Kategori: Görüş & Analiz

Serbest Görüş farklı bakış açıları ve derinlemesine analizlerle güncel olayları ve toplumsal sorunları inceler. Uzmanlardan ve düşünce liderlerinden gelen detaylı yorumlar, eleştiriler ve stratejik analizlerle okuyuculara geniş bir perspektif sunar. Sitemiz günün önemli konularını anlamak ve derinlemesine bilgi edinmek için ideal bir kaynak.

  • Orhan Çerkez’e teşekkür ve ‘Beton değil park’

    Orhan Çerkez’e teşekkür ve ‘Beton değil park’


    Dr. Abbas KARAKAYA


    Hamidiye Mahallesinde iki park var: Mecidiye ve Doğa adında iki park.

    Mahalle nüfusu 31bin. 7075 çocuğa iki park.

    Öbür parklar telefon ekranı kadar. At nalı kadar, sadece kağıt üstünde kağıttan park.

    Oynarken 10 kişi, depremde 7 kişi bile yan yana gelemez. Kıyıda köşede kalmış üstüne bina kondurulamayacak ‘artık’ alanlar aslında.

    CHP’li Çekmeköy Belediyesi Mecidiye Parkı’ndaki işgale dün son verdi.

    Sevinçle teşekkür ederiz.

    Az buz işgal değildi bu.

    Her gün minik minik eklemelerle küçücük büfe yaş günü, nişan yapılacak hale getirilmişti.

    Geniş bahçesi, içinde kömür sobası yakılan yayla gibi salonuyla.

    Tipik bir AKP yandaşlığı. Kamu malına çökme. Halkın olanı yağmalama.

    Yeni belediye başkanı Orhan Çerkez bu yağmayı durdurdu. Ne kadar teşekkür etsek azdır.

    Fiyatları sebebiyle zaten çoğumuz yanına yaklaşamazdık.

    Anneli çocuklar, emekliler, yaşlılar hele hiç…

    Orhan Çerkez’e ne kadar teşekkür etsek azdır.

    İş makineleri dün 15 yıldan (3 dönem AKP belediyesi) bu yana kamu için çalıştı.

    Parkın en güzel yerine çökmüş, yandaşın gecekondu cafesini kaldırdı.

    Şimdi buraya ne yapılacak? İşte, biz mahalleliyi diken üstünde tutan bu.

    Orhan Çerkez yandaş kafenin yıkıldığı gün, yani dün (28 Mayıs 2024, Salı) Mecidiye Parkı’na gelip parkta bulunan mahallelilere ‘müjde’ vermiş:

    Mecidiye Parkı’na bir ’emekli kültür evi, sosyal kafe’ yapacağız, demiş.

    Emeklilerin kahvaltı yapacağı, çay, kahve içeceği, sonra gazete okuyacağı…

    Panellere katılacağı, sinema, tiyatro izleyebileceği…

    Kadınların el işleri, el sanatları yapabileceği bir yer…

    Yeni mekanda yok yok!

    MAHALLELİ GÖZÜNDEN DURUM

    Emeklilerin derdi geçinememek, işsizlik. Gürültü, hava kirliliği, ödenemeyen faturalar…

    Mecidiye Parkı’nın depreme duyarlı bir park haline getirilmesi çok gerekli.

    Parkta ihtiyaç olan, ucuza çay, su satılan bir büfe (seyyar bile olabilir) ve tuvalettir.

    Parkı bunun dışında betona boğmak hata olur.

    Parkların, kentlerin betonlaşması AKP’nin işidir.

    AKP belediyeciliğini devam ettirmek olur.

    Bu belediyeciliğe hepimiz, tüm canlılar doymadık mı?

    Geçmiş dönemin AKP’li yönetimi Çekmeköy Belediyesi’ne büyük bir borç bırakmışken…

    Kaynak sorunu varken EKE (emekli kültür evi) bir israftır.

    Mecidiye Parkı’nı ne ad altında olursa olsun, betona boğmak hata olur.

    Ayrıca…

    Mecidiye Parkı’nın 400 metre ötesinde Hamidiye Kültür Merkezi vardır.

    Beş yüz metre ötesinde (Doğa Parkı Şahinbey Kapısı) bir kültür merkezi inşaatı var. O neden tamamlanmıyor?

    Mevcutların daha etkin kullanımı üzerinde düşünmek, daha az beton, daha çok yeşil daha iyi olmaz mı?

    Sayın Çekmeköy Belediye Başkanı Orhan Çerkez

    Mahalleli BETON DEĞİL PARK diyor.

    Bizi duyacağınıza inanıyoruz.

    Kaynak: Artı Gerçek
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Müslümanların ‘evrim’ korkusu 

    Müslümanların ‘evrim’ korkusu 


    M. AHMET KARABAY | YORUM

    Beştepe Sarayı, çeyrek yüzyıldan bu yana eğitim sistemine vurduğu darbeleri ete kemiğe büründürüp yeni bir “maarif modeli” ortaya koydu. Yeni modeli Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin sunuyor olsa da ardında Tayyip Erdoğan’ın durduğunu bilmeyen yok sanırım.

    AK Parti Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, 31 Mart seçimlerinden istediği başarıyı elde edebilseydi bugün yeni anayasayı ve hilafetin getirilmesini konuşuyor olacaktık. Buna ilişkin görüşlerimi 22 Mart’ta 1 Nisan sonrası Türkiye’nin gündeminin ne olacağına ilişkin yazımda anlatmaya çalışmıştım.

    İstediğini elde edemeyince yeni anayasanın yanından hilafet alınıp eğitimin içeriği getirildi. Beştepe Sarayı’nın talepleriyle örtüştüğünü ortaya koymak amacıyla adına da “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli” denildi.

    Henüz taslak halinde bulunan metin, 26 farklı öğretim programı ve bir ortak metinden oluşuyor. Toplamda ise 3 bin sayfadan fazla bir hacme sahip. Kavramsal ve tanımsal değişiklikler getiren taslakta en çok tartışmaya neden olan değişikliklerden birisi biyoloji dersinin içeriğinde yapılan değişiklikler oldu.

    Yeni müfredatta yapılan birtakım değişikliklerin gerekçelerini de öğrendik. Matematikten integral zor olduğu gerekçesiyle çıkarılmış. Evrim kuramı ise biyoloji dersinden ispatlanmamış teori olduğu gerekçesiyle atılmış. Bunun yerine “yaratılış teorisi” konulmuş.

    Doğruluğu yanlışlığı ayrı bir konu. Arama motoruna evrim teorisinin hangi ülkelerde okutulmadığını sorgulatırken karşıma ilginç bir sonuç çıktı. Dünyada sadece 5 ülkede okutulmuyor. Bunlar, Fas, Cezayir, Lübnan, Umman ve Suudi Arabistan. Şimdi bunlara bir de Türkiye ekleniyor. Bu ülkelerin ortak özelliğine baktığınızda hepsinin de Müslüman ortak paydasına sahip olduğunu görüyoruz.

    Muhtemelen öteki 5 ülke de bizdeki gibi bu teoriyi “bilimsel olarak ispatlanmadığı” gerekçesiyle müfredat dışı bırakmışlardır. Peki bu ülkeler, dünya bilim liginde nerede dersiniz?

    İSLAM TARİHİNDE EVRİM TARTIŞMALARI?

    İslam tarihindeki 1000 yıllık evrim tartışmalarını birazdan aktaracağım. Ama önce Charles Darwin’in ortaya koyduğu evrim teorisi hangi temel üzerinde oturuyor ona göz atalım.

    Evrenin 4 milyar yaşında olduğu hesaplanıyor. Evrende bir toz zerresinden daha küçük yer işgal eden dünyada yaşamın birden başlamadığı, bunun aşamalı olarak gerçekleştiği var sayılıyor. Bu teoriye göre ilk yaşam formatı tek hücrelilerdi.

    Fotosentezle oksijen üretimi sonrasında atmosfer değişti ve çok hücreli yaşam gelişti. Balıklar, amfibiler, sürüngenler, kuşlar ve memeliler sırasıyla evrimleşti. İnsanlar, yaklaşık 200.000 yıl önce homo sapiens olarak ortaya çıktı.

    Evrimin bir olgu olduğu, Charles Robert Darwin’in (1809 – 1882) evrim açıklamasının bir teori olduğu görüşü bilim dünyasında daha çok kabul görür.

    Katolik kilisesi kendi duvarları arasında ortaya attığı evren görüşüne uymadığı gerekçesiyle Müslüman dünyasında tartıştığı “tekamül” bakış açısını temelden reddetti.

    Müslümanlar, 9’uncu yüzyıldan başlayarak 200 yıllık dönemi “İslam’ın bilimde dünyaya yön verdiği asırlar” olarak kabul ederler. Ne var ki bu dönemdeki bakış açısının neler olduğu konusunu bilmek istemezler.

    Bu dönemde insanın var oluşuyla ilgili “tekamül” teorisi en önemli tartışmalardan birisiydi. Tekamülün bugünkü karşılığı ise evrimden başka bir şey değil. O dönemdeki Müslüman alimler, yaratılışta “ibda” (var olmayan bir şeyin var edilmesi) çerçevesinde “O semâları ve yeri yoktan var edendir.” (En’am 6/101) ayetini kabul ettikten sonra tartıştıkları önemli ayrıntılar vardı.

    “Hani Rabbin, meleklere ‘ben yeryüzünde bir halife atıyorum’ demişti. Melekler ‘Ya Rabbi, sen yeryüzünde kargaşa çıkarmakta olan, kan döken birini mi atıyorsun?” (Bakara, 2/30) ayetinden hareketle insanlığın şimdikinden önce başka bir dönem geçirdiği var sayılıyordu. Zira “halife” kavramının Arapça “ardı sıra gelen”, “eskisinin yerine geçirilen” anlamına geliyordu.

    İngiliz doğa bilimci Charles Darwin…

    Bu tartışmaları en cesurca yapan isimlerin başında El-Cahiz (781 – 869) yer aldı. Yani Darwin’den 1000 yıl önce. 7 ciltten oluşan 350 dolayında hayvanı incelediği “Kitab el-Hayevan” (Hayvanlar Kitabı) adlı eserinde çevresel faktörün canlının fiziksel özelliklerini nasıl değiştirdiğini anlatır.

    Dünyadaki besin zincirinin bir hayvanın hayatta kalma ihtimalinden hareketle önemli tespitlerde bulunur. Farelerin kuşlara ve yılanlara yem olduğunu, yılanların da kendilerinden büyük olan sırtlanlar için besin kaynağına dönüştüğüne dikkat çeker: “Varoluş, başkasının yemeği olmaktan geçer, esas kural budur. Bütün küçük hayvanlar kendinden küçükleri yer ama her büyük hayvan kendinden büyüğünü yiyemez. İnsanlar da hayvanlar gibidir.”

    Cahiz, hayvanları alt gruplara ayırır ve basitten karmaşığa doğru sıralar. Hayvanları kendi aralarında tür ve cins olarak gruplandırır. Bunlara ek olarak, hayvanlar üzerinde çevrenin etkisine dikkat çeker. Hayvanların çevreye uyum sağlamak için değiştiklerini ve bu değişimlerini sonraki kuşaklara aktardığını anlatır: “Bir bölgedeki hava şartları kötüleşince, suyu kötüleşir, toprağı kötüleşir, bu durum hayvanların insanların fıtratını değiştirir.”

    Cahiz sonrasında da bugün adına “doğal seleksiyon” adı verilen döngüyü anlatır.

    İhvan-ı Safâ, bir kişi değil bir grubun adı. 10. yüzyılda Basra yöresinde kendilerini yönetimin şerrinden gizlemek amacıyla İhvan-ı Safâ adını alan grup, dini, felsefi ve ilmi araştırmalarıyla bilinir. Bir araya gelip yaptıkları çalışmaları paylaşan sonrasında da bunları yayınlayan grup, 52 kitaptan oluşan bir eser hazırlar.

    Canlıların oluşumu hakkında ortaya koydukları görüşler şu şekilde:

    “Üç alem bulunur. Her son üye, kendinden sonra gelen bir sonraki basamağın ilk üyesine bağlıdır. Mineraller, kendinden alttaki su ve toprağa ve onların da alt tipi olan aluminyum sülfat, demir sülfat ve zirkona bağlıdır. Kırmızı altın minerallerin en üst basamağıdır ve bitkilere yakındır. Bitkiler arasında yosun en alt kademededir, buna karşılık hurma, dişi ve erkeğinin bulunuşuyla hayvanlar ve bitkiler arasındadır. Salyangoz bitkilere en yakın hayvandır, fil ise -zekası gereği- insana en yakın hayvandır.”

    İhvan-ı Safâ’ya göre doğa, emirlere itaat eden bir mekanizma gibiydi. Doğal seleksiyonu Yaratıcının bir yardımı ve hikmeti olarak görür. İnsanın diğer varlıklara oranla üstünlüklerini ve becerilerini diğer hayvanlara benzetme yoluna gider. Bu görüşe göre insan, hayvanlardaki bazı becerilerin bir araya getirilmiş hali olarak izah edilir.

    Maymun, vücudunun insana benzemesi ile ön plana çıkar. Buna karşılık papağan, fil ve güvercin aklıyla, arı ise sanatı ile insana ait olan üstünlükleri ayrı ayrı temsil eder. Bu İslam’daki eşref-i mahlûkat (yaratılmışların en şereflisi) terimi ile de uyum gösterir. İhvan-ı Safâ, dünyada canlılığın aşamalı olarak oluştuğunu pek çok şekilde vurgular.

    Cahiz’i ve İhvan-ı Safâ’yı uzak bulanlara daha tanıdık bir isimle bu kavramları anlatmaya çalışayım. Farabi (870 – 950). İslam’ın altın çağı denilen dönemde yaşayan Farabi, “Muallim-i Sani” (ikinci üstat, ikinci hoca) olarak anılır. (Birincisinin Aristo olduğu genel kabul görür.)

    Biyografisinde 160 dolayında eserinin olduğundan söz edilen Farabi, “El-Medinetü’l Fâzıla (Faziletli Şehir- İdeal Devlet)” adlı eserinde var olmada maddi cisimlerin tabakaları hakkında geniş bilgi aktarır:

    “Evvelâ ustukuslar (hava, su, ateş, toprak/cevher) hasıl olurlar. Sonra o cins ve tabiattaki cisimler oluşur ki gaz ve bu grupta olan bulutlar, rüzgârlar ve havada vuku bulan diğer şeyler ve yerin dolayında, altında, suda ve ateşte olan şeyler bu kapsamda. Bunlardan da öteki cisimlerin var olması gerekir öyle ki:

    Evvela ustukuslar birbirleriyle karışarak bunlardan birbirine zıt olan birçok cisimler ortaya çıkar. Sonra, bu zıtların bir kısmı yalnız birbiriyle karışır; diğer bir kısmı ise hem birbiriyle hem ustukuslarla karışarak ikinci bir karışma oluşur ki bundan da suretçe birbirine zıt olan birçok cisimler ortaya çıkar.

    Böylece karışa karışa eski terkiplerden (sentezlerden) daha karışık yeni terkipler hasıl olmakla, öyle bir aşamaya gelirler ki artık karışma imkânını kaybederler ve onların karışmalarından hasıl olacak cisimler, onlardan da ustukuslar kadar uzak kalarak ihtilat (karışım) son bulmuş olur. Böylece bazı cisimler ilk ihtilattan, bazıları ikincisinden, diğerleri üçüncüsünden bazıları da son ihtilattan hasıl olurlar.

    Madenler nispeten sade ve ustukuslara daha yakın ihtilatlardan hasıl olmakla ustukuslardan az uzaktadırlar. Bitki daha girift olup ustukuslardan daha uzak terkiplerle hasıl olur ki evvelkilere nispetle ustukuslardan daha uzakta kalır. Konuşamayan hayvan bitkiden daha karışık bir bileşimden ortaya çıkar. İnsan ise, ayrı bir şekilde, son bileşimden oluşur.”

    DİN-BİLİM ÇELİŞKİSİ TARTIŞMALARI

    Sonraki dönemde İslam toplumu üzerinden İmam Gazali ve Nizamiye Medreseleri silindirleri geçtiği için düşünmek günah sayıldı. Aklı insanlığa rehber sayan 9-11 yüzyıl anlayışı gitti yerine Farabi’yi kafir sayan Gazali yaklaşımı geldi.

    Evrim teorisi söz konusu olduğunda kuşkusuz bilim felsefesi de işin içine girmekte ve din-bilim ilişkisi evrim tartışmalarının çerçevesini belirliyor. Böyle olunca da eğitimde farklı fikirler sunma yerine ezberciliğe dayalı ve söylenene inanan bir model olarak “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli” diye başka şeyler sunuluyor.

    MHP’nin kurucu lideri Alparslan Türkeş, 1980 sonrasında cezaevindeyken, “Biz hapisteyiz ama fikirlerimiz iktidarda” demişti. Evrim teorisinin müfredattan çıkarılmasına muhtemelen en çok Adnan Hoca diye bilinen Adnan Oktar seviniyor olsa gerek. Adnan Oktar da kendi hapiste ama hayatını adadığı Evrim teorisi fikirleri Milli Eğitim Bakanlığı’nda…

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Reisi’nin ölümü üzerinden Türkiye okuması; adım adım mutlak otoriter rejime!

    Reisi’nin ölümü üzerinden Türkiye okuması; adım adım mutlak otoriter rejime!


    MAHMUT AKPINAR | YORUM

    Geçen Pazar İran cumhurbaşkanı İbrahim Reisi’yi taşıyan helikopter Azerbaycan sınırına yakın dağlık bölgede düştü. 15 saat sonra helikopterin yeri tespit edilebildi ve kamuoyuna bilgi verildi.

    Helikopterin düşüşü ile ilgili türlü spekülasyonlar var. Otoriter ülkeler ve halkları spekülatif haberleri severler. Geçen ay içinde iki ülke arasında yaşanan gerilim nedeniyle ilk akla gelen şüpheli İsrail oldu. Kazanın uzun süredir problemler yaşadıkları komşu Azerbaycan’dan dönüşte yaşanması şüpheleri artırdı.

    İsrail’i peşinen aklamanın anlamı yok. Geçmişi ‘düşman’ ilan ettiklerine yönelik bu tür suikastlarla, şaibeli kazalarla dolu. Ancak objektif gözle bakıldığında üzerinde durulacak daha somut ve güçlü ihtimaller var. En önemli problem 1970’lerden kalma, modifiye edilmiş, teknolojik donanımı yetersiz tuhaf bir araca binmek. Kötü hava şartlarına rağmen geç vakte kalarak dağlık bir alandan bu helikopterle geçme cüreti.

    İran yeraltı zenginliklerini “Güçlü devletiz!” diyebilmek için türlü maceralara, Şii yayılmacılığına harcayan ama pek çok organizasyonda sınıfta kalan, halkına acımasız davranan klasik otoriter reflekslere sahip bir ülke. Rejim düşmanlarına, halka göz açtırmazken işlerini sorumsuzca yapan bürokratlar, teknokratlar nedeniyle çok can ve mal kaybı yaşanır.

    SSCB de öyleydi. KGB üzerinden halka, muhaliflere göz açtırmazdı ama ihmaller zinciri nedeniyle sık sık ölümlü kazalar yaşanırdı. Alt düzey birkaç memuru cezalandırma dışında kimse hesap vermezdi. SSCB’nin çöküşünü hızlandıran Çernobil faciasının nasıl ihmaller üzerine geldiğini ilgili belgeseli izlerseniz görürüsünüz.

    İran da rejime muhalif gruplara-kişilere odaklanıyor, halk sağlığı, gıda güvenliği, sosyal adalet, iş güvenliği vb. gibi konular tedbir alınmaksızın Allah’a emanet ediliyor. Dolayısıyla sık sık ihmallerden, önlem almamaktan kaynaklanan kazalar, ölümler yaşanıyor. Humeyni’nin cenaze merasimi bile felakete dönüşmüş, ihmaller nedeniyle onlarca insan ölmüş, onbinlercesi yaralanmıştır.

    Türkiye’deki değişime bu gözle baktığınızda da otoriterleşme izlerini görürsünüz. Muhalife göz açtırmayan ama halkın hayatını hiçe sayan rejimler.

    Reisi’nin ölümüne neden olan kaza ile ilgili veriler/bilgiler incelendiğinde ihmaller, gerekli tedbirlerin alınmaması en güçlü ihtimal olarak öne çıkıyor. Bir başka ihtimal ise rejim içi güç mücadeleleri.

    Halk mevcut rejimden kurtulmak istiyor

    Kapalı rejimlerde açık siyasi mücadele yapma imkanı olmadığı için rakipler bel altı yöntemlerle yarışırlar. İbrahim Reisi, 85 yaşını dolduran, sağlık problemleri olan dini lider Ali Hamaney sonrası öne çıkan adaylardandı. Eğer kazada kasıt varsa bu, Reisi’nin Cumhurbaşkanı olmasından dolayı değildir; rejimin kilit noktası, sorumsuz ve “günahsız” görülen dini liderlik için güçlü aday olması nedeniyledir.

    Bu kaza Erdoğan’a alternatif olma potansiyeli taşıyan Muhsin Yazıcıoğlu cinayetine çok benziyor. Burada da kazadaki bir yolcuyla defalarca görüşme yapılıyor ama ne hikmetse telefonla konuştukları kaza mahallinden sinyal alınamıyor, olay yerine 15 saat sonra ulaşabiliyorlar. Yaralananlar da soğuktan ölüyor.

    Kapalı siyasi rejimlerde kaza görünümünde siyasi cinayetlerde artış olur. Siyasi mücadele halk önünde ve sandıkta verilmez, karanlık alanlarda ve sinsi yöntemlerle yapılır. İran halkının çok büyük kısmı İran rejiminden rahatsız. Dış politikada etkisini ve gücünü artırmasına rağmen rejimin halk nezdinde konsolidasyonu çok düşük. Son seçimlerde halkın sadece yüzde 41’i sandığa gitti. Bu oran en önemli metropol ve başkent Tahran’da yüzde 28’de kaldı.

    Halk mevcut rejimden kurtulmak istiyor. Ama öyle ucube bir yapı var ki sandıkta halkın önüne gelecek adayları rejim belirliyor. Halkın tercih edeceği adaylar siyasi arenaya bile çıkamıyor. Düşünün Anayasayı Koruyucular Konseyi eski cumhurbaşkanı Ruhani’yi bile veto edip siyasi yarıştan men edebiliyor. Halk kendisine önerilenlerden birisini tercih etmek zorunda kalıyor. Bu durum halkın sandıktan ümidini kesmesine neden oluyor.

    Türk toplumunun aksine İran halkı haklarını aramada oldukça cesur.  Siyasi yollardan ümidini kesen halk adaletsizlikler, rejimin baskısı karşısında 2-3 yılda bir büyük ayaklanmalar çıkarıyor, dünya gündemine giren, aylar süren protestolar yapıyor. En son başını açtığı için hapse atılan ve orada öldürülen Mahsa Amini protestolarında ülkenin bütün şehirlerinde halk sokaklara döküldü, mollalar dışarı çıkamaz hale geldi.

    Pek çok gözlemci bu protestoların bazı şeyleri değiştirebileceği yorumunu yaptılar. Ancak biz rejimin bunları bastırıp yoluna devam edeceğini ifade etmiştik. Nitekim rejim gösterilere katılanları önce tespit etti, sonra evlerinden alarak tutukladı ve pek çoğunu idam etti. Zira İran’da rejim kurumsal anlamda çok güçlü. Ordu, polis, yargı, istihbarat, medya, besiçler.. gibi bütün yapılar rejimin sopası, muhaliflere göz açtırmıyor.

    Türkiye, ‘mutlak otoriter’ rejime doğru

    Bu noktada Türkiye muhalefetine, aydınlarına, toplumuna bir uyarıda bulunmak gerekiyor. Erdoğan Türkiyesi hızla yarı otoriter bir rejimden mutlak otoriter rejime doğru gidiyor. Din ve kutsal istismarına dayalı olduğu için İran’la pek çok noktada benzerlik gösteriyor. Bu tür rejimlerde söylemlerin aksine samimi dindarlık azalır. Dini pratikler, namaz kılma oranları düşer, alkol, uyuşturucu tüketimi artar.

    İran, Müslüman ülkeler arasında namaz kılma oranının en düşük, alkol tüketiminin en yüksek olduğu ülkelerden. Tayyip Erdoğan, Mayıs 2023 seçimlerinden sonra yarı otoriter rejimden mutlak otoriter rejime geçme planları yapıyor. En son çıkardığı seferberlik ve savaş ilan etme düzenlemesi bunun örneklerinden. Halk yerel seçimlerde gidişattan rahatsız olduğunu, değişim istediğini net şekilde ortaya koydu. Ancak aydınlar ve muhalefet halkın mesajını anlamamakta direniyor. CHP geniş tabanlı bir muhalefet inşa etmek, değişim taleplerini yükseltmek yerine Erdoğan’a payanda olmaya, onu meşrulaştırmaya devam ediyor.

    Halk 2015’te de net bir mesaj vermişti, muhalefet, aydınlar, gazeteciler.. bu mesajı anlamadı ve Erdoğan’a tekrar seçimi alma fırsatını altın tepside sundular. Eğer son yerel seçimlerde verilen mesaj da alınmazsa Erdoğan mutlak otoriter rejime geçebilir, toplum ve devlet üzerindeki denetimini iyice güçlendirebilir. Türk halkı İran halkının durumuna düşer. Rejim bütün kurumları yapıları kontrol eder hale geldikten sonra protestolarınız, ayaklanmalarınız sonuç vermez. Otoriter liderin ölümü de şartları değiştirmeye yetmez. Kurulu sistem kendisini kanlı şekilde savunur. Halkın onayı olmayan bir rejim, baskıyla korkuyla ülkeyi yönetmeye devam eder.

    İran’da Reisi’nin ölümü sonrası bir şey değişmeyecek. Halk yine çaresiz baskıcı rejime katlanmaya devam edecek. Türkiye’de aydınlar, gazeteciler, “Reisi sonrası İran’da neler olur?” konusunu konuşmak yerine, “Erdoğan daha da güçlenir ve mutlak bir otoriter rejim kurarsa ne olur?” konusuna odaklanmalılar.

    Yerel seçimlerde halkın verdiği mesajın ülkenin mutlak otoriter rejime dönüşmemesi için önemli bir fırsat olduğunu düşünüyorum. Vicdan ve sorumluluk sahibi her siyasetçi, aydın, gazeteci, akademisyen; yerel seçimlerde halkın verdiği mesajı hayata yansıtmanın, değişim rüzgarına dönüştürmenin yollarını aramalılar.

    Aksi halde Türkiye dini istismar eden, otoriter, baskıcı, kan dökmekten çekinmeyen yeni bir İran olma yolunda. İlginçtir, 28 Şubat’ta samimi dindarları hedef yapan, “Türkiye İran olamaz!” diyen pek çok Ulusalcı, Kemalist bu dönemde İran’a güzelleme yapıyor.

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Çetin Doğan, Hüda Kaya ve İslamcı kadınların onuru

    Çetin Doğan, Hüda Kaya ve İslamcı kadınların onuru


    28 Şubat’ın mimarlarından emekli orgeneral Çetin Doğan (84) yaşlılık nedeniyle tutuklu bulunduğu cezaevinden tahliye edildi. 28 Şubat’ın mağdurlarından eski HDP’li Hüda Kaya ise halen cezaevinde.

    AKP iktidarı, 28 Şubat döneminde ‘irtica’ suçlamasıyla yargılanan Kaya’yı ‘terör’le suçluyor.

    Hüda Kaya, 2013’te başlayan ve Çetin Doğan’ın da yargılandığı 28 Şubat davasında müştekiydi. Ancak Kaya, 28 Şubat sürecinde -13 yaşındaki oğlu dahil- ailece kıyımdan geçirilmesine rağmen iki yıl önce müşteki olmaktan vazgeçti.

    Gerekçesi çok insani ve adaletten yanaydı. Çetin Doğan’ın da içinde bulunduğu 80 yaşını geçmiş, hasta ve yaşlı paşaların tutuklanmasını doğru bulmuyordu Hüda Kaya ve bu davaların artık bir intikam davasına dönüştüğünü düşünüyordu.

    Uzun yıllar insan hakları mücadelesinin içinde olan birinden beklenecek tavır buydu. Doğru olanı yaptı.

    O bir kez daha hukuktan ve adaletten yana tavır aldı ama iktidarda 28 Şubat’ın en büyük mağdurunun kendileri olduğunu iddia eden AKP vardı. Ve Kaya, 28 Şubat davasındaki şikayetini çektikten bir yıl sonra, Kobani olayları bahane edilerek 1 Kasım 2023’te tutuklandı. Halen Silivri Cezaevinde.

    Hüda Kaya ve çocukları İntisar Saatçioğlu (üstte solda), Nurcihan Saatçioğlu, Cihad Saatçioğlu (altta sağda) ve Muhammed Cihad… Silivri Cezaevi, Aralık 2023.

    Ve tekrar edelim Çetin Doğan, 33 ay hapis yattıktan sonra Cumhurbaşkanlığı affından yararlanarak geçen hafta serbest bırakıldı. Tahliye sonrası Bodrum’daki evine giden Doğan, “Son 15 yılımın yarısını hapishanede, yarısını da davalarla boğuşarak geçirdim. Türkiye’de adalet yerine oturmadıkça hiçbir şey, hiçbir konum düzelmez. Adalet hepimiz için lazım. Umarım bundan sonra bu tür olaylar ve keyfi tutuklamalar son olur” dedi.

    Evet Çetin Doğan haklı. Adalet herkese lazım.

    63 yaşındaki Hüda Kaya’nın da son 26 yılı hapislerde, gözaltılarla, davalarla geçti. Geçiyor.

    Hem de bizzat Çetin Doğan’ın içinde bulunduğu askerlerin verdiği kararlar nedeniyle…

    Acaba Çetin Doğan, kendisi için istediği adaleti Hüda Kaya için de istiyor mu?

    Kobani olayları yaşandığında HDP MYK üyesi olduğu için Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı Hüda Kaya hakkında soruşturma başlattı. Kaya savcılığa defalarca kez ifade için hazır olduğunu belirtmesine, hatta neden hala alınmadığını sormasına rağmen ifadesi alınmadı.

    Almanya’da bir programa katılmak için İstanbul Havaalanı’na gittiğinde ise “kaçma şüphesi” var diye keyfi bir şekilde gözaltına alındı ve tutuklandı. Oysa daha öncesinde üç kere yurt dışına gidip gelmişti.

    Kaçacak olsa o zaman kaçardı. 7 aydır tutukluluğuna itiraz eden Kaya’nın tüm dilekçeleri reddediliyor.

    Adalet isteyenler için işte hodri meydan. Kaya’nın hapiste olmasına itiraz edecek misiniz?

    Yoksa “Benim attığım adımların, söylediğim sözlerin hepsinin hesabını verebilirim. Hayatımda hesap veremeyeceğim hiçbir şey yok.” deyip kenara mı çekileceksiniz?

    Hüda Kaya’nın mücadelesini bir kez daha hatırlatalım.

    Kaya ilk kez 1998’de başörtüsü eylemlerinin devam ettiği günlerde Malatya’da cuma namazı çıkışında yolda yürürken gözaltına alındı. Suçlama, Selam gazetesinde yazdığı ‘Ulusal Bir Heyecan Gecesi ve Başörtüsü’ başlıklı yazıydı.

    Sadece kendisi değil o sırada 13 yaşında olan oğlu Muhammed Cihad da Malatya’nın en kalabalık meydanlarından biri olan Akpınar meydanında silah zoru ile gözaltına alındı. Ana-oğul düşünce suçu olarak bilinen 312. madde ile Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde yargılandılar.

    Hüda Kaya bu davadan 20 ay ceza aldı ve Malatya E Tipi Cezaevinde yattı.

    Kaya 1999’da tahliye edildiğinde başörtüsü sorunu devam ediyordu ve Malatya İnönü Üniversitesi’nde yasaklar yeni uygulanmaya başlamıştı. Kaya, yasağı protesto etmek için Malatya Valiliği’nin önünde yapılan eylemlere, ergenlik çağında olan üç kızıyla birlikte öncülük etti.

    Malatya halkı da bu haklı davaya sahip çıktı, ciddi bir katılım oldu. 

    Bu eylemlerin birinde Malatya İmam Hatip Lisesi’nde okuyan kızlarından İntisar (17), toplanan halka Özgürlük Türküsü şiirini, Nurcihan (16) özgürlük duasını okuttu. En büyük kızı Nurulhak ise elinde fotoğraf makinesiyle, bir dergi adına olayları takip ediyordu. O da annesi gibi gazeteciliğe-yazarlığa meraklıydı. (Nurulhak 24 Nisan 2004’te Bandırma Cezaevinden çıktıktan bir yıl sonra 2005’te bir trafik kazasında hayatını kaybetti.)

    Malatya’da günlerce devam eden eylemler sırasında yüzlerce kişi gözaltına alındı. Emniyette insanları koyacak yer bulamadılar. Kaya’nın kızları da sırf bu eylemlere katıldıkları için lisede ders sırasında terörle mücadele ekipleri tarafından gözaltına alındı ve anneleriyle birlikte tutuklandı.

    Hüda Kaya bu kez, üç kızıyla koğuş arkadaşı oldu.

    Hüda Kaya ve kızları, Malatya E Tipi Cezaevi, 1999.

    Gazetelerde “Başörtüsüne idam”, “Gerekirse silahla müdahale ederiz” “51 idamlı türban davası” manşetlerinin atıldığı o günlerde Hüda Kaya ve kızları idamla yargılandılar. Yargı sürecinde idam talebi düşürüldü, toplantı ve gösteri yürüyüşleri kanununa muhalefetten ceza aldılar ama sürekli gözaltılar, evlerin basılması, 4 kez cezaevine girip çıkma… Kaya ailesi yıllarca, DGM’lerde, terörle mücadelede yaşamları alt üst edilerek hapishanelerle ve davalarla uğraştı. Bütün yaşadıklarını ‘Başörtüsüne Özgürlük Yolunda- Görülmüştür’ (2012) adlı iki ciltlik kitabında yayınladı.

    Oysa Kaya, 28 Şubat döneminden önce Malatya’da küçük bir mağazada ticaretle uğraşan, bir yandan da gazetelerde yazı yazan ve 5 evladını okutmaya çalışan biriydi. Çocuklarına hem annelik hem babalık yapıyordu. Tek başına ayakta durmaya çalışan ‘kendi halinde yaşayan bir insandı’.

    Ancak yaşadıklarından sonra Hüda Kaya’nın mücadelesi sadece başörtüsüyle sınırlı kalmadı. Özellikle hapse girip çıktıktan sonra cezaevlerinde tanıştığı Kürt kadınları onu Kürt sorununu daha iyi anlamaya ve bu konuda da mücadele etmeye yönlendirdi.

    Habertürk’te 9 yıl önce katıldığı bir programda bu noktaya parmak basmış ve Çetin Doğan’ın da konuşmacı olarak yer aldığı programda ironik bir biçimde “28 Şubat’ın tek bir faydası olmuştur. Gericileri ve bölücüleri birleştirmiştir ve bugün ezilenler birbirlerini anlamışlardır” demişti.

    Ancak eski dava arkadaşlarından Hüda Kaya’yı anlayan pek çıkmadı. 2015’te HDP’den milletvekili seçildikten sonra da gözaltılardan kurtulamayan Kaya, bu nedenle hala hapiste. Silivri’de tek kişilik koğuşunda ‘yapayalnız’… Ama çok güçlü.

    Onun bu gücü yıllardır hem özel hem de sosyal hayatında verdiği haklı mücadelesinden kaynaklanıyor. Çocukluğundan beri yaşadığı acılar; üvey anne ile büyümesi, 19 yaşında yaptığı 9 yıl süren evlilik ve sıkıntılı boşanma süreci, sonra başlayan 28 Şubat dönemi, anne ve evlat acısı gibi ölümler, ayrılık gibi bütün büyük acıları yaşaması ona güç katmış.

    Cevabını çok merak ettiğim bir soru var; 28 Şubat’ın karanlığını, o zaman 13 yaşında olan oğlu ve kızlarıyla birlikte yaşayan, DGM’lerde idamla yargılanan Hüda Kaya’nın bugün hapiste olması, Sibel Eraslan, Yıldız Ramazanoğlu, Cihan Aktaş, Fatma Karabıyık Barbarosoğlu, Fadime Özkan, Halime Kökçe gibi ’28 Şubat mağdurluğu’nu dillerinden düşürmeyen yazarların onuruna dokunmuyor mu?

    Hüda Kaya’nın dün “irticacı”, bugün ise “terörist” diye yaftalanması arasında fark var mı?

    Bu utanç size hiçbir şey ifade etmiyor mu?

    Vicdanınız rahat, o yazar köşelerinde nasıl kalem oynatabiliyorsunuz?

    SEVİNÇ ÖZARSLAN
    24 Mayıs 2024 GÖRÜŞ

    Kaynak: Kronos
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Türk mafyası Amerikalıları nasıl bezdirdi? 

    Türk mafyası Amerikalıları nasıl bezdirdi? 


    ADEM YAVUZ ARSLAN | YORUM

    Konuyla doğrudan ilgili olduğu için bir özeleştiri ile başlayayım. Evet, ben de bir dönem Erdoğan ve AKP hükümetini destekledim. Hiçbir zaman ‘yandaş’ statüsünde olmadım ama Erdoğan’ın Türkiye’yi gerçekten dönüştürebileceğine, bölgesine ve İslam dünyasına model olabileceğine inanmıştım.

    Evet, itiraf ediyorum; fazlaca safmışım.

    Ama neyse ki yanılan, aldanan bir ben değilim. Sadece Türkiye değil AB ve ABD’de yanıldı. TİME’e ‘Erdoğan’s Way’ diye kapak olan, övülen Erdoğan 2010 sonrası tipik bir diktatöre dönüştü.

    Bu arada şu notu da düşmem lazım; ne gariptir ki son 10 yıldır Erdoğan rejiminin tüm hukuksuzluklarına destek verenler konu ne zaman açılsa, “Erdoğan’ı siz başımıza bela ettiniz, siz desteklediniz!” deyip duruyor.

    Öncelikle Erdoğan’ı Türkiye’nin hatta dünyanın başına bela eden 28 Şubat zihniyeti ve bürokrasisiydi. Milletin başörtüsüyle, inancıyla uğraşmasanız, saçma sapan yasaklar getirmeseydiniz millet bağrına taş basıp Erdoğan’a yönelmezdi.

    İkincisi; benim de aralarında bulunduğum kesim Erdoğan’ı iyi şeyler yaparken destekledi. AB reformları, demokratikleşme, askeri-bürokrasi hegomanyasına son verilmesi ve ekonomideki düzelmeler gibi herkesin hemfikir olacağı alanlarda verilen destek bir suçmuş gibi yansıtılıyor.

    Oysa esas suç; her türlü hukuksuzluğa, yolsuzluğa, ahlaksızlığa şahit olup, çakma-kurgu olduğunu bildikleri rejimin 15 Temmuz tezine destek vermek. Bunu da günümüzün ‘sözde muhalifleri’ yapıyor.

    Bu konu daha çok su götürür, o yüzden esas konumuza gelelim.

    Bir dönem sadece gazeteciler değil sıradan yurdum insanı da generalleri, yüksek yargıçları, üst düzey polisleri ezbere bilirdi. Ekranlar ‘şu paşa bunu dedi’ ‘şu general yan baktı’ ‘şu savcı tek kaşını kaldırdı’ türü analizlerle doluydu.

    Erdoğan askeri ve bürokratik vesayeti bitirdi ama gelinen yere ‘iyi’ demek mümkün değil. Biz asker siyasete karışmasın, askeri ve sivil bürokrasiyle siyaset-toplum dizayn edilmesin diye mücadele ettik.

    Geldiğimiz yere bakın!

    Askeri de yüksek yargısı da polisi de büyükelçisi de tekmili birden AKP ilçe başkanına dönüştü. Bugün generalleri, yüksek yargıçları konuşmuyoruz ama artık hepimiz birden mafya uzmanı olduk. Eli kanlı mafya liderleri kanaat önderi gibi ekranlardan ayar veriyor.

    Her birimiz Ayhan Bora Kaplan çetesi, Barış Boyun çetesi, Daltonlar, şunlar bunlar ezbere biliyoruz. Erdoğan’ın ülkeyi getirdiği yer gerçekten ibreti alem. Hatta olay Türkiye ile de sınırlı değil. Türk mafyası artık dünyanın gündeminde. Hem de hiç tahmin edemeyeceğiniz şekillerde.

    Mesela Barış Boyun çetesinin lideri bir kaç gün önce İtalya’da yakalandı. İtalyan polisinin dosyasında yok yok! Amerika cephesinde ise bambaşka bir konu var. Mülteci mafyası. Son 4 yılda Meksika üzerinden 50 binden fazla Türkiyeli ABD’ye kaçtı!

    Kelimenin tam anlamıyla ‘kaçtılar.’1

    Sayı her geçen gün artıyor. Hatta dün Amerikan Fox Tv ekranlarına çıkan kaçak bir Türkiye’linin sözleri hali hazırda sosyal medyanın en çok konuşulanları arasında.

    NEW: A Turkish man who crossed into Jacumba, CA illegally w/ a group of other Turkish men told me he paid $10k to a cartel, & expressed shock at how easy it was to cross the U.S. border with no resistance, telling me Americans should be “worried” about security & who is crossing. pic.twitter.com/Qb1a9BiDuV

    — Bill Melugin (@BillMelugin_) May 23, 2024

    Adamın sözleri üzerine söylenecek çok şey var. İki dakika önce ülkeye kaçak girmiş, mafyaya 10 bin dolar vermis, “Amerikalılar haklı, ben iyiyim ama kötüler de geliyor.” diyor.  Dediğim gibi bu arkadaşın yorumu üzerine çok şey söylenebilir ama ben arada geçen ‘10 bin dolar’ bölümünden devam edeyim.

    Evet, Latin Amerika üzerinden Amerika’ya kaçak geçiş için çalışan güçlü bir mafya var. Güçlü diyorum çünkü Ankara’nın en etkili yerlerinde üyeleri mevcut.

    Anlatayım; Meksika üzerinden Amerika’ya kaçışlar 2020’de Ağrılılarla başladı. İster istismar deyin ister girişimcilik, mülteci mafyası bu tür ‘fırsatları’ iyi takip eder.

    Baktılar oradan yol var, Türkiye’den akın akın insan taşımaya başladılar. Meksika ve Amerika hükümetleri bir takım sınırlamalar getirdiler ama mafya yeni yöntemler buldu. En sonunda Brezilya başta olmak üzere Latin Amerika ülkelerine uçacak Türkiyelilere sınırlama getirildi. Türkiye adına utanç verici ama olay keşke THY’ye konan yasakla kalsa.

    Mafyaya binlerce dolar para verip ABD’ye kapağı atan bu kesimler siyasi ilticaya  başvurmak zorundalar. Bunun içinde mevcut rejimin baskısı altında olduğunu, tutuklanma ve işkence görme tehlikesinin olduğunu ispatlaması gerekiyor.

    İşte burada mayfanın ‘beyaz yakalı’ kısmı (kırmızı yakalı mı deseydim) kısmı devreye giriyor. Daha Türkiye’de iken mülteci adaylarına gerekli  evraklar tanzim ediliyor. Burada da iki ana gerekçe var.

    Eğer biraz esmer ve ağırlıklı olarak Doğu ve Güneydoğu’dan gelmişseniz ‘HDP’li olduğunuzu ve tutuklanma riskiniz bulunduğunu söylüyorsunuz. Geri kalanı ise tahmin edeceğiniz üzere ‘Cemaatçi’ oluyorlar. Türkiye’de sıkı AKP ya da MHP’li de olsalar ABD’ye iltica etmek için kendilerini Cemaatçi gösteriyorlar.

    Çete kendilerine görünüşte gerçek ama pratikte uydurma gözaltı, tutuklama ve mahkumiyet kararları hazırlıyor. Mesela ‘Fetö’den gözaltı’ evrağı için iki bin dolar alanlar var. Evrak hazırlanıyor ama sisteme girilmiyor. Eh sonuçta Erdoğan rejiminin zalimlikleri meşhur, elinde evrağı olan Türkiyeli ilticacı da oturum hakkı alıyor.

    İş o kadar yayıldı ki, rakip mafya grupları bile oluştu. Amerikalılar ise hayli düşünceli. Çünkü elinde tutuklama, gözaltı ya da mahkumiyet kararıyla gelmiş birine iltica hakkı vermek zorundalar. En azından geri gönderemezler.

    Ancak bu durumda gerçekten mağdur olanlar daha da mağdur oluyor. Çünkü onların dosyası da gecikiyor. Düşünsenize; Erdoğan rejimi size Türkiye’de mağdur etmiş, işinizi, evinizi, özgürlüğünüzü almış. Herşeyi göze alıp Meriç’i geçmiş, özgür olabileceğiniz bir ülkeye adım atmışsınız, burada da AKP mağdurusunuz.

    ABD başta olmak üzere Batılı devletler ise ekstra para harcayıp evrakların teyidini almakla meşgül. Mesela İtalya’da yakalanan Barış Boyun çetesi lideri kendini Kürt ilticacı diye tanıttı.

    Bir yandan da iltica görüşmelerinde mizahi durumlar ortaya çıkıyor. Normal şartlarda Gülen Cemaati ya da HDP ile ilgisi olmayan bu kişiler esaslı sorularla karşılaşıyorlar. Gülen’in filan kitabında ne var? Eşinin çocuklarının adı ne ? gibi sorularla zor anlar yaşayanlar oldu.

    Özetle; ülkeyi mafyaya teslim, sokaklar vahşi Batı’ya döndü. Öyle ki Türkiye’nin mafya sorunu artık dünyanın da sorunu.

    Türkiye’de sıkı AKP-MHP’li olup ABD ya da Avrupa’ya gidince kendini ‘Gülenci’ ya da ‘HDP’li tanıtanlara ne demek lazım bilemiyorum.

    Ama şaşırtıcı değil.

    Ali Bulaç’ın  tarihi tespitiyle bitirelim; “AKP Çanakkale Savaşı’ndan bu yana Türkiye’nin başına gelmiş en büyük felakettir.”

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇


    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Parkına sahip çıkan yüzler, itirazı dillendiren milyonlar oldu

    Parkına sahip çıkan yüzler, itirazı dillendiren milyonlar oldu


    Dr. Tayfun KAHRAMAN*


    Ülkemiz tarihine damga vuran, değeri ve önemi gün geçtikçe daha fazla anlaşılan 2013 Mayısı’nın üzerinden 11 yıl geçti. Kentine ve doğasına sahip çıkmak için Gezi Parkı’ndaki ağaçların kesilmesini protesto eden bir avuç insan bir hafta sonra sayılarının milyonlara varacağını asla bilemezdi. Onlara yapılan gaddarca müdahale, çeşitli hoşnutsuzluklarını dışarı vurmak için mecra arayan toplumun vicdanını harekete geçirdi ve milyonlar Anayasal haklarını kullanarak Gezi Parkı’nı itirazlarını dile getirecekleri bir alan haline getirdi.

    Parkına sahip çıkan yüzler haksızlıkların her türlüsüne itirazını dillendiren milyonlar oldu, birlikten doğan dayanışma ve umut, Gezi’yi büyük bir direnişin, bir haysiyet isyanının adı olarak toplumsal hafızaya kazıdı. Kent ve doğa mücadelesi tüm toplumsal itirazların seslendirildiği bir alan haline gelirken Gezi de dünya çapında bir simge oldu.

    Bugünden geriye bakıldığında Gezi’nin toplumsal, siyasal ve mekânsal anlamda birçok değişikliğe zemin hazırladığını görüyoruz. Bir araya gelmesi çok zor olan, çok farklı kimlik ve sınıflardan toplum kesimlerinin etrafında toplandığı Gezi, birbirlerini daha fazla dinleme ve anlama imkânı sağladı. Öncelikle, İstanbul başta olmak üzere kentlerimize ve doğaya yapılan talana varan müdahalelere karşı kentlilerin hassasiyetleri ve tepkileri artarken siyaset de bu tepkileri gözetmek zorunda kaldı.

    Gezi’den siyasete çıkan dersleri iyi okuyan ve uygulamaya dökenler, son yerel seçimler ile birlikte değişimin öncüsü oldular. Darbe girişimleri, iç çatışmalar, siyasi çalkantılar ile sekteye uğrayan toplumsal gelişim sürecinin bu aşamasında 31 Mart seçimi sonuçları Gezi’den çıkarılan siyasal derslerin, kardeşliğin, birbirini dinlemenin değerini gösterdi.

    Bu nedenle, iktidarın ayrıştırma çabasına karşı, farklılıklara rağmen bir arada olmayı savunan; seçkinci yaklaşımların yerine, ortak sorunlara odaklanan, günlük yaşamı kolaylaştıran, herkesi kapsayan politikaların başarısı tesadüf olmadı. İktidarın Gezi günlerinden bu yana giderek sertleşen dili ve yaşanan ağır toplumsal travmalar ile ertelenen değişim ihtiyacı kendini gösterdi. Toplum mühendisliği niteliğindeki gayrimeşru müdahaleler ile tarihin akışı sekteye uğratılsa da geriye çevrilemedi ve sonunda su yolunu buldu.

    Bu sert siyasal iklimi üreten iktidarın hukuk dışı müdahalelerinden biri de Gezi’yi kriminalleştirerek tarihi yeniden yazmak üzere, yaratılan Gezi Davası oldu. Gezi’yi hükümeti devirmeye teşebbüs, yani darbe olarak göstermeye çalışan hukuk garabeti bu davada; iktidarın faturasını kesmek istediği siyasi hesap, ağır hapis cezaları ile bizim üzerimize yüklendi.

    Elbette hiçbir hukuk devletinde böylesine hukuk dışı bir davanın açılması, suçsuz insanların adeta siyasi rehine olarak alıkonulması söz konusu olamaz. Ama ne yazık ki, kentine, doğasına sahip çıkan, toplumsal taleplere tercüman olan bizler bu hukuksuzluk ile hayatlarımızdan, ailelerimizden, özgürlüğümüzden koparıldık.

    Toplum vicdanında da kabul görmeyen, masumiyetimizin neredeyse tüm toplum kesimleri tarafından kabul edildiği bu siyasi davanın hiç var olmayan meşruiyeti artık iktidar için bile savunulabilir olmaktan çıktı. İktidar her ne kadar Gezi’yi suç ile ilişkilendirdiği kendi tarih tezi doğrultusunda bu hukuksuzluğu sürdürmeye çalışsa da; hiçbir meşru bir zemini olmayan bu hukuk garabeti ile bize yaşatılanlar da tarihte yerini alacaktır.


    * Akademisyen, şehir plancısı.

    Silivri Kapalı Cezaevi A/47

    Kaynak: Artı Gerçek
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • AKP’nin merhametsizliği; sokak hayvanlarını uyutmak!

    AKP’nin merhametsizliği; sokak hayvanlarını uyutmak!


    NECİP F. BAHADIR | YORUM

    ‘Sokaktaki köpek sorununun’ siyasetin en sıcak konusu olacağı 40 yıl düşünsem aklıma gelmezdi. Sokaklarda, parklarda, meydanlarda başıboş dolaşan köpek meselesini bile halledememiş bir iktidardan söz ediyoruz. 22 yıldır, tek başına ülkeyi yöneten AKP, ‘sokak hayvanları sorununu’ çözemediği gibi daha da büyüttü, içinden çıkılmaz hale getirdi. Aslında yönetimi devraldığında böyle bir problem de yoktu.

    “AKP hangi sorunu halletti ki?” diyebilirsiniz. Keşke sadece sorun başıboş köpekler olsa… Beli silahlı, kafası dumanlı, serseri kılıklı, başıboş dolaşanların can dostlardan daha az tehlikeli olduğunu kim söyleyebilir? Trafikte yol kavgasına tutuşandan tutun, kahvede oyun oynarken kavga edene kadar herkesin eli hemen beline gidiyor. Ve tetik düşüyor. Sosyal medya silahların karşılıklı ateşlendiği haberlerden geçilmiyor. Bir öfke ve hiç uğruna ‘insanlar ölüyor azizim.’

    Bu ülkenin derdi çok. Ağlayanı yok.

    AKP bir süredir ‘sokaktaki köpek sorunu’ üzerinde çalışıyordu. Parti Sözcüsü Ömer Çelik, taslağın son aşamaya geldiğini ve bir hafta 10 gün içinde Meclis’e sevkedileceğini açıkladı. İçeriğiyle ilgili fazla bilgi vermedi. Ardından tartışma birden alevlendi. Neredeyse Ankara’nın ana gündemi oldu. CHP lideri Özgür Özel, BBP Genel Başkanı Mustafa Destici görüşmesinin bile öne çıkan başlığı ‘başıboş köpek’ düzenlemesiydi.

    Ortalıkla pek görünmeyen Fatih Erbakan da kafasını kaldırdı. AKP iktidarına bir muhalefet fırsatı doğduğunu hemen kavradı ve harekete geçti. “Allah’ın verdiği canı ondan başka kimse alamaz!” dedi. Ve Yeniden Refah Partisi’nin durduğu yeri işaretledi. Diğer partilerin özellikle de CHP’nin kafası fena karışık. Ne İsa’ya ne Musa’ya…. Özgür Özel arada bir yerde vaziyeti idare etmek istiyor. Fakat bu öyle bir konu ki arada kalamazsın, safını belli etmek zorundasın.

    Basit değil, yakıcı bir sorun!

    Başıboş köpek problemi uzaktan bakınca ‘basit, sıradan bir sorun’ olarak görülebilir. Fakat hiç de öyle değil. Yakıcı bir problem bu. Türkiye’de hayvansever lobisi çok güçlü. Küçük marjinal bir grup falan da değil. Toplumun son derece etkili ve aktif kitlesi. Kamuoyu oluşturma güçleri çok fazla. Son günlerde medyaya yansıyan haberlerin çokluğu ve büyüklüğü bunun kanıtı. Daha taslağın içeriği ve takvimi açıklanmadan gündemi tutmayı başardı. Arkasının çok daha gürültülü geleceği muhakkak.

    Gündemin fotoğrafın çekerken, kendi düşüncemi de söylemek isterim. Geçmişte hayvanseverlerin felsefesine ve davranışlarına ‘ifrat tefrit boyunda’ görürdüm. Pek önemsemezdim. Aklı başında insanların ‘hayvan hakları’ hakkındaki söylem ve nutuklarını hayret ve şaşkınlıkla karşılardım. Hatta yadırgardım da… Şimdi onları çok iyi anlıyorum. Ve de hak veriyorum… Doğru yaptıklarını düşünüyorum. Gözü kara mücadelelerine, taslağa karşı direnişlerine şapka çıkarıyorum. Artık ben de can dostlardan biriyim.

    Merhamet göstermemek AKP rejiminin şiarı!

    Hayvana merhameti olmayanın diğer canlıları şefkati olmaz, olamaz. Acıma, merhamet bütün canlara… En çok da çaresizlere, kimsesizlere… Mevlana’ları, Yunus Emre’leri bağrından çıkarmış Anadolu topraklarında maalesef bugün devasa boyutta bir ‘merhamet sorunu’ var. Bir de sloganları; ‘Acırsan, acınacak duruma düşersin’… Acımasızlığın, zulmün bundan daha iyi itirafı olabilir mi? Merhamet göstermemek, acımamak ve zulmü politika haline getirmek AKP iktidarının şiarı.

    Ve bu politikadan her canlının nasibini alması mukadder. Haberlerde ‘uyutma’ diye bir formülden söz ediliyor. Ne demek uyutma? Kelime oyunundan başka bir şey değil. Açıkça kastedilen ‘öldürmek’…

    Ödürmenin adı ne zaman ‘uyutma’ oldu?

    MHP lideri Bahçeli’nin meseleye ‘köpekler öğlen uyur’ gibi espriyle yaklaşması da hiç şık değil. Ciddi bir konu bu! İnsanların canını acıtan bir melese. MHP lideri, ortağının köpekleri ebediyyen uyutmak için kollarını sıvadığını bilmiyor mu?

    AKP’nin yayın organı ‘A Haber’ yasa taslağına ulaşmış. İçeriği hakkında haber yaptı. Belli ki bu kanala servis edilmiş. Haberi doğru kabul etmek gerekir. Düzenleme tahmin edildiği gibi ‘merhameten yoksun.’ Düzenlemeye göre bir ay içinde sahiplenilmeyen saldırgan hayvanlara ‘ötenazi’ yapılacak. Evcil hayvanları sokağa bırakanlara ise 50 bin lira para cezası kesilecek. Çözüm formülünün en can alıcı yeri burası. Ötenazi kelimesinin kullanılması da ilginç.

    ‘Uyutma’ ya da ‘ötenazi’ değil; bunun adı itlaftır

    İyileşme umudu olmayan, ağır hastaların daha fazla acı çekmemesi için ölüm hakkını kullanmalarına ‘ötenazi’ deniyor. AKP’nin özellikle işine gelmediği noktalarda kelimelerle oynama huyu daha doğrusu hokkabazlığı var. Bu konuda da pek mahir. Önce ‘uyutma’ dedi sonra ‘ötenazi’…. İkisi de doğru kavram değil. Bunun adı ‘itlaf’. Yani telef etme, öldürme… Bir bakıma cinayet. Bu vicdansızlık kabul edilemez.

    Ayrıca burada bir siyasi tuzaktan bile söz edilebilir. Yasayı kim uygulayacak? İl ve ilçe belediyeleri… Başkanlar hangi partiden? Çoğunluğu CHP… Hayvanseverler öfkesini kimden çıkaracak? Kanunu uygulayanlardan… Birçok yerde belediyelerle halk karşı karşıya gelecek. Yarın yasa çıkar da uygulamaya başlarsa canı pahasına direnecek hayvanseverler var. Bu durumda AKP’ye de manzarayı keyifle izlemek düşer. Ve bu işin altında belediyeler kalır. Onun için CHP tehlikeyi sezerek savunma hattını Ankara’ya kurmalı. Sonra çok geç olur.

    Çözümün başka yolu olmalı. AKP’nin merhametsiz politikalarına uygun olsa da akla hemen ‘yok etmek’ gelmemeli. Yaşatmanın yolları aranmalı. Kötü ve olumsuz örnekler elbette söz konusu. Bu genellenmemeli. Bütün sokak hayvanlarına teşmil edilmemeli. 31 Mart’tan zaferle çıkan muhalefetin çetin sınavlarından biri bu. Gücünü ve maharetini burada göstermeli. CHP bir an önce safını belirlemeli ve muhalefet blokunu harekete geçirmeli.

    Böyle bir konuda yazmamı yadırgayanlar çıkabilir. Yoo bu mesele sıradan bir sosyal sorun değil. ‘Siyasetin kırılma noktalarından biri’ desem yeri. Emeklilere maaş zammı gibi… AKP iktidarına karşı toplumsal muhalefet ateşleyecek bir mesele. Bir kıvılcım yani. AKP bunun farkında. Onun için ‘ateşten topu’ tek başına tutmak istemiyor. Yanına birilerini çekmenin uğraşısı içinde. Gözü de CHP’de… Bu halk enterasan. Yanı başında kardeşleri, akrabaları, arkadaşları ve dostlarının hukuku çiğnenirken kılını kıpırdatmaz sokaktaki köpeklerin hakları söz konusu olunca ayağa kalkıverir.

    Başıboş köpek sorunu öylesine karmaşık ve çetrefilli ki…  Türkiye’nin Kürt korunu çözülür belki ama sokaktaki köpek sorunu çözülmez. Yasa mı? Bu ülkede kanunla hangi sosyal sorunun çözüldüğü görülmüş. İnsan problemi hallolmadan diğer meseleler hallolmaz. Nokta.

    Görüldüğü gibi üzerinde konuşmaya, yazmaya değer bir konu. Bilmem derdimi anlatabildim mi?

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Ceza & Adalet 

    Ceza & Adalet 


    YÜKSEL DURGUT | YORUM

    Amerikalı yargıç Robert Jackson, İkinci Dünya Savaşı sonrası Nürnberg mahkemesinde yaptığı açılış konuşmasında, “Uluslararası hukuk çerçevesinde kaçınılmaz olan savaşları önlemenin nihai adımı, devlet adamlarını hukuka hesap verebilir kılmaktır.” demişti. 79 yıl sonra, bu sözler tekrar gündeme geldi ve savcılık harekete geçti.

    Peki, İsrail ve Hamas’ın üst yöneticileri için Uluslararası Ceza Mahkemesi’nden yapılan tutuklama talebi ne anlama geliyor? 20 Mayıs 2024 tarihinde, Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) Başsavcısı Karim Han, İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu ve Savunma Bakanı Yoav Gallant ile Hamas liderleri İsmail Haniyeh, Yahya Sinwar ve Mohammed Deif hakkında tutuklama emri talep ettiğini duyurdu. Bu, Batı tarafından desteklenen bir devlet başkanının ilk kez suçlandığı bir durum olarak tarihe geçti.

    Hamas liderlerine yönelik suçlamalar arasında rehin alma, tutsaklara karşı cinsel şiddet ve işkence bulunuyor. Netanyahu ve Gallant’a yöneltilen suçlamalar ise sivilleri aç bırakarak savaş yöntemi kullanma, sivilleri kasıtlı olarak hedef alma, zulüm, zalimane muamele ve katletme girişimini içeriyor.

    Tutuklama talebinin isteneceği kulislerde zaten konuşuluyordu, ancak her iki taraf hakkında bu kadar geniş bir suç başlığının yer alacağı beklenmiyordu. Örneğin, Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinden sonra Putin hakkında verilen tutuklama emrinin tek nedeni, Ukrayna’dan çocukları yasadışı olarak sınır dışı etme suçuydu. Putin, bu suçu devlet televizyonunda itiraf etmiş ve bu itiraf dosyada yer almıştı.

    Savcının İsrail’e yönelik suçlamaları, savaş suçları ve insanlığa karşı suçları içeriyor. Ancak, soykırım kelimesi bu suçlamalar arasında yer almıyor. UCM, Srebrenitsa’da soykırım işlendiğine dair karar aldığında, eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin bulgularına dayanmıştı. UCM, mevcut bulgularla ‘soykırım’ suçlamasını kanıtlama zorluğunu aşarak ‘imha’ suçlamasını tercih ediyor. Bu yüzden şu ana kadar UCM, duruşmalar sırasında elinde bu tür bulgulara sahip olmadığı için ‘soykırım’ suçlaması gerçekleşmeyecek.

    UCM başsavcısı, ‘soykırım’ suçlamasını yerine ‘imha’ suçlamasını tercih ederek farklı bir yaklaşım benimsiyor. Bu tercih, devlet veya örgütsel bir politikanın parçası olarak sivil bir nüfusa karşı yaygın veya sistematik saldırılar sırasında gerçekleşen kitlesel katliamları içeriyor. Bu yaklaşım, savcının soykırım suçlamasını kanıtlama zorluğunu aşarak daha geniş kapsamlı bir adalet arayışına olanak tanıyor.

    Bu hem adaletin sağlanması hem de tarihsel kayıtların tutulması açısından önemli. Böylece, mahkeme, sivillere karşı işlenen kitlesel suçların hesabını sorarken, soykırımın dar yasal tanımına takılmadan adım atabiliyor. Bu, Filistinlilere yönelik suçların adalet önüne çıkarılması adına önemli bir adım.

    Savcı şimdi başvurusunu, suçlamaların onaylanıp onaylanmayacağına karar verecek olan bir ön mahkemeye sunacak. Mahkeme, suçlamaları onaylarsa sanıklar mahkemeye getirilmesi halinde duruşma yapılacak. Ancak, sanıkların mahkeme salonunda yer almaması durumunda UCM’de duruşma yapılamıyor. Güvenlik Konseyi’nin daimi beş üyesi (ABD dahil), bir davanın UCM’de bir yıl ertelenmesini sağlayabilir, ancak bunun için dokuz onay oyu ve hiçbir veto verilmemesi gerekiyor ki bu pek olası değil.

    Hamas liderlerinden Katar’da bulunan Haniyeh, UCM’ye teslim edilebilir. Ancak bir devlet başkanı olarak görevdeyken dokunulmazlığı olan Netanyahu için durum farklı. Dokunulmazlık konusu, eski Sudan Devlet Başkanı Ömer El-Beşir ve Putin’in UCM tarafından verilen tutuklama emirlerinde de gündeme gelmişti. UCM’nin kendi polis gücü olmadığı için, tutuklama emirlerini uygulamak için ülkelerin yargısına güvenmek zorunda.

    Adalet Arayışı

    Uluslararası hukukun uygulamaları, özellikle güçlü devletler ve liderler söz konusu olduğunda çifte standart gündeme geliyor. Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM), geçmişte tüm üye devletlerin mahkemenin emirlerini uygulamakla yükümlü olduğunu belirtmişti. Mahkeme, yasal zorunluluk gereği üye ülkelerin mahkemeden gelen tutuklama emirlerine uymalarını ve bu emirleri uygulamak üzere ülkelerine giden herhangi birini tutuklamalarını talep etmişti. Ancak, çoğu devlet bu talepleri sümen altı yapıyor.

    Bu duruma en dikkat çekici örneklerden biri Sudan’ın eski Devlet Başkanı Ömer El-Beşir. El-Beşir, 22’den fazla ülkeye seyahat etmiş olmasına rağmen henüz tutuklanmadı. Hâlihazırda, UCM’nin tutuklama emri bulunan 17 kişi hala serbest şekilde elini kolunu sallayarak geziyor.

    ABD Başkanı Joe Biden, Putin’e karşı verilen tutuklama emrinin ‘haklı’ olduğunu belirtirken, Dışişleri Bakanı Antony Blinken, Netanyahu’ya karşı verilen emri ‘rezil bir karar’ olarak nitelendirdi. Avrupa Birliği ise Afrika devletlerini El-Beşir’i tutuklamamakla suçlamıştı.

    Netanyahu’ya karşı verilen tutuklama emirlerine Batılı devletlerin nasıl tepki vereceğini görmek ilginç olacak. Almanya bu konudaki kararını birkaç gün önce açıkladı ve mahkemenin kararını yerine getireceğini ilan etti. Almanya, Putin’e karşı verilen tutuklama emrinin “hiç kimse yasaların üzerinde değildir” şeklinde değerlendirmişti. Yine aynı Almanya, El-Beşir’e karşı verilen tutuklama emrini destekleyerek Sudan’ı bu konuda harekete geçmeye çağırmıştı. Eğer Almanya verdiği karardan geri atmazsa, Netanyahu için Almanya’nın ücra bir köşesinde saklanmak dahi mümkün olmayacak. 

    Uluslararası hukuk, güçlü ve zayıf devletler arasında eşit uygulandığında adaletin sağlanması mümkün. Ancak günümüzde, hukukun hayata geçmesinde çifte standart olduğu ortada. Bu, uluslararası hukukun meşruiyetine gölge düşürüyor. Adaletin gerçek anlamda tesis edilmesi için tüm devletlerin ve liderlerin eşit muamele görmesi, yasaların herkes için aynı şekilde uygulanması gerekiyor.

    Nürnberg Mahkemeleri: Adaletin Çifte Yüzü

    Bilindiği gibi uluslararası ceza hukuku, Nürnberg mahkemeleriyle doğdu. II.Dünya Savaşı’ndan sonra Nazilere ne yapılacağı konusunda dünya liderleri farklı açıklamalarda bulunmuştu. Stalin hepsinin öldürülmesini, Churchill kurşuna dizilmeleri gerektiğini savunurken; Roosevelt, uluslararası bir mahkeme tarafından yargılanmaları gerektiği konusunda diğer liderleri ikna etti.

    Nürnberg Mahkemeleri, Nazi liderlerinin yargılanmasıyla insanlık tarihinde önemli bir yeri var. Ancak, bu mahkemelerin gerçekten başarılı olup olmadığı konusunda derin tartışmalar mevcut. Yaygın bir görüş, mahkemeler Nazi liderlerini itibarsızlaştırmış ve Alman halkını Batı’nın değerlerine kazandırmıştır. Ancak, yıllar içinde yapılan araştırmalar ve anketler, bu görüşün gerçeği yansıtmadığını ortaya koyuyor.

    1946-1958 yılları arasında Almanya’da yapılan anketlerde, her yıl halka iki soru soruluyordu: “Hermann Göring ve diğer Nazi liderlerinin suçlu olduğunu ve adil yargılandıklarını düşünüyor musunuz?”

    Bu sorulara verilen yanıtlar, Almanların yüzde 85-90’ının her iki soruya da ‘hayır’ dediğini ortaya koydu. Bu sonuçlar, mahkemelerin Alman halkını savaş sırasında yaşananlar konusunda eğitme ve bilinçlendirme işlevini yerine getiremediğini gösteriyor.

    Nazi lideri Hermann Göring, mahkeme sürecini kendi propagandasını yapmak için kullanıldı. Göring, başsavcılık makamını etkili şekilde manipüle etmiş ve mahkeme sürecini radyoda yayınlatarak, Nazi ideolojisini yeniden canlandırmayı başarmıştı. Benzer durum Sırbistan Devlet Başkanı Slobodan Miloşeviç’in yargılanmalarında da yaşandı. Miloşeviç, uluslararası mahkemelerde yargılandı ancak seçimleri mahkeme salonundan kazandı.

    Mahkemeler, suçluları caydırma, etkisiz hale getirme, kalıcı barış sağlama ve ahlaki kınama gibi hedeflerin gerçekleşmediği ortada. Hatta, bazı liderlerin uluslararası kınamaya rağmen görevde kalma çabaları ve halkın desteğini kazandıkları görülüyor. Bu tanıma uyan en güzel örnek şüphesiz Türkiye’nin partili Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’dır. AB başta olmak üzere demokratik devletlerin liderlerinin kamuoyu önündeki açık çağrı ve uyarılarına rağmen Erdoğan’ın seçimleri kazanması örnek gösterilebilir. Ancak, uluslararası adaletin en önemli yanı tarihsel bir kayıt oluşturması. İnsanlık suçlarına karşı bir duruş sergilemek ve geleceğe bir mesaj bırakmak açısından bu yargılamalar çok anlamlı.

    Uluslararası yargılamalar, insanlık için önemli. Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin alacağı kararlar, uluslararası hukukun ve adaletin sağlanmasında bir dönüm noktası olabilir. Ancak, bu süreçte birçok hukuki ve siyasi engelin aşılması gerekiyor. Bu süreçlerin nasıl yönetileceği ve sonuçlarının ne olacağı tartışmalı bir konu. Gelecek nesiller için bu yargılamaların tarihsel bir kayıt olarak kalması ve insanlığın ilerlemesine katkıda bulunması da şüphe götürmez. Güçle, akılı birleştirerek insanlık suçlarına karşı çıkmak, ilerlemenin bir göstergesi.

     

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Yenilgi yenilgi büyüyen proje: Çevik Bir

    Yenilgi yenilgi büyüyen proje: Çevik Bir


    BÜLENT KORUCU | PORTRE

    Müstakbel genelkurmay başkanı, cumhurbaşkanı, bunlar olmazsa darbe lideri diye çıktığı yolda varış noktası ‘cezası affedilmiş bir hükümlü’! Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından cezaları kaldırılınca tekrar gündeme gelen komutanlardan Çevik Bir’in hikayesi bu. Önüne gelene ‘ayar’ veren üniformalı muktedir için hiç ihtimal verilmeyecek bir sondu yaşadığı; ama dikkatli gözler için şaşırtıcı değildi. Zira o zaten fiyaskolar üzerinde yükselmiş bir proje kişilikti.

    Balkan göçmeni ailenin çocuğu olarak seçtiği meslek de üslubu da beklentilere uygundu. Ancak 12 Eylül darbesinin en hararetli günlerinde cuntanın başı Kenan Evren’e olan yakınlığı, Çevik Bir’e ekstra özellikler katmıştı. Genelkurmay Başkanlığı döneminde Özel Kalem Müdürü, Cumhurbaşkanlığı’nda ise Başyaver ve Muhafız Alay Komutanı olarak Evren’in yanında darbe stajı yaptı. Söz konusu yakınlığın sağladığı imtiyazlarla kendisini özel hissetti ve bunu çevresine hissettirmekten geri kalmadı.

    Yatırım yapanı pişman etmeyecek güçlü borsa kağıdı gibi görülen Çevik Bir,

    desteğini artırarak yola devam ediyordu. Somali’ye BM Barış Gücü Komutanı olarak atandığında dünya vitrinine çıkma fırsatı yakalamıştı. Lakin fırsatlar bir kısım riskleri de beraberinde getiriyordu. Kapıkule’nin ötesinde işler farklı yürüyor, imaj çalışmalarıyla bir yere kadar gidilebiliyordu. BM yetkilileri ve asker veren ülkeler Türkiye’ye yansıyan fotoğraftan farklı bir gerçeği yaşıyor ve General Bir’e öfkeleniyordu. Evdeki hesap çarşıya uymamış, kayıplar fazlasıyla can sıkmıştı.

    Türkiye’ye yansıtılan fotoğraf demişken Bir’i çözümlememize yardımcı olacak bir anekdotu aktarayım. Başkent Mogadişudaki Türk birliğine düşen bir havan mermisi, nöbetçi kulübesindeki bir askerin bayılmasına sebep olmuştu. Hürriyet muhabiri bu ayrıntıya haberinde yer verince Paşa’nın hışmına uğradı. Ona göre Türk askeri bayılmazdı. “Emredersiniz komutanım, bir daha sefere öyle yazarım!” özrü de işe yaramadı ve Bir’in apoletlerini cilalamak için Somali’ye götürülen gazeteci, ilk uçakla geri gönderildi. Aynı ilişki tarzını ne yazık ki ilerleyen yıllarda iki taraf da aynen sürdürdü. O emretti, medya esas duruşa geçti.

    1995 yılında Türk Silahlı Kuvvetleri’nin en genç orgenerali unvanıyla rütbe alınca Genelkurmay İkinci başkanlığına atandı. O koltuk hem şansı hem de handikapı oldu. Birinci başkan Org. İsmail Hakkı Karadayı’nın silik tavrı yüzünden başkomutan gibi davrandı ve ülkeyi yönetiyor zehabına kapıldı. En kıdemsiz orgeneralin emir komuta zincirini bozan tavrı TSK’daki sonunu hazırladı. Emekliliğe giden ilk taşı o günlerde kendi elleriyle koydu.

    Çevik Bir, 28 Şubat sürecindeki agresif tavrıyla bir darbe lideri gibiydi; Başbakan Necmettin Erbakan’a basın üzerinden tahkir edici cevaplar veriyor; yargı başta olmak üzere bürokrasiyi ve medyayı Karargah’ta toplayarak brifingler düzenliyor, talimatlar yağdırıyordu. Talimat almayacak gazeteciler için de andıçlar hazırlatıyor, hain ilan ettirip işlerinden kovduruyordu. Evrakta sahtecilik yaparak Şemdin Sakık’ın ifadesine eklediği isimler Mehmet Ali Birand, Cengiz Çandar ve Akın Birdal gibi isimlere dünyayı dar ediyordu.

    Onu tanımamızı sağlayacak başka bir konu da Angola’ya Türk komutan göndermemesiydi. BM, yeni bir Barış Gücü komutanlığı için yine kapıyı çalmış, red cevabı almıştı. Angola Kaplanı projesi, Somali Kaplanı’na takılmıştı.

    Turgut Özal’ın bozduğu, ‘emekli komutanların cumhurbaşkanı olması’ geleneğine dönüş Çevik Bir’in en büyük hayaliydi. Önce Genelkurmay Başkanı olarak ülkeyi buna uygun biçimde yeniden dizayn etmek istiyordu. Bunun için aşması gereken çok önemli bir engel vardı: Hüseyin Kıvrıkoğlu. Henüz Kara Kuvvetleri komutanıyken yaşadığı ilginç kaza hala gizemini koruyor. Kıbrıs’ta tatbikat izlerken bir mermi Kıvrıkoğlu’nun hemen arkasındaki Albay Vural Berkay’ın ölümüne sebep olmuştu. Özel Kuvvetler Komutanlığı’na mensup askerlerden birinin silahından çıkan kurşun sekerek güvenli alanda bulunan komutan çadırına kadar gelmişti. ÖKK, İkinci Başkan Bir’e bağlı olduğu için kaza olduğuna inanmakta zorlanılsa da TSK, soruşturmanın sonucunu böyle açıkladı.

    Komutanından rol çalıp Ankara’da tek adam şovuna çıkan Bir’e, TSK’da pek sempati duyulmuyordu. Bunun bir sebebi de görev süresini uzattırarak ordu içindeki terfi zincirini kırma çabasıydı. Doğan Güreş emekliliğe sevk edilmediğinde bir çok general mağdur olduğunu düşünüyordu. Bir, 17 Ağustos Depreminden dolayı sıkıyönetim ilan edilmesi ve elbette emekliliğinin ertelenmesi için kulis yaptıysa da başarılı olamadı. Genelkurmay Başkanı Kıvrıkoğlu’nun tercihi de Bir’in emekli edilmesinden yanaydı ve doğal olarak son noktayı koydu.

    Ordu komutanlığında emekliye ayrıldığında devir teslim töreni dahi yaptırmayan Çevik Bir, sivil hayatta şansını denemeye devam etti. Cumhurbaşkanlığına adaylığını da açıkladı. Lakin gazetecilerle arasındaki emir-komuta ilişkisindeki küçük bir kesinti hayallerinin kısa süremesine yol açtı. Murat Birsel’in “İlk 100 gün içindeki en önemli 3 icraatınız ne olacak?” Sorusuna bile sinirlendi ve “Kıymetli kardeşim. Konuyu bu şekilde ele alırsanız baştan bana dirsek atıyorsunuz anlamını çıkarırım. Bir büyüğünüz olarak size onu söylüyorum. Yanlış yapıyorsunuz. Ondan sonra da kimseyi suçlamayın…” gibi anlamsız ve kimsenin beklemediği bir cevap verdi.

    Kampanya ekibi hazırladığı çok sayıda önemli toplantı sırada bekliyordu. Marmara Grubu iptali haber veren ilanda şöyle diyordu: “Sayın emekli Orgeneral Çevik Bir: “Ne kadar güzel söz söylenirse söylensin kişilerin basın tarafından istedikleri gibi değerlendirildiklerini” söyleyerek, 2 Kasım’da yapılacak toplantımıza katılmayacaklarını ifade etmişlerdir.”

    Aynı akşam CNN Türk’te Mehmet Ali Birand’la ayarlanan mülakat da iptal edildi.

    Çevik Bir, Somali’de ‘Türk askeri bayıldı’ haberinden dolayı azarladığı Hürriyet muhabirinin ‘Emret komutanım’ cevabını sivil hayatta da duyacağını sanıyordu. Korunaklı, steril alandan çıktığı ilk gün apoletleri söküldü. Gazetecilerin şişirdiği bir balonu yine bir gazeteci istemeden ve gecikmeli olarak patlattı. Kendini seçilmiş kişi gören, Atatürkçülerin seküler ‘mesih’i, kudretli general hayatının son günlerini er rütbesiyle tamamlıyor.

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Yaklaşan büyük fırtına: Dezenformasyon!

    Yaklaşan büyük fırtına: Dezenformasyon!


    M. NEDİM HAZAR | YORUM

    Başta hemen şunu vurgulayayım da başlıkta bahsini ettiğim şey Türkiye’deki bakımsız “Goebbels”lerin ürettiği amatör işler değildir. Ona da değineceğiz ama o da ayrı bir yazı, hatta araştırma konusu olabilecek çapta ibretlik bir olaydır. Yani bir devletin resmi olarak bu pis işleri yönetecek kadro oluşturması, bunun için kirli çete gibi davranması bugün olmasa bile ilerde illa ki araştırılacak, soruşturulacak ve büyük ihtimal bu işleri yapanlar teker teker hesap verecektir.

    Benim bugün sizinle paylaşmak istediğim şey, özellikle gelişmiş toplumların başına bela olmaya başlayan yepyeni bir musibet. Derin üçkağıtçılık olarak nitelendirilebilecek bir dalganın tüm Avrupa’yı sarsmaya başlaması.

    Yoksa Fahrettin’in bu alana milyarlar dökmesine rağmen kendisinin ve ekibinin çapsızlığından dolayı pek bir şey yapamadığını görüyoruz. Attıkları her adımı bir şekilde ellerine yüzlerine bulaştırmaya devam ediyorlar çünkü. Yaptıkları işi ellerine yüzlerine bulaştırdıktan sonra Erdoğan’ın ne dediğini hatırlayın: “Kılıçdaroğlu’nun Kandil’dekilerle video çekimleri var. Ama montaj ama şu ama bu.”

    Aslında bir süreden beri bu fırtınanın ayak sesleri duyuluyordu. Özellikte Trump’un ABD Başkanı seçildiği dönemde Putin merkezli bir dezenformasyon ekibinin, Amerikan halkını nasıl manipüle ettiğini şurada (8 yazılık bir seriydi) yazmıştım.

    Putin ve dijital çetesi kendi ülkesini çoktan konsülde etti. Ülke medyasını, muhalefetini ele geçirdiği yetmiyormuş gibi, kendi muhalif kitlesini bile üretti. Şayet bir halk isyanı olmazsa Rusya en az 30 yıl bu beladan kurtulamayacaktır.

    Papa da Deep Fake kurbanlarından! 2. Fotodaki ışık ve gölge izlerine bakın, nasıl da sahicilik hissiyatı veriyor! Eğer ilk görsele inanmadıysanız hemen devamını yaparlar ve Papa’nın montunu satın aldığı mağazadaki görselini de bulurlar!

    İki önceki yazımızda ChatGPT-o ile ilgili yazıda yapay zeka teknolojisinin çok önemli bir eşiği aştığını belirtmiştik. (Şurada) Çin bu işte biraz ayrı yere konulabilir ama Rusya öyle değil. Putin ve dijital çetesi batının bu konudaki teknolojik gelişmelerini kötülüğe nasıl dönüştürme konusunda artık tamamen şeytanlaşmış durumdalar.

    Özellikle Avrupa ülkelerinde artık bu durum büyük felaketlerin ayak sesleri duyulmaya başlandı.

    Çok büyük bir kötülük ve kaos fırtınası yaklaşıyor Avrupa’ya…

    İşin acı kısmı ise Avrupa da bunun farkında ama çok fazla bir şey yapamıyorlar!

    Bu senenin ocak ayında DW’de yayınlanan Ella Joyner imzalı şöyle bir haber yayınlanmıştı: “AB seçimleri dezenformasyonun ‘ana hedefi’!” Haber bir üst düzey diplomat olan Jobep Borrel’in yurt dışından yayılan yanıltıcı bilgiler konusunda yaptığı sert uyarıya atıfta bulunarak enteresan bir noktaya değinmişti: “Ancak Ukrayna’ya, iklime veya göçmenlere ilişkin dezenformasyonların çoğu bizzat AB politikacılarından geliyor!” Hazırladıkları raporu Avrupa parlamentosuna sunan Borrel şöyle diyordu: “Bu zamanımızın en büyük güvenlik tehditlerinden biri. [Bu] sizi öldürebilecek bir bombayla ilgili değil. Bu, zihninizi kolonileştirebilecek bir zehirle ilgili!” (BKNZ)

    Avrupa bölgeler komitesi ise gelecek ay (yani Haziran) yapılacak seçimlerle ilgili yaptığı açıklamada harekete geçtiklerini açıklamıştı. (BKNZ) Hazırlanan raporda ise siber saldırılardan dezenformasyona kadar seçimlere yönelik çeşitli tehditlere karşı konulacağı, AB’nin demokratik meşruiyetini güçlendirmek için yüksek seçmen katılımının sağlanmasının büyük önem taşıdığı vurgulanıyordu.

    Nitekim Nisan-Mayıs ayı ile birlikte dezenformasyon çeteleri inanılmaz bir atağa girişti.

    Bunun en çarpıcı örneklerinden biri ise Fransa’nın sağcı popülist siyasetçisi Marine Le Pen’e destek için hazırlanan deepkfake (derin sahte) videolar oldu. Nisan sonu Mayıs başında, Amandine Le Pen ve Lena Maréchal isimli iki şuh kadının Tiktok’taki paylaşımları, yeğenleri olduklarını söyledikleri Marine Le Pen ve partisi Ulusal Birlik (Rassemblement National) için başlattıkları seçim kampanyası yoğun ilgi çekti. Paylaşımlar önce, “Bir seçim kampanyası ancak bu kadar seksi olabilir” yorumlarına yol açtı. Ancak bir süre sonra bu alımlı genç kadınların Le Pen’in yeğenleri olmadıkları, hatta hiç var olmadıkları, yapay zekâ yardımıyla oluşturulan karakterler oldukları, videoların deepfake olduğu ortaya çıktı.

    Putin’in troll ve hackerleri!

    Ve en son i Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’ı hedef aldı sahtekarlar. ABD’li yazar Norman Finkelstein sosyal medya hesabı üzerinden von der Leyen’ın aile albümünde yer aldığı iddiasıyla bir fotoğraf paylaştı. Fotoğrafta Hitler ile el sıkışan bir kadın görülüyordu. Finkelstein paylaşımında bu kadının von der Leyen’ın büyükannesi olduğunu iddia ediyor, Komisyon Başkanı’nın  “Büyükannem o andan itibaren bir ay süreyle elini yıkamadı” dediğini de aktarıyordu. Finkelstein’in, von der Leyen ve ailesinin Nazi sempatizanı olduğunu öne sürdüğü sosyal medya hesabını yaklaşık yarım milyon takipçisi vardı.

    Oysa ne fotoğraftaki kadın von der Leyen’ın büyükannesiydi ne de paylaşımda yer alan ifadeler von der Leyen’a aitti. Fotoğrafta yer alan kadının ismi Hildegard Zantop’tu, 1937 yılında Nasyonal Sosyalistler tarafından düzenlenen bir etkinlikte çekilmişti bu fotoğraf. Doğu Prusya fotoğraf arşivinden bulunup çıkarılan bu fotoğraftan başka ABD’li yazar Norman Finkelstein’in “Nazi prensesi” ve “Bayan soykırım” diye hakaretler içeren paylaşımlar da yapılmakta.

    Bir başka örnek daha.

    Bu kez üçkağıdın adı IP Spoofing…

    Bu yöntemde kimlik ya da IP adresinin taklit edilmesi yoluyla yapılan sahtekarlıkta kamuoyu bu yolla da aldatılmak isteniyor.

    Deep Fake’i kullanmaktan geri durmayan diktatörlerden biri de Maduro. Londra merkezli Synthesia isimli bir sahtekarlık şirketine ayda 10 bin sahte video ürettirmişler. Konu malum; Venezüela aslında bolluk refah ülkesi, turizm patlama üzerine patlama yaşıyor, Venezüella muhalefeti yolsuzluk yapıyor!

    Sağcı popülist Almanya için Alternatif (AfD) partisinin Avrupa Parlamentosu liste başı adayı Maximilian Krah ile ilgili bir haber en ilginçlerinden. İnternette, “AfD’nin Avrupa liste başı adayının sekiz çocuğuna 82 bin 784 euro nafaka borcu var!” başlıklı bir haber dolaşmaya başladı. Haber, Bild gazetesinin internet sitesinde yayımlanmış gibi görünüyor, oysa bu haber o sitede hiç yayımlanmamıştı.

    Olan gayet açıktı aslında: Siber suçlular, bu yönteme başvurduklarında, güvenilir bir kimliğe sahip gazetelerin kimliklerini taklit ediyor, çok sayıda kişi, bu tuzağa düşüyor ve bu linki gerçek bir habermiş gibi paylaşıyor, haberle ilgili yorumlar yapıyordu.

    Tıpkı internette yayılan “Yeşiller Almanya’yı uyuttu” başlıklı sahte haberde olduğu gibi. Alman haber dergisi Der Spiegel’in tasarımı taklit edilerek paylaşılan haberde, Alman koalisyon hükümetinin ortaklarından Yeşiller, “iklim değişikliğiyle mücadele ederken halkın yoksullaşmasına yol açmakla” suçlanıyordu. Oysa daha dikkatli bakıldığında bu sahte haberin yer aldığı internet sayfasının adresinin spiegel.ltd olduğu yani derginin spiegel.de olan gerçek internet sayfası olmadığı görülebiliyordu.

    Çekya istihbarat servisinin yaptığı bir çalışmada Rusya Devlet başkanı Vladimir Putin’in troll ve hacker şebekesine Rusya’nın resmi medya organlarının da destek verdiğini ortaya çıkaracaktı. Avrupa Komisyonu Başkan Yardımcısı Vera Jourova, “Dört Kremlin bağlantılı propaganda ağı yaptırım listesine eklendi” açıklamasını yaparken bunları şöyle sıraladı: Voice of Europe, RIA Novosti, Izvestija ve Rossiyskaya Gazeta.

    Peki ülkemizde son durum nedir?

    Acun Ilıcalı’nın, Candaş Tolga Işık’ın “Az Önce Konuştum” adlı programına konuk olduğu görüntülerin üzerine yapay zeka aracılığıyla eklenen seslerle hazırlanan video YouTube reklamlarından dolaşıma sokuldu. İzleyicileri Acun Ilıcalı’nın sözleriyle “Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı”na yatırım yapmaya ikna etmeye çalışan dolandırıcılık videolarında ise bu hafta Acun Ilıcalı’nın Sibel Arna’ya konuk olduğu programdan bir kesit kullanılıyordu. YouTube reklamlarında dolaşıma sokulan videonun sonunda bir de yönlendirme linki eklenmişti. Merak edilen husus ise şuydu: Telifsiz bir cümleyi bile bulan Youtube yazılımı nasıl oluyor da böylesi bir “Deep Fake” dolandırıcılığına yol vermişti?

    Yapay zekaların akıl almaz gelişimiyle artık kontrol edilemez bir noktaya ulaşan Deep Fake yöntemi her geçen gün onlarca mağdur üretiyor. Pek çok devlet bununla kanunlar çerçevesinde baş edebilmenin yöntemlerini ararken Putin gibi diktatörler ise bunu bir devlet politikasına dönüştürmüş durumda. Her ne kadar Putin kadar gelişmiş bir model olmasa da Tayyip Erdoğan ve onun propaganda aparatı Fahrettin Altun da bu yöntemi devlet aklı olarak kullanmayı sıklıkla deniyor.

    Şimdilik yüzlerine gözlerine bulaştırdıkları için çok fazla etkin olamıyorlar ama emin olun çok yakında bu işe ayırdıkları bütçeler akıl almaz boyutlara ulaşacak ve bu işi gerçekten yapanları bulup kullanmaya başlayacaklar.

    İşte o zaman büyük kaos başlayacak!

     

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***