Kategori: Görüş & Analiz

Serbest Görüş farklı bakış açıları ve derinlemesine analizlerle güncel olayları ve toplumsal sorunları inceler. Uzmanlardan ve düşünce liderlerinden gelen detaylı yorumlar, eleştiriler ve stratejik analizlerle okuyuculara geniş bir perspektif sunar. Sitemiz günün önemli konularını anlamak ve derinlemesine bilgi edinmek için ideal bir kaynak.

  • Rejimin son tangosu; çekirge 3. defa sıçrar mı? 

    Rejimin son tangosu; çekirge 3. defa sıçrar mı? 


    TARIK TOROS | YORUM

    İktidar, 2 Nisan’da Van’daki zamansız ve başarısız denemenin ardından geçen hafta Hakkari Belediyesi’ne kayyım atayarak şaşırtmadı. Sırada 26 belediye daha var.

    Nereden biliyoruz? 6 Mayıs’ta kayyım atanacak DEM Partili belediyelerin tam listesi Hürriyet’te yayımlandı da oradan. (PKK/DEM’li 27 belediye başkanına kayyum yolda – Nedim Şener)

    Şaşırtıcı olan Mardin Büyükşehir Belediyesi Başkanı Ahmet Türk’ün, “Üçüncü kez böyle bir yanlışlığa başvuracaklarını düşünmüyorduk.” sözleriydi esasen. (5 Haziran, BBC Türkçe)

    Oysa bu yönde hiçbir emare yoktu.

    ***

    Ahmet Türk, 2014, 2019 ve 2024’te üç kez üst üste Mardin’de belediye başkanı seçildi.

    2016’da görevinden alınarak tutuklanıp cezaevine gönderildi. Sağlık sorunları nedeniyle adli kontrol şartıyla tahliye edildi fakat görevine iade edilmedi.

    2019’da seçildikten hemen sonra ikinci defa görevden alındı, bu defa tutuklanmadı.

    Şimdi üçüncü kez seçildi ve listede yine adı var.

    16 Mayıs’ta açıklanan Kobani Davası kararlarında 10 yıl hapis cezası aldı.

    Ahmet Türk örneğini özellikle verdim. Zira rejimin bir absürtlüğü de şu: Her üç adaylığını da Yüksek Seçim Kurulu “Aday olmasında yasal engel yok!” diye onayladı.

    O arada, “Yargıda davası olan aday gösterilmeseydi!” gibi sığ ve sahadaki gerçeklerden uzak yorumları kaale almıyorum.

    Kürt siyasetinde hakkında soruşturma olmayan kaç kişi var ki?

    Ayrıca “sicili temiz” olmak çare mi?

    2019’da Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı seçilen Selçuk Mızraklı’nın hakkında hiçbir soruşturma yoktu, alel acele hazırlanan düzmece bir dosya ile görevden alındı, o gün bugündür hapiste.

    ***

    Dün (9 Haziran, Pazar) Yeni Şafak’ta ilk sayfadan, “Kandil Diyarbakır’a kayyum atamış” masa başı haberi çıktı. PKK’nın Diyarbakır’da paralel yönetim oluşturduğuna, tüm daire başkanlıklarının PKK gölgesi altında olduğuna, örgütün belediyenin tüm kaynaklarında söz sahibi olduğuna dair isim isim bir dizi iddia sıralanıyordu.

    Ben bu satırları kaleme alırken Diyarbakır halkı ayaktaydı. Binlerce insan barikatları aşarak Büyükşehir Belediyesi önünde toplandı. “Baskılar bizi yıldıramaz”, “Gaspçılar defolun, Kürt halkı burada” ve benzeri, Kürtçe ve Türkçe sloganlar atıldı.

    Tablo budur ve DEM Partili tüm belediyelerde doğal olarak endişeli bir hava hakimdir.

    ***

    CHP, Van’daki ilk kayyım girişimine (önceki döneme göre) güçlü bir tepki verdi. İki ay sonra Hakkari’de ise durum daha farklıydı. CHP heyeti kayyım kararından 1 gün sonra kente geldi. Yarım saatlik valilik ziyaretinin ardından 10 dakika DEM Parti il örgütüne uğrayıp kentten ayrıldı. Herhangi bir protesto ya da yürüyüşe katılmadılar.

    ***

    Erdoğan’ın Hakkari kararı için, “Yargı, kanunu değil hukuku konuşturmuştur.” (5 Haziran) sözü dikkatli analiz edilirse çok anlamlıdır. Bu, Goebbels felsefesidir. Çünkü Hitler’in propaganda bakanına göre “Hukuk, siyasal liderliğe hizmet etmelidir.” 

    Bitmedi: “Führer (yani Reis) en üstün yargıçtır ve her yargıç Führer’e sadakatle karar vermelidir.”

    Nazi Almanyası’nda bunu yaptılar, hukuken “düşman” kategorisine sokulan gruplar, devlet ve toplum düzeninden atıldı. 

    Erdoğan’ın önüne o metin boşuna konulmadı. Dolayısıyla, ne iddianamenin ne de yargılamanın peşine düşmenin manası yok. Çünkü yargıçların, sanığın suçlu olduğunu ispat yükümlülüğü yok, hukuk Reis’in uhdesinde. Nazi uygulaması budur.

    ***

    Erdoğan aynı konuşmada “Hiçbir ülke dağdaki eli kanlı teröristlerin tünel kazarak belediyelere sızmasına göz yummaz.” dedi ve 4 gün sonra Yeni Şafak, “Kandil Diyarbakır’a kayyum atamış” başlığı ile çıktı. Her şey sıralı yürüyor.

    Erdoğan’ın devamla, “Hakkari bunun ilk adımı olmuştur. Hukuk da gereğini yapmıştır. Yapmaya da devam edecektir.” sözleri olacakların habercisidir.

    ***

    AKP’nin oyları bölgede her seçimde eridi; asker ve polisleri bölgeye taşıyıp şişirme seçmen kayıtlarıyla durumu bu defa “kayyımsız” lehine çevirebileceğini düşündü. Şırnak örneği gibi kısmen sonuç alsa da büyük ölçüde ters tepti bu, yetmedi. Tekrar kayyım politikalarına dönüldü.

    Bölgede insanlar çok öfkeli. Taşımalı oylara, kolluk gücü marifetiyle manipüle edilen sandıklara rağmen dişinizi tırnağınıza takıp kazanıyorsunuz ve üçüncü dönem de kayyım atanıyor.

    Bu, demokrasiye inancı bitirir, öyle de oluyor. 

    Kürt seçmenin, “Batı illerinde kayyımın kanıksandığını” düşünmesi ise bambaşka hayal kırıklığıdır. Yasak savma kabilinden ‘tweet’ atarak ya da iki satır ‘idare-i kelam’ demeç vererek olmuyor artık.

    Diyarbakır halkı bunun için geç vakte kadar sokaklardaydı.

    Halk, iradesine ancak kendinin sahip çıkacağını bunu başkasından beklemenin ham hayal olduğunu gördü. İktidar da CHP’nin ne tepki vereceğinden ziyade bunu tartıyor şimdi. Çünkü belli ki bu defa öncekinden daha büyük bir reaksiyonla karşılaşacak.

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Biden’e çekilen ‘kırmızı çizgi’nin anlamı

    Biden’e çekilen ‘kırmızı çizgi’nin anlamı


    ADEM YAVUZ ARSLAN | YORUM

    Aileden Demokrat, bugüne kadar da Joe Biden’a oy vermis Amerikalı dostumla son dönemin en büyük Filistin’e destek eylemini izlemek için Beyaz Saray’a  doğru yürürken kısmi bir ‘dejavu’ yaşadım.

    Donald Trump döneminde Beyaz Saray ve Kongre binasının çevresine yerleştirilen ve uzun süre kalan yüksek bariyerler geri gelmişti. Böylece “Joe Biden da adım adım Trumplaşıyor!” diyenler en azından bir noktada yanılmamış oldu.

    Gelelim eyleme…

    Beyaz Saray önünde toplanan binlerce protestocu Joe Biden yönetimine ‘kırmızı çizgi’ çekti. Kelimenin tam anlamıyla kırmızı çizgi çekildi. Şöyle ki; Washington DC’de bugüne kadar çok eylem izledim. Bugün Beyaz Saray önünde toplanan protestocular en renkli, en zengin olanıydı.

    Kilise grupları, Anti Siyonist Yahudiler, Latinler, Afro African topluluklar ve  her tercihten insanın toplandığı kalabalık insan zinciri oluşturup Beyaz Saray’ı çepeçevre sardı. Ellerinde ise İsrail saldırılarında hayatını kaybetmiş Filistinlilerin adlarının yazıldığı kırmızı bir şerit vardı. Yani fiziken de Beyaz Saray’a kırmızı bir şerit çekilmiş oldu.

    Peki bu anlamlı ve bana göre iyi planlanmış,organize olmuş eylemin amacı neydi?

    Amerikan Başkanı Joe Biden’in İsrail politikasına tepki gösteren kalabalıklar soykırımın bir an önce durdurulması için çağrı yaptı. İsrail’e silah gönderilmemesini talep eden eylemciler Biden’e ‘kırmızı çizgisi’ni hatırlattı.

    Sonuçta sözde de olsa Biden, soykırım için ‘kırmızı çizgimiz’ demişti. Başkan Biden uluslararası bir seyahatte olduğu için binlerce kişinin “Genocide Joe” (Soykırımcı Joe) sloganlarını Okyanusun Ötesi’nden bile duymuştur.

    Bu aşamada şunu da hatırlatalım; Joe Biden’ın şartsız-sınırsız Netanyahu desteği kendisine pahalıya patlayacak gibi. Sadece Müslümanlar değil, Demokrat Partili Amerikalılar da Biden’e çok tepkili. Nitekim bu durum anketlere yansımış durumda.

    Sıcak havaya rağmen saatlerce süren eylem bir şeyi daha gösterdi. Gerek Avrupa’da gerekse de ABD’de yönetimler İsrail’in yanında yer alsalar da sokakta Filistin’e yönelik çok ciddi bir destek var. Bu eylem dip dalganın çapını göstermesi açısından da önemliydi. Bu eylem bugüne kadar ABD başkentinde yapılmış en geniş katılımlı eylemlerden biriydi.

    Benim dikkatimi çeken ve hepimizin üzerinde düşünmesi gereken şey ise eylemcilerin renkliliğiydi. Malesef Türkiye’de herkes kendi ölüsüne ağlıyor. Kimse ‘öteki’nin acısıyla dertlenmiyor. Bu kısır döngü yıllardır da kırılamadı. Dolayısıyla yolsuz, zalim iktidarlar borusunu öttürmeye devam ediyor. Filistin’e destek eylemine biraz da bu gözle baktım. Filipinlisinden Nijeryalısına, Almanından Korelisine, Arap ülkelerinden gelenlerden Latin Amerikalı topluluklara kadar herkes oradaydı.

    Eyleme katılan Amerikalıların renk skalası da en az bu kadar renkliydi. Anti Siyonist Yahudiler, kalın siyah elbiseleri içinde saatlerce ön safta durdu. Afro Afrikalı siyahi gruplar, gay topluluklar, anarşistler, cumhuriyetçiler, demokratlar ve anti politik gruplar.

    Müslümanların azınlıkta olduğu çok belliydi.

    Diyebilirim ki hemen hemen hiçbir konuda uzlaşamayan Amerikalıları Netanyahu bir araya toplamayı başardı. Biden bu tablo karşısında şapkasını önüne  koyup düşünecektir.

    Aynı durum bürokrasi ve medya için de geçerli.

    Peki ama biz Türkiye’de böyle bir renkliliği, farklılığı neden bir türlü sağlayamıyoruz ? Herkes eteğindeki döküp gerekli eleştiri-özeleştirileri yapsa temel değerlerde bir araya gelinemez mi?

    ‘Bunu  başarmak bu kadar zor olmamalı’ diye düşünüyorum.

    İşin en acı tarafı da şu; Beyaz Saray’ın önünde binlerce insan “Soykırımı durdurun!” çağrıları yaparken, ben bu yazıyı yazarken, siz okurken Filistin’de masum insanlar, çocuklar, kadınlar ölmeye devam ediyor.

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • F GRUBU | Ronaldo son, Gürcistan ilk kez sahnede 

    F GRUBU | Ronaldo son, Gürcistan ilk kez sahnede 


    HASAN CÜCÜK | YORUM

    Türkiye’nin de yer aldığı F Grubu’nda favori olarak oklar Portekiz’i gösteriyor. Süperstar Christiano Ronaldo ilerleyen yaşına rağmen Portekiz’in en önemli kozu olmaya devam ediyor. Son kez Avrupa şampiyonasında sahne alacak olan Ronaldo, vedasını unutulmaz kılmak istiyor. Gürcistan ise tarihinde ilk kez Avrupa arenasında tartıya çıkacak. Çekya ise eski gücünden oldukça uzak. Türkiye’yi müstakil bir yazıda ele alacağım. 

    Portekiz: EURO 2016’da şampiyonluğa ulaşan Portekiz, ev sahipliği yaptığı 2004’teki şampiyonada ise finalde Yunanistan’a boyun eğmişti. Portekiz, Avrupa kulüplerinin yıldız tedarikçisi ülkelerinin başında geliyor. Ülke futbolunun efsanesi Christiano Ronaldo, Almanya’ya rekorlar kırmak için geliyor. Kırmadığı rekor mu kaldı? sorusunun cevabı ‘Demek ki varmış’ oluyor.

    Portekiz, Almanya biletini oldukça kolay aldı. Slovakya, Lüksemburg, İzlanda, Bosna Hersek ve Lihtenştayn’ın olduğu grupta tüm maçlarını kazandı. 10 maçta rakip fileleri 36 kez havalandırırken, kalesinde sadece 2 gol gördü. Fernando Santos sonrası göreve gelen Roberto Martinez, hucüm öncelikli bir takım kurdu. Santos döneminin defansif anlayışını çöpe atmasının meyvelerini eleme gruplarında topladı.

    İlerleyen yaşına rağmen Portekiz’in en önemli kozu Ronaldo olmaya devam ediyor. Süperstar 6 Avrupa şampiyonasında oynayan ilk oyuncu olacak. İlk kez EURO 2004’te sahne alan CR7, peş peşe 6 şampiyonada boy gösterecek. Turnuvalarda 14 kez ağları sarsan tecrübeli futbolcu, turnuva tarihinin en çok maça çıkan ve en fazla gol atan oyuncusu unvanlarının da sahibi konumunda bulunuyor.

    Kariyeri boyunca rekorları altüst eden 39 yaşındaki Ronaldo’nun, EURO 2024’te kırabileceği rekorlar var. Avusturyalı Ivica Vastic, 38 yaş 257 günlükken şampiyonada gol atan en yaşlı oyuncu oldu. İtalyan Leonardo Bonucci, final maçında gol bulan (34 yaş 71 gün) ve Alman Jens Lehmann, finalde görev yapan (38 yaş 232 gün) en yaşlı oyuncu olarak kayıtlara geçti. Hollandalı Arnold Mühren, Avrupa şampiyonluğu yaşayan en yaşlı futbolcu (37 yaş 23 gün) unvanını elinde bulunduruyor. Avrupa Şampiyonası’nda kaleciler dışında görev yapan en yaşlı oyuncu rekoru ise 39 yaş 91 gün ile Alman Lothar Matthaus’a ait. Futbol dünyasının rekortmen yıldızı Ronaldo’nun EURO 2024’te tüm bu rekorları eline geçirme ihtimali var.

    Portekiz elbette sadece Ronaldo’dan ibaret değil. Son yıllarda Milan’da parlayan Rafael Leao, City’den Bernardo Silva ve Rúben Dias, United’dan Bruno Fernandes, PSG’den Vitinha Portekiz’in kozları arasında bulunuyor. Grupta her yönden öne çıkan bir Portekiz’e karşı mücadele edeceğiz.

    Çekya: 1976 yılında Avrupa şampiyonluğuna ulaşan Çekoslovakya’nın futbol mirasını devam ettiren taraf oldu. Çekoslovakya’nın 1993’te ikiye ayrılmasından sonra kurulan Çekya, 1996’dan itibaren tüm Avrupa şampiyonalarına katıldı. EURO 96, Çekya’nın tüm dikkatleri üzerine çektiği turnuva oldu. Finale kadar gelen Çekler, ‘altın golle’ Almanya’ya boyun eğdi.

    Çekler, Avrupa futboluna damga vuran yıldızlar yetiştirdi. Pavel Nedved, Patrik Berger, Karel Poborsky, Vladimir Smicer, Tomas Rocisky, Jan Koller, Petr Cech ve Milan Baros yeşil sahalarda iz bırakan isimler oldu. Ancak son yıllarda Çekler eski günlerinden oldukça uzakta bulunuyor. Zirveden hızla indiler.

    Teknik direktör Ivan Hasek yönetimindeki Çekya, elemelerde Arnavutluk, Polonya, Moldova ve Faroe Adaları’yla mücadele etti. E Grubu’nda çıktığı 8 maçta 4 galibiyet, 3 beraberlik, 1 yenilgi yaşayan Çekya, 15 puan ve averajla ikinci sırada yer alarak EURO 2024 biletinin sahibi oldu. Bu müsabakalarda 12 kez fileleri havalandıran Çekya, kalesinde ise 6 gol gördü.

    Kadronun ağırlığını Prag ekipleri Slavia ve Sparta oyuncuları oluşturuyor. Kale ve defans hattı yerel ligde top koşturan oyunculardan kurulu. Takımın öne çıkan isimleri West Ham formasını giyen Tomás Soucek ve Bayer Leverkusen’den Patrik Schick. Soucek, orta sahada defans – ofans bağlantısını sağlıyor. Schick ise takımın gol umudu.

    Gürcistan: Komşumuz Gürcistan tarihinde ilk kez Avrupa şampiyonasında ter dökecek. Fransızların ünlü futbolcularından Willy Sagnol’un çalıştırdığı Gürcistan, elemelerde İspanya, İskoçya, Norveç ve Kıbrıs Rum Kesimi ile mücadele etti. 8 maçta 2 galibiyet, 2 beraberlik ve 4 yenilgi yaşayan Gürcistan, 8 puanla 4. sırada yer aldı. Bu müsabakalarda 12 kez fileleri havalandıran Gürcistan, kalesinde ise 18 gol gördü.

    Elemeler sonucunda EURO 2024 vizesi alamayan Gürcistan, UEFA Uluslar Ligi’ndeki sıralamasına göre play-off oynama hakkı elde etti. Play-off yarı finalinde Lüksemburg’u 2-0 mağlup eden Gürcistan, finalde ise EURO 2004’ün şampiyonu Yunanistan ile eşleşti. Normal süresi ve uzatma bölümleri 0-0 tamamlanan maçta Yunanistan’a penaltı atışları sonucunda 4-2 üstünlük kuran Gürcistan, tarihinde ilk kez Avrupa Şampiyonası’nda oynama hakkı elde etti.

    Gürcistan kadrosunun bir numaralı ismi Napoli formasını giyen Khvicha Kvaratskhelia. Napoli’yi 33 yıl aradan sonra Serie A şampiyonluğuna taşıyan kadronun en önemli isimlerinden olan Kvaratskhelia, sağ ve sol kanatta hızı ve tekniğiyle öne çıkıyor. Gürcistan’ın başarısı Kvaratskhelia’nın performansıyla yakından ilgili. Diğer öne çıkan isim Valencia kalesini koruyan Giorgi Mamardashvili.

     

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • E GRUBU | Belçika’nın yeri garanti, ikinci kim olacak? 

    E GRUBU | Belçika’nın yeri garanti, ikinci kim olacak? 


    HASAN CÜCÜK | HABER ANALİZ

    Avrupa futboluna son dönemde önemli yıldızları kazandıran Belçika, E Grubu’nun mutlak favorisi. Romanya, Slovakya ve Ukrayna ikincilik için mücadele edecek. Belçika’nın altın jenerasyonundan geriye sadece birkaç isim kaldı. Bakalım kalan son yıldızlar kupayla uğurlanacak mı?

    Belçika: Jan Ceulemans, Enzo Scifo, Franky Vercauteren, Eric Gerets ve Michel Preud’Homme gibi yıldızları yetiştiren Belçika milli takımı 1980’li yıllara damgasını vurmuştu. 2000’li yılların başından itibaren içine düşülen kötü durumdan kurtulmanın reçetesini yazmak için Belçika Futbol Federasyonu, Futbol Direktörü Michel Sablon ve 1986 Dünya Kupası’nda Belçika’yı yarı finale taşıyan kadronun iki temel taşı Enzo Schifo ve Jean-Marie Pfaff görevlendirildi.

    İki ismin çalışmaları meyvesi 2014 Dünya Kupası’na katılımla alındı. Çeyrek final oynayan Belçika, EURO 2016’da süpriz bir şekilde ikinci turda elendi. 2018 Dünya Kupası’nda ise üçüncü olarak en iyi derecesini elde etti. EURO 2020’de çeyrek final gördükten sonra 2022 Dünya Kupası tam bir hüsran oldu. Gruptan çıkamayıp, evine erken döndü.

    Belçika Eden Hazard, Kevin De Bruyne, Romelu Lukaku, Deries Mertens, Mousa Dembele, Jan Vertonghen, Axel Witsel, Toby Alderweireld, Vincent Kompany ve Thibaut Courtois gibi dünya çapında yıldızlar çıkardı. Ancak bu isimlerden geriye sadece Axel Witsel, De Bruyne, Jan Vertonghen ve Lukaku kaldı. Son dönemde yeni isimler öne çıkmaya başladı. Jéremy Doku, Loïs Openda, Leandro Trossard ve Youri Tielemans, Belçika’nın ümit bağladığı yeni isimler oldu.

    Teknik patron Domenico Tedesco’nun sezonun büyük bölümünü sakat geçiren Thibaut Courtois’ı kadroya almaması şaşkınlıkla karşılandı. Sezonun son haftalarında Real Madrid kalesinde yerini alan Courtois, Şampiyonlar Ligi finalinde yaptığı kurtarışlarla sakatlığın formunu etkilemediğini gösterdi. Grupta mutlak favori olan Belçika bu kez taraftarını hayal kırıklığına uğratmak istemiyor.

    Slovakya: Çekoslovakya’nın dağılmasının ardından uzun yıllar Çekya’nın gölgesinde kalan Slovakya son yıllarda kabuğunu kırmaya başardı. Tarihinde üçüncü kez Avrupa şampiyonasında mücadele edecek. Belçika’nın açık ara öne çıktığı grupta, Romanya ve Ukrayna ile aynı dengede olmayı avantaja çevirmeyi hedefliyor.

    Slovakya, EURO 2024 yolunda çıktığı 10 maçta 7 galibiyet, 1 beraberlik ve 2 mağlubiyetle, İngiltere’nin arkasında ikinci olarak turnuva biletini aldı. Rakip ağları 17 kez sarsan Slovakya, kalesinde 8 gol gördü.

    Slovakya, lejyoner – yerli lig karışımı bir kadroya sahip. Premier Lig, Ligue 1 ve Serie A’da top koşturan oyunculara sahip Slovakya’da gözler PSG formasını giyen Milan Skriniar üzerinde olacak. Defansın emniyet sübapı Skriniar’ı performansı, Slovakya’nın gruptaki durumunu şekillendirecek. Orta sahada Stanislav Lobotka (Napoli) ve Laszlo Benes  (Hamburg) gibi kozları bulunan Slovakya, gol yollarında ise Boavista’dan Robert Bozenik ve Sparta Prag’dan Lukas Haraslin’e güveniyor.

    Ukrayna: Bir dönem Fenerbahçe formasını da giyen ülke futbolunun efsanelerinden Sergiy Rebrov’un çalıştırdığı Ukrayna, Almanya’ya zorlu yollardan geldi. Rusya işgalinden dolayı maçlarını yurt dışında oynayan Ukrayna, elemelerde İngiltere, İtalya, Kuzey Makedonya ve Malta ile mücadele etti. Grupta üçüncü oldu. Uluslar Ligi’ndeki sıralamasına göre EURO 2024 için play-off oynama hakkı kazananan Ukrayna, Bosna-Hersek ve İzlanda engellerini aşıp adını Almanya’da mücadele edecek 24 ülke arasında yazdırdı.

    Savaşın vurduğu Ukrayna’da gözlerin üzerinde olacağı isimlerin başında Artem Dovbyk geliyor. Girona’nın La Liga’daki sıra dışı başarısında başrol oynayan Dovbyk, sezonu 24 golle tamamladı. Chelsea’dan Mudryk, Arsenal’dan Zinchenko ve Real Madrid’den kaleci Lunin, öne çıkan isimler. Elbette Kaptan Andriy Yarmolenko’yu unutmamak gerekiyor.  Yarmolenko, Ukrayna formasıyla iki gol daha atması halinde 48 golle milli takımın en skorer oyuncusu Andriy Shevchenko’yu da yakalayacak.

    Romanya: EURO 2024 yolunda İsviçre’yi geride bırakmayı başaran Romanya, topladığı 22 puanla Almanya biletini aldı. Avrupa arenasında 5. kez boy gösterecek Romanya’nın en iyi derecesi çeyrek final oldu.

    Romanya kadrosunda Atletico Madrid’den Horatiu Moldovan ve Tottenham’dan Radu Dragusin dikkat çekiyor. Ancak her iki oyuncu da kulüplerinde yedek kulübesinde oturuyor. Efsane Gheorghe Hagi’nin oğlu Ianis Hagi, babasının gölgesinden kurtulamadı. Beklentiler Ianis Hagi’nin efsane babasının yolundan gitmesiydi. Ancak bir türlü beklenen patlamayı yapamadı. EURO 2024, Ianis Hagi’nin kırılma turnuvası olabilir.

     

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Nev zuhur Arketipler!

    Nev zuhur Arketipler!


    M. NEDİM HAZAR | YORUM

    Bilen bilir, lafa “alengir” katmayı sevenlerden değilimdir. Tayyip Erdoğan’ın bu ülkeye yaptığı en büyük kötülüklerden biri de sanırım, insanların normal zamanlarda baskıladığı bazı zaafların ortaya çıkmasına sebebiyet vermesidir.

    Daha önce de bu köşede belirttiğim gibi, sözgelimi “Büyük Anadolu İrfanı” isimli bir efsaneye inanıyordum Erdoğan öncesi. Yaşanan süreç ile beraber Anadolu’da elbette bir takım irfan sahibi, vicdan sahibi insanların varlığı muhakkaktı ancak, mutlak ve genel bir irfandan söz etmek bir yana şark kurnazlığı tabirinin irfandan çok daha önemli bir karakteristiğimiz olduğunu öğrenmiş olduk.

    Yine daha önce yazıp çizdiğim gibi, zulüm süreci uzattıkça mazlum iki şeye yöneliyordu: Bunlardan biri bakıyor ki bir şey değişmiyor ve değişmeyecek saçma şeylere yoğunlaşmaya başlıyor. Diğeri ise zulüm uzadıkça mazlum illegaliteyi keşfediyor.

    Ebu Seleme Gülen olayına da böyle bakıyorum. Yok “Paşa ile telefon konuşması”, yok “Meral’ı Gıdıkla” komedisi üzerinden 15 Temmuz çözümlemesi kastırması böylesi bir çaresizlikten başka bir şey değil. Düşünsenize sade suya tirit Youtube videosundan Wikipedia’dan hallice sözüm ona felsefi sallamalarda bulunan kasıntı Dücane bile topa girdi. Gerçi Cündioğlu ve siyasal İslamcıların iflah olmaz pespayeliği hakkında başka bir yazı bile yazılabilir ama ana konumuzdan uzaklaşmış oluruz.

    Ben bugün müsaadenizle başka bir şeyden bahsedeceğim: Nev zuhur arketipler.

    Arketip kelimesini herkes bilmeyebilir. Hani etimolojik olarak kurcalasak sanırım Antik Yunan’a; Eflatun’a kadar uzanırız ama geçtiğimiz yüzyılda İsviçreli psikiyatrist Carl Gustav Jung’un dolaşıma soktuğu ve benimsendikten sonra neredeyse kullanılmadığı alan kalmayan bir kavramdır arketip.

    Bu Jung denilen amcamız aslında vaktiyle Freud’un yediği içtiği ayrı gitmeyen hatta aralarında usta-çırak ilişkisi olan bir zat-ı muhterem ama sonradan yolları ayrılıyor. Freud’un meşhur id, ego ve süperego meselesi var ki şimdi bu mevzuya dalmanın hiç anlamı yok. Buna karşı Jung’a göre kolektif bilinçaltı, bireysel bilinçaltının ötesinde, tüm insanlık tarafından paylaşılan derin bir bilinçaltı seviyesidir. Bu seviyede, ortak deneyimler ve evrensel semboller bulunur. Jung, arketipleri bu kolektif bilinçaltının yapı taşları olarak tanımlar.

    Usta psikiyatristin temel arketip modelleri ise şunlar:

    Anne Arketipi: Şefkat, koruma ve besleme özelliklerini simgeler.

    Kahraman Arketipi: Macera arayışı ve engelleri aşma çabasını simgeler.

    Gölge Arketipi: İnsanların bilinçli zihni tarafından bastırılan karanlık, genellikle negatif yönlerini simgeler.

    Bilge İhtiyar Arketipi: Bilgelik, bilgi ve rehberliği temsil eder.

    Anima ve Animus: Anima, erkeğin içindeki dişil yönü, animus ise kadının içindeki eril yönü simgeler.

    Bunlar bilinen şeyler…

    Aslında arketip doğu felsefesi açısından çok yeterli bile değildir, Allah imkân verir de yayınlayabilirsem “Filme’l-Yakin” kitabında bu konuyu epey ayrıntılı ele aldım. Prototip biraz daha farklı bir kavram.

    Biraz daha kök bir kavram esasen. Yani ilk model, ilk sürüm. Misal, kötülüğün prototipi şeytandır, gibi… Arketip ise toplumun, tarihin, olayların şekillendirdiği karakter edisyonları diyelim. Şöyle diyelim; şeytan prototiptir, Ebu Cehil arketip.

    İş bu Erdoğan ve siyasal İslamcı çetenin ülkeyi mundar etmesi neticesinde pek çok yeni ve enteresan arketipler ortaya çıktı. Hani bunlara ne kadar temel ne kadar yan sanayi arketip deriz bilemiyorum ama bana çok ilginç gelmekte.

    Söz gelimi Ruşen Çakır denilen gazeteci kılıklı kullanışlı eleman şahane bir arketiptir. Hani dip koçanını kurcalasak epey eskilere antik çağa, oradan müşrik listesine kadar uzanırız. Ama gerek yok!

    Keza havuz medyasının tüm leşkerleri ise başka bir arketip modelidir.

    Sinan Oğan’dan Mustafa Destici’ye, Meral Akşener’den Devlet Bahçeli’ye, Deniz Baykal’dan Muharrem İnce’ye uzanan bambaşka bir arketip modeli var mesela. Bunlardan 10 yıl önce bahsetmek mümkün değildi.

    Ben size Cemaat’in yaşadığı bu sert ve acımasız süreç sonrasında ortalığa dökülen arketiplerden bahsedeceğim.

    Misal, vaktiyle cemaatin kıyısına ilişip ufaktan maaşını cukkalayıp, hani birazcık da kariyer filan kasan tiplemeler, süreç sonrasında birdenbire birilerine yaranmak adına mazluma vurmayı matah bir şey zanneden arketipler var. Ebu Seleme gibi karakterler ve olaylar yaşandığı anda bulundukları kuytuluktan kafalarını çıkarıp çorbaya kaşık sallayanlardan bahsediyorum.

    Çok alıngan olup, edep sınırını aşmayacağını bilsem Ahmet Dönmez ve benzer arketip modellerinden de bahsedeceğim ama şimdi durduk yere gerilim çıkarmayayım; Veysel Hoca kızıyor!

    Daha önce de defalarca dikkatimi çekmişti ama yazmaya değer bulmadığım için boş vermiştim. Bir model daha var.  Değil mesleki kariyerini neredeyse tüm hayatını Cemaat’e yaslayarak geçinmiş, 15 Temmuz sonrası korkudan mı, başka bir şeyden midir bilmem bir anda savrulmuş modeller var.

    Aslında bunların da bir dolu alt modeli var. Mesela parayı çok sevenler var. Eğer bu zorlu süreçte Cemaat’e sahip çıkarsa kendisinden maddi yardım talep edileceğinden ödleri koptuğu için susanlar, hafiften ikileyenler misal.

    Bunların bir de şirretleri var…

    Düşünün devasa bir yıkım yaşanmış, insanlar enkaz altında: kadınlar, yaşlılar, çocuklar…

    Hani resmi kayıtlara göre darbe ile doğrudan ilişkilendirilebilmiş bin kişi var mıdır bilmem ama iki milyona yakın insanın hayatı paramparça edilmiş. Tecavüzler, intiharlar, cinayetler, hastalıktan ölümlerin haddi hesabı yok.

    Bugüne kadar tek bir mazluma, mağdura sahip çıkmayı bırak, tek bir damla gözyaşını bile silmemiş bazı modeller, tüm hayatlarını, kariyerlerini hizmet hareketine borçlu oldukları halde, utanmadan bu tür vakalarda bulundukları taşın altından çıkıp, bir tekme de kendileri atmayı marifet sayıyorlar.

    Vaktiyle ATV’de (O zaman havuzun değildi) bir kamera şakası programı izlemiştim. Şakacı ekip en az beş kişi, taksim meydanında bir adamı evire çevire dövmeye başlıyor. Hani “Bakalım kim bu ölçüsüz şiddete dur diyecek?” sosyal deneyi gibi bir şey yani.

    Tam bu esnada enteresan bir şey oldu ve oradan geçenlerden biri, gelip ne olup bittiğini sormadan yerde yatan adamı tekmelemeye başlamıştı. Bırakınız mağdura, dayak yiyene yardım etmeyi, olayın ne olduğunu bile bilmeden dayak atanlara katılmıştı!

    Bugünlerde Cemaat’in yaşadığı tam da bu.

    Bir bakıyorsunuz Ali Koç girişiyor, bir bakıyorsunuz Osman Kavala’nın avukatı, sonracıma Adnan Hoca giriyor topa, ardından Selahattin Demirtaş tekmili birden. Liste uzun Haluk Levent’ten Berna Laçin’e kadar gidiyor yani.

    Ruşen, karanlık Odacılar filanı saymıyorum! Onların hayatının anlamı zaten Cemaat nefreti ve düşmanlığı.

    Bu son olayda hani söylemek hiç içimden gelmiyor ama “meslektaş” diyeceğim biri tıpkı biraz önce söylediğim gibi gizlendiği köşesinden kafasını uzatıp, bir tekme de kendi attı utanmadan sıkılmadan.

    Bugüne kadar tek bir mağdura sahip çıktığını görmedim. Ve zannetmiyorum ki yıllarca Cemaat’ten maaş alan bu şahıs, bu zor dönemde bir mazluma bir kuruş yardım etmiş olsun. Utanmadan sıkılmadan infosunda hala gazetenin bilmem nere temsilcisi yazabiliyor üstelik. Bugün zalimin yanında yer alıp, dün maaşını veren insanların üzerine çullanmayı nasıl bir ahlaki düzleme oturtabiliyor anlamış değilim.

    Aslında meselenin başka bir boyutu var.

    Nereden baksan en azından 50’sine dayanmış bu vasat arketiplerin mesleki kariyerlerine baktığınızda kocaman bir “sıfır” görmek tesadüf olmasa gerek. Bir tek gazeteci yetiştirmemiş, tek bir kitap yazamamış bu vasatlar yıllar yılı Gülen’in yakınında olmayı kendilerine bir tür rampa olarak kullanmışlar. Samimiyetle söylüyorum bu bahsini ettiğim şahsı ne zaman kampa gitsem Gülen’in karşısında el pençe divan durduğunu görürdüm. Şimdi ise tekme atmayı marifet zannediyor.

    Bugünler elbet geçecek…

    Bundan adım kadar eminim…

    Ama bu ayrıntıları herkes hatırlayacak burası da kesin.

    Russell’un harika bir sözü var, diyor ki, “İnsan olduğunuzu unutmayın, geri kalan her şeyi unutsanız da olur!”

     

     

     

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Allah’ın ayetlerini ucuza satmayın!

    Allah’ın ayetlerini ucuza satmayın!


    AHMET KURUCAN | YORUM

    “Ayetlerimi az bir fiyatla yani dünya menfaati karşılığında satmayın.” (Bakara/41) “Ayetlerimi az bir menfaat karşılığında satmayın.” (Maide/44)

    Ne demek istiyor bu ayetler? Allah’ın ayeti ne demek? Emir ve yasakları mı? Eğer öyleyse ‘menfaat karşılığında satmayın!’ demekle bu emir ve yasaklara uymamazlık yapmayın, onlara rağmen bir hayatı yaşamayın anlamına mı geliyor? Verdiği mesaj bu mu?

    “Evet, öyledir!” diyor birçok ulema. Doğru mu?

    Doğru mu yanlış mı sorusuna cevap vermeden önce şimdiye kadar defalarca ifade ettiğim bir hakikatin altını yeniden çizmek istiyorum; ayetlere parçacı yaklaşmayın. Ayet içinden bir cümleyi alıp velev ki rasyonel bile olsa hemen ahkam kesmenin, yorum yapmanın bir anlamı yok. Ayetin hem konsept hem konteks hem de Kur’ani bütünlük içinde yerini tespit edin önce. Aslî, orjinal manayı keşfedin.

    ‘Nüzul toplumunda bu ayet veya ayetler kümesi ile ne anlatıldı, muhatapları bu ayetten/ayetlerden ne anladı’ sorusuna cevap arayın, anlamaya çalışın. Aksi halde ayetin/ayetlerin lafzi anlamından hareketle yapılacak yorumlar Allah’ın maksadına aykırı bir noktaya insanı sürükleyebilir.

    Misal mi istiyorsunuz? Bu iki ayetin içinden cımbızla çekilen iki cümlenin lafzi anlamında hareketle ben desem ki, “Kur’an-ı Kerim öğretmenliği karşısında alınan maaşlar, paralar, hediyeler haramdır.”

    Günümüzde durum nedir?

    Kim ne diyebilir? Neden? Çünkü inanan insan için Kur’an gibi Allah’ın kelamı olan bir beyanı öğretme karşılığında değil üç-beş kuruş para dünyanın tapusu insana verilse yine değersizdir. Doğru olur mu bu benim verdiğim hüküm? Elinizi vicdanınıza koyun ve sorun kendinize.

    Tarım toplumu şartlarında 50 hanelik şehirlerde yaşanan basit ve sade yaşam içinde, dini duygu, düşünce ve amelin heyecanla insanın içini sardığı ve hayatına yön veren yegane rehber olduğu dönemde  belki bunun bir karşılığı olabilir ve insanlar Kur’an öğretme karşılığında para almayabilirdi. Pekala ya günümüzde? Meslek olarak bunu seçmiş, tüm zamanını Kur’an öğretmenliğine adamış ise dünya hayatını nasıl devam ettirecek, evine, eşine, çoluk çocuğuna nasıl bakacak? Maaş almasın deseniz Kur’an öğretimi açıkta kalacak, alsın deseniz bu ayete göre alamaz demiştiniz. Gerçekten soruyorum ne olacak?

    Gelin birlikte inceleyelim. Google’un arama çubuğuna, “Ayetlerimi az bir menfaat karşılığında satmayın!” diye yazın. Karşınıza daha ilk sayfada üç ayet çıkacak.

    1-“Ey İsrâiloğulları! Size verdiğim nimetimi hatırlayın, bana verdiğiniz sözü yerine getirin ki ben de size vaad ettiklerimi vereyim. Asıl bana itaatsizlikten sakının. Sizin yanınızda bulunan Tevrat’ı tasdik etmek üzere indirdiğim Kur’ân’a iman edin, onu inkâr edenlerin ilki olmayın, münkirlerin başını siz çekmeyin. Ayetlerimi az bir fiyatla, yani dünya menfaati karşılığında satmayın. Asıl bana karşı gelmekten sakının.” (Bakara/40-41)

    2-“İçinde hidâyet ve nûr olan Tevrat’ı biz indirdik. Kendilerini Hakk’a teslim eden nebîler, Yahudilerle ilgili meselelerde onunla hükmederlerdi. Alimler ve mürşitler de Allah’ın kitabını koruma ile görevlendirilmeleri sebebiyle, yine onunla hüküm verirlerdi. Hepsi de kitabın hak olduğunun şahitleri idiler. O halde ey hakimler, insanlardan korkmayın, benden korkun. Ayetlerimi az bir menfaat karşılığında satmayın. Kim Allah’ın indirdiği ahkâm ile hükmetmezse işte onlar tam kâfirdirler.” (Maide, /44)

    3- “Allah’ın indirdiği kitabın bir bölümünü gizleyenler ve onu az bir şey karşılığında satanlar yok mu, onlar karınlarına ateşten başka bir şey doldurmuyorlar. Allah kıyamet gününde onlarla konuşmayacak, onları arındırmayacak! Onlar için elem verici bir azap vardır.  Onlar, doğru yol karşılığında sapkınlığı, mağfiret karşılığında azabı satın almış kimselerdir. Ateşe ne kadar da dayanıklılarmış!” (Bakara 174-175)

    Kime hitap ediyor ve neden?

    İlk iki ayette muhatapların Hz. Musa’nın kavmi olduğu açıkça ifade ediliyor. Üçüncü ayette ise “onlar” deniyor ve “hüm” zamiri ile ifade ediliyor. Onlar da Yahudiler. Önceki ayetlerle birlikte okunduğunda yani benim yukarıda ifade ettiğim konsept ve konteks bütünlüğü içinde ele alındığında “onlar”ın Yahudiler olduğunu açıkça görüyoruz.

    Şimdi burada durmak, nefes almak ve düşünmek gerekmiyor mu? Ayetler Kur’an öğretiminden bahsetmiyor ki? Nasıl olur da “Kur’an öğretimi karşılığında maaş almak haram denebilir” sorusu aklınıza gelmiyor mu? Gelmesi lazım. Çünkü kendi kitaplarında Peygamber Efendimiz’in (sas) vasıflarını bulan, bir peygamber geleceğinin müjdesini alan Yahudiler bu bilgiyi gizliyorlar. Kendi içlerinden gelmesini beklediklerini peygamberin bir alt sınıf olarak gördükleri bedevi ve ümmi Araplar içinden çıkmasından dolayı üzülen ve bunu kabullenmeyen Yahudilere, “Yapmayın bunu!” diyor Kur’an. Bir başka yerde dediği gibi, “Kendilerine kitap indirdiğimiz kimseler, Peygamberi, oğullarını tanır gibi tanırlar. Tanırlar ama gene de içlerinden bir kısmı bilebile gerçeği gizler.” (Bakara/146)

    Yani işin özü, Kur’an Yahudilerin İslam’ı bir din olarak kabul etmemelerinin yanlışlığını kendi kitaplarına referans vererek anlatıyor.

    ‘Tamam kabul ettik bu argümanı diyelim. Pekala şuna ne diyeceksin; Kur’an evrensel bir kitap. Nüzul toplumuna böyle hitap ediyor ama biz de “Ayetlerimi az bir menfaat karşılığında satmayın” beyanından Kur’an öğretimi karşısında ücret almak haramdır hükmünü çıkartamaz mıyız?’

    Çıkartamazsınız. Başka manalar çıkartabilirsiniz ama bunu değil.

    Devam edeceğim…

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Gülen nerede yaşıyor, neler yapıyor; biz ne gördük?

    Gülen nerede yaşıyor, neler yapıyor; biz ne gördük?


    ADEM YAVUZ ARSLAN | HABER İZLENİM

    Erdoğan rejiminin Havuz medyası ve sözde muhalif ‘öteki medya’ neredeyse her ay ‘Fethullah Gülen’i öldürdüğü’ için son günlerde medyayı meşgül eden ‘komada, öldü, Türkiye’ye getiriliyor’ haberlerine pek itibar etmemiştim. Ancak Gülen’in yeğeni Ebu Seleme Gülen’in Fethullah Gülen’in uzun yıllardır ikamet ettiği Chesnut Retreat Center’ın (Kestane Dinlenme-İnziva Merkezi) önünden “Hocamı kaçırdılar, artık burada değil!” şeklinde açıklamalar yaptığı videoyu da görünce bu kez farklı bir durumla karşı karşıya olduğumuzu anladım.

    Üstüne Ankara’nın tecrübeli gazetecilerinden Müyesser Yıldız’ın, “Gülen iade ediliyor, Türkiye yolunda uçakta!” haberi çıktı. Haber (!) son derece tuhaftı. Havuz medyasında Gülen’in “Türkiye’ye yola çıktığı” yönündeki haberler defalarca yazılmıştı ama bu kez söz konusu olan iddia muhalif bir isimden gelmişti.

    Peki ama yalan olduğu 5 dakikada ortaya çıkacak bir haberi tecrübeli bir gazeteci neden yazar? Bu haberlerle eş zamanlı olarak çıkan Ebu Seleme Gülen’in videoları-röportajları bir operasyon mu?

    Şu anda bu sorunun net bir cevabı yok. Fakat AKP ve ittifak ortağı MHP’yi çok rahatsız eden soruşturmalar ve davalar gündemden düştü. Ayhan Bora Kaplan soruşturması Erdoğan’ı, Sinan Ateş suikasti ve soruşturması da Devlet Bahçeli’yi çok rahatsız ediyordu.

    Gülen ile ilgili yalan haberlerden önce Türkiye bu haberlerle yatıp kalkıyordu fakat son 3-4 gündür herkes Gülen ile ilgili uydurma haberlerin peşinden gidiyor. Hatta her konu hakkında fikri olan, herşeyi bilen Havuz uzmanları ellerinde sopalarla Gülen’in fotoğrafları üzerinde derin analizler bile yaptı.

    Bu açıdan bakılırsa başka hiçbir gizli ajanda yoksa bile Gülen ile ilgili yalan haberler işe yaradı denebilir. CNN Turk Washington muhabiri Yunus Paksoy’un kampın önünde yaşadığı hadise de tartışmaları alevlendirdi.

    Öncelikle şunun altını çizeyim: Her ne olursa olsun bir gazeteciye müdahale edemez, kamerasına ya da kendine fiziki müdahale bulunamazsınız. Bu açıdan yaşadığı hadisenin maruz görülecek tarafı yok. Ancak dün Pensilvanya’ya gittiğimde olayın yaşandığı yeri de gördüm, fotoğrafladım. Kamp yetkililerinden bilgi aldım.

    Yunus Paksoy acemi, Amerika’yı bilmeyen biri değil. Ancak o gün yaptıkları bende şüphe uyandırdı. Zira arabasını park ettiği yer kamp yerleşkesinden bir evin araba yolu. Yani özel alan. İkincisi kamerasını açıp yayın yaptığı yer de bir başka özel alan. Posta kutusunun önünde durup oradan yayın yapıyor.

    Amerikan yasalarına göre özel alanın ihlali hele ki posta kutusuna müdahale ciddi bir suç. Paksoy’un bunu bilmemesi mümkün değil. İster istemez ‘o gün başka bir niyetle mi oradaydı’ diye şüphe ediyorsunuz. Olay yargıya intikal etti, bakalım soruşturmadan ne çıkacak. 

    Öte yandan Ebu Seleme Gülen’in açıklamaları ise tartışmaları başka bir seviyeye çıkardı. Özellikle “Hocamı kaçırdılar!” demesi hayli şok ediciydi. Çünkü Fethullah Gülen daha önce çok ciddi bir kaçırılma tehlikesi geçirdi. Üstelik bu ‘kaçırma’ operasyonunun içinde Erdoğan hükümetinin bakanları, Amerikan Ordusu’nda kritik görevlerde bulunmuş Trump’ın sağ kolu olacak kadar önemli bir general ve eski CIA başkanı vardı.

    Hem üzerinden zaman geçti hem de ‘muhalifler’ dahil Türk medyası bu konuyu görmezden geldi. Bu yüzden kısa bir hatırlatma yapayım.

    27 Ekim 2016’da ve takip eden günlerde Amerikan medyasının önde gelen gazetelerinden The Wall Street Journal ve New York Times ile CNN televizyonu’nda patlayan bir haber dikkatleri bir anda Türkiye-Rusya ve ABD üçgenine çekti. 2016 yılında Amerika’da özel yetkili savcı Rober Mueller ABD Başkanlık seçimlerine Rus müdahalesi şüphesine dair bir soruşturma başlattı.

    Ancak savcının radarına takılan başka bir olay dikkati çekti. Soruşturmaya göre 19 Eylül 2016 tarihinde New York’un meşhur mekanlarından Club 21’de özel bir toplantı yapıldı. Toplantıya eski CIA Başkanı James Woolsey, Beyaz Saray Ulusal Güvenlik  Danışmanı Michael Flynn ve Türk bakanlar Mevlüt Çavuşoğlu ve Berat Albayrak, Erdoğan rejiminin ABD’deki lobicisi Ekim Alptekin katıldı.

    Toplantının konusu 15 Milyon dolar karşılığında Fethullah Gülen’in özel bir uçakla Türkiye’ye kaçırılmasıydı. Toplantı sızınca Flynn savcı Mueller’e pazarlığı doğruladı. Flynn ayrıca Ekim Alptekin ve Sezgin Baran Korkmaz aracılığıyla Gülen’i Amerikan kamuoyunda itibarsızlaştıracak bir kampanya yapacaktı.

    Olay patladı ve bir anda Amerikan medyasının manşetlerine çıktı. Yargılama süreçlerinde başka skandallar da öğrendik ama konumuz o olmadığı için burada virgül koyup esas meseleye dönelim. Şahsen birisi ‘Gülen’i kaçırmak’tan bahsedince bu olayı hatırladım.

    Ebu Seleme Gülen bol küfürlü tweetleri (hiç tanışmayız, temasımız da yok ama bana da küfretmiş) ve ilginç iddialarıyla gündemi meşgul edince doğal olarak konuya eğildim. Olaylara şahit ya da konuyu bilen kişilerle konuştum. Bir çoğu özel hayatı ilgilendirdiği için o konulara girmek istemiyorum. Bu aşamada Ebu Seleme Gülen için diyebileceğim şey Allah şifa versin olur! 

    Ancak açıklamalarında iki noktayı önemsedim; Meral Akşener ile ilgili iğrenç oyun ve 15 Temmuz’a dair açıklamaları.  Bu iki başlıkla ilgili ayrı bir video analiz yapacağım için Gülen’i ziyaret ve gözlemlerime geçeyim.

    Öncelikle şunu ifade edeyim; Gülen’in kamptan ayrıldığını duyunca şaşırmadım. Çünkü daha önce de bunu yaptı. Yani şu an bulunduğu yere ilk kez gitmiyor. Dahası buradan önce başka bir evde daha kaldı. O yüzden ‘Gülen kamptan gitti’ haberi benim için yeni bir durum değildi.

    En azından doktorlarının uzun zamandır yer değişikliğinin iyi geleceği yönündeki tavsiyelerinden haberdar olmuştum. Sonuçta Gülen’in de herkes gibi sağlığı için bir takım değişiklikler yapma hakkı var.

    Girişte de özetlediğim gelişmeler üzerine hem Ebu Seleme Gülen’in iddialarını muhataplarına sormak hem de Gülen’le görüşebilmek için girişimlerde bulundum. Meslektaşlarım Metin Yıkar ve Abdulhamit Bilici ile Pensilvanya’ya gittik. Gülen’in şu an kaldığı yere gittiğimizde Gülen öğle yemeği yiyordu.

    Öncelikle şunu not edeyim; Havuz medyasının veya sözde muhaliflerin anlattığı türden lüks bir yer değil. Hatta sıradan bir yer. Amerika da böyle binlerce ev var. Ormanın içinde orta büyüklükte bir ev. Mütevazi bir salon ve mütevazi bir mutfak çarptı gözüme.

    Görüşme öncesi doktoru Gülen’in bir kaç gün önce hastaneden geldiğini dolayısıyla görüşmenin kısa tutulması gerektiğini hatırlattı. Sonrasında Gülen’in bulunduğu mütevazi salona geçtik. İlk izlenimim Gülen’in gayet sağlıklı olduğu yönündeydi. Mesela uykusuzluktan devasa boyutlara ulaşan gözaltı torbaları küçülmüştü.

    Bana ve meslektaşlarıma “Hoş geldiniz.” dedi, bizleri kafasıyla selamladı. Geçmiş olsun temennisinde bulunduk. Hizmetinde bulunan talebelerinden birisi hakkında çıkan haberlerden bahsetti. Gülen dinledi ama yorum yapmak istemedi.

    Muhtemelen bütün ömrü böyle haberlere muhatap olmakla geçtiği için pek üzerinde durmadı. Doktorunun uyarısını dikkate alarak ziyareti çok uzatmadık. İki elini havaya kaldırarak bizi uğurladı. Çıkışta doktorundan aldığımız bilgiye göre bu mekana geldikten sonra sağlığında ciddi anlamda düzelmeler görülmüş. 

    Peki bunca gürültü patırtı neden çıkarıldı ? Açıkçası bu sorunun cevabını henüz bulamadım.

    Ancak önümüzdeki realite şöyle; Gülen 86 yaşında. Uzun yıllardır mücadele ettiği hastalıkları var. Dolayısıyla sağlık sorunları yaşaması ve bunun için zaman zaman hastaneye gitmesi normal. Kamptan ayrılıp daha dingin bir yere geçmesi de doktorlarının tavsiyesi.

    Zira Gülen’in uzun yıllardır kaldığı yer çok yoğun. Dünyanın her yerinden gelenler misafirler var ve Gülen hepsiyle bir şekilde meşgul oluyor. Onlarca yıldır yetiştirdiği talebeleri var. Dahası Türkiye’de yaşanan soykırım süreci de doğal olarak yıprattı. Doktorlar dinlenmesi gerektiğini ısrarla tavsiye ediyorlar.

    Sonuç itibariyle; “Gülen öldü, çok hasta” türü haberlerin bir karşılığı yok. Evet, Gülen’in sağlık sorunları var, yaşı ileri ve bundan sonra da tekrardan gençleşmeyecek. Ancak bir gerçek  daha var; Gülen ve Cemaat öne atılarak, sürekli benzeri haberler yaptırılarak ülke de tarihi bir vurgun yapıldı. Hala da benzeri operasyonlar yapılıyor.

    Bu aşamada Türk halkının sorması gereken soru şu; “Bize bu yalanı izletenler acaba neyi sakladı, neyi kaçırdı? Ya da bizi nereye hazırlıyor?”

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • EURO 2024 C GRUBU | İngiltere şampiyonluk, Danimarka rövanş peşinde

    EURO 2024 C GRUBU | İngiltere şampiyonluk, Danimarka rövanş peşinde


    HASAN CÜCÜK | HABER ANALİZ

    Futbolun mucidi olan İngilizler, sıra başarıya gelince hep sınıfta kaldılar. Tarihteki tek başarıları 1966 Dünya Kupası olan İngilizler, Avrupa şampiyonluğuna EURO 2020’de çok yaklaştı ancak Londra’daki finalde İtalyanlara yenilip hüsran yaşadılar. Turnuvanın en değerli kadrosuna sahip olmalarına karşın kenar yönetimi güven vermiyor. EURO 2020’de yarı finalde İngiltere’ye elenen Danimarka, Almanya’da rövanşı almaya geliyor. Sırbistan ve Slovenya en iyi üçüncü kontenjanından gruptan çıkma hesapları yapıyor.

    İngiltere: EURO 2024 yolunda İtalya ve Ukrayna’nın yer aldığı gruptan lider çıkan İngiltere, 6 galibiyet ve 2 beraberlik aldı. Almanya yolunda yenilmeyen İngilizler, attıkları 22 gole karşılık kalelerinde sadece 4 gol gördü. Buraya kadar olan her şey normal. Elemelerde istim üstünde olmalarına karşılık, uluslararası turnuvalarda sessizliğe bürünüyorlar. 11. kez katılacakları Avrupa şampiyonasında en önemli başarıları EURO 2020’deki final oldu. 1968 ve 1996’da yarı final gördüler.

    İngiltere yıldızlar topluluğu bir kadroya sahip. Avrupa arenasında sezona damga vuran Jude Bellingham, Phil Foden, Bukayo Saka, Declan Rice ve Harry Kane ile başarı arayacak. Teknik patron Gareth Southgate, gençlerden oluşan bir kadro tercihine gitti. Marcus Rasford, Jordan Henderson ve Raheem Sterling gibi yıldızları kadroya almadı.

    İngiltere’nin sorunu saha içinden ziyade kenar yönetiminde bulunuyor. Dünyanın bir numaralı ligi olan gösterilen Premier Lig’de şampiyonluğun tekeli yabancı hocalarda bulunuyor. İngiliz hocaların esamesi ne kendi liginde ne de Avrupa’da okunuyor. Doğal olarak bu durum milli takıma da yansıyor. Gareth Southgate, koltukta 8 yılı geride bırakmasına karşılık, güçlü kadroyu başarıya henüz taşıyamadı. EURO 2024 Southgate’in son şansı.

    İngiltere’de gözlerin üzerinde olacağı çok sayıda oyuncu var. Bellingham La Liga’da, Foden Premier Lig’de yılın oyuncusu seçildi.  Kane, Bundesliga’da sezonu 36 golle tamamladı. 1,5 milyar Euro’ya yakın bir değere sahip kadronun, değerini saha ve skora yansıtması teknik adam becerisine bağlı.

    Danimarka: Avrupa şampiyonası ve Danimarka denince akıllara doğal olarak EURO 92 geliyor. Yugoslavya’nın diskalifiye edilmesiyle turnuvanın başlamasına 20 gün kala davet alan Danimarka, plajdan topladığı oyuncularla şampiyon olmuştu. Tarihlerinde 10. kez Avrupa şampiyonasında boy gösterecek Vikingler, EURO 2020’de yarı final görmüştü. İngiltere’ye tarışmalı bir penaltıyla yenilerek final kapısından dönmüşlerdi. Almanya’ya 4 yıl öncesinin hesabını da kesmeye geliyorlar.

    Danimarka, Avrupa’nın önemli kulüplerinde top koşturan oyunculara sahip. Takımın başarısı Christian Eriksen ve Pierre Emil Hojberg gibi tecrübeli isimlerin performansına bağlı. EURO 2020’de oynanan Finlandiya maçında sahada kalp krizi geçiren Eriksen, uzun bir aradan sonra futbola dönmüştü. Brentford ve Manchester United’da 18 ay başarılı bir dönem geçiren Eriksen, bu sezon formasını kaybetti. Ancak tekniği ve oyunu okumasıyla Danimarka’nın hâlâ en güçlü silahı. Genç forvet Rasmus Hojlund, United formasıyla iyi bir sezon geçirdi. Performansı Danimarka’nın kaderinde rol oynayacak.

    Teknik patron Kasper Hjulmand, kadrodaki oyuncuları yakından tanıyor. Birçok oyuncu Hjulmand’ın tezgahından geçti. Morten Olsen döneminde uzun yıllar 4-3-3 sistemiyle oynayan Danimarka, Hjulmand’la 3-5-2 sistemine geçti.

    Slovenya: Tarihinde ikinci kez Avrupa şampiyonası biletini alan Slovenya, Almanya yolunda Danimarka ile aynı grupta mücadele etti. Danimarka ile aynı puana sahip olmasına karşılık, averajla geçildi. Danimarka ile sahasında berabere kalan Slovenya, deplasmanda ise rakibine 2-1 yenilmişti.

    Avrupa arenasında ilk kez EURO 2000’de sahne alan Slovenya, 24 yıllık hasreti EURO 2024’te sonlandıracak. Henüz turnuvada galibiyeti bulunmuyor. 24 yıl önce kadrosunda Zlatko Zahovic gibi bir yıldıza sahiptiler. EURO 2024’te ise gözler Benjamin Sesko üzerinde olacak. RB Leipzig formasını giyen Sesko için ”Slovenya’nın Erling Haaland’ı” yorumu yapılıyor. 195 cm boyundaki forvet, kulüp başarısını milli takıma taşımayı hedefliyor. Slovenya’nın kalesinde ise 10 yıldır Atletico Madrid’de oynayan Jan Oblak var. Uzun yıllar Handanovic’in gölgesinde kalan Oblak’ın formu Slovenya’nın gruptaki sıralamasında etkili olacak.

    Sırbistan: Avrupa şampiyonlarına Yugoslavya adıyla katıldığı dönemlerde başarılı sonuçlar alan Sırbistan, ülkenin dağılmasıyla gücünü ciddi oranda kaybetti. Yugoslavya’nın futbol mirasını Hırvatistan alırken, Sırbistan son Avrupa şampiyonasında EURO 2000’de yer bulmuştu. O turnuvaya ise Sırbistan – Karadağ birlikteliğiyle katılıp, çeyrek finale gelmişti. 24 yıl sonra ve ilk kez Sırbistan adıyla turnuvada yer alıyor.

    Sırbistan özellikle forvet hattında önemli oyunculara sahip. Vlahovic, Kostic, Mitrovic ve Jovic teknik patron Dragan Stojkovic’ten görev bekleyecek. Stojkovic’in ilk tercihi Mitrovic gözüküyor. Forvet gerisinde Fenerbahçe’den tanıdığımız Dusan Tadic ve Sergej Milinkovic-Savic Sırpların bir başka silahı. 8 yıl Lazio formasını giyen ve Avrupa’nın dev kulüpleriyle anılan Milinkovic-Savic sürpriz bir kararla Suudi Arabistan ligine gitmişti. Sırbistan, en zayıf halkası defansının hatalarına maruz kalmaz ise gruptan çıkmaya çok yakın.

     

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Zilhicce’nin ilk on günü: Var mısınız ‘Küçük Ramazan’ı ihyaya?

    Zilhicce’nin ilk on günü: Var mısınız ‘Küçük Ramazan’ı ihyaya?


    CEMİL TOKPINAR | YORUM

    Ne zaman umreye ve hacca giden bir kardeşimiz kutsal mekanlardan görüntüler paylaşıp, “Bir isteğiniz var mı?” diye sorsa hemen heyecanlanır, bütün müminler ve kendim için dualar ister ve eklerim: “Peygamber Efendimiz’i (s.a.v.) ziyaret ettiğinizde müsait olursanız selâmımı arz eder misiniz?”

    Birkaç ay önce bir hocamızdan aynı istekte bulundum. Bir müddet sonra görüntülü olarak arayıp, “Hocam selamınızı söyledim. Şimdi yeşil kubbenin karşısındayım, bir de kendiniz söyleyin!” deyince sevinç ve heyecanla kıbleye dönerek birkaç salâtüselâm okudum. “Hocam daha okumak isterdim ama sizin zamanınızı almayayım!” diyerek veda ettim.

    Geçen ay da hacda olan bir ağabeyimiz aynı sürprizi yaptı. Bu kez Ravza’da tam muvacehe konumundayken görüntüyü açtı. O an yanımda olan insanlarla birlikte gözlerimiz dola dola salavat-ı şerifeler okuduk.

    Mukaddes mekanları hayalen düşünmek bile çok tatlı. Özellikle bugünlerde hacca giden veya gitmeye hazırlanan müminler Kâbe’ye, Ravza’ya ve bilhassa Peygamber Efendimize (s.a.v.) olan özlemimizi daha da ateşliyor ve dünyamız onların sevgisiyle dolup taşıyor.

    Oraları özleyip hacca gidemesek de Zilhicce ayı boyunca hacıların işledikleri ibadetlere ve ettikleri dualara ortak olmanın bir yöntemi var. Hiç kimseyi mahrum bırakmayan ve adeta fırsatlar hazinesi olan dinimiz bize on günlük bir program sunuyor. Eskilerin “Küçük Ramazan” dedikleri Zilhicce’nin ilk on gününü ihya edenler, hacıların sevaplarına ve faziletlerine ortak oluyorlar.

    Sevabı bol günler

    Zilhicce’nin faziletiyle ilgili ayet ve hadislere baktığımızda ilk olarak karşımıza Fecr Suresi çıkıyor. Rabbimiz mealen, “On geceye yemin olsun ki…” ifadeleriyle bu sevap hazinesi on geceden bahsediyor.

    Hicrî ayların 12’ncisi olan Zilhicce ayı, hac ibadetinin yerine getirildiği umumi af ve bağışlanma ayıdır. İşte bu mübarek ayın birinden onuna kadar olan zaman dilimi “leyâl-i aşere”, yani “on mübarek gece”dir. 10. gün ise Kurban Bayramı’nın ilk günüdür.

    Bu günlerin kıymetini anlatan Sevgili Peygamberimizin (s.a.v.) müjdesi bizleri ibadet ve dua için coşturmaktadır: “Allah’a ibadet edilecek günler içinde Zilhicce’nin ilk on gününden daha sevimli günler yoktur. O günlerde tutulan her günün orucu bir senelik oruca, her gecesinde kılınan namazlar da Kadir Gecesine denktir.” (Tirmizi,Savm: 52; İbn-i Mâce,Sıyam: 39)

    Efendimiz (s.a.v.) bir başka hadiste bizi teşvik için şöyle buyurur: “Allah katında Zilhiccenin ilk on gününde yapılan amellerden daha kıymetlisi yoktur. Bugünlerde tesbihi, tahmidi, tehlili ve tekbiri çok söyleyin!” (Abd b. Humeyd, Müsned: 1/257)

    Buradaki ifadeleri şöyle açabiliriz: Tesbih, sübhânallah; tahmid, elhamdülillah; tehlil, lâilâheillallah; tekbir ise Allahü ekber demektir.

    Bu hadislerden anladığımıza göre, bu günlerde mümkün oldukça oruç tutmak, farz namazlara ek olarak nafile namazlar kılmak, Kur’an okumak, dua ve salavatla meşgul olmak, tevbe ve istiğfarda bulunmak çok önemlidir.

    Abdullah bin Abbas’ın (r.a.) şu rivayeti ise, bugünlerdeki ibadetin cihattan bile faziletli olduğunu gösteriyor: “Allah katında içinde bulunduğumuz şu günler (Zilhicce’nin ilk on günün)deki salih amelden daha sevimli (salih amelin bulunacağı) başka günler yoktur.”

    Sahabeler sordular: “Yâ Resûlallah, Allah yolunda cihat da mı?”

    Resûlullah (s.a.v.) şöyle cevap verdi: “Evet, Allah yolunda cihat da. Meğerki bir adam canıyla ve malıyla cihada çıkıp da kendisine ait mal ve candan hiçbir şeyi geri getiremez olursa, o başka.” (İbn-i Mâce, Sıyam: 39; İbni Hâcer, 5: 119)

    Demek ki, sadece Allah için savaşa gidip malını feda edip kendisi de şehit olan kimsenin ameli bu on gündeki amelden faziletlidir. Bugünlerde oruç tutup, gündüzünü ve gecelerini de ibadetle geçirmek hem affa, hem de büyük sevaplar elde etmeye vesile olur.

    Arefe: Herkes için af ve mağfiret günü

    Bu on gün içinde Arefe gününün yeri ise bambaşkadır.
    Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Arefe günü tutulan oruç hakkında sıra dışı bir müjde vermektedir: “Arefe günü tutulan oruç, geçmiş bir senenin ve gelecek senenin günahlarına kefaret olur.” (Tergîb ve Terhîb Trc, 2. 457)

    Hadisteki geçmiş senenin günahlarına kefaretten af ve mağfireti, gelecek senenin günahlarına kefaretten ise günahlardan korunmayı anlayabiliriz.

    Hz. Ebu Bekir’in (r.a.) oğlu Abdurrahman (r.a.) Arefe günü kardeşi Hz. Âişe’nin (r.a.) huzuruna girdi. Hz. Âişe Validemiz oruçlu olduğu için hararetten dolayı üzerine su dökülüyordu. Abdurrahman ona orucunu bozmasını söyledi. Hz. Âişe Validemiz ise buna karşı çıkarak şu cevabı verdi: “Resûlullahın (s.a.v.) ‘Arefe günü oruç tutmak, kendisinden önceki senenin günahlarına kefaret olur’ dediğini işittiğim halde iftar mı edeyim?” (Tergîb ve Terhîb Trc, 2. 458)

    “Kefaret olur”, günahları örter, affettirir demektir. Bizim gibi neredeyse bir günah anaforunda çırpınan ahir zaman Müslümanları için bundan daha büyük bir müjde olamaz. Bu af ve mağfiret fırsatını yakalamak için ne pahasına olursa olsun oruç tutup dua etmek gerekir.

    Arefe orucu, bin oruç gibidir

    Başka bir hadiste ise Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şu müjdeyi vermiştir: “Arefe gününün orucu bin gün oruç tutmak gibidir.” (Tergîb ve Terhîb Trc., 2. 460)

    Bu müjdeye göre bir günlük arefe orucu, üç yıllık normal günlerde tutulan oruç sevabına denktir.

    Peygamber Efendimiz (s.a.v.) başka bir hadiste arefe gününün faziletini şöyle anlatır: “Arefe günü gelince, Yüce Allah rahmetini saçar. Hiçbir gün o günde olduğu kadar insan cehennemden azat olunmaz. Kim Arefe günü gerek dünya ve gerekse ahiret ile ilgili olarak Allâh’tan bir şey isterse, Allah onun dileğini karşılar.”

    Bu arada şunu hatırlatalım: Hadislerde zikredilen Zilhicce’nin ilk on gününde oruç tutmaktan maksat ilk dokuz günüdür. Çünkü Zilhicce’nin onuncu günü Kurban Bayramının birinci günüdür. Bugün oruçlu olmak caiz değildir; ancak o gün de ibadet günüdür. Müstehap olan oruç, Kurban Bayramından önceki ilk dokuz gündür. On geceye ise, Kurban Bayramının gecesi dâhildir. Çünkü geceler önce gelmektedir.
    Ayrıca Zilhicce’nin sekizinci gününe “terviye günü” dokuzuncusuna “Arefe günü”; Kurban bayramı gününe (onuncu güne) “nahr” yani kurban günü, ondan sonraki üç güne de “teşrik günleri” denilmiştir.

    Bu on günü hangi ibadetlerle değerlendirmeliyiz?

    Her şeyden önce tüm zamanların en vazgeçilmez ibadeti olan beş vakit namazı asla ihmal etmemeliyiz. Namazlarda cemaate katılmak için gayret etmeli, daha bir dikkat ve huşû ile eda etmeliyiz. Mümkünse bugünlerde oruç tutup zamanımızı Kur’an, istiğfar, salâvat, nafile namaz, zikir ve dua ile geçirmeliyiz. Her zaman yapamayanlar bile hiç değilse bugünlerde kuşluk, evvâbîn, teheccüd, hacet gibi namazları kılmalı, affa nail olmak için çırpınmalıdır.

    Hatta affa ve rızaya nail olmayı hedef kabul ederek, bu on günü sanki Ramazanın son on günüymüş gibi geçirmeliyiz. Buna güç yetiremeyenler, hiç değilse arefe gününü ve bir gün öncesini oruçla ve ibadetle geçirmelidirler. On gece içinde, bilhassa terviye, arefe ve bayram gecelerini ihya etmenin özel bir yeri vardır.

    Arefe günü bin İhlâs Suresi okumak çok faziletlidir. Çünkü arefe, tevhidin, azamet ve kibriyanın tam hissedilip ilan edildiği gündür. Bunun için Arefe gününün sabah namazında başlayıp bayramın dördüncü gününün ikindi namazına kadar 23 vakit farzlardan sonra teşrik tekbirlerini getirmek vaciptir. Hatta bu tekbirleri on gün içinde müsait oldukça söylemek büyük sevaptır.

    Kadir, Berat ve Mîraç geceleri gibi

    Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri de, Zilhicce’nin ilk on günüyle ilgili hadislerden hareketle bu günlerin fazileti hakkında şöyle demektedir:

    “Bu on gece, Kur’an-ı Azimüşşan’ın “Ve’l-fecri veleyâlin aşr” (Fecr: 1) kasemi ile, onlara verdiği ehemmiyete binaen o geceler Leyle-i Kadir ve Beraat ve Mi’rac nev’inde büyük kıymetleri var. Çünkü: Hac sırrıyla bütün âlem-i İslâm namına her taraftan gelen binler hacıların bütün kâinatla alâkadarane bir tarzdaki makbul hasenatlarına ve ümmet-i Muhammed (s.a.v.) hakkında ettikleri dualarına, o gecelerde amâl-i sâliha ile meşgul olan mü’minler hissedâr oluyorlar.”

    Bütün bu müjdeleri aile fertlerimizle paylaşıp mümkünse bu on günü ailece küçük bir Ramazan gibi ihya edebiliriz. Kendimizin de İslâm âleminin de duaya, Rabbimizin rahmet ve inayetine çok ihtiyacı var. Bu günleri ibadetle değerlendirip başta Türkiye, Filistin, Gazze, Doğu Türkistan, Yemen, Suriye, Irak olmak üzere bütün dünyadaki mağdur, mahpus, mazlum, mahrum ve muztarların kurtuluşu için dua etmeliyiz.

    Ayrıca bu yazımızı ve bu konudaki bilgileri sosyal medya hesaplarından, iletişim gruplarından paylaşıp farkında olmayanları uyaralım, teşvik edelim. Maalesef gündem sürekli değişiyor ve insanlar manevî günlerin farkında olmayabiliyorlar. Hatırlatmak çok önemlidir ve vesile olan yapan gibi sevap alır.

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Ankara’da ‘Meksika açmazı’; herkes birbirine silah çekti!

    Ankara’da ‘Meksika açmazı’; herkes birbirine silah çekti!


    TARIK TOROS | YORUM 

    Quentin Tarantino’nun “Rezervuar Köpekleri” filminin en çarpıcı sahnelerinden biridir: Üç karakter, birbirine silah doğrultur. Kimsenin ilk hamleyi yapamadığı, zira herkesin birbirine karşı savunmasız kaldığı bir haldir bu. Buna, “Meksika açmazı” denir.

    ***

    CHP lideri Özgür Özel’in (Türkiye Belediyeler Birliği’ne encümen üyeliği için) İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu ile telefonla görüştüğü gün, Meral Akşener Saray’a çıktı. Saray, bunu adeta davul zurnayla ilan etti. Önce Fahrettin Altun görüşmenin yeri ve saatini verdi, ardından servis edilen iki kare fotoğrafla buluşma müjdelendi.

    Bir süredir Saray’la ilişkilerini kapalı kapılar ardında götüren Akşener artık resmen ittifaktadır. Saçının renginden kime ne!

    Aynı gün, Erdoğan’ın Abdullah Gül’le görüştüğünün sızdırılması da hayli anlamlı oldu. Hatırlayın, Akşener 2018’de Gül’ün cumhurbaşkanı adaylığına taş koymuş, Erdoğan’ın karşısına Gül’ü çıkarmak isteyen Kemal Kılıçdaroğlu ve Temel Karamollaoğlu açığa düşmüşlerdi.

    ***

    İYİ Parti kurucularından Aytun Çıray, Akşener ailesinden birine büyükelçilik sözü verildiğini iddia etmiş. Olabilir fakat mesele koltuk değil.

    Şöyle ki: Erdoğan’ın 31 Mart hezimetinden sonra zamana ihtiyacı vardı. 2015’teki istikşafi koalisyon görüşmeleri misal, CHP lideri Özel ile karşılıklı randevulaşarak bu zamanı kazandı ve yeni oyun kuruyor. Erdoğan’ın “perde gerisindeki oyun kurucuların kuklası olduğunu” savunanlar da var. Arkada bir oynatan olsun olmasın, bir oyun kurulduğu aşikâr.

    ***

    Aytun Çıray, 3 Mart 2023’te Altılı Masa’yı deviren Akşener’in, “Devletime karşı son görevimi yaptım!” dediğini aktarmıştı. Bu iddiayı çıktığı tüm ekranlarda tekrarladı. Hiç yalanlanmadı.

    Yerel seçime doğru Akşener’in durumu gittikçe kötüleşti ve TBMM’deki son grup toplantılarından birinde ağlama nöbetine engel olamadı.

    Sonra partiyi bir emanetçiye bırakıp nadasa çekildi. Fakat hiç kimse bu kadar erken ortaya çıkacağını beklemiyordu. 1 Mayıs Çarşamba günü genel başkanlığı devretti, 5 hafta sonra yine bir çarşamba günü sahalara döndü. 

    Diyebilirsiniz ki: “Bu bir nezaket ziyareti. Akşener yine evine dönecektir. Bak gör, ortalarda görünmeyecek.”

    Ankara’da işler pek öyle dönmüyor.

    Akşener, Erdoğan’la kimsenin ruhu duymadan görüşebilirdi. Böyle yapılmadı. Bu bir siyaset mühendisliğidir. Akşener, Saray’a çıkarak devletin güç aktarım merkezi ile kenetlendi ve İYİ Parti’deki yegane çekim merkezi olduğunu Erdoğan’ın da katkısıyla güncelledi.

    Parti tabanı, Erdoğan’a karşı. Bu süreçte “cumhurbaşkanı yardımcılığı” veya benzeri bir makam ters etki yapabilir. 14 Mayıs 2023’te 43 milletvekili çıkardı, sayı 1 yılda 36’ya düştü. Akşener, açıktan Saray’a kapılanmaktansa partideki kanamayı nasıl durdurabileceğini değerlendiriyor olabilir.

    ***

    O arada, Türkiye Belediyeler Birliği Başkanı olan Ekrem İmamoğlu’nun artık Ankara’da bir makamı var ve bu şapkasıyla sataşmalara aldırış etmeden Türkiye’yi dolaşabilecek. “İstanbul belediye başkanının Diyarbakır’da ne işi var!” d(iy)emeyecek kimse.

    ***

    Ayhan Bora Kaplan ve Sinan Ateş dosyaları üzerinden MHP ile yaşanan gerilim, şu ara ‘pause’lanmış gibi. DEM Partili belediyelere kayyım atama harekatı, Kuzey Suriye’deki (Rojava) yerel seçim ertelenince sınır ötesi harekattan önce başladı.

    Tayyip Erdoğan, “Hakkari bunun ilk adımı olmuştur. Hukuk gereğini yapmıştır. Yapmaya da devam edecektir.” diyerek arkasının geleceğini söyledi.

    Seçimin hemen ardından Van’daki denemeye güçlü tepki veren CHP’nin Hakkari’deki milli irade gaspını ortalama laflarla geçiştirmesinin altı çizilmeli.

    Ekrem İmamoğlu rahatsız olduğunu saklamadı fakat öncekine göre daha dikkatli bir üslupla konuştu: “Bu konunun gerçekten yerel demokrasiyi çok yaraladığını, insanların oy kullanırken nasıl ona sahip çıktığını bilen birisi olarak, demokrasiyle olan bağını kopardığını düşünüyorum.”

    ***

    Ankara’da herkesin birbirine silah çektiği bir “Meksika açmazı” yaşanıyor. Silahlar patlarsa herkes düşebilir; patlamazsa yüksek gerilimli durum devam eder.

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***