Kategori: Görüş & Analiz

Serbest Görüş farklı bakış açıları ve derinlemesine analizlerle güncel olayları ve toplumsal sorunları inceler. Uzmanlardan ve düşünce liderlerinden gelen detaylı yorumlar, eleştiriler ve stratejik analizlerle okuyuculara geniş bir perspektif sunar. Sitemiz günün önemli konularını anlamak ve derinlemesine bilgi edinmek için ideal bir kaynak.

  • Ankara’da ‘Meksika açmazı’; herkes birbirine silah çekti!

    Ankara’da ‘Meksika açmazı’; herkes birbirine silah çekti!


    TARIK TOROS | YORUM 

    Quentin Tarantino’nun “Rezervuar Köpekleri” filminin en çarpıcı sahnelerinden biridir: Üç karakter, birbirine silah doğrultur. Kimsenin ilk hamleyi yapamadığı, zira herkesin birbirine karşı savunmasız kaldığı bir haldir bu. Buna, “Meksika açmazı” denir.

    ***

    CHP lideri Özgür Özel’in (Türkiye Belediyeler Birliği’ne encümen üyeliği için) İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu ile telefonla görüştüğü gün, Meral Akşener Saray’a çıktı. Saray, bunu adeta davul zurnayla ilan etti. Önce Fahrettin Altun görüşmenin yeri ve saatini verdi, ardından servis edilen iki kare fotoğrafla buluşma müjdelendi.

    Bir süredir Saray’la ilişkilerini kapalı kapılar ardında götüren Akşener artık resmen ittifaktadır. Saçının renginden kime ne!

    Aynı gün, Erdoğan’ın Abdullah Gül’le görüştüğünün sızdırılması da hayli anlamlı oldu. Hatırlayın, Akşener 2018’de Gül’ün cumhurbaşkanı adaylığına taş koymuş, Erdoğan’ın karşısına Gül’ü çıkarmak isteyen Kemal Kılıçdaroğlu ve Temel Karamollaoğlu açığa düşmüşlerdi.

    ***

    İYİ Parti kurucularından Aytun Çıray, Akşener ailesinden birine büyükelçilik sözü verildiğini iddia etmiş. Olabilir fakat mesele koltuk değil.

    Şöyle ki: Erdoğan’ın 31 Mart hezimetinden sonra zamana ihtiyacı vardı. 2015’teki istikşafi koalisyon görüşmeleri misal, CHP lideri Özel ile karşılıklı randevulaşarak bu zamanı kazandı ve yeni oyun kuruyor. Erdoğan’ın “perde gerisindeki oyun kurucuların kuklası olduğunu” savunanlar da var. Arkada bir oynatan olsun olmasın, bir oyun kurulduğu aşikâr.

    ***

    Aytun Çıray, 3 Mart 2023’te Altılı Masa’yı deviren Akşener’in, “Devletime karşı son görevimi yaptım!” dediğini aktarmıştı. Bu iddiayı çıktığı tüm ekranlarda tekrarladı. Hiç yalanlanmadı.

    Yerel seçime doğru Akşener’in durumu gittikçe kötüleşti ve TBMM’deki son grup toplantılarından birinde ağlama nöbetine engel olamadı.

    Sonra partiyi bir emanetçiye bırakıp nadasa çekildi. Fakat hiç kimse bu kadar erken ortaya çıkacağını beklemiyordu. 1 Mayıs Çarşamba günü genel başkanlığı devretti, 5 hafta sonra yine bir çarşamba günü sahalara döndü. 

    Diyebilirsiniz ki: “Bu bir nezaket ziyareti. Akşener yine evine dönecektir. Bak gör, ortalarda görünmeyecek.”

    Ankara’da işler pek öyle dönmüyor.

    Akşener, Erdoğan’la kimsenin ruhu duymadan görüşebilirdi. Böyle yapılmadı. Bu bir siyaset mühendisliğidir. Akşener, Saray’a çıkarak devletin güç aktarım merkezi ile kenetlendi ve İYİ Parti’deki yegane çekim merkezi olduğunu Erdoğan’ın da katkısıyla güncelledi.

    Parti tabanı, Erdoğan’a karşı. Bu süreçte “cumhurbaşkanı yardımcılığı” veya benzeri bir makam ters etki yapabilir. 14 Mayıs 2023’te 43 milletvekili çıkardı, sayı 1 yılda 36’ya düştü. Akşener, açıktan Saray’a kapılanmaktansa partideki kanamayı nasıl durdurabileceğini değerlendiriyor olabilir.

    ***

    O arada, Türkiye Belediyeler Birliği Başkanı olan Ekrem İmamoğlu’nun artık Ankara’da bir makamı var ve bu şapkasıyla sataşmalara aldırış etmeden Türkiye’yi dolaşabilecek. “İstanbul belediye başkanının Diyarbakır’da ne işi var!” d(iy)emeyecek kimse.

    ***

    Ayhan Bora Kaplan ve Sinan Ateş dosyaları üzerinden MHP ile yaşanan gerilim, şu ara ‘pause’lanmış gibi. DEM Partili belediyelere kayyım atama harekatı, Kuzey Suriye’deki (Rojava) yerel seçim ertelenince sınır ötesi harekattan önce başladı.

    Tayyip Erdoğan, “Hakkari bunun ilk adımı olmuştur. Hukuk gereğini yapmıştır. Yapmaya da devam edecektir.” diyerek arkasının geleceğini söyledi.

    Seçimin hemen ardından Van’daki denemeye güçlü tepki veren CHP’nin Hakkari’deki milli irade gaspını ortalama laflarla geçiştirmesinin altı çizilmeli.

    Ekrem İmamoğlu rahatsız olduğunu saklamadı fakat öncekine göre daha dikkatli bir üslupla konuştu: “Bu konunun gerçekten yerel demokrasiyi çok yaraladığını, insanların oy kullanırken nasıl ona sahip çıktığını bilen birisi olarak, demokrasiyle olan bağını kopardığını düşünüyorum.”

    ***

    Ankara’da herkesin birbirine silah çektiği bir “Meksika açmazı” yaşanıyor. Silahlar patlarsa herkes düşebilir; patlamazsa yüksek gerilimli durum devam eder.

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Akşener, Çiller’in dolduramadığı koltuğa talip!

    Akşener, Çiller’in dolduramadığı koltuğa talip!


    M. AHMET KARABAY | YORUM

    İYİ Parti’nin Kurucu Genel Başkanı Meral Akşener, Beştepe Sarayı’na gidip Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ile görüştükten sonra hakkında pek çok şey söylenip yazıldı. Dün övenlerin, bu ziyaretten sonra Akşener’i yerden yere vurmaları ayrı not edilmesi gereken bir nokta. Ama unutmayın Meral Akşener aslında AK Parti ile yollarını hedef olarak hiç ayırmadı.

    Konu siyaset ama yine ekonomist bir isimden alıntı yaparak başlamak istiyorum. Eski Hazine ve Dış Ticaret Müsteşarı Mahfi Eğilmez, “Son bahara kadar kur sabit kalır mı?” sorusuna yanıt verirken, ülkenin durumunu anlatmak için, “Her an köşeden ters yöne girmiş bir kamyon çıkacakmış gibi tetikte olmak zorundasınız!” yorumunu yapmıştı.

    Türkiye’de siyaseti takip ederken debu ihtimali göz önünde bulundurmak zorunluluğu var. Toplumun önünde siyaset yapanların nerede, ne zaman yön değiştirip ters istikamete döneceğini bilemez hale gelindi. Bunun temelinde Erdoğan’ın ülkede bütün kurum ve kuruluşları yok etmeye çalışıp ‘Tek Adam’ rejimini oturtması var. Hemen bütün siyasetçiler, Beştepe Sarayı ile uyumlu hareket etmeden bir fonksiyonlarının olmadığını var sayıyorlar.

    Bundan dolayı da iş birliklerini ya BBP Genel Başkanı Mustafa Destici gibi doğrudan teslim olmak şeklinde yapıyorlar ya da aşırı muhalif görünerek iş birliği içinde oluyorlar. Tıpkı Erdoğan’ın aşırı Batı karşıtı görünerek İngiltere ve ABD’ye hizmet etmesi gibi. (Bu konuda Kerim Has’ın ‘Kerim ile Kremlin’ konuşmasını izleyebilirsiniz) 

    Meral Akşener’in Beştepe ziyareti sonrasında medyada hep sağ siyasetçilerin dönekliğinden söz edildi. Bu yanlış değil. Ancak bu ülke kendini yıllarca “sol” tarafta gösterenlerin de farklı olmadığını gördü.

    • CHP MKYK’sında görev yapan, Deniz Baykal’ın nikah şahitliğini üstlendiği Korkmaz Karaca’nın Saray yolculuğu bu cümleden idi.
    • Baykal CHP Genel Başkanlığından ayrıldığında canlı yayında gözyaşı döküp ardından soluğu Erdoğan’ın yanında alan Savcı Sayan benzeri bir yolculuk yaptı.
    • Türkiye Barolar Birliği Başkanlığı yürüttüğü sırada yaptığı çıkışlarla kimi çevrelerce “solun yeni lideri” olarak lanse edilen, sonra da Saray ile iş birliğine girip KKTC Büyükelçiliği görevine atanan Metin Feyzioğlu benzeri bir yöntem izledi.

    MERAL AKŞENER HEP YANLIŞ ANLAŞILDI

    Meral Akşener önceleri milliyetçi kökenli bir akademisyen, sonra da aynı gelenek çerçevesinde siyaset yapan bir isim oldu. DYP’ye gireceği zaman MHP’nin kurucu lideri Alparslan Türkeş’ten izin alarak gitmişti. 4 Temmuz 2001’de AK Parti’ye katılacağı zaman izin alacağı lideri hayatta değildi.

    AK Parti kuruluş aşamasındayken yeni harekete katılıp Abdullah Gül ve Abdüllatif Şener ile basın toplantısı düzenlemişti. Ülkücü gelenekten geldiği hatırlatıldığında Akşener, “Erdoğan ailece görüştüğüm dostum!” karşılığını vermişti. Akşener’in katılması, kurulacak partinin dört eğilimi bir araya getirirken “milliyetçi kanadı” oluşturacağı yorumlarının yapılmasına neden olmuştu. Akşener sonra AK Parti’de kalmayıp ayrılmayı seçmişti.

    Siyasilerle ilgili portre yazıları yazdığım sırada Asenalıktan merkez sağa yürüyen lider Meral Akşenerdiye Akşener’in kısa biyografisini kaleme almıştım. Bu yazı yorum katmadan yazılmıştı. Akşener hakkında ilk kez 8 Temmuz 2021’de Erdoğan’ın MHP’nin yerine İYİ Parti’yi mi ikame edeceğini irdeleyen bir yazı yazmıştım. Erdoğan’ın MHP’ye şiddetle ihtiyacı olduğunu ama Devlet Bahçeli’ye hiç güvenmediğini anlatmış, bundan dolayı da bir stepne arayışında olduğunu dile getirmiştim.

    Bu köşeyi takip edenler iyi hatırlayacaklar. Altılı Masa’nın en güçlü olduğu ve toplumsal barışa giden yolda her ay yeni bir adım atıldığı günlerde, 9 Eylül 2022’de Millet İttifakı’nın zayıf halkası kopma noktasında diye yazmıştım.

    Sabrınızı fazla zorlamadan bir hatırlatma daha yapmak istiyorum. Bu yazılar, Akşener Millet İttifakı’nın sarsılmaz parçası gibi göründüğü dönemde yazıldı. Bu uyarıları yaptığım dönemde yakın çevremden bile eleştiriler aldım. Eşim, biraz da feminist bir yaklaşımla, uyarı yazılarımı okuduğunda Akşener’e haksızlık ettiğimi söylüyordu.

    O dönemde net uyarılar yapan bir isim daha vardı. İYİ Parti’de bir dönem görev yapan Aytunç Çıray idi. Çıray, iddiasını bir adım daha ileri götürüp “Erdoğan’ın Meral Akşener aracılığıyla Millet İttifakına sızdığını” söylemişti.

    Aytun Çıray,

    Erdoğan ‘ın Meral Akşener aracılığı ile Millet İttifakına sızdığını iddia etmişti.

    Demek ki doğru söylemiş. pic.twitter.com/bn0iT82nnA

    — kordⓔlya (@KORDELYAz) June 5, 2024

    AKŞENER, ÇİLLER’İN DOLDURAMADIĞI KOLTUĞA TALİP

    Erdoğan, prestijinin hızla erozyona uğradığı dönemde merkez sağın eski liderlerinden Tansu Çiller’in bir şekilde yanında yer almasını sağladı. Başbakanlık yapan ve DYP’nin liderliğini üstlenen birinin kendisine katacağı çok şey olacağını düşünen Erdoğan, Çiller’den beklediği faydayı alamayacağını kısa sürede gördü.

    Bunun birkaç nedeni vardı. Birincisi Tansu Çiller, bu ülke insanını hiç tanımadı. Dahası tanımak gibi bir kaygısı da olmadı. Süleyman Demirel gibi Anadolu’nun ücra beldelerinde görev yapan partilileri bile tanıyan birinin koltuğuna oturduğu dönemde bile farklı değildi. Çiller’in ikinci handikabı ise 80’e yaklaşan (78 yaşında) yaşı idi. Çiller’in bir başka çıkmazı da sadece gayrimenkullerinin imar durumlarını düzenlemek için iktidara yaklaşmış olması idi.

    Meral Akşener, yeni saç rengi ve imajı ile kamuoyu önüne ilk kez ne tesadüf ki Çiller’in eşi Özer Çiller’in cenazesinde görüldü. Hemcinsi gözüyle Nevşin Mengü, Akşener’in Erdoğan ile görüşmesini değerlendirirken, “Bir kadın saç rengini değiştirdiyse mutlaka bir şeyler vardır.” diye yorumladı.

    ‘NAMUS VE ŞEREF’ ÜZERİNE VERDİĞİ SÖZ

    Geçen yıl yapılan Cumhurbaşkanlığı Seçimleri öncesinde Akşener, gençleri “Bu seçimi kaybettiğimiz takdirde bu ülkede nefes alamayacaksınız.” diye uyarmıştı. Akşener’in söylediği şeyler yalnız bu kadar değildi. Akşener, Altılı Masa’yı devirip geri döndüğü ve hakkında Cumhur İttifakı ile gizli iş birliği yaptığı iddialarının dillendirildiği günlerde “namusu ve şerefi üzerine” yaptığı bir yemin vardı: “Ölüm olsa da sonunda mücadele etmezsem namerdim. Öldürülsem de, tehdit edilsem de, tek kişi kalsam da bu mücadeleden dönersem namussuzum, şerefsizim. Bu da Müslüman bir Türk kadınının sözüdür, yeminidir.”

    📌Meral Akşener:

    💬”Ölüm olsa da sonunda mücadele etmezsem namerdim. Öldürülsem de tek kişi kalsam da bu mücadeleden dönersem namussuzum, şerefsizim!”

    (10 Mart 2021) pic.twitter.com/pRn6Pzyca3

    — Arşiv Unutmaz (@ArsivUnutmaz) June 5, 2024

    Akşener’in bu konuda söyledikleri bununla sınırlı değil. Hiçbir zaman Cumhur İttifakı ile iş birliği yapmayacağını, elini kafasına namlu gibi dayayarak dile getirdiği zamanlar oldu.

    Akşener, 31 Mart seçimlerinde İYİ Parti’nin eriyip gitmesi üzerine sorumluluğu üzerine alıp görevi bıraktı. Şimdi partinin dümeninde Müsavat Dervişoğlu var ancak, halen Meclis’te İYİ Parti çatısı altında bulunan bütün milletvekillerinin seçimini Meral Akşener yaptı.

    Duyduğuma göre 36 milletvekilinden 25 kadarı Akşener’e sadık durumda. Bunu bilen Beştepe Sarayı’nın mukimi, yapmak istediği yeni anayasa çalışmalarında Akşener’in desteğini istiyor.  Bu davetin dışa yansıyan şekli bu.

    Bu iş birliği Akşener’in Bahçeli sonrası MHP’nin başına geçmesi projesine dönüşür mü? Bunu zaman gösterir.

    Uzun lafın kısası. MHP lideri Bahçeli, 2020 Aralık ayında Akşener’e bir çağrı yapmış ve “Dön evine bitsin bu çile” demişti. Bahçeli’nin çağrısının olduğu sıralara denk gelen bir başka çağrı da Erdoğan’dan gelmişti. Erdoğan, Akşener için “Meral Akşener’e yakışan evine, yuvasına dönmektir” diye konuşmuştu.

    Akşener, Beştepe Sarayı’nda Erdoğan ile buluşmasında, “Biz hep evimizdeydik. Bilen biliyordu” mesajı vermiş oldu.

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇


    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Bilinç fiziksel dünyanın bir parçası mıdır?

    Bilinç fiziksel dünyanın bir parçası mıdır?


    Ricardo MANZOTTİ

    Çeviren: Gencer ÇAKIR


    Einstein, “geleneksel temel kavramların tutarlı kullanımı bizi çözülmesi zor paradokslara götürdüğünde […] bilinçsizce onlar tarafından yönetilmemek için tekrar tekrar temel kavramların eleştirisine girişmemiz gerektiğini” iddia etmiştir. Bilinç sorunu tam olarak bu kategoriye girmektedir. Hermann von Helmholtz’un 150 yıl önceki öncü çalışmalarından Anil Seth, Giulio Tononi ve Christof Koch’un son çalışmalarına kadar, nörobilimciler sinir sistemi içinde bilince benzeyen bir şey bulmaya çalışıyorlar; şimdiye kadar kilit meseleyi ele almakta hep başarısız oldular: Nasıl oluyor da bir beyin, beyin olmayan bir şeyi deneyimleyebiliyor? Gözlemledikleri nöral kanıtlar hiçbir zaman korelasyonlardan öteye geçememiştir. Sinir sistemi her türlü ilginç olguya ev sahipliği yapmaktadır, ancak bilinç bulunamamıştır. Aslında, beyinde olup bitenler hakkında ne kadar çok şey bilirsek, beklenmedik bir şey bulmak için o kadar az alan kalır.

    Bu cesaret kırıcı durumla başa çıkmak için mevcut bilinç teorileri, gizemi başka bir yere kaydıran çeşitli geçici hipotezler (IIT, kuantum temelli teoriler, beliren özellikler, panpsişizm, illüzyonizm) ortaya atmıştır. Einstein’ın belirttiği gibi, ilerlemek için bir adım geri atmanın zamanı gelmiştir. Zihin-Nesne Özdeşliği (MOI – Mind-Object Identity) hipotezinin yapmak istediği de tam olarak budur.

    Bu hipotez, bilimsel gerçeklik görüşümüze bir şey eklemeden ya da onu değiştirmeden bilincin yerini belirlemeyi öneren radikal fizikalist bir hipotezdir. Olsa olsa, bilinç araştırmalarının çoğuna musallat olan naif natüralizmin kalıntılarını bir kenara bırakmamızı ve fiziğin bize söylediklerini ciddiye almaya başlamamızı öneriyor.

    Temel bilgilerle başlayalım. Tam şu anda, fiziksel dünyada sizinle aynı olan bir şey var. Sizin durumunuzda bu şeyin ne olduğu konusunda sadece bilgim dâhilinde tahminlerde bulunabilirim. Ancak, algılama ile başlarsak, büyük olasılıkla bir dizüstü bilgisayar, bir oda, bir pencere, bir masa, belki de içinde sıcak kahve bulunan mor bir kupa gibi şeylerden oluşan bir dünya olacağını makul bir şekilde varsayabilirim. Bu, fiziksel dünyanın fiziksel bir alt kümesidir. Buraya kadar her şey yolunda. Henüz bir gizem yok. Ancak Platon’dan ve daha güçlü bir şekilde Descartes’tan beri meseleyi bu şekilde algılıyoruz: Ben buradayım ve dünya dışarıda, çünkü ben dünyadan ayrıyım.

    Meselenin bu şekilde kavranması bir gizem yaratır. Nasıl olur da dünya burada benim bir parçam olarak bulunurken, dışarıda olmaya devam edebilir? Tüm çözümler değişmez bir şekilde öznenin bilinç (ya da yönelmişlik [aboutness], ya da temsiller, ya da zihinsel imgeler) adı verilen bir tür süper güce sahip olması gerektiğini, yani dünyayı dışarıda bırakarak benliğin (ister beden, ister zihin, ister ruh olsun) içinde dünyayı sunma kapasitesine sahip olduğunu öne sürmüştür.

    Sözde bir sorun olduğunu göstereceğim şeye bu sözde çözümü getirdiğimiz anda, bilinç çözülemez bir muamma haline gelir.

    ÇÖZÜM

    Daha iyisini yapabilir miyiz? Evet, ancak dünyadan ayrı olduğumuza dair temel önermemize meydan okursak. MOI hipotezinin yaptığı da budur. Hipotez basit: vücudunuza göre gerçekleşen fiziksel nesnelerden oluşan bir dünya var; dizüstü bilgisayar, kupa ve geri kalan her şey. İçerisi ve dışarısı yoktur. Burası ve orası yoktur. Fiziksel bir dünyada bekleneceği gibi sadece sizin varlığınız, yani siz varsınız. Dizüstü bilgisayar ve kupaya ilişkin “bilinçli deneyiminiz”, bedeninize göre gerçekleştikleri haliyle dizüstü bilgisayar ve kupadan başka bir şey değildir. Peki, sizin deneyiminiz nedir? Bedeninize göre gerçekleşen fiziksel nesnelerin alt kümesidir. Zihin (göreceli) nesne ile özdeştir. Dolayısıyla Zihin-Nesne Özdeşliği (MOI) adını alır.

    MOI hipotezinin birkaç avantajı vardır. Birincisi, elimizdeki tüm bilimle tamamen uyumlu olan fizikalist bir hipotezdir. İkincisi, herhangi bir ad hoc hipotez gerektirmez (Ockham bunu onaylardı). Üçüncüsü, dünya deneyimimizle (ya da belki de şöyle yazmalıyım “dünya olarak varoluşumuzla”) uyumludur. Dördüncüsü, bu yaklaşım, nöral süreçlerin aşırı değişkenliğine rağmen algının istikrarlı olması gibi nörobilimcilerin kafasını kurcalayan pek çok olguyu açıklar.

    Ama durun bakalım! Birçok okuyucunun bu hipotezin fizikalizme ters düştüğünü söyleyerek itiraz ettiğini duyar gibiyim. Varlığımızı nasıl bedenin dışına yerleştirebilirsiniz? Ama aslında fizikalizm hiçbir zaman beden-izm ya da beyin-izm olmamıştır. Fizikalizm yalnızca her ne isek bunun fiziksel dünyanın bir parçası olması gerektiğini belirtir. Hangi parçası olduğunu söylemez. MOI hipotezi sizin ve benim tamamen fiziksel olduğumuz konusunda hemfikirdir; bilinç dediğimiz şey kafanın dışındadır, evet, ama fiziksel dünyanın bir parçasıdır.

    MOI hipotezi idealist/panpsişist bir görüş müdür? Hayır. MOI nihai fizikalist görüştür; birbirleriyle ilişki içinde olan nesneler (göreli nesneler) dışında hiçbir şeye yer vermez. Panpsişizm her şeyin üzerine zihinsel bir örtü serildiğini varsayar: bu sadece steroidler üzerindeki düalizmdir. MOI hipotezinde, varlıkları diğer nesnelerle olan ilişkileriyle tanımlanan nesnelerden oluşan tek bir dünya vardır (sizin dünyanızdaki kupa, ideal ya da mutlak kupa değil, vücudunuza göre gerçekleşen kupadır). Yani panpsişizm yoktur.

    Öte yandan idealizm, fikirleri olan düşünürlere ihtiyaç duyarken, MOI’de ne fikirlere ne de düşünürlere yer vardır, yalnızca karşılıklı nedensel ilişkiler yoluyla birbirlerini var eden göreceli nesnelere yer vardır. Bizler nesneleriz. Ancak bilim insanlarının her zaman işaret ettiği, benliği bedenle özdeşleştirmemenin maddi olmayan bir ruh kavramını kabul etmek anlamına geleceğinden endişe duydukları nesneler – bedenlerimiz – değiliz. Neyse ki MOI hipotezi başka bir çözüm öneriyor: Bizler bedenlerimize göre yer alan nesneleriz.

    İTİRAZ VAR MI?

    İki itirazın hemen karşılanması gerekir: deneyimin değişkenliği ve özellikle rüyalar, hayal gücü, hafıza ve halüsinasyonlarda deneyimin gerçek dünyadan ayrıldığı varsayımı. Önce değişkenliği ele alalım. Farklı insanların gerçekliği en azından bir dereceye kadar farklı algıladıkları doğru mu?

    Masanızdaki mor kupayı ele alalım. Renk körlüğü nedeniyle ben onu kırmızımsı olarak algılarken, sizin için daha mavimsi olabilir. Bu benim sizin zihninizdekinden farklı bir zihinsel kupa gördüğümü kanıtlamaz mı? Hayır. Aslına bakarsanız, fizik zaten basit bir açıklama sunuyor: birçok fiziksel özellik görecelidir. Algıladığımız özelliklerin hepsi göreceli özelliklerdir, yani kendi bedenimize göredir.

    Fizikten çok standart bir örnek vereyim: göreli hız. Otoyolda, siz 30 mil hızla gidiyorsunuz. Ben 50 mil hızla gidiyorum. Ann saatte 40 mille gidiyor. Çok hızlı olan John ise saatte 60 mil hızla gidiyor. Tüm bu hızlar elbette yere, asfalta göredir. Yine de John size göre 30 mil, bana göre 10 mil ve Ann’e göre 20 mil hızla gidiyor. O halde John’un gerçek hızı nedir? Bu soru anlamsızdır. Tüm hızlar hem gerçek hem de görelidir. John’un arabasının etrafında ne kadar nesne varsa o kadar göreceli hızı vardır. Bu standart fiziktir. Aynı mantık tüm özelliklere uygulanabilir: uzunluk, boyut, şekil, renkler, koku, tat, ısı, ağırlık, doku, ses. MOI hipotezi ile, kendi varlığımızda bulduğumuz özellikler yalnızca bedenimize göre gerçekleşen özelliklerdir.

    Rengi düşünün. Cep telefonunuz beyaz bir arka plan görüntülüyor. Ancak yaklaşırsanız veya bir mercek kullanırsanız, kırmızı, yeşil ve mavi noktalardan oluşan eşit aralıklı bir ızgara görürsünüz. Peki, bu gerçekten beyaz mı yoksa gerçekten çok renkli bir mozaik mi? Her ikisi de. Göreceli olduğu bedeninizin özellikleri göz önüne alındığında, ekran uzaktan beyazdır ve yakından renklidir. Başka bir beden söz konusu olduğunda, başka bir şey.

    Öznellik kavramı bir icattır; soyut Platonik biçimlerden ya da görünmez zihinsel özellikler aracılığıyla algılanan naif mutlak fiziksel nesnelerden oluşan fiziksel bir dünyaya olan inancımızı sürdürme arzusuna verilen tarihsel bir yanıttır. Ancak fiziksel dünyayı göreli özellikler açısından ele alırsak, neden hem farklı hem de iç içe geçmiş fiziksel dünyalarda yaşıyor olduğumuzu açıklamak için fazlasıyla yeterli bilgiye sahip oluruz.

    Bu sizi ve diyelim ki bir fotoğraf makinesini aynı seviyeye mi koyar? Hayır. Çünkü benim bedenim ve kamera çok farklı iki nesne ve dolayısıyla çok farklı göreli özellikleri varlığa getiriyorlar.

    Şimdiye kadar ilk itirazı ele aldım: varoluşun değişkenliği. Peki ya rüyalar, hayal gücü ve halüsinasyonlarda olduğu gibi bilincin görünürdeki özerkliğine ne demeli? Bunlar bilincimizin gerçekten de fiziksel dünyadan farklı olduğunun kanıtı değil midir? Tam bir açıklama getirme umudum olmasa da, yine de algı ile başlayıp rüyaların, hayal gücünün ve halüsinasyonların bunun özel bir durumu olduğunu göstererek çözüm hakkında genel bir fikir vereceğim.

    Günlük yaşamlarımızda naif model, burada ve şimdi olduğumuzdur. Varlığımızı uzay ve zamanda bir nokta olarak hayal ederiz. Ancak bu, deneyimlerimize ve fiziğe aykırıdır. Melodilerden, seslerden, uzaktaki nesnelerden, jestlerden oluşan ve sonlu bir zaman aralığına yayılan bir şimdi içinde yaşıyoruz. Varlığımızı kapsayan bu aralık ne kadar uzun? Pratik amaçlar için genellikle çok kısa olduğunu varsayarız. Ancak böyle bir varsayım fiziksel bir eşik tarafından koşullandırılmamıştır. Bu sadece genel bir varsayımdır.

    Işığın bedenimize ulaşması için geçen süre açısından ölçüldüğünde, güneş bedenimizden 8 dakika uzaklıktadır. Parlak Jüpiter bir saate kadar uzakta olabilir. Yıldızlar yıllar öncesinden gelebilir. Geleneksel açıklama, takımyıldızların kendilerini değil, ışıkla taşınan görüntülerini gördüğümüz yönündedir. Ancak bu model doğru olsaydı, dünyayı değil, ışıkla taşınan görüntüleri görüyor olurduk. O zaman bu görüntülerin doğasının ne olduğunu ve bunların bizde nasıl “temsil edildiklerini” açıklamamız gerekecek ve en başa dönmüş olacaktık. Bu vakalar algının yalnızca uzamsal olarak değil, zamansal olarak da genişlediğini göstermektedir. İhtiyacımız olan ilk unsur budur.

    Fiziksel süreçlerin uzamsal ve zamansal olarak genişletilmiş olduğu düşünüldüğünde, hafıza, rüyalar, hayal gücü ve halüsinasyonlar, algı nesnesinin gerçekleşmiş ve halen şimdiki zamanı etkilemekte olan nesne ve olayların bir araya getirildiği algı durumları olarak açıklanabilir. Yani rüyanızda meşhur pembe fili görürsünüz çünkü bir kaleydoskopta olduğu gibi iki ayrı olay (pembe bir şey ve bir fil) nedensel süreçler yoluyla bir araya gelmiştir.

    MOI hipotezi, algıyı güvenilir bir halüsinasyon olarak açıklamak yerine, halüsinasyonları gecikmiş algılar olarak açıklar. Bu gibi durumlarda MOI, uzay ve zamanda yayılmış böyle bir nesneyle basitçe özdeş olduğumuzu öne sürer. Bunun algıdan bir farkı var mı? Kesinlikle yok, algıda da uzay ve zamanda yayılmış bir nesneyle özdeşizdir, sadece bu nesne genellikle bedenimize daha yakındır.

    Eğer rüyanızda çocukken birlikte oynamaktan keyif aldığınız ölmüş akrabalarınızı görüyorsanız, elbette artık orada değillerdir. Ancak nedensel etkileri hâlâ oradadır. Algı için de aynı şey geçerli değil mi? MOI hipotezi sizden fiziksel dünyaya uzay-zamansal olarak genişletilmiş süreçler şeklinde yeniden bakmanızı önerir.

    Aslında, bu rüya ve halüsinasyon modeli lehine çok güçlü ve tutarlı ampirik kanıtlar vardır, yani bildiğimiz kadarıyla düşsel deneyimlerimiz çok sıradandır. Hiçbir zaman radikal biçimde yabancı temel özellikleri deneyimlemeyiz. Rüyalarımız veya halüsinasyonlarımız gündelik, tanıdık özelliklerimizle doludur: renkler, şekiller, bedenler, tatlar, duyduğumuz ve çıkardığımız sesler. Şaşırtıcı derecede beklenmedik şekillerde karıştırılmış ve yeniden bir araya getirilmiş olsalar da.

    Hayal gücü de fiziksel dünya ile bu tür bir özdeşliğin geçerli bir örneğidir. Örneğin kanatları olan pembe bir fili kolaylıkla hayal edebilirsiniz ama görmediğiniz bir rengi ya da algılamadığınız bir tadı hayal edemezsiniz. Yine de umutsuzluğa kapılmamalıyız. Evrimin de gösterdiği gibi rekombinasyon son derece güçlüdür; bütün canlılar dört bazın rekombinasyonundan başka bir şey değildir.

    Bu aynı zamanda neden halüsinasyon gördüğümüzü ya da rüya gördüğümüzü de açıklamaktadır. Bunu yaparız çünkü ya fizyolojik/çevresel koşullar (uyku) ya da olağandışı koşullar (ilaçlar/hastalıklar/bozukluklar) nedeniyle yakın dünyanın önemi azalır ve geçmiş olayların akışı herhangi bir sırada devreye girer.

    Peki ya bilinç üzerine olan çalışmaların niyetlilik, yönelmişlik [aboutness], birinci şahıs perspektifi, düşünümsellik, öz-bilinç gibi çok sayıda sorunla meşgul olmasına ne demeli? MOI hipotezi bunlarla nasıl başa çıkıyor? Burada bunları tek tek ele alamasam da genel bir stratejiye işaret edebilirim. Bunların hepsi, başlangıçta hedeflediğim yanlış önermeyle, yani özne ve nesne arasındaki ayrılıkla başa çıkmak için yaratılmış sözde problemlerdir. Jeosentrizmi ayakta tutmak için yörüngelerin oynadığı rolün aynısını oynarlar. Yanlış öncül bir kenara bırakıldığında, onlar da bunu takip edecektir.

    Özetlemek gerekirse, farklı insanlar farklı bedenlere sahip oldukları için nesneleri farklı algılarlar. Dolayısıyla farklı göreli dünyalarla özdeştirler. Bedenler kadar çok sayıda göreli dünya vardır. Bedeninizin rolü, özdeş olduğunuz dünyaya nedensel bir referans çerçevesi sağlamaktır. “Dünyayı göreli konumumdan algılıyorum” ifadesi “kendi bedenimin konumuna göre değişen bir fiziksel özellikler dünyası var; bu dünya benim ben dediğim şey” ifadesine dönüşür.

    MOI hipotezi ne bir kamera ya da mikrofonun dünya deneyimine sahip olduğunu ne de deneyimin her yerde olduğunu iddia eder. MOI, zor problem denilen şeyin, her zaman özne ve nesnenin ayrı olduğu varsayımından ve dolayısıyla bedenin ve özellikle de beynin içinde hayalet bir dünya arayışından kaynaklanan sözde bir problem olduğunu öne sürer.

    Kendimiz ile bedenimize göre nesnelerin alt kümesi arasındaki özdeşlik bir kez kabul edildiğinde, “beynin içinde özel bir şey” aramaya gerek kalmaz. Bu özel şeyin varlığı (buna qualia, bilinç ya da fenomenal deneyim diyebilirsiniz), fiziksel dünyanın mutlak nesneler açısından naif bir şekilde kavranmasının ve fiziksel dünyadan farklı olduğumuza dair yaygın inancın bir yan ürünüdür. Aslında dünya sıradan nesneler ve zihinsel nesneler olarak ikiye ayrılmaz. Sadece (göreceli) nesneler vardır. Peki, siz tam olarak hangi nesnelersiniz? Siz, sadece başka bir nesne olan bedeninize göre var olan nesnelerden oluşuyorsunuz.

    Dünya ile aramızdaki ayrımı bir kez belirlediğimizde, bedenimize göre var olan nesneler (masa, kupa) istediğimiz tek şeydir. Artık kendimizi kafamızın içine yerleştirmemize gerek yoktur. Varoluşunuza bakın, bunu göreceksiniz. Varlığınızda bulduğunuz nesneler sizsiniz. Algı kimliktir. Algıladığınız şey ne olduğunuzdur. Bunca zamandır bilinç gerçekten de göz önünde saklı mıydı?


    Riccardo Manzotti kimdir?

    Filozof, psikolog ve yapay zekâ uzmanıdır. Aynı zamanda “The Spread Mind” kitabının yazarıdır. Eserin Türkçe tercümesi için bkz. Yayılmış Zihin: Deneyim ve Dünya Özdeşliği. Çeviri: Buse Duyar. Babil Kitap. 2022.

    Kaynak: Artı Gerçek
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • EURO 2024 D GRUBU | Fransa favori, Hollanda umutsuz

    EURO 2024 D GRUBU | Fransa favori, Hollanda umutsuz


    HASAN CÜCÜK | HABER ANALİZ

    Fransa’nın mutlak favori olduğu D Grubu’nda Hollanda, Avusturya ve Polonya yer alıyor. Fransa, 2022 Dünya Kupası’nın final hüznüyle Almanya’ya geliyor. Arjantin karşısında skoru 2-0’dan 2-2 getiren Fransa, uzatma devrelerinin son saniyelerinde Aurélien Tchouaméni’nin mutlak golü kaçırmasıyla yıkılmıştı. Hollanda cephesinde ise ümitten çok ümitsizlik hakim. Son yıllarda yıldız oyuncu çıkaramayan Hollanda’nın güvencesi teknik patron Ronald Koeman.

    Fransa: 2018 Dünya Kupası’nda şampiyonluğa ulaşan Fransa, mutlak favorilerden biri olarak geldiği EURO 2020’ye son 16 turunda veda etmişti. Fransa normal ve uzatma devreleri 3-3 biten müsabakada İsviçre’ye penaltılarda geçilmişti. 2022 Dünya Kupası’nda gelinen finalde ise Messi’li Arjantin’e penaltılarda boyun eğdi. Ev sahibi olduğu EURO 84’te şampiyonluğa ulaşan Fransa, EURO 2000’de bir kez daha zirveyi gördü. Yine ev sahibi olduğu EURO 2016’da finalde Portekiz’e kaybetti. Şampiyonluk sayısını üçe çıkarmak isteyen Fransa, bu hayaline oldukça yakın bulunuyor.

    Fransa’yı 2012’den beri Didier Deschamps çalıştırıyor. 1992-2000 arasında 3 Avrupa şampiyonasında oyuncu olarak ter döken Deschamps, 2000’de kaptan olarak kupayı kaldırmıştı. Teknik patronluğu döneminde dünya kupasını kazanan Fransız teknik adamın hedefinde Avrupa şampiyonluğu var.

    Fransa yıldızlar topluluğu bir kadroya sahip. Takımın bir numaralı yıldızı elbette Kylian Mbappe. Fransa, 1984’te Michel Platini, 1998 Dünya Kupası ve EURO 2000’de Zidane ile kupayı kaldırmıştı. Mbappe, 2018 Dünya Kupası’nda vazifesini yaptı. 2022 Katar’da ise finalde uyuyan devi uyandıran isimdi. 25 yaşındaki süperstarın şimdi hedefinde Avrupa şampiyonluğu var.

    Mike Maignan, Hugo Lloris sonrası devraldığı kalede güven verdi. Defansta Theo Hernandez, Konate, Upamecano, orta sahada Real Madrid’in iki dinamosu Aurélien Tchouaméni ve Eduardo Camavinga, forvet hattında Mbappe, Griezmann, Dembele rakipleri yeterince korkutmaya yetiyor. Elbette iki yıl aradan sonra milli takıma dönen N’Golo Kante’yi de unutmamak lazım. Eski formundan uzak olsa da orta sahada farkını hissettiren bir oyuncu.

    Hollanda: Bir zamanlar yetiştirdiği yıldızlarla Avrupa futboluna damga vuran Hollanda uzun süredir fetret dönemi yaşıyor. EURO 2016 ve 2018 Dünya Kupası bileti alamayan Portakallar, Ronald Koeman’la tekrar uluslararası arenaya dönmüştü. EURO 2020’ye son 16 turunda veda ettiler. Koeman’ın Barcelona’ya gitmesiyle dümene geçen usta teknik adam Louis van Gaal, Katar 2022’de çeyrek final gördü. Van Gaal’ın görevi bırakmasıyla koltuğa tekrar Ronald Koeman oturdu.

    Hollanda kadrosunda dünya standartlarında oyuncu sayısı bir elin parmaklarına ulaşmıyor. Virgil van Dijk ve Nathan Ake’nin yanına yazılacak başka oyuncu bulunmuyor. Orta sahada Frenkie de Jong bir türlü Barcelona’da patlama yapamadı. Keza defansta Matthijs de Ligt de Bayern Münih formasının değişmezi olamadı. De Jong’un nisan ayının sonlarında sakatlandığını hatırlatalım. Sezonun geri kalan bölümünde Barcelona formasını giyemeyen De Jong’un EURO 2024’te takımında yerini alması bekleniyor.

    Hollanda’da en sıkıntılı mevki kale. Justin Bijlow, Mark Flekken ve Bart Verbruggen üçlüsünün toplam milli maç sayısı 25’e ulaşmıyor. Gözlerin üzerinde olacağı isim ise genç yıldız Xavi Simons. Piyasa değeri 80 milyon Euro olan Simons, kiralık oynadığı RB Leipzig’de oldukça iyi bir sezon geçirdi.

    Polonya: Kadrosunda Robert Lewandowski gibi efsane bir golcüye sahip Polonya’nın EURO 2024 yolu sıkıntılı geçti. Eleme grubunda Arnavutluk ve Çekya’nın ardından üçüncü oldu. Play-off turlarında Estonya’yı 5-0 yenen Polonya, Galler engelini ise normal ve uzatma devrelerinde golün çıkmadığı maçta penaltılarda geçti. Eleme grubunda 8 maçta 10 gol atarken, kalesinde aynı sayıda gol gördü. Lewandowski’nin varlığına rağmen gol yollarını açamadı.

    Eleme grubuna Fernando Santos yönetiminde başlayan Polonya, direk bilet şansını kaçırınca kenar yönetiminde değişime gitti. U21 milli takımını çalıştıran Michal Probierz, A takıma terfi etti. Santos’un 5’li defans anlayışından 4’lü defansa döndü. Polonya’da kalede Wojciech Szczesny, defansta Jakun Kiwior, orta sahada Piotr Zielinski ve forvette Rober Lewandowski Polonya’yı başarıya ulaştıracak anahtar oyuncular.

    Avusturya: EURO 2024 yolunda Belçika’nın ardından ikinci olan Avusturya turnuva biletini alırken zorlanmadı. Üçüncü sıradaki İsveç’le arasında 9 puan vardı. Teknik patron Ralf Rangnick kısa sürede farkını gösterdi. Sahanın her bölgesinde pres yapan, topu kaptığında ise hızla hucüma çıkan bir takım oluşturdu.

    Avusturya’nın kadrosunda David Alaba, Sabitzer, Schlager ve Laimer gibi kalburüstü isimler var. Takımın tartışmasız bir numarası David Alaba. 100’den fazla milli maça çıkan Alaba, 10 kez ülkesinde yılın futbolcusu seçildi. Kale, forvet ve sağ kanat hariç her mevkide oynama yeteneğine sahip. Rangnick, Alaba’ya sol stoperde görev veriyor. Bu sezon yaşadığı sakatlıklardan dolayı standartının altında kalmasına karşılık, EURO 2024’te takımın en önemli ismi olmaya aday.

     

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Erdoğan’ın sır görüşmeleri; Gül cephesinde kıpırdanma var!

    Erdoğan’ın sır görüşmeleri; Gül cephesinde kıpırdanma var!


    NECİP F. BAHADIR | YORUM

    Tayyip Erdoğan’ın esrarengiz iki görüşmesine ‘siyasi anlam’ yüklemek gerekir mi? Evet. Kişisel veya insani sebepleri olamaz mı? Belki. Hangi iki görüşmeyi kastettiğimi anlamışsınızdır. Önce ikincisinden başlayacağım. Herkese “Ne oluyoruz!” dedirten Saray’daki sürpriz ötesi Meral Akşener görüşmesinden…

    Fotoğrafı dışında her şeyi sır…

    Meral Akşener iki ay önce “Siyasetin s’si ile bile igilenmeyeceğim!” diyerek Ankara’dan ayrıldı ve kayıplara karıştı. Medyadan uzak durdu; ta ki hafta içindeki cenazelere kadar. Her iki cenazede de ‘sarı saçlarıyla’ arz-ı endam etti. Saç değişikliği siyasetten uzak yeni bir hayatın göstergesi miydi? Yeni yaşamlar böyle, ‘küçük değişimlerle’ başlar. Derken, bomba gibi, bir ‘randevu haberi’ düştü siyasetin gündemine.

    Haberi Saray’ın iletişim sorumlusu Fahrettin Altun sosyal medya hesabından duyurdu. Akşener, Erdoğan’la Saray’da görüşecekti. Tabii komplo teorileri havada uçuştu. Senaryo üstüne senaryo yazıldı. Görüşmenin ardından hiçbir açıklama yapılmadı. Randevu talebi kimden geldi? Görüşmenin içeriği neydi? Buluşma neden İstanbul’da değil de Saray’da gerçekleşti? Soru çok! Cevap yerine iddialar ve siyasi senaryolar var.

    Aslında liderler arası görüşme son derece doğal. Memleket meselelerini konuşmak için bir araya gelebilecekleri gibi insani nedenlerle de görüşebilirler. Türk siyasetinde lider buluşmaları nadirattan olduğu için her randevu yığınla soru işareti doğurur. Hele, bir de tatmin edici açıklama yapılmaz kamuoyu aydınlatılmazsa ortalık komplo teorilerinden geçilmez. Son örneğimizde olduğu gibi.

    Oğlu için ‘makam’ dilenmesi mümkün mü?

    Erdoğan – Akşener görüşmesi her türlü ‘olağanüstü anlam’ yüklemeye müsait ve elverişli. O kadar ki akla ziyan ‘komplo teorileri’ bile ‘acaba doğru mu’ diye zihinleri meşgul etmekte. Ben de iki gündür randevunun daha çok siyasi anlamı üzerine düşünüyor, tarafların ‘oyun planları’ üzerine kafa yoruyorum. Yorumlar ağırlıklı olarak Akşener cephesinden…

    Somut gerekçelerinden biri; Oğlu Fatih için Paris büyükelçiliği talebi… Çok basit bir neden ama iddia ne yalanlandı ne de teyit edildi. Bir siyasi liderin oğlu için kalkıp Saray’a gitmesi ve makam dilenmesi mümkün mü? Akşener gibi bir siyasetçi bu duruma düşer mi? Ayrıca bunun için Saray’a gitmeye gerek var mı? Pekala cenaze töreninde Erdoğan’a talebini iletebilir, not olarak eline verebilirdi. ‘Olmaz’ demiyorum ama sadece bir ‘makam talebi’ bana ikna edici gelmiyor.

    Diğer iddia yeni anayasa çalışmalarında misyon üstlenmesi; Akşener nasıl bir görev alabilir ki? Çalışmaları koordine eden Meclis Başkanı Numan Kurtulmuş var. Ona yardımcılık mı yapacak? Bir arabulucu gibi partiler arası görüşmelere mi çıkacak? Onca yaşanmışlıklardan sonra Akşener’e kim yüz verir? MHP kapıyı bile açmaz. Bahçeli’nin elini sıkamaz. Bir anayasa metni mi hazırlayacak? Onu aşar! Kanaatimce ‘yeni anayasa’ görüşmenin nedeni olamaz.

    Siyasette ‘arabulucu’ mu olacak?

    Amerika gibi ülkelerde örneklerine sık rastlanan siyaset üstü ‘arabulucuk veya uluslararası görev’ olabilir mi? Mükmün. Öyle bir arayış da yok ki… Akşener’e misyon icat edilmek istenirse neden olmasın. Kitaba uysa da uymasa da bir yolu bulunabilir. AKP’nin son dönemi böylesi acayiplerine son derece müsait. Türk dünyası üzerine bir misyon mesela… Eğer bir mantık aranacaksa bu daha mantıklı.

    Yeni anayasa oylamalarında İYİ Parti’den milletvekili ayartmak olamaz mı? Akşener herhalde 20’nin üzerinde milletvekilini anayasaya oy vermeye ikna edebilir. Ama daha ortada fol yok yumurta yok. Bu niyetle yapılacak görüşme için vakit çok erken daha. Belki zemin yoklama… Akşener kurucusu olduğu İYİ Parti’nin tabutuna son çiviyi çakar mı? Zira, bir başka parti veya Erdoğan için partinin içine elini sokmanın başka anlamı ve sonucu olmaz.

    Ya görüşme talebi Erdoğan’dan geldi ise? Yorumlar ve senaryolar hep Akşener odaklı. Ben bakış açısını değiştirme taraftarıyım. Görüşmenin Erdoğan’ı mutlu ettiği muhakkak. İletişim başkanı haberi sevindirik bir üslupla duyurdu. Erdoğan’ın hamlesi niye olmasın? Peki niyeti ve hedefi neydi? 31 Mart’tan sonra sandık bozguna karşı yeni arayışlar içinde olduğunu bilmeyen yok. Özgür Özel’e yanaşması gibi.

    Denize düşen Erdoğan, Akşener’e mi sarılıyor!

    Pek gerçekçi olmasa da, ‘Akşener fotoğrafına’ Erdoğan’ın ‘hala güç bende’ anlamı ve mesajı yüklediğini tahmin etmek zor değil. Siyasetin tükenmiş, seçmenden tokadı yemiş Akşener’in Erdoğan’a ne desteği ve katkısı olabilir ki… Gündemi birkaç gün meşgul etmenin dışında tabii. Erdoğan, ortağı Bahçeli ile ‘güvercin kavgası’ içinde. ‘MHP’ye çalım’ niye olmasın. Özel görüşmesinden bile huylanan Bahçeli, Akşener buluşmasından rahatsız olmaz mı? Hem de nasıl…

    Mayıs seçimlerinin ikinci turunda Erdoğan’ın Sinan Oğan’la yaptığı işbirliği MHP’nin fena halde canını sıkmıştı. Bahçeli’nin kafasında kim bilir Akşener görüşmesi üzerine ne tür senaryolar, teoriler dönüp duruyordur. Pekala Erdoğan, milliyetçi siyaset üzerine Akşener’le bir ‘oyun planı’ kuruyor olabilir. Sonuç vermez elbette. Ama unutmamak lazım ki denize düşen boğulmamak için her yolu dener. 31 Mart sonrası Erdoğan’ın yaptıklarında bir mantık ve tutarlılık aramak beyhude. Bu da onlardan biri. Kaderine doğru hızla ilerleyen Erdoğan’ı Akşener’in kurtarabilmesi mümkün mü? 

    Görüşmeye belki de bu kadar ‘siyasi anlam’ yüklemek doğru değil. Ama serde tarihe not düşmek gibi bir kaygı varsa, iş değişir. Bu yazının niçin yazıldığını sanıyorsunuz. Hem dikkat çekmek, hem de tarihe olan borcu eda etmek… O yüzden görmezden gelemedim.

    Abdullah Gül cephesinde kıpırdanma var!

    Diğer esrarengiz görüşme mi? Erdoğan’ın İstanbul’da Abdullah Gül’le buluşması… Yine hiçbir açıklama yok. İddia ne doğrulandı ne de yalanlandı. Ben hiç şaşırmadım. ‘Bekliyordum’ desem yeridir. Niye mi? Abdullah Gül cephesinde Erdoğan’ın canını sıkacak bir kıpırdarma var. Ayrı bir yazı konusu da… Kafamda hala demlenmekte. Bazı ek kulisler bekliyorum. Gül’ün koruma ve araç sayısı da sürpriz değil. Hep o kıpırdarmaya verilen cevaplar. Hemen her yazıda Erdoğan sonrasının arayışlarına vurgu yapıyorum. Havaya bakılırsa ‘Gül senaryosu’ ete kemiğe bürünmek üzere.

    Gördüğünüz gibi yazarınız uzaklardan da izlese Ankara siyasetindeki her esintiyi hatta kıpırdayan her yaprağı dikkatlerinize sunuyor. Emin olun siyaset ‘büyük sürprizlere’ gebe. Onun için böyle esrarengiz görüşmelere binlerce km uzakta da olsam nasıl kayıtsız kalabilirim ki…

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Gazze’den sonra anti-faşizm

    Gazze’den sonra anti-faşizm


    Alberto TOSCANO*

    Çeviren: Yener ÇIRACI


    Son birkaç yıldır, Amerika Birleşik Devletleri’ndeki faşizm tartışmaları, şaşırtıcı olmayan bir şekilde, özel kuruluşlar ve eyalet yasama organları aracılığıyla gerçekleşen korkunç aşırı sağ seferberliğinden ziyade Donald Trump’ın başkanlığına -geçmiş ve muhtemelen geleceğe- odaklanan bir seçim temposu izledi. Faşizmin tarihsel olarak iktidarı başarılı bir şekilde ele geçirmek için milisler ve yasa tanımazlıkla birlikte seçimsel ve anayasal bir sürece ihtiyaç duyduğu düşünüldüğünde, bu birçok açıdan haklı bir yaklaşımdır.

    Ancak bugünün sözde “faşizm tartışması” -faşizmin burada gerçekleşip gerçekleşemeyeceği ya da zaten gerçekleşmiş olup olmadığına dair akademik ve entelektüel bir tartışma- dört ya da sekiz yıl öncesinden farklı bir zeminde gerçekleşiyor: ABD hükümeti tarafından finanse edilen ve sürdürülen bir soykırımı durdurmak için üniversite öğrencilerinin öncülüğünde büyüyen bir hareket ekseninde.

    Amerika’da ciddi bir faşizm tehdidi olduğu fikrine karşı çıkanların çoğu, bu potansiyele odaklanmanın hem ülke içindeki anti-demokratik eğilimlerin dikkatini dağıttığını hem de Joe Biden ya da Trump diktatörlüğü arasında seçim yapmak zorunda bırakan bir Demokrat Parti söylemine hizmet ettiğini ileri sürüyor.

    Ancak şüphecilerin argümanları, faşizm sorununun tam olarak tartışılmasının, yurtdışındaki ve yurtiçindeki siyasi şiddet arasındaki bağlantı üzerine düşünmeyi gerektirdiğini nadiren dikkate almaktadır. Ve bugün savaş karşıtı öğrenci hareketinin yoğun bir baskıyla karşılaşması -kolektif muhalefete yönelik daha geniş bir saldırının parçası olarak- bizi ulusal seçim döngüsünün ötesinde giderek otoriterleşen günümüz hakkında düşünmeye zorlamaktadır.

    Demokratlar ve Cumhuriyetçiler arasında içinden çıkılmaz bir kutuplaşma olduğu düşüncesinin aksine, suç ortağı üniversite rektörlerinden kültür savaşı ideologlarına, milyarderlerden her iki partinin seçilmiş temsilcilerine kadar fiili bir elit koalisyon, büyük ölçüde aşırı sağcı politikacılar tarafından istismar edilen kötü niyetli antisemitizm suçlamaları yoluyla, protesto ve kamuoyu karşısında Amerika’nın İsrail’in cezasız kalmasına olan bağlılığını teyit etmek için bir araya geldi. Üniversite çatılarında keskin nişancı polisler, saldırıya uğrayan ve tutuklanan profesörler, gazeteciler ve (Teksas-Austin Üniversitesi’nde olduğu gibi) “APD, KKK, IDF, hepiniz aynısınız!” sloganları atan öğrenci göstericilerin görüntüleri dolaşırken faşizmi tartışmanın artık farklı bir değeri var.

    Geçen hafta UCLA’daki bir öğrenci kampının önce protestoculara saldıran ve “İkinci Nakba!” diye bağıran kanunsuz bir güruh, 24 saat sonra da üniformalı polis kitleleri tarafından silahsız öğrencilere plastik mermi sıkılarak saldırıya uğraması, çoğu kişinin Trump’a ya da yandaşlarına atıfta bulunmadan “F” kelimesini kullanmasına neden olan bir anın korkunç bir örneğidir. Bu aynı zamanda “otoriter liberalizmin” yoğun baskıcı varyantlarının geçmişteki aleni anti-demokratik rejimlerin öncüleri ve kuluçka makineleri olduğunu da hatırlatmaktadır.

    Faşizm çağrısı geleneksel olarak acil söylemler ve teyakkuz çağrıları ile karakterize edilir. Bu durum bugün de devam etmektedir. Ancak faşizmden bahsetmenin çağrıştırdığı eylemlerin kapsamı ve türlerinde de önemli farklılıklar kaydedebiliriz.

    Alexandria Ocasio-Cortez (D-NY), Biden-Trump rövanş maçını ele aldığı yakın tarihli bir röportajında Gazze’de yaşananlar karşısında dehşete düşmüş olsa da seçim söz konusu olduğunda, “Günün sonunda, bu faşist hareketin bu ülkede büyümesine izin veremeyeceğimizi kabul etmeliyiz” demiştir. Burada faşizmden bahsetmek bir öncelikler sıralaması oluşturur: Trumpizm karşısında Biden’a oy vermek ehven-i şerdir.

    Faşizmin seçim tehdidinin önceliğine dair benzer bir his, yakın tarihli bir tartışma sırasında Minnesota Başsavcısı Keith Ellison tarafından dile getirilmiştir. Ellison kendisine “Gazze’deki bir günün Trump yönetimindeki dört yıldan daha kötü olduğunu” söyleyen arkadaşlarıyla yaptığı konuşmaları hatırlarken, “Dört yıl diyen kim? Bu uzun vadeli bir sorun olabilir” demiştir. Ne Ocasio-Cortez ne de Ellison İsrail şiddetini ya da ABD’nin suç ortaklığını küçümsedi, ancak her ikisi için de Trump despotizmi tehdidi Biden’a karşı muhalefeti köreltti.

    Buna karşın Kolombiya Devlet Başkanı Gustavo Petro’nun Aralık ayında Dubai’de düzenlenen COP28 Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansında yaptığı konuşmayı ele alalım. Petro konuşmasında dinleyicileri iklim çöküşü, göç, ırkçılık ve savaşın ayrılmaz bir şekilde birbirine bağlı olduğu bir dünyada Gazze soykırımını “geleceğin bir provası” olarak görmeye çağırdı. Petro, “Hitler Avrupalı ve Amerikalı orta sınıfların evlerinin kapısını çalıyor ve birçoğu onu içeri alıyor” dedi: “Neden büyük karbon tüketicisi ülkeler Gazze’de binlerce çocuğun sistematik olarak öldürülmesine izin verdi? Çünkü Hitler çoktan evlerine girdi ve onlar da yüksek karbon tüketim seviyelerini savunmaya ve bunun neden olduğu göçü reddetmeye hazırlanıyorlar.”

    Bunlar tam olarak karşılaştırılabilir ifadeler olmasa da ve çok farklı liderlik kapasitelerinden kaynaklansalar da vardıkları sonuçlar arasındaki mesafe önemli bir dinamiği aydınlatmaya yardımcı olmaktadır. Ocasio-Cortez ve Ellison gibi sol kanat Demokratlar için odak noktası öncelikle ulusal iken, Petro için gezegenseldir.

    Amerika Birleşik Devletleri’nde faşist bir hareketin seçimlerde güçlenmesi tehdidi, Filistin’deki soykırımı ikinci plana atmaya sebep olabilir. Bunun yerine Petro, takipçilerine Küresel Kuzey’in İsrail’in savaşıyla olan işbirliğini, dünya nüfusunun çoğunu hem tehdit edici hem de gözden çıkarılabilir olarak gören kapitalist bir zihniyete nasıl dayandığını görmelerini sağlamak ve onları sarsmak için Hitler’i hatırlatmaktadır.

    Faşizmin ilk çağrışımının etkisi iklim, savaş ve faşizm sorunlarını birbirinden ayrıştırmaktır; ikincisinin etkisi ise sadece analizlerimizde değil, politikalarımızda da bunları birbirinden ayrılmaz olarak görmektir. Mevcut İsrail hükümeti -imhacı söylemi, ırkçı milisleri himayesi, sömürgeleştirme dürtüsü ve aşırı milliyetçiliği ile- faşizmin ders kitaplarındaki tanımlarına diğer tüm çağdaş rejimlerden çok daha iyi uyarken, ABD tarafından finanse edilen bir soykırımı durdurma kampanyası yerine faşizme karşı ulusal mücadeleye öncelik vermenin acı bir ironisi vardır.

    Özellikle Amerika Birleşik Devletleri söz konusu olduğunda büyük Marksist faşizm teorisyeni Nicos Poulantzas’ın sözleri hala geçerliliğini korumaktadır: “Emperyalizmi tartışmak istemeyen … faşizm konusunda sessiz kalmalıdır.” Tarihsel faşist hareketler ve devletler, kitle endüstrisi ve kitle siyaseti çağında yerleşimci-sömürgeciliği canlandırma arzusuyla geç-emperyal güçler olarak ortaya çıkmıştır.

    Nazi Almanyası ve Faşist İtalya’nın çöküşünden sonra, ABD’nin yurtdışındaki imparatorluğunu ve yurtiçindeki ırkçılığını eleştirenler sürekli olarak faşizm hayaletine başvurdular. Ekonomist Paul Baran (McCarthycilikten korunmak için takma isimle yazıyordu), 1952 tarihli “Amerika’da Faşizm” başlıklı makalesinde, ABD şirket-ordu koalisyonunun faşist bir rejimin tüm görevlerini nasıl yerine getirebileceğini şöyle açıklıyordu: Bu rejim, devlet gücüyle kapitalist tahakküm için kitlesel bir temel oluştururken aşağıdan gelen her türlü meydan okumanın altını oymayı ve yurtdışında yalnızca faşizmin “klasik biçimlerini” benimsemektedir.

    Ayrıca Baran, “Henüz Amerika Birleşik Devletleri’nde devrimci işçilerin ve çiftçilerin eşlerini ve çocuklarını katleden fırtına birliklerine ihtiyaçları olmadığını” ekler. “Yine de onları ihtiyaç duydukları yerde istihdam edeceklerdir: Kore’nin kasaba ve köylerinde.”

    Çeyrek yüzyıl sonra Edward Herman ve Noam Chomsky, “Washington Uzlaşısı”nın Endonezya’dan El Salvador’a kadar yurtdışında “üçüncü dünya faşizmini” destekleyerek kendini nasıl yeniden ürettiğini detaylandıracaktı. Savaş sonrası Siyah radikal düşünürler, Amerikan hegemonyasını sürdürmede denizaşırı ülkelerdeki ABD siyasi şiddetinin rolünü, Siyah ve Kahverengi kurtuluş hareketlerini bastırmada yurtiçindeki ırkçı terörün işlevine bağlayarak bu kavrayışları keskinleştirdiler.

    Günümüzün faşizm tartışmaları söz konusu olduğunda ABD sınırlarının ötesine bakmalıyız. Ya da en azından göçmenlere yönelik şiddetin çağdaş otoriterliğin önemli bir tezahürü olduğunu kabul ederek onlara göz atmalıyız. İçinde bulunduğumuz anın da örneklediği gibi dilimizin çalıştığı ölçek, ahlaki ve siyasi tahayyülümüzün kapsamıyla ilgilidir.

    Eğer faşizmin sadece ulus-devlet düzeyinde gerçekleşen bir şey olduğuna inanıyorsak, yurtiçinde faşizme direnmenin yurtdışındaki soykırımla suç ortaklığını görmezden gelmeyi gerektirdiğine ikna olabiliriz. Ancak dünya çapındaki dayanışma kamplarında tam da bu umutsuzca dar ufka meydan okunmaktadır.

    Petro’nun faşizmle yaptığı tarihsel benzetmenin (Hitler’in Avrupa’nın kapısını çalması) kasıtlı acımasızlığı, dünyamızı bir kırılma noktasına getiren şiddetli krizlerin ciddiyetinin ve birbiriyle ilişkisinin hakkını vermeye çalışan bir vizyona bağlıdır. Bu yönüyle ABD’deki mevcut faşizm tartışmasının, sol-liberallerin açık ve mevcut tehlike uyarıları ile şüphecilerin Avrupa ile karşılaştırma yapmaksızın ilericilerden Amerika’nın köklü otoriter eğilimleriyle yüzleşmelerini talep etmeleri arasında gidip gelen dar görüşlülüğünün çok ötesine geçmektedir.

    Bazı liderlerin faşist etiketini memnuniyetle taşıdığı bir devlet tarafından yürütülen ABD destekli bir soykırımın gölgesinde Amerikan faşizmi hakkında konuşmak istiyorsak, en azından enternasyonalist, Siyah ve Üçüncü Dünyacı bir anti-faşizmden bir şeyler öğrenebiliriz -yani her zaman faşizmle dünya ölçeğinde mücadele edilmesi gerektiğinde ısrar eden bir anti-faşizmden.

    Manhattan’dan Atlanta’ya kadar yükselen kamplar ve işgaller, sömürgeci ve emperyal şiddetle yüzleşmenin, bu şiddetin çalıştığımız ve yaşadığımız kurumlarda ve şehirlerde nasıl yeniden üretildiğini açıkça ortaya koyarak ırkçı ve tasfiyeci ideolojilerine meydan okumanın ne anlama geldiğini göstermektedir.

    Radikal bir tasfiye siyaseti, enternasyonalist anti-faşizm geleneklerini yeniden canlandırmaktadır. Bunun belki de Refah’ta bir çadırın kenarına sprey boyayla yazılan şu sözlerden daha açık bir işareti yoktur: “Gazze ile dayanışma içinde olan öğrencilere teşekkürler, mesajınız ulaştı.”


    Alberto Toscano kimdir?

    Vancouver’daki Simon Fraser Üniversitesi’nde ders vermektedir ve aynı zamanda Londra Üniversitesi Goldsmiths Felsefe ve Eleştirel Düşünce Merkezi’nin eş direktörüdür. İsyan Zamanlarında Felsefe ve Fanatizm kitapları Türkçeye çevirilmiştir.Yakın tarihte Terms of Disorder: Keywords for an Interregnum (Düzensizlik Terimleri: Fetret Dönemleri için Anahtar Kelimeler) ve Late Fascism: Race, Capitalism and the Politics of Crisis (Geç Faşizm: Irk, Kapitalizm ve Kriz Politikaları) adlı kitapları yayımlanmıştır.

    Kaynak: Gazze’den Sonra Antifaşizm – Alberto Toscano

    Kaynak: Artı Gerçek
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • İşçi sınıfı hakkında iki mit

    İşçi sınıfı hakkında iki mit


    Joshua Lew McDERMOTT

    Çeviren: Yener ÇIRACI


    Tarihin her döneminde, bir toplumun yeniden üretimi için gerekli malları üreten emekçi sınıflar ve emekçi sınıflar tarafından üretilen mallara el koyan egemen sınıflar olmuştur. Kapitalist çağda, egemen sınıf kapitalist sınıftır, yani toplumun mülklerinin ve işletmelerinin sahipleridir. Emekçi sınıf ise işçi sınıfıdır, yani üretim araçlarından koparılan ve bu nedenle hayatta kalmak için emeklerini satmak zorunda olanlardır.

    İşçi/kapitalist ilişkisinin özünde sömürüye dayalı olduğunu kabul etmek ve bu merkezi sınıf ayrımının üstesinden gelmek tüm sosyalist projelerin merkezinde yer alır. Yine de işçi sınıfı/egemen sınıf ayrımı sonsuz derecede karmaşıktır; her zaman jeopolitik, emperyalist, etnik, ırksal, cinsiyete dayalı ve sınıf içi eşitsizliklerle birlikte yinelenir.

    Her zaman emek rejimlerindeki, istihdam ilişkilerindeki ve işçi sınıfı arasındaki toplumsal yeniden üretimdeki dinamik değişimlerle tanımlanır. Bununla birlikte, kapitalist toplumun kökeninde temel bir sınıfsal bölünmenin var olduğuna dair temel kavramsal içgörünün, tüm sosyalistlerin belirleyici içgörüsü ve turnusol testi olmaya devam ettiği iddia edilebilir.

    O halde sosyalist düşüncenin temel görevi her zaman, temel kapitalist sınıf ayrımının herhangi bir zaman ve mekânda ortaya çıktığı ve yeniden üretildiği özgül tarihsel ve toplumsal koşulları tanımlamak ve kavramsallaştırmak olmuştur. Sosyalist düşünce, eğer etkili olacaksa, kapitalist toplumun fiilen var olan koşullarına ilişkin ampirik, gelişen kavrayışlara dayanmalıdır. Sosyalist eylemlerin temel görevi her zaman, yeni, sınıfsız bir toplum yaratmada işçi sınıfını etkin bir şekilde örgütlemek için bu kavrayışlara göre hareket etmektir.

    Ancak sosyalist düşünce, tüm düşünce sistemleri gibi, durgunluk, dogma, ampirik hata, çarpıtma ve önyargıdan muaf değildir. 21. yüzyılda sosyalist düşüncenin başlıca iki çarpık miti şunlardır: Birincisi, sınıf mücadelesinde yapısal öneme sahip (geleneksel olarak düşünülen) alanlarda çalışan formel işçilere ayrıcalık tanınması (yani, sanayileşmiş proletarya miti) ve ikincisi, formel ücretli emeğin kapitalist toplumlarda işçi sınıfı tarafından üstlenilen normal emek biçimi olduğu varsayımı (yani, formel proletarya miti).

    Her iki mit de Küresel Güney’de ve dünya genelinde işçi sınıfının en yoksul kesimleri arasında kapitalizm gerçekçiliğin silinmesini gerektirmektedir; ayrıca kimin işçi olup kimin olmadığına dair sömürgeci, cinsiyetçi ve ırksal kavramları ima eder.

    Gerçekten de birçok sosyalist düşünür ve eylemci için ‘işçi sınıfı’ kavramları inatla modası geçmiş ve klasik sanayi kapitalizmi döneminden kaynaklanan analizlere bağlı kalmıştır. Bu anlayışlar, bilinçsizce de olsa, Avrupa ve Kuzey merkezlidir. Gerçekte, bugün ve kapitalist tarih boyunca dünya işçilerinin çoğunluğu kayıt dışı işlerde çalışmaktadır. Uluslararası Çalışma Örgütü’ne göre dünyadaki işçilerin %60’ı kayıt dışıdır ve kayıt dışı çalışanlar küresel GSYİH’nin üçte birini üretmektedir.[1]

    Kayıt dışı emek, kapitalist üretim tarzının bir parçası olarak, bir devlet aktörü tarafından zorunlu ve/veya kodlanmış düzenlemeler/korumalar olmaksızın üstlenilen gelir getirici emek olarak tanımlanabilir. Kayıt dışı çalışanlar asgari ücret, işyeri güvenliği veya sosyal refah açısından devlete herhangi bir başvuruda bulunamazlar. Kayıt dışı çalışanların yoksullaşma ve kötü muamele görme olasılıkları kayıtlı çalışan meslektaşlarına göre daha yüksektir.[2]

    Gerçekten de bugün ve tarih boyunca kapitalizmde işçi sınıfıyla ilgili belki de en büyük yanlış anlama, genellikle ağır sanayilerde düzenli, düzenlenmiş (yani kayıtlı) ücretli çalışmanın, istihdam ilişkisinin normal, olağan biçimi ve kapitalizm altında işçi sınıfı tarafından üstlenilen emeğin tanımlayıcı biçimi olduğu varsayımıdır.

    Genellikle aşağılayıcı bir terim olan “lümpen”in yanlış kullanımı ve sayısız tanımından, ‘prekarya’, ‘yedek emek ordusu’ ya da ‘artık insanlık’ gibi kavramların analitik açıdan tembel ve çoğu zaman tarih dışı uygulamalarına kadar, solcular arasında, kayıtlı işlerde çalışanları işçi sınıfı, kayıt dışı ekonomide hayatta kalanları ise sınıf dışı ‘madun’; lümpen nüfuslar ya da en azından işçi sınıfının marjinal ya da güçsüz alt kümeleri olarak tanımlayan inatçı bir varsayım vardır.

    SANAYİLEŞMİŞ PROLETARYA MİTİ

    Pek çok Marksist ve sosyalistin işçi sınıfı gücünü öncelikle belirli endüstriyel (yani fabrika işi) ve lojistik (yani kamyoncular, liman işçileri, vb.) endüstrilerle ilişkilendirdiği neredeyse bir gerçek haline gelmiştir. 1980’lerden bu yana ABD ve Birleşik Krallık’taki Marksist akademisyenler arasında analitik Marksizmin yükselişiyle bu fikir daha da pekişmiştir.[3] Dahası, sosyalist harekette, ister gizli ister açık olsun, sanayi emeğini kapitalist toplumdaki emeğin tanımlayıcı biçimi ve dolayısıyla sanayi işçilerini mükemmel işçi sınıfı olarak kabul etme eğilimi devam etmektedir.

    Tarihsel olarak, Küresel Doğu ve Güney’de bu varsayımlara karşı çıkılmıştır. Lenin’den Kara Panterlere, Che Guevara ve Amilcar Cabral’a kadar, emek/sermaye ilişkilerinin doğasının statik olduğu ya da Marx’ın 19. yüzyılda sanayi kapitalizminin yükselişi sırasında Batı Avrupa’ya ilişkin analizlerinin evrensel olarak uygulanabilir olduğu fikrine meydan okunmuştur. Bu meydan okumalar, tarih boyunca gerçekte var olan sosyalist projelerin başarısı için temel teşkil etmiştir.

    ABD’de de son birkaç on yıldır bu varsayımlara meydan okuyan pek çok akademik çalışma ve aktivizm ortaya çıkmıştır. Örneğin, ABD’deki modern işçi hareketi, özellikle de en radikal unsurları, büyük ölçüde kamu ve hizmet sektörlerinde çalışan, çoğu kadın ve yine çoğu Siyah ya da Latin kökenli olan ve geleneksel olarak çok az yapısal güce sahip oldukları ya da ‘üretken olmayan’ işçiler (hatta en dogmatik ortodoks Marksist terimlerle lümpenproletarya) oldukları kabul edilen işçiler tarafından yönlendirilmektedir.

    Yine de sermayeye karşı mücadelede endüstriyel ve formel işçilerin ayrıcalıklı kılınmasına yönelik pratik, ampirik ve teorik meydan okumaların büyüyen mirasına rağmen, çağdaş Marksist düşüncenin bazı kesimleri dünyamızın değiştiğini ve sürekli değişmekte olduğunu kabul etmekte yavaş kalmıştır. Marksistler, bugün ne yapılması gerektiğini anlamak için, 21. yüzyılda kapitalizmin kendine özgü dinamiklerini ve sermaye birikiminin karmaşık ve çeşitli bölgelerdeki özgüllüğünü yeniden değerlendirme ihtiyacını her zamankinden daha fazla kabul etmelidir.

    1970’lerden bu yana küresel emek arbitrajının yükselişi ve buna bağlı olarak küresel Kuzey’de sanayisizleşme ve işçi hareketinin zayıflamasının klasik sosyalist teori ve praksis için varoluşsal bir krizden başka bir şey olmadığını iddia etmek yersiz değildir. Sosyalist devrim için tek umut yapısal olarak güçlü bir sanayi sınıfında yatıyorsa, günümüzün geç neoliberal döneminde sanayisizleşme ve sanayi sonrası hizmet ekonomilerine geçişin ardından geriye hangi umut kalır? Dahası, Küresel Güney’de, özellikle Afrika’da, sanayi sektöründe hiç çalışmamış yüz milyonlarca işçi ne olacak? Sosyalizm mücadelesiyle, belki de sadece var olarak küresel ücretleri belli belirsiz düşürmenin ötesinde bir ilgileri yok mu?

    Hem ABD’de hem de yurtdışında işçilerin çoğunluğunun endüstriyel işlerde çalışmıyor olması göz ardı edilemeyecek ampirik bir gerçekliktir. Dahası, Batı Avrupa’nın fabrikalaşmış, endüstriyel işçi sınıflarının 19. ve 20. yüzyıllarda öngörülen devrimleri gerçekleştirmedeki tarihsel başarısızlığı, özellikle Batı’da sosyalist düşünceyi uzun süredir şekillendiren sınıf bilinci ve işçilerin gücüne ilişkin kusurlu varsayımların bir başka kanıtıdır. Sınıf bilinci ve işçilerin gücünün yalnızca endüstriyel atölye tabanından kaynaklandığı fikri ampirik olarak yanlıştır.

    Yine de işçi sınıfının kimlerden oluştuğu, kimlerin radikalleşebileceği ve kimlerin devrimi ateşleme gücüne sahip olduğuna dair bu varsayımlar bugün küresel sosyalist hareketin pek çok köşesinde inatçı bir şekilde varlığını sürdürmektedir. Tıpkı yirminci yüzyılın büyük sosyalist düşünürlerinin köylülüğe yönelerek devrimci sınıfın doğasına ilişkin geleneksel kavramlara meydan okumaları gibi, bugünün sosyalistleri de teori ve pratiğimizin kapitalist sistemin ve işçi sınıfının bugünkü koşullarını cesurca yansıtmasına izin vermeye istekli olmalıdır.

    KAYITLI PROLETARYA MİTİ

    Bugün sosyalist düşüncede en zararlı ve yaygın olan diğer mit, kapitalizm altında çalışma ilişkilerinin ve işin her zaman büyük ölçüde kayıtlı ve düzenli çalışma ilişkileri ve koşulları tarafından tanımlandığı varsayımıdır. Kayıtlı proletarya miti iki yönlüdür: Birincisi, kayıt dışı çalışanların tümünün kendi hesabına çalışan küçük üreticiler ve satıcılar olduğu varsayımıdır. Durum böyle değildir. Dünyadaki tüm kalıcı tam zamanlı çalışanların %15,7’sinin kayıt dışı işçi olduğu tahmin edilmektedir. Yarı zamanlı çalışanlar, geçici çalışanlar ve yarı zamanlı geçici çalışanlar için kayıt dışılık oranı sırasıyla %44, %56,7 ve %64,4’tür.[4] Bu rakamlar bile muhtemelen düşük tahmin edilmektedir.

    Bu rakamlar, dünyadaki çalışanların milyarlarcasının kayıt dışı olduğu anlamına gelmektedir. Başka bir deyişle, tarihsel olarak ve bugün norm, her zaman güvencesizlik, düzensiz istihdam ve evet, kayıt dışılık koşullarında hayatta kalma mücadelesi veren bir işçi sınıfıdır. Aslında, son iki yüzyıldaki büyük emek mücadelelerinin çoğu, tam da işçilerin devlet ve işverenler tarafından kayıtlı olarak tanınmasını sağlamak ve böylece haklar ihlal edildiğinde ayakta durmak ve başvuruda bulunmak için olmuştur.

    Tarım işçilerinden Siyah emek hareketine, taşeron madencilere ve çelik işçilerine kadar, kayıtlı hale gelme mücadelesi her zaman işçi sınıfını birleştirmek ve kapitalizmi yıkmak için verilen daha geniş sosyalist mücadelenin bir parçası olmuştur. Kayıt dışı çalışanları gerici lümpenlerle ya da marjinalleşmiş, güçsüz bir artık-işçi alt sınıfıyla bir tutmak, tarihsel işçi hareketinin en radikal ve etkili itici güçlerinin kendilerinin işçi olmadığını varsaymaktır!

    Kayıtlı mitinin ikinci yönü, küçük üreticiler ve satıcılar (yani kendi hesabına çalışanlar) olarak kendi hesabına çalışan kayıt dışı işçilerin bir şekilde kapitalist dinamikler ve ilişkilerden yalıtılmış ve bunların dışında oldukları ve dolayısıyla küresel işçi sınıfının (önemli) üyeleri olmadıkları düşüncesidir.

    Aksine, dünyanın kendi hesabına çalışan işçileri kapitalist sistemden kopuk, marjinal, değiştirme gücünden yoksun ya da dışlanmış değildir. Gerçekte, dünyanın dört bir yanındaki kendi hesabına çalışanlar kapitalist değer zincirlerine entegre olmuş durumdadır veya büyük ölçüde kapitalistler için kar üretme ya da işçi sınıfının toplumsal yeniden üretimini sağlama işlevi görürler. Örneğin sokak satıcılarının çoğu, şirketler tarafından üretilen ve güçlü toptancılar tarafından kendilerine satılan ithal malları pazarlayan satış işçileri olarak anlaşılabilir. Nihayetinde bu işçiler burjuva ve küçük burjuva üreticiler, tüccarlar için kâr elde etmektedir.

    Diğer kendi hesabına çalışanlar, Küresel Güney’deki kitlelerin toplumsal yeniden üretimi için gerekli olan ucuz mal ve hizmetlerin sağlanmasında temel bir işlev görmektedir. Evlerinde ya da sokaklarda son derece küçük kar marjlarıyla yiyecek satan milyonlarca kadın ve çocuk, işçi sınıfının yeniden üretimi için, yüzyıllardır ailelerini geçindirmek için gerekli ücretsiz bakım işlerini yapan kadınlar (ve genellikle bunlar bir ve aynıdır) kadar önemlidir.

    Kendi hesabına çalışan diğer işçiler ise doğrudan kaynak çıkarma endüstrisinde çalışmakta, orta ve yüksek gelirli ülkeler tarafından kaynakların ucuza çıkarılması için gerekli olan aşırı sömürülmüş işgücünü sağlamaktadır. Geleneksel anlamda bir işverenleri olmasa da bu ‘kendi hesabına çalışan’ kayıt dışı işçiler tarafından üretilen tarım ürünlerini, keresteyi, balığı, elması vb. nihai olarak satın alan aracılar ve şirketler, gerçekte hiper-sömürü yapan işverenler olarak işlev görmektedir.

    KÜRESEL İŞÇİ SINIFINI VE GÜNÜMÜZDEKİ KAPASİTELERİNİ TANIMAK

    Kayıt dışı çalışanların muazzam gücü belki de hiç 2010’ların dünyayı sarsan Arap Baharı devrimlerinde olduğu kadar belirgin olmamıştı. Devrimler, kayıt dışı çalışan bir işçi olan sokak satıcısı Muhammed Bouazizi’nin kendini yakmasıyla ateşlendi. Buazizi’nin ölümünün ardından bölge genelinde sokaklara dökülen milyonlarca kişinin büyük bir kısmı kayıt dışı çalışanlardan oluşuyordu.

    Arap Baharı devrimleri nihayetinde başarısızlık ve gericilikle sonuçlanmış olsa da dünyadaki kayıt dışı işçilerin kitlesel gücünü göstermiş ve devrimci mücadelede işçi gücü kavramlarında sendikacılığı ve formel işçileri vurgulayanların sahip olduğu varsayımlara meydan okumuştur.

    Belki de devrimlerin bu kayıt dışı işçilerin maddi koşullarının iyileştirilmesiyle sonuçlanmamasına katkıda bulunan en büyük faktör, tam da bu işçilerin sınıf çizgileri doğrultusunda örgütlenmemiş ve disipline edilmemiş olmalarıydı.

    Marksistler ve sosyalist örgütler Ortadoğu’da on yıllardır sayıca ve önemce azalmışlardır; bu durum CIA, Mossad ve diğer emperyal istihbarat aygıtlarının Ortadoğu’daki seküler, Marksist solu yok etmek için yürüttükleri açık bir stratejinin sonucudur. Dolayısıyla Arap Baharı devrimlerinin başarısızlığı, kısmen emperyalizm ve liberalizmin neoliberal dönemde küresel sola karşı giriştiği saldırının bir mirasıdır.

    Ancak Arap Baharı’nın başarısızlıklarında solun kendisi de suçsuz değildir -tüm dünyada Marksistler ve sosyalistler, tarihsel olarak devrimci sosyalist hareketle ilişkilendirilen kayıtlı ve endüstriyel işlerden yoksun oldukları için kayıt dışı çalışanları tanımakta, kavramsallaştırmakta ve örgütlemekte çok uzun süre başarısız oldular. Eğer bölgede ve ayaklanmaların yaşandığı ülkelerde geniş, kapsayıcı bir sosyalist örgütlenme mevcut olsaydı, devrimler kitleler için çok daha farklı sonuçlanabilirdi.

    Yine, sanayileşme ve resmiyet meseleleri sadece Küresel Güney için önemli değildir. Küresel Kuzey’de sanayisizleşme, geleneksel sosyalist işçi sınıfı kavramlarına meydan okuyan bir unsurdur. Bir diğer unsur ise, Uber ve DoorDash gibi, işçileri çalışan yerine bağımsız yükleniciler olarak sınıflandıran teknoloji endüstrisi “yeniliklerinin” yükselişidir. Ancak bu yenilikler yeni olmadığı gibi, bazıları tarafından “prekarya” olarak tanımlanan yeni bir sınıfın yaratıldığını da yansıtmamaktadır.

    Bunun yerine, sözleşmeli ve taşeron çalışmanın günümüzdeki yükselişi, hem Kuzey’de hem de Güney’de sermayenin işçilere ödeme yapma ve/veya işçi sınıfının toplumsal yeniden üretimini sağlama sorumluluğundan kaçmaya çalıştığı uzun kapitalizm tarihinin bir parçasıdır. İşçi sınıfının büyük bir kısmı, özellikle de en çok kötülenen kesimleri, her zaman güvencesizliği deneyimlemiştir.

    Kapitalizmin anomalisi, bugün işçiler arasındaki güvencesizlik değil, Batı’da Fordist, Keynesyen Savaş Sonrası dönemde yaşanan kısa süreli istikrardır. Bazılarının adlandırdığı gibi ‘Kapitalizmin Altın Çağı’ da kapitalizmin herkesin ilerlemesi ve iyiliği için yönetilebilirliğinin bir kanıtı değildi. Bunun yerine, Savaş Sonrası yılların ekonomik patlaması, Avrupa’da yaşanan akıl almaz yıkım ve dünyanın ABD egemenliğindeki bir kapitalist hegemonya sistemine entegre edilmesi nedeniyle ortaya çıkan muazzam yatırım fırsatları sayesinde mümkün olmuştur.

    Ayrıca, tıpkı klasik sömürge döneminde olduğu gibi Altın Çağ döneminde de Avrupa ve Kuzey Amerika’nın refahı gezegenin geri kalanının mahrumiyetine ve az gelişmişliğine bağlıydı: 1950’ler ve 60’larda CIA’in Latin Amerika, Asya ve Afrika’da sosyalist ve milliyetçi hareketlerin ABD sisteminden bağımsız olarak gelişme girişimlerine karşı yürüttüğü acımasız entrikalarda kendini gösteren temel bir eşitsizlik.

    Dolayısıyla Keynesyen sistemin çöküşü ve Batı’daki refah devleti modeliyle ilişkili görece yüksek yaşam standartları ve düşük iç eşitsizlik, dünya genelinde kapitalist dinamiklerin normalleşmesinin doğal sonucuydu. Refah modeli bugün bizi kurtaramaz; sermaye ve emek arasındaki Fordist uzlaşmaya geri dönüş de kurtaramaz: Sermayenin gücü küresel olarak çok dağınık, çok yerleşik ve Batı demokrasilerinde bile emekle uzlaşmak için dünya çapında giderek güçsüzleşen liberal demokrasilerin baskılarından muaftır. Neo-faşizmin ve gerici popülizmin dünya genelinde yükselişi bu gerçeğin kanıtıdır.

    Gelecek, işçi kitleleri için yoksullaşma, gündelik usulü çalışma ve kayıt dışılık, profesyonel yönetici sınıflar için giderek daha güvencesiz ama uyumlu bir orta sınıf yaşamı ve yönetici seçkinler için muazzam bir güç ve zenginlik olmaya devam ediyor. Reform olasılıkları her zamankinden daha fazla nafile görünüyor. Kayıt dışı çalışanları görmezden gelmek, yok saymak ya da aktif olarak aşağılamak, demokratik ve insancıl bir geleceğin bağlı olduğu devrimci sınıf aktörlerinin büyük bölümünün altını oymak demektir.

    Gerçekten de emek gücü, sınıf bilinci ve dayanışma kavramlarını küresel işgücünün birkaç küçük kesimiyle (genellikle de en ayrıcalıklı kesimleriyle) sınırlandırmak, hem emek mücadelesi tarihini ve başarılı devrimci hareketleri görmezden gelmek hem de yirmi birinci yüzyılın sosyalist hareketini ilgisizliğe, karamsarlığa ve umutsuzluğa mahkum etmek demektir.

    İşçi sınıfı fabrika ile sınırlı değildir; dünyadaki işçilerin tamamı da kayıtlı ve düzenli bir işte çalışmamaktadır. Bu gerçek bizi umutsuzluğa ya da devrimci değişim umudundan şüpheye düşürmemelidir. Sadece içinde yaşadığımız dünyayı doğru analiz etme ve etkili bir şekilde örgütleme konusunda bizi cesaretlendirmelidir.


    Joshua Lew McDermott kimdir?

    Pittsburgh Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde yardımcı doçent. Çalışma alanları arasında uluslararası politik ekonomi, kalkınma, kent çalışmaları, emek, toplumsal hareketler, Meksika ve Batı Afrika bulunmaktadır.

    Kaynakça:

    [1] ILO (International Labour Organization). Women and Men in the Informal Economy: A Statistical Picture. 3rd ed. (Geneva: International Labour Office. 2018).

    [2] Women in Informal Employment: Globalizing and Organizing (WIEGO) “Links with Poverty” (2023). https://www.wiego.org/informal-economy/poverty-growth-linkages/links-poverty

    [3] Erik Olin Wright Working-Class Power, Capitalist-Class Interests, and Class Compromise. 2000 (American Journal of Sociology105, 4: 957–100).

    [4] ILO (2018) 60.

    Kaynak: Artı Gerçek
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Kobane davasından seferberlik yönetmeliğine yargının halleri

    Kobane davasından seferberlik yönetmeliğine yargının halleri


    Son iki hafta yine hukuk gündemi açısından oldukça yoğun geçti. Hukuk dediğime bakmayın; içinde kanun, yönetmelik, mahkeme kelimeleri geçse de özünde hukukun ve adaletin olmadığı durumlar aslında.

    Kobane davasında mahkeme yaklaşık sekiz yıl sonra nihayet kararını açıklayarak Selahattin Demirtaş’a 42 yıl ve Figen Yüksekdağ’a 30 yıl olmak üzere Kürt siyasetçilere onlarca yıl ceza yağdırdı.

    28 Şubat davasından hüküm giymiş Çetin Doğan gibi paşalar Cumhurbaşkanı tarafından affedilerek serbest bırakıldılar ve yeni yürürlüğe giren “Seferberlik ve Savaş Hâli Yönetmeliği” ile KHK ile TSK’dan ve meslekten ihraç edilenlerin de seferberlik ve savaş hâlinde “yedek personel” olabilmesi sağlandı.

    Her biri birbirinden ilginç gelişmeler.

    Kobane davası Türkiye’deki yargının siyasete angaje olduğunun, aslında bağımsız ve tarafsız bir yargı sisteminin kalmadığının en açık göstergesi. En başından söylemek gerekirse, dava süreci hukukun bir gereği olarak yürütülmemiş ve sonuçlandırılmamıştır. Bu dava herkesin üzerinde ittifak ettiği üzere hukuki değil, siyasi bir davadır ve yargı eliyle Kürt muhalif siyasetçilerden öç alınmaktadır.

    Davaya konu olayları hatırlatacak olursak; Aralık 2012’de Erdoğan’ın, MİT’in Kürt sorununa çözüm bulmak için Abdullah Öcalan’a ziyaretlerde bulunduğunu duyurması ile büyük umutlarla başlayan ‘Barış Süreci’, gerek tarafların süreci iyi yönetememeleri ve gerekse Erdoğan’ın ülke menfaatini günlük siyasi ihtiyaçlarına malzeme yapması nedeniyle istenen hedeflere varamadı.

    Aynı dönemlerde Suriye iç savaşı başlamış ve Eylül 2014’te de IŞİD Türkiye sınırındaki Kobane şehrine bir harekât başlatmıştı. 5 Ekim’de PKK ve 6 Ekim’de HDP sosyal medya (Twitter) üzerinden halkı sokağa çağırmıştı. HDP yetkilileri, hükumetten Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi tarafından gelecek askeri yardımın Türkiye toprakları üzerinden Kobani’ye bir koridor açılarak ulaştırılmasını talep ettiler. Türkiye’nin her yerine yayılan gösterilerde bir süre sonra şiddet olayları arttı.

    Demirtaş bu süreçte 7 ve 9 Ekim 2014 tarihlerinde gösterilerde şiddet kullanılmasına karşı olduğunu belirten açıklamalar yaptı. 9 Ekim’de sona eren olaylar sonucunda 37 kişi öldü ve 761 kişi de yaralandı. Birçok kamu binası tahrip edildi, iş yerleri yağmalandı ve araçlar zarar gördü. 20 Ekim’de ise Türkiye Peşmerge güçlerinin destek amacıyla Kobani’ye geçmesine izin verdi.

    Haziran 2015 genel seçimlerinde AKP ilk defa tek başına hükumet kuracak çoğunluğu sağlayamayınca barış havası yerini gerginliğe bıraktı ve nasıl oluyorsa (!) birden başlayan terör saldırıları ve patlayan bombalardan sonra barış süreci Temmuz 2015 de tamamen rafa kaldırıldı.

    Bu süreçte Erdoğan 28 Temmuz 2015 tarihinde “Ben parti kapatılması olayını doğru bulmuyorum. Fakat bu partinin yöneticilerinin bu işin bedelini ödemeleri gerekir diyorum. Fert fert, birey birey. ” şeklinde bir açıklama yaptı.

    Ağustos 2015 de ise KCK, on dokuz farklı şehirde öz yönetim ilan etti ve gerilim tırmandı. Akabinde güvenlik güçleri kurulan barikatları kaldırmak ve tekrar kontrolü ele almak amacıyla operasyonlar yaptı.

    Ancak bu operasyonlar sonucunda birçok şehir Suriye iç savaşında bombalanan şehirlere benzer hale geldi. 16 Mart 2016 tarihinde ise Erdoğan HDP’li siyasetçileri kastederek “Dokunulmazlıklar meselesini süratle neticelendirmeliyiz. Parlamento adımını süratle atmalıdır…” şeklinde bir açıklama yaptı.

    20 Mayıs 2016 tarihinde, CHP’nin de desteği ile Anayasaya geçici bir madde eklenerek dokunulmazlıklar kaldırıldı ve 4 Kasım 2016 tarihinde Diyarbakır Sulh Ceza Hâkimliği Demirtaş ve diğer Kürt siyasetçilerin terör örgütü üyesi olmaksızın bu örgüt adına suçlar işleme, terör örgütü lehine propaganda yapma, yasa dışı örgüte yardım etme, halkı kin ve düşmanlığa tahrik etme, suçu ve suçluyu övme, yasadışı toplantılara ve gösterilere katılma gibi suçlamalara dayalı olarak tutuklanmasına karar verdi.

    Aslında Demirtaş hakkında dokunulmazlığı kaldırılıncaya kadar 31 farklı Fezleke hazırlanmıştı.

    Tutukluluğa itirazı kabul edilmeyen Demirtaş, Anayasa Mahkemesi’ne özellikle özgürlük ve güvenlik hakkı ile siyasi faaliyetler yürütme hakkının ihlal edildiği iddiasıyla bireysel başvuruda bulunmuş, ancak tek üyenin muhalefetine rağmen başvurusu 21 Aralık 2017 tarihinde reddedilince, bu defa Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (AİHM) başvurmuştu. AİHM öncelikle gerek Demirtaş’ın KCK yöneticileri ile konuşmaları ve gerekse halkı sokağa davet etmesi ile meydana gelen şiddet olayları arasında illiyet bağı olabileceğinden bahisle ilk tutuklama kararı için tarafsız bir gözlemciyi ikna edebilecek nitelikte makul şüphenin bulunduğuna, ancak bunların tek başlarına, bilhassa yargılamanın ileri bir aşamasında, ilgilinin tutukluluğunun uzatılmasının gerekçesi olamayacakları sonucuna ulaşarak, 20 Kasım 2018’de özgürlük ve güvenlik hakkının ihlal edildiğine karar verdi.

    AİHM kararında dikkat çeken bir husus, Demirtaş’ın sadece milletvekilli olmadığını, aynı zamanda bir muhalefet partisinin de lideri olduğu, ancak bunun ne yerel Mahkemeler ve ne de AYM’nin incelemelerinde dikkate alınmadığına dair vurgusudur.

    AİHM bu durumda böylesi uzun bir tutukluluk için zorlayıcı nedenlerin ortaya konması gerektiğini belirtmiştir. Mahkeme, tutuklu bulunduğu süre boyunca milletvekili sorumluluklarını yerine getirme imkânından yoksun bırakıldığını ve özellikle iki kritik seçim kampanyası, yani halk oylaması ve Cumhurbaşkanlığı seçimi sırasında ilgilinin özgürlüğünden yoksun bırakılmasının, çoğulculuğu bastırma ve demokratik toplum kavramının özünde yer alan siyasi tartışma özgürlüğünü sınırlama yönünde gizli ve ağır basan bir amaç izlediği kanaatine ulaşmıştır.

    İhlal kararından sonra ise tazminat yanında AİHM, Sözleşme’nin 5. maddesinin 3. fıkrasının ve 18. maddesinin ihlaline son verme yönündeki acil ihtiyacı dikkate alarak en kısa sürede tutukluluğunun sona erdirilmesi gerektiğine hükmetti. Karardan bir gün sonra Erdoğan, “AİHM’nin kararı bizi bağlamaz” açıklamasını yaptı ve Ağır Ceza Mahkemesi kararı uygulamadı. 7 Aralık 2018’de ise Demirtaş hakkında başka bir davada 4 yıl 8 aylık hapis cezasına karar verilerek tutukluluk hali hükümlülüğe dönüştürüldü.

    AİHM’de görülen dava tarafların itirazı üzerine Büyük Daire’ye taşındı. Bu aşamada Hükumet, Demirtaş’ın başka bir suçtan hükümlü olduğu bahanesini ileri sürdü. Avukatlarının tutuklu kaldığı sürenin, hükümlü olduğu ceza süresinden mahsup edilmesi için yaptığı başvurunun kabulü ile hükümlülüğün ortadan kalkması gerekirken bu defa 20 Eylül 2019 tarihinde Demirtaş Kobani olaylarıyla ilgili soruşturma dosyasından bir kez daha tutuklandı ve ‘hukuki hülle’ ile tahliyesi bir kez daha engellendi.

    Dava sürecine baktığınızda, Erdoğan’ın açıklamalarından sonra komutanından emir almış asker gibi yargının derhal gereğini yerine getirdiğini görüyoruz. İstediği kadar buna bir yargılama veya mahkeme desinler, dışarıdan tarafsız bakan bir kişiye durumu bunun dışında bir izah ile anlatmak mümkün değil. Dava açılması, dokunulmazlıkların kaldırılması, Kürt siyasetçilerin tutuklanması ve AİHM kararına uyulmaması, başından sonuna kadar Erdoğan’ın yönlendirmesi ve yargıya kamuoyuna açık şekilde verdiği talimatlarıyla yürütülmüştür.

    Enteresan bir diğer gelişme ise 28 Şubat davası olarak bilinen davadan hükümlü olan paşaların Özgür Özel’in Erdoğan ile görüşmesinden sonra yaşlılık sebebiyle affedilerek tahliye edilmeleri.

    Elbette yaşı 80’in üzerinde ve sağlık durumu nedeniyle kendi ihtiyaçlarını göremeyen insanların suçu ne olursa olsun ceza evinde kalmamaları gerekir. Ancak demokrasiye post-modern bir müdahale gerçekleştiren, klasik bir darbeyi de planlayan bu kişilere gösterilen merhametin onda biri, cemaat davalarında kermese börek yapmak, dini sohbete katılmak kabilinden, aslında hiçbir suç içermeyen eylemleri nedeniyle cezaevinde tutulan ve kendi ihtiyaçlarını göremeyen yaşlı ve hasta tutuklu/hükümlülere gösterilmemektedir.

    Dahası bu durum halkın yüksek bir kredi ile yerel seçimlerde birinci parti haline getirdiği ana muhalefet partisinin umurunda bile görünmüyor. Özgür Özel yarım ağız ifade etse de ana-muhalefet ne Demirtaş ne Kavala ve ne de KHK mağduriyetleri konusunu gerçek anlamda gündem yapmıyor. 28 Şubat paşalarını kurtarmayı bir kazanım olarak görerek bununla yetinmiş gibi görünüyor.

    Diğer taraftan, bu yoğun gelişmelerin yanında, Seferberlik ve Savaş Hâli Yönetmeliği de yayınlandı. Üzerinde çok fırtına estirilse de aslında Cumhurbaşkanı’na ekstra yetkiler verdiği söylenen hükümler halihazırda Seferberlik ve Savaş Hali Kanunu’nda mevcut. Yetkilerin bakanlar kurulundan alınarak Cumhurbaşkanına verilmesi esasen 2017 Anayasa değişikliği ile parlamenter sistemin terkedilmesinin otomatik bir sonucu. Burada dikkat çeken düzenleme olağanüstü dönemlerinde Kanun Hükmünde Kararnameler ile TSK’dan(!), kamu görevi veya meslekten ihraç edilenlerin de seferberlik ve savaş hâlinde “yedek personel” olarak göreve çağrılmasına ilişkin düzenleme oldu.

    Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu! Adama sormazlar mı, hani bunlar darbeye kalkışmıştı, darbeci olmasalar da terörist ilan etmiştiniz. Bir terörist gibi yaka paça derdest edip F tipi, T tipi cezaevlerinde yatırdınız. Şimdi ellerine hem de savaş ve kargaşa döneminde silah mı vereceksiniz? Normal bir dönemde darbeye kalkışan, terör eylemleri gerçekleştiren birinin savaş ve kalkışma durumunda çok daha tehlikeli olabileceği açık iken, Yönetmeliğin bu şekilde bir hüküm içermesinin tek anlamı olabilir: O da KHK’lıların terörist veya suçlu olmadıkları gerçeğidir.

    Yazının başında söylendiği gibi, adı mahkeme kararı ve yönetmelik gibi hukuki bir anlam içerse de yaşananların hukukla ve adaletle bir ilgisi yok.

    SELAMİ ER
    30 Mayıs 2024 GÖRÜŞ

    Kaynak: Kronos
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Irkçılık siyasi gündemini Kürt karşıtlığı üzerine kurmuş

    Irkçılık siyasi gündemini Kürt karşıtlığı üzerine kurmuş


    Mehmed S. KAYA*


    Irkçılık ve ayrımcılık farklı şekillerde ifade edilebilir ve farklı kişiler tarafından farklı şekilde deneyimlenebilir. Irkçılık ve ayrımcılık, örneğin siyasete veya karar alma sürecine katılım, kültürel faaliyetlere, bilimsel faaliyetlere, sivil topluma vb. katılım gibi çeşitli alanlarda toplumsal katılımın önünde engel teşkil etmektedir.

    Pek çok kişi ve kurum Türk devletinin başta Kürtler olmak üzere etnik azınlıkları dışlayan ırkçı ve ayrımcı ilkelere dayandığına inanıyor. Bunda Avrupa Birliği de dahildir.

    Bu konunun kamuoyunda tartışılması verimli olur. Bu da şu soruyu akla getiriyor: Bu devlet toplumsal misyonunu nasıl yerine getirecek?

    Konu önemlidir çünkü ırkçılık ve ayrımcılık zor ve tartışmalı konulardır. Eylemler ırkçılık ve ayrımcılık olarak yorumlandığında veya sınıflandırıldığında sıklıkla çatışmalar ortaya çıkıyor. Tartışmaların patlayıcı özü kısmen ırkçılık ve ayrımcılığın akademi, politika, ahlak ve deneyim arasındaki sınırlara meydan okuması gerçeğinden, kısmen de bu alandaki çarpıcı kavramsal belirsizlikten oluşuyor.

    IRKÇILIK VE AYIRIMCILIĞIN GENEL TARİFİ

    Irkçılık ve ayrımcılık, cinsiyet, ten rengi, etnik köken, dini inançlar ve ulusal köken gibi koşullar ne olursa olsun herkese eşit fırsatlar sağlanması gereken temel demokratik hakların ihlallerini temsil etmektedir. Bu hakim ideallerin aksine, toplumun oluşumunun gerçekte farklı göründüğünü kanıtlayan örneklerle her gün karşılaşıyoruz. Örnekler çoktur ve geniş bir yelpazeye yayılmaktadır. Bir sosyal topluluğun parçası olmamanın öznel deneyimlerinden, işsizlikteki sistematik farklılıklara veya belirli gruplara ayrılan bireylere yönelik daha açık nefret ve şiddete kadar.

    Klasik ya da biyolojik ırkçılığın ilginç bir özelliği, Türk kamuoyunda sıklıkla, ortak noktası bugün başka bir zamana ait olarak algılanan tarihi olaylarla ilişkilendirilmesidir. 1915-1938 döneminde yaşanan katliamlara doğrudan değinmeden; ‘Geride bıraktığımız bir kötülük’ diye geçiştiriyorlar. Gerçekten bunu geride bıraktık mı? Pek çok siyasi çevre, Türk yargısının terör bahanesi altında ırkçılığı meşrulaştırma çabasında olduğuna inanıyor.

    Onlarca Kürtçe şarkının yasaklanması bunun bariz örneği olarak gösteriliyor. Irkçılığı, savaşı veya otoriter baskıyı protesto etmek için yazılan şarkılar neden terörle ilişkilendiriliyor? Sivil haklar, insan hakları, kadınların özgürleşmesi, çevrenin korunması gibi konular etrafında dönen şarkılarda neden sorun yaşanıyor? ABD’de ve dünyada kölelikten kurtuluş ve özgürlük özlemini dile getiren şarkılar ünlenirken, Türkiye’de paralel şarkılar terörizmle suçlanıyor. Blues’un şarkı sözleriyle terörle suçlanan Kürtçe şarkılar arasında pek çok benzerlik var. Örneğin ‘Insensitive cops’ (duyarsız polisler) ve ‘Oppression from white and hard times’ (beyazlardan gelen baskılar ve zor zamanlar) sözleri Türk yargısının Kürt müzisyenlere nasıl davrandığını çok anımsatıyor.

    Türk yargıçlar uluslararası alanda siyasi muhaliflere yönelik delilleri çarpıtma ve yanlış yorumlama konusunda da iyi biliniyor. Bunun en son bir örneği, Siirt’te 8 Mart Kadınlar Günü’nde ‘Berxwedan xweş doz e’ şarkısının çalınması üzerine savcılığın Kürt kadınlara yönelik suçlamada bulunmasıyla yaşandı. ‘Berxwedan xweş doz e’, yani ‘Direniş iyi bir davadır’, şarkısını ‘terörizm propagandası’ ile ilişkilendirmek yanıltıcıdır, çarpıtmadır. Şarkı şu konularla ilgili mücadeleyle bağlantılı olarak kullanılmış: Kadınların mücadelesi çalışma hakkını, kürtaj hakkını, boşanma hakkını, miras hakkını, kendi hayatı ve bedeni hakkında karar verme hakkı, erkek egemenliğinden bağımsız olma, kendi ayakları üzerinde durma, kendini geçindirme, kendisine ve çocuklarına bakma hakkını kapsıyor. Başka bir deyişle, cinsiyetler arasında adil ve eşit muamele için verilen mücadele.

    Bu hayati mücadele uğruna yapılan eylemlerin yanlış çarpıtılması, iddia makamını hakikate yaklaştırmıyor. Güçlü olmak her zaman haklı olmak ya da her zaman en iyisini bilmek değildir. Güçlü olmak, zor da olsa gerçeklerle yüzleşmek demektir.

    Bu örnek de gösteriyorki Kürtlerin kendi hayatları ile ne yapmak istedikleri Türk siyasi yargısı açısından hiçbir önemi yoktur. Demekki Kürtlerin hayatları, Türklerin onlardan ne anladığıdır.

    KÜRTLERIN KARAR ALMA SÜRECLERİNE KATILMASINI ENGELLEYEN ÖRNEKLER

    Bastırıcı kibir aynı zamanda parlamentodaki seçilmiş Kürt temsilcilere karşı da sergileniyor. Örneğin bazı Kürt milletvekilleri meclis kürsüsünden Kürtçe selamlamaya kalkıştığında, hemen ‘ayrılıkçı veya terör destekçisi olmakla’ suçlanıyorlar. Kürt temsilciler bunun aksini nasıl ispatlayacaklar? Bu bağlamda en ilginç şeylerden biri de tam tersinin yaşanmış olmasıdır.

    Medyada çokça yer bulan Karadeniz’de, Ege Bölgesi’nde, orada burada mevsimlik Kürt işçilere yönelik saldırıları bu tablo içinde nasıl yorumlamalıyız? Ya da Kürt sokak müzisyenlerinin dövüldüğünü, sokaklarda, konserlerde, düğünlerde şarkı söylemeyi reddettiklerini, hatta öldürüldüğünü?

    Bu olayların iki önemli boyutu var: Birincisi, Kürt temsilcilerin meclis kürsüsünden Kürtçe konuşmalarının engellemesi, diğer toplumsal alanlardaki yaygın ve sistematik ayrımcılık veya dışlamanın küçümsenen bir ifadesidir. Bu, Türklerin Cumhuriyet kuruluşundan beri ellerinde bulundurdukları güç hegemonyası, devlet ile etnik azınlıklar arasındaki ilişkilere hâlâ damgasını vuruyor. İkincisi, Kürtlere yönelik saldırılar gibi aşırı olayların ırkçılığın kötülük olduğu anlayışının güçlenmesine yardımcı olması ve Türklerin kendi anlayışının ırkçı olmayan bir haleyle büründüğü anlamına geliyor.

    Terimin klasik tanımına göre bu saldırılar ırksal motivasyonla mı gerçekleştiriliyor? Pek çok Kürt, saldırıların ve şiddetin ‘biz’in (yani Kürtlerin) hoşgörülü ve insani imajını güçlendirmeye yardımcı olduğuna dikkat çekiyor.

    Fakat Türkiye’de ırkçılığın yapısal ya da sistemik düzeyde var olduğunu gösteren, egemen grubun azınlıklara yönelik uygulamalarında üstü kapalı olarak pek çok örnek bulunmaktadır. Kobani vakası bunun son örneği olarak değerlendiriliyor.

    Çoğu Türk, Kobani davasında Kürt siyasetçilere verilen cezalara ya pasif tepki verdi, ya da kayısız kaldı ve bu durum son derece sorunlu görüldü. Pek çok açıdan sonuç, İngilizlerin söylediği türden: ‘Damned if you do, damned if you don’t’ (yaparsan kahredici, yapmazsan da kahredici.)

    Bu bağlamda azınlıkların yanı sıra egemen grubu da vuran bir mekanizma: Egemen grup bir yandan fazla kayıtsız kaldığı için eleştiriliyor, diğer yandan her türlü taahhüt kişinin kendi rahatlığının teyidi olarak yorumlanıyor. Azınlıklar için mantık genellikle farklı bir şekilde uygulanır: Ya ‘terörist’ olarak kabul edilirler ya da kendilerini ikincil konumlarda bulan ve çoğunluğun yapmak istemediği işleri yapan topluluk olarak görülür.

    KLASİK IRKÇILIKTAN YENI IRKÇILIĞA GEÇİŞ

    Avrupa’da ayrımcılık, azaltılmasına yönelik stratejiler gerektiren toplumsal bir sorun olarak görülürken, Türkiye’de hem ‘Berxwedan xweş doz e’ şarkısıyla ilgili olay hem de daha birçok örnek gösteriyor ki, çelişkileri arttıran stratejiler tercih ediliyor. Kürtlere göre, başta MHP olmak üzere, milliyetçiler bu süreçte büyük rol oynuyor.

    Milliyetçilik, bölünme ve çoğu zaman da yabancı düşmanlığı ve ırkçılık anlamına gelir. Dünya daha önce milliyetçiliği denedi ve iki kanlı dünya savaşıyla sonuçlandı. Bunun tekrarını kim ister? Ama Türkiye’de pek çok kişinin bunu istediği açık.

    Son dönemde Türkiye’de Kürtler gibi azınlık gruplar karşısında ırkçı ideolojiler dönüşerek güçleniyor. Araştırmacılar arasındaki ortak algı, aşırı milliyetçi ideolojiler arasında, en önemli düzenleyici kategori olarak ‘ırk’ın yerini ‘kültür’ün aldığı retorik bir değişim olduğu yönündedir. Farklı kültürler arasındaki farklılıkların uyumsuz olduğu ve azınlıklara daha fazla hak tanınmasının çatışmaya yol açacağı gerçeğine vurgu yapılıyor ve bu nedenle baskıcı bir azınlık politikası için argüman işlevi görüyor.

    Kültürel açıdan farklı olarak algılanan insanlara, ulus devlete veya çoğunluğun yaşam tarzına yönelik bir ‘tehdit’ oluşturan özellikler atfedilmektedir. Kürtler, ya baskın egemen grup tarafından tanımlanan bir topluluk içinde asimile edilmeli, ya da ülkeyi terk etmeliler. Örneğin, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 2019 konuşması: ‘Bu ülkeyi bölemeyecekler. Kürdistan Kuzey Irak’ta, çok seviyorlarsa oraya gitsinler. Benim ülkemde ‘Kürdistan’ diye bir bölge yok’.(1)

    ‘Irk’tan ‘kültür’e bu geçiş genellikle klasik ‘eski’ ırkçılıktan neo-ırkçılığa geçiş olarak tanımlanır. Mustafa Kemal, Kürtleri ve Türk olmayan diğer grupları daha az gelişmiş, düşük ırklar olarak görüyordu. Amaç, Kürtleri ve diğer azınlıkları baskı altında tutabilmek ve onları sadece egemen Türk etnik çoğunluğun çıkarı için tasfiye etmekti.

    Mustafa Kemal iktidarı döneminde, özellikle Kürtler ‘ahmak’ nüfüs olarak öngürüldü. Atatürk’ü sevmedikleri için Kürtleri nefret ve ışağılayıcı bir dil ile ‘modernite düşmanları, uygarlıktan anlamayan, feodalizmin peşinde giden gericiler’ olarak yaftalandilar.

    Türkiye’deki neo-ırkçılık, klasik ırkçılıktan öncelikle 1930’larda olduğu gibi biyolojiye dayanmamasıyla ayrılıyor. İkisi arasındaki benzerlik, bazı insanların diğerlerinden daha değerli kabul edildiği bir değer hiyerarşisinin mevcut olduğu fikrinde yatmaktadır.

    Kürt temsilcilerin meclis kürsüsünden Kürtçe selam vermeye çalışması ve Kürtçenin baskın grup temsilcileri tarafından ‘bilinmeyen dil’ olarak tanımlanması aslında klasik ırkçılığın bir ifadesidir. Her şey olması gerektiği gibi olmuyor. İnsanın iki kulağı, iki gözü ve bir ağzı vardır. ‘Bilinmeyen dil’ ya da yok sayılan dil Ortadoğu’da 30 ila 40 milyon insan tarafindan konuşuluyor. Ve ben de onlardan biriyim.

    Mantıklı insanlar gerçeklikten kaçamazlar. Hiç kimse benim iznim olmadan dilimi yok sayamaz. Yani başkalarının fikirlerini onaylayan biziz. Ancak başkalarının verdiğimiz kararlar hakkında ne düşündüğü bizim için önemli olmamalıdır, çünkü onların da bizim kadar yanlış olma olasılıkları vardır. Dünyada hiçbir şey ana dilimle olan ilişkimi değiştiremez. Kendi yalanlarına inanan kibirli insanlarla tartışmanın faydası yoktur. Ben sadece ana dilimde ifade ettiğimden sorumluyum, sizin anladığınızdan değil.

    Türkiye’de Kürt meselesi dahil her konuda uzman olduğunu düşünenler var. Bu tür kişiler bilinçli olarak ‘Kürt sorunu yoktur’, ‘Kürtçe bir aşiret dilidir’ vb. ifadelerle insanlarda güvensizlik ve huzursuzluk yaratıyorlar. Bunların sizi küçük görmesine asla izin vermemelisiniz. Gücünü başkalarını aşağılamak için kullanan birinden daha önemsiz bir insan yoktur.

    Bu, Kürtleri ‘hiç’ konumuna sürüklemek demektir. Trajikomedi olarak başka ne adlandırılabilir? Akıl ve cehalet arasındaki fark, aklın sınırını görmesidir. Cahil o sınırı görmez.

    KÜRTLERİ SİYASİ KARAR ALMA SÜRECİNİN DIŞINA İTMEK

    Parlamento yasa yapma konusunda en yüksek karar alma organıdır. Kürtlerin burada karar alma süreçlerine katılmasının engellenmesi ve ‘kültürel özelliklerine’ yönelik aşağılayıcı tepkiler ırkçılığın ve ayrımcılığın mükemmel bir sonucudur.

    Kürt illerinde halkın seçtiği belediye başkanlarının yerine kayyımların atanması da bir başka güncel örnek.

    Bu örnekler aynı zamanda ırkçılık ve ayrımcılığın kanıtlarını açığa vuran bir etkinlik olarak kabul ediliyor. Örnekler aynı zamanda hangi ırkçılık ve ayrımcılık mekanizmalarının hala devrede olduğunu da gösteriyor. Bir bakıma pek çok Türk’ün hayran olduğu 1920’li ve 1930’lu yıllardan kalma ırkçılık ve ayrımcılık yeni kıyafetlere büründü diyebiliriz. Kürtlere yönelik baskıları tarihsel bağından sapmamak adına şunu belirtmek gerekir ki, Mustafa Kemal’den Devlet Bahçeli’ye kadar bütün milliyetçi totaliter ve otoriter liderleri arasında güç kibri o kadar büyük olmuştur ki, ırkçılığı ve ayrımcılığı hararetle meşrulaştırmaya çalışmışlardır.

    Milliyetçiler güç ve kibirleriyle övünebilirler, etnik ve kültürel farklılıklara karşı verdikleri ısrarlı mücadeleyle gurur duyabilirler. Ancak buna karşı çıkanlar şu soruyu soruyor: Milliyetçiler, uygar bir topluma yakışmayan zalimce eylemlerden başka, kendi halklarına ne gibi kötülük ve yıkım getirebilirler?

    Sağduyu ile zehirli milliyetçilik arasındaki çizgi nerede? Zehirli milliyetçiliğin ne zaman başladığını biliyoruz, ancak ne zaman biteceğini bilmiyoruz. Pek çok kişi sorunun Kürtlerle onurlu bir çözümle sonuçlanacağına inanıyor.


    (1) NTV, 28.02.2019.

    * Lillehammer Inland Norveç Üniversitesi’nde sosyoloji profesörü. ‘The Zaza Kurds of Turkey’ kitabının yazarı.

    Kaynak: Artı Gerçek
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Böyle mi normalleştireceksiniz Türkiye’yi?

    Böyle mi normalleştireceksiniz Türkiye’yi?


    Mahpuslara ‘denetimli serbestlik hakkı’ verilmemesi ciddi bir muammaya, sistematik bir hukuksuzluğa dönüşmüş durumda. Neresinden tutup anlatacağını bilemiyor insan. Öncelikle denetimli serbestlik hakkı şu demek: Diyelim ki size 7 yıl 6 ay ceza verdiler. Bu cezanın yatarı 54 ay. Geri kalan kısmını dışarıda tamamlıyorsunuz. Her hafta ya da her ay sizden imza alıyorlar. Yurt dışına çıkış yasağı koyuyorlar. Ve denetimli serbestlik Türk Ceza Kanununa göre bütün mahpuslara verilmiş bir hak.

    Ancak 2021’de çıkan yeni bir kanunla denetimli serbestlik hakkı tamamen cezaevi gözlem ve idare kurullarının inisiyatifine bırakıldı. Bu kurullar tıpkı bir mahkeme gibi sizi yeniden yargılıyor, bir rapor hazırlıyor, bu rapora göre tahliye ediyor ya da etmiyorlar. Ve genellikle etmiyorlar.

    Cezaevi gözlem ve idare kurullarının raporunda cezaevinin psikoloğundan imamına, doktorundan müdürüne kadar herkes sizin hakkınızda bir kanaat bildiriyor, puan veriyor. Hapiste kaldığınız süre içinde faaliyetlere katılıp katılmadığınız, kitap okuyup okumadığınız, tarafsız koğuşa geçip geçmediğiniz dahil hepsi not ediliyor. Eğer canları sizi bırakmak istemiyorlarsa, kimseye zarar vermediğiniz, bir olay çıkarmadığınız halde dikiş kutusundaki küçük jilet parçasını – yaşanmış bir örnek- bile bahane ediyorlar.

    Ancak Rehabilitasyon (R) tipi cezaevlerinde kalan hasta mahpuslar için böyle bir uygulama sözkonusu değil. Türkiye’de üç tane R tipi cezaevi var. Biri İzmir’de; Menemen R Tipi, diğeri İstanbul’da; Metris T tipi ve üçüncüsü de Elazığ’da. Adı üstünde bu cezaevlerinde kalan mahpuslar hasta ve yaşlı oldukları için herhangi bir faaliyete katılamamıyorlar ve bir puanlama sistemine tabi değiller. Peki ne yapılıyor? Denetimli serbestlik zamanı gelen mahpus, cezaevi yönetime bir dilekçe veriyor, bu haktan yararlanmak istediğini söylüyor. Cezaevi Kurulu’nun bu dilekçeye göre tahlişye kararı vermesi gerekiyor.

    Ama böyle olmuyor. Üç yıldır Menemen R Tipi Cezaevinde tutuklu olan 84 yaşındaki, tekrar ediyorum 84 yaşındaki Halil Karakoç da 1 Mayıs 2024’te denetimli serbestlik hakkı kazandı ama tahliye edilmedi. Karakoç, cezaevi yönetime sunduğu dilekçesinde, 2012 yılında ameliyat olduğunu, o günden beri emekli bir imam olarak evinde dinlendiğini, kimseyle ilişkisi olmadığını yazdı.

    Ancak yıllardır hapiste tek başına kalan ve yanına ailesinden başka kimsenin gidip gelmediği Karakoç’un dilekçesi reddedildi. ‘Örgütünden ayrıldığına dair iddiası samimi bulunmadığı” için.

    Ve hem cezaevi yönetimi hem de karara itirazı reddeden İzmir Karşıyaka 1. Ağır Ceza Mahkemesi niyet okuyarak ahir ömründeki Halil amcayı tekrar mahkum etti. Üç ay sonra keyifleri isterse dilekçeyi tekrar değerlendirecekler.

    Adam hasta. Günden 14 ilaç kullanıyor. Koğuşta, avluda kaç kere düştü. Hapiste kaldığı süre içinde kalp krizi geçirdi. Böyle bir insanı, ‘cezası’nı yattığı halde ‘örgütten ayrılmadı’ gerekçesiyle tekrar yargılayıp mahkum etmek açık bir hukuksuzluk ve suç.

    Daha önceki hukuksuzlukların devamı bir suç üstelik. Çünkü Halil Karakoç, 15 Temmuz’dan hemen sonra sanki darbeyi o yapmış gibi Manisa’da gözaltına alındı. Kalça kırığı nedeniyle ameliyatlı olduğu halde OHAL şartlarında 30 gün Manisa Emniyeti’nde gözaltında tutuldu. Sonra tutukladılar. 16 ay hapis yattı ama koğuşta düşünce iyice hastalandı. Durumu mahkemeye rapor edilince serbest bırakıldı.

    Tahliye olduktan 1,5 ay sonra Ege Üniversitesi Hastanesi’nde kalçasına platin takıldı. Yürüyemeyecek, kişisel ihtiyaçlarını göremeyecek, evden çıkamayacak hale geldi. Kendisi gibi yaşlı olan eşinin yardımına muhtaç kaldı ve Bu haldeyken 7 yıl 6 aylık ceza onanınca 6 Ocak 2021’de tekrar tutuklandı.

    Görüşlere bastonla zor zor yürüyerek gelebilen Halil Amca’nın kalp, şeker, prostat, mide… aklınıza gelebilecek her türlü yaşlılık hastalığı da mevcut. Kaç kere İstanbul Adli Tıp’a götürdüler. ‘Cezaevinde kalabilir raporu’ verip yolladılar. Dün yine götürmüşler. Kim bilir bu sefer ne karar verecekler.

    Sadece bunlar da değil. Emekli maaşıyla geçinen Halil Karakoç’un evine de el konuldu.

    Kendisine ait olan evde şu an kiracı olarak oturuyorlar. Eşi her ay devlete kira ödüyor. Emekli maaşıyla geçinen Halil Karakoç, Manisa’da yaşadığı 3 katlı evini önceki yıllarda Feza Eğitim Vakfı’na bağışlamış. Ama bir şartla. Ölene kadar kendisi bu evde oturacak. Öldükten sonra ev vakfın olacak. Ancak 15 Temmuz’dan sonra bu vakıflar kapatıldığı ve malları da devlete geçtiği için, anlaşmada ölene kadar şartı olmasına rağmen bunu görmezden gelerek Halil amcadan kira alıyorlar. Yani kendisi içeride ayrı bir eziyet çekiyor, eşi dışarıda farklı bir sıkıntı yaşıyor.

    Ve tabi Halil Amca ve benzer durumdaki yüzlerce hasta ve yaşlı mahpusun tahliyesi -28 Şubat paşalarının olduğu gibi- seçim kazanmış ana muhalafet partisi için bir görüşme konusu olmuyor.

    Çünkü Halil Amcalar ve benzerleri ‘cıss’ konular muhalefet için.

    Böyle mi normalleştireceksiniz Türkiye’yi?

    SEVİNÇ ÖZARSLAN
    05 Haziran 2024 GÖRÜŞ

    Kaynak: Kronos
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***