Kategori: Görüş & Analiz

Serbest Görüş farklı bakış açıları ve derinlemesine analizlerle güncel olayları ve toplumsal sorunları inceler. Uzmanlardan ve düşünce liderlerinden gelen detaylı yorumlar, eleştiriler ve stratejik analizlerle okuyuculara geniş bir perspektif sunar. Sitemiz günün önemli konularını anlamak ve derinlemesine bilgi edinmek için ideal bir kaynak.

  • Ara seçimler üzerinden bir güncel durum değerlendirmesi

    Ara seçimler üzerinden bir güncel durum değerlendirmesi


    Sezin ÖNEY*


    “Normal şartlar altında” ara seçimler, bir ülkedeki siyasi gidişatı değerlendirmek açısından önemli bir göstergedir.

    “Normal şartlar” altında diyelim; çünkü Türkiye’nin şartları “normal” dışında her şey…

    2 Haziran’da Türkiye’de, 7 ilçe ve beldede gerçekleşen seçimler de, aslında ara seçimler olarak adlandırılamayacak bir arafta…

    Ara seçimler, “normal şartlar altında”, olağanüstü ve öngörülemeyen sebepler nedeniyle, bir yerel yönetici veya milletvekili gibi seçilmiş bir kişinin, seçildiği pozisyondan ayrılması, vefatı gibi durumlar sonucu gerçekleşir. Türkiye’de ise, “seçimlere doyamamak” gibi bir nedenle gerçekleşiyorlar. Diğer bir deyişle, siyasi gücü elinde tutan seçim sonuçlarını beğenmeyince seçimi tekrarlıyor.

    2019 İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimlerinden beri böyle bu konu:

    Sonuçlarla ilgili varsa bir problemin, seçimi tekrar ettir…

    “Normalde”, mahalle arasında bir oyunda mızıkçılık yapan ve gücü de yeten kodamanın, “zorbalık” ile elde ettiği “sonucu beğenmedim, o zaman bir daha…” taktiğini, Türkiye bir “siyasi kültür” olarak özümsemeye başladı.

    Ki, LGS sınavı ile “ara seçimlerin” tarihlerinin denk gelmesi de, tartışma konusu olmuştu.

    Gazeteci Alican Uludağ, “ara seçim” sonuçlarını şöyle paylaşmış:

    “Kayseri’nin Pınarbaşı ilçesi: CHP

    Aksaray’ın Güzelyurt ilçesi: AKP

    Şanlıurfa’nın Hilvan ilçesi: DEM Parti

    Aksaray’ın Sağlık beldesi: MHP

    Sivas’ın Güneykaya beldesi: AKP

    Tunceli’nin Akpazar beldesi: AKP

    Kırklareli’nin Büyükkarıştıran beldesi: CHP

    31 Mart sonuçlarına göre İYİ Parti Güzelyurt’u, MHP Güneykaya’yı, CHP ise Akpazar’ı AKP’ye kaptırdı. CHP, Büyükkarıştıran’ı ise DSP’den aldı.”

    Bu sonuçları nasıl okumak lazım?

    Öncelikle bu “mini seçimlerin”, “gerçek yerel seçimlerden” tam 63 gün sonra sunduğu bir genel tablo var…

    Ve bir de, yerel hikayeler üzerinden sundukları “sembolik” tablolar var. Ki, bazen kilit bir sembolizm, “büyük resmi” asıl tamamlayan eksik parça olur…

    Bana kalırsa, bu “aramsı” seçimin iki çok büyük sembolik kaybı var AK Parti açısından:

    “Kayseri’nin Pınarbaşı ilçesi: CHP

    Şanlıurfa’nın Hilvan ilçesi: DEM Parti”

    180 derece ters kutuptan iki ayrı “dönergeçer sandıksal tokat”…

    Ve hatta; tam da o Pazar günü, şu eşzamanlı durumları da ele alalım:

    -AK Parti’nin Kızılcahamam’daki bir tür “SPA buluşması” gibi, kabul edilen toplantının gerçekleşmesi-“iki kişilik odalarda konaklama mağduriyeti” gibi, parti tarihinde yaşanmamış “acıların” yaşanması…

    -CHP’nin Rize gibi, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “memleketi”, ata toprağı bir yerde, gayet de tüm tabana hitap eden bir miting düzenlemesi…Tekrar ediyorum: “miting” düzenlemesi…Rize sokağını ele alması…

    MANSUR YAVAŞ VE DEM’E KAYIP

    “Kayseri’nin Pınarbaşı ilçesi: CHP

    Şanlıurfa’nın Hilvan ilçesi: DEM Parti”

    Bu iki sonuç, tam da zıt kutuptan aynı şeyi gösteriyor.

    Kayseri Pınarbaşı, Alparslan Türkeş’in doğum yeri olarak MHP; ve dolayısıyla Cumhur İttifakı’nın tapulu malı gibi kabul ediliyordu.

    Her ne kadar, 31 Mart seçimlerinin sonuçları kabul edilmeyip; üstüne bazı küçük ama “kilit binler” olarak çekilmesine karşılık, yine de CHP, Kayseri Pınarbaşı’nı aldıysa bu önemli.

    Ve bilfiil, Pınarbaşı’na giden Mansur Yavaş’ın önemli “çarpan faktörü” de göz ardı edilmemeli.

    Ve gelelim, 180 derece ötede Hilvan’a: “İlla ki, tekrar” ısrarıyla AK Parti, 1978’de “Kürt siyasi hareketinin ilk kazandığı” yer olan Hilvan’ı daha da ve bugünün “Kürt Z nesli” hafızasında sembolikleştirdi.

    DEM, “inadına” zafer kazandı…

    “Ara seçim” denemeyecek bu oylamaların iki sembolik ters kroşesi bu…


    * Gazeteci ve siyaset bilimci. Yeşil ve çevreci olmak hayatının odağındadır. Uluslararası ilişkiler, tarih, siyaset bilimi, milliyetçilik çalışmaları ve çatışma çözümü ve analizi üzerine Türkiye’nin yanısıra, ABD’de ve Avrupa’da birçok üniversitede eğitim görmüştür. Dil hakları, uluslararası hukukta kendi kaderini tayin hakkı ve 2010’dan beri de ağırlıklı olarak, popülizm üzerine çalışmaktadır. Gazetecilik çalışmalarında, Avrupa Birliği ve Avrupa siyaseti üzerine odaklanmaktadır. Son yıllarda, kamuoyu araştırmaları üzerine branşlaşmaya başlamıştır. Orta ve Doğu Avrupa tarihi, politikası da ilgi alanları arasındadır.

    Kaynak: Artı Gerçek
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Pınarbaşı ve Hilvan seçimleri; AKP’de erime durdurulamıyor!

    Pınarbaşı ve Hilvan seçimleri; AKP’de erime durdurulamıyor!


    NECİP F. BAHADIR | YORUM

    31 Mart’ta itirazlar üzerine 3 ilçe, 4 beldede seçimler yenilendi. 60 bine yakın isim oy kullandı. Kayseri’nin Pınarbaşı ilçesinde,  Alpaslan Türkeş’in memleketinde 31 Mart’ta CHP adayı kazanmış, MHP Milletvekili Baki Ersoy adliyeyi basarak hakime küfretmişti. YSK MHP’nin itirazını haklı buldu ve seçimlerin tekrarlanmasına karar verdi. Şanlıurfa’nın Hilvan ilçesinde de DEM’in adayı ipi göğüslemiş, AKP itiraz etmişti. Aksaray Güzelyurt’ta de 1 oy farkla İYİ Parti’nin adayı önde çıkmıştı. Pazar günü yeniden sandık kuruldu.

    Bu arada dikkat etmiş olmalısınız YSK’nin seçimlerin tekrarlanmasını istediği bütün seçim bölgeleri 31 Mart’ta muhalefetin kazandığı yerlerdi. CHP ve diğer muhalefet partilerinin de itirazı oldu ancak dikkate alınmadı. Bu bile YSK’nın üzerine AKP gölgesinin düştüğünün kanıtı. Yoksa niye sadece AKP ve MHP’nin itirazları kabul edilsin ki! Sadece iktidar partileri mi itirazlarında haklı? Sadece onların itiraz ettikleri belgelerde mi ‘şüpheli’ bir durum var?  Böyle bir şey olabilir mi? 31 Mart depremi siyaseti çok şiddetli sarstığı için ayrıntılar üzerinde pek durulmadı.

    31 Mart AKP’de 8-9 şiddetinde bir deprem etkisi yaptıysa 2 Haziran da artçısı oldu. Artçının büyüklüğü ve şiddeti de 31 Mart’ı aratmaz. AKP’ye teselli ikramiyesi var. Ama yetmez. Niçin mi? Onu izah etmeye çalışacağım.

    Evet, seçmen sayısı düşük ama sonuçlarını basit ve sıradan görmemek lazım. Her sandığın mutlaka bir mesajı olur. 2 Haziran mesajsız bir seçim değil. AKP ve MHP iktidarı bloğuna ‘çok şeyler’ söylüyor. Ben ‘küçük seçim’, ‘ara seçim’ gibi değerinin düşürülmesini doğru bulmuyorum.

    Seçim bölgesi az ara seçimlerde iktidar partileri büyük avantajla gider sandığa. İktidarın bütün imkanları seferber edilir. Seçmenin tek tek kapısı çalınır. Devletin nimetleri pay edilir. Ne karşılığında? Tabii ki oy… Onun için iktidarlar birkaç ay önceki seçimlerden umduğunu bulamasa da ara seçimde sandıktan zafer çıkarmayı bilirler. Türk siyasi tarihi hep iktidarların kazandığı sayısız örneklerle doludur. 3 ilçe 4 beldenin seçim rakamlarını yorumlarken bu gerçeği göz ardı etmemek lazım. Benim için sonuçlar büyük sürpriz.

    AKP ve MHP’nin bütün seçim bölgelerinde silip süpüreceğini sanıyordum. Hele AKP’nin 31 Mart’ın şokunu bir parça hafifletmek istememesi mümkün mü? AKP, imkanları, nimetleri ve vaatleri seçmene yağmur gibi yağdırır seçimi mutlaka kazanır diye umuyordum. Psikolojik etkisi için yapar bunu. Hem tabanına moral verir hem de muhalefete gözdağı.

    Seçmen bir kez daha ‘Hayır!’ dedi

    “Erimeyi durdurduk, tekrar ayağa kalktık!” demeye o kadar çok ihtiyacı var ki AKP’nin. Ara seçime yüklenmemiş olma ihtimalini sıfır görüyorum. Küçük zaferler ve ufak umutlar hava ve su gibi AKP için. O yüzden sonuçlar üzerine beklentiye girmedim. Tarihin tekerrür edeceğini düşünürken baktım ki ‘küçük seçim büyük sonuçlar’ doğurmakta. Ve düşüncelerimi sizinle paylaşma gereği duydum.

    MHP, Türkeş’in memleketinde yani Pınarbaşı ilçesinde ikinci kez kaybetti. İpi yine CHP’nin adayı göğüsledi. MHP kaybedince AKP’nin kaybetmiş olduğunu söylememe gerek yok herhalde. Seçmen iktidar nimetlerine ‘hayır’ dedi. AKP ve MHP iktidarına ‘güven oyu’ vermedi. 31 Mart’taki pozisyonunu güçlendirerek korudu. Ara seçimde devlete, iktidara karşı seçim kazanmak kolay değildir. CHP’nin 31 Mart zaferinin geçici değil kalıcı olduğu görüldü. Özgür Özel sonuçlarını ‘Belediye sayımızı arttırdık’ diyerek duyurdu.

    Siyasette ‘sembol şehirler’ önemlidir. Buna ‘parti kalelerini’ de ekleyebilirsiniz. Pınarbaşı’nın MHP açısından ne denli siyasi ve sembolik anlamı olduğu 31 Mart akşamı belli oldu. MHP milletvekilleri her türlü yolu denedi. İkinci kez sandıktan boynu bükük ayrılmak zorunda kaldılar. Pınarbaşı sonucunu seçimin tekrarlanmasına seçmenin tepkisi olarak değil, toplumun 31 Mart’ta iktidar blokuna verdiği dersin devam olarak görmek gerekir.

    Hilvan’da fark daha da açıldı

    Şanlıurfa’nın Hilvan ilçesinde de benzer durum var. Büyükşehir’i açık farkla kaybeden AKP, DEM’in adayının kazandığı Hilvan’ı gözüne kestirdi. YSK’ye itirazını kabul ettirmeyi başardı. Ara seçimde ne beklenir? AKP’nin Hilvan’da seçimi çok kolay kazanması. Bölgenin devletin hizmetlerinden mahrum olduğunu görmek için Hilvan’a gitmeye gerek yok. Normal şartlarda ‘vaatler’ bile seçim kazandırır. Bu da AKP’nin en iyi bildiği yoldur.

    AKP’nin sandık uğruna veremeyeceği bir şey yok. Nimetleri seçmenin ayaklarının altına serer. İmkanları Hilvan’a yığar. Gökteki yıldıza kadar vaatlerde bulunur. Hilvan’da da seçimi kaybetti. 31 Mart’ta DEM Parti’nin adayı 6 bin 960, AKP’nin 6 bin 439 oy almıştı. 2 Haziran’da ise DEM Parti 10 bin 731 oy alırken; AKP 7 bin 420 oyda kaldı. Fark daha da açıldı… Yine DEM’in adayı kazandı.

    DEM gibi partilerin çok güçlü olduğu bir bölge değil Şanlıurfa. Seçmeni ikna etmek veya başka yollarla elde etmek imkan dahilinde. AKP, itirazının ve seçimi tekrarlatmasının sonucunu alamadı. Sandık yine hüsran yine hezimet oldu.

    Pınarbaşı ve Hilvan ‘küçük yer’ diye düşünülebilir, doğru sonuç olarak bir il değil. Ama sonuçları siyasi ve psikolojik açıdan çok büyük! Bunu siyasi parti merkezleri iyi bilir.

    31 Mart’ta başlayan Cumhur ittifakındaki erime durdurulamıyor. Artarak sürüyor. Erdoğan’ın, “Güneşin altındaki kar gibi eririz!” sözü boşuna değilmiş. Ara seçim sonuçlarının canını fena sıktığını tahmin etmek için Erdoğan’ı tanımaya gerek yok. O seçimle, rakamlarla nefes alır, alkışlarla ayakta durur. Her ikisinde de eski halinden eser yok şimdi.

    Teselli ikramiyesi; Güzelyurt!

    AKP’nin kazandığı yer yok mu? Var… Aksaray’ın Güzelyurt ilçesinde 1 oy farkla kaybettiği seçimi kazandı. Rakibi İYİ Parti idi. İYİ Parti 31 Mart’tan sonra liderini değiştirdi. İnsicamını ve iddiasını büyük oranda kaybetti. Dağılma ve çözülme süreci içinde. Aksaray milliyetçi sağın güçlü bir bölge. AKP’nin 1 oyla kaybettiği seçimi bu kez kazanmasına ‘zafer’ gözüyle bakılamaz. Düşüşü durdurduğu anlamına hiç gelmez. Belki bir teselli ikramiyesi… Bir iktidar partisini kesinlikle tatmin etmez. Sanmayın ki AKP’de Aksaray’da kazandık diye ‘bayram neşesi’ var aksine, ‘Hilvan ve Pınarbaşı’nda kaybetmesinden dolayı hüzün havası vardır. Buna belde ve köylerde kazandığı yerleri de ekleyebilirsiniz.

     

    Evet, seçim küçük ama sonuçları kesinlikle küçük değil… AKP’ye iktidar imkanlarını kullanmak, nimetlerini yağdırmak ve vaatler de yetmedi. Bir cümleyle ifade etmek gerekirse ‘31 Mart’ta başlayan erime durdurulamıyor’

    AKP yaz güneşi altındaki kardan adam gibi…    

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Fail gücünü nereden alır?

    Fail gücünü nereden alır?


    Meliha YILDIZ


    Cinsel istismara maruz kalmış bir çocuğun duruşmasına ilk defa katılıyorum. Hep kaçtığım bir meseleydi. O çocuğu koruyamamış olmanın suçluluğu, korunmamış çocukluğumla karşılaşmanın korkusu… Davanın takipçisi tanıdığım bir babaanne olunca, duruşmaya gitmek şart oldu.

    Saatler sonra duruşmaya alındık. Mahkeme salonu insanı tedirgin ediyor. Mahkeme salonlarının mimarisi insanı tedirgin etmek için tasarlanmış. Hakim ve savcı kürsüsü adaleti temsilen yükseklerde. Ülke de adaletin yerin dibinde olması nedeniyle kürsünün yüksekliği güven değil kaygı yaratıyor.

    Cübbeli hakimler, avukatlar, savcı, sanık, davacı ve seyirciler… Hep filmlerde görmüştüm bu sahneyi. Şu an bir filmde değiliz, verilecek karar bir çocuğun bütün ömrünü etkileyecek. Filmini izlemek kolaydı, filmlerde hep iyiler kazanır.

    Adalet önemli. İnsanın hayatta kalabilmesi için adaletli bir dünyanın güvenine ihtiyacı var. Cinsel istismar mağdurunun iyileşmesinde de çok önemli bir unsur. Diğer bir yanı, ortada bir suç varsa suçun yükünü biri taşır. Eğer bu suç adalet sağlanarak sahibine verilmezse bu suçun yükünü mağdur taşır. Yani bu davada suç sahibine verilmezse çocuk bunun yükünü ömür boyu taşıyacak. Doğrusu taşıyamayacak. Duruşma salonuna girmeden önce annenin söyledikleri geliyor aklıma; “Kendini kesiyor… Geceleri çığlıklarla uyanıyor… Kırmızı reçeteli ilaçlar kullanıyor…”

    Sanık içeri giriyor… Sanık bu mu? İçeri giren bir fabrikatör olmalı. Halbuki Bir Milyon Dükkanı işlettiği söylenmişti. Jilet gibi takım elbise, kravat, fönlü saçlar… Sanık, iyi hal indiriminin ne olduğunu çok iyi biliyor.*

    “Ben Trabzonluyum.” diye başlıyor konuşmaya. “Annemin cenazesinden gelmiştim…” “Çocuk, çok üşümüştü…” “Parası yoktu…” “Yardım etmek istedim…” “Para için, iftira…” Mağduriyetler üzerinden oluşturulan hikayenin finalini avukat sevgilisi yapıyor; “Başına gelenlerin bütün sebebi yardımsever biri olması, keşke o çocuğa yardım etmeseydi…”

    Kamera kayıtlarına rağmen sanık gözümüzün içine baka baka bunları söylüyor. Kamera kayıtları, çocuğun lehine somut delil demek. Bizde soyut beyana, çocuğun söylediğine inanılmaz. Pedagog eşliğinde alınan ifadelere, adli tıp raporlarına bile inanılmaz. Bilimsel olarak bir çocuğun neyi yalan söyleyip neyi söylemeyeceği açıklanabilse bile, çocuğun beyanı kabul edilmez. Bizim kültürümüzde çocuğa da bilime de inanılmaz. Bir ağır ceza hakiminin bu konuda dinlediğim röportajını hiç unutmuyorum. “Ortada somut delil yoksa, bir çocuğun anlattıklarına inanarak bir insanın 24 yılını cezaevinde çürütemezsiniz. Ağır bir vicdani yük…” Peki adalet sağlanmadığı için, gerekli desteği almadığı ve toplum tarafından damgalandığı için bütün bir ömrü çürüyen çocuk için neden vicdani yük ağır değil?

    Bütün salon kamera kayıtlarını izliyoruz. Tekrar söylüyorum film değil bu, bir çocuğun istismar edilişini izliyoruz. Korkunç. Bakıyorum ama göremiyorum. Görmek istemiyorum. Sadece sanığın hareketlerini izlemeye çalışıyorum, suçlu olduğunu ispatlamak için. Suçu ispatlamak sanki benim görevim. Bu, sanki benim görülmemiş istismar davam. Bu, her gün önüme düşen istismar haberlerindeki çocukların davası. Bu yüzyıllardır sağlanamamış adaletin duruşması, bu her beş çocuktan birinin cinsel istismara maruz kalmasının sebebi.

    Daha fazla bakamıyorum. İzleyenleri izliyorum. Anne paramparça. Yanında olabilsem keşke. Sanık telaşlı, hakimin uyarılarına rağmen sürekli konuşuyor. Görüntüleri izlerken algılarımızı manipüle edip gördüğümüzden başka bir gerçeklik yaratmaya çalışıyor. Sanık avukatı sakin, sevgili olan avukat meraklı…

    Görüntüler, Şişli’nin en işlek caddesindeki bir mağazadan. Bunu bilmek insanı ekstra ürkütüyor. Çünkü çocuğa cinsel eğilimi olanlar çoğu zaman birden fazla çocuğa istismar girişiminde bulunur. Gündüz vakti çok işlek bir caddede, mağaza içerisinde müşteri varken çocuğa viski ikram edip çocuğu istismar eden bir fail kesinlikle başka çocukları da istismar etmiştir. Ama önemli olan bu bilgiye benim değil mahkeme heyetinin sahip olması. Heyet bilmiyor olabilir mi?… Biliyor olması lazım benden daha fazla vaka ile karşılaşıyorlardır. 2022 yılında güvenlik birimlerine getirilen 259.106 mağdur çocuğun %13,7 cinsel istismar mağduru. 2023 yılında bu suçtan tutuklanan sayısı ise 7088. Ceza oranına bakılırsa hakimler bilmiyor değil, bilmek istemiyor.

    Kültürün istismara nasıl zemin hazırladığı çok net görülüyor mahkemede. Hakim şunu söyleyemiyor mesela. “Bir çocuk ciddi bir tehlikede olmadığı sürece asla dokunamazsın.” Bir savunma avukatı Amerika’da tanımadığınız bir çocuğa dokunmayı şöyle tanımlıyor; “Bir çocuğa dokunmakla suçlanmak, yasal olarak kamyonun çarpmasıyla eşdeğerdir.” Çocuk böyle korunur. “Biz Akdeniz insanıyız, biz dokunmayı severiz.” Biz severiz de çocuklar sever mi? Yetişkinsiniz ve hiç tanımadığınız bir insan sokakta size dokunuyor ne hissedersiniz?… Bir yabancı nasıl tanımadığı bir yetişkine dokunamazsa bir çocuğa da dokunamaz. Bu kültür değişmeli!

    Sanığın sığındığı diğer bir argüman cinsel istismar konusunda bilinen yanlışlardan biri. “Benim sevgilim var neden böyle bir şey yapayım?” Sanık cinsel istismar faillerinin sapık olduğu, cinsel sorunları olduğu argümanına sığınıyor. Araştırmalar gösteriyor failler bizim “normal” dediğimiz insanlar. Çoğu zaman evli, çocukları olan insanlar. “Sevgilim avukat” diyerek yine yanlış bilinen bir gerçeklik üzerinde mahkemeyi manipüle etmeye çalışıyor. Failler yoksul, işsiz ve bağımlı insanlar değildir her zaman, toplumun her kesiminden olabilir.

    Doğru bilinen yanlışlar, istismara zemin hazırlayan kültür… Ama kamera görüntülerinde ezber bozan bir şey vardı. İki kadın. Çocuğu uzaktan takip eden ve çocuk mağazadan çıktıktan sonra mağazadan çıkan iki kadın. Bu kadınlar çocuğu korumak için onu uzaktan takibe alıyorlar. İstismarın ileri boyutlara ulaşmamasını büyük ihtimal bu kadınlar engelliyor. İnsanlar eskisi gibi istismara kör kalmıyorlar. Tabii ki sanık bu durumu da manipüle edip lehine çevirmeye çalışıyor: “Bu kadınlar para için, çocuğu bilinçli olarak benim aleyhimde kullanmak üzere mağazama getirdiler.”

    Sanığın manipülasyonları, vicdana seslenişleri işe yaramıyor, savcı en üstten ceza istiyor. Ek süre talebiyle duruşma erteleniyor. Tutuksuz yargılanması hem mağdur çocuk hem başka çocuklar açısından kaygı verici olsa da bu duruşma şunu gösteriyor; yürünmesi gereken uzun bir yol var ama anneler artık cinsel istismara sessiz kalmıyor, insanlar sokakta tanımadıkları çocuklar için kaygı duyuyor ve çocukları korumaya çalışıyor, davaları kadın örgütleri ve avukatlar takip ediyor. Yani rüzgarın yönü değişiyor.


    Meliha Yıldız kimdir?

    1975’te, birçok ihmal ve istismarın yaşandığı bir evde doğdu. Kırk dört yaşında, bir video-röportajla yaşadığı cinsel istismarı ifşa etti. Bu, onun için mağdurluktan aktivistliğe giden yolculuğun başlangıcı oldu. Türkiye’de, aile içi cinsel istismarın “mağdur” tarafından anlatıldığı ilk kitap olan Kutsal Tecrit’i 2021 yılında yazdı. İkinci kitabı Uçurum Kenarındaki Salıncaklar 2023 yılında yayınlandı. Özellikle yazılarıyla çocuğun cinsel istismarı konusunda aktivizm çalışmaları yapmaya devam ediyor.

    * Kardeşini Doğurmak- İzmir Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Kenan Arslanboğan Röportaj: Yargıtay ilk kurulduğundan beri yerleşmiş uygulamalarında hakime bu indirimi neden uygulamadın deyip kararı bozmakta; hakimlerde “kararım bozulacağına, uygularım” diyor ve uyguluyor. Hakimin verilen cezada 1/6 ‘ya kadar indirime takdir yetkisi var ve bu takdir yetkisinin içeriğini doldurmak zorunda değil. Ben böyle takdir ettim demesi yeterli. Bir de bunu zapta aktarmak, “Ben bu adamı gördüm ahlaksızın teki” deyip gerekçelendirmek akla uygun değil. Hakim bunu yazmadan ben bu adamı gördüm, durumunu takdir ettim bu adam 1/6 indirimi hakketmiyor dediği noktada Yargıtay’ın müdahale etmemesi gerekir. Uzun yıllar takdir indirimi uygulamamayı “niçin gerekçelendirmedin, sanığın duruşmalara yansıyan olumsuz davranışı yok, niçin indirim yapmadın deyip” dosyaları bozdu. Dosyaları bozduğu gibi hakimlere orta not verdi. Orta not vermesi demek hakimlerin terfi etmesinin önünü kapatmak demek.

    Kaynak: Artı Gerçek
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Kayyım politikasına dönüş; ‘yumuşama’ sizlere ömür!

    Kayyım politikasına dönüş; ‘yumuşama’ sizlere ömür!


    NECİP F. BAHADIR | YORUM

    31 Mart’ta bozguna uğrayan AKP’den en az 6 ay tutarlı ve sağlıklı politika beklemiyorum. Erdoğan, hezimetin nasıl yönetileceğini, bozgunun nasıl durdurulacağını bilmiyor. Tecrübesi yok, ilk kez yaşıyor çünkü. CHP’ye yanaşmasının ardından siyasette ‘yumuşama’ demesinin de pek hükmü yoktu. En azından benim için hükümsüzdü. Siyasi hayatını ‘kavgaya’ borçlu birinin yumuşaması mümkün mü? İstese de yapamaz.

    Hani fıkrada anlatılan, “Ben ne yaptığımı biliyor muyum!” diyen adamdan farksız Erdoğan’ın durumu. Yumuşamadan söz ettiği konuşmasının içinde ‘savaş çığlıklarını’ duymamak için sağır olmak lazım. ‘Savaş ve Barış’ kelimeleri kitaba adını verebilir. Ama bir siyasetçi hem ‘savaşçı’ hem de ‘barışçı’ olamaz. Savaşın adamları farklıdır, baraşın adamları farklı.

    Erdoğan’dan herhangi bir konuda bilinçli, sratejik adım bekleyenler çok yanılır. 31 Mart’ın bünyede ölümcül yara açtığını en iyi Erdoğan farkında. ‘Hiçbir şey olmamış gibi yapmak’ sadece zevahiri kurtarmak için. CHP’yi ‘uyutarak’ siyasi ömrünü 4 yıl daha uzatacağını sanıyor ama fena yanılıyor. Her zulüm politikalarının değişmez yazgısına doğru koşar adım yürüyor. Dönülmez akşamın ufkuna çoktan girdi.

    Akşam başka, sabah başka!

    Pazar günü Kızılcahamam’da “Yumuşama kalıcı olsun!” dedi. Pazartesi sabahı daha Hakkari Belediye Başkanı gözaltına alındı ve yerine kayyım atandı. Kabus geri döndü. Yumuşama sizlere ömür. İçişleri Bakanlığı’nın ‘kayyım kararı’ Erdoğan’dan habersiz olabilir mi? Mümkün değil. Erdoğan’ın ‘yumuşama nutku’ atarken kayyım kararını çoktan verdiğine emin olabilirsiniz.

    İçişleri’nin tüm operasyonlarını sosyal medyadan ‘alay-ı vala’ ile duyuran Ali Yerlikaya sustu, ‘kayyım kararını’ bakanlığa açıklattı. Bu fırsatı niye kaçırdı? Nedeni belli…  O da biliyor bu kararın doğru olmadığını. Mafya ve diğer operasyonları ‘piar’ çalışması olarak kullanırken kayyım meselesinde susmasının sebebi var.

    “Ben taraftar değilim!” mesajı olarak da okunabilir mi? Hayır, okunamaz. Böyle bir duruş ve mesaj için önce cesaret sonra asalet gerekir. O da siyasette yok. Yerlikaya’nın koltuktan başka kutsalı olduğunu düşünmüyorum. Koltuk neyi gerektirirse onu yapar.

    ‘Yumuşama politikası’ emek ister, kararlılık ister ve hepsinden önce tutarlılık ister. Sözle yumuşama veya normalleşme olur mu? 28 Şubat’ın hasta ve yaşlı paşalarını salıvermek hiçbir derde deva olmaz. Cumartesi Anneleri’ne meydanları açmak da… Hayır, yanlış değil doğru adım bunlar. Bozuk saatin iki defa doğruyu göstermesi gibi… Sorun yüzeysel değil. Aksine çok derin… Pansuman tedbirlerle ne yumuşama olur ne de normalleşme. Ülkeyi bütün yönleriyle o iklime sokmak gerekiyor. Bunu da AKP’nin yapabilmesi mümkün değil.

    Yumuşamayı politikasını inşa etmek zor ama yıkmak çok kolay. Bir kayyım kararı yeter. Mehmet Akif’in dediği gibi;

    “Hadi gel yıkalım şu Süleymaniye’yi desen 

    İki kazma kürek iki de ırgat gerek

    Ancak hadi gel yapalım şunu geri desen 

    Bir Sinan bir de Süleyman gerek”

    Sadece Süleymaniye değil siyaset de böyle. Yumuşamayı adım adım büyütmeye çalışırsın ama elinde kazma kürekle gelir iki amele yerle bir eder.

    Kayyım gerekçesi, inandırıcılıktan uzak

    Hakkari’de yaptığı gibi… Daha oy pusulararındaki mührün mürekkebi kurumadı. İki ay önce Hakkarili sandığa gitti ve DEM’in adayı Mehmet Sıddık Akış’ı kendilerine başkan seçti. Doğrusu AKP’de beklenenin üzerinde oy aldı. Ama ipi tartışmasız biçimde DEM’in adayı göğüsledi. Başkan daha koltuğunu ısıtamadı. Ne bu hız. AKP’nin kayyım taktiği belli; Önce gözaltı, sonra valinin atama kararı… Gerekçe inandırıcılıktan çok uzak; 10 yıl önce başlayan ve hala devam eden dava… Eğer başkanlık yapmasına hukuki bir engel var idiyse seçime niye girebildi. Meselenin hukuken hiçbir izahı yok. Defalarca tekrarlandı. Sonuç fiyasko. Halk ilk seçimde yine bildiğini okudu. Kayyım kapı dışarı edildi.

    Madem ki kayyım politikası kaldığı yerden devam edecekti niye halkın önüne sandık kondu? Erdoğan, Hakkariliye ne söyleyecek? DEM’in adayını seçerek yanlış yaptıklarını mı? Sandığın, seçimin, demokrasinin, halk iradesinin bir anlamı kalır mı? Kayyım kararından sonra ‘demokrasiden’ söz edilebilir mi? Hakkari söz konusu olduğunda ‘halkın iradesi’ anlamını yitirir mi? Erdoğan’ın ağzından çıkan ‘yumuşama’ nereye düşüyor bu kayyım kararı karşısında. Hakkari, AKP ile normalleşmenin hayalden öte anlamı olmadığının ispatı…

    Kayyım politikasının ülkeye faydası yok!

    Erdoğan, Özel görüşmesinden sonra Çetin Doğan ve arkadaşlarını salıvererek CHP’ye bir jest yaptı. Özel’in taleplerinden biriydi çünkü. Bayramdan önce gideceğini duyurduğu iade-i ziyarette ise jest yerine rest çekti. Özel’in kayyım politikasına tepkisini olası bilmemesi mümkün mü? Nitekim CHP lideri kararın açıklamasından sonra sert konuştu; “Henüz 2 ay önce tecelli etmiş Hakkari halkının iradesini yok saymaktır. Kayyım görevlendirmesi geri çekilmelidir. Demokrasinin ve halk iradesinin yanında kayyım anlayışının karşısındayız.”

    Kayyım kararı, MHP’den başkasını sevindirmez. AKP’nin içinde seslerini çıkaramasalar bile kayyım zihniyetini içine sindiremeyenlerin azımsanmayacak oranda olduğunu tahmin ediyorum. Einstein boşuna söylemiş; “Aynı şeyi tekrar yapmak ve farklı sonuçlar beklemek deliliktir.” diye. Kayyım politikasının ne siyasete ne de devlete bir yararı var. Eğer Erdoğan aynı hatayı tekrarlayarak farklı sonuç alacağını düşünüyorsa sözün devamını Einstein söylesin.

    Erdoğan hala 31 Mart’ın travması altında. Tutarsızlığı, çelişkileri, yalpalamaları hatta debelenmesi bu yüzden. Hem yumuşamadan söz etmesi, hem savaş narası atması da… Yoksa pazar günü “Yumuşama kalıcı olsun!” derken, pazartesi günü Hakkari’ye kayyım atar mıydı?

    Tayyip Erdoğan siyasetin konusu olduğu kadar tıbbın da konusu… Hatta daha çok tıbbın meselesi…

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Yardım kamyonlarını engelleyen yerleşimcilerin önüne geçen ufak bir grup İsrailli

    Yardım kamyonlarını engelleyen yerleşimcilerin önüne geçen ufak bir grup İsrailli


    Lorenzo TONDO – Quique KİERSZENBAUM

    Çeviren: Cankız ÇEVİK


    Yerleşimcilerle karşı karşıya gelen barış aktivistleri, kendilerinin ‘azınlık içinde bir azınlık’ olduklarının farkında.

    Kavurucu bir Pazartesi sabahı saat 10 buçuk sıralarında beş İsrailli yerleşimciden oluşan bir grup genç, Gazze’ye düzinelerce yardım kamyonunun gönderilmesinin beklendiği Batı Şeria’daki El Halil’in batısında yer alan Tarkumiye kontrol noktasına geldi.

    Yerleşimciler, o sabah kontrol noktasından geçecek kamyonların zamanlaması, konumu ve sayısı hakkında ayrıntılı bilgi almıştı. Beklemedikleri şeyse, düzinelerce barış aktivistinin de özel bir görev için Tarkumiye’de toplanmış olmasıydı: Yerleşimcilerin araçları engellemesinin önüne geçmek ve yardımın Gazze’ye olan yolculuğunun sürmesini sağlamak.

    İsrail’in, barış, eşitlik ve toplumsal adalet arayışındaki Yahudi ve Filistinli yurttaşlarının mobilize olduğu bir hareket olan Yahudi-Arap barış koalisyonu Standing Together’ın ulusal eş direktörü Alon-Lee Green, ‘Bu insani nöbeti oluşturmaya karar verdik çünkü bunun Gazze’deki masum insanların yaşamları için verilen bir mücadele olduğunu biliyoruz. Bunlar evlerini ve topraklarını kaybetmiş, açlıkla yüz yüze kalmış insanlar.’ diyor.

    ‘Ancak mesele yalnızca bundan ibaret değil, aynı zamanda toplumumuzun ruhu ile korku ve travma karşısında insan kalıp kalamayacağımız; ölüm yerine yaşamı seçeceğimizden ya da nefret ve açlık yerine dayanışmayı seçeceğimizden emin olup olamayacağımız sorgulamaları üzerine de bir mücadele.’

    gazzestk3.jpeg

    Geçtiğimiz haftalarda yardım konvoylarının İsrailli yerleşimciler tarafından engellendiğini, tahrip edildiğini ve kamyonların ateşe verildiğini gösteren videolar ortaya çıktı.

    Araçların önünü kesenlerin iddiası, taşınan yardımın ihtiyaç içindeki sivillere dağıtılmak yerine Hamas tarafından yönlendirildiği olsa da yardım kuruluşları bu iddiayı reddediyor. Saldırılar öfke yaratarak Beyaz Saray tarafından da ‘tamamen ve kesinlikle kabul edilemez bir davranış’ olarak kınandı.

    Tarkumiye’de ilk yardım kamyonu kontrol noktasından geçmeye başladığında genç yerleşimciler yolun ortasına gelerek kamyonu durmaya zorladılar. Kamyon yeniden hareket etmeye başladığındaysa Green ve birçok barış aktivisti, yerleşimcilerin etrafında bir bariyer oluşturmak amacıyla el ele tutuşarak onları sardılar.

    Yerleşimciler barış aktivistlerine bağırarak ve onları Hamas’a yardım etmekle suçlayarak kendilerini insan bariyerinden kurtarmaya ve kamyonun önünde yeniden konumlanmaya çalıştılar.

    İsrail askerleri yaklaştı ancak müdahale edemeyeceklerini söylediler.

    gazzestk2.jpeg

    Önceki görüntülerde İsrail askerlerinin yerleşimcilere karşı herhangi bir eylemde bulunmadan konvoylara eşlik ettiği görülüyordu.

    Green, barış aktivistlerinin amacının polisi kontrol noktalarına gelmeye zorlamak olduğunu söyledi. ‘Onlarla (yerleşimcilerle) fiziksel çatışmaya giremeyiz’ derken, ‘Bu amaçladığımız ya da yapmak istediğimiz bir şey değil. Ancak kamyonlara yaklaşmalarını engelleyebilir ve polisin bunu görmesini sağlayabiliriz… O kamyonları korumak bizim görevimiz değil. Bu işi yapması gerekenler polisler.’ diye sözlerine devam etti.

    Standing Together, onlarca videoyu inceledikten sonra konvoy saldırılarına katılan en az 20 yerleşimcinin kimliğini tespit etti ve “O kişileri biz tespit edebiliyorsak bunu polis de yapabilir.” dedi.

    Birçok kaynak, İsrail güvenlik güçlerinin aşırı sağcı aktivistlere ve yerleşimcilere yardım kamyonlarının konumlarına ilişkin bilgi verdiğini söylüyordu. Bu ilişki, ablukaların ardındaki ana İsrailli aktivist grubun bir sözcüsü tarafından doğrulandığı gibi yerleşimcilerin sohbet gruplarında gönderilen mesajların Guardian tarafından incelenmesiyle ve tanıklar ile insan hakları aktivistlerinin ifadeleriyle de desteklendi.

    Birleşmiş Milletler, Gazze’deki 1,1 milyon insanın (nüfusun neredeyse yarısının) korkunç düzeylerde bir açlıkla karşı karşıya kaldığını ve bölgenin kıtlığın eşiğinde olduğunu ifade etti. Yerleşimciler son üç gün içinde, bölgeye gitmesi beklenen onlarca yardım kamyonunun yolunu kesmeyi ve onları yağmalamayı sürdürdü.

    Standing Together’ın taktikleriyse başarılı oldu. Kontrol noktasında uzun bir araç kuyruğu oluşmuşken yaklaşık yarım saat sonra, bir grup polis gelerek onlarca barış eylemcisi ve olayları filme alan muhabirin gözleri önünde yerleşimcileri yolu açmaya zorlayarak müdahalede bulundu ve kamyonların yoluna devam etmesini sağladı.

    Yere yatmaya çalışan genç bir yerleşimci, polis tarafından zorla kaldırılarak bir araca bindirildi.

    Yerleşimciler genellikle otomatik tüfekler taşıyorlar. Standing Together aktivistlerinin fiziksel bir çatışmadan korkup korkmadığı sorulduğunda, grubun 32 yaşındaki üyesi Stav şunları söyledi: ‘Silahlar işin içine girdiğinde elbette bir şeylerin kızışacağı korkusu da oluyor. Ancak Yahudi İsrailliler olduğumuz için bizlerin buradaki varlığının bir tür fark yaratacağını ve yerleşimcilerin silah kullanma konusunda tereddüt etmesine neden olacağını umuyoruz.’

    gazzestk.jpeg

    Bir diğer barış aktivisti, 28 yaşındaki Emanuel Yitzhak Levi ise şunları söyledi: ‘Elbette korkuyoruz. Ancak yaptığımız şeyi yapmanın da gerekli olduğunu düşünüyoruz. Dinimize göre bile başka bir şehirle savaştayken halk aç bırakılamaz. Ne yazık ki İsrail’de azınlık içinde bir azınlığız.’

    Tarkumiye olayına karışan yerleşimcilerden hiçbiri yorum yapmak istemedi.

    İsrail’de barışı teşvik etmek ve Filistin topraklarının işgaline karşı çıkmak, 7 Ekim Hamas saldırılarından bu yana hiç de öyle basit bir iş değil.

    Aynı ay, İsrail bu saldırıların dehşetiyle şaşkına dönmüşken iki Standing Together aktivisti polis memurlarının saldırgan bulduğu, ‘Yahudiler ve Araplar, bunu birlikte aşacağız’ mesajını içeren posterler astıkları gerekçesiyle gözaltına alındı.

    Memurlar, aktivistlerin posterlerinin yanı sıra İbranice ve Arapça barış sloganlarının basıldığı tişörtlerine de el koydu.

    Bu münferit bir olay değildi. İnsanlar İsrail genelinde, bazıları tarafından Hamas’a sempati gösterdiği şeklinde yorumlanan düşüncelerini ifade ettikleri için gözaltına alınıyor, işlerinden atılıyor ve hatta saldırıya uğruyor.

    Green, ‘Savaşın başında Gazze’ye yardım tırları göndermeye çalıştık ancak uluslararası yardım kuruluşlarıyla koordineli çalışmamıza rağmen polis sınıra ulaşmamızı engelledi. Sonra sınırda birkaç eylem yaptık. Yardım tırlarının maruz kaldığı ablukaya dikkat çekmek için Kerem Şalom kapısına ulaşmaya çalıştık. Hiçbiri işe yaramadı.’ dedi ve ekledi:

    ‘O noktada, doğrudan eyleme geçme zamanının geldiğini hissettik.’


    Fotoğraflar, Yahudi-Arap barış koalisyonu Standing Together’ın ulusal eş direktörü Alon-Lee Green’in X hesabından alınmıştır.

    Kaynak: ‘Solidarity over hatred’: the small band of Israelis stopping settlers obstructing aid trucks

    Kaynak: Artı Gerçek
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • EURO 2024 A GRUBU | Almanya, bu kez kazanmak istiyor 

    EURO 2024 A GRUBU | Almanya, bu kez kazanmak istiyor 


    HASAN CÜCÜK | YORUM

    EURO 2024 A Grubu’nda ev sahibi Almanya’nın yanı sıra Iskoçya, İsviçre ve Macaristan gruptan çıkma hesapları yapacak. Grubun mutlak favorisi elbette Almanya. Ev sahibi olma avantajını kullanmak isteyen Almanlar, 3 kez kazandıkları Avrupa şampiyonluğuna bir yenisini eklemek peşinde olacak. İkincilik için İsviçre öne çıkıyor. Grubun kaderini belirleyecek maç Macaristan – İskoçya buluşması olacak. Bir takım evine, diğeri üçüncü olup yoluna devam hesapları yapacak.

    Almanya: İngilizlerin ünlü yıldızı Garry Lineker’in ”Futbol, 22 kişinin bir topun peşinde koştuğu, sonunda Almanların kazandığı oyun.” söylemi artık gerilerde kaldı. Avrupa’nın zirvesine son kez 1996’da çıktılar. 2014 Dünya Kupası’nı kazandıktan sonra ise önlenemeyen bir düşüş yaşadılar.

    Almanların en önemli oyuncularından biri orta sahanın dinamosu olarak gösterilen Toni Kroos…

    Son iki yılı sadece hazırlık maçlarıyla geçiren Almanya’nın dümeninde genç teknik adam Julian Nagelsmann var. 28 yaşında Bundesliga’da takım çalıştırmaya başlayan Nagelsmann, Hoffenheim, Leipzig ve Bayern Münih’te görev yaptı. 36 yaşındaki Nagelsmann, Manuel Neuer, Toni Kroos, Thomas Müller ve İlkay Gündoğan gibi tecrübeli oyuncuların yanına Florian Wirtz, Kai Havertz, Jamal Musiala gibi gençleri monte edecek.

    Avrupa şampiyonlarının tamamında boy gösteren tek ülke olan Almanya’da kalede Manuel Neuer olacak. Orta sahada Kroos ve İlkay Gündoğan işbirliği yapacak. EURO 2020 sonrası milli takımı bırakan Kroos, yeniden milli formaya döndü. Real Madrid formasıyla muhteşem bir sezonu geride bırakan Toni Kroos, turnuva sonrası futbola veda edecek. Son 10 yılda yüzde 90 pas ortalamasıyla oynayan Kroos’un dönmesiyle Jashua Kimmich’in yeniden sağ beke çekilmesi bekleniyor.

    Almanların gördüğü son klasik 9 numara Miroslav Klose idi. Klose sonrası ‘sahte 9’ dönemi başladı. Müller, Havertz, Musiala ve Wirtz ‘sahte 9’ olarak ileri uçta oynadı. Nagelsmann’ın elinde uzun bir aradan sonra gerçek bir 9 numara bulunuyor. Bu isim iki yıl önce Bundesliga 2’de oynayan, şimdilerde ise Borussia Dortmund formasıyla harika bir performans ortaya koyan Niclas Füllkrug. Nagelsmann’ın tercihini Havertz’den mi yoksa Füllkrug’dan yana mı kullanacak? Bunun cevabını şimdiden vermek mümkün değil.

    Almanya’da gözler elbette genç yıldız Florian Wirtz üzerinde olacak. Bayer Leverkusen’in şampiyonluğunda başrol oynayan isimlerden olan genç oyuncu, Almanlar’ın bir numaralı yıldız adayı. 21 yaşındaki Wirtz, topa hakimiyeti, oyun zekası ve gol vuruşlarıyla öne çıkıyor.

    İsviçre: EURO 2024 biletini Romanya’nın ardından I Grubu’nu ikinci bitererek aldı. 10 maçın sadece 4’ünü kazanıp, 5 beraberlik ve bir yenilgi aldı. Türk asıllı Murat Yakın’ın çalıştırdığı İsviçre son yıllarda uluslararası turnuvalarda dikkat çeken sonuçlar aldı. Tarihinde 6 kez Avrupa şampiyonasında mücadele edecek İsviçre en dikkat çeken başarıya EURO 2020’de çeyrek finale kadar gelerek imza attı.

    İsviçre’nin iskeletini yıllardır göçmen kökenli oyuncular oluşturdu. EURO 2024’te de bu gelenek devam edecek. Kenar yönetimindeki Murat Yakın, Türk asıllı. Eleme gruplarında attığı 6 golle takımın en skorer ismi olan Zeki Amdouni, babası Türk annesi Tunuslu. Elbette Arnavut asıllı Xhaka ve Shaqiri’i unutmamak lazım.

    İsviçre’nin önemli avantajlarından biri de oyuncularının tamamına yakını Bundesliga’da oynadı veya oynamaya devam ediyor. İsviçre, klasik bir Bundesliga takımı görüntüsü veriyor. Kalede Yann Sommer defansta Manuel Akanji ve orta sahada Granit Xhaka tecrübe ve kaliteleriyle İsviçre’yi gruptan çıkarmak için ter dökecek.

    İskoçya: Avrupa şampiyonasında 4. kez mücadele edecek olan İskoçya, EURO 2024 katılımcısı olarak adını İspanya’nın ardından grupta ikinci olarak yazdırdı. Steve Clarke’ın öğrencileri, sadece 5 gol yiyen lider İspanya’ya 2-0’lık skorla tek mağlubiyetini tattırdı. İspanya galibiyeti İskoçya’nın özgüven kazanmasını sağladı. Birleşik Krallık’ta İngiltere’nin gölgesinde kalan İskoçya, daha önce katıldığı 3 Avrupa şampiyonasında gruptan çıkmayı başaramadı.

    Teknik patron Clarke’ın sağ kolu Austin MacPhee, İskoçların en önemli silahı. Duran top antröneri olan MacPhee, EURO 2024 yolunda atılan 17 golün 4’ünün duran toplardan gelmesini sağlayan isim oldu.

    İskoçların en önemli silahı Manchester United forması giyen Scott McTominay. 7 gol kaydeden McTominay, Almanya yolunda sadece Ronaldo, Lukaku  ve Mbappe’ye geçildi. Enerjisi ve pozisyon almasıyla dikkat çeken McTominay ceza alanı dışından attığı şutlarla rakip kalecilerin korkulu rüyası oldu. İskoçların en büyük kaybı Lewis Ferguson. Serie A’da Bologna formasıyla müthiş bir çıkış yakalayan Ferguson nisan ayında geçirdiği ağır sakatlıktan dolayı, Almanya’da olamayacak. Ferguson’un yokluğunda orta sahada yük ve gözler Billy Gilmour üzerinde olacak.

    Macaristan: Dünya futboluna 1950’li yıllarda damga vuran Macarlar, uzun bir fetret dönemi yaşadı. Avrupa arenasında en önemli başarısı 1964 yılındaki üçüncülük oldu. 1972 Avrupa şampiyonasında yarı final oynadıktan sonra uzun sessizlik dönemi başladı. EURO 2016’da hasreti dindiren Macarlar son 3 turnuvaya peş peşe katılma başarısı gösterdi. Sırbistan’ı geride bırakarak Almanya biletini alan Macarlar, elemelerde yenilgi görmedi.

    Kağıt üzerinde grubun en zayıf halkası gözüken Macarları, hafife alan hata yapar. Eylül 2022’de İtalya’ya yenildikten sonra bir daha bileğini büken olmadı. Bu süreçte Uluslar Ligi’nde İngiltere ve Almanya’yı yenmeyi başardılar.

    Marco Rossi’nin çalıştırdığı Macaristan’da gözler Dominik Szoboszlai üzerinde olacak. 23 yaşındaki yıldız oyuncu, genç yaşında omuzlarına büyük yük aldı. Salzburg ve Leipzig performansının Liverpool’a taşıdığı Szoboszlai, adrese teslim uzun pasları ve kalecileri çaresiz bırakan sert şutlarıyla öne çıktı.

     

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Modi’nin popülizmi Hindistan siyasetine nasıl hâkim oldu?

    Modi’nin popülizmi Hindistan siyasetine nasıl hâkim oldu?


    Balkan TALU


    Artı Gerçek – Hindistan dünyanın en uzun soluklu seçim süreçlerinden birini geride bıraktı. 14 Nisan’da başlayan oy kullanma süreci 1 Haziran’da sona erdi. Seçimlerin resmi sonuçları ise 4 Haziran’da (salı günü) açıklanacak. ‘Maraton’ olarak adlandırılan Hindistan seçimleri altı haftada, yedi aşamada tamamlanıyor. Tabir, klişe ama yerinde: Nüfus 1,4 milyar, seçmen sayısı da 968 milyon 851 bin 926 olunca, seçim yarışı tam bir maraton oluyor.

    Muhalefet bu kez “Şeytanın bacağını kırar mıyız acaba?” diye düşünüyordu ama vaziyet pek de öyle değil. 73 yaşındaki popülist Başbakan Narendra Modi’nin, üçüncü dönemde de ipi göğüsleyeceğine kesin gözüyle bakılıyor.

    modi2.jpg

    Modi’yle ilgili dillendirilen en büyük endişelerden biri, demokratik haklarda irtifa kaybı, laiklikten uzaklaşma, kutuplaşma ve ülkedeki en kalabalık azınlık olan Müslümanların marjinalize edilmesi, kadın istismarı gibi başlıklar yer alıyor. Seçim sürecine en büyük damgayı vuran mesele de, Müslümanların, iktidardaki Hindistan Halk Partisi (Bharatiya Janata Party-BJP) tarafından ikinci sınıf vatandaş muamelesine maruz bırakıldıklarına dair şikayetleri oldu.

    TAPINAK SİYASETİ İLE SEÇİM STARTI

    Cihatçı Leşker-i Tayyibe örgütünün 2008 yılında 168 kişiyi öldürüldüğü Mumbai saldırılarından sonra, Hindistan’da genelde Müslümanlara, özelde de Pakistan’a karşı milliyetçi öfkede artış yaşandığı bir sır değil. Narendra Modi’nin seçim sürecinde en fazla “sükse” yaratan icraatlarından biri de, 1992 yılında partisi BJP’nin bir yürüyüşünün ardından meydana gelen olaylar sırasında, aralarında kendisinin de olduğu göstericiler tarafından yıkılan Babri Mescidi yerine Ram Mandir Tapınağı’nı inşa etmeye başlamasıydı.

    hindistan.jpg

    Yüksek Mahkeme 2019 yılında, Babri Mescidi’nin arazisinin Hindulara verilmesine ve Müslümanlara cami yapmaları için başka bir yer tahsis edilmesine karar vermişti. Ram Mandir Tapınağı, 2020 yılında inşa edilmeye başlandı. Bu yıl da, inşaat henüz tamamlanmadığı halde, seçim arifesine de denk getirilerek açılışı yapıldı. Hinduların en önemli ritüellerinden biri olan Prana Pratişta töreni Ram Mandir tapınağında gerçekleştirildi. Safran sarısı kıyafetiyle törende zuhur eden Modi, medyaya boy boy fotoğraflar vererek gövde gösterisi yaptı.

    MODİ’NİN YÜKSELİŞİ

    Sağcı lider Narendra Modi ve partisi BJP’nin, kendilerinden önce iktidarda olan Birleşik İlerici İttifak’a (UPA) en çok saldırdığı başlıklardan biri ise güvenlik oldu. BJP, 2008’deki Mumbai saldırısının yarattığı yıkımı Gandhi ve Nehru liderliğindeki UPA’nın basiretsizliğine bağlayarak yükseldi. Modi, 2014’teki seçim kampanyasında her iki ailenin de siyasi seçkinlerinin denizaşırı bankalarda gizli hesapları olduğu iddialarını sürekli canlı tutmuştu. Bu süreçte Müslüman nüfus “şeytanlaştırılmış” ve bir Hindu milliyetçiliği söylemi tutturulmuştu.

    hindistan2.jpg

    Gelinen noktada, Hindistan’daki sağ cephenin propaganda bombardımanından ülkenin kurucu babası Mahatma Gandhi bile nasibini alıyor. Ülkede Gandhi’nin genelde Müslüman nüfusa, özelde de “İngilizlerin böl-yönet taktiği ve oldubittisiyle kurulduğu” iddiasıyla Pakistan’a karşı haddinden fazla hoşgörülü ve tavizkar davrandığını düşünenlerin sayısı hiç de az değil…

    Narenrda Modi, “Hindu toplumunun uzun zamandır uykuda olduğunu ve artık bir Hindu uyanışının başlaması gerektiğini” savunuyor. 2014’te seçimleri ilk kez kazandığı dönemde de, ekibi tarafından “Hindu Hriday Samrat” (Hindu Yüreklerin Sultanı) olarak tanımlanmıştı.

    hindistan7.jpg

    MÜSLÜMANLARI DIŞLAYAN VATNDAŞLIK YASASI

    Narendra Modi, kurt bir siyasetçi olarak biliniyor. Bu nedenle de iş popülist ve milliyetçi söylemlere gelince, her seçim öncesi şapkadan muhakkak bir tavşan çıkarıyor. Modi’nin İslamofobik adımlarından biri de, 2019 yılında yürürlüğe sokulan olan Vatandaşlık Yasası (CAB).

    Söz konusu yasa, dini baskılar sebebiyle ülkelerinden kaçan farklı inanç mensuplarına vatandaşlık yolunu açarken, benzer durumda olan Müslüman nüfus kapsam dışı bırakıldı. Bu dışlamanın gerekçesi olarak da, “Müslüman bir ülkede İslam inancına sahip kişinin bu yüzden baskı göremeyeceği ve bu nedenle Pakistan, Bangladeş ve Afganistan’dan gelen bir Müslümanın mülteci olamayacağı” savunuldu.

    ‘GUCARAT’IN EKONOMİK MUCİZESİ’ OY KAZANDIRDI

    Narendra Modi’nin bir eli de alt sınıfların üstünde. BJP iktidarı ilk devraldığı dönemde, Kongre Partisi’nin takdir toplayan kırsal bölgede istihdam garantili iş politikaları sekteye uğramaya başlamıştı. Tarımdaki kriz büyüyor, iş çiftçi intiharlarına kadar gidiyordu.

    Ortaya çıktığı ilk dönemlerde ve 2009 yılından itibaren, Narendra Modi’nin başbakanı olduğu Gucarat eyaletinde uyguladığı ekonomik modelin başarı hikayesi herkesin dilindeydi.1960 ve 1970’li yıllarda Mumbai’de sendika hareketi güçlü olduğu için sermaye Gucarat bölgesine kaçıyordu. Eyalette özel sektör ağırlıklı bir büyüme vardı. Eski toprak ağaları sanayicilere dönüşüyordu. Devlet araya girdiği zaman genelde sermayeden yana saf tutuyordu. Delhi’yle sanayi siteleri ve altyapı hizmetleri kurulumu için pazarlıklar yapılıyordu. Ülkedeki yabancı sermaye de Gucarat üzerinden giriş yapıyordu.

    BJP, şeffaf yönetim, tarım reformu, yılda 2 milyon kişiye iş olanağı gibi vaatler verdi. Hindistan’ı güzel günlerin (ahdin) beklediği inancı Hindular arasında yaygındı. Modi’nin 800 milyon yoksul köylüye ücretsiz buğday tohumu vermişliği de, yoksul kadınlara aylık 1250 rupi (yaklaşık 16 dolar) aylık bağlamışlığı da vardı… Fakat ilk beş yılda ahdin vaadi çok da gerçeğe dönemedi. Buna rağmen BJP, dünya literatüründe otoriteryan neoliberalizm adıyla anılan modeli uygulamaktan vazgeçmedi. [Modi’nin 2002 yılında Gucarat’ta trenle evlerine dönen 58 Hindu yolcunun vagonların içinde canlı canlı yakılması olayı sonrası milliyetçi Hinduların binlerce Müslüman’a karşı linç ve katliamlarındaki rolü de unutulmadı.]

    EKONOMİ VAATLERİ TUTMAYINCA PAKİSTAN’I HEDEF ALDI: ‘SİZİ EVİNİZDE VURACAĞIZ’

    Öte yandan, Modi 2019 seçimlerine gelindiğinde ekonomiyi düzeltme konusunda pek fazla yol alamayınca, bu sefer dış politika kartını oynadı. 2019 yılında da, seçimlerden çok kısa bir süre önce Keşmir’in Hindistan tarafından kontrol edilen kısmına yapılan saldırıdan sonra Pakistan hava sahasında savaş uçakları uçurmuş olması hâlâ hala akıllarda. Modi, bu dönemde yaptığı ateşli konuşmalarda “Sizi kendi evinizde vuracağız” diyordu.

    Modi içeriye böylesine milliyetçilik ve popülizm pompalarken, İngiltere ve ABD ile gayet sıcak ve dostane bir ilişkisi bulunuyor. ABD’nin ileride ilişkilerinin sertleşeceği Çin’e karşı kendisinin yanında duracağını düşünüyor. BJP’nin neoliberal politikaları da Batı cephesinde büyük destek görüyor. Hindistan Başbakanı, gelişmekte olan (emerging) ekonomiler arasında anılıp küresel finans medyasında da alkış topluyor.

    hindistan6.jpg

    Peki zamanında Hindistan’ın bağımsızlık mücadelesini de sırtlamış olan Kongre Partisi’ne neden hiç şans tanınmıyor? Bunun sebebi, modern Hindistan’ın kurucuları arasında sayılan Gandhi ve Nehru ailelerine, kendi hanedanlarını kurmanın peşinde olan halktan uzak, elitist siyasetçiler olarak bakılması. Medya gücü de Modi’nin elinde olduğu için Kongre Partisi’nin muhtelif üye ve yöneticileri sürekli yolsuzluk suçlamalarıyla itham ediliyor.

    KONGRE PARTİSİ’NİN YOLSUZLUKLARI

    Kongre Partisi dönemindeki yolsuzluk iddialarından biri, 2012 yılında Eski Telekomünikasyon Bakanı Andimuthu Raja’nın el altından düşük fiyata cep telefonu lisansı sattığı yönünde. Bu rüşvet skandalının ülkeye maliyetinin 40 milyar dolar olduğu iddia ediliyor.

    2010 yılında düzenlenen Milletler Topluluğu Oyunları da büyük bir tartışmaya sebep olmuştu. Ülkenin üçte biri yoksulluk, yüzde 40’ı açlık sınırı altında yaşarken ve çocukların yüzde 46’sı, kadınların yüzde 55’i yeterli beslenemiyorken, neden böyle bir organizasyona milyonlarca dolar harcanıyordu? Üstelik oyunların maliyeti, 270 milyon dolar olacağı düşünülürken 4.1 milyar dolara kadar çıkmıştı. Organizasyondan elde edilen gelir ise sadece 38 milyon dolardı. Oyunlara hazırlık aşamasında ve yarışmaların devam ettiği sırada yaşanan çocuk emeği istismarı ve fuhuş patlaması da tartışmaya tuz biber ekmişti. Bunun dışında, askeri araç alımlarında rüşvet iddiaları ve 2008 yılında ABD ‘yle nükleer anlaşma için yapılan oylama sırasında vekillere verilen rüşvetler, Kongre Partisi’ni epey yıpratan gündem maddeleri oldu.

    ‘INDIA’ İTTİFAKI SÜRELİ KRİZLE BOĞUŞTU

    Kongre Partisi bundan önceki iki seçimi de kaybetti. Sonrasında, ‘INDIA’ kısaltmasını kullanarak 27 partiden oluşan bir ittifak kuruldu ama kimse bu ittifaka da şans vermiyor. Zira hem liderlik savaşları, hem de koltuk pazarlıkları yüzünden ittifak sürekli sorunlarla, krizlerle boğuşmak zorunda kaldı. Bu yüzden bazı partiler BJP tarafından kurulmuş ittifaka bile geçti.

    EN ÇOK ZORLAMASI BEKLENEN RAKİBİNİ HAPSE ATTIRDI

    Öte yandan, Delhi Eyalet Başbakanı Arvind Kejriwal’ın içki bayilerinden rüşvet almakla suçlanarak cezaevine konmuş olması ülkede epey bir infial yarattı. Sol görüşlü Aam Admi Partisi (AAP) lideri olan Arvind Kejriwal, koalisyon içinde BJP’yi en çok zorlayacak rakiplerden biri olarak görülüyordu. Aynı anda hem Kejriwal’in tutuklanması hem de seçimlere çok az zaman kalmışken Ulusal Kongre’nin hesaplarının bloke edilmesi, Af Örgütü gibi uluslararası kuruluşlarda da büyük şüphe uyandırdı.

    KADIN İSTİSMARINA CEZASIZLIK

    Modi döneminin en çok tepki toplayan olaylarından biri de Manipur eyaletinde gerçekleşen cinsel saldırı vakasıydı. Mayıs 2023’te ülkenin kuzeydoğusunda bulunan Manipur eyaletinde Protestan azınlık Kuki Zomi cemaatine mensup birden fazla kadın, Hindu inancına mensup Meitei cemaatine mensup bir çetenin cinsel saldırısına maruz bırakıldı. Kadınlar demir sopalarla dövülmüş, tecavüz edilmiş ve çıplak halde otobüsten atılmışlardı. Polisin harekete geçmesi 62 gün sürmüştü. Dahası, kadınların çetelerin eline bizzat polis tarafından teslim edildiğine dair tanıklıklar vardı. 2012 yılında gerçekleşen başka bir saldırıdan mahkum olan hükümlülerden biri de o tarihte reşit olmadığı gerekçesiyle 2015 yılında serbest bırakılmıştı…

    Bir ibadethane açılışı üzerinden gövde gösterileri… Azınlıkları ötekileştirme… İstismar ve istismarın cezasız kalması, hatta önünün açılması… Yoksulluk -ki Hindistan’da bir de tabu haline gelmiş olan kast sistemi de bulunuyor-, çaresizlik, sahipsizlik…. Üstüne bir de muhalefetin yetersizliği, geçmiş bagajı yüzünden güven verememesi…. Geniş halk kitleleri, arkasında durulan gerçek değişim mesajlarının ve vaatlerinin yokluğunda, propaganda ve popülizmle efsunlanıp uyuşmayı tercih edebiliyor. İnsan, hayal kırıklığına uğramamak için umut etmeyi bırakabiliyor ve sadece aşina olduğuna gidebiliyor…

    Kaynak: Artı Gerçek
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Nedensellik konusunu bitirirken; vahyin gücü (12)

    Nedensellik konusunu bitirirken; vahyin gücü (12)


    YÜKSEL ÇAYIROĞLU | YORUM

    İslâm denge dinidir. Müntesiplerine her konuda ölçülü olmalarını, ifrat ve tefritlerden uzak kalarak itidal üzere bir hayat yaşamalarını emreder. Rahman suresinin ilk âyetlerinde dört defa mizandan bahsedilmek suretiyle nazarlarımız yaratılıştaki muhteşem dengeye çevrilir ve inananlardan da hayatlarında aynı şekilde bu ölçü ve muvazeneyi korumaları istenir. İnsan, inanç, ibadet, muamelat ve ahlâka dair konularda dengeyi yakalayabildiği ölçüde gerçek kulluğa ulaşır. Kur’ân ve Sünnet’in varlığa, hayata, insana, imana, dünyaya, ahirete, kulluğa dair vaz ettiği hükümlerde tam bir denge hâkimdir. Müslümanlar bu iki mübarek kaynağa bütüncül bir nazarla bakıp vaz edilen hükümlerdeki muvazeneyi yakalayamadıkları için dini yaşamalarında ifrat ve tefritlere düşmektedirler.

    Konuyu biraz daha somutlaştıracak olursak, bir mü’minin en başta kurması gereken dengelerden biri dünya ve ukba dengesidir. Bu dengenin dünya lehine bozulduğu durumlarda ahiret unutulduğu ve seküler bir hayat karşımıza çıktığı gibi, eğer muvazene ahiret lehine bozulursa bu defa da dünyanın ihmaliyle ve ruhbanlıkla karşı karşıya kalıyoruz. Aynı şekilde akıl ve vahiy dengesi kurulamadığı takdirde ya nasların keyfe göre yorumlandığı aşırı rasyonalist bir anlayış karşımıza çıkıyor ya da naslar sadece literal bir okumaya tâbi tutularak onlardaki illet ve maksatların göz ardı edildiği zahiri ve selefi bir anlayış. Hakeza madde-mana, akıl-his, ideal-realite, havf-reca, külli irade-cüz’i irade, gaye-vasıta, ilim-din gibi konularda dengenin yakalanamaması bir çok komplikasyonları beraberinde getiriyor.

    Denge, sadece dini yaşamada değil, her alanda, her bilimde önemlidir. Mesela iktisadî hayatın temelinde, üretim-tüketim ile arz-talep dengesi yatar. Terbiyenin temelinde, disiplin ve ciddiyet ile şefkat ve merhamet arasında kurulacak denge vardır. Hukukta, davacı ile davalının hakları arasında denge kurulursa adalet tesis edilir. İnsan yaktığı kalori kadar besin alırsa sağlıklı kalabilir. Hüsnüzan, adem-i itimat ile dengelenirse insan aldanmaktan emin olabilir. Mazhar olunan nimetleri sahiplenme kibir olduğu gibi, görmezden gelme de küfran-ı nimettir. Bu konuda ki denge ise tahdis-i nimettir, yani nimeti görme ama gerçek sahibine vermedir. Kısacası, içtimai, siyasi, iktisadî, ahlâkî, terbiyevî ve dinî hayatımızın kemali, atom içi hareketlerden hücre içi faaliyetlere, canlı vücutlarından galaksilere kadar bütün bir varlıkta gözlemlenen hassas dengelerin yakalanmasına bağlıdır.

    İşte dengenin korunması gereken önemli konulardan biri de nedensellik ilkesidir. Mü’min bir taraftan bütün sebepleri yed-i kudretinde tutanın Allah olduğuna şeksiz şüphesiz iman ederek O’na güvenmeli, O’na dayanmalı, isteyeceğini O’ndan istemeli ama diğer yandan sebepler diyarında yaşadığının farkında olarak, varlığın akışındaki tenasüb-ü illiyet prensibini çok iyi kavrayarak, maksuduna ulaşabilmek için sebeplere kılı kırk yararcasına riayet etmelidir. Bir taraftan bütün güç ve kuvveti Allah’a vererek, yegane Fail ve Yaratıcı O’nu görerek sebeplere hiçbir şekilde tesir-i hakiki vermemeli ama diğer yandan da Allah’ın yaratma faaliyetinin sebepler vasıtasıyla gerçekleştiğinin şuurunda olarak asla onları ihmal etmemelidir.

    Ne var ki bu konuda dengeyi yakalayabilmek sanıldığı kadar kolay değildir. Mülk ve melekut cihetleriyle varlığa bütüncül bakabilmeyi gerektiriyor. Hem isim ve sıfatlarıyla Cenab-ı Hakk’ı çok iyi tanıyabilmeyi hem de derinlemesine tekvini emirleri okuyabilmeyi gerektiriyor. Varlık dünyasındaki değişim ve dönüşümlerin sadece nasıl cereyan ettiği üzerinde değil, aynı zamanda bunların düzenli ve ahenkli hareketlerinin sebebi üzerinde de düşünmeyi gerektiriyor. Bir taraftan mahiyet ve hakikatleri itibarıyla sebeplerin kendi başlarına sonuçlarını ortaya çıkaramayacağını görmeyi, diğer yandan da bütün bilimlerin nedensellik ilkesine dayandığının farkında olarak sebep ve sonuç ilişkilerini gözetebilmeyi gerektiriyor. Bu denge yakalanamadığı takdirde mesele ifrat ve tefritler arasında gidip geliyor.

    Allah’ın her şeyi bir sebeple yaratması özellikle günümüz insanları açısından önemli bir imtihandır. Çünkü göz ona takılıyor. Akıllar da gözlere inmiş vaziyette. Bilim sadece gözlem ve deneyi esas alıyor, bunlar da zahiri sebeplere dayanıyor. İlgi ve dikkatler soyuttan somuta kaymış durumda. Metafiziğe ait konular artık bilimin ilgi alanına girmiyor. Tabiat yasalarının sadece gözlemlenen nedensel ilişkilerin nasıl cereyan ettiğine dair bir resim çekmekten ibaret olduğu unutularak, bunların tabiî hâdiselerin neden ve sebeplerini de izah ettiği zannediliyor. Sanat yapıtları, sanatkârı dikkate alınmadan inceleniyor, mana yüklü kâinat kitabının bir kâtibinin olduğu unutuluyor, eserden müessire gidilemiyor. Böyle olunca da hakikî, dikey ve metafizik nedensel ilişkiler göz ardı edilerek sadece zahirî, yatay ve maddî olanlara odaklanılıyor.

    Oysaki aklın önemli vazifelerinden biri, mantık ve muhakeme yürütmek suretiyle görünenden görünmeye, bilinenden bilinmeyene gidebilmektir. Akıl, varlıkların ne olduklarını anlamanın yanında, neye delalet ettiklerini de anlar, anlamaya çalışmalıdır. Bir kitabı okuyan kimse onun yazarı hakkında fikir edinir. Bir sanat tablosuna bakan kimse ressamın sanatını anlamaya çalışır. Mimari yapıları incelediğimizde aynı zamanda onları tasarlayan mimarların sanatlarını da incelemiş oluruz. Peki, kâinat kitabında yer alan ve henüz yeterince derinlik ve inceliklerini keşfedemediğimiz birbirinden güzel sanat eserleri için niye bu akıl yürütmeyi yapmıyoruz? Bir kitapla kâtibi arasında kurduğumuz nedensel ilişkiyi, kâinat kitabıyla onun Yaratıcısı arasında kurmuyoruz? Kur’ân’ın yüzlerce âyet-i kerimede nazarlarımızı sürekli olarak kevnî âyetlere çevirmesinin sebebi, eserle müessir arasındaki nedensellik bağına dikkat çekmek değil midir?

    Önceki dönemlerde taşa, toprağa, onlardan yaptıkları putlara, aya, güneşe vs. tapan putperestleri “ilkel” ve “akılsız” gören bazı kimseler, olaylara deterministik bir bakış açısıyla yaklaşarak, mükemmel neticeleri basit sebeplere vererek farkına varmadan eleştirdikleri kişilerle benzer inançları paylaşıyorlar. Bütün varlığa hâkim olan düzeni, ahengi, nizam ve intizamı, akıl ve şuuru olmayan sebeplere bağlamak suretiyle akıl dışı bir yola giriyorlar. Varlığın belli bir düzene tâbi olması, olaylar arasında düzenli ilişkilerin bulunması, her zaman bir kısım olayları başka olayların takip etmesi onları yanıltıyor. Sonra olanların önce olanlardan kaynaklandığını düşünüyorlar. Gözledikleri sadece bir korelasyondan (iktiran, mukarenet, mücaveret) ibaret olsa da, asıl Fail-i Muhtar’ı göremedikleri için bu ilişkinin bir illiyet ve sebebiyet ilişkisi olduğunu zannediyorlar.

    Neticede varlık dünyasında olup biten olayların etkin nedeni olarak ya maddeyi ya enerjiyi ya doğal kuvvetleri ya tabiat yasalarını ya da bunların birbiriyle etkileşimini görüyorlar. Sebeplerin sonuçları ortaya çıkarabilecek kendilerinden menkul bir yetenekleri, güçleri, şuurları olmadığını; yasa, enerji ve kuvvet dedikleri şeyin maddeye bağlı olduğunu ve maddenin de en nihayetinde aynı cins atom ve moleküllerden oluştuğunu göremiyorlar. Bu yüzden Allah’a ait fiilleri sebeplere veriyor, Allah’ın hakkını teslim edemiyorlar. Nedensellik ilkesini yanlış anladıklarından ötürü varlık üzerindeki araştırma ve incelemeleri onlarda marifetullah bilgisi oluşturmuyor, onların şükür ve hamd duygularını coşturmuyor. Aslında varlıktaki bütün oluş ve bozuluşlar birer mucizeden ibaret olsa da onların nazarında sıradanlaşıyor, basitleşiyor.

    Buna karşılık bazı mü’minler de varlığın dilini doğru okuyamıyor, Allah-âlem ilişkisini doğru kuramıyor, tenasüb-ü illiyet prensibine uymuyor, sebeplere riayette kusur ediyor, fiilî duasını yapmadan tevekkül etmeye kalkıyorlar. İlimde, fende, sanatta, medeniyette ilerlemenin bir kısım sebepleri olduğunu, bunlara riayet etmeden neticenin elde edilemeyeceğini unutuyorlar. Çalışmıyor, çabalamıyor, araştırmıyor, sebeplere müracaat etmiyor ve bu yüzden zillet yaşamaya mahkûm oluyorlar. Bazıları Allah’ın mü’minlere olan yardım vaadinin mucizevi bir şekilde gerçekleşeceğini zannediyor, Allah’ın peygamberler için dahi esbabı ortadan kaldırmadığını göremiyorlar. Allah’ın kâinatta cari olan kanunlarının cebrî olduğunu, bunlara azıcık olsun muhalefet etmenin cezasının hemen dünyada görüleceğini anlayamıyorlar.

    Daha da garibi, bazıları sebeplere riayet etmeyi ve nedensellik ilkesine uygun davranmayı, iman ve tevekküle aykırı görebiliyor. Oysaki düzeni kuran, sebepleri vaz eden ve onlar üzerinden neticeleri yaratan Allah olduğu gibi, bu sebeplere uygun iş yapmamızı emreden de Allah’tır. Sebeplerin mahiyetini bilen kimseler açısından onlara riayet etmek fiilî bir duadır. Bizler bir Müslüman olarak neticeleri icat etmelerini beklediğimiz için değil, Allah’ın lütuflarını onlar üzerinden göndereceğini bildiğimiz için sebeplere riayet ederiz. Sebeplerin birer şart-ı âdi olduğunu bilir ve bu şartı yerine getiririz.

    Bediüzzaman Hazretleri şöyle der: “Kudret-i Ezelî kitabından olan bir masnu, kendi nefsine kendi cirmi kadar ve bir yönüyle delalet eder. Amma Nakkaş-ı Ezelî’ye pek çok yönden delalet eder. Ve kendisine tecelli eden esmadan uzun bir kasideyi inşad eder.” (Mesnevi-yi Nuriye) Kur’ân, işte bu delalet yönlerini görebilmemiz, eserleri üzerinden Rabbimizi tanıyabilmemiz için pek çok âyetinde, “Allah’ın rahmet eserlerine bir bak!” (Rûm sûresi, 30/50) gibi ifadelerle yüzümüzü kâinat kitabına çevirir. Tıpkı Kur’ân âyetlerini okuyor gibi varlık kitabında yazılmış âyetleri de okumamızı emreder. Bir Müslüman doğru bir nazarla yüzünü tabiata çevirdiği takdirde hem marifetullah bilgisini artıracak hem de varlığın esrarını keşfedecektir.

    Şunu unutmamak lazım ki Allah, ya evrendeki büyük küçük bütün varlıkların yaratıcısıdır ya da hiçbir şeyin yaratıcısı değildir. Eğer sebeplere tesir, icat, yapma, yaratma gibi vasıfları verirsek kâinatta Allah yapıyor diyebileceğimiz hiçbir varlık ve olay kalmaz. Çünkü varlıklar arasında nedensel ilişkiler vardır. Her şey bir başka şeyin sonucu olduğu gibi, bir şeylerin de sebebidir. Sebepleri Allah’a verip, sonuçları sebeplere vermek de çözüm değildir. Çünkü Allah’a verdiğimiz sebeplere de sahip çıkacak başka sebepler olacaktır. Dolayısıyla biz, Allah’ın vaz ettiği düzenden hareketle olayları neden ve sonuç diye isimlendirsek ve bunlar arasında nedensel ilişkiler kursak da hakikatte hepsini yaratan ve varlıkta tutan Allah’tır. Bunu kabul etmeyenler farkında olmadan sonsuz ilahları kabul etmek zorunda kalıyorlar.

    Gözlemlenebilir evrenin yaklaşık olarak 1080 atomdan oluştuğu tahmin ediliyor. Bu atomlar bir araya gelerek nasıl oldu da parçaları birbiriyle ahenkli bir şekilde çalışan düzenli bir evren oluşturabildi. Kainatta kaos ve keşmekeşlik yerine niçin anlamlı nesneler, sanatlı varlıklar, ahenkli işleyişler, karşılıklı yardımlaşmalar, hassas ayarlar, bir gaye gözeten hareketler var? Ve daha da ilginci varlıktaki bunca oluş ve bozuluşlara, değişim ve dönüşümlere rağmen var olan bu düzen ve ahenk nasıl oluyor da devam edebiliyor? Şuursuz sebepler ve tesadüf rüzgârları nasıl oluyor da bütün varlıkları her yerde ve bütün zamanlarda aynı fabrikadan çıkmış, aynı tezgahta işlenmiş gibi birbirine benzer yapabiliyor? Milyarlarca ihtimal içerisinden her varlığın mevcut şeklini, biçimini, mahiyetini kazanması muhit bir ilmi, mutlak bir iradeyi, her şey güç yetirebilen bir kudreti gerektirmiyor mu? Hangi maddi sebep bunların altından kalkabilir?

    Doğru bir nazarla bakabildikten sonra esasında bütün bir varlık Yüce Allah’ın isim ve sıfatlarını yansıtan birer aynadan başka bir şey değildir. En küçük sebeplerle en büyük neticeleri hâsıl etmesi, Allah’ın büyüklüğünün en büyük emaresidir. Kâinat kitabındaki her bir mevcut acizliği ile Allah’ın sonsuz kudretine, şuursuzluğu ile O’nun muhit ilmine, fenası ile O’nun bekasına, ihtiyaçları ile O’nun istiğna ve iğnasına delalet eder. Canlılar, Allah’ın Muhyi ismiyle hayata gelir, Musavvir ismiyle mevcut şekillerini alır, Rezzak ismiyle rızıklanır, Kayyum ismiyle varlıklarını sürdürür, Mumit ismiyle de hayata veda ederler.

    Nedensellik problemine dair başladığımız yazı serisini şu hatırlatmayı yaparak bitirelim: Gerek insan fiillerinde gerekse tabiatta gözlemlediğimiz neden-sonuç ilişkisinin mahiyet ve doğasını anlamak Allah-âlem ilişkisini anlamaya, bu da vahiy bilgisine müracaat etmeye bağlıdır. Çünkü varlığın kökeninde, hareketin temelinde, değişimin doğasında ne yattığını anlayabilmek için, kozmik âlemin tam ve bütüncül bir resmini çekebilmek gerekir. Bu da vahyin rehberliği olmaksızın fikir gücünün soyutlamalarıyla üstesinden gelinebilecek bir şey değildir. Şunu da ilave etmek gerekir ki Kelâm ulemasının Kur’ân âyetlerini merkeze alarak nedensellik ilkesi etrafında serdettiği ve “halk-ı cedid”, “âdetullah” ve “iktiran” gibi kavramlarla özetlemeye çalıştığı görüşler iyi anlaşılır ve bilimin bize sunduğu verilerle de desteklenirse, modern paradigmaya alternatif yeni bir paradigma oluşturulabilir.

     

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • CHP-AKP koalisyonu mümkün mü?

    CHP-AKP koalisyonu mümkün mü?


    MAHMUT AKPINAR | YORUM

    Son dönemlerde pek çok yazar ve yorumcu, Erdoğan’ın MHP’den kurtulup yerine CHP’yi monte etmeyi planladığını, bu yöndeki görüşmelerin devam ettiğini, CHP’nin de buna yatkın olduğunu söylüyor.

    Peki, bu gerçekten mümkün mü? Böyle bir koalisyon olmalı mı?

    Yerel seçimlerde AKP ciddi oy kaybına uğradı. Toplum, yerel seçimlerde Erdoğan’a ‘kırmızı kart’ gösterdi ve partiyi ikinci sıraya düşürdü. Böyle bir durumda CHP’nin diğer muhalifleri de yanına alarak temel sorgulamalara gitmesi, Erdoğan ve AKP’yi ciddi şekilde sarsması ve ülkeyi erken seçime götürmesi beklenirdi. Ancak sanki CHP, tıpkı 2015 Haziran seçimlerinde olduğu gibi Erdoğan’a meşruiyet sağlama, ‘hayat öpücüğü’ verme yolunu tercih ediyor.

    Seçimlerin üzerinden iki ay geçmesine rağmen, halkın verdiği uyarıyı/beklentiyi başta Özgür Özel olmak üzere CHP parti yönetimi dikkate almadı. Erdoğan’ın yıpranmış ve halk nezdinde karşılığı kalmamış, oy oranı yüzde 4’lere düşmüş MHP yerine CHP’yi monte etme planları yaptığı söyleniyor. MHP’nin çetelerle, mafyayla, uyuşturucu ticareti ile ve Sinan Ateş cinayetiyle anılması koalisyonun iki tarafını da yıpratıyor.

    Gerçekte AKP’liler, MHP’lilerden daha büyük yolsuzluk ve yozlaşma içinde ama Erdoğan, faturanın büyük kısmını daha alt düzey işler yapan MHP’ye yıkmakta mahir. Ondan kurulursa toplum nezdinde bir “aklanma süreci” başlatacağını düşünüyor olabilir. Sinan Ateş cinayeti soruşturmasında bulunan belgeler ve bilgiler Erdoğan’ın elinde MHP üzerinde kullanabileceği bir giyotine dönüştü.

    Bunlarla MHP’yi tamamen tasfiye etmeyi ve yerine CHP’yi monte etmeyi düşünüyor olabilir. Bu niyeti sezen Devlet Bahçeli sanki vuruşarak çekilme iradesi sergiliyor. Son dönemde ortaya çıkan atışmalar, tartışmalar bunu gösteriyor. Ama iki taraf da kartları açık oynamıyor, kozlarını örtülü kullanıyor.

    Erdoğan için CHP ile bir koalisyon kurmak akıllıca bir tercih olur. Zira 22 yıldır

    yıpranmış, kirlenmiş, ülkeyi iflas ettirmiş, milleti bıktırmış bir iktidar, veballerine yeni bir partiyi ortak etmiş olur. Bunun ana muhalefette bulunan, cumhuriyeti kuran CHP olması Erdoğan’ı ayrıca memnun eder. En önemli muhalefetten kurtulmuş, onu susturmuş olur. Ayrıca meşruiyetini yeniler, rejimine ve iktidarına ilave ömür kazandırır. Birikmiş ağır veballeri CHP ile paylaşmış olur.

    CHP seçmeni bu ittifakı onay verir mi?

    Peki, CHP bu projeye yanaşır mı? CHP’li seçmen, taban itiraz etmez mi?

    CHP seçmeni, böyle bir kirli koalisyona elbette itiraz eder ve onay vermez. Ancak Türkiye’de siyasi partilerin iktidar olma arzusunun arkasında, parti yönetiminin/delegelerin kamu kaynaklarından makam, imkân, ihale, kaynak devşirme motivasyonu vardır. CHP uzun süredir iktidara aç. AKP ile bir ortaklık kurması durumunda CHP’li yöneticiler için önemli kapılar açılacak, yeni makamlar, ihaleler, imkanları doğacaktır. İktidar nimetleri önlerine serilecektir.

    Tayip Erdoğan kamu kaynaklarını peşkeş çekme, rüşvet olarak dağıtma konusunda çok becerikli ve tecrübelidir. Seçmen böyle bir birlikteliğe karşı çıksa bile, CHP yöneticileri kazanacakları sebebiyle buna itiraz etmezler. Kirli Erdoğan rejimiyle ortak olmaya can atacaklarını düşünüyorum.

    CHP’nin Erdoğan’ı koltuğundan edip iktidar olma çabası görünmüyor. Erdoğan’la mücadele edip iktidara gelmek için uzun ve zorlu bir yolu tercih etmeleri, ciddi mücadele vermeleri gerekiyor. CHP’lilerde ise bu irade ve yürek görünmüyor. Ayrıca AKP’nin bütün kirlenmişliğine rağmen halkın CHP’ye soğuk durduğunun farkındalar.

    CHP, AKP ile koalisyon yapamaz mı?

    Elbette yasal olarak siyasi partiler birbirleriyle koalisyon kurabilirler, iktidarı paylaşabilirler. CHP de AKP ile bir koalisyona girip iktidar ortağı olabilir. Bunda yasal bir problem yok, ancak etik ve ahlaki ciddi problemler var. Bu, CHP’nin kendisini inkâr etmesi anlamına geleceği gibi, uzun vadede tek başına veya farklı koalisyonlarla iktidar olma fırsatını yok edecektir. Mevcut şartlarda CHP’nin Erdoğan’la koalisyon kurması, ortaklığa girmesi kirli suda yıkanmaya benzer. Seçmen kitlesine, demokrasiye, ülkeye ihanet etmek anlamına gelir.

    Erdoğan’a payanda olmak

    CHP, HDP veya biraz ilkesi olan partiler AKP ile bir koalisyona tek şartla ortak olabilirler. Eğer Erdoğan ülkenin battığını ve bittiğini itiraf eder, “Hep birlikte bir milli mutabakat hükümeti kuralım, parlamenter rejime geri dönelim!” derse kabul edilebilir. Yeniden anayasaya, hukuka dönme şartıyla, ülkenin ve toplumun daha fazla zarar görmemesi hesabına böyle bir işe kerhen girilebilir, bir yönüyle fedakârlık yapılabilir. Aksi halde, Erdoğan’ın her şeye mutlak hâkim olduğu, TBMM’nin, bakanlıkların, anayasal kurumların hiçbir etkisinin kalmadığı mevcut durumda koalisyon ortağı olmak Erdoğan’a taze kan vermek, payanda olmaktır.

    Tayyip Erdoğan, Can Ataklı’nın iddiası gereği ucube başkanlık sisteminde CHP’ye 4 değil 14 bakanlık da verse bir şey değişmez. CHP ancak kirli sürecin bir parçası, Erdoğan’ın veballerinin ortağı olur.

    Eğer parlamenter rejime dönme ve hukuka dönme sözü alır, yargının bağımsızlığını, parlamentonun yeniden aktif hale getirilmesini şart koşar ve bu da Erdoğan tarafından kabul edilirse, bir Milli Mutabakat Hükümeti kurulabilir, böylece belki ülke uçurumun kenarından dönebilir. Bu durumda hem Erdoğan hem Türkiye hem de CHP kazançlı çıkar. Aksi durumda CHP’nin iktidara ortak olması sadece bazı çıkarların tatmin edilmesine yarar. Erdoğan’ın ömrünü uzatır, meşruiyetini yeniler ama ülkeye, halka hiçbir faydası olmaz.

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • İhsan ahlakı! 

    İhsan ahlakı! 


    AHMET KURUCAN | YORUM

    İhsan, Efendimiz’in (sas) meşhur hadislerinde beyan ettiği üzere ‘insanın her anını Allah görüyor, biliyor, hesap soracak şuuru ve ciddiyeti içinde geçirmesi’ anlamına gelir. Mealen arz ettiğim bu izahın ardından Peygamber Efendimiz’in (sas) söylediği şu cümle oldukça çarpıcıdır. Çarpıcı diye nitelendirdiğim bu söz aslında Müslüman olan her insanın kalbini yerinden oynatacak bir derinliğe sahiptir: “Sen O’nu (cc) görmesen de O (cc) seni görüyor.”

    İhsanı anladık, ahlak ne? Ahlak İslam’ın nüzul dönemi, kuruluş yılları ve tarihi süreçte ferdi, kurumsal ve toplumsal olarak istisnalar hariç bizim dünyamıza uğramamış bir kavram. Kızmayın bana. Darılmayın. Eğer kızacak ve darılacak olursanız kızmadan ve darılmadan önce aynaya bakmanızı tavsiye edeceğim. Aynada bahsini ettiğim istisnalar arasında kendinizi görüyorsanız -ki olabilir ve bu sonuçtan en çok sevinen ben olurum- bu defa aynayı içinde yaşadığınız toplum hatta o toplum içinde ilk önce çekirdek aileniz başta olmak üzere yakın çevrenize, akrabalarınıza tutmanızı isterim. Bakalım ne göreceksiniz?

    Bu toplumun içinden çıkmış ve 60’ını aşmış bir insan olarak ben yardımcı olayım isterseniz; söylem ile eylem arasında korkunç bir uçurum göreceksiniz. Lafı çok edilen ama hiç hayata tatbik edilmeyen bir kavram çıkacak karşınıza. Üzgünüm ama hem an itibariyle hem de asırlardan beri İslam toplumlarının ve İslam insanlarının hali pür melâli bu.

    İhsan ahlakı ne? Bu tabiri Ali Bardakoğlu’ndan ödünç aldım. İlk defa onda duydum ihsan ahlaki tabirini. Kasdı, ahlakın ihsan şuuru düzeyinde yaşanması. Doğrudur ve doğrusu da budur. Zira din her şeyden önce insanın kendine karşı samimi, içten ve dürüst olmasını ister. Zaten iman gibi en temel bir konuda samimi olmayan, yaşadığı ailenin veya toplumun baskısı ile iman ediyormuş gibi görünen insan, kelimenin en hafifi ile müraidir, riyakardır, en ağırı ile de münafıktır.

    Allah’a karşı, Resulüne karşı, müminlere ve bütün insanlığa karşı samimi olmaktır ihsan ahlakı. Nitekim Peygamber Efendimiz (sas) “Din samimiyettir!” derken bunu ifade eder. Evet, din samimiyettir, içtenliktir, candanlıktır. Çok tekrar ettiğim klişe sözle, “Hz. Ebu Bekir gibi konuşup Ebu Cehil gibi davranmamaktır.”

    Veya “Hz. Musa gibi konuşup, Firavun gibi davranammaktır.” Kaldı ki Ebu Cehil de Firavun da bu açıdan baktığınızda mert insanlardır. İnançsızlıklarını, düşmanlıklarını açık bir şekilde ilan eden ve yapan kişilerdir.

    Pekâlâ fıkıh diyeceksiniz. İsterseniz hukuk deyin. Hukuk kamuya karşı şeffaf olma zorunluluğu verir bize. Hesap vermemizi sağlar. Cezai yaptırımlarla da kendine yer edinir toplum hayatında. Ama esas önemli olan insanın kendi nefsine hesap vermesidir. İç kontrolünü kendisinin yapmasıdır. Kendi vicdanına kabul ettiremediği bir şeyi harici hiçbir baskı olmaksızın yaşamaması, hayatında yer vermemesi, hayaline dahi misafir etmemesidir. İmanı ve imanının kendisinden beklediği şeylerle tutarlı hayat sürdürmesidir. Efendimiz, “Günah insanın vicdanını tırmalayan ve başkalarının duymasını, görmesini, öğrenmesini istemediği her şeydir.” derken tam da bunu anlatıyor.

    Bugünden düne baktığımızda yitirdiğimiz nice değerler var bizim. Bugünden yarına bakınca da hayatımıza hayat kılmamız gereken değerlerin aslında bu yitirdiğimiz değerler olduğunun farkında olmalıyız. Bunların başında hiç şüphesiz iman geliyor, ihsan geliyor, ahlak geliyor, sorumluluk şuuru geliyor, yaptığı her işi tam tekmil, eksiksiz ve kusursuz yapmak yani takva geliyor ve irfan geliyor. İrfan bilginin düşünmeksizin hayata mal edilmiş haline denir. Arif ve arife olmak, marifete ermek ve marifetullah ile bütünleşmek ancak bununla mümkün. Tayfun Atay’ın dediği gibi “Görünüyorum, o halde varım!” diyenlerle bu kadar ve buraya kadar.

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***