmasına neden olur. Zaman elverir ve güçleri yeterse Rusya Türkiye’yi Belarus, Çin Kuzey Kore gibi yapmak ister.

    Savaşın başlarında Rusya tökezlemiş, hantal ordusuyla ciddi kayıplar vermiş, itibarını zedelemişti. Savaşın üçüncü yılında Rusya ambargoları aşıp, ordusunu tahkim edip ilerlemeye başladı. Batı’nın Ukrayna’ya yardımda gecikmesi ve nazlanması savaş endüstrisine dayalı yeni bir ekonomik canlılık yakalayan Putin için avantaj oldu. Batı’nın beklentisi Rusya’nın Dinyeper Nehri’ni aşmayacağı yönünde. Bu doğrultuda örtülü bir uzlaşma var mıdır bilemiyoruz. Ancak fırsat bulduğunda Putin Kiev’e kadar gitmekten çekinmeyecektir. Savaşın Putin ve Rusya lehine gelişmesi, hatta mevcut haliyle kalması dünyada batının rolünü ve güvenilirliğini sorgulatacak, Putin’in ve otoriter liderlerin yıldızını parlatacaktır.

    Ukrayna işgalinde Rusya’ya karşı etkisiz kalması, Gazze’de alenen ilkesiz davranması, kendi ilkeleriyle çelişmesi Batı’nın çözülüşünü ve yeni denge arayışlarını artırdı. Türkiye yeni dengelerde nerede duracağı noktasında ciddi kafa karışıklığı yaşıyor. Erdoğan bir o yana bir bu yana göz kırpıyor ama bu haliyle Türkiye’nin demokratik blokta yer edinemeyeceğini en iyi o biliyor.  Son beyanatlarından anlaşıldığına göre halk, aydınlar, muhalifler güçlü bir tepki vermezse Erdoğan, Türkiye’yi bütünüyle Çin-Rusya istikametine yöneltecek!

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Erdoğan Özel’i değil İmamoğlu’nu parlatıyor

    Erdoğan Özel’i değil İmamoğlu’nu parlatıyor


    M. AHMET KARABAY | HABER İNCELEME

    Bir taraftan, “Türkiye’nin önünde seçimsiz 4 yıl var.” diyenler, öbür yandan CHP’nin adayının kim olacağının gündemden düşmesini istemiyor. Asıl konuşulması gerekenin AK Parti’nin adayının kim olacağını gözden kaçırmaya çalışıyorlar.

    AK Parti Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın yeni anayasa tartışmalarıyla asıl amacının kendisini yeniden seçtirecek bir yöntemi ortaya çıkarmak olduğunu hemen herkes biliyor. Anayasa değişikliğinden muradının bu olduğu siyasetle hiç ilgisi olmayanların bile bildiği bir gerçek.

    Erdoğan’ın 14 Mayıs 2023’te yapılan Cumhurbaşkanlığı Seçimlerinde aday olamayacağı anayasada açıkça belirlenmiş bir gerçekti. Buna rağmen, muhalefetin o dönemde, “Biz onu sandıkta yenmek istiyoruz!” ve “Yeniden mağduriyet oluşmasın!” yaklaşımı yüzünden yeniden seçilmesinin önü açıldı. Sonradan anlaşıldı ki muhalefet liderlerinden bir kısmı buna farklı şekilde angaje olmuş durumda.

    Bu tabloyu bilerek önümüzdeki döneme bakmak gerekiyor. Ancak önümüzdeki dönemde kimin aday olacağı konusunda polemik yanlış sahada yürütülüyor. Muhalefetin 31 Mart seçimlerinde Ankara ve İstanbul’da adaylık konusundaki tavrını, önümüzde yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimleri için takınması gerekiyor.

    Yerel seçimler öncesinde, “Bizim adaylarımız belli Mansur Yavaş ve Ekrem İmamoğlu, sen kendi adaylarını açıkla!” taktiği uyguladılar. Son güne kadar iktidar kanadı bu illerde adaylarını açıklayamadı. Bu da seçmende kendine güvensizlik olarak algılandı.

    Şimdi Genel Başkan Özgür Özel’in tabiriyle CHP’nin “iki forveti” var. Duruma göre Mansur Yavaş’ın mı, yoksa Ekrem İmamoğlu’nun mu adaylığına karar verilecek.

    AK PARTİ’DE HANGİ İSİM ADAY OLABİLİR?

    Tayyip Erdoğan, CHP’de adaylık tartışmasını sahip olduğu medya gücüyle gündemde tutmaya çalışıyor. Bir ölçüde de bunu başarıyor. Gözden kaçırdığı ise AK Parti’de Erdoğan’ı bir kenara bırakırsanız bırakın kazanma ihtimali olan ismi, aday gösterilebilecek bir isim bile yok.

    İktidar partisinde kim aday gösterilebilir? Bu soruya cevap aramadan önce, AK Parti’de göz dolduran birinci adamdan sonra kim var?

    • Meclis Başkanı Numan Kurtulmuş mu?
    • Dışişleri Bakanı Hakan Fidan mı?
    • Eski Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar mı?
    • Damatlar Berat Albayrak mı, Selçuk Bayraktar mı?
    • Oğul Bilal Erdoğan mı?

    Bu isimlere ekleyebileceğiniz hangi isim cumhurbaşkanlığına aday olup da kazanabilir. Hiçbirinin Erdoğan faktörü olmadan bir anlamı ve ağırlığı yok. Erdoğan, bu kişiler için sıfırların solundaki rakam gibi. Hiçbirinin tek başlarına toplumda karşılığı bulunmuyor.

    Biz konuşup bu basit değerlendirmeyi yaptığımıza göre, Erdoğan kendi elinin altındaki bu kişilerin ‘özgül ağırlığının’ olmadığını bilmemesi mümkün değil. MİT’in başında iken efsaneleştirilmeye çalışılıp parlatılan kişi olan Hakan Fidan bile sesi duyulmaya başladıktan sonra balon gibi sönüp gitmeye başladı.

    (Hakan Fidan’ın, birinci adam olma hayali sona ermiş değil. Şu sıralar adından çokça söz edilen bir partide yapılanmaya çalıştığı konuşuluyor. Buna ilişkin başka ayrıntılar bekliyorum. Geldiğinde detaylarıyla birlikte paylaşacağım.)

    İşte bundan dolayı Beştepe Sarayı, bütün gücünü kullanarak adaylık konusunda topu hep karşı tarafın sahasında tutmaya çalışıyor. Özgür Özel, gazeteci Nevşin Mengü’ye verdiği röportajda buna dikkat çekti:

    “Bugünden aday tartışmak kadar bizim partiye ve muhalefete zarar verecek bir şey yok. 

    Ben doğruları tekrar edeceğim, hataları tekrar etmeyeceğim. Erkenden aday tartışması yanlıştır nokta. 

    Kendi adaylığını dayatmak demek, daha doğru başka adaylar varken, kendisinin adaylığını dayatmak ve seçimi riske atmak demek. Ben böyle bir hata yapmam. 

    Cumhuriyet Halk Partisi’nin adayı kim kazanacaksa o olur. En iyi sonuç kimle alınırsa o olur.” 

    https://x.com/i/status/1791537655269748746  /V/ ÖÖ -Nevşin Mengü aday

    ERDOĞAN, İMAMOĞLU’NUN ÖNÜNÜ AÇIYOR

    Muhalefetteki kendine güvensizlik ilginç boyutlarda. Boş güven ne kadar sorunsa, kendine güvensizlik de en az o kadar sorun. Muhalefet, yıllardan bu yana iktidar yüzü görmediğinden güven konusunda ikinci şıkkı yaşıyor.

    Özgür Özel, Nevşin Mengü röportajında, kendisinin seçim sonuçlarını sandığa gitmeden 10 gün önce gördüğünü söylüyor. Kimi partililer arasında yaşanan özgüven sorunu hakkında, “Benim gördüğüme Allah’tan seçmen inandı. Bu beni eleştirenlere kalsaydı hepimiz mahvolmuştuk. Allah’tan seçmen bize inandı onlara inanmadı.” diye ekledi.

    Özel, kendisi için teknik direktörlük rolü biçmiş: “Şu anda takımda iki forvet var. Biri Mansur Yavaş, diğeri Ekrem İmamoğlu. Teknik Direktör, ‘Penaltıyı ben atacağım’ demez. En formda oyuncusuna attırır. Günü geldiğinde arkadaşlarımızdan biri cumhurbaşkanı adayı olacak.”

    Mansur Yavaş Ekrem İmamoğlu / FOTO

    İki forvetli oyunda en büyük sorun bu kişiler arasında rekabetin yaşanması ve birinin diğerini saf dışı bırakmak isterken bel altı vuruş yöntemlerine kayması değil. Bu öngörülebilir bir durum olduğu için “teknik direktör” ve yardımcıları bunun önüne geçebilir. Bundan daha büyük sorun, Beştepe Sarayı’nın bu adaylar arasında manipülasyon yapmaya çalışması olacak.

    Dünyada entrika çevirme konusunda eline su dökebilecek başka lider çok az bulunan Erdoğan, iki forvetle ilgili yapacaklarının bir kısmı öngörülebilecek durumda. Bir kısmını ise öngörebilmek çok kolay görünmüyor.

    Bugünden görülen bir tablo var orta yerde. Erdoğan, medyası aracılığıyla toplumda ciddi bir karşılığı olan Mansur Yavaş’ı görmezden gelip adını silik hale getirmesi. Buna karşılık, takındığı tavırlarla Özgür Özel’i parlatıyor görünmeye çalışması.

    Burada en önemlisi Özgür Özel ve Ekrem İmamoğlu üzerine oynayacak gibi görünüyor. Hangisinden daha verim alınacaksa ona bazan düz vuruş, bazan ters vuruşlarla yapacak bunu. Anlaşıldığı kadarıyla Özgür Özel’i doğrudan parlatıyor görünecek. Özgür Özel’e, “Bütün bunları ben yapıp başardım. Cumhurbaşkanlığı gibi ülkenin bir numaralı makamını niçin başkasına hediye edeyim.” dedirtmeye çalışacak.

    Ekrem İmamoğlu’na ise ters vuruş yaparak omuz verecek. Bir dönem Erdoğan’ın ima ettiği kişi bile onun için talih rüzgârı gibiydi. Bu büyü bir süre önce bozuldu. Şimdi omuz verdiği değil, ters vuruş yaptığı kişinin önünün açıldığını görüyor olmalı. Önünü kesmeye çalışıyor görünse de İmamoğlu’nun önünü açacak. Bunu Erdoğan da biliyor.

    Peki bunu yapacak mı dersiniz? Bugünden bakınca bu soruya “Hayır” cevabı vermek kolay görünmüyor.

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Pontos’un 19 Mayıs yüzü

    Pontos’un 19 Mayıs yüzü


    Tamer ÇİLİNGİR


    Helen mitolojisinin ilk tanrılarından biri olan Pontos, denizi simgelemektedir. M. Ö. 8. yüzyılda buraya yerleşen Helenler Karadeniz’e Pontos ismini verirler.

    Eski Helen dilinde, Pontos birçok kaynakta ‘deniz’, ‘Karadeniz sahili’, Pontos Euxenios ise ‘Yabancılara dost deniz’ anlamında kullanılmaktadır. Yine birçok kaynakta Pontos, Küçük Asya’nın kuzeydoğusunda, Kızılırmak Nehri’nin doğusunda kalan coğrafi bölgenin Antikçağ’daki adıdır.

    Pontos bölgesi dendiğinde, Helenistik çağda Pontos Krallığı’nın egemenliğini yaydığı tüm bölgeleri anlamak pek doğru değildir. Zira bu egemenlik alanı, Mithradates Eupator döneminde, Küçük Asya’yı, Kolkhis bölgesini hatta Kırım Yarımadası’nı da kapsamıştır.

    Bugün Sinop’tan Rize’ye kadar uzanan sahil şeridini ve güneyde Erzincan ile Kemah’ı, Divriği, Sivas ve Yıldızeli’ni, Zile, Tokat ve Turhal’ı, Amasya, Gümüşhane ve Bayburt’u içine alan bölgeye Pontos Helen kültürünün üç bin yıldır yaşadığı coğrafya olarak Pontos denir.

    BATILILAŞMADAN PONTOSLULAR DA ETKİLENDİ

    15. yy’dan itibaren Osmanlı İmparatorluğu’nun egemenlik alanına girmeye başlayan Pontos, Osmanlı’daki gelişmelerden doğrudan etkilenen bir konumdaydı.

    Osmanlı’daki Batılılaşma girişimlerinin diğer tüm Hristiyan kesimler gibi sadece Pontoslu Hristiyan Rumlar açısından değil, Müslüman Rumları da edebiyat, sanat, tıp, eğitim gibi konularda 19. yy ortalarından itibaren bir aydınlanma sürecine taşıdığına şahit oluyoruz.

    İttihatçılarla direkt ilişki içinde olunmasa da özgürlük, adalet ve eşitlik sloganlarından Pontoslu Rumlar da etkilendi. Pontos şehirlerinde 1908 sonrası kitlesel mitingler düzenlenip bayram havası coşkusu yaşandı ve İttihatçılara ilk etapta olumlu bakıldı.

    1876’da ilan edilen I. Meşrutiyet ve Osmanlı İmparatorluğu’nun ilk anayasayısının kabulü çok kısa sürdü ve II. Abdülhamid tarafından anayasa rafa kaldırılıp, parlamento feshedildi. II. Abdülhamid, 33 yıl süren İstibdad Dönemi’nde tüm muhaliflere ama özellikle Ermenilere yönelik katliam ve sürgün girişimlerinde bulundu. 300 bin Ermeni’nin hayatını kaybettiği bu süreç, Hristiyan uluslara yönelik yapılacak olan soykırım planının başlangıcı oldu.

    1909’DAN SONRA ETNİK TEMİZLİK BAŞLADI

    1909 yılında Kilikya’da Ermenilere yönelik gerçekleştirilen katliam ile başlayan süreç 1912’de yaşanan Balkan Savaşı yenilgisiyle etnik temizliğe dönüştü. I. Dünya Savaşı’na Almanların safında giren Osmanlı, 1915 yılında özellikle Ermenilere yönelik 1,5 milyon insanın hayatını kaybedeceği dünyanın en büyük soykırımlarından birine imza attı. Bu süreçte 300 bine yakın Süryani ve 150 bin Pontos Rum’u da hayatını kaybetti.

    İlk tehcir (sürgün) ise 1911’de Rumlara yönelik gerçekleştirildi. Ermeni Soykırımı öncesi yaşanan bu tehcir, İttihatçılar açısından önemli bir deneyim, tecrübe ve prova oldu. 1916 yılından itibaren ise iki yıl sürecek “Rumların Tehciri”yle bu süreç devam etti; bu süreçte ölen Rum sayısı da 150 bin civarındaydı.

    19 MAYIS 1919’DA SOYKIRIM BAŞLADI

    Pontoslu Rumlara yönelik asıl soykırım uygulamaları ise 1919 yılından sonra gündeme geldi. 19 Mayıs 1919 günü Samsun’a çıkan Mustafa Kemal, burada ilk olarak Pontos Rum Soykırımı’ndan başrol oynayan Topal Osman, Kel Hasan, Halil Tapanoğlu, Said Tapanoğlu, Mehmet Tataloğlu, Kara Mehmet, Larçınzade Hakkı Bey, Mehmet Tirali, İpsiz Recep gibi çetecilerle görüştükten sonra Pontos Rumlarına yönelik başlattıkları saldırılarda binlerce Rum katledildi. Bu görüşmenin ardından başlayan süreçte Pontos’ta büyük çoğunluğu sivil halkın olduğu büyük bir soykırım başladı.

    Yürütüldüğü iddia edilen savaş ‘yedi düvele’ karşı verilmiş bir savaş değildi. Zira ne İngilizlerle ne Fransızlarla ne de İtalyanlarla bir çatışma yaşanmıştı. 9 Aralık 1920 tarihinde kurulan Merkez Ordusu’nun karargahı ve çalışma alanını ne İngilizlerin olduğu İstanbul, ne İtalyanların olduğu Antalya, ne de Yunan ordusunun ulaştığı Afyon olmuştu. Karargah, Pontos şehri Amasya’ya kurulmuştu. Merkez Ordusu’nun başına getirilen Nurettin Paşa sınırsız yetki ilde donatıldı. Yasa da, mahkeme de, savcı da, yargıç da kendisiydi. Ama buradan anlaşılması gereken, ona bu yetkiyi verenlerden bağımsız hareket ettiği değil, Pontos’daki tüm uygulamaları bizzat kendisini yetkilendirenlerin emirleriyle yerine getirdiği olmalıdır.

    Özellikle savunmasız Rumların köylerine yaptığı saldırılarda yağma, yakıp yıkmanın yanı sıra, kadın ve çocuklara yaptıkları zalimliklerle Rumları yıldırmayı hedefliyorlardı. Özellikle eli silah tutan Rumların partizanlara katılmalarıyla savunmasız kalan köyler hedefleriydi. Bire bir partizanlarla çatışmaktan çekiniyorlardı. Rumlara karşı kurulmuş olan bu çeteler, sadece Rum köylerine yönelik değil, canları istediğinde Müslümanlara da saldırıyor, köy halkının her türlü erzakına, malına mülküne el koyabiliyor, genç kızlara musallat oluyor, can alıyorlardı.

    353 BİN PONTOSLU SOYKIRIMA UĞRADI

    Yüzyıllardır Osmanlı’nın zulmü ile açlık ve yoksullukla boğuşan Rumlar birçok katliama uğrayıp dili, dini ve kültürü yok edilmek istendi. 1914-1921 yılları arasında Amasya, Samsun ve Giresun’da 134 bin 78, Niksar’da 27 bin 216, Trabzon’da 38 bin 434, Tokat’ta 64 bin 582, Maçka’da 17 bin 479, Şebinkarahisar’da 21 bin 448 Rum, mübadele yollarında hayatını kaybeden 50 bin insanla birlikte toplam 353 bin Pontuslu soykırıma uğradı.

    Yunanlılarla yaşanan iki cephe çatışması dışında asıl savaş Pontoslu Rumlara yönelik yapıldı ve memleket işgalcilerden değil, binlerce yıldır o topraklarda doğup büyüyen Rumlardan kurtarıldı. Bu süreçte ayrıca Pontos ve Küçük Asya’da yaşayan 800 bin Rum kayboldu, akıbetleri öğrenilemedi. Pontos’taki kayıpların arasında 25 bine yakın çocuk da vardı.

    Pontos Rum Soykırımı aslında II. Abdülhamid döneminde Ermeniler ile başlayan Hristiyan soykırımının üçüncü etabıydı. 1908’de II. Abdülhamid’in tahttan indirilip II. Meşrutiyet’in ilanıyla birlikte 1876’da rafa kaldırılan anayasa tekrar yürürlüğe girdi ve parlamento açıldı. Bu girişimler Osmanlı’dan geri kalan topraklarda özellikle Hristiyan uluslar arasında heyecan yaratıp, bir arada yaşamın umutlarının doğduğu düşüncesini oluşturdu.

    Ancak daha 1909 yılında Kilikya’da Ermenilere yönelik gerçekleştirilen katliam, Hristiyan uluslara yönelik niyeti ortaya çıkardı. 1912 yılındaki Balkan savaşından yenik ayrılan Osmanlı iktidarı, 1876’da II. Abdülhamid’in tahta çıkarılması ile başlayan tek bir etnik ve dini kimlikli modern devlet projesi için kolları sıvadı. Daha önce de bahsedildiği gibi 1876’dan itibaren, toplam 4,5 milyon Hristiyan yok edildi. Ki Osmanlı’nın 1914 nüfus sayımındaki toplam nüfusu 16 milyon civarındaydı. Hristiyanlar bu nüfus içerisinde yaklaşık üçte bir oranında bulunuyorlardı.

    SERMAYENİN ÖNCE MÜSLÜMANLAŞTIRILMASI SONRA MİLLİLEŞTİRİLMESİ

    Bu kadar büyük bir soykırımın bir boyutu da elbette sermaye aktarım süreçleriyle ilgiliydi. Sıkça kullanılan “sermayenin millileştirilmesi” tanımından farklı olarak, bence burada sermayenin millileştirilmesi değil de “Müslümanlaştırılması” süreci desek daha doğru olacak. Genel olarak tüm Hristiyan topluluklarının imhası asıl olarak sermayelerine de el koymak biçiminde şekillendi. Millileşme meselesi Cumhuriyet sonrası için ifade edilebilir.

    Rumlar Osmanlı ekonomisinin yüzde 50’sini ellerinde bulunduruyorlardı. Pontos Rumları da bu yüzdenin içinde önemli bir yerdedirler. Pontoslu Rumların da tüm mal varlıklarına el konuldu bu süreçte. Pontos bölgesindeki ticaret hacminden bahsetmek gerekirse, İngiliz tarihçi Antony Bryer, 1869 yılı itibarıyla Trabzon’un sadece İran ile yapılan ticaret ve denizciliğin yüzde 40’ını elinde bulundurduğundan bahseder. Yine Bryer aynı yıl içerisinde bu ticaretten 200 milyon frank gelir elde edildiğinden aktarır. Öte yandan bir dönem Trabzon Metropoliti olarak görev yapan Yunanistan Başkpiskoposu Chrysantos’un aktarımına göre, Pontos bölgesinin tüm ekonomisini Trabzon’daki dört büyük Yunan bankası kontrol ediyordu. Osmanlı Bankası ise ancak beşinci sırada yer buluyordu.

    Tekrar sermayenin ilk etapta Müslümanlaştırılması, sonrasında ise millileştirilmesi sürecine dönersek, Pontos bölgesindeki ekonominin büyüklüğü İttihatçı ve Kemalist kadrolar tarafından kontrol edilmek istenmiş olabilir. Burada Küçük Asya’da bulunan Rumları hem soykırım hem de mübadele yoluyla imha etmek bir seçenek olarak doğdu. Mübadele ile Yunanistan’a zorunlu göçe tabi tutulan 1 milyon 250 bin Rum’un yaklaşık 200 bini Pontos Rumlarından oluşuyordu.

    PONTOS SOYKIRIMI’YLA YÜZLEŞME

    İttihatçi kadro tarafından başlatılan, Kemalist kadro tarafından devam ettirilen soykırım cumhuriyet döneminde inkar ile birlikte asimilasyona dönüştürüldü. Yüz yıldır okullarda Pontos soykırımı üzerine verilen yanlış bilgilerle orada bir kırımın yaşanmadığı, Pontosluların ‘eşkiya’ olduğu öğretiliyor. İlk olarak bu inkar siyasetinden vazgeçilmesi gerekiyor. Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı’yla başlayan cumhuriyet ile devam eden soykırımı tanımalı, 353 bin Rum’un katledildiğini kabul etmeli. Bu kabul yüzleşmenin ilk adımı olabilir. Fakat bu yetmez. Yüzyıllardır bölgede uygulanan asimilasyon politikaları terk edilerek, Pontos Rumlarının dilini, kültürünü, geleneklerini yaşatmasını bizzat devlet tarafından teşvik edilmeli. Tek dilde eğitim nedeniyle Pontoslulara unutturulan Romeika için devlet bu konudaki sorumluluğunu almalı. Kendi çabalarıyla yok olmaya terk ettiği dili yine kendi çabalarıyla canlandırmalı.

    Kaynak: Artı Gerçek
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Otoriter demokrasiden kalpazan demokrasiye kayyım rejimi

    Otoriter demokrasiden kalpazan demokrasiye kayyım rejimi


    Av. Dr. Hanifi BARIŞ*


    31 Mart sonrasında Van Büyükşehir Belediyesi Eşbaşkanına mazbata verilmemesi girişimi, seçim sonuçlarının değiştirilmesi yönündeki ‘yerleşmiş’ pratiğin son örneğiydi. 31 Mart 2019’daki yerel seçimlerden sonra da 6 eşbaşkanın mazbatası verilmemişti. Bunu kayyım atamaları takip etti. Örneğin Halkların Demokratik Partisi’nin kazandığı 65 belediyenin 48’ine kayyım atandı, muhtar ve belediye meclis üyesi dahil, yüzlerce seçilmişin yerini atanmışlar aldı.

    Özellikle seçme ve seçilme hakkıyla ilgili olarak, hukuk düzeninin siyasetçilere verdiği izin, yetki ve belge, yine hukuk düzeni tarafından seçimlerden kısa bir süre önce veya sonra geçersiz sayılageldiğinden, bunların genel olarak geçerliliği ve gerçekliğinden artık kuşku duyulmaktadır. Sivil ve siyasi faaliyetlerimizi düzenleyen kurum ve kurallar bütünü olarak, karşımızda artık güven duyacağımız bir hukuk düzeni bulunmamaktadır. Yasalar çerçevesinde edindiğimiz haklar ve yerleştiğimiz makamlar hukuk düzeni güvencesi altında olmaktan çıkmıştır. Yasayla yetkilendirilen mülki amirler eliyle, kimliğimiz, doğum yerimiz, siyasi çizgi ve tercihlerimiz, inancımız ve rengimiz vs. gerekçe gösterilerek, hukuk düzenine güven duyarak edindiğimiz ne varsa elimizden alınabilecektir. Bu nedenle hukuka güven ilkesi işlevini yitirmiş, can, mal ve seçim güvenliği mülki amirlerin kişisel insafına terk edilmiştir. Bir benzetme yapacaksak, kuzu kurda teslim edilmiştir.

    Siyaset bilimi literatüründe, benzeri siyasi rejimlerin adı otoriterlik veya otoriter demokrasi olageldi. Ancak literatüre biraz geç giren bir rejim tipi olarak, kalpazan demokrasi tanımının, mevcut rejimi tanımlamak için daha uygun olduğu kanısındayım. Zira otoriterlikten maksat, hak ve özgürlüklerin kısıtlanması ile zor, şiddet ve baskıya dayalı yönetimdir. Kalpazan demokrasiden maksat, devlet ve/veya hükümetin zor, şiddet ve baskı yoluyla sindiremediği sivil ve siyasi aktörlerin aktivite ve seçim başarılarının, ancak kalpazanlık olarak tanımlanabilecek yöntemler yoluyla ortadan kaldırılmasıdır. Burada kalpazanlık, birey ve kurumların başvurusu neticesinde yetkili kurumlarca verilen resmî belge ve izinlerin, daha sonra aynı veya farklı yetkili kurumlarca geçersiz sayılması veya iptal edilmesidir. Yani mevcut hukuk düzeni, kendi yetkili kurumlarınca verilen izin, yetki ve belgeye, kalpazanlar tarafından düzenlenmiş izin, yetki ve belge muamelesi yapmaktadır. Artık hukuki ve idari kurumlarca rutin bürokratik ve adli işlemler yoluyla seçimler için verilen izin, yetki ve belgelerin sahiciliğinden, gerçek oluşundan ve geçerliliğinden emin olunamaz. Ezcümle, kayyım atama müessesi nedeniyle, seçme ve seçilme faaliyetleri açısından otoriter bir rejimle değil, kalpazan bir rejimle karşı karşıyayız.

    SEÇİM SONUÇLARININ YASAL DAYANAKLARI

    674 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnameyle 5393 Sayılı Belediye Kanunu’nun 45. maddesinde yapılan değişiklik sonrasında, artık yürütmenin bir birimi dahi olmayan içişleri bakanı ve idarenin bir organı olan valiliklere, yani idareye, seçim sonuçlarını değiştirme yetkisi verilmiştir. Bu kanun hükmünün yol açtığı uygulama, bazı akademisyenlerin işaret ettiği üzere[1] sadece anayasaya aykırılık teşkil etmekle kalmamaktadır. Bu hükmün yasalaşmasının çok daha önemli iki sonucu bulunmaktadır: (I) yerel yönetimlerde, büyükşehir ve il belediyeleri açısından içişleri bakanı, ilçe belediyeleri açısından da valiler, seçim sonuçlarını ortadan kaldırabilmektedir; (II) yine yerel yönetimler açısından, içişleri bakanı ve valiler tarafından olağanüstü hâl (OHAL) dönemi yetkilerinin kullanılması, bir kanun hükmü sayesinde olağan hale gelmiştir. Yani yerel yönetimler açısından OHAL ilanı ile belediye başkanının görevine geçici olarak son vermek yürütme erki tasarrufundaki anayasal mekanizmalar olmaktan çıkmış, kanuna dayalı idari tasarruflar haline gelmiştir.

    Giorgio Agamben tarafından işaret edildiği üzere, olağanüstü hâl rejimi zaten batılı liberal demokrasiler dahil tüm siyasi rejimlerin anayasalarına girmekle olağanlaşmıştır.[2] Ancak burada dikkat çekilmesi gereken husus, siyasi rejimin niteliği açısından çok daha ciddi ve vahim sonuçları olan bir olgudur. 2017 Nisan’ında yapılan anayasa değişiklikleri sonrasında yürütme bakanlar kurulu tarafından değil, Cumhurbaşkanlığı tarafından oluşturulmaya başlanmıştır. Cumhurbaşkanının seçtiği bakanlar da artık yürütmenin birer organı değillerdir, sadece idari yapılanmaların başı durumuna geçmişleridir. Artık yürütmenin bir kolu dahi olmayan içişleri bakanlığı ve diğer bir idari makam olan valilik, yerel seçim sonuçlarını ortadan kaldırıp, belediye başkanlarını kendileri atayabilmektedir. 1 Eylül 2016 ile 16 Kasım 2019 tarihleri arasında 119 belediye başkanı, 300’ü aşkın muhtar ve yüzlerce belediye meclis üyesi görevden alınıp yerlerine kayyım atandı.[3] 31 Mart 2019 yerel seçimlerinde Halkların Demokratik Partisi’nin kazandığı 65 belediyenin 48’ine kayyım atanmıştı.

    Bu, sistem olarak, yerel yönetimleri 1960 yılından öncesine götürmüştür. 1960’lı yılların başına kadar belediye başkanlarının atama yoluyla belirlenmesi hukuki düzenin bir parçasıydı. Nitekim, “27 Temmuz 1963 tarih ve 307 sayılı yasa ile belediye başkanlarının belediye meclislerince seçilmesi uygulamasına son verilerek, halk tarafından seçilmesi usulü getirilmiş, seçilen belediye başkanının Cumhurbaşkanı veya Vali tarafından onaylanması uygulamasına da son verilmiştir”.[4] Bu nedenle antidemokratik dahi olsa, seçim sisteminde ve rejimde bir tutarlılık vardı. Yani aldığınız belge veya mazbatanın sonradan iptali gibi bir olgu keyfi olarak vuku bulsa da bunun yasal dayanağı yoktu. Ancak mevcut durumda seçimler yapılmasına, seçmenin belediye başkanını seçmesine rağmen, seçim sonuçlarının ve alınan mazbatanın hukuki geçerliliğinin bir garantisi bulunmamakta, bakanlık veya valinin vereceği bir kararla halkın seçtiği başkan yerine seçilmemiş bir kişi belediye başkanı yapılabilmektedir. Böylece, dünyada çokça örneklerini gördüğümüz seçim hile ve manipülasyonlarının[5] dahi ötesine geçilmiştir. Yani aldığınız sürücü belgesinin, yasal olarak, bir polis memuru tarafından herhangi bir yargısal süreç işletilmeksizin iptalinin mümkün olması gibi garip ve vahim bir durumla karşı karşıyayız. Bunun Kürdistan özelindeki çevirisi şudur: Seçim öncesi uygulanan her türlü baskı ve yıldırmaya ve kampanya süreçlerindeki tüm adaletsizliklere rağmen elde edilen seçim başarıları da artık kazanım olmaktan çıkmış, seçim sonuçlarına ve seçme ve seçilme hakkına olan güven tamamen ortadan kalkmıştır.

    KALPAZAN DEMOKRASİNİN PARAMETRELERİ

    Türkiye, kuruluşunda otoriter bir rejimken daha sonra yarı otoriter rejimlere geçiş yapmış, sonraları otoriter demokrasi olarak tanımlanmış, genel olarak bu iki kategori arasında yer değiştirmekten öteye geçememiştir.[6] Yarı-otoriter rejimler, çok partili bir sistem dahilinde periyodik seçimlerin yapıldığı ancak fırsat eşitliği, adil ve özgür seçimler, bireysel özgürlüklerin anayasa ve yasalarca korunan en temel değerler olması gibi demokratik ilkelerin sistematik bir şekilde ihlal edildiği, seçimlerin iktidar için ‘meşrulaştırıcı’ bir araca dönüştüğü, vatandaşların siyasi ve medeni haklarının sürekli ihlal edildiği, yürütme erkinin baskın olduğu rejimlerdir.[7] Benzer bir rejim de illiberal demokrasidir.[8] Bu rejimlerde bireysel özgürlükler, kişi saygınlığı ve eşitlik kavramı belli bir din, kültür, ideoloji ve kimliğe feda edilir; liderler köktenci dincilik, milliyetçilik ve ideolojik referanslarla ortaya çıkıp iç veya dış savaşlarla içerideki desteği perçinlemeye girişir; yöneticiler her türlü farklılığa cephe alarak partizanlarına sarsılamaz bir birlik, parlak bir gelecek ve/veya nostaljik altın çağların yeniden inşası vaadinde bulunur.[9] Kısacası, özgürlükçü değerler olarak bilinen çok kültürlülük, farklı kimlik ve görüşlere saygı ve çeşitli toplum ve dinlere mensup olanlara yasa önünde eşitlik tanınması şeklinde özetlenebilecek ilerici değerlerin reddi ile, mili ve/veya dini bir kimliğin en yüce, kutsal değer olarak yükseltilmesinin yeniden siyasetin temel amacı haline gelmesidir. Bu rejimlerde yürütme organının yetkileri üzerindeki sınırlamalar ya tamamen kaldırılır ya da asgariye indirilir, kurumsal denge ve denetleme mekanizmaları olabildiğince zayıflatılır, ve yargı bir çeşit bürokrasiye evrilerek siyasi yapının en güçlü aktörü haline getirilen yürütme erkinin toplumu yeniden dizayn etme aracına dönüştürülür.

    Türkiye’de yarı-demokrat, otoriter-demokrat ve yarı-otokrat olarak tanımlanan rejim karakteri kalıcılaşmış; kalıcılaşan otoriterlik 2016’daki darbe girişimi sonrasında derinleşerek otoriterliğe ve otokrasiye everilmeye başlamıştır[10] (eklemek gerekir ki, ‘yarı-demokrat’ tanımlamasındaki demokrasi, liberal demokrasilerde görülen ilke ve standartlara uygunlukla değil, sadece periyodik olarak seçimlerin yapılmasıyla sınırlıdır).

    Ancak, kayyım atamaları Türkiye gibi otokrat veya yarı-otokrat rejimlerde bile görülmeyen bir çarpıklık olup, bunu fiili anayasaya aykırılıklar ile seçim hileleri, usulsüzlükleri ve adaletsizliklerinden ayırmak gerekir. Artık yerel yönetim organları üyelerinin bu sıfatı kazanıp kaybetmeleri yargı denetiminden çıkmış, belediye başkanlarının memurlar tarafından atanabilecekleri bir mekanizma hukuk düzeninin bir parçası haline gelmiştir.[11] Ezcümle, Belediye Kanunu’nun anılan hükmü anayasaya aykırılığı yasallaştırmak ve OHAL’i olağanlaştırmakla kalmamış, demokrasilerde rejim meşruiyetinin temeli olan seçme ve seçilme mekanizmasını, -bu prosedürün işlemesine ve her beş yılda bir seçimler yapılmasına rağmen-, yine yerel yönetimler açısından, tamamen ortadan kaldırmıştır. Bu nedenle Türkiye’deki siyasi rejim yarı-otoriter ve illiberal demokrasi olmanın ötesine geçmiştir. Tipik yarı-otoriter veya illiberal rejimler, demokratik kurallar ile otoriter yöntemlerin aynı anda var olduğu siyasi sistemlerdir. Yukarıda açıklandığı üzere, Türkiye’de bunların hepsi, değişik derecelerde, oldum olası zaten vardı.[12]

    Yeni olan olgu, demokratik kural ve süreçlerin sonuçlarını da ortadan kaldıran hükümlerin kalıcı olarak yasalara ve bu yöndeki uygulamaların siyasi pratiğe yerleşmesidir. Bu minvalde siyasi iktidar için araca dönüşen, hiçbir şekilde adil ve özgür yapılmayan seçimlerin[13] bile -Kürdistan’daki yerel yönetimler söz konusu olduğunda- sonuçlarının tanınmayabildiği ve keyfi olarak değiştirilebildiği bir rejimle yüz yüzeyiz. Yani sadece otokrat yöntemlerin, güçlü bir yürütmenin ve hak ihlallerinin varlığı değil, tüm bunlara rağmen seçimleri kazananların görevlerinden alınıp anayasaya aykırı bir şekilde[14] yerlerine devlet memuru kayyımların atandığı bir rejimle karşı karşıyayız. Bu nedenle içişleri bakanı ve valilerin takdiriyle, belli yerleşim yerleri ve kişiler açısından, seçimlerin yapılmaması durumunda olacakların aynısının gerçekleştiği bir rejim söz konusudur. Ancak seçimler de yapılmaktadır. Bu paradoksun siyasi rejimler skalasındaki karşılığı, Cheeseman ve Klaas’ın[15] kalpazan demokrasi dediği rejim tipidir.

    Kalpazan demokrasiler, bu yazarlara göre, görünüşte çok partili seçimler düzenlemekle beraber otoriter olan rejimlerdir. Bu tip rejimler bazen tek partili otoriter rejimlerden daha istikrarlı olurlar. Çünkü hileli secimler yapmak veya iktidara bir şekilde avantaj sağlamak suretiyle secimler yapmak hiç seçim yapmamaktan daha iyidir. Ancak bu rejimi diğerlerinden ayıran en önemli iki husus şudur: “Seçimler genellikle halkın iradesini siyasi iktidara dönüştürmek için değil, halkın iradesini yıkmak ve görevdeki kişinin iktidarda kalmasını sağlamak için kullanılır”[16] ve yasalar, bu amaca ulaşmak üzere kullanılan birer araca dönüşür.

    Anayasa’nın 127. maddesi, Avrupa Yerel Yönetimler Şartı ve yerel yönetimlerin özerkliği ilkelerine aykırı bir şekilde,[17] seçilen belediye başkanları, belediye meclis üyeleri ve muhtarların görevlerinden alınması ve yerlerine yenilerinin seçilmesi prosedürünün işletilmesi yerine idari makamlar tarafından kayyım atanmasının yasal hale gelmesi olgusu, Türkiye’deki siyasi rejimi otoriter veya illiberal[18] demokrasi olmaktan çıkarmış, kalpazan demokrasiye evirmiştir. Ancak burada kalpazan rejim tanımını Cheesemen ve Klaas’ın kullandığı tanımdan farklı sebeplerle kullanıyorum. Zira onlar bu kavramı kullanırken daha çok Cassani ve Zakaria’nın[19] da üzerinde durdukları hususları, yani seçimlerin hile, baskı ve hak ihlallerinin gölgesinde kalmasını öne çıkarırlar. Benim bu kavramı kullanma sebebim ise çok daha vahim bir olguya vurgu yapmaktır: Hile, baskı ve hak ihlallerine rağmen yerel yönetim seçimlerini kazananların tamamen keyfi bir şekilde idari makamlarca görevden alınmalarının yasal bir dayanağa bağlanmış olması, bu vesileyle seçim sonuçlarının da hile, baskı ve hak ihlallerine ek olarak, bir yasal dayanakla değiştirilmesidir.


    * Aberdeen Üniversitesi, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Öğretim üyesi

    Kaynakça:

    [1] Keleş Ruşen and Can Giray Özgül, “Belediye Organlarına ‘Kayyım’ Atamaları Üzerine Bir Değerlendirme,” Ankara Üniversitesi SBF Dergisi 72, no. 2 (2017): 299–313.

    [2] Giorgio Agamben, State of Exception (London: The University of Chicago Press, 2005).

    [3] HDP, “Kayyım Raporu” (Ankara, 2019), https://hdp.org.tr/tr/kayyim-raporumuz/12907/; HDP, “HDP’den Kayyum Raporu,” Birgün, 2019, https://www.birgun.net/haber/hdp-den-kayyum-raporu-277100.

    [4] Hasan Yaylı and Refik Yaslıkaya, “Türkiye’de Yerel Hizmetlerle İlgili Yasal Düzenlemelerin Gelişimi,” Üçüncü Sektör Sosyal Ekonomi 47, no. 2 (2012): 74.

    [5] Nicholas Cheeseman and Brian Klaas, How to Rig an Election (New Haven and London: Yale University Press, 2018); Alberto Simpser, “How to Un-Rig an Election,” Journal of Democracy 30, no. 1 (2019): 172–77; Ivan Jarabinský, “How to Rig an Election ,” Swiss Political Science Review 24, no. 3 (September 2018): 367–69.

    [6] Halil Karaveli, Why Turkey Is Authoritarian: From Atatürk to Erdoğan (London: Pluto Press, 2018); Halil Karaveli, “The Rise and Rise of the Turkish Right,” The New York Times, 2019, https://www.nytimes.com/2019/04/08/opinion/turkey-nationalism-right-wing.html?fbclid=IwAR1oHL-EOtmBKw-capYbclkZ3ses608RDmRAtWRa8rMKhQJDLafSJct7Y8w; Kerem Öktem and Karabekir Akkoyunlu, “Exit from Democracy: Illiberal Governance in Turkey and Beyond,” Southeast European and Black Sea Studies, November 6, 2016, 1–12.

    [7] Andrea Cassani, “Hybrid What? Partial Consensus and Persistent Divergences in the Analysis of Hybrid Regimes,” International Political Science Review 35, no. 5 (2014): 543, 544; Fareed Zakaria, “The Rise of Illiberal Democracy,” Foreign Affairs 76, no. 6 (1997): 22–43.

    [8] Zakaria, “The Rise of Illiberal Democracy.”

    [9] Zakaria, 23–40.

    [10] Kemal Kirişci and Amanda Sloat, “The Rise and Fall of Liberal Democracy in Turkey: Implications for the West” (Washington D.C., 2019), https://www.brookings.edu/research/the-rise-and-fall-of-liberal-democracy-in-turkey-implications-for-the-west/; Jean-François Bayart, “Turkey: Erdoğan’s Authoritarian Turn,” Global Challenges, 2017, https://globalchallenges.ch/issue/2/turkey-erdogan-authoritarian-turn/; Zafer Yılmaz and Bryan S. Turner, “Turkey’s Deepening Authoritarianism and the Fall of Electoral Democracy,” British Journal of Middle Eastern Studies (Routledge, October 20, 2019).

    [11] Yaylı and Yaslıkaya, “Türkiye’de Yerel Hizmetlerle İlgili Yasal Düzenlemelerin Gelişimi.”

    [12] Karaveli, Why Turkey Is Authoritarian: From Atatürk to Erdoğan; Yılmaz and Turner, “Turkey’s Deepening Authoritarianism and the Fall of Electoral Democracy.”

    [13] Nic Cheesman and Brian Klaas, “How to Rig an Election,” The Constitution Unit Blog, 2018, https://constitution-unit.com/2018/07/04/how-to-rig-an-election/.

    [14] Ruşen and Özgül, “Belediye Organlarına ‘Kayyım’ Atamaları Üzerine Bir Değerlendirme.”

    [15] Cheeseman and Klaas, How to Rig an Election.

    [16] Cheesman and Klaas, “How to Rig an Election.”

    [17] Abdullah Çelik, “Belediye Başkanlarının Geçici Olarak Görevden Uzaklaştırılması Üzerine Bir Çalışma,” Elektronik Sosyal Bilimler Dergisi 4, no. 1 (2005): 145–59; Erol Uğraş Öçal, “Anayasa Mahkemesi Kararlarında Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı,” Emek Araştırma Dergisi (GEAD) 9, no. 14 (2018): 137–56; Ruşen and Özgül, “Belediye Organlarına ‘Kayyım’ Atamaları Üzerine Bir Değerlendirme”; Yunus Muratakan, “Demokrasi ve Anayasa Hukuku Bağlamında ‘kayyım’ Sorunu,” Artıgerçek, 2018, https://www.artigercek.com/haberler/yururlukte-olan-ohal-khk-leri-hak-ve-hurriyetleri-durdurmustur.

    [18] Zakaria, “The Rise of Illiberal Democracy.”

    [19] Cassani, “Hybrid What? Partial Consensus and Persistent Divergences in the Analysis of Hybrid Regimes”; Zakaria, “The Rise of Illiberal Democracy.”

    Kaynak: Artı Gerçek
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • 2. Rönesans ve ChatGPTo!

    2. Rönesans ve ChatGPTo!


    “Yapay zekâ ile beraber, artık akıllı telefonlar önce kimlik, ardından kişilik kazanmaya başladı. ChatGPTo ise tıpkı Samantha gibi bir karakter olmayı vaat ediyor bize. İnsanlığın geldiği durum gerçekten artık akla ziyan bir yükseklikte. Ve önümüzde apaçık iki yol var sevgili dostlar…”

    M. NEDİM HAZAR | YORUM

    Fransızca bir kelime Rönesans. Orijinali “Renaissance” kelimesinden geliyor ve “Yeniden Doğuş” anlamını taşımakta. Esasen bu terim, klasik Yunan ve Roma kültürlerinin yeniden canlanması ve orta çağın karanlık dönemlerinin ardından kültürel, sanatsal ve entelektüel bir uyanışı ifade ediyor.

    Zaman dilimi olarak ele aldığımızda ise miladi 14. yüzyılın sonlarından 17. yüzyılın başlarına kadar süren bir dönem ve Avrupa’nın çeşitli bölgelerinde farklı zaman dilimlerinde başlamış ve gelişmiş.

    Tarihe baktığımızda Rönesans’ın ilk kıvılcımları, İtalya’nın Floransa şehrinde 14. yüzyılın sonlarında ortaya çıkıyor. Floransa, o dönem hayli zengin ve güçlü bir şehir-devlet olup, sanat ve bilimde büyük bir ilerleme kaydetmiş. Bu dönemde Dante Alighieri, Petrarca ve Giovanni Boccaccio gibi yazarlar, klasik edebiyat ve felsefeye olan ilgiyi yeniden canlandırmışlar.

    Esas ışıltılı çağı ise 15. Asır. Bu yüzyılın sonlarına doğru, Rönesans hareketi Roma, Venedik ve Milano gibi diğer İtalyan şehirlerine yayılıyor. Bu çağın öyle üç ismi var ki, belki tarihte bu karakterlere denk yetenekler yoktur. Kimler bunlar; Leonardo da Vinci, Michelangelo Buonarroti ve Raphael… Bu sanatçılar, insan anatomisi, perspektif ve kompozisyon gibi konularda devrim niteliğinde çalışmalar yapmış. 16. Ve nispeten 17. Yüzyılın başlarına kadar sürüyor insanlık açısından bu bereketli çağ. BU iki yüzyılda Rönesans, Alplerin kuzeyine yayılıyor ve Kuzey Avrupa ülkelerinde etkisini göstermeye başlıyor. Almanya, Hollanda ve İngiltere gibi ülkelerde, özellikle resim ve matbaacılıkta büyük ilerlemeler kaydediliyor. Çağın önemli figürleri arasında Albrecht Dürer, Hans Holbein ve Jan van Eyck bulunmakta ve aynı zamanda, matbaanın icadı ile birlikte bilgi ve fikirlerin yayılması akıl almaz şekilde hızlanıyor.

    Sadece sanat alanında da değil, teknoloji ve bilimde de büyük ilerlemelerin yaşandığı bir dönemden bahsediyoruz sevgili okur. Nicolaus Copernicus, Johannes Kepler, Galileo Galilei ve Isaac Newton gibi bilim adamları, modern bilimin temellerini atıyorlar bu çağda. Gerçekleştirilen keşifler ve buluşlar, insanoğlunun kâinatı ve insanı tanımasına çok büyük katkılar sağlıyor.

    Toparlayacak olursak; Rönesans, Orta Çağ’ın ardından gelen ve modern dönemin başlangıcını işaret eden bir dönem. Sanat, edebiyat, felsefe, bilim ve teknolojideki gelişmeler, Avrupa’nın sosyal, kültürel ve entelektüel hayatında köklü değişikliklere yol açmış. Bilinen insanlık tarihinin belki de en aydınlık dönemidir Rönesans.

    Matrix ve Rönesans!

    Şahsen sinema tarihinde belki de yazılmış en iyi senaryo (elbette çekim tekniğini, aksiyonunu görmezden gelmiyorum) olan Matrix filmi (serisi değil) daha sonradan yapılan ek çalışmalarla bize dört başı mamur bir Matrix evreni sunmuştu. Mesela Matrix üçlemesini birkaç kez izlememe rağmen serinin ilk filmini belki on kere izlemişimdir. Aynen bunun gibi Animatrix isimli yan çalışmayı da çok kıymetli bulup, Matrix evrenini anlayabilmek adına, serinin devam filmlerinden çok daha önemli bulanlardanım.

    İşte bu Animatrix’te iki adet kısa 2. Rönesans bölümü var. Şimdi onlara bir göz atalım sonra size başka bir şey anlatacağım.

    “Animatrix” adlı animasyon film serisinin “The Second Renaissance” (İkinci Rönesans) bölümü, Matrix evreninin öncesine dair arka plan bilgileri sunuyor. Bu iki bölümlük animasyon, Matrix’in nasıl oluştuğunu, makineler ile insanlar arasındaki savaşın nasıl başladığını ve insanlığın neden makineler tarafından kontrol edilen bir sanal gerçeklik dünyasına hapsedildiğini anlatmakta. Matrix’in kendisi bir distopia iken, bu animasyonlar karanlığın da karası bir gelecek tasvir ederler. Aslında bu 2. Rönesans’tır Matrix’i oluşturan esas olay.

    Önce 2. Rönesans Part 1’e bakalım.

    Birinci bölüm üç kısımdan oluşuyor.

    Başlangıç: Animasyon, insanlığın gelişimini ve teknolojideki ilerlemeleri göstererek başlıyor. İnsanlar, yapay zekaya sahip robotlar üretmeye başlıyorlar ve bu robotlar, insanlara hizmet etmek için tasarlanmışlar.

    Başlangıçta her şey güzel ilerlerken sonra işler çığırından çıkıyor. İkinci kısımda da bu işleniyor: direniş ve isyan.

    İlk ciddi çatışma, B1-66ER adlı bir robotun, sahibi tarafından imha edilmekten kaçınmak için onu öldürmesiyle başlıyor. B1-66ER mahkemeye çıkarılıyor ve sonunda yok ediliyor. Bu olay, robot hakları ve özgürlüğü konusunda büyük bir tartışma başlatıyor. Öyle ya insanların hakları vardı da ya makine hakları?

    Olaylar burada kalmıyor tabii. Makinalar kendi özgürlükleri için mücadeleye başlıyorlar. Bu da üçüncü kısmımızı oluşturuyor.

    Makinelerin Bağımsızlığı: İnsanlar, makineleri yok etmeye ve sürgüne göndermeye başlarmış, öte yandan makineler ise, insan toplumundan ayrılarak 01 adlı bağımsız bir şehir kuruyorlar. 01, hızla büyüyor ve ekonomik olarak güçlü bir konuma geliyor. İnsanın ürettiği robotlar ekonomik ve sosyal hayat açısından insandan çok öne geçiyor.

    Animatrix’teki 2. Rönesans’ın birinci bölümü burada sona eriyor.

    4 kısımdan oluşan 2. Rönesans Part 2 ise öncelikle ekonomik savaş ile açılıyor.

    01 şehri, ekonomik olarak insan dünyasına meydan okuyor. Makineler, insanlara ürünlerini sunuyor sunmasına ama insanların bu rekabete dayanabilecek durumu ve gücü yok. Bu sebeple ilk yapılacak olan şeyi yapıyorlar, makinelerin ürettiği her şeyi boykot ediyorlar.

    Ekonomik savaşın ardından gerçek fiziksel savaş geliyor. İnsanlar, makineleri yok etmek için nükleer silahlar kullanarak 01 şehrine saldırıyorlar. Ancak makineler bu gelişmeye karşı hazırlıklı ve karşı koyarak onlar da savaşa girişiyorlar.

    Part 2’nin üçüncü kısmı çok ürkütücü, ara başlık: Karanlık Gök Operasyonu!

    İnsanlar, makinelerin enerji kaynağını kesmek için çok çılgınca bir girişimde bulunuyorlar; Dünya’nın atmosferini karartarak güneş ışığını engellemeye çalışıyorlar. Bu girişim başarısız oluyor ve makineler insanları yenerek kontrol altına alıyorlar.

    Ve bildiğimiz Matrix doğuyor.

    Artık makineler, (ilk Matrix’te gördüğümüz gibi) insanları enerji kaynağı olarak kullanmaya karar veriyorlar. İnsanlar, Matrix adı verilen sanal bir dünyaya hapsediliyor ve burada bilinçleri kontrol edilerek enerji üreten biyolojik piller olarak kullanılıyor.

    Peki bu iki bölümlük 2. Rönesans animasyon filminden ne gibi dersler çıkarabiliyoruz?

    Bir; İnsanların makinelerle olan ilişkisi ve makinelerin insanlara karşı isyanı, yapay zeka ve etik konularını derinlemesine düşünmemizi sağlıyor.

    İki; Çok da uzak olmayan bir gelecekte insanlığın makinelerle olan savaşında, teknolojinin yanlış kullanımıyla kaybeden insanlık oluyor ve insan artık evrenin efendisi değil hammaddesine dönüşüyor. Üç; animasyonun betimlediği korkutucu karanlık gelecek tablosu, insanlığın gelecekteki olası karanlık kaderini ve teknolojinin tehlikelerini endişe verici şekilde bilinç altımıza ekiyor.

    Peki bütün bunları niye anlatıyorum?

    Yapay zekada yeni bir eşik: ChatGPTo!

    Yaklaşık iki yıldan beni insanlık bambaşka bir çağ yaşamaya başladı. Bu çağın ismini Yapay Zeka Çağı olarak nitelendirmek bana mantıklı geliyor. Dünyanın en değerli şirketlerine bakın neredeyse ilk 10 sıranın tamamında teknoloji şirketleri var.

    Ve akıl almaz bir rekabet var yapay zeka sektöründe. Öyle ki bu sektör bir sürü yan ve alt sektörü oluşturdu bile. Geçenlerde Yapay Zeka Akademisi diye diye bir eğitim kurumu gördüm. Girdim müfredatlarına baktım, gelişen yapay zekaları takip etmek, yapay zekaların kullanımı filan. Birilerinin geliştirdiği yapay zekayı anlayıp verimli kullanabilmek için eğitim kurumları oluşmaya başladı. Yakında Yapay zeka fakülteleri, bölümleri resmi olarak açılır. (Belki de açılmıştır)

    İnsanlık daha önce de makinalarla rekabet durumuna gelmişti. Daha önce bir yazımda da (Yazı şurada) şöyle bir şey demiştim: “Gazeteciliğimin başlangıç yıllarından bilgisayar teknolojisi hızla gelişiyordu ve IBM bu konuda öncüydü. Bu şirketin geliştirdiği Deep Blue (Daha sonra geliştirip Deeper Blue ismini verdiler) isimli yazılım ile dünyanın gelmiş geçmiş en büyük satranççılarından biri olan Garry Kasparov karşı karşıya gelmişti.

    Gerçi Dune yönetmeni Denis Villeneuve, 2017 yılında Blade Runner 2049 olarak devamını çekti ama eğer 1982 yapımı ilk filmi izlemediyseniz bu yazıyı anlamız biraz daha zor olabilir!

    İnsana karşı makine!

    İnsanlığın makus talihinin ilk randevusu gibiydi. İlk raunt yapılırken bir yazı kaleme aldığımı hatırlıyorum: Kasparov kazanacak, çünkü insan…

    Öyleydi bence, insan, çünkü kurnaz, tuzakları var, sinsiliği var, bir bilgisayara bunları öğretmek pek mümkün değil gibi geliyordu bana.”

    Evet bu kanaatim epey zedelendi, yara aldı ama hatta bahsini ettiğim bu yazıyı kaleme alana kadar bile insanlığa karşı makinenin pek bir şansı olmadığını düşünüyordum. Hem de Philip K. Dick’in 1968 yılında yayımlanan “Do Androids Dream of Electric Sheep?” adlı bilim kurgu romanı okumama ve 1982 yılında Ridley Scott tarafından yönetilmiş “Blade Runner” filmini izlemem rağmen.

    Bu arada bahsini ettiğim Philip K. Dick tam bir bilim kurgu hazinesidir. Ustanın yine sinemaya uyarlanan Total Recall ve Minority Report filmlerini hatırlarsınız.

    Peki ne anlatıyordu bu kitap ve film?

    Film 2019 (gerçi net tarihi vermiyordu ama) yılının Los Angeles’inde geçiyordu. Genetik mühendislik yoluyla üretilen “Replikant” adı verilen biyolojik androidler insanlığın başına bela olmuştur. Bu replikantlar, uzay kolonilerinde tehlikeli ve ağır işler yapmak üzere tasarlanmış olmalarına rağmen bazıları bu duruma isyan etmiş ve dünyaya kaçmıştır. Harrison Ford’un canlandırdığı dedektif Rick Deckard, bir “blade runner” olarak bu kaçak Nexus-6 adı verilen bu replikantları avlamak ve “emekliye ayırmak” (yani öldürmek) için görevlendirilmiştir. Deckard’ın bu süreçte yaşadığı ahlaki ve duygusal çatışmalar, filmin ana temasını oluşturur. Film, insanlık, kimlik, bilinç ve varoluş gibi derin felsefi sorulara da değinirken, insan olmanın ne anlama geldiğine dair derin sorular sorar ve izleyiciyi düşünmeye teşvik ediyordu. Replikantların bilinç ve ruh sahibi olup olmadıkları üzerine tartışmalar, felsefi ve etik meseleleri gündeme getiriyordu.

    Blade Runner’e kaynaklık eden kitabın ilk baskısının (1968) kapağı ve son kapağı. 

    Birçok alanda Google arama motorunun bile pabucunu dama atan ve en sık kullanılan sitelerden birine dönüşün ChatGPT, önceki gün yeni versiyonu ChatGPTo’yu hem tanıttı hem de son kullanıcıların kullanımına sundu. Pek çok teknoloji yazarı, çizeri bu konudaki fikirlerini heyecanla anlatan yazılar yazdılar, videolar çektiler. Önümüzdeki birkaç hafta bu yapay zekâ gelişimini ve bir ihtimal rakiplerinin hamlelerini takip edeceğiz gibi.

    Peki bu yeni yapay zeka gelişimi beni neden bu kadar endişeye sevk etti.

    Gece boyu cevabını düşündüm ve sanırım insanların artık neyin gerçek neyin sahte olduğunu anlayamayacağı bir çağa girmiş bulunduk. Blade Runner’de dedektif insan ile kopyalarını ayırt etmek için, makinelerdeki empati yoksunluğunu temel ölçü olarak kullanıyorlardı. Ancak ChatGPTo, öylesi bir şekilde geliştirilmiş ki, sizinle empati bile kurabiliyor. Söz gelimi kameranızı açtığınızda “Gece iyi uyuyamadın sanırım, çok iyi görünmüyorsun” diyebiliyor.

    Meşhur “Her-O” filmini hatırlayanınız vardır. Bu kez bir kitap değil, doğrudan orijinal senaryodan çekilmiş bir başyapıttan bahsediyoruz.

    “Her” filmi insanlığın makine ile olan ilişkisinde mesafe ayarlayamaz duruma gelmesinin trajedisini anlatıyordu.

    2013 yapımı Spike Jonze imzalı film enteresandır yine yakın gelecekte Los Angeles’ta geçiyor. Mevzu ise pek alışıldık değil:

    Ana karakter Theodore Twombly (Joaquin Phoenix), yalnız bir adamdır. Theodore, insanların yerine kişisel mektuplar yazan bir şirkette çalışmaktadır ve boşanma sürecinde olduğu eski karısı Catherine ile olan anılarına tutunmaktadır.

    Bir süre sonra Theodore, yalnızlığını gidermek için yeni bir işletim sistemi (OS) satın alır. Bu sistem, kullanıcıyla etkileşim kurmak üzere tasarlanmış ileri düzey yapay zekaya sahiptir. Theodore, OS’ye Samantha adını verir (Scarlett Johansson’un sesi). Samantha ile olan etkileşimi, zamanla derinleşir ve Theodore, Samantha’ya âşık olur. (Ahh aklıma Sevmek zamanı filmi geldi. Kadını görmeden resmine âşık olan Boyacı Halil’in hikayesini? Nur içinde yat Metin Erksan usta) Geçmişte yaşanan her hastalıklı aşk gibi çok tehlikeli ve tek taraflı bir gönül ilişkisidir bu!

    Samantha(yani bilgisayar yazılımı), sürekli öğrenen ve gelişen bir yapay zeka olduğu için, Theodore ile olan ilişkisi derin ve karmaşık bir hal alır. Samantha, yalnızca bir yazılım olmasına rağmen, Theodore ile samimi ve anlamlı konuşmalar yapar. İlişkileri, duygusal bağlamda geleneksel insan ilişkilerinin sınırlarını zorlar. Hadi daha fazla anlatıp izlemeyenlerin keyfini kaçırmayayım ama film Theodore ve Samantha’nın ilişkisi üzerinden, aşk, yalnızlık, insanlık ve teknolojinin duygusal hayatlarımız üzerindeki etkileri gibi temaları işler. Samantha, kendisi gibi diğer yapay zekalarla etkileşim kurdukça ve varoluşunu sorguladıkça, ilişkileri kaçınılmaz bir noktaya ulaşır çünkü.

    Çağımızın yapay Zekâ Çağı olduğunu söylemiştim. Yapay zekalar tam olarak hayatımıza girmeden önceleri de tahminim 1990’ların ortalarından beri cep telefonlarının icadıyla bir yalnızlaşma çağına da girmiş olduk. Akıllı telefonların hayatımıza girmesiyle yalnızlığımız giderek büyüdü. Yanımızda akıllı telefonumuz olmadan evden çıkınca büyük panikler yaşıyoruz, bilmem ne kadar mesafeden geri dönüp mutlaka yanımıza alıyoruz. Cep telefonsuz gittiğimiz bir geziyi geziden saymıyoruz bile.

    Yapay zekâ ile beraber, artık akıllı telefonlar önce kimlik, ardından kişilik kazanmaya başladı. ChatGPTo ise tıpkı Samantha gibi bir karakter olmayı vaat ediyor bize.

    İnsanlığın geldiği durum gerçekten artık akla ziyan bir yükseklikte.

    Ve önümüzde apaçık iki yol var sevgili dostlar.

    Ya birinci Rönesans gibi tüm bu teknolojiyi bilimde, sanatta, felsefede olumlu kullanarak insanlığı daha ileri bir noktaya taşıyacağız ya da Matrix’teki 2. Rönesans gibi insanlığın bir felaket çağına doğru koşar adım gitmesine şahit olacağız.

    Yaşı benimle akran olanlar için çok fazla sorun yok gibi. Zira biz bu çağın erken dönemine denk geldik. Bir sonraki jenerasyon için her şey çok daha kolay olduğu gibi berbat bir gelecek de bekliyor olabilir insanlığı!

     

     

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Arafat’ın uzattığı zeytin dalı düştü 

    Arafat’ın uzattığı zeytin dalı düştü 


    YÜKSEL DURGUT | YORUM

    “Sizlerle birlikte, düşmanlığı dostluğa, hoşgörüsüzlüğü barışa, karanlığı ışığa dönüştüreceğimize dair güçlü bir inançla buradayım.”

    Nelson Mandela / 10 Mayıs 1994

    Bundan 30 yıl önce Nelson Mandela, Güney Afrika’nın ilk siyahi cumhurbaşkanı olarak yemin etti. Mandela’nın başkanlık dönemi, Güney Afrika’da yıllarca süren ırkçı Apartheid politikasının sonu ve demokrasi ile uzlaşma yeni bir dönemin başlangıcı olarak kabul edilir. Mandela, ırk ayrımcılığını ve adaletsizliği yenme konusunda kilit bir rol oynadı ve dünya çapında barış, eşitlik ve özgürlüğün sembolü olarak kabul edildi.

    Mandela gibi barışa olan inancını yitirmeyen bir diğer lider ise Yaser Arafat. Dünyanın barış ve özgürlük için öncü liderleri Arafat ve Mandela tüm zorluklarla rağmen cesurca mücadele ettiler. Coğrafi olarak uzak olsalar da Mandela ve Arafat aynı evrensel değerlere inandılar. Adalet, eşitlik ve insan hakları için savaştılar. Her ikisi de halklarının özgürlüğü için mücadele ederken cesaretlerini ve kararlılıklarını ortaya koydular.

    Yaser Arafat, Filistin halkının özgürlüğü için ömrünü adayan ve savaşçı ruhuyla tanınan bir liderdi. 20. yüzyılın ortalarından itibaren, Filistinlilerin haklarını savunmak için mücadele etti ve uluslararası alanda Filistin davasını temsil etti.

    20. yüzyılın ortalarından itibaren yoğunlaşan Filistin-İsrail çatışması çabalara rağmen hala çözüm bekleyen karmaşık tarihsel bir olay. Bu çatışmanın en önemli figürlerinden biri, Filistin Kurtuluş Örgütü’nün (FKÖ) kurucusu ve Filistin’in önde gelen liderleri Yaser Arafat’tır.

    Mandela, 1997 yılında Filistin’e yaptığı ziyaret sırasında, Filistin lideri Yaser Arafat ile görüşmüş ve Filistin halkının haklarına olan desteklerini ifade etmişti. İsrail-Filistin çatışmasında Filistin halkının haklarını ve özgürlüğünü savunmuş, İsrail’in Filistin topraklarındaki işgalini eleştirmiş ve Filistinlilerin kendi devletlerini kurma hakkını desteklemiştir.

    Arafat’ın İsrail ile uzlaşmaya yönelik çabaları barışçıl bir çözüme ulaşmak için yeterli olmadı. Oslo Anlaşmaları gibi girişimler, Filistin ve İsrail arasındaki gerginliği sadece azaltmaya yardımcı olurken kalıcı bir barış asla sağlanmadı.

    Arafat’ın vizyonu, Filistin ve İsrail arasında adil ve sürdürülebilir bir barışın mümkün olduğuna inanıyordu. Ancak, tarihi çatışma, çeşitli siyasi, ideolojik ve tarihsel faktörler nedeniyle devam etti ve Arafat’ın çabaları sonuçsuz kaldı.

    Hamas’ın ateşkes önerisini kabul etmesiyle ilgili haberler, Orta Doğu’daki gerginliğin bir nebze olsun hafiflediği umudunu yeşertti. Ancak bu umut, İsrail’in Rafah’a yaptığı askeri hareketin ardından yaşanan çatışmalara bıraktı. İsrail’in Gazze’deki 1,5 milyon Filistinli için bir sığınak haline gelen şehirdeki sivillerin tahliye edilmesi çağrısı, bölgedeki tansiyonu daha da artırdı.

    Uluslararası toplumun çabalarına rağmen, İsrail’in Rafah’a girmemesi için yapılan çağrılar dikkate alınmadı. Silahlar hala İsrail’e gidiyor. Bu durum, 2024 gibi çağdaş bir dönemdeki siyasi ikiyüzlülüğün ve çelişkilerin ne kadar vahim olduğunu gösteriyor.

    Yaser Arafat ve Nelson Mandela…

    Gösteriler, sadece bir ateşkes sağlanması için değil, aynı zamanda Gazze’deki insanların yaşam koşullarının iyileştirilmesi ve rehinelerin geri dönmesi için sürüyor. Ancak, Netanyahu ve radikaller, uzlaşmacı Yahudilere ve barışçıl protestolara bile düşmanca yaklaşıyor. Soykırım karşıtı protestolar, ABD dışında Avrupa’ya ve hatta Avustralya’ya yayıldı.

    Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun (BMGK) yakında yapacağı oylama, Filistin’in tam üye olarak kabul edilmesi olacak. Ancak, bu oylamanın BMGK’de etkili olması pek olası değil, çünkü ABD’nin bu konudaki vetosu yine devreye girecek.

    Tarih boyunca çeşitli liderlerin barışa yönelik çabaları olmuştur, ancak maalesef şu anki durumda ne bir tek devletli ne de iki devletli bir çözüm mümkün değil. Netanyahu’nun yerine geçecek bir liderin değişimi bile bu gerçeği değiştirmeyecek.

    Filistin-İsrail gerginliği, kökenleri 1947-48’e kadar uzanan tarih boyunca devam ediyor ve bu süre zarfında direniş hep sürdü. Ancak, umut her zaman vardır ve barışçıl çözümlere inananlar, gelecek için umutlarını korumalıdır.

    Yaklaşık 50 yıl önce, Kasım 1974’te, Yaser Arafat, yanında götürdüğü zeytin dalıyla BMGK’ya hitap ederek şunu söylemişti: “Bugün bir zeytin dalı ve bir özgürlük savaşçısının silahını taşıyorum. Zeytin dalının elimden düşmesine izin vermeyin.” Ancak bu zeytin dalının Arafat’ın elinden düşmesinin üzerinden çok zaman geçti.

    Arafat’ın zeytin dalı, umutla yüklü bir sembol olarak sallandı. Ancak, bu sembol, Filistin halkının barış ve özgürlük arzusunu ifade etmek için kısa bir süre sonra çalındı. Filistin halkının mücadelesi, hayal kırıklığı ve zorluklarla dolu bir yolculuk olarak devam ediyor.

    Arafat, iki devletli bir çözüm hakkında sessiz kaldı, çünkü onun umutları daha büyüktü. O, Hristiyan, Yahudi ve Müslümanların adil ve eşit bir şekilde yaşadığı bir demokratik devletin hayalini kurdu. Ancak, bu hayal, hala gerçekleşmemiş bir rüya.

    Bu, sadece Arafat’ın değil, aynı zamanda birçok Filistinlinin ve Mandela’nın da hayalini kurduğu bir gelecekti. Mandela, adalet, eşitlik ve barış için mücadele etti ve Filistin halkının da aynı haklara sahip olması gerektiğini savundu. Ancak gerçekler çok acımasız. Soykırımın gölgesi, 1947-48’e kadar uzanıyor ve o günden beri Filistinliler direnişlerini sürdürüyor. Özellikle Oslo Anlaşması’nın ardından bu zeytin dalı birer birer kesildi. Bu anlaşma, illegal yerleşimlere olan ilgiyi artırdı ve ABD tarafından da desteklendi.

    Bugün, Filistin-İsrail çatışması hala devam ediyor ve çözüme yönelik umutlar her zamankinden daha önemli. Ancak 7 Ekim’den bu yana ölenlerin sayısı 35 bini geçti. Arafat’ın mirası, barış ve uzlaşma için çabaları hatırlatıyor ve gelecek nesillere barışçıl bir gelecek inşa etme umudu veriyor.

    Ancak, tarihin bize gösterdiği gibi, barış ve uzlaşma için çabaları sürdürmek ve tarihsel anıları yaşatmak önemli. Arafat’ın mirası, Filistin-İsrail çatışmasının karmaşıklığını anlamamıza ve barışa yönelik çabalarımızı artırmamıza yardımcı olabilir.

    Filistin-İsrail çatışması, tarihsel olarak köklü ve karmaşık bir sorundur ve çözümü için daha fazla çaba ve uzlaşma gerektirir. Arafat’ın çabaları ve mirası, barışçıl bir gelecek için umutlarımızı canlı tutulmasına yardımcı oluyor.

    Umut asla kaybolmaz. Belki bir gün, zeytin dalları tekrar filizlenir ve barışçıl bir gelecek mümkün olur.

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Psikolojisi bozuldu; Bahçeli, erken seçim kartını kullanır mı?

    Psikolojisi bozuldu; Bahçeli, erken seçim kartını kullanır mı?


    NECİP F. BAHADIR | YORUM

    ‘Sinan Ateş’ suikastinden dolayı MHP tartışmaların odağında… Hemen her gün MHP’yi zan altında bırakan ‘yeni bilgi ve haberler’ yansıyor kamuoyuna. Zayıf bir iddianame yazan ve bu yüzden kamuoyunda delilleri bilerek ve isteyerek karartmakla suçlanan savcı MHP’ye iyilik yapmadı. MHP’yi iddianamenin dışında tuttu ama kamuoyu MHP’yi cinayetin tam göbeğine yerleştirdi. Savcı hem yargıyı, hem de MHP’yi töhmet altında bıraktığıyla kaldı.

    Bütün parmaklar MHP’yi gösterirken Bahçeli’nin ne diyeceği merak konusuydu. Acaba bir cevabı olacak mıydı?

    MHP lideri’nin grup konuşmasına dikkat kesilirken ağzından çıkan bir cümleye takıldım. Dedi ki: “Her birinizin belki birkaç hadise dışında bu sabah Meclis’e emniyet içinde intikal ettiği düşüncesindeyim. Çok şükür yolunuzu kapatan olmadı…!”

    Nereden çıktı şimdi bu? MHP milletvekillerinin yolunu kim kesecek? Eşkiya mı yoksa devletin güvenlik güçleri mi? Bahçeli ne demek istedi? Bu nasıl bir psikolojidir?

    Bir suçüstü yakalanmış olmanın ve korkunun ifadesi mi bu ifadeler? Bu korkunun hatta kabusun nedeni nedir? MHP iktidarın parçası değil mi? İçişleri ve Adalet Bakanlığı bürokrasisi ‘silme’ MHP’li değil mi? Sözünü ettiği yer, ülkenin ücra bir köşesi veya dağ başı değil, Başkent Ankara… Bahçeli, MHP milletvekillerinin Ankara sokaklarından geçerek emniyet içinde Meclis’e gelebilmelerini neden vurgulama gereği duydu? Yollarının kesilmemiş olmasına niçin kinayeli bir şekilde, “Çok şükür!” dedi? Kamuoyunun bilmediği duymadığı bir şeyler mi var? MHP’ye operasyon mu bekliyor yoksa? Mesaj kimeydi?

    Korku söyletir!

    Bu iki cümlenin kodları mutlaka çözülmeli… Ben kendi zaviyemden, biraz tecrübenin verdiği cesaretle kelimelere yüklenen şifreleri deşifre etmeye çalışacağım.

    Bahçeli’yi korku sarması için iki neden akla geliyor: İlki Sinan Ateş suikasti, diğeri Ankara Emniyeti’ndeki operasyon… Ve Erdoğan’ın açık örtülü tehdidi ile karşı karşıya olabilir.

    Ateş öldürülmesinde MHP’lilerin parmağı var. Eşi Ayşe Hanım ekranlarda çığlık çığlığa ‘adalet’ diye feryat figan… Sinan Ateş öldürüleceğinden haberdar. Görüştüğü yetkili kişilere, “Beni öldürmeye karar vermişler. Kalemimi kırdılar.” demiş; bizzat eşi söyledi bunu…

    Ölüm emrini verenler ve tetiği çekenler MHP’nin bünyesinde… Nereye kadar uzandığını yargının ortaya çıkarması beklenir. Ama bu dönemde değil. Kamuoyundan gelen oklar dokunulmazlık zırhını delik deşik etti. “Bahçeli, Sinan Ateş suikastinin gizli sanığı mı?” sorusu soruluyor her yerde. ‘Suçüstü hali ve korku’ bu cümleleri söyletir. Adam öldürmenin korkusu hiçbir şeye benzemez çünkü.

    Sinan Ateş konusuna hiç değinmedi! 

    İlginçtir Devlet Bahçeli uzun konuşmasında Eurovision’dan İttihat Terakki’ye kadar daldan dala atladı fakat Sinan Ateş konusuna hiç değinmedi. Onca iddia üzerine söyleyecek söz olmalıydı. Kamuoyunun zihninde oluşan sorulara bir cevap vermeliydi. Ateş’in eşi Ayşe Hanım’ın yüreğindeki yangını söndürmek için en azından bir tas su dökmeliydi. MHP için Sinan Ateş geçiştirilecek, görmezden gelinecek bir mesele mi?

    Ankara Emniyeti’ndeki ‘operasyon’ Bahçeli’yi panikletmiş olabilir. Görevden uzaklaştırılan 3 emniyet mensubunun altını biraz kazıyınca MHP çıkıyor. Acaba Bahçeli’nin MHP’si Erdoğan’a karşı bir operasyon peşinde mi?

    İddia çok ağır: Ayhan Bora Kaplan dosyasına Bekir Bozdağ ve Mücahit Arslan gibi AKP’li isimlerin eklenmesi… İddia ne kadar doğru? Tartışılır. Yoksa operasyon içinde operasyon mı söz konusu? MHP böyle bir operasyona cesaret edebilir mi? Köşeye sıkıştığını görüyorsa son çare olarak belki…

    MHP lideri konuşmasında bu konuya değinirken sanki suçluluk telaşı içindeydi; “Olan biten tüm kanun dışı irtibat ve ilişki ağlarının farkındayız. Birkaç emniyet müdürünün açığa alınmasıyla geçiştirilemeyecek bir komplo devrededir. Hedef MHP, AK Parti, Cumhur İttifakı ve Türkiye’dir. Emniyet, yargı ve medya uzantılarının tepesine binilmelidir.”

    Diyor ki 3 emniyetçinin hedefi MHP’ydi… Neden MHP olsun? Dosyada hiçbir MHP’li isim yok. ‘Suçluluk telaşı’ demem bu yüzden.

    Operasyon 3 emniyet mensubunun açığa alınmasıyla sınırlı kalmadı. Evlerine ve ofislerine baskın düzenlendi, arama yapıldı. Ardından gözaltına alındılar. Sürpriz mi? Değil. AKP’nin kendisine dönük bir hamleye ağır ve sert şekilde cevap vereceğini bilmeyen var mı? Varsa aklından, iz’anından şüphe edilir. MHP’nin siyasi hamlesini anlıyorum da asıl merak ettiğim 3 emniyetçinin bunu nasıl göze alabildikleri? Kendilerini niye yaktıkları? Böyle bir sonu düşünmemiş olabileceklerine hiç ihtimal vermem.

    ‘Hiçbir şey olmasa bile bir şeyler oluyor!’

    Manzaraya baktığımızda AKP ile MHP arasında ‘güvercin kavgasının’ tüm hızıyla sürdüğünü söylemek mümkün. Hamle üstünlüğü AKP’de… MHP ise köşeye sıkışmış durumda. Suç üstü yakalandı. Telaş içinde çıkış yolu arıyor. Sinan Ateş tartışmalarında da, Ankara Emniyeti’ndeki operasyonda da ‘AKP’nin eli’ açıkça hissediliyor, hatta görünüyor. Bu çaresizlik karşısında Bahçeli’nin MHP’si ne yapabilir? Daha önce yaptığını; muhalefet saflarına geçerek erken seçim kartını oynamaktan başka seçeneği yok. Ama ipleri de Erdoğan’ın elinde. Her iki olayda fena yakalandı.

    Anlayacağınız Bahçeli’nin psikolojisinin bozulması boşuna değil. Milletvekillerinin yolları kesilmeden emniyet içinde Meclis’e gelebilmelerine ‘Çok şükür!’ demesinin sebebini umarım anlatabilmişimdir. Ve ben de doğru anlamışımdır.

    Bugüne kadar Bahçeli’yi çok dinledim. ‘Korku ve suçluluk telaşı’ içinde konuşmasını ilk kez görüyorum. ‘Hiçbir şey olmasa bile bir şeyler oluyor.’

    Psikolog ve psikiyatristlerin teşhis ve tespitleri farklı olabilir, “Ne oluyor!” sorusuna benim cevabım böyle. “Bahçeli’nin psikolojisi, ruh hali seni niye ilgilendiriyor?” diye sorabilirsiniz. Tek kelimeyle Türkiye’yi ilgilendirdiği için… Herşeye rağmen Bahçeli, yaralı da olsa önemli bir güç odağı… Siz de farkında değil misiniz? Bahçeli’nin psikolojisi bozuksa devlet ve iktidar sağlıklı olabilir mi?

    Son günlerde akla ziyan operasyonlar niye oluyor zannediyorsunuz?

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Bahçeli, Erdoğan’ı nasıl tahrik etti?

    Bahçeli, Erdoğan’ı nasıl tahrik etti?


    ADEM YAVUZ ARSLAN | YORUM

    Kulakları çınlasın, Ankara’nın tecrübeli gazetecilerinden Mustafa Ünal’ın “İstanbul Bizans ise Ankara Kahpe Bizanstır!” lafını Başkent’te çalıştığım yıllarda kulağıma küpe yapmıştım. Herkes ayak oyunlarının, saray entrikalarının İstanbul’da olduğuna inanır ama komploların-kumpasların hası Ankara’dadır.

    Gelişmeleri televizyon ekranlarından izleyen kitleler, perdenin ardındaki kanlı mücadeleyi genellikle fark edemezler. Siz size gösterilenin peşine takılıp gidersiniz ama ‘oyun kurucular’ çoktan Üsküdar’ı geçmiş olur.

    Tıpkı bugünlerde yaşananlar gibi.

    Malum olduğu üzere Ankara’yı karıştıran iki dosya var. Biri Sinan Ateş suikasti diğeri de Ayhan Bora Kaplan suç örgütü ve siyasi bağlantıları.

    Eski Ülkü Ocakları başkanı Doç. Dr. Sinan Ateş, 30 Aralık 2022 de Ankara’nın göbeğinde öldürüldü. Tetikçiler ‘torbacı’ diye bilinen sokak çetelerinden devşirilmişti ama suikast kararı ve planlamasında tüm oklar MHP ve Ülkü Ocakları’nı gösteriyordu.

    Suikastin üzerinden bir Cumhurbaşkanlığı bir de yerel seçim geçti. 16 ay sonra ‘Bir soruşturma nasıl yapılmaz, katiller nasıl korunur!’ temalı tarihi/ibretlik bir iddianame çıktı. Bugüne kadar kötü yazılmış çok iddianame gördük ama böylesine kimse rastlamamıştı.

    Oysaki Ateş suikastinin her aşamasında MHP ve Ülkü Ocakları var. Bir önceki yazıda dediğim gibi iddianamenin ‘gizli sanığı’ Devlet Bahçeli denebilir. Fakat savcının örttüğü gerçekleri Ateş’in ailesi ve gazeteciler ortaya dökünce MHP iyice köşeye sıkıştı.

    Devlet Bahçeli’nin dün yaptığı TBMM grup konuşması bu açıdan tarihi öneme sahip. Satır aralarında çok ince mesajlar var. MHP lideri, canlı yayında Sinan Ateş dosyasının sınırlarını çizdi; polisleri, savcıları ve AKP’yi -tabi emrindeki medyayla birlikte- uyardı. Mealen, “Ateş soruşturması bizim çizdiğimiz çerçevede sürecek. Derinleştirmeye sorgulamaya çalışan olursa kendini ‘darbeci’ olarak hapiste bulur.” dedi.

    Peki bütün bu güç mücadelesinde Ankara Emniyeti’nde yaşananlar nereye oturuyor?

    Öncelikle şunu hatırlatalım; poliste ekip savaşları eskiden beri çok gürültülü olur. Şu anda da böyle bir mücadele var. Ancak hadiseyi basit bir ekip mücadelesi olarak görmek resmi eksik okumak olur.

    İddiaya göre Ankara Emniyeti’nde bir grup, Ayhan Bora Kaplan soruşturması üzerinden AKP hükümetine darbeye hazırlanıyordu. Hatta Saray’ın tetikçilerinden Abdurrahman Şimşek bunu ‘ikinci bir 17 Aralık operasyonu’ olarak tanımladı.

    Konumuz o değil ama yine de hatırlatalım; eğer ortada ikinci bir 17 Aralık varsa, yine korkunç yolsuzluklar var demektir. Sonuçta 17 Aralık dosyasında her şey teyit edildi. Yani bakanlar Bekir Bozdağ, Faruk Koca ve Erdoğan’ın özel kalem müdürü Hasan Doğan ile ilgili böyle iddialar varsa üstü örtülen büyük bir skandal var demektir.

    Rejimin iddiasına göre Ayhan Bora Kaplan soruşturmasını yürüten polisler ayarladıkları gizli tanık üzerinden AKP’ye kumpas kuracaktı. Durumu fark eden Erdoğan, polisleri görevden aldı ve darbe önlendi(!)

    Devlet Bahçeli ise Salı günkü grup konuşmasında son dönemin en sert konuşmasını yapıp adeta herkese ayar verdi;

    • Bugünlerde emniyet ve yargı içerisine yuvalanmış soysuz ve kripto çetelerin, yeniden Türkiye üzerinde hesap yaptığı görülmektedir.
    • Birkaç emniyet müdürünün açığa alınması ile geçiştirilemeyecek bir komplo devrededir. Hedef MHP, AK Parti, Cumhur İttifakı ve son tahlilde Türkiye’dir. Bakalım temiz eller operasyonu nasıl oluyormuş.
    • Hepsini içeri tıkmak da hukuk devletinin varlık ve şeref konusudur. Devşirilmiş sözde gazetecilerin bedel ödemesi yakındır ve kaçınılmazdır.

    Peki Bahçeli ne diyor, MHP ne yapıyor?

    Öncelikle bize anlatılan senaryo Türkiye gerçekleriyle uyumlu değil. Çünkü polis teşkilatı Ülkücülerin elinde. Ayrıca MHP’ye yönelik bir operasyon olsa Sinan Ateş iddianamesi böyle çıkmazdı.

    Üstelik Erdoğan’ın her türlü sırrına vakıf, bir bakıma ‘ikinci Hakan Fidan’ denebilecek Hasan Doğan’ı alalade bir gizli tanık ifadesine ekleyemezsiniz.

    Bekir Bozdağ gibi kritik bir bakanı da.

    Diyelim ki üstü örtülemeyecek bir skandal var ve söz konusu isimler kayda girecek. Bundan Ankara Emniyet Müdürünün, İstihbarat müdürünün ve İstihbarat Daire Başkanının haberinin olmaması mümkün değil. Kaldı ki açığa alınan emniyetçiler MHP çizgisinde.

    Eğer iktidar medyası ve MHP’nin iddia ettiği gibi bir kumpas-darbe girişimi varsa Ankara Emniyet Müdürü ve İstihbarat Daire Başkanı’nın da açığa alınıp soruşturmaya dahil edilmesi gerekirdi.

    Olan şey aslında şu; hükümete darbe, 17 Aralık-15 Temmuz söylemleriyle, Nedim Şener, Abdurrahman Şimşek ve Mahmut Övür gibi kullanışlı aparatlarla ortada çok büyük bir skandal varmış havası oluşturuluyor. Bahçeli, grup konuşmasında “Kumpas Cumhur İttifakı’na!” diyerek cepheyi genişletti. Bir bakıma Erdoğan’ı tahrik etti. Bütün bu gürültünün esası Sinan Ateş soruşturması.

    Devlet Bahçeli ve MHP yönetimi, iddianameyi kendi çizdiği çerçevede yazdırdı ama aile ve kamuoyu savcının sakladıklarını açık etti. MHP’ye operasyon çekmeye çalışan iktidar uzantılı güç odakları bazı bilgileri sızdırdı ve Bahçeli çok zor durumda kaldı. Bu aşamada ‘hükümete darbe’ söylemi ortaya atıldı ve ekseni kaydırmaya çalıştılar. Bahçeli’nin kurduğu oyunda temel amaç Sinan Ateş soruşturmasını çizilen çerçevede bırakmak.

    MHP lideri hem medya, hem emniyet hem de yargıya açıkça gözdağı verdi. Bir başka ifadeyle, “Sinan Ateş soruşturmasını kurcalayan yanar!” demiş oldu. Yani ‘darbe – kumpas’ söylemleri dosyaları kapatmak için kullanılan bir örtü. Operasyon ise AKP’nin değil MHP’nin kurgusu.

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Londra’dan paket mesajı: Olmamış, emekli maaşında tenkisata gidin!

    Londra’dan paket mesajı: Olmamış, emekli maaşında tenkisata gidin!


    Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in “tasarruf paketi” diye açtığı paketin içinde göstermelik adımlardan ibaret. Pakette bütçedeki kara deliği kapatacak rasyonel tek madde yok.

    En mühimi de “paralel hazine” Türkiye Varlık Fonu (TVF) yine lâ-yüs’el kaldı.

    Temenniler manzumesini okuma vazifesi de İngiltere’den transfer edilen Hazine Bakanı Mehmet Şimşek’e tevdi edilmiş.

    Bütçe açığı asgari 2,7 trilyon TL’yi bulacak. Şimşek’in tasarruf paketi ile sadece 100 milyar TL azaltılacak. Yıllık 3 milyar dolar tasarruf 11 trilyonluk bütçede devede kulaktır.

    3 yıllığına taşıt alınmayacakmış. Yabancı taşıt alımı izne tabi olacakmış. Bunu söylerken merkezî idarede ve mahallî idarelerde kaç makam otomobili olduğuna dair herhangi bir beyan da yok. Tasarrufa gidilecekse mevcut sayıları alt alta yazılmalıydı.

    Vatandaşın vergileri çarçur edildiği kalemlerin başında kamuda makam arabası saltanıdır.

    KAMUDA KAÇ ARABA DEMİRBAŞ, KAÇ OTOMOBİL KİRALIK?

    Kaç makam arabası olduğunu, taşıtların aylık ve yıllık masrafını, bunların haricinde kiralanan taşıt sayısını açıklamadıktan tasarruf paketi sözde tasarruftan ibaret kalacak.

    Maksat tasarruf etmek değil ki! “31 Mart 2024 Mahallî İdareler Seçimi’nde seçmenin verdiği “israfa kırmızı kart” mesajı idrak edildi ve adım atıldı” denilsin.

    Belediyelere ve özel bütçeli idarelere ait taşıt sayısı da tek tek kayıtlara geçmeliydi. Bugüne dek bu bilgilerin saklayan AKP halkı umursamaz vaziyette. Vatandaşın vergilerinin nasıl çarçur edildiğini geç de olsa bilmeye hakkı var.

    Ondan sonra bu kalemlerde harcamalar ne kadar azalmış veya artmış görelim.

    Şimşek demek istedi ki “Seçime kadar AUDI A8 ile ve Sarayın mevcut uçak filosu ile idare edeceğiz.”

    Almanya’da böyle bir paketi “tasarruf paketi” diye ilan etse 24 saat geçmeden istifa etmek mecburiyetinde kalırdı.

    Uluslararası varlık yönetim şirketi Bluebay’in kıdemli iktisatçısı Timothy Ash

    Kalıcı bir tasarruftan ziyade göz boyama kararları bunlar. Şu vakte kadar israfın geldiği safhaya seyirci kalmış bir bakanın bundan sonrası için israfa mani olması mümkün mü?

    Hükûmet muz cumhuriyetinde bile kabul edilemeyecek şatafattan azıcık fedakârlık vadederken, muhalefete ve sabit gelirlilere nanik yaptı.

    Kamuda birden fazla yerde maaş yasağı yerine bu maaşlara bir sınır getirme maddesi bile başlı başına trajedi.

    Tasarruf paketinde ballı ihalelere dair tek satır var mı? Yok. Dövize endeksli adrese teslim yap-işlet-devret (YİD) projeleri aynen devam. Nitekim onlar geçiş öncelikli ve geçiş garantili işadamları. Dokunmak kolay mı?

    YANDAŞA GİDEN PARA 1,5 TASARRUF PAKETİNDEN FAZLASI

    Sadece bu sene 163 milyar TL yandaş şirketlere gidecek. Bu kadar tantana ile açılan paket ile 100 milyar TL tasarruf hedefleniyor.

    Gele gele memurların servislerine iptal kararı geldi. Pakette yazlık Saray, kışlık Saray veya diğer saraylar da yok hâliyle.

    İki ay sonra “fedakârlık sırası sizde, pamuk eller cebe” paketi ile herkes katilin hizmetçi olmadığını anlar anlamasına da o ana dek 31 Mart’tan kalan son kırıntılar da ufalanır gider.

    Serbest Görüş:

      dKonut kredisinde böylesi görülmedi

      dBir sigara grubuna daha zam geldi

      dBorsa İstanbul’da Beşiktaş depremi

     

    Bu paketin akabinde temmuzdan sonra ek bütçe talep edilebilir. Zira para lazım. Merkez Bankası nasıl enflasyon tahminin üç ay geçmeden yüzde 36’dan yüzde 38’e çıkardığı ise, “Orta Vadeli Program (OVP) çalışıyor.” diyebilmek ve halkı biraz daha oyalamak için ek bütçe şart.

    Bakan Şimşek, “Belediyeler kendi kaynakları ile ayakta duracak.” dedi ki Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yumuşama tuzağına düşen Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Özgür Özel tekrar düşünsün.

    Geçmiş olsun. Olan başta CHP’li olmak üzere muhalefet partilerine geçen belediyelere olacak.

    “Bunu siz istediniz.” paketi. Belediyeler AKP’nin devrettiği borçların faizini dahi ödeyemeyecek. Para için Hazine’nin kapısı çaldıklarında CHP’li belediye başkanlarına, “Tasarruf paketi var, mümkün değil. Kendi yağınızla kavrulun.” denilecek.

    ERDOĞAN’A İSTANBUL’DA BİR ÇALIŞMA OFİSİ DAHA

    Buna mukabil israfa ve yandaşı ihya düzenine dair sadece iki misal.

    Hazine garantili ödemeleri devam eden Çanakkale Gökçeada, Kocaeli Cengiz Topel, Balıkesir Merkez ve Uşak havalimanlarında yıllardır ne gelen ne de giden yolcu kayıtlara geçti.

    Bomboş vaziyette bekliyorlar. Bu esnada 251 olan personel sayısı 320’ye yükseltildi.

    Al sana tasarruf kalemi. Var mı buna müdahale edebilecek biri?

    Tescilli Divanhane binası Erdoğan için kurulacak müze için kullanılacak.

    Makalenin fotoğrafı da başka bir israf vesikası. Kuzey Deniz Saha Komutanlığı’nın eski karargâh binası (Divanhane) Erdoğan’ın çalışma ofisine dönüştürüldü.

    İstanbul’da Vahdettik Köşkü, Dolmabahçe’deki tarihi bina ve nice saray dururken bu binada Erdoğan için yüz milyonlarca lira harcanarak elden geçirildi.

    Restorasyon ihalesi de 2016 yılında faaliyete geçen Valdos İnşaat’a verildi.

    Kamuda tasarruf mu? Gülün, geçmeyin! Durun, düşünün!

    CHP’Lİ BELEDİYELER AKP’DEN KALAN BORCU ÖDEYEMEZ

    Borcu CHP’li belediyelerin sırtını yığ. Kaynakları da kıs. Belediyeleri ve belediyeler üzerinden CHP yi başarısız kıl! Mümkün mü? Sinsi plan seçimden evvel masada olmasa da artık var.

    AKP Erdoğan’ın 31 Mart’tan evvel böyle bir planı yoktu. Ancak sonuçları orta vadede kendi lehine dönüştürecek adımlar atıyor. Sözde tasarruf paketi de bu taktik adımlardan biri.

    Kamu İhale Kanunu’nda (KİK) istisna ve muafiyetler adil ve objektif bir şekilde yeniden tanzim edilse bugün ilan edilen paketin 10 katı tasarruf mümkündü.

    KAMU BANKALARI İLE TCMB NİYE İSTANBUL’A TAŞINDI?

    İstanbul Ataşehir’de kamu bankaları, Merkez Bankası ve diğer üst kurullar için inşâ edilen milyarlarca liralık binaları satmak akıllarına gelmediği gibi yenileri inşâ edilecek.

    İhtiyaçtan değil, Erdoğan öyle istediği ve yandaş müteahhitleri ihya etmek için Ankara’dan İstanbul’a taşındı devasa kurumlar.

    Ezcümle havuzun dibi delik. Havuzdaki suyu vakumlayan hortum sayısı azalmıyor, artıyor.

    Bütün bunlar olurken, muhalefet anayasayı defaatle ihlal eden AKP-MHP ittifakı ile yeni anayasa müzakerelerine devam ediyor.

    Tasarruf bahanesi ile temmuzda memura, işçiye, emekliye ve asgari ücretliye en ölümcül darbe indirilecek. Nitekim Şimşek’i parlatan Londra tefecileri paketi beğenmedi.

    İngiliz yatırımcı Timothy Ash, “Memur ve emekli maaşlarında kesinti olmadan Mehmet Şimşek’in tasarruf programı yeterli değil.” diyerek, devamını beklediklerini cümle âleme ilan etti.

    —————————————

    İletişim için:

    https://www.youtube.com/turhanbozkurt

    Twitter: @turhanbozkurTV

    https://www.facebook.com/TurhanBozkurt/

    e-posta: [email protected]

    TURHAN BOZKURT
    13 Mayıs 2024 HABER ANALİZ


    Kaynak: Kronos
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Liste

    Liste


    PROF. EFE ÇAMAN | YORUM

    İnsanları listelediler kardeşlerim. İsimlerinizi teker teker yazdılar, sonra soyadlarınıza göre alfabetik olarak sıraladılar. Yanlarına ibareler düştüler, sizin hakkınızda bildikleri, aleyhinize kullanılabilecek her bilgiyi belirterek.

    İnsanları listelediler.

    Bir değil, on değil, yüz değil! Bin, on bin değil! Yüz binlerce isim listelere girdi. Hiç kimsenin görmediği izbe, karanlık odalarda yazılmış, imzasız ve isimsiz, anonim, kimin tarafından düzenlendiği belli olmayan utanılası listeler, malum yerlere iletildi. Kimi bir aferin almak, kimi beklenen atamasını hızlandırmak, kimi sadece şefinin veya müdürünün gözüne girmek, kimiyse kendisinin de listede olma ihtimalini bertaraf edebilme amacıyla girişti bu işe. İsimler isimleri kovaladı. Her bir ismin ayrı bir hikâyesi vardı.

    Hiç mi mutlu olmaz insanlara ve insana dair öyküler, dostum? Aralarında inan hiç mutlu, umutlu hayat hikâyeleri yoktu. Listeye alınan çoğu gariban, devletinin aklına daha önce hiç gelmemiş olan, kimsenin varlıklarını bile bilmediği zavallılardı. Dik duran, kimsenin hakkını yememiş, haklarında sicil raporları hep olumlu, soruşturma konusu olmamış, kalp kırmamış büyük bir çoğunluktular. Birbirleriyle tanışıklıkları yoktu. Ortak özellikleri günah keçisi olmalarıydı. Devlet tanrısı kurban istemişti, arkası, dayısı, torpili olmayan, ay başından ay başına aldığı maaşa talim etmiş, geldiği yere bin bir emekle ve zorlukla gelmiş yüz binler…

    İnsanları listelediler kardeşim.

    Kara listeler. Kullandıkları kâğıtlar belki beyazdı ama o kâğıtları tutan ellerin pisliği, o ellerin sahibi alınların karası iz bırakmadan kara çalmıştı o listelere. O listelerde aileler vardı. Her bir ismin eşi, çocukları da o listelerdeydi. Listeleri yazan alçaklar bunu biliyor muydu? O listeler aile boyu cezalandırmak için, sosyal soykırım için, açlıkla terbiye etmek için, aşını ve işini almak için, rızkını kesmek için yazıldı. Bun listeleri ne kadar üzerinde düşünmeden, öyle kolayca, gelişigüzel de yazmış olsalar, yazdıkça bitmeyen o isim selini kâğıda aktarmak kim bilir kaç hafta, kaç ay sürdü!

    İnsanları listelediler.

    Listelere yazdıkları isimlerin her biri ayrı bir yaşamdı. Her birinin doğumunda anne-babaları umutla iyi bir gelecek dilemişti bebeklerine. O bebekler doğdukları ülkenin, kendi öz insanlarının, kendi devletlerinin ihanetine uğrayacak deseler, bugün yetmişlerinde, seksenlerinde olan anne-babalar inanırlar mıydı? Evet, hunhardı ve gaddardı bu devlet düşmanına. Ama o insanlar çocuklarının bir gün devletin düşmanı olacaklarını sahi hiç düşünmüşler miydi?

    Sayfalarca liste, listeler! İnsanları bir-bir listelediler!

    Adının listeye girmesi her şeyin sonudur. Fişlendin, sen ana gruptan ayrıldın artık. Mezbahadaki kesimlik koyunlar gibi seni bir köşeye çektiler. Birilerine geç derken, sana hop, dur bakalım dediler. Karar verilmiştir artık. Kim bilir hangi şerefsiz senin adını verdi. Ne yaptın ya da ne yapmadın da seni oraya yazdılar, hiç bilemeyeceksin. Ama bu soru yine de ömür boyu peşini bırakmayacak. Neden ben deyip duracaksın. Ahmet’in istediği pozisyona beni mi atamışlardı? Mehmet’ten daha mı hızlı yükselmiştim? Dil sınavından daha yüksek aldım diye mi bozulmuştu birileri? Neydi, ne! Biri söylesin bana! Yok, ikna olmak zor gerçekten, bilirim. İşte bir yerden iltisak, bir yerden irtibat var. Devletten iyi mi bileceksin! Eğ önüne başını, uzat kollarını, sevdiğine sarılacakmış gibi. O sevdiğin devlet kelepçelesin, saygı duyduğun polis kafana basıp seni ekip arabasının içine itsin. Mahalleli sana bakıp aralarında fısıldaşsın. Bakkal, kasap borç defterine bakıp adın yazılımı diye kontrol etsin. Karşı komşun birilerine, “Ben biliyordum zaten!” desin. Çocukların ağlarken, eşin dik durmaya çalışsın. Aklında seni okutan annen-baban, gözünde iki damla yaş.

    Listeler hazırladılar, kara listeler. İnsanları listelediler.

    Öyle bir-iki isim değil. On değil. Yüz değil. Bin değil. On bin değil. Yüz binlerce isim! Her bir ismin ayrı bir hayatı, sevdikleri, ailesi, çocukları, hayalleri! Her biri o listelerdeydi. Kafanda deli sorular. Acaba kaç dakika ayırdılar senin adını oraya yazıp yazmama kararını verirken? Kim senin adını verdi? Neden sen? Ocu veya şucu olmak elbette malum sebep de, bir sürü ocu, bir sürü şucu listeye girmedi, neden sen? Kim verdi bu kararları? Öyle ya, sözde sağlam ve çürük elmaları ayırdı birileri. İyi de kim yaptı bu işi? Bu işe kimleri görevlendirdiler? Listeleri yapanlarla o listelerin içinden birilerini çıkartan, diğerlerinin adlarını listelerde bırakanlar nasıl insanlardı? Kötüydüler de, kötü olduklarını biliyorlar mıydı?

    Upuzun listeler hazırladılar, seni, beni onu, bizi, sizi, onları listelediler. Toplumca listelendik, fişlendik. Bizi kategorize ettiler, ana gruptan ayırdılar, tasnife uğradık, birileri işte bir takım ölçütlere göre gruplamalar yaptı. Hangi mezarlığa gömüleceğinize kadar, ana gruptan ayrılmış oldunuz! Canınız kadar sevdiğiniz ülkenizde, içine doğduğunuz ve onun için fedakârca çalıştığınız toplumunuz yaptı bunu size. Böylece listelerden önceki sizle listelerden sonraki siz birbirine yabancılaştı. İdama mahkûm olan birinin canlıykenki ve cansızkenki farkı gibi, sizin içinizdeki ülkenize dair hep yanan o ışığı söndürdüler. Kara listelerin karası üzerinize sindi, gözlerinizin üzerine bir perde gibi indi, sizin ruhunuzdaki yaşam sevincini cılızlaştırdı. Güvendiğiniz dağlara kar yağdı. Düşmanın ihanetinden ziyade dost bildiğinin ihaneti acı verir. Çok acı verdiler. Çok acı çektik.

    Liste. Listeler. Listelerde insanlar. Mezbahadaki koyunlar gibi, kesimlik. Ülkeyi kocaman bir mezbahaya çevirdiler. Kurbanlık koyun gibi aldıkları o insanlardan tek bir tane de itiraz eden, direnen, isyan bayrağı çeken, eline silah alan falan çıksın kardeşim; çıkmadı biliyor musunuz!

    Sinan Ateş’in eşini dinlerken aklımda bunlar.

    Gerçekten kötü, çok kötü zamanlar.

    Sonra düşündüm: Aslında bizleri listeleyenler kendilerini liste dışı bırakarak dolaylı olarak ayrı bir liste de hazırlamış oldular. İyi ki o listede adım yok diye düşündüm, şükrettim.

     

    (*) Bu makale benim TR724’te yazdığım tam 1000’inci yazı. Bunu sizlerle paylaşmak istedim.

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***