Kategori: Görüş & Analiz

Serbest Görüş farklı bakış açıları ve derinlemesine analizlerle güncel olayları ve toplumsal sorunları inceler. Uzmanlardan ve düşünce liderlerinden gelen detaylı yorumlar, eleştiriler ve stratejik analizlerle okuyuculara geniş bir perspektif sunar. Sitemiz günün önemli konularını anlamak ve derinlemesine bilgi edinmek için ideal bir kaynak.

  • Rejimin ömrü sınırlı; MHP tek ayak üstünde yakalandı 

    Rejimin ömrü sınırlı; MHP tek ayak üstünde yakalandı 


    TARIK TOROS | YORUM

    Türkiye’de 10-12 yıldır büyük gerilim birikti. Ekonominin battığını gören halk, önce iktidara kredi verdi. Bunun vadesi doldu ve “Çözerse yine Erdoğan çözer!” inancı bitti, 31 Mart budur. İktidara karşı biriken öfke, CHP’yi yerelde iktidara getirdi.

    Kelimenin tam anlamıyla çivisi çıkmış bir ülkeden bahsediyoruz.

    Yüzde 38’le 47 yıl sonra ilk kez birinci parti olan CHP ‘erken seçim’ istemiyor, iktidarla müzakere yoluyla siyasetin normalleşeceğini savunuyor. Medya mahallesi, pozisyon almakta problem yaşıyor, bariz yayın politikası değişiklikleri hemen fark ediliyor. Bu anlaşıldıkça da insanlar önce garipsiyor sonra uzaklaşıyor.

    Bir politikacının ya da medya mensubunun daha önce eleştirdiği konuları tevil etmeye çalışması, siyasetin ve gazeteciliğin ideal biçimde sürdürülebilir hali kalmadığını gösteriyor. 

    CHP lideri Özgür Özel çok konuşuyor, her defasında “sürecin sürdürülebilir” olduğunu vurguluyor, bu “önermeyle” yürüyor. Fakat bu söylem, bunalmış, gerilmiş, 4 yıl değil 4 ayı çıkaracak takati kalmamış, ezilmiş topluma yetmiyor. CHP liderliğinin bunu görmesi gerekiyor.

    Türkiye’de iktidar ve muhalefetin asla gözardı etmemesi gereken 1 numaralı unsur halktır. Medya yoluyla algı yönetimi ise size ancak ‘geçici’ zaman kazandırır.

    ***

    Geçen hafta, başta Selahattin Demirtaş olmak üzere HDP’li politikacılar, AKP ile birlikte yürüttükleri çözüm sürecinden yargılanıp hüküm giydiler. AKP daha önce de 2007-2012 sürecinde koalisyon yaptığı Cemaat’e aynını yaptı, kendinin de içinde olduğu konularla suç üretti ve yargılamalar halen devam ediyor.

    Tayyip Erdoğan, muhtemelen önümüzdeki günlerde ziyaret edeceği Özgür Özel’e, “Bak görüştüğümüz üzere 28 Şubat paşalarını affettim. Gezi sanıklarında Osman Kavala kırmızı çizgim, diğerlerine bakarız belki. Kürt meselesine girme, onlara af yok.” diyecek.

    Paket bu ve Özgür Özel’in bu çerçevede müzakerelere devam edeceği görülüyor. Anayasa konusunda, “Önce mevcut olana uyun.” gibi bir söylem götürüyor. Halbuki, “Sizinle anayasa görüşmem.” deyip kestirip atabilir ve en azından bir konuda muhatabı gibi kararlı olabilirdi, fakat yapmıyor bunu.

    Özgür Özel’in 18 Mayıs Cumartesi günü, Saraçhane’deki büyük eğitim mitingine katılım zayıftı.

    Ekrem İmamoğlu ise “CHP’deki iki başlılığı” kurcalayan içerideki ve dışarıdaki risklerin farkında. Şu son hafta, 2027’de İstanbul’da düzenlenecek Avrupa Olimpiyat Oyunları imza töreni vesilesiyle bir uçak dolusu gazeteci ile Roma’ya adeta çıkarma yaptı, pazar günü görkemli 19 Mayıs kutlamasıyla “cumhurbaşkanı adaylığının” tozunu aldı. Dilek İmamoğlu da artık sadece eşinin yanında fotoğraf veren bir kadın değil, sosyal ağlarda ve katıldığı etkinliklerde hayli aktif.

    ***

    İktidar, 2015’te çözüm masasını devirip 7 Haziran seçimlerinin ardından Kürt siyasetini şeytanlaştırdı. Kobani olaylarında birkaçı hariç tüm öldürülenler HDP ve çevresinden isimlerdi. Demirtaş ve HDP’liler yıllarca resmi rakamla 37 kişinin katili olma suçlamasıyla yargılandılar, mahkeme bu suçla HDP’liler arasında bir bağlantı kuramadı ve beraat ettiler. Demirtaş, yaptığı açıklamalar ve attığı tweet’ten 42 yıl ceza aldı.

    Rejimin anlaşılacak yönü kalmamıştır, politikası ve sonuçları bellidir. Bunun için tek başına Kobani davası kararlarına bakmak yeterlidir.

    Yargıtay’a başkan seçilen kişinin (Ömer Kerkez) ideolojik kimliğinin, en soldan en sağa kadar tüm kalıplara oturtulması da anlamak isteyen için mühim veridir.

    ***

    MHP, Sinan Ateş cinayetinde adeta diken üstünde tutuluyor. Bahçeli can havliyle Pensilvanya’ya bağlamaya çalıştı fakat kendi camiası bile destek vermedi.

    En son Ankara Emniyeti’nde yaşanan “Ayhan Bora Kaplan” merkezli görevden almalar, iktidar içi mücadelenin dışa vurumu oldu.

    Bu sökük artık kolay dikiş tutmaz, rejimin ömrü sınırlı. Soru şu: İktidarın hangi ortağı masayı devirir, bunu ister mi? AKP’nin MHP’den sıkıldığı doğrudur, fakat kısa vadede yerine konulacak bir alternatif yoktur. Bahçeli ise tek ayak üstünde yakalanmıştır. Kendi ipini çekmez, bilakis sımsıkı sarılır. Gidişatı, CHP’nin aktif ya da pasif tutumu belirler.

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • ‘Çetin Doğan’ adaleti; ya diğer yaşlı hastalar? 

    ‘Çetin Doğan’ adaleti; ya diğer yaşlı hastalar? 


    NECİP F. BAHADIR | YORUM

    Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, gece yarısı imzaladığı kararlarla 28 Şubatçılara hapishanenin kapılarını açtı. Çetin Doğan ve arkadaşları tahliye edildi. Gerekçe; kocamışlık hali ve kronik rahatsızlıklar… Çok önemli bir gelişme. AKP cenahı ve medyasında ise sessizlik hakim. Aff-ı şahanenin bahanesi olan iki unsur bugün ortayı çıkmış değil, daha önce de vardı. Buna rağmen ‘özel takıntısı’ olduğu bilinen Erdoğan, Çetin Doğan’ı serbest bırakmaya yanaşmadı.

    Peki şimdi ne değişti? Sebebi ne ola?

    Çok geçmeden anlaşıldı ki Çetin Doğan ve arkadaşlarının serbest kalmasını sağlayan CHP lideri Özgür Özel imiş. Erdoğan’la baş başa yaptığı görüşmede sorunu gündeme getirmiş ve tahliyelerini istemiş. Erdoğan’ın jesti sadece Doğan’a değil, aynı zamanda Özel’e… CHP’ye yani. Özel Kalem’in sıcağı sıcağına Özel’i bilgilendirmesinden de Erdoğan’ın CHP’yi memnun etme arzusu anlaşılıyor.

    ‘Yaşlı ve hastalıklı’ mahkum 28 Şubat mahpuslarıyla mı sınırlı? Çetin Doğan gibi hatta ondan daha kötü durumda olan başka mahkum yok mu hapishanelerde? Doğrusu ilgisini 28 Şubatçılar’la sınırlı tutması Özel’e yakışmadı. Lafa gelince, “Mazlumun, masumun kimliği sorulmaz, düşüncesine ideolojisine bakılmaz.” denir. Fakat CHP lideri dosyasını kimliklerine bakarak, siyasi görüşlerini gözeterek hazırlamış.

    28 Şubatçıların tahliyesine itirazım yok

    Yine de yaşlı ve hasta 28 Şubatçılar’ın evine dönmesine itirazım yok. Olumlu bir gelişme midir? Evet… Çetin Doğan da olsa fark etmez. İçeriden her çıkış ve kapının aralanması kalanlar için bir umut ışığıdır. Günün birinde sıranın kendisine geleceğini düşünür mahpus ve moral bulur. Açılmayan kapı mahkumu karamsarlığı iter, günlerini kabusa çevirir.

    Medyada Çetin Doğan ve arkadaşlarını ‘aklama’ çabası gözden kaçmıyor. 28 Şubat’ın siyasete ve demokrasiye müdahale olduğunu herkes biliyor. “Demokrasiye balans ayarı” yapıldığını söyleyen bizzat dönemin kudretli ismi Çevik Bir’di.

    ‘Postmodern darbe’ nitelemesi de yine 28 Şubat aktörlerine ait. Çetin Doğan 28 Şubat’ın en kritik ve en sert ismi. “Gerekirse silah bile kullanırız!” diyen ekibin başı. Hedefinde sadece siyaset kurumu değil içeriden Hilmi Özkök gibi mutedil isimler de vardı.

    Artık üzerinden çok zaman geçti, 28 Şubat bugünün konusu değil. Köprünün altından çok sular aktı. 28 Şubat’ın verimli hale getirdiği siyasi iklimden AKP ve Erdoğan doğdu. 28 Şubat süreci yaşanmamış olsaydı meydan Erdoğan’a kalmazdı. AKP kadro ve politika olarak güçlü bir çıkış yapamazdı. Erdoğan, 28 Şubatçılara borcunu mu ödüyor? Bu yazıyı yazmamın amacı bu sorunun cevabını vermekti. Fakat konu çok dallı budaklı…

    Erdoğan, ‘demokrasi ve hukuku rayından çıkararak’ 28 Şubat’a ve sürecin aktörlerine rahmet okuttu. Nasıl mı?

    Erol Özkasnak da tahliye edildi.

    Erdoğan, 28 Şubat zulmünü fersah fersah aştı 

    Saadet Partisi’nin eski lideri Mustafa Kamalak, Erdoğan’ın baskıcı politikalarını yorumlarken “28 Şubatçılar daha onurluydu.” çıkışını unutmak mümkün mü? Ya Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün eşi Hayrunnisa Hanım’ın şu sözü: “Bu süreçte yaşadıklarımızı 28 Şubat’ta benim başörtümün tartışıldığı günlerde bile bu kadarını görmedik.” Daha birkaç hafta önce İsrail’e ticareti protesto eden başörtülü kızlar, “Biz 28 Şubat’ta bile böyle yerlerde sürüklenmedik.” demedi mi? Erdoğan 28 Şubat zulmünü fersah fersah aştı.

    Bugün yolu mahkemelere düşmüş sıradan bir kişiye sorun; “28 Şubat döneminin hukuk ortamında mı yargılanmak istersin yoksa AKP’nin yargı düzeninde mi” diye? Cevabı tartışmasız ‘28 Şubat’ olur. İsrail’le ticareti protesto eden gençler dahil buna. 1071’den bu yana yargı hiç bu kadar adaletten, hukuktan, haktan yoksun olmamıştı. AKP iktidarı adını inkar ederek adaletsizliğe ‘altın çağını’ yaşattı. Ve hale de yaşatmakta. AKP ile birlikte adalet bu ülkeyi terk etti.

    Erdoğan, Çetin Doğan’dan ‘teşekkür beklemese’ bile en azından susmasını isterdi. Ama Doğan, Erdoğan’ın canını sıkacak şekilde, “Anayasa işledi, bu bir af değil, gecikmeli işlem!” mealinde tepki verdi. Doğan’a cevap AKP’den değil ortaktan geldi. Bahçeli, “Ben cezaevi müdürü olsaydım aftan yararlananların listesine bakar, ‘Çetin Doğan sen orada yoksun’ der, geri içeri alırdım.” dedi. Bu sözler çok önemli, tarihe not edilmeli.

    Şecaat arz ederken, sirkatin söylemek!

    Neden mi? Hapishanelerdeki keyfi uygulamaların perde arkasına nüfuz etmek için… Denetimli serbestlik hakkı vermeyen hapishane idarelerinin sırtlarını nereye dayadığını görmek için… Bahçeli gibi düşünen hapishane müdürleriyle dolu Türkiye. Adalet ve İçişleri Bakanlıkları MHP’nin kontrolünde. O yüzden mahpuslara ‘özel infaz sistemi’ uygulanıyor. Bahçeli, Doğan’a tepki gösterirken ‘sirkatini’ söyleyiverdi. Hapishaneler Bahçeli’nin bu zihniyeti tarafından yönetiliyor.

    Şimdi Erdoğan’a sorma zamanı… Af neden sadece Çetin Doğan ve arkadaşlarına? Bu paşa adaleti değil mi? Diğer yaşlı ve hastalara adalet yok mu? Adli Tıp raporu gerekli demeyin… Orası da Erdoğan’ının elinin altında. Mahpusun kimliğine göre raporlar tanzim ediliyor.

    Ey milliyetçi muhafazakar AKP kitlesi!

    28 Şubatçılar salıverilirken mahallenizdeki yaşlı ve hasta hacı amcanın karanlık duvarlar arkasında kalması içinize siniyor mu? Bir itirazınız yok mu?

    Hapishaneler bankaya paraya yatırdığı, sohbetlere katıldığı, gazeteye abone olduğu gibi saçma sapan gerekçelerle tutuklanan ve mahkum olan yaşlı, kadın ve çocuklarla ağzına kadar dolu. Aralarında tekerlekli sandalye ile hatta yatalak olduğu için yatağıyla hapishaneye taşınanlar var.

    Ey AKP’ye omuz verenler!

    Bu mahpusların hepsini camiden, mahalleden tanıyorsun. Aff-ı şahane Çetin Doğan’a var da onlara yok mu? Bu tablo vicdanına sığıyor mu? Bak, mümini olduğun Erdoğan, ‘Özgür Özel istedi’ diye 28 Şubatçılar’a hapishanenin kapısını açıverdi. ‘Ya diğerleri?’ diye sormayacak mısın? Derin uykudan Çetin Doğan da mı seni uyandıramayacak?

    Anadolu toprakları tepki ve itiraz konusunda çok cimri ve kendine özgü karaktere sahip. O kitle bugün sessiz kalsa, herhangi bir tepki vermese de Çetin Doğan serbest bırakılırken hapishanelerin yaşlı ve hasta mahkumlarla dolu olmasından rahatsız olur. Bu Çetin Doğan adaletinin AKP’nin muhafazakar tabanında derin yaralar ve çatlar açması kaçınılmaz. Anadolu vicdanı vaktini bekler ve hesabını mutlaka sorar. 31 Mart’ta olduğu gibi. Muhafazakarlar bu tabloyu kabullenemez. AKP’ye ‘tepki ve öfke’ böyle böyle birikiyor işte.

    Erdoğan, affı şahanesini, Çetin Doğan için kullanırken hem 28 Şubat’a borcunu ödedi hem de CHP’ye jest yaptı. Adaleti gözetmedi. Mahpusun kimliğine baktı. Vicdanları yaraladı. AKP’nin bagajına taşıması zor bir yük yükledi.

    Acısı sandıkta çıkar.

    NOT: 28 Şubat davasında “darbeye teşebbüs” suçundan müebbet hapis cezası almış olan emekli askerler Fevzi Türkeri, Yıldırım Türker, Aydan Erol, Cevat Temel Özkaynak, Erol Özkasnak, Çetin Doğan ve Çevik Bir’in kalan hapis cezaları, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın kararıyla 16 Mayıs’ta kaldırılmıştı.
    Af kararının ardından Çetin Doğan, tutuklu bulunduğu Buca Kırıklar 1 No’lu F Tipi Cezaevi’nden; Fevzi Türkeri, Yıldırım Türker, Cevat Temel Özkaynak ve Erol Özkasnak Sincan Cezaevi’nden tahliye edilmişti.

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Bölünmüş toplumlarda seçim ve anayasa yapımı: Normalleşme vs. Normalleştirme

    Bölünmüş toplumlarda seçim ve anayasa yapımı: Normalleşme vs. Normalleştirme


    Dr. Yasin DUMAN*


    Eric A. Nordlinger[1], bölünmüş toplum (İng. divided society) ifadesini ‘çatışma halinde olan iki veya daha fazla grubun üyelerinin önemli bir kısmının çatışma konusu olan sorunlara önem vermeleri ve/veya birbirlerine karşı düşmanca duygular beslediği’ toplumları tanımlamak için kullanır. Bu kısa ve indirgemeci tanıma göre dahi Türkiye, bölünmüş toplumların en somut örneklerinden birini teşkil etmektedir. Ayrıca bu bölünme etnik, dinî, toplumsal cinsiyet, ideolojik, taraftarlık ve sosyoekonomik kimlikler/aidiyetler üzerinden şekillenmiş, koca bir yüzyıla yayılan çatışmaların temelini oluşturmuş, toplumsal barış ve uzlaşıyı mümkün kılacak argümanları ve araçları neredeyse yok etmiştir.

    Ersin Kalaycıoğlu, Kürt seçmenin önemli bir kısmının boykot ettiği 12 Eylül 2010 Anayasa Referandumu üzerinden değerlendirdiği bu durumu, ‘kulturkampf‘[2] (kültür kavgası/savaşı) kavramı ile açıklarken bu bölünmenin daha ziyade sosyo-kültürel ve laik kıyı şehirleri ile daha ziyade dindar muhafazakar hinterlandı arasında olduğu görüşündedir.

    resim1.jpg

    Harita 1: 12 Eylül 2010 Halkoylaması Sonuçları (Kaynak: Çilek Ağacı)

    2010’da yapılan oylamanın üzerinden geride bıraktığımız 14 yıllık süreç içerisinde ülkede ve bölgede yaşanan gelişmeler, çatışma ve savaş süreçleri, darbe girişimi, başarılı olamayan ‘çözüm sürecine’ rağmen AKP’nin 2002’den bu yana gittikçe daha otoriter ve faşist bir karakterle iktidarda kalabilmesini sağlayan en önemli faktörlerden biri anayasa değişikliklerini, ‘toplumsal çoklu bölünmeden’ faydalanarak kendi sürekliliğini sağlayacak pragmatik bir tutumla gerçekleştirmiş olmasıdır. Bu durum, Freedom House[3] verilerinde de net bir şekilde gözleniyor. Öyle ki Türkiye 2018’den bu yana, yani Başkanlık Sistemi’nin[4] uygulanmasından itibaren, ‘özgür olmayan’ ülke kategorisinde yer alıyor.

    Seçimlerin adil ve özgür bir ortamda yapılmaması, özgür ve bağımsız medyanın, akademinin, yargının olmaması veya sınırlı olması, STK’lerin kapatılması, çalışmalarının baskıyla sınırlandırılması, örgütlenme ve gösteri hakkının engellenmesi gibi faktörler, bu sonucun temel belirleyenleri olarak sıralanıyor. Bu anlamda Türkiye’deki bölünmüşlüğü veya ayrışmayı, salt kulturkampf kavramıyla açıklamak yetersiz kalıyor.

    Temel hak ve özgürlüklerin umarsızca kısıtlandığı bu bağlamda, iktidarın baskıcı ve faşist politikalarına itiraz edenlerin karşılaştığı ve anayasa değişiklikleriyle meşrulaştırılan doğrudan (fiziksel), yapısal ve kültürel şiddetin[5] dozu ve hedefi, muhalif kesimlerin neye ne kadar itiraz ettiğine, iktidarın politikalarına direnme (muhalefet etme) gücüne bağlı olarak farklılık gösteriyor. 31 Mart yerel seçimlerinde DEM Parti’nin Wan’da AKP adayına karşı aldığı oy oranı ile CHP’nin İstanbul ve Ankara’da AKP adaylarına karşı aldığı oy oranları birbirine yakın olmasına ve her üç belediyenin de iktidar tarafından bir dönem farklı gerekçelerle Kürdistan İşçi Partisi (PKK) ile ilişkilendirilmesine[6],[7] rağmen sadece Wan Büyükşehir Belediyesi’ne kayyım atanması gerekliliğinin konuşulması bu farklılığın sonucudur.

    Seçim sonrasında bir yandan AKP-CHP arasında, AKP’nin tabiriyle ‘yumuşama’ veya CHP’nin tabiriyle ‘normalleşme’ sürecinin konuşulması, diğer yandan dönemin HDP Eş Genel Başkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ dahil olmak üzere 24 siyasetçiye 407 yıl hapis cezasının verilmesi, esasında bir ‘yumuşama/normalleşme’ sürecine mi katkı sağlandığına, yoksa mevcut otoriter ve faşizan siyaset tarzına yeni paydaşların dahil edilerek şiddet ve baskının gündelik bir pratik olarak daha da normalleştirileceğine mi odaklandığını kestirmek zorlaşıyor.

    Bu endişeyi tetikleyen bir diğer örnek ise Erdoğan-Özel görüşmesinden hemen sonrasına denk gelen ve cezaevlerinde onlarca hasta, yaşlı Kürt tutsak[8] olmasına rağmen, Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olarak ‘af yetkisini’ sadece 28 Şubat davasında ‘darbeye teşebbüs’ suçundan müebbet hapis cezası almış olan emekli askerler için onların ‘kocama halini’ göz önünde bulundurarak kullanmasıdır.[9] Bu örnekler ve gelişmeler, AKP’nin kime karşı yumuşamaya niyetli ve CHP’nin neyi, ne kadar normalleştirmeye gücü olduğunu göstermesi açısından önemlidir.

    resim2.jpg

    Harita 2: 31 Mart 2024 Belediye Seçim Sonuçları (Kaynak: Hürriyet)

    Son olarak DEM Parti’nin, 31 Mart yerel seçimlerinde elde ettiği sonucu göz önünde bulundurarak, yeni anayasa ve normalleşme tartışmalarının neresinde durduğuna bakmak gerekir. Öncelikle, AKP-MHP liderliğindeki ittifakın baskısına, medyanın şeytanlaştırmasına, düşmanlaştırmasına ve suçla ilişkilendirmesine, polis-asker ve paramiliter grupların şiddetine, kapatılma riskine ve binlerce kadrosunun tutuklanmasına rağmen DEM Parti’nin seçimlerde 85 belediyeyi ‘kayyım işgalinden‘[10] kurtarmış olmasının ve yeniden kayyım atanmasına engel olabilecek bir dayanışma ve direniş geliştirmesinin önemi not edilmeli. Otoriterleşmenin daralttığı siyaset alanının bir nebze nefes alabilir hale gelmesinde yerel yönetimler kritik bir rol oynayabilmesi adına izlenen bu siyaset tarzı son derece önemlidir.

    Seçim sonuçlarının DEM Parti açısından ‘net bir başarı’ olduğunu söylemek mümkün değilse de Cuma Çiçek’in ‘Seçimler ve Kürt Siyasetinin Yirmi Beş Yıllık Performansı’[11] analizinde ortaya koyduğu üzere yerel yönetim deneyiminin ve ‘barış süreçlerinin’ Kürt siyasi hareketinin temsil gücünü – en azından aldığı oy oranları ve genişlettiği siyasi saha itibariyle – arttırdığı söylenebilir. Kürt siyasi hareketinin bu çeyrek asırlık ‘var olma mücadelesi‘[12], yeni anayasa yapımı ve yumuşama/normalleşme sürecinin hem dışında hem de hedefinde tutulduğunu söylemek yanlış olmaz.

    Öyle ki AKP’nin, 22 yıllık iktidarı süresince anayasanın 177 maddesinden 30’u aynı maddede olmak üzere 134 hükmünü değiştirmesi[13] fakat buna rağmen AKP’nin beklentilerini karşılamıyor olması, Erdoğan’ın Anayasa Mahkemesi kararlarına uymadığını ve saygı duymadığını beyan etmesi[14], Bahçeli’nin sıklıkla Anayasa Mahkemesi’nin HDP[15] ve DEM Parti’yi[16] kapatma kararı vermesini istemesi, Erdoğan’ın – Yasin Börü de dahil olmak üzere 6-7 Ekim sürecinde öldürülen insanlarla ilgili hiçbir tutuklunun ceza almamış olmasına rağmen – Kobanî Davası’nda verilen kararla ilgili ‘mağdurlar ve demokrasi adına memnuiyet duyması’[17] Kürt siyasi hareketinin temsilcilerine ve destek verenlerine yönelik baskıcı ve dışlayıcı tutumuna devam edeceğini göstermektedir.

    Bu anlamda, AKP’nin ve uzunca bir dönem onun baskıcı ve faşist politikalarına destek veren partilerin – Kürdistan’ın diğer parçalarına yönelik işgal operasyonlarına ve dokunulmazlıkların kaldırılmasıyla Kürt siyasetçilerin tutuklanmasına doğrudan veya dolaylı destek veren Baykal ve Kılıçdaroğlu dönemi CHP’si de dahil olmak üzere, kendi elleriyle gerdikleri ve kutuplaştırdıkları bir dönemden sonra, yine aynı aktörlerin, gerçek anlamda bir demokratikleşme süreci başlatılmadan, yumuşama veya normalleşme sürecine liderlik edeceklerini beklemek gerçekçi olmayacaktır.

    Bu tutumun, sadece Kürtler için değil bütün kesimler için ne Türkiye’de demokratik bir sürece, ne toplumsal barışın inşasına ne de hak ve özgürlüklerin garanti altına alınmasına bir katkısı olacağı söylenebilir. Ana akım Kürt siyasi hareketinin AKP-MHP’nin çatışma ve baskıyı önceleyen politikalarına karşılık, Türkiye ve Kürdistan’ın demokrasi ve toplumsal barışı önceleyen farklı kesimlerle hak temelli müzakereler yapması, yönettiği belediyeler aracılığıyla kapsamlı ve antikapitalist sosyal ve ekonomik politikalar geliştirerek farklı etnik, dini, toplumsal cinsiyet gruplarıyla ve yerinden edilmişlerle dayanışmayı geliştirmesi ve iktidara ‘Kürtlerden düşman yaratma fırsatı’ vermemesi, savaş politikalarına verilebilecek en etkili yanıtlardan olabilir.

    Ana akım Kürt siyaseti, siyasetçileri, kurumları, idare tarzı, dil ve kültür politikaları, iktidarın onları suçla ilişkilendirmesine ve Levent Gültekin[18] ile İhsan Eliaçık[19] gibi sömürge aydınlarına rağmen meşrudur. Şiddet ve baskıya rağmen aldığı toplumsal destek, seçime katılma süreci ve seçimde elde ettiği sonuçlar bunun en somut kanıtıdır. İktidarın, kendi yaptığı fakat gayrihukuki bir şekilde uymadığı anayasaya göre dahi bu böyledir.


    * Araştırmacı, Queen Margaret University ve KU Leuven

    Kaynakça:

    [1] Nordlinger, E. A. (1972). Conflict Regulation in Divided Societies. Harvard University Press.

    [2] Kalaycıoğlu, E. (2012). Kulturkampf in Turkey: The Constitutional Referendum of 12 September 2010. South European Society and Politics, 17(1), 1–22. https://doi.org/10.1080/13608746.2011.600555

    [3] Freedom House. Turkey. https://freedomhouse.org/country/turkey

    [4] Binnaz Toprak, Prezeworski ve ark.’dan (1996) ilhamla, başkanlık sistemini demokrasilerin “ölüm öpücüğü” olarak tanımlamaktadır. Buna en temel sebep ise dünya örneklerinde (ABD hariç) başkanlık sisteminin, parlamenter sisteme nazaran demokrasinin ömrünü ciddi oranda azaltması. Örneğin, mevcut örneklerde “başkanlık sisteminde ekonomik büyümeye rağmen demokrasinin ömrü 24 yıl iken, parlamenter sistemde 143 yıl”. Detaylı okuma için bkz. Toprak, B. (2022). Demokrasilerin “Ölüm Öpücüğü”: Başkanlık Sistemi. Ö. Osmanoğlu (Ed). Türkiye Tipi Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi. (57-63. ss.). İstanbul: Demokrasiyi Güçlendirme Derneği.

    [5] Galtung, J. (1990). Cultural Violence. Journal of Peace Research, 27(3), 291-305. https://doi.org/10.1177/0022343390027003005

    [6] T.C. İçişleri Bakanlığı. (2022). Bakanımız Sn. Soylu: İBB’de İmamoğlu Döneminde İşe Alınmış 505 Kişinin İşe Girmelerinde Engel Durum Söz Konusu. https://www.icisleri.gov.tr/bakanimiz-sn-soylu-ibbde-imamoglu-doneminde-ise-alinmis-505-kisinin-ise-girmelerinde-engel-durum-soz-konusu

    [7] HaberTürk. (2019). Özhaseki: Evine su parasını getiren tahsildarın militan olduğunu düşünün. https://www.haberturk.com/ozhaseki-evine-su-parasini-getiren-tahsildarin-militan-oldugunu-dusunun-2389798

    [8] Bianet. (2024). 83 yaşındaki Makbule Özer yeniden cezaevine girdi. https://bianet.org/haber/83-yasindaki-makbule-ozer-yeniden-cezaevine-girdi-294531

    [9] BBC Türkçe. (2024). 28 Şubat davası hükümlüsü generallerin kalan cezaları affedildi. https://www.bbc.com/turkce/articles/c84z9vl3nzno#:~:text=28%20%C5%9Eubat%20davas%C4%B1nda%20%22darbeye%20te%C5%9Febb%C3%BCs,Tayyip%20Erdo%C4%9Fan’%C4%B1n%20karar%C4%B1yla%20kald%C4%B1r%C4%B1ld%C4%B1.

    [10] HDP’nin hazırladığı Kayyım Raporu’nda, atanan kayyımların seçme ve seçilme hakkı başta olmak üzere hak ve özgürlükleri nasıl gasp ettiği ve yerel yönetim kaynaklarını ihale ve yolsuzluklarla nasıl tarumar ettiği detaylı bir şekilde anlatılmaktadır. Bkz. https://drive.google.com/file/d/1UOqhPsh3jCD9fbUMsGHe-Jz4DQGtNGsv/view

    [11] Cuma Çiçek, “Ana-akım Kürt Partisi” tabirini Halkın Emek Partisi (HEP) ile başlayan siyasi geleneği ve bu siyasi geleneğin HEP’in kapatılmasından sonra DEP, HADEP, DEHAP, DTP, BDP, HDP, Yeşil Sol ve 2024 yerel seçimlerinde DEM Parti ile devam eden siyasi hareketi tanımlamak için kullanmaktadır. Detaylı okuma için bkz. Çiçek, C. (2024). Seçimler ve Kürt Siyasetinin Yirmi Beş Yıllık Performansı. Birikim. https://birikimdergisi.com/haftalik/11733/secimler-ve-kurt-siyasetinin-25-yillik-performansi

    [12] Duman, Y. (2024). The role of the pro-Kurdish DEM Party in the 2024 local elections: Navigating new political waters. Geopolitica. https://www.academia.edu/118657303/The_role_of_the_pro_Kurdish_DEM_party_in_the_2024_local_elections_Navigating_new_political_waters

    [13] Kahvecioğlu, A. (2021). Anayasa’nın 134 hükmü değiştirildi. Milliyet. https://www.milliyet.com.tr/siyaset/anayasanin-134-hukmu-degistirildi-6426456

    [14] T.C. Cumhurbaşkanlığı. (2016). “Anayasa Mahkemesi’nin Kararına Uymuyorum, Saygı da Duymuyorum”. https://www.tccb.gov.tr/haberler/410/39955/anayasa-mahkemesinin-kararina-uymuyorum-saygi-da-duymuyorum.html

    [15] Independent Türkçe. (2021). Devlet Bahçeli: AYM, hak ihlali maskesi altında HDP’yi kapatmaktan kaçınırsa, bunun hesabını millete veremez. https://www.indyturk.com/node/393701/siyaset/devlet-bah%C3%A7eli-aym-hak-ihlali-maskesi-alt%C4%B1nda-hdp%E2%80%99yi-kapatmaktan-ka%C3%A7%C4%B1n%C4%B1rsa-bunun

    [16] PolitikYol. (2024). Bahçeli’den HDP ve DEM Parti için kapatma çağrısı: AYM’nin elini tutan kimse kalmamıştır. https://www.politikyol.com/bahceliden-hdp-ve-dem-parti-icin-kapatma-cagrisi-aymnin-elini-tutan-kimse-kalmamistir/

    [17] Medyascope. (2024). Erdoğan Kobani davası kararlarını savundu: “6-8 Ekim hadisesi 37 insanımızın vahşice öldürüldüğü bir terör kalkışması”. https://medyascope.tv/2024/05/20/erdogan-kobani-davasi-kararlarini-savundu-6-8-ekim-hadisesi-37-insanimizin-vahsice-olduruldugu-bir-teror-kalkismasi/

    [18] https://twitter.com/acikcenk/status/1779757571861020914

    [19] https://twitter.com/rihsaneliacik/status/1780298704324362565


    Kaynak: Artı Gerçek
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Geçmişle yüzleşmeyi engelleyen tavrımız 

    Geçmişle yüzleşmeyi engelleyen tavrımız 


    M. AHMET KARABAY | HABER YORUM

    Türkiye ve dünya gündemi sıcak gelişmelerle dopdolu. Komşumuz İran’da Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi’nin bir kazada hayatını kaybetmesi, içeride ekonominin içine sürüklendiği durumdan kurtarılma çabalarında yaşanan patinaj, toplumun büyük çoğunluğunun enflasyon altında eziliyor olması gibi konular varken sizlerle başka bir konuya yolculuk yapacağız. Geçmişle yüzleşmeyi engelleyen bireysel ve toplumsal tavrımızdan söz etmek istiyorum.

    Anlatacağım konuyla ilgili onlarca örnek verilebilir. Bunlardan birine, 25 yıl öncesine gideceğiz. 10 Şubat 1999’da 6’ncısı düzenlenen Magazin Gazetecileri Derneği’nin (MGD) ödül törenine. Sanatçı Ahmet Kaya’ya yılın sanatçısı ödülünün verildiği toplantıya…

    Ahmet Kaya, bir yıl önce çıkardığı “Dosta Düşmana Karşı” albümüyle ortalığı kasıp kavurmuş, toplum beklediği ödülü ona vermişti.

    Magazin gazeteciliğinin de bir haysiyeti olduğu dönemdi. Çoğu o dönemde yakın dostum olan MGD yöneticileri, olabildiğince titiz çabalarla ödül töreni düzenlediler. Maslak Princess Otel’deki gece onlarca sanatçı ve gazeteci davet edildi.

    Sanatçılar birer birer sahneye davet edilip ödüllerini aldı. Sıra Yılın Sanatçısı Ödülü’nün verilecek olan Ahmet Kaya’ya geldi. Bu tür ortamlarda boy göstermeyi pek sevmeyen sanatçı, eşi Gülten Kaya’nın da ısrarı ile geceye katılmaya ikna edilebilmişti.

    Bu tür ortamlar, sanatçılar için yeni çalışmalarını duyurduğu platformlar olduğu için Ahmet Kaya da magazin dünyası için haber niteliğinde açıklamalar yaptı. Yeni albümünde bir de Kürtçe şarkı söyleyeceğini duyurdu. Ardından da bunu yayınlayacak yürekli yayıncıların olduğunu bildiğini söyledi:

    “Ben bu ödülü İnsan Hakları Derneği adına, bu ödülü Cumartesi Anneleri adına magazine emek veren bütün insanlar adına bu ödülü bütün Türkiye halkı adına alıyorum. 

    Bu misyonu sana kim yükledi diye sormasınlar, bu misyonu bana tarih yükledi. Bir de bir şey daha bir şey söyleyeceğim. Önümüzdeki kasette Kürt asıllı olduğum için Kürtçe bir şarkı yapıyorum ve Kürtçe bir de klip çekiyorum ve bu klibi yayınlayacak yürekli insanların olduğunu da biliyorum. Yayınlamazlarsa Türkiye halkıyla nasıl hesaplaşacaklarını da biliyorum.”

    Ahmet Kaya daha “Kürtçe şarkı” der demez salonda homurdanmalar başladı. Sonrası malum. Yapımcı Tuncay Önder, halen sahibinin sesi televizyonunda her gün program yapan Müge Anlı ve Senkron TV’nin sahibi olan Levent Altınay’ın masasında oturan kim olduğunu bilmediğim sonrasında da hakkında bir bilgiye sahip olmadığım bir kadının tahrikleri sonucu ortalık gerildi.

    Salondan yükselen sesler arasında, “Asın bu adamı”, “Bu sünnetsizin sesini kesin”, “Şunun sesini kesecek yürekli biri yok mu?” gibi tehdit dolu sesler yükseldi.

    28 Şubat fırtınasının estiği dönemde sahneye çıkan pop müziği sanatçısı Serdar Ortaç, bilinen bir şarkıyı ortama uyarlayarak söylemeye başladı. “Bu vatan bizim, ellerin değil” diyor. “Ellerin değil” derken de Ahmet Kaya’nın bulunduğu masaya bakarak kimi kastettiğini anlatmaya çalıştı.

    Çatal bıçak fırlatmaları arasında Ahmet Kaya, mikrofonu yeniden eline alıp ortamı sakinleştirmeye çalıştı: “Biz yaşamımız boyunca Türkiye’nin bölünmez bütünlüğünü savunduk. Ama Kürt halkının realitesini reddeden insanların da kafasından inmeyeceğini bilmeli.”

    Beş dakika önce şık giysili, ödül alan sanatçıları alkışlayan bay ve bayanlar gitmiş, onların yerine pespaye amigolar gelmişti. Ödül aldığında alkışlayanlar, şimdi yılın sanatçısını linç etmeye çalışıyordu.

    Ahmet Kaya’ya sahip çıkanlar salondaki garsonlar, Magazin Gazetecileri Derneği yöneticileri ve iki sanatçı vardı sadece. Biri televizyon gazetecisi Savaş Ay, diğeri oyuncu Mehmet Aslantuğ idi. Savaş Ay bir abi olarak insanları sakinleştirmeye çalışıyor ve muhtemel bir saldırıya karşı koruyordu. Mehmet Aslantuğ ise Ahmet Kaya ve eşi Gülten Kaya’nın yanında onlara moral vermeye çalışıyordu.

    Neye uğradığını anlamaya çalışan Ahmet Kaya ve asıl şaşkınlığı yaşayan eşi Gülten Kaya’nın aklından ise ödül töreninin bir otelde yaşandığından hareketle, 2 Temmuz 1993’teki Sivas Madımak Oteli faciası geçmekteydi.

    Sanatçı Ahmet Kaya, o linç ortamından bir şekilde kurtuldu, sonrasında da doğup büyüdüğü topraklardan uzaklaşmasına ve ölüp gitmesine neden olacak süreç başladı.

    ÖZÜR DİLEYENLER VE YAPTIKLARIYLA ÖVÜNENLER

    O geceyi daha fazla ayrıntılandırmak anlatmak istediğim noktadan bizi uzaklaştırır diye düşünüyorum. Aradan bir hayli zaman geçtikten sonra olaylı geceye ilişkin kimi özeleştiriler geldi. Kimilerine göre Ahmet Kaya bölücü bir vatan hainiydi. Aradan aylar geçtikten sonra bile aynı görüşte olanlar vardı. Dönemin Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök, 20 Temmuz 1999’da attığı “Vay şerefsiz” manşetini yıllar sonra bile savundu.

    Vay şerefsiz manşeti Ertuğrul Özkök / FOTO

    Samimi şekilde özür dileyenler vardı. Bunlardan birisi Berna Laçin idi. Sanatçı, canlı yayın sonrasında programın sonuna doğru gittiği salonda kendini farklı bir atmosferin içinde bulur. Bunu da konu gündeme geldiğinde bütün samimiyetle anlatmaya çalıştı.

    Törene gecikmeli olarak katıldığını söyleyen sanatçı Laçin “Uğur Dündar‘a ‘Ne oldu?’ diye sorduğunu ve “Haberini yapacağız akşama izlersin, rezalet.” dediğini söyledi.

    O gece provokasyonda en önde olanlardan bugüne kadar ciddi bir özeleştiri gelmedi. Buna karşı en samimi pişmanlığı pop sanatçısı Serdar Ortaç gösterdi.

    Serdar Ortaç’ın o gece yaptıkları unutulacak gibi değil. Ortamı provoke etmekte lokomotif rolü oynadı. Ama en içten özeleştiriyi yapan Serdar Ortaç, kendine inandırmada bugüne kadar en çok zorlanan kişi oldu.

    Serdar Ortaç: “1970’te biz Kürtçe selam veremezdik, annem Urfalı bize Kürtçe öğretirdi ve konuşmazdık.

    Kendimi kesmek istiyorum, o yıllara döndüğüm zaman” pic.twitter.com/UQKP9glYpk

    — Gazete 360 (@360Gazete) May 20, 2024

    Yıllar içinde farklı ortamlarda pişmanlık gösterip özür dileyen Serdar Ortaç’a karşı bitmeyen bir kin devam ediyor. Bu şahsın müziğini beğenir ya da beğenmezsiniz, kumarbazlığını yerden yere vurabilirsiniz. Lakin yıllardır bu konuda dile getirdiklerine zerre kadar inanmamak toplumsal bir sorunumuzu ortaya koyuyor.

    Bireysel pişmanlığın bu kadar değersiz göründüğü bir toplumda geçmişle yüzleşme yaşanması çok zor yeşerir. Pişmanlık göstermenin fayda etmediği bir toplumda insanlar özeleştiri yapmaz, yapmaya cesaret edemez.

    Özeleştiriyi, Batı kökenli Katolik kilisesinin günah çıkarmanın versiyonu olarak görenler ya da özeleştiri tabirini Sovyet diktatörü Stalin’in “Özeleştiri ateşten bir gömlektir ve onu ancak komünistler giyer” sözüne hapsetmek isteyenler yaşadıkları topluma en büyük kötülüğü yapıyor olmalılar.

    Özeleştiri konusunda gazeteci yazar Herkül Milas’ın TR724’te alıntılanan yazısı vardı. Kavramı efradını cami, ağyarını mani bir biçimde ortaya koyuyor.

    Maalesef özür dilemenin fayda etmeyeceği bir toplumda, geçmişle samimi bir yüzleşme de yaşanmaz.

     

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇


    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Gardiyandan korkan bebekler, adalet arayan kadınlar…

    Gardiyandan korkan bebekler, adalet arayan kadınlar…


    Geçen hafta Erdoğan, dün akşam da Adalet Bakanı Yılmaz Tunç, adaleti tesis etmesi gerekenler sanki başkalarıymış gibi, “Geç gelen adalet, adalet değildir” diye açıklama yaptı. Ülkenin her yerinden adalet çığlıkları yükselirken, adalet isteyen kadınlar yerlerde sürüklenirken kime söylüyorsunuz bunu?

    Müebbet verilen kursiyer teğmen annesi Sevinç Çakır 29 gündür, eşi ve iki oğlu AKP milletvekili Halil İbrahim Yıldız’ın ailesi tarafından Urfa’da silahlı saldırıda öldürülen Emine Şenyaşar, 107 gündür Adalet Bakanlığı’nın kapısında nöbet tutuyor.

    Şenyaşar, bakanlığın ziyaretçi girişinin kapısına, “Normalleşmenin yolu, yumuşamanın yolu adaletten geçiyor. Üstünlerin hukukuna karşı Adalet Nöbetimiz 107’ncı gününde” diye yazı asmış. Ve görüşme taleplerine hiçbir şekilde cevap verilmiyor. Kapısında nöbet tutulan, küçük bir görüşme talebine bile cevap vermeyen bir bakanlık adaleti tesis etmiş olabilir mi?

    Anneler öldürülen ya da tutuklanan yetişkin çocukları için adalet arıyor.

    Bir de bebekleri için adalet arayan anneler var. Onların maruz kaldığı adaletsizlik de çok derin bir yara.

    Birkaç örnek vereyim.

    Yukarıda gördüğünüz aile fotoğrafı, 6 Mayıs 2024 pazartesi günü Osmaniye T Tipi Cezaevinde çekildi.

    Anne-babasıyla fotoğrafı çekilen Murat bebek, çekim öncesinde gardiyanı görünce “Adam” deyip ağlamaya başlıyor.

    Ne annesi, ne babası onu susturabiliyor.

    Baba Mehmet Akif Karaduran, oğlunun neden ağladığını önce anlayamıyor.

    Murat’ın parmağıyla gardiyanı işaret ettiğini sonra fark ediyor. Eşi Ayşe Karaduran’a Murat’ın gardiyandan neden korktuğunu, bir şey mi yaşadıklarını soruyor. Herhangi bir olay olmamış. “Yaramazlık yapmasın diye sen mi korkutuyorsun yoksa” diye eşine soruyor.

    Eğitimci bir anne olarak Ayşe Karaduran‘ın böyle bir çocuk terbiye metodu yok.

    Baba Karaduran oğlunu susturmak için biraz oyalıyor. Ardından tekrar fotoğraf çektirmeye gidiyorlar ve Murat yine aynı tepkiyi veriyor. Aslında Murat bebeğin neden korktuğunu anlamak zor değil.

    Murat bebek yalnız da değil. Demir parmaklıkların sesinden ürken, uyuyamayan bebekler ve dışarı çıkmak için kapıları yumruklayan çocuklarla ilgili o kadar çok olay dinledim ki…

    Mesela 60 günlükken tutuklanan ve annesiyle birlikte 1 yıl hapis yattıktan sonra 1 yaşında tahliye edilen Muaz bebek. Hapisten çıktıktan sonra her hastaneye gittiğinde çığlık çığlığa ağlıyor.

    Muaz bebek kalp hastası olarak dünyaya gelmiş. Gözlerinde de ciddi bir bozukluk var. Cezaevindeyken annesiyle birlikte birçok kez hastaneye gitmek zorunda kalmış. Ancak çabucak işlerini bitirip dönmeleri gerektiği, stres altında, cezaevinin ring aracıyla hastaneye gidip geldiği için huysuzlaşmış Muaz.

    Annesi muayene esnasında tek başına tutmakta zorlandığı için jandarmalar elini kolunu sıkı sıkı tutuyorlar Muaz’ın. Güya tedavisine yardımcı oluyorlar.

    Artık o anlar küçücük bebekte nasıl bir travma bıraktıysa…

    Muaz hapisten çıktıktan sonra etkisinden kurtulamıyor.

    Murat’ta da benzer travmalar kalması muhtemel. Süreci yakından biliyorum.

    14 Temmuz 2023’te Edirne’de tutuklanan Ayşe Karaduran, o zaman 9 aylık bebeğini birkaç gün sonra eşine teslim etmek zorunda kaldı. Bir anne olarak zorlansa da cezaevinin şartları kötü olduğu için oğlunun o ortamda kalmasını istemedi.

    Bazen anneannesiyle, bazen de babaanne ve yengesiyle kalmaya başlayan Murat bebek sürekli ağlıyordu. Pedagog, “İki yaşına kadar annesiyle kalması kendisini güvende hissetmesi açısından önemli” dediği için Murat mecburen annesinin yanına verildi.

    21 aylık olan Murat bebek, şu anda annesiyle mutlu ama görüşlere gelen babasından da ayrılmak istemiyor.

    Aslında Murat’ın bu ikinci kez hapse girişi… Annesi 4 aylık hamileyken gözaltına alınmış, iki ay sonra bırakılmıştı.

    Anne karnındayken hak ihlallerine maruz bırakılan küçücük bir bebeğe yaşatılan şu yoksunluk hangi hukukla açıklanabilir?

    Tanık ifadesine dayanılarak 6 yıl 10 ay hapis cezası verilen Ayşe Karaduran’ın dosyası Yargıtay’da inceleme aşamasında bekletiliyor. Bir ev hanımı ne yapmış olabilir ki bu kadar ceza verildi diye bakıyoruz. 2017 yılında Harran Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden mezun olan Ayşe Karaduran, öğrenciyken dini sohbetlerin de yapıldığı bir evde kaldığı için terör örgütü üyesi olmakla suçlanıyor.  El insaf. Adalet bu mu?

    Murat ve annesi şu anda 8 kişilik koğuşta kalıyorlar. Koğuşta Murat’tan başka 15 aylık Ilgın bebek de var. Ilgın’ın babası da aynı cezaevinde tutuklu. Perşembe günleri aile görüşleri oluyor.

    Manzarayı düşünebiliyor musunuz?

    Anne, baba ve 15 aylık kız çocuğu perşembe günleri hapishanede iç görüş yapıyorlar.

    Bir yanda çekirdek bir ailenin haftada bir buluşup gardiyanların gözetiminde özlem gidermesi, diğer yanda Murat’ın gözyaşları, bir yanda da “Geciken adalet, adalet değildir” diye açıklama yapan siyasiler…

    Film olsa herkesin oturup ağlayacağı bu sahneler, Türkiye’nin hemen her cezaevinde her gün yaşanıyor.

    Ama kimsenin umurunda değil.

    Oysa daha çok annenin, daha çok kadının sesini yükseltmesi, tıpkı kursiyer teğmen annesi Sevinç Çakır gibi, eşi ve iki oğlu silahlı saldırıda öldürülen Emine Şenyaşar gibi sokağa inmesi gerekir.

    İşte o zaman adaletten umutlu olabiliriz.

    SEVİNÇ ÖZARSLAN
    21 Mayıs 2024 GÖRÜŞ

    Kaynak: Kronos
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Ayşe Ateş’in feryadını duymuyor mu; Bahçeli’nin sessizliği!

    Ayşe Ateş’in feryadını duymuyor mu; Bahçeli’nin sessizliği!


    NECİP F. BAHADIR | YORUM

    Acaba MHP lideri Devlet Bahçeli, Ankara’da silahlı saldırı sonucu öldürülen eski Ülkü Ocakları Başkanı Sinan Ateş’in eşi Ayşe Hanım’ın çığlığına cevap verecek mi diye merak içindeydim. Liderlerin Meclis’teki grup konuşmalarını uzaktan takip ettiğim için haberin sosyal medyaya düşmesini bekledim; ama yok. MHP lideri neredeyse her konuda konuşmuş, daldan dala atlamış. Anayasa Mahkemesi’ne talimat verir gibi, “Bay Zühtü gitti. HDP ve devamı derhal kapatılsın.” diye ferman bile buyurmuş.

    İran Devlet Başkanı Reisi’nin ‘ölümünün aydınlatılmasını’ istemiş. Ardından da ‘vehim değil’ diyerek, “Türkiye’de de yaşanabileceğini düşünmek, suyu uyutup kendisini ayık tutan mihrakların gerçek niyetlerini az çok yorumlamış olmamızın sonucudur.” demiş. İktidar ortağı bir ismin böylesine ürpertici iddiayı dillendirmesinin üzerinde düşünülmesi gerekir. Benim bugün derdim başka…

    İran’da Reisi’nin ölümü aydınlatılsın, tamam… Peki, ‘Kırmızı Pazartesi’ günü Ankara’nın göbeğinde gündüz vakti işlenen Sinan Ateş cinayeti aydınlatılmasın mı? Ateş, Ülkü Ocakları Başkanlığı yaptı. Eşi Ayşe Ateş’in de söylediğine göre bu görevinden istifa ettirildi.

    MHP yönetici İsmet Ataman’la birlikte çalıştı. Bahçeli’nin yakından bildiği tanıdığı hatta teşriki mesai yaptığı bir isim. 1 yıl 4 ay sonra ancak hazırlanabilen iddianame cinayetin üzerindeki sis perdesini kaldırmaktan çok uzak. Bazı MHP’li isimlerin ayıklandığı iddiası var.

    Eski Ülkü Ocakları Başkanı Sinan Ateş, Ankara’da uğradığı silahlı saldırıda hayatını kaybetmişti. Saldırının Ülkü Ocakları ve MHP’den önemli isimlerin organizasyonuyla gerçekleştirildiği ileri sürülüyor. Ortaya saçılan deliller de bu iddiaları doğrular nitelikte. Ancak iddianamede MHP’li isimlerin tamamı ayıklanmış!

    Anaları ağlatan Ankara!

    Sinan Ateş’in eşi Ayşe Hanım’ın hafta sonu bir gazeteciye söylediklerini duyunca içim acıdı. Bu coğrafyada anaları, eşleri ağlatmak neden bu kadar kolay? Anaların ağladığı bir ülkenin huzurundan söz edilebilir mi? Sadece Ayşe Ateş değil elleri böğründe, boğazları düğümlü, gözleri nemli çok ana var bu ülkede. Bu anaları kimin ağlattığı belli… Tek kelimeyle Ankara. Anaların gözyaşlarını kim silecek?

    Sadece Ayşe Ateş’in feryat figan çığlığı bile AKP-MHP iktidarına buğz etmeye yeter. Artar bile… Yazık değil mi bu ülkeye? Hani anaların gözyaşı dinecekti? AKP iktidara gelmeden önce daha az ana ağlıyordu. Ayşe Hanım öyle şeyler söyledi ki; o sese kulak vermemek için vicdanların kararması, kalplerin katılaşmış olması lazım. Ne mi dedi?

    Ne demedi ki: “Sinan, Devlet Bahçeli’yi aradı. Özel kalemi Murat Çeliker ‘Git seni abin kurtarsın’ deyip telefonu kapattı. Abiden kastı İsmet Büyükataman. 12 yıl onun danışmanlığını yaptı. ‘Evladım’ derdi, abi-kardeşten ziyade, baba-oğul ilişkisi vardı aralarında. Ama gördük ki oturduğu koltuk her şeyin önündeymiş. Tüm MHP cinayetin hazırlık sürecini biliyordu. Bahçeli’ye doğru aktarılmadı. Bahçeli kimseyi öldürtmez. Yanlarında cinayetin organizasyonu yapılırken seslerini çıkartmadılar. Ne için? Koltuklarının bekası için. Şimdi o koltukları alsınlar başlarına çalsınlar.”

    Bahçeli’nin Ayşe Ateş’e verecek cevabı yok mu?

    Bahçeli bu çığlığı duymamış olabilir mi? Bu sözlere verecek cevabı yok mu? Bahçeli, Ayşe Hanım’ın kendisine doğru uzattığı eli havada bıraktı. Ağlayan bir ananın gözyaşını silmedi. “Gel konuşalım!” diyebilir, acısını paylaşabilirdi. Kamuoyuna da ucu nereye uzanıyorsa cinayetin aydınlatılması için söz verebilirdi. Susmak, sessiz kalmak ne demek. ‘Sessizlik kuzulara’ yakışır da kurtlara yakışmaz. Kurdun sessizliği hayra alamet değildir ve her türlü senaryoyu akla getirir.

    Beni esas sarsan Ayşe Hanım’ın kendisiyle ilgili söyledikleri; “Sinan için işleyen süreç şimdi benim için başladı. Benim için sosyal medyada açık adresler ellerinde silahlarla ‘Hedef gösteren, hedef olur’ deniyor. Kapılar arkasında artık Ayşe Ateş cinayeti tasarlanıyor. Cinayetimin ilk adımlarını attılar. İlan ediyorum, Ayşe Ateş’i de öldürecekler, haberiniz olsun.”

    Bu sözler görmezden gelinebilir mi? İktidarı ayağa kaldırması gerekmez mi? Bahçeli bunları da mı duymadı? Ayşe Ateş’e söyleyecek bir çift sözü yok mu?

    Ayşe Hanım’ın kulakları sağır eden çığlığını duyduktan sonra, “Artık Bahçeli susamaz, mutlaka konuşur. Konuşmak zorunda!” diye düşünmüştüm. “Gerekirse partiden birilerini feda eder, Sinan Ateş dosyasını sahiplenir, Ayşe Hanım’ın acısına merhem olur.” diye ummuştum; ama heyhat… Bahçeli’den ‘tık’ yok. Reisi’nin ölümünün aydınlatılmasını istiyor da ‘Sinan Ateş’in cinayetinde’ sessizliğe gömülüyor.

    Neden?

    Yoksa iddia edildiği gibi ‘cinayetin gizli sanığı’ mı? Konuşmadığı sürece her iddia gündeme gelir ve üzerine yapışır kalır. Kendisini ‘olağan şüpheli’ olmaktan kurtaramaz.

    Özgür Özel’in cevap bekleyen 4 sorusu! 

    Ve CHP lideri Özgür Özel’in diline düşer. Özel çok yerinde ve isabetli sorular sordu Bahçeli’ye: “Şu meşhur ikili var ya… Gerçek MHP’lilerin tüylerini diken diken eden ikili. Gece bir elinde bardak bir elinde tweetler atan, ‘Meclis’in uzman çavuşuyum’ diyen var ya… Önce onlar şu 4 soruyu cevaplasın…”

    Özel ismini vermedi ama o ikiliyi herkes biliyor. MHP Genel Başkan Yardımcıları İzzet Ulvi Yönter ve Semih Yalçın… O 4  soru sadece soru değil cevapları da kendi içinde; “Bu 2 kişinin isimleri Sinan Ateş iddianamesinden nasıl ve kimler tarafından ayıklanmıştır?” Cevabını da herkes biliyor. Olağan şüpheliler malum… AKP-MHP ortaklığının imzası var. Bir iktidar uğruna adalet güneşi batıyor.

    Diğer soru: “Ülkü Ocakları Başkanlığı yapmış birinin ölümünden sonra kimse tweet atmayacak, taziye bildirmeyecek diyen hangi ikisidir?” Cevabı yine içinde sorunun. ‘Tweet atmamak, taziye bildirmemek’ neden istendi? Neyi gizlemek, konuşmamak için?

    Üçüncü soru da çok can alıcı: “Tetikçiyi kaçıran aracın fotoğrafları ortaya çıkıp, bu aracın trafikte ceza yemeyecek statüye kavuşturulmasını hangi ikisi sağlamıştır?”

    Vay be neler yapmışlar?

    Ve son soru; “Sinan Ateş davasının üzerine sis perdesi çöktürürken bu kisinin sisteki payı nedir?”.

    Klasik bir soru ama oldukça manidar.

    Özel’in sorularından sonra Sinan Ateş cinayetinin üzerindeki silüetlerden ikisinin yüzü açığa çıktı. Topu taça atmadan doğrudan bu sorulara cevap gerekiyor. Bahçeli bunları da mı görmezden duymazdan gelecek? Yoksa cevap verir gibi yapıp Özel’e mi saldıracak? ‘Suçla taktiği’ AKP ve MHP’nin en gözde metodu. Her zaman cevap yerine doğru yanlış bilgilerle ve yüksek sesle gürültü yaparak suçlarlar.

    Bahçeli derin suskunluğunu bozması için daha ne gerekir? Ayşe Ateş’in feryadını duymadı. Kamuoyunun iddialarını görmezden geldi. Şimdi CHP lideri Özel, Meclis’ten tüm Türkiye’nin duyacağı şekilde seslendi. Ve Ateş cinayetindeki ses perdesini araladı. İki silüeti aydınlattı. Bu kadar risk ve tehlike karşısında susan kurda ‘kurt’ demezler.

    Benden söylemesi; bu ‘Ateş MHP’yi yakar…       

     

     

     

     

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Takiye ahlakı neden iflas etti?

    Takiye ahlakı neden iflas etti?

    Dünyanın hemen her yerinde politikacılar ahlak, dürüstlük ve tutarlılık bakımından sıklıkla eleştirilirler. Ne yazık ki günümüzde birçok kişi yaşadığı ülkelerdeki politikacıları yalancılıkla, ikiyüzlülükle ya da çıkarcılıkla suçlar. Dizi, film ve edebiyattaki politikacı figürleri de genellikle bu ahlaksız profili gözümüzde canlandırır. Güç ve iktidarın insan karakterindeki ifsat edici etkisi, denge ve kontrol mekanizmalarındaki boşluklar ve pedagojik yetersizlikler günümüzde ahlaksız politikacı profilini öne çıkarıyor. Yine de dindar olan ve dini kimlik üzerinden siyaset yapan kişi ve grupların ahlaksızlığı üzerinde durulması gereken bir husus. Topluma oldukça dindar ve prensipli bir profil çizen bu politikacılar bütünüyle pragmatist, riyakâr, bencil ve ilkesiz siyasetlerini nasıl bu kadar kolay gizleyebiliyorlar? Türkiye’deki siyasal İslamcılar özelinde ahlak ve ahlaksızlığı aynı kişilikte birleştirmeyi sağlayan en kullanışlı araç ise takiyedir. Peki takiyenin dini kaynağı var mıdır? Bunu anlamak için ilk önce Kur’an’ın korku ve sevgi kavramlarına yaklaşımını ele almak gerekir.

    Korku en güçlü duygulardan birisidir. Korkuyu dikkate almadan insanı anlamak mümkün değildir. Bundan dolayı dinlerde Tanrı’yı sevmek kadar korkmak da önemli görülmüştür. Ancak İslam dininde soyut sevgi ve korku duygularından ziyade sevgi ve korkunun pratiğe yani amele yansımaları daha fazla ön plana çıkmıştır. Nitekim sevgi yerine taat korku yerine takva duygularına vurgu yapılmıştır. Hatta Kur’an’da, “De ki ey Peygamber! Allah’ı seviyorsanız, bana itaat edin ki Allah da sizi sevsin.” (Al-i İmran 31) buyrulmuştur. Böylece soyut sevginin pratiğe yansımasının önemi vurgulanmıştır.

    Korku duygusunun pratik hayata yansıması ise korunmak anlamına gelen takva kavramıyla ifade edilmiştir. Takvanın ne kadar güçlü ve önemli bir davranış olduğu ayet-i kerimede, “Allah katında en şerefli ve değerliniz en takvalı olandır.” (Hucurat 13) şeklinde açıklanmıştır. Takva yalnızca hukuki ve ahlaki kurallara uymayı değil aynı zamanda Allah Teala’nın kâinata koyduğu kanunlara karşı saygıyı da ifade eder. Takva dini literatürde Allah’ın yasaklarından sakınmak şeklinde anlaşılır.

    İnsan tabiatında var olan korku duygusunun dini literatürde Allah’a saygı ve O’nun gazabından korunma şeklinde tezahürü aslında bize gerçekte yalnızca O’ndan korkmak gerektiğini ifade eder. Ancak insan diğer insanlardan da korkar. Bu korkunun Allah korkusunun önüne geçmemesi gerekir. Ancak istisnai olarak bazen insanlardan korkmak ve korkunun gereği olarak onlardan gelecek tehlikelerden sakınmak gerekir. İşte Kur’an, bu insani durum karşısında ne yapılacağını da açıklar: “Müminler, müminleri bırakıp, kâfirleri velî edinmesinler! Kim böyle yaparsa, Allah ile ilişiğini kesmiş olur. Ancak onlar tarafından gelebilecek bir tehlike olursa başka! Allah sizi, Kendisine isyan etmekten sakındırır. Dönüş yalnız Allah’adır.” (Al-i İmran 28)

    Ayet kafirlerden gelecek tehlike karşısında müminlerin kendini korumasına izin verir. Bir başka ayette ise bu korumanın şartları biraz daha açık bir şekilde şöyle ifade edilir: “Kalbi imanla dolu olarak mutmain iken, dini inkâr etmeye mecbur bırakılıp da yalnız dilleriyle inkâr sözünü söyleyenler hariç, kim imanından sonra Allah’ı inkâr ederek gönlünü inkâra açar, göğsüne küfrü yerleştirirse, onlara Allah tarafından bir gazap, hem de müthiş bir azap vardır.” (Nahl 106)

    ZAMANLA AHLAK HALİNE GELEN TAKİYYE
    Bu ayetlerin sebeb-i nüzulü olarak gösterilen Yasir ailesinin başına gelenler, ayetlerde anlatılan durumu daha açık ve somut bir şekilde anlamamıza yardım eder. Annesi ve babası işkence ile öldürülen Ammar b. Yasir işkence altında inancını inkâr etmek zorunda kalmıştır. Durumunu gelip anlatınca Hz. Peygamber, “Yine sana işkence ederlerse, onlara istediklerini söyle ama kalbi inancını kaybetme.” diyerek, ona bir çözüm yolu göstermiştir. Bu ayetlerden ve Hz. Peygamber zamanında yaşanan örnekten hareketle İslam fakihleri savaş durumunda ve ölüm tehlikesi altında bir insanın kalbi inancını kaybetmemek şartıyla diliyle aksini ifade etmesine izin (ruhsat) vermişlerdir. Ancak bu sözlü itiraf bir başkasına zarar vermemeli ve tehlike zanni bir ihtimal değil somut ve hayatı tehdit edici mahiyette olmalıdır.

    İslam fakihleri bu durumu takiye yerine yine Kur’ani bir kavram olan ikrah kavramı altında fıkıh kitaplarında ele almışlardır. Zira 12 imam Şiiliği ayette farklı bir formuyla geçen (tukâh) takiye kavramını politik muhalefetlerinin merkezine yerleştirmişlerdir. Uzun süre muhalif ve azınlık olarak yaşayan Şiiler kimliklerini korumak için gizliliğe önem vermiş ve olduklarından farklı görünmeye çalışmışlardır. Bu yaklaşım onları bir süre sonra istisnai ve birtakım şartlara bağlanmış takiye izninin kapsamını genişletmeye sevk etmiştir. Zamanla bir ahlak haline gelen takiye anlayışı Şii ilim adamlarının ahlaki güvenirliklerinin tartışmalı hale gelmesine sebep olmuştur. Bundan dolayı günümüzde bazı Şii aydınlar bu uygulamaya tamamen karşı çıkmakta bir kısmı da kapsam alanını sınıflandırarak yıkıcı toplumsal etkisini azaltmaya çalışmaktadır. Ancak azınlık ve korku siyasetinin bu önemli enstrümanı günümüz politik sahnesinde İslamcı politikacılar tarafından yeniden canlandırılmıştır. Siyaseti cihad olarak algılayan ve kendilerine taraf olmayan Müslüman çoğunluğu cahiliye toplumu olarak adlandıran İslamcılar bu söylemi rahatlıkla içselleştirmişlerdir.

    Siyaset sahnesinde başarılı olan siyasi İslamcılar rakipleri tarafından takiyeci olarak suçlanıyordu. İktidara gelince takiye ahlakı yağma ve talanı meşrulaştırıcı bir fonksiyon gördü. Samimi dindarlar bu durumdan duydukları rahatsızlığı ifade ettiklerinden dolayı suçlandı ve zindanlara atıldı. Şu an Türkiye’deki İslamcı iktidar hem ekonomik hem de politik açıdan gerileme sürecine girdi. Buna paralel olarak hayal kırıklığına uğrayan gençler, takiye ahlakının sonuçlarını sorgulamaya başladı. İslamcı politikacılarla İslam’ı özleştirdikleri için de öfke ve hayal kırıklıklarını doğrudan dine yöneltmeye başladılar. Neticede politik açıdan zirve yapan İslamcılık ahlaki açıdan tam bir yıkıma sebep olmuş gözükmektedir.

    Daha Fazla Göster:
    Takiye

    AYHAN TEKİNEŞ
    29 Nisan 2024 GÖRÜŞ

    Kaynak: Kronos
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • İmamoğlu ABD’de olsa, siyasi kariyeri bitmişti!

    İmamoğlu ABD’de olsa, siyasi kariyeri bitmişti!


    ADEM YAVUZ ARSLAN | YORUM

    “Gündemde bu kadar önemli konu varken neden İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu ile Roma’ya giden gazetecileri yazı konusu yapıyorsun.” diyenler olacaktır. Mesele sadece İmamoğlu’nun kendi yandaşlarını alıp Roma’ya gezmeye gitmesinden ibaret olsa haklı olabilirdiniz. Fakat olay sistemik ve İmamoğlu ya da Erdoğan ile sınırlı değil. Sadece siyasiler değil, gazetecilere bakan yönü de var.

    Daha önce Amerika Günlüğü köşesinde ‘Başkanın uçağı ve gazeteciler’ başlıklı bir yazı kaleme almıştım. O yazı da Ekrem İmamoğlu ve ekibinin Karadeniz seyahatine davetli gazetecilerden hareketle sistemik sorunu, ABD’nin uygulamasını anlatmış ve “Türkiye’de de benzeri bir sistem kurulmadığı sürece kişiler gelir gider ama tartışmalar bitmez.” demiştim. Son Roma gezisiyle iki yıl önce yazdığım yazıdaki öngörüm gerçekleşmiş oldu.

    Ekrem İmamoğlu ve kurmayları olaylı Karadeniz seyahatinden ders almadılar, hatta vites büyüttüler. Bu kez özel uçak kiralayıp 40 küsür gazeteciyle Roma’ya gittiler.

    Tartışmalar malumunuz.

    Kimler katıldı, neler yediler içtiler size anlatıp vaktinizi alacak değilim. Eğer, “Parasını biz ödediğimize göre ne yaptıklarını da bilseydik!” diyenlerdenseniz ‘eh siz de haklısınız’ ama yine de ‘İşin esasına odaklanalım’ derim.

    Her siyasetçi halkın parasıyla kendine yandaş medya yaratmak ister. İstisnaları yok değil ama dünyanın her yerinde böyle. O yüzden Amerika gibi medeni, gelişmiş ülkelerde bu konuyu düzenleyen sıkı kurallar var. 10 yıldır ABD’nin başkenti Washington’da gazetecilik yapan ve ABD medyasını yakından izleyen birisi olarak kısaca durumu özetleyeyim:

    Öncelikle; ABD başkanı da olsanız attığınız her adım, harcadığınız her kuruş denetime tabi. Gazetecilerin siyasilerle ilişkileri ve seyahatlere katılmasının ise çok sıkı kuralları var.

    Mesela Amerikan başkanlık uçağına binecek herkes (başkanın kendisi hariç) para ödemek zorunda. Hem de “first class” parası ödeniyor.

    Başkanın korumaları, danışmanları, bürokratlar vs. o uçakta kim varsa bilet parası Beyaz Saray tarafından çalıştıkları kurumlara kesiliyor.

    Bütün bu işleri Beyaz Saray Yolculuk Hizmetleri birimi yapıyor. Eğer başkan politik kampanya için başkanlık uçağını kullanıyorsa uçağın tüm masrafları partisine fatura ediliyor.

    Başkanın çocuğu ya da eşi bile olsanız uçağa bedava binemezsiniz. Resmi göreviniz yoksa uçak paranızı başkana kesiyorlar.

    ABD’de uygulanan sistemin temeli şeffaflık ve adalet ilkesine dayanıyor. Başkanın uçağında 12 gazeteci için kontenjan ayrılıyor.

    Ama en önemli konu şu: Başkanın seyahatini izleyecek gazetecileri Beyaz Saray, başkan ya da herhangi bir devlet kurumu belirlemiyor. Daha doğrusu belirleyemiyor.

    Yani Erdoğan gibi uçağa yandaşları doldurup gezemiyorsunuz. Uçağa binecek gazetecileri bir meslek örgütü olan Beyaz Saray Muhabirleri Derneği belirliyor.

    Burada da sıkı düzenlemeler var.

    Gazeteciler uçağa dönüşümlü binebiliyorlar. Tabi ki uçağa binenler de first class fiyatından para ödemek zorunda. Uçakta yedikleri içtikleri, seyahat boyunca yaptıkları tüm harcamaları kendileri ödemek zorunda. Yani ABD başkanının uçağına binip haber takip etmek çok pahalı bir şey. Bu yüzden bir çok medya kuruluşu ABD başkanının uçağına binmek istemeyebiliyor.

    Bir diğer kritik uygulama da şu: Uçağa binen gazeteciler ‘özel haber’ yapamıyor. Uçaktaki açıklamalar, röportajlar ortak havuza aktarılıyor ve herkes o haberleri kullanıyor.

    Özetle başkan ya da danışmanları kendilerine yandaş bir ekip oluşturup devlet imkanlarıyla gezip tozamıyor.

    Ekrem İmamoğlu’nun İBB bütçesinden 35 gazeteciyi Roma’ya gezmeye götürmesi kamuoyunda tepkiye neden oldu.

    ERDOĞAN UÇAĞI BİR SİLAHA ÇEVİRDİ 

    Tekrar Türkiye’ye dönersek… Eskiden siyasilerin seyahatlerini muhabirler izlerdi. Ancak Erdoğan rejimi çok şeyde olduğu gibi bu alanda da kendi tekelini inşaa etti. Erdoğan, uçağına sadece ‘sevdiği’ isimleri aldı. İlk dönemlerde nispeten de olsa renklilik vardı ama 2012 sonrası Erdoğan’ın uçağına binmek bir imtiyaz haline getirildi. Artık ‘yandaş’ olmanız yetmez, ‘öz hakiki yandaş’ olmanız gerekiyor.

    İmamoğlu’nun lüks Roma seyahati sonrası Ahmet Hakan ve Hilal Kaplan gibi troller hemen “Biz Cumhurbaşkanının uçağında paramızı kendimiz ödüyoruz!” gibi argümanlara sığınıp İmamoğlu’na yüklendi. Her zaman olduğu gibi Aktroller yine yalan söylüyor.

    Çünkü; Erdoğan’ın uçağına binmek için öncelikle Saray’dan tastiklenmeniz gerekiyor. Yani öz hakiki yandaş değilseniz hiç şansınız yok. 

    İkincisi Erdoğan’ın ultra lüks uçağına para ödemiyorlar. Orada yedikleri first class yemeklere de. (Burada ABD örneğini hatırlayın, bırakın yemeği içtiğiniz suya bile first class parası ödüyorsunuz) Ahmet Hakan ve Hilal Kaplan gibilerin haklı olduğu tek konu var; gazetecilerin otel parasını kurumları ödüyor. 

    Yemeklere gelince, teoride gazeteciler ödüyor ama pratikte öyle olmuyor. Erdoğan’ın yakın kurmaylarından birisi mutlaka o gazetecilerin yemek parasını ödüyor. Bu arada şunu not edelim; özellikle ABD’ye geldiklerinde birden fazla öğünde ünlü etçilere gidiyorlar.

    Oralardaki fiyatların ne kadar yüksek olduğunu söylemeye bile gerek yok. Tabi o faturaları da vatandaş ödüyor. Şöyle söyleyeyim; eğer Cumhurbaşkanlığı, Dışişleri Bakanlığı ve diğerlerinin hesapları alıcı gözle incelense neler çıkar neler. 

    Mesela ünlü bir bürokratın Dışişlerine ödettiği yemek faturasının orta büyüklükte bir ilçeyi doyuracak kadar yüksek olduğunu söylemeliyim. Kısacası Erdoğan’ın uçağındaki gazetecilerin de masrafı vatandaşın sırtında.

    AKP hükümetinin başlattığı bir uygulama daha var. Her bakan artık özel uçakla seyahat ediyor. Seyahatine de mutlaka birkaç yazar davet ediyor.

    Onların uçak biletleri dahil tüm masrafları bakanlıklar tarafından karşılanıyor. Başkan ya da bakanlar böyle yapar da belediyeler durur mu?

    Onlar da “resmi seyahat” adı altında uçak dolusu isimle seyahatler yapıyorlar ve her türlü harcama milletin sırtında. Hal böyle olunca da gazetecilerle siyasiler arasında mesafe kalmıyor. Dolayısıyla en çok yalakalık yapan uçağın baş köşesine yerleşiyor.

    Yeri gelmişken bir şeyi daha hatırlatayım…

    ERDOĞAN’IN 13 BİDEN’İN 2 UÇAĞI VAR 

    ABD’de Türkiye’deki kadar bol miktarda VIP uçak yok. Erdoğan’ın 13 uçağına karşı Biden’ın iki uçağı var. Onlar da yedekli kullanılıyor. Uçaklar bugün itibariyle 35 yaşındalar ve yaşlandıkları yönünde ciddi eleştiriler var. Bakanlıklar, milletvekilleri ya da belediye başkanlarının özel uçakla seyahat etmesi konuşulmaz bile.

    ABD kongresi başkanı, milletvekilleri, senatörler ya da üst düzey bürokratlar tarifeli uçaklarla seyahat ediyorlar. Aslında mevzuat Kongre üyelerine business class uçma imkanı veriyor ama seçmen linçinden korkan siyasiler bu hakkı kullanmıyor.

    Kongre üyelerinin ya da üst düzey bürokratların seyahatleri sıkı denetime sahip. Savunma bakanı ve komutanlar da keyfine göre özel uçakla uçamıyor. Devlet görevi bile olsa bu uçuşlar sıkı prosedürlere sahipler.

    Mesela devlet görevi ile uçulsa bile eğer gidilecek yere bir ABD firması uçuyorsa bilet oradan ve en uygun tarifeden alınmak zorunda. Kamu görevlileri geçerli bir sağlık gerekçesi yoksa business class uçamıyor.

    Başkan bile olsanız kamu kaynaklarını kafanıza göre kullanamıyorsunuz. Başkan ya da belediye başkanı iseniz uçağa, VIP otobüse atlayayım gazetecileri ağırlayıp kendi propagandamı yapayım diye düşünemiyorsunuz bile.

    İmamoğlu’na gelince; halkın kendisine verdiği desteği okuyamıyor. Oysa ki aldığı oy Erdoğan ve AKP’ye duyulan öfkenin sonucu. Eğer İmamoğlu’da Erdoğan’ın yaptıklarını yapacaksa seçmen neden ona oy versin ki? Aslı varken çakmasına neden itibar etsin?

    İmamoğlu eleştiriler üzerine “Gerekli dersleri çıkaracağız” şeklinde beyanlarda bulundu. Ancak çok da umutlu olmamak gerek. Zira iki yıl önceki olaylı Karadeniz seyahati sonrasında da benzeri ifadeler kullanmıştı.

    Dolayısıyla ABD benzeri bir düzenlemeye gitmediğimiz sürece Erdoğan gider İmamoğlu gelir, onlar gider başkası gelir ve her gelen kendi yandaşlarına torpil geçer.

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Ayarı bozuk altını Kenya’dan getirip bulyona çeviriyorlar

    Ayarı bozuk altını Kenya’dan getirip bulyona çeviriyorlar


    2023 yılının ağustos ayından beri altın ithalatı fiilen yasak. Geçen ay Ziraat Bankası’na ve Vakıf Katılım’a aylık sınırlı kota tahsis edilse de yılda 200 ton altına ihtiyaç duyan Türkiye için kotanın bir kıymeti yok. “Güvenli liman” yasağı devam ediyor.

    Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek cari açığı düşürmenin kestirme yolunu böyle buldu. Altın ithalatını cebren azaltılırsa döviz talebi azalabilirdi.

    Oysa yasak kayıt dışı ithalatını hortlattı. Sadece İstanbul Havalimanı’nda geçen hafta bebek arabasının zulasında 73 kilo külçe altın çıktı.

    Gümrükte yakalanan buzdağının görünen kısmı. Kaçak altıncıların yeni güzergâhının kavşağında artık Türkiye öne çıkıyor. 500 milyon dolarlık rank Adalet ve Kalkınma Partisi’ne (AKP) yakın 50 civarında ismin cebine girdi. Vergi kaybı da cabası.

    AFRİKA’DAN AYARI BOZUK ALTINI TÜRKİYE’YE GETİRİYORLAR

    Müteşebbis Alphan Manas kaçakçılığa dair çarpıcı bir anektod aktardı: “ABD’den daha önce proje yaptığımız bir fon yöneticisi beni aradı. Türkiye’ye Afrika’dan ‘%96+ Saflıkta Altın Dore Külçeleri (Gold Dore Bars of 96%+ Purity)’ özellikleriyle her ay 100 milyonlarca değerinde altının bir askerî havalimanına indirildiğini, bunun bir (İsmi bende saklı) rafineride bulyona çevrildiğini söylemişti.”

    Saflık derecesi daha düşük altınları Kenya’dan gayriresmî yollarla (Askerî uçaklarla) Türkiye’ye naklediyorlar.

    Kaçak altının izini sürdüm. Sektörden isimlerle görüştüm.

    Edindiğim bilgiye göre; Kenya haricinde Libya, Birleşik Arap Emirlikleri (Dubai), Hindistan ve Azerbaycan üzerinden kaçak altın geliyor. Venezuela altınları 2023 yılının mayıs ayına kadar başı çekmiş. Venezuela’nın yerini Kolombiya ve Ekvador menşeli altınlar almış.

    Ayarı bozuk altınlar eritilip 99,9 damgası vurularak piyasaya sürülüyor. Cümle âlem bunu biliyor. Hatta İngiltere’de kuyumcular “saf altın” değil diye, Türkiye menşeli altın almıyor.

    ALTINI GÜMÜŞÜN İÇİNE ERİTİYORLAR

    Mücevherciler ve kuyum esnafı  mevzunun farkında. İsim isim kim ne yapıyor bilinse de MASAK, Emniyet ve Maliye Bakanlığı seyirci.

    İrtibatlar yüksek mevkilerden. Bir kaynağım, “İstanbul Kapalıçarşı’da bile bu altınlar el değiştiriyor. Bir an cesaret bulup, ‘Şunlar kaçak altın getiriyor diyeni iki gün yaşatmazlar.” dedi.

    Altının konvansiyonel yollarla getiremiyorsanız insanlık tarihi kadar eski bir metot, kaçakçılık devreye giriyor.

    Piyasada arz krizi baş gösterince kiloda dış piyasa ile Türkiye arasında 1.500 dolara kadar fark çıkıyor. Fark bir ara 5 bin 500 dolara kadar tırmanmıştı.

    Serbest Görüş:

      dLondra’dan paket mesajı: Olmamış, emekli maaşında tenkisata gidin!

      dHalkbank’tan esnafa kredi şoku

      dGaranti’den promosyona rekor zam

     

    Gelen altınların ayarı düşük ise, kiloda milyonlarca lira kimin cebine gidiyor?

    Kaçakçılar hızlı sevkiyat için uçağı tercih ediyorlar.

    Kaçakçılar daha fazla miktarda altın getirmek istediğinde gümüş ithalatını artırıyor.

    İthal edecekleri gümüşün içine altını eritiyorlar ve gümüş Türkiye’ye gelince altın ayrıştırılıyor.
    Altın daha sonra kuyumculara satılıyor.

    AYARI BOZUK ALTIN TUZAĞINA DÜŞMEYİN

    Ayarı bozuk altın, daha yüksek kalitedeki altına dönüştürülmek üzere işleniyor. Kaçakçılık o kadar büyük ki burada milyarlarca liradan bahsediyoruz.

    Standart dışı altın kaçakçılığındaki artışın hükûmetin altın ithalatına yasak getirmesinin ardından geldiğini unutmayalım. Yasak kararının yangını benzinle söndürmeye çalışmaktan ne farkı var.

    Sahte altın vurgunu birilerini ihya ederken, altın yatırımcısını endişelendiriyor. Darphane’nin imal ettiği çeyrek altın, Cumhuriyet altını, yarım altın ve Reşat gibi altınları tercih etmekte fayda var. Altın alırken tanıdık ve muteber kuyumcu tercih edilmeli.

    Borsa İstanbul’da Darhane’nin 0,01 gram (24 ayar) altın sertifikası da sahte altına karşı sigorta olabilir.

    Altın gibi evrensel standardı olan kıymetli metalin sahtesi olsa olsa kayıt dışı ekonominin zirveye tırmandığı Türkiye’de tedavüle sürülebilirdi.

    Gri listeye niye itiraz ediyorsunuz ki! Kara listeye düşürmedikleri ile teselli bulalım.

    —————————————

    İletişim için:

    https://www.youtube.com/turhanbozkurt

    Twitter: @turhanbozkurTV

    https://www.facebook.com/TurhanBozkurt/

    e-posta: [email protected]

    TURHAN BOZKURT
    20 Mayıs 2024 HABER ANALİZ


    Kaynak: Kronos
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Travma ve sanat

    Travma ve sanat



    İlk defa bir tiyatro grubu ile sanat çalışmalarının içinde yer aldım. Lisede oluşturduğumuz b topluluğu yönetenler Can Şenliği oyuncularıydı. Kadınların ve kız çocuklarının hiçbir söz hakkının olmadığı bir evde büyüdükten sonra sesimi duyduğum ilk platformdu tiyatro. Uzun süren dramaturji tartışmaları, kız çocuklarının baba evinden evlenmeden de kaçabileceklerini gösterdi. Karar verdim ben üniversiteye giderek “O” evden kaçacaktım.

    Üniversitede de, tiyatro çalışmalarına devam ettim. Çok kötü bir oyuncuydum… Görünür olma isteğim yüzünden kötü bir oyuncu olduğumu bile bile tiyatrodan vazgeçemedim. Yaşadığım travmanın utancıyla hayatın içinde görünmez olmak isterken sahnede görünür olmak isteği çatışıyordu sürekli.

    Müzik, acıyı sağaltmamı sağladı. Uzun havaları, türküleri bol bir memlekette doğdum. Türküler ağlamamı kolaylaştırmanın yanında acımı insanlara anlatamadığım yerde başkalarının acısını üzerinden acımı anlatmamı kolaylaştırdı. Birçok enstrümanı öğrenmeye çalıştım. Hiçbirini doğru düzgün çalamadım. Hep yarım bıraktım. Başka işlerde olduğu gibi müzikte de başarmaktan korktum.

    Yirmili yaşların sonunda sinema girdi hayatıma. Sinema kendime dışardan bakmamı sağladı. Kötü olay benim değil filmin karakterinin başına geliyordu. Bu kendime ve acıma bakabilmemi kolaylaştırdı. Sinemanın bir başka tarafı filmleri yönetenler dünyayı yönetenler gibi değildi. Filmleri yönetenler mağdurdan yanaydı. Ve filmler mutlu sonla bitiyordu…

    DÖNÜM NOKTASI: BOYALI KUŞ

    Edebiyat ise terapilerime eşlik etti. Hayatımda dönüm noktası olan eser ise ”Boyalı Kuş”tu. Jerzy Kosinski ’nin 1965 ‘te yayınlanan otobiyografik romanı Boyalı Kuş, İkinci Dünya Savaşı sırasında ailesini bulmaya çalışan bir çocuğun yolculuğunu anlatır. Savaşın vahşeti gibi görünen çocuğun yaşadıkları ve tanıklıkları, insanın doğasındaki vahşettir. Sık sık hayvanların yaşamlarındaki vahşetle paralellik kurularak verilir insanın vahşeti. Bilincimizin, vahşi doğamızı değiştirmediğini gösterir Kosinski.

    Romanın kahramanı hayal edilemez işkencelere maruz kalır. Ayakta toprağa gömüldüğünde kargalar parçalar kafatasını. Bir çuvalın içinde kediler gibi boğulması için nehre atılır. Kendisini parçalamak için bekleyen köpeğin bulunduğu odada bileklerinden tavana asılır. Tecavüze uğrar, hırsızlık yapar, adam öldürür… Boğulması için bir lağım çukuruna atılır. Bunlara maruz kalmasının tek sebebi ise sarı saçlılar arasında siyah saçlı bir çingene olmasıdır.

    Yanında çalıştığı kuş bakıcısının boyadığı renkli kuş gibi… Diğerlerinden farklıdır. O bir yabancıdır. Yabancı olan topluluğu korkutur. Topluluğun güvenliği için onu yok etmek gerekir. Kafesten gökyüzüne bırakıldığında türdeşleri boyalı kuşu öldürür. Çocuk ise bir türlü ölmez. Kitabın ortalarında artık istediğim buydu. Hayatta kalsa bile yaşadıklarını asla unutmayacak çektiği acılar hiç azalmayacaktı. Nitekim de öyle oldu. Savaş bitince çocuk anne babasına kavuştu. Acılarını dindirmek için yeni acıların içine attı kendini. Diğer çocuklar gibi olamadı. Gündüz uyuyup geceleri tehlikeli hayatlara karışarak geçirir çocukluğunu. Siyah saçlıların arasında da öteki olmaktan kurtulamadı.

    Benim hayatımda dönüm noktası olmasının sebebi ise daha önceki terapistlerim beni herkes gibi olmam için zorlamalarıydı. Herkes gibi olamıyordum ve olamadığım için kendimi suçluyordum. Halbuki ben sekiz yaşından beri bu toplumun ötekisiydim. Boyalı Kuş gibi hiçbir suçum olmasa da… Babamın ensest yasağına karşı gelmesi beni bu toplum ötekisi yapmıştı. Öteki olduğumu kabullendiğim gün, beni ötekileştirenin bu toplum olduğunu anladığım ve bunda hiçbir suçum olmadığını fark ettiğim gün bende dönüşüm başladı.

    Sanat dünyayı değiştiremedi ama hayatta kalmamı sağladı.


    Meliha Yıldız: 1975’te, birçok ihmal ve istismarın yaşandığı bir evde doğdu. Kırk dört yaşında, bir video-röportajla yaşadığı cinsel istismarı ifşa etti. Bu, onun için mağdurluktan aktivistliğe giden yolculuğun başlangıcı oldu. Türkiye’de, aile içi cinsel istismarın “mağdur” tarafından anlatıldığı ilk kitap olan Kutsal Tecrit’i 2021 yılında yazdı. İkinci kitabı Uçurum Kenarındaki Salıncaklar 2023 yılında yayınlandı. Özellikle yazılarıyla çocuğun cinsel istismarı konusunda aktivizm çalışmaları yapmaya devam ediyor.

    Kaynak: Artı Gerçek
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***