Kategori: Görüş & Analiz

Serbest Görüş farklı bakış açıları ve derinlemesine analizlerle güncel olayları ve toplumsal sorunları inceler. Uzmanlardan ve düşünce liderlerinden gelen detaylı yorumlar, eleştiriler ve stratejik analizlerle okuyuculara geniş bir perspektif sunar. Sitemiz günün önemli konularını anlamak ve derinlemesine bilgi edinmek için ideal bir kaynak.

  • Özel’in gündeminde KHK sorunu ya da 15 Temmuz yok!

    Özel’in gündeminde KHK sorunu ya da 15 Temmuz yok!


    ADEM YAVUZ ARSLAN | YORUM

    Beylik laftır ama tartışmasız doğrudur; “Gömleğin ilk düğmesini yanlış iliklerseniz diğerleri de yanlış gider.”

    CHP lideri Özgür Özel’in takip ettiği politikalar, özellikle de Cumhurbaşkanı Erdoğan ile sürdürdüğü ‘yumuşama’ stratejisi tam da gömlek hikayesi gibi. Özel, ilk düğmeyi yanlış ilikledi arkası da öyle gidiyor. Ne demeye çalıştığımı somut örneklerle açarak anlatayım…

    Malum olduğu üzere 31 Mart seçimlerinde ağır bir yenilgi alan Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AKP, şoku çabuk atlatıp 2015’te yaptığı ‘İstikşafi Görüşmeler’ aldatmacasının yenisini uygulamaya koydu. ‘İstikşafi Görüşmeler’de amaç zaman kazanma ve muhalefeti oyalamaktı.

    Nitekim öyle oldu. Sonrasında neler olduğu herkesin malumu. Erdoğan, “Verin 400’ü bu iş huzur içinde çözülsün!” dedi. Ardından yaşanan ‘terör’ olaylarında yüzlerce kişi hayatını kaybetti, ortalık kan gölüne döndü ve Erdoğan istediğini aldı.

    Şimdi de benzeri bir oyunla karşı karşıyayız. Erdoğan seçim yenilgisinin şokunu, özellikle de parti teşkilatlarında yaşanan bozgunu atlatabilmek için zamana ihtiyacı vardı. Ayrıca “Parton benim!” mesajı vermeliydi. İmdadına CHP’nin yeni lideri Özgür Özel yetişti.

    Erdoğan’ın paraya ve zamana ihtiyacı var! 

    Hem de ne yetişme! Seçimden zaferle çıkan Özel’di ama Erdoğan kendisini muhatap aldı diye tarifsiz bir mutluluk yaşadı. Dün olanlar mesela.

    Gören de Amerikan başkanının CHP’yi  ziyaret ettiğini sanır. Tamam, Erdoğan 18 yıldır CHP Genel Merkezi’ne gitmedi ama tamamen Erdoğan’ın tercihi. Eğer 31 Mart seçimlerinden bu sonuçlar çıkmasa Erdoğan daha da gitmezdi.

    CHP yönetimi ve medyası günlerdir ‘tarihi buluşma, kritik zirve’ gibi başlıklar atıyor, demeçler veriyor. CHP yandaşı gazeteciler Özgür Özel’in masaya hangi konuları getireceğini analiz ediyor.

    Oysa ki karşımızdaki  tablo en yalın haliyle şöyle; Erdoğan’ın yumuşama adı altında bu fotoğrafları vermesi gerekiyor. Çünkü paraya ve zamana ihtiyacı var.

    Ayrıca bu yumuşama söylemiyle CHP’yi öyle bir tuzağa düşürdü ki; Özel istese de sert muhalefet yapamayacak. Erdoğan, Özgür Özel’in taleplerinden bir kaçını, 28 Şubat’çı darbecilerin serbest kalması gibi, yerine getirdi.

    Hatta dünkü görüşme öncesi Antalya’da yaşanan teleferik faciasından sonra tutuklanan yeni seçilmiş CHP’li Kepez Belediye Başkanı Mesut Kocagöz de serbest bırakıldı. Erdoğan, Özel’e küçük jestler yaparak onu mutlu ediyor! Özel bir şeyler başarmış olmanın ‘hazzıyla’ kendini geleceğin lideri olarak görmeye başladı.

    Erdoğan’ın asıl hedefi İmamoğlu!

    Gerçekte Erdoğan’ın yaptığı şey çok açık; AKP ve ‘Havuz’ medyası eliyle Özgür Özel’i parlatıp Cumhurbaşkanlığı yolunda Ekrem İmamoğlu’nun önünü kesecek. En kötü ihtimalle CHP içinde bölünme olsun istiyor. Asıl büyük stratejisi ise ‘yeni Anayasa’ adı altında 15 Temmuz çakma darbesiyle kurduğu tek adam rejimini pekiştirmek ve kendisine yeniden adaylık yolundaki engelleri kaldırmak.

    Yoksa Erdoğan’ın Anayasayı filan takmadığını hepimiz biliyoruz. Eğer yeniden  aday olması ile  ilgili bir durum olmasa Erdoğan’ın yeni anayasa diye bir derdi olmayacaktı.

    Bütün bunların yanında bir de ‘görünmez ortaklık’ durumu söz konusu.

    CHP lideri Özel, “Erdoğan’la şunu konuşacağım, bunu talep edeceğim!” gibi demeçlerle bir çok başlıkta dosya hazırladı.

    Bunları Erdoğan’a sunup çözüm talep etti. İletişim stratejisi adına facia bir hamle. Çünkü eğer çözüm makamı Erdoğan ve AKP ise halk seçimde size neden oy versin? Halk Erdoğan ve AKP’yi istemediğini sandıkta açıkça gösterdi. Ama siz hâlâ “Hayır, çözüm makamı Erdoğan!” diyerek ona gidiyorsunuz.

    Enkaz CHP’nin üzerine yıkılacak… 

    Ayrıca  verilen ‘koalisyon’ görüntüsü de enkazdan CHP’nin de sorumlu tutulması gibi bir sonuç doğuracak. Sonuçta Özgür Özel emeklilerin durumundan Şenyaşar ailesinin dramına, Sinan Ateş suikastinden Gezi davasına, buğday fiyatlarından asgari ücrete kadar bir düzine başlıkta talepleri sıraladı, müzakereler yaptı.

    Özgür Özel’in en büyük hatası ise hazırladığı liste. Girişte bahsettiğim gömlek-düğme metaforunu hatırlayın.

    Özel’in ‘sorun’ olarak görüp Erdoğan’a ilettiği tüm başlıklar 15 Temmuz rejiminin sonucu. TBMM bypass edildi, denetim mekanizmaları devre dışı bırakıldı, yargı ve emniyet bürokrasisi tamamen Saray’a bağlandı. Özgür Özel sorunların kaynağıyla değil sonuçlarıyla ilgileniyor. Bu haliyle çürük temelli bir evin balkon demirlerinin renkleriyle uğraşan apartman yöneticisinden farksız.

    Maalesef Özgür Özel’in ‘adalet’ anlayışı da sorunlu. Seçici bir liste yapıyor. Kavala ya da Gezi davası için gösterdiği hassasiyeti KHK’lar ya da Kürtlere karşı  yapılan haksızlıklarda göstermiyor. 

    15 Temmuz ve KHK’lıları ‘yok’ sayıyor

    Mesela dünkü görüşmede buğday fiyatları bile var ama milyonlarca insanı mağdur eden KHK’lar yok. Türkiye’de rejimi değiştiren ‘çakma’ 15 Temmuz darbesine dair bir gündemi de yok Özel’in. Oysa ki tüm sorunların kaynağı o sözde darbe. Özgür Özel bunu bilmiyor, görmüyor olamaz. Ancak o Erdoğan rejiminin darbe söylemini satın almış, kabul etmiş durumda. 

    Bir kez olsun, “Hulusi Akar ve Hakan Fidan’ı TBMM’ye göndermediniz, mahkemelerden kaçırdınız. Neden? Onlar gelmeden bu davalardaki şüpheler kalkmayacak!” demedi, diyemedi.

    Hele ki TBMM Darbe Araştırma Komisyonu’nun ‘kaybolan’ raporunun peşine düşmemesi akla ziyan bir durum. Hazır Erdoğan’la bu kadar buluşabiliyorken, “Sayın Cumhurbaşkanı, AKP’liler sizden habersiz meclis lokantasında yemek bile yemezler. Nereye gitti bizim darbe raporu? Talimat verseniz de bulsalar!” diye sorsa.

    Ama pek öyle olmuyor.

    Erdoğan ve Özel’e değil, Bahçeli’ye bakmak lazım!

    Anlaşılan ve görülen şu ki; CHP lideri Özgür Özel’in hukuksuz KHK’ların neden olduğu mağduriyetler ve kurgu 15 Temmuz darbesiyle bir sorunu yok. Rejimin türküsünü söylemeyi  tercih ediyor.

    Oysa ki kural çok basit ve herkes bilir; faşizmle mücadele dil de başlar. Rejimin dilini kullanarak zalimle mücadele edemezsiniz. Tıpkı geçmişteki gibi amacı zaman kazanma ve oyalama olan Erdoğan bu planında şu ana kadar gayet istikrarlı gidiyor.

    Önündeki tek engel ise Devlet Bahçeli. MHP lideri şimdilik Ferdi Tayfur’lu, yüzüklü mesajlarla yetiniyor ama günün birinde kafası atarsa ‘haydi seçime’ diyebilir.

    Sonuçta Türkiye’de seçime ne zaman gidileceğini uzunca bir zamandır Devlet Bahçeli belirliyor. Bence Özel-Erdoğan görüşmelerine değil de Devlet Bahçeli’ye bakmak lazım.

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Avrupa tarihi yeniden yazılırken, Türkiye açlığın pençesinde!

    Avrupa tarihi yeniden yazılırken, Türkiye açlığın pençesinde!


    M. AHMET KARABAY | HABER İNCELEME

    Tarihsel istatistiklere bakıldığında, lokal çatışmalara rağmen dünya en savaşsız 3 çeyrek asrını yaşıyor. Bu kadar uzun barış dönemi insanlığa çok yaramamış ya da yeni nesiller savaşı pek bilmediği için olsa gerek, yerkürenin her tarafı kaynıyor. Bu yükselen gerilimler dünyayı nereye sürükleyecek bu ayrı bir konu. Türkiye ise dünya gündeminden habersiz kendi sığ sularında boğuşuyor.

    Uzak Doğu dediğimiz coğrafyada gerilim düşmüyor, aksine yükseliyor. Çin ile Tayvan arasındaki tırmanan gerilime şimdi de Kuzey-Güney Kore arasındaki balon krizi eklendi. Gerginlik Kuzey Kore’nin içi pislik ve çöp dolu yüzlerce balonu göndermesiyle tırmanışa geçti. Güney Kore’nin hoparlörlü propagandayla karşılık vermesi neyin kapısını açacak göreceğiz.

    Dünyanın en kalabalık iki ülkesi olan Hindistan ile Çin arasında son yıllarda başlayan harita krizinde sınıra asker yığmaya varan sorunda çözümün kapısı aralanmış değil. Hindistan ile Pakistan arasında Keşmir sorunu, Pakistan’ın Hindistan’dan bağımsızlığını ilan ettiği 1947’den bu yana sürüyor.

    Orta Doğu coğrafyası ise bilinen tarih içerisinde insan öğütme merkezi olmayı sürdürüyor. Ülkelerin tepesinde yönetimleri elinde tutan muktedirler kimi zaman din, kimi zaman milliyetçilik kozunu kullanarak kendi konumlarını pekiştirmek için toplumlarını yok ediyor.

    Tıpkı yazar Zülfü Livaneli’nin Huzursuzluk romanında bilgenin anlattığı hikâyedeki gibi.

    Malum, deveye “çöl gemisi” derler. Bu hayvan günlerce bir şey yiyip içmeden çölde yol alabiliyor. Develerin çok sevdiği bir diken ver. Çölde giderken bu dikene rastladığında koparıp yemeye başlıyor.

    Ne var ki diken hayvanın ağzında yara açıyor ve yaralardan akan kan ağzındaki tatla karışıyor. Bu tuzlu kan ve diken karışımından oluşan tat devenin çok hoşuna gidiyor. Böylece yedikçe ağzı daha çok kanıyor ve daha çok diken yemek istiyor.

    Eğer engel olunmazsa deve kan kaybından ölüp gidebiliyor. Buna bedeviler “harese” diyormuş. Hırs, haris, muhteris, ihtiras kelimeleri aynı kökten geliyor.

    Orta Doğu coğrafyası, binlerce yıldır çölde diken görmüş deve psikolojisine sahip. Kendi insanının kanını içmekten zevk alan yöneticilerin elinde savrulup gidiyor.

    KENDİNE YÖN ARAYAN AVRUPA’NIN GİDİŞİ

    Hafta sonu Avrupa Parlamentosu (AP) için yapılan seçimlerde Avrupa Birliği’nin (AB) 27 ülkesinde sağ partilerin belirgin bir yükselişi görüldü. İtalya Başbakanı Giorgia Meloni oyların yüzde 28’ini alarak Brüksel’deki kilit rolünü pekiştirdi. Fransa’da hayal kırıklığı yaşayan Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron erken seçime gitmek zorunda kaldı. 28 yaşındaki Le Pen’in halefi Fransız Jordan Bardella, Avrupa sağının yeni siyasetçi yüzü olma yolunda.

    Almanya’da, Avusturya’da, Belçika’da, Hollanda’da benzeri sonuçlar var. Belçika Kralı, Başbakan De Croo‘nun istifası kabul etti.

    Seçim sonuçları açıklandığı saatlerde Avrupa Parlamentosu seçimlerine ilginin azlığından dolayı böyle bir sonuç çıktığı değerlendirmesini yapan pek çok yorumcu, yanıldığını kısa sürede istifa ve erken seçim kararlarıyla görmüş oldu.

    Bu sonuçları “Avrupa Birliği’nin bittiği” yorumlarına dönüştürmek çok iddialı olur. Avrupa İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminden bu yana bütün birikimini AB’nin oluşturulmasına harcadı. Bu biraz da ABD’nin şemsiyesi altında ama ABD’ye karşı bir tür kendini koruma mekanizması gibiydi.

    Ancak Avrupa ülkeleri, Amerikan sermayesinin ortaya çıkardığı canavar global şirketlerin dünyaya egemen kıldığı anlayıştan kendilerini uzak tutamadılar. Amerikan finans sistemi ve Amerikan kültürü Avrupa’yı ablukaya aldı.

    Toplumun menfaatleri geri plana atıldı, şirketlerin kazancı her şeyin önünde tutuldu. Çünkü ABD’nin dünyaya hediye ettiği ekonomik sistem, sadece en güçlülere hayat hakkı tanımaktaydı.

    Bunun sonucu olarak, farklı toplumlar, farklı milletler AB üst kültürünü kabullenmekte zorlandı. Dayatmalar oldukça toplumların milli egoları daha çok rencide edilmiş oldu. Buna entegre olmayan sığınmacılar sorunu da eklenince tersine süreç daha da hızlandı.

    Avrupa Birliğini oluşturan ülkelerdeki toplumlar, tamamen Brüksel’in her dediğine boyun eğen bir yapıya evrilmekle kimliklerini kaybettiklerini, kendi kültürlerinin yok olduğunu ve millet olarak tarih sahnesinden silinip gideceğini var saydılar.

    Önümüzdeki yıllarda bu sürecin durdurulması ihtimali kolay görünmüyor. Avrupa Birliği tek devlet olma iddiasından biraz geri adım atıp yeniden Avrupa Ekonomik Topluluğu ile Avrupa Birliği arasında bir noktada konumlanmak zorunda.

    G7 ZİRVESİ BİR BAŞKA DÖNÜM NOKTASI OLACAK

    Bu arada 13-15 Haziran tarihleri arasında G7 ülkelerinin liderleri İtalya’da toplanıyor. Batı’da dondurulmuş Rus varlıklarından elde edilen kârların Ukrayna’nın askeri ihtiyaçları için kullanılmasının karara bağlanacağı konuşuluyor.

    Rusya ise buna nasıl tepki vereceğini kendinde saklı tutuyor ama ilk akla gelen, Putin yönetiminin misilleme amaçlı Batılı şirketlerin varlıklarına el koyması yolunda olacak. Bunun gerginliği tırmandıracağı muhakkak.

    Daha G7 zirvesi beklenmeden Atlantik ötesindeİkinci Küba Krizi yaşanıyor. Rus donanmasına ait nükleer denizaltısı Kazan Küba açıklarında seyrediyor. Malum Küba, Florida sahillerine sadece 125 kilometre mesafede. Kazan’ın, 4,500 km’lik Kalibr-M füzeleriyle donandığı biliniyor. Karşılıklı gözdağları veriliyor. Aba altından değil sopalar artık aba üstünden gösteriliyor.

    TÜRKİYE KENDİ SORUNLARIYLA BOĞUŞUYOR

    Yakın çevremizde de dünyada bunlar yaşanırken, Türkiye Tek Adam rejiminin sürüklediği çukurda debelenip duruyor. Tayyip Erdoğan, “hırsız” diye gönderdiği eski bakan Mehmet Şimşek’i, geçen sene “uzman doktor” diye hasta ekonomiyi tedavi etmesi için getirtti.

    Göreve geldiğinde, “Türkiye’nin rasyonel zemine dönmekten başka çaresi kalmadı.” diyen ve yapısal reformların şart olduğunu söyleyen Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, kendince çabalayıp duruyor. “Rasyonel zemin” ve “yapısal reform” bağlamında hiçbir adım atılmayan ülkede Şimşek’in eline sadece para politikaları silahı verilmiş durumda.

    Enflasyonu düşürme ve ekonomiyi rayına koymada para politikaları araçlardan sadece birisi. Faizleri yükseltilip öteki adımlar atılmıyorsa, faize ödenen para bir süre sonra boşa aktarılan kaynak olarak karşımıza çıkacak. Yapılması gerekenlerin hepsi birden koordineli bir şekilde yapılmadan yükseltilen vergilerin de açılan deliği kapatmadığı görülecek.

    Siyasette ise Tek Adam, kendini en tepede tutmak için devletin bütün imkanlarını, siyasetin bütün kirli silahlarını kullanmaktan çekinmiyor.

    Dünya başka gündemlerle uğraşırken Türkiye fukaralığın pençesinde debelenmeye devam ediyor ve edecek. Makro göstergeleri sürekli topluma sunarak inandırıcı olmaya çalışan Mehmet Şimşek, kısa süre sonra “Ameliyat çok başarılı geçti ama hastayı kaybettik.” noktasına gelecek.

    Kim bilir belki de birileri, bir dönem “hırsız” diye kovaladığı Şimşek’i, “Ben sadece hırsız biliyordum. Meğer beceriksizmiş de!” deyip ondan önce davranacak.

     

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • “Kötülük Yargılanıyor!”

    “Kötülük Yargılanıyor!”


    M. NEDİM HAZAR | YORUM

    En başta ifade edeyim ki başlık bana ait değil. Netflix’te izlediğim ve etkisinden günlerce çıkamadığım bir dökü-dramanın ismi. Tam adı şöyle: “Hitler ve Naziler: Kötülük Yargılanıyor – Hitler and the Nazis: Evil on Trial…”

    Özellikle Nazilerle ilgili yapılan filmlere baktığımda, her seferinde, “Artık söyleyecek yeni bir şey kalmadı, bakalım bunda ne yapmışlar?” gibi bir ön yargı ile yaklaşıp büyük oranda yanıldığımı görmek, hem yakın tarihin bu en karanlık dönemine dair tam kuşatıcı bir bilgiye sahip olmadığımı; hem de özellikle Yahudi kaynakların bu kadar muazzam bir arşivleme yaptığını bilmememden kaynaklanıyor olsa gerek.

    Kötülük Yargılanıyor da bu fikrimi pekiştirdi.

    Nürnberg Mahkemeleri’ni bilirsiniz… Bilmeyenler için kısaca ansiklopedik bilgi aktarayım.

    Nürnberg Mahkemeleri (Nuremberg Trials), II. Dünya Savaşı’nın sona ermesinden sonra, Nazi Almanyası’nın üst düzey liderlerinin savaş suçları, insanlığa karşı suçlar ve soykırım suçlarından yargılandığı uluslararası askeri mahkemelerdi. Bu mahkemeler, 20 Kasım 1945’ten 1 Ekim 1946’ya kadar Almanya’nın Nürnberg kentinde düzenlendi.

    Nürnberg Mahkemeleri, savaş sonrası adaletin sağlanmasında ve uluslararası hukukun geliştirilmesinde önemli bir rol oynamıştı. Savaş suçlularının adil bir şekilde yargılanmasını ve cezalandırılmasını sağlamak amacıyla yapılan Nürnberg Mahkemeleri, Müttefik Devletler (ABD, Birleşik Krallık, Sovyetler Birliği ve Fransa) tarafından kurulmuştu.

    Mahkeme, savaş suçları, insanlığa karşı suçlar ve barışa karşı suçlar gibi üç ana başlıkta olan suçları yargılamak üzere kurulmuştu. Bunların içinde, savaş yasalarının ihlali, soykırım, köleleştirme, zorla çalıştırma, barbarca insanlık suçları gibi alt başlıklar vardı.

    Şüphesiz baş sanık Adolf Hitler’di ancak intihar ettiği için yargılanmadı. Onunla beraber aralarında Hermann Göring, Rudolf Hess, Heinrich Himmler ve Albert Speer gibi isimlerin olduğu 24 üst düzey Nazi yargılandı. 12 kişi idama mahkum edildi, 3 sanık ömür boyu hapse. Üç kişi ise beraat etti. Aslında berat eden bu üç isim için de (Franz Von Papen (Diplomat), Hjalmar Schacht (Ekonomi Bakanı) ve Goebbels’in yardımcısı Hans Fritzsc) ayrı ayrı belgesel çekilse yeridir.

    Bugüne kadar Nürnberg mahkemeleri ile ilgili onlarca film çekildi.

    Ancak Özellikle 2. Dünya Savaşı ve Faşistlerin yargılandığı davalar sadece Nürnberg’den ibaret değildi şüphesiz. Sobibor Mahkemeleri, bizimkilerin özenerek kurdukları SADAT’ın dip koçanı Einsatzgruppen Davaları, gelmiş geçmiş en vahşi esir kampı Auschwitz Davaları, yine başka bir ölüm kampı Dachau davaları ve Tokyo Savaş Suçları Mahkemeleri bunlardan sadece bazıları.

    Belgeselimize dönecek olursak; ‘Kötülük Yargılanıyor’ filmi odağına Nürnberg Mahkemeleri’ni alıyor. Ancak bunu bir gazetecinin notlarından takip ediyoruz: William L. Shirer… Amerikalı bir gazeteci olan Shirer, İkinci dünya Savaşı’na dair en gerçekti tanıklardan biri. Yazdığı Berlin Günlükleri hala bu dönem için en önemli yazılı kaynaklardan biridir. Belgesele ismini veren eser de yine bu gazeteciye ait.

    6 birbirinden değerli bölümden oluşan belgeselin bölüm başlıkları ise şöyle:

    Kötülüğün Kökeni, Üçüncü Reich (Hitler) Yükseliyor, Hitler İktidarda, Yıkıma Giden Yol, İnsanlığa Karşı Suçlar ve Hesaplaşma…

    Şahitler, olayın kahramanlarının yakınları ve bilim insanlarının röportajlarıyla zenginleştirilen belgeselde, bol miktarda dramatizasyon da var. Ve bugüne kadar pek görmediğimiz gerçek görüntüler de..

    Kötülük Yargılanıyor serisinin finalinde şöyle bir yazı da insanı hüzünlendiriyor: “Dizideki müziklerin büyük kısmı soykırım kurbanlarının bestelerinden uyarlanmıştır!”

    Diziyi izlerken aklımıza sürekli olarak günümüzün gelmesi bizim adımıza bir bahtsızlık olsa da tarihin bir döngü olduğu gerçeğini de bir kez daha bizlere gösteriyor. Çünkü dizide günümüze kolayca uygulanabilecek çok sayıda paralellik var. İster yabancı düşmanlığı olsun ister kişinin kendi başarısızlıkları için günah keçisi arayışı ya da bir şey size uymadığında geçmişi yeniden yazma ve gerçekliği inkar etme eğilimi… çok tanıdık duygular ve durumlar var dizide. Kuşkusuz, Hitler ve Naziler: Kötülük Yargılanıyor güncel olaylarla açık bir karşılaştırma değil. Ancak pek çok şey o kadar açık ki, Türkiye gibi olayla hiç alakasız gibi görünen bir ülkenin insanları bile “Vay be aynı filmi tekrar izliyoruz” diyebilir!

    Şunu söyleyelim; yönetmen Joe Berlinger Z kuşağına nasıl hitap edeceğini ve şok edici olayları geniş bir izleyici kitlesine nasıl sunacağını cok iyi bilen bir sanatçı. Hatırlayanlar olacaktır Netflix için de çektiği çeşitli gerçek suç belgeselleriyle adından söz ettirmişti: Bernie Madoff: The Monster of Wall Street, Jeffrey Dahmer: Self-Portrait of a Serial Killer ve Murdered: Crime Scene Times Square bu deneyimli Amerikalı’ya atfedilebilir.

    Hitler ve Naziler: Kötülük Yargılanıyor’da, denenmiş ve test edilmiş teknikleri bir kez daha uyguluyor. Diğer şeylerin yanı sıra, örneğin çok sayıda yeniden canlandırılmış sahne aracılığıyla olayları biraz daha duygusal hale getirmeyi amaçlıyor. Amaç kuru bir tarih dersi sunmak değil, izleyiciyi yakalamak, ki belgeselin ismi bile bunun için tercih edilmiş sanırım.

    Belgesel dizi, Nazi rejiminin yükselişi ve çöküşünün izini süren ayrıntılarla dolu. Konuşan kafalar büyük bir felakete yol açan her küçük şeyi anlatırken, dizi kendini adım adım inşa ediyor. Seri film, örneğin Hitler, Alman İşçi Partisi liderlerinin öfkeli konuşmasıyla Hitler’de potansiyel buldukları bir toplantıda konuşmasaydı durumun nasıl farklı olabileceğini merak etmemize izin veriyor. Ya da Hitler gerçekten iyi bir sanatçı olsaydı (insan resmi yapamadığı için binaları kartpostallardan kopyalayan vasat bir ressamdı), zamanını çirkin siyasi planlar yerine yeni sanatsal fikirler üreterek geçirirdi.

    Belgeselde elbette yeni bir şey anlatılmıyor. Sadece tarz ve belgeler yeni. Gerçek yeni belgelerle tekrar ele alınıp, kurgulanıyor. Hitler ve Naziler: Kötülük Yargılanıyor‘da asıl olarak diktatöre odaklanılıyor, kariyerinin izi sürülmeye ve psikolojisi çözülmeye çalışılıyor. Çocukluğunu, sanatsal tutkularını ve paramparça olmuş hayallerini öğreniyoruz. En azından kısmen, tüm bunların nasıl meydana geldiğini açıklamaya çalışılıyor.

    Yani sadece “ne ‘ye değil, aynı zamanda ’neden ”e de bakıyoruz. Ve bir yandan “Aman Allah’ım bugün dünyanın pek çok yerinde bunlar tekrar yaşanmaya başlamış” dedikten sonra, yakın geleceği tahmin edip şu soruyu sordurtuyor: Böyle bir şeyin tekrar yaşanması nasıl engellenebilir?

    Son kısmı kendimize ayırdım. Bu belgeseli izleyen Türkler bu dizi ile kendi gerçeklikleri arasında mutlaka paralellikler kuracaklardır. Pek çok kişi Hitler ile Tayyip Erdoğan arasında karşılaştırmalar yapmıştır. Örneğin, Hitler muhalefeti bastırmış, kendi inançlarını paylaşmayan insanları öldürmeye kadar gitmiştir.

    Erdoğan’ın gücünü muhalefetin sesini bastırmak için kullandığını çok bilenlerin aklına gelecektir bu korelasyon. Söz gelimi milletvekilliklerini düşürmek, onları parlamentodan kovmak, baskınlar ve tutuklamalar için kolluk kuvvetlerini kullanmak vb. Hitler kendi etrafında halkının kurtarıcısı olduğuna dair bir mit oluşturup, kendisini tanrısal bir figür olarak sunmak gibi.

    Başka bir benzerlik: Nazilerin yönetimi altında Yahudi işletmeleri boykot edilmişti. Erdoğan rejiminin sıklıkla başvurduğu bir yöntem bu. Tek bayrak, Tek vatan, tek dil, Hitler’den kalmadır Erdoğan’a.

    Erdoğan’ın yerli ve milli takıntısı da Hitler’den mirastır. Destekleyen kitleler açısından da pek fark yok. Hitler’i iktidara getiren kitleler ile Erdoğan’ı getirip destekleyenler arasında çok şaşırtıcı benzerlikleri görüyoruz belgeselde.

    Kitap düşmanlığı, kültür-sanat nefreti, muhalif olan her kesimi adım adım imha planı, Nazilerin vaktiyle kullandığı teknikler. Bugün modern Türkiye’de titiz bir şekilde uygulanıyor oluşu, tesadüfü aşan bir durum olsa gerek.

    Hasılı kelam, vaktinizi ayırın ve 6 bölümlük bu ibret belgeselini izleyin.

     

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Allah’ın ayetlerini ucuza satmayın; lafız, mana, maksat (2)

    Allah’ın ayetlerini ucuza satmayın; lafız, mana, maksat (2)


    AHMET KURUCAN | YORUM

    Geçen haftaki yazımı şöyle bitirmiş ve devam edeceğimi söylemiştim: ““Ayetlerimi az bir menfaat karşılığında satmayın!” beyanından Kur’an öğretimi karşısında ücret almak haramdır hükmünü çıkartamaz mıyız?” Çıkartamazsınız. Başka manalar çıkartabilirsiniz ama bunu değil.”

    Çıkartamassınız dedim; çünkü nüzul sebebi, konteks, konsept ve Kur’an’a bütüncül bakış bu mananın muradı İlahiye uygun olmadığını açıkça ortaya koyuyor. O zaman çıkartabileceğimiz manalar nedir?

    Bildiğiniz üzere Kur’an ayetlerinin tarih üstü ve evrensel keyfiyetinden dolayı mana katmanları vardır. Buna göre her bir ayetin veya ayetler kümesinin zorunlu, mümkün ve muhtemel anlamlarından söz edebiliriz hatta etmek zorundayız. ‘Zorundayız’ dedim çünkü bunu ortadan kaldırdığınız zaman Kur’an evrensel ve tarih üstü özelliğini yitirir. Alimlerimiz bu hakikati lafız, mana, hüküm, maksad ve mesaj ayrımı içinde ele almıştır.

    Lafız-mana-maskat!

    Lafız, mananın taşıyıcısır. Dolayısıyla lafzı ve lafzın taşımış olduğu manayı esas almayan hiçbir yorum sahih ve sahici olamaz. Yukarıdaki üçlü tasnif içinde “zorunlu anlam” dediğim şey buna tekabül eder. Bazı ayetler hüküm ihtiva eder. Ayeti anlamlandırırken hükmü de merkeze koymak zorundayız. Hükmü de bu zaruri anlamın içine koyabiliriz.

    Maksad en önemli unsurdur. Ayetin nüzul toplumunda işlemiş olduğu fonksiyon, bir başka tabirle hangi derde derman olduğunu maksadı üzerinde yapılacak yorumlarla anlayabiliriz. Birden çok maksad ortaya konabiliyorsa -ki İlahi kelamın en önemli özelliğidir bu- bunların toplamını “mümkün anlam” kategorisi içinde değerlendirebiliriz.

    Ve mesaj. Mesaj ise Kur’an’ın nüzulünün tamamlanmasından sonra kıyamete kadar yaşayacak insanlar için geçerli olan muhtemel anlamlardır.

    Şimdi, “Kur’an öğretme karşılığında maddi kazanç elde edemez, para alamazsınız!” yorumu işte bu muhtemel anlam kapsamında Kur’an’ın mesajından çıkartılabilen bir yorum olabilir ancak. Ama bu demek değildir ki bu Allah’ın emridir. Hayır, Allah’ın Yahudilerin kendi kitaplarından zikredilmiş olmasına rağmen İslamın hak olduğunu kabullenmemesini bildiği ayetten çıkartılan yorumdur.

    Açayım isterseniz: “Allah’ın ayetlerini az bir fiyata karşılığında sattılar/satmayın.” Lafızdır.

    “Muhatapları Yahudiler Allah’a ve Resulullah’a inanmayı dünya hayatına ve onun geçici nimetlerine değiştirdiler.” Manadır.

    “Baki hakikatleri geçici dünyevi menfaatler uğruna satmayın. Aklınızı başınıza alın, dünya hayatı geçicidir, baki olan ahiret hayatıdır, Allah’tır. Sarih emirdir.” Hüküm de diyebiliriz.

    Asıl olan ahirettir!

    “Dünyayı ihmal etmemekle birlikte asıl olan ahirettir, Allah’a inanmak, Peygamberini kabullenmek, emir ve yasaklarına uymaktır.” Maksaddır.

    “Kur’an hiçbir dünyevi maksada feda edilmemelidir. Velev ki bu geçimini sağlamak için elde edeceğiniz bir kazanç bile olsa.” Bu da mesajdır.

    İşte bu mesajdan hareketle -kabul etme ya da etmeme muhataplarına kalmış- ‘Kur’an öğretimi karşısında kazanç sağlamak bana göre caiz değildir’ diyebilir bir kişi ama bunu Allah’ın kesin emri olarak sunamaz. Kendi şahsi görüşüdür. “Konjonktürel şartlar böyle düşünmeye beni sevkediyor!” diyebilir. Bu ayeti de ona delil olarak sunabilir, ayetin anlam katmanlarından biri bu olabilir yorumunu yapabilir.

    “İhlası kazanmaya mecbur ve mükellefiz”

    Sadece Kur’an öğretme değil bunu çok daha geniş bir perspektifte de ele alabilir. Mesela, Allah’ın dinine hizmet kapsamında. Bediüzzaman’ın ifadeleri içinde hizmet-i imaniye ve Kur’aniye çerçevesinde. Nitekim Bediüzzaman meseleyi böyle ele almış ve benim iki yazıda anlatmaya çalıştığım hakikati bir paragrafla ete kemiğe bürünmüştür.  Der ki Bediüzzaman: “Elbette, herkesten ziyade, bütün kuvvetimizle ihlâsı kazanmaya mecbur ve mükellefiz. Ve ihlâsın sırrını kendimizde yerleştirmek için gayet derecede muhtacız. Yoksa, hem şimdiye kadar kazandığımız hizmet-i kudsiye kısmen zayi olur, devam etmez; hem şiddetli mes’ül oluruz. وَلاَ تَشْتَرُوا بِاٰيَاتِى ثَمَنًا قَلِيلاً âyetindeki şiddetli tehditkârâne nehy-i İlâhîye mazhar olup, saadet-i ebediye zararına, mânâsız, lüzumsuz, zararlı, kederli, hodfuruşâne, sakîl, riyâkârâne bazı hissiyat-ı süfliye ve menâfi-i cüz’iyenin hatırı için ihlâsı kırmakla, hem bu hizmetteki umum kardeşlerimizin hukukuna tecavüz, hem hizmet-i Kur’âniyenin hürmetine taarruz, hem hakaik-i imaniyenin kudsiyetine hürmetsizlik etmiş oluruz.”

     

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Kürtler devlete karşı yalnız kaldı; her Türk utanç duymalı!

    Kürtler devlete karşı yalnız kaldı; her Türk utanç duymalı!


    MAHMUT AKPINAR | YORUM

    Diyarbakır’da kafe işleten Ramazan Şimşek, “Kafemde Kürtçe hizmet vereceğim!” dediği için sabah baskınıyla gözaltına alındı, ev hapsi ve yurtdışı yasağıyla bırakıldı. Memleketi kendilerine tapulu sanan Kemalist teyzeler, amcalar şimdilerde Suriyelilere, Afganlılara sarsalar da, hala Kürtçe konuşanlara “Bölücü!”, dindarlara “Mürteci!” tepkisi vermeye devam ediyorlar. “Burası Türkiye, ya Türkçe konuş veya defol!” diyerek Türklerden çok önce bu topraklarda var olan halkları kovma cür’eti gösterebiliyorlar.

    Bir zamanlar dindarların ve Kürtlerin haklarını savunan “İslamcı!” AKP iktidarında Kürtlere zulüm eksilmeden devam ediyor. Seçilmiş belediye başkanları görevden alınıp kayyımlar atanıyor, siyasetçiler uydurma gerekçelerle hapse atılıyor. Dindar kadın ve erkekler için 28 Şubat’ı aratan tutuklamalar var. Devlete çöreklenen Ulusalcı-İslamcı ittifakı, iki cenahın kötü taraflarını alıp en kötüyü ürettiler. 

    Kürtlerle Türklerin ilk tanışması Abbasiler döneminde, Büyük Selçuklular döneminde Irak ve Suriye’de oldu. Türki halklar Anadoludan önce, 9. asırda Suriye ve Irak’ta yaşıyorlardı. Selahattin Eyyubi, Türklere göre Türk, Kürtlere göre Kürt, Araplara göre Arap kabul ediliyor. Her unsur Kudüs’ü Haçlılar’dan geri alan bu kahramana sahip çıkmakta yarışıyor. Ulusçuluk o dönem önde olmadığı için Selahattin Eyyubi unsuriyete önem vermiyordu. Fakat şu muhakkak ki Selahattin Eyyubi’nin ordusu ve halkı, Araplardan, Kürtlerden ve Türklerden oluşmaktaydı.

    Anadolu’da Türklerle Kürtlerin İttifakı, stratejik birlikteliği Malazgirt Savaşı’na uzanır. Müslüman Kürtler Hristiyan Bizans’a karşı 1071’de Selçuklu ordusuna destek vererek zaferin kazanılmasında önemli rol oynamışlardır. Anadolu’nun İslamlaşmasına, Türkleşmesine Kürtlerin de katkısı olmuştur. Öte yandan Selçuklu Sultanı Melikşah, Kürtlerin yaşadığı toprakları “Kürdistan” olarak ilk ananlardandır.

    Keza 16. yüzyılda Yavuz Sultan Selim’in Safevilerle mücadelesinde Kürtler ve İdris-i Bitlisi açık şekilde Osmanlı’nın yanında yer almıştır. Sonraki dönemlerde de Kürtler büyük ulemalar çıkarmış, tasavvuf alanında günümüze kadar hep etkili olmuştur. Milliyetçiliğin arttığı, bağımsızlık faaliyetlerinin yükseldiği dönemlerde Kürtler Osmanlı’ya sadık kalmışlardır. Anadolu’nun işgalinden sonra başlatılan Milli Mücadele ile ilan edilen Misakı Milli “Kürtlerin ve Türklerin yaşadığı sınırları” ihtiva etmektedir. Bugünkü Suriye’de Kürt ve Türkmen nüfusun yaşadığı yerler, Irak’ta Musul vilayeti bu gerekçeyle Misakı Milliye’nin (Milli Yemin) içinde yer almıştır. Kürtler Çanakkale’de, Yemen’de asker verdikleri gibi, sırtlanların ülkeyi sardığı dönemde milli mücadeleye katılmışlardır.

    Gerek Osmanlı döneminde gerekse Osmanlı’nın yıkılmasını müteakip Kürtler farklı bir yaklaşım içine girmemişlerdir. Birinci Meclis’te ve 1921 Anayasası’nda onurlu, eşit birliktelik devam etmiş, Meclis’te diğer unsurlar gibi Kürt milletvekilleri de yer almışlardır. Ancak İkinci Meclis’le ve Mustafa Kemal’in tek adam haline gelmesiyle şartlar değişmeye başlamış, tekçi, ulusalcı bir devlet kurulmuştur. Milli mücadelede milletin kazandığı başarılar sadece Mustafa Kemal’e bağlanarak Kemalizme dayalı yeni bir ulus inşa süreci başlatılmıştır. Cumhuriyet boyunca Kürtler yok sayılmış, dilleri yasaklanmış, denklemden dışlanmışlardır.

    Cumhuriyet’in ilk yıllarında Kürtler’de bugünkü anlamda bir ulus bilinci olduğunu söyleyemeyiz. Kürt kimliğini koruyan bölgedeki medreseler ve din âlimleri olmuştur. Yıllarca medreselerde Arapça ve Kürtçe eğitim verilmiş, Kürtçe bugünkü gibi hayatın dışına itilmemiştir. Tek Parti döneminin katı seküler politikalarına, dini eğitimi yasaklayan uygulamalarına ilk itirazlar dindar Türklerden ve dindar Kürtlerden gelmiştir. Yeni Cumhuriyet Müslüman Türklerden gelen talepleri “irtica”, “gericilik” diye bastırırken, Kürtlerden gelen talepleri “eşkiyalık” “Kürtçülük”, “ayrımcılık” olarak nitelemiş ve bastırmıştır.

    1978’de kurulan PKK ile birlikte Kürtlerde sadece ulusalcı damar yükselmemiş, dini duyarlılık da azalmıştır. Dini önderler yetiştirmiş, tasavvuf erbabı üretmiş, İslami yönü güçlü Kürtleri PKK, Tek Parti’nin toplumu zoraki dönüştürmesine benzer dönüşüme uğratmıştır. 1980 darbesi sonrası bölgede Kürtlere yapılan eziyetler, işkenceler, aşağılamalar PKK’ya can suyu olmuş, Kürt ulusçuluğunu da güçlendirmiştir. Maalesef son 50 yılda iktidarlar, partiler değişmesine, demokratik bazı gelişmeler yaşanmasına rağmen Kürtleri yok sayan, dışlayıcı, politikalar değişmemiştir.

    Bazı Kürtlerde ayrı bir devlet kurma iddiası olsa da Kürtlerin büyük kısmının talebi, Türkiye’de insanca ve eşit vatandaşlar olarak yaşamaktır. Ancak yıllarca buna yol verilmeyip baskı, dışlama devam edince, demokratik ve hukuki mücadele kanalları da tıkanınca, “Bağımsız, ayrı devlet olmaksızın Kürtlere rahat yok!” anlayışı güç bulmaktadır. Aradan geçen onca yıla, değişime rağmen ülkede hala Kürtçe konuşmak, Kürtçe eğitim almak, “Kürdüm!” demek, köylerin Kürtçe isimlerini kullanmak büyük problem görülüyor. Kürtseniz “potansiyel terörist” oluyorsunuz. Devletin propagandası, medyanın dili nedeniyle Kürtlere karşı olumsuzluk, şartlı yaklaşım mevcut. Oysa yeryüzünde Kürtlerle Türkler kadar içiçe geçmiş başka halklar bulmak zordur. Kürtlerin büyük kısmı artık batı Anadolu’da yaşıyor ve evlilikler, ortaklıklar çok yaygın. PKK ile TSK arasındaki çatışmalara, olumsuz propagandalara rağmen son 40 yılda evlilikler, akrabalıklar, ortaklıklar daha da arttı.

    İşte tam bu noktada Türklere düşen bir ayıp var. Kendisini Türk hisseden, “Türküm” diyenlerin bazı şeyleri sorgulamaları gerekiyor. Şahsi olarak ülkeyi benden çok seven, ülkenin gelişmesi, kalkınması, halkın refahı, huzuru için benden öte çaba sarf eden, kafa yoran Kürtlerle karşılaşıyorum ve utanç duyuyorum.

    Neden?

    Çünkü 1000 yılı aşkındır birlikte yaşadığımız, beraber acılar çektiğimiz, işgallere uğradığımız, mücadeleler verdiğimiz, Türkiye Cumhuriyeti’ni beraber kurduğumuz bir halkın çocukları ana dilini konuşamıyor, kendi çocuklarına öğretemiyor. Bu bir suç kabul ediliyor ve Kürtler dertlerini anlatamıyorlar. Hakkını arayan Kürt şiddete bulaşmadığı halde “terörist”, “ayrılıkçı” olarak etiketlenebiliyor.

    Kürtlerin önemli bir kısmı PKK’yı sevmez, haz etmez. Yıllarca PKK bölgede “anarşist” grup olarak görüldü. Ancak devletin çözüm üret-e-memesi, Kürtlere sağır kalması nedeniyle PKK halk tarafından tedricen ve kerhen kabul görmeye başladı. Devletin güvenliği sağlamakta, halka huzur üretmekte aciz kalması nedeniyle PKK, bölgede Stalinist yöntemleri de kullanarak kontrol inşa etti, gençleri devşirdi.

    Şimdilerde dindar Kürtler dahi “Örgüt Kürtlerin hakkını koruyor!” diye PKK’yı kabul edilebilir bulmaya başladı.

    Maalesef makul, barışçı Kürtler devlete karşı verdikleri mücadelede yalnız kaldılar. Türk aydınlar, yazarlar ve toplum kesimleri Kürtlerin yanında yeterince ve güçlü şekilde yer almadı. Anadili konuşma, öğrenme, Kürtçe eğitim alma gibi en insani, en doğal haklarını bile savunamadık. Kürtlere yıllarca: “Demokratik ve siyasi mücadele verin, dağlarda savaşmak yerine düz ovada siyaset yapın!” dediler. Ama seçilmiş siyasi liderler hapse atılırken, belediye başkanlarının yerine kayyımlar atanırken Türkiye toplumu ve aydınları devleti yönetenlere, “Bunları yapamazsın!” diyemedi.

    Federatif bir yapı kurmak veya ayrı devlet olmak reel şartlara, ortama bağlı gelişecek durumlardır. Şahsen Kürtlerin Türkiye’den ayrılmasına karşı çıkıyorum, birlikte daha güçlü olacağımızı, böyle bir ayrılığın her iki tarafa zarar vereceğini düşünüyorum. Dahası ben Türkiye’nin, yurt dışındakiler dahil tüm Kürtleri kucaklayan, sahiplenen politikalar geliştirmesine taraftarım. Yani Türkiye’nin Türklerin olduğu kadar Kürtlerin de anayurdu, devleti, ülkesi olması gerektiğini düşünüyorum.

    Farklı siyasi talepler tartışılabilir, itiraz edilebilir. Ancak dil, kimlik gibi kültürel haklar en temel insan haklarıdır ve tartışmaya açık değildir. İslami açıdan bakarsanız da her dil Allah‘ın ayetidir. İnsanların dilini, kültürünü, kimliğini yasaklayamazsınız. Hucurat (13) suresine göre Allah “tanışalım, bilişelim” diye bizleri farklı farklı yaratmıştır. Allah’ın yarattığı bir kimliği, dili diğerinden aşağı göremez, küçümseyemez, yok edemezsiniz.

    Doğal süreçler içinde bazı fay hatları kırılır, değişmeler olur. Ama bir sosyal mühendislik çerçevesi içinde Lazların, Kürtlerin, Süryanilerin veya başka azınlıkların dillerini yok edemez, varlıklarını, kimliklerini silemezsiniz. Bu demokratik, insani ve İslami açıdan fevkalade sakıncalıdır, problemlidir. Kürtçenin Türkçe kadar normalleştirilmesi bir eğitim dili, hatta resmi dil olması gerekmektedir. İsteyenlerin bu dille eğitim alabilmesinin, konuşabilmesinin, yazabilmesi önündeki tüm engeller kaldırılmalıdır. Türkiye’de Kürt olmanın olumsuzlukları düzeltilmeli, Kürtler bu ülkenin eşit, onurlu vatandaşları olduklarını hissetmelidirler.

    Türkiye sınırları içinde var olan her topluluk ve onların dilleri, kültürleri, kimlikleri saygıyı, korunmayı hak etmektedir. Yezilerden, Süryanilere, Ermenilere, Rumlara kadar bütün azınlıklara borcumuz var. Ama 1000 yıldır beraber, iç içe yaşadığımız, Milli Mücadeleyi birlikte verdiğimiz Kürtlerin dahi dillerini konuşmaktan, kimliklerini ifade etmekten mahrum edilmeleri en başta Türk aydınların, siyasetçilerin ayıbıdır, utancıdır. Hakkari belediyesine kayyım atanması bir gasptır. Halkın iradesine, demokrasiye, seçimlere en büyük saygısızlıktır. Fikir namusu olan herkes buna itiraz etmelidir.

    Türk toplumunda farklı olana, ötekine karşı hastalıklı bir tutum, zenofobik bir yaklaşım var.  Bu ucube hal ülkenin ekonomisinden adaletine, güvenliğine kadar her her alanı olumsuz etkiliyor.

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • AKP’yi CHP bile kurtaramaz; 1 saat 30 dakikalık görüşme!

    AKP’yi CHP bile kurtaramaz; 1 saat 30 dakikalık görüşme!


    NECİP F. BAHADIR | YORUM

    Ankara klasik siyaseti özlemiş. Görüşmeler, buluşmalar bile heyecana neden oluyor. Esrarını koruyan Meral Akşener’in Erdoğan görüşmesi hakkında hala komplo teorileri havada uçuşuyor. Akşener Ankara’dan ofis bakıyormuş ve siyasete yeniden dönecekmiş. Kurucusu olduğu İYİ Parti’nin tabutuna son çiviyi çakmak için belki. Akşener siyasi bir mevta…

    Sinan Ateş’in eşi Ayşe Ateş’in görüşme trafiği de ilginç. Parti liderlerini turluyor. Bahçeli, Erdoğan’ın görüşmeyi kabul etmesi üzerine, “İstediğiyle görüşür.” dedi ve vizeyi verdi. Keşke, “Ayşe hanımla ben de görüşmek istiyorum.” diyebilseydi. Acılı eş Ayşe Ateş’in çığlığına kulak verebilse, sözünü dinleyebilseydi. Erdoğan görüşmesine ‘yeşil ışık’ yakmakla yetindi.

    İsteyerek mi?

    Bahçeli rahat değil. Erdoğan’ın Özel’le görüşmesinden de, Ayşe Ateş’i kabul etmesinden de son derece huzursuz. Sözleri başka şey, gözleri başka şey söylüyor. Siyasette gündem tamamen Erdoğan’ın görüşme trafiklerine kaymışken, Bahçeli’nin en yakınındaki isim bir fotoğraf paylaştı. Ama ne fotoğraf… Bahçeli bu kez subliminal mesajını şarkı türkü sözleriyle değil fotoğraf üzerinden gönderdi.

    Kime? Tabii ki Erdoğan’a.

    Fotoğrafta derisi iyice pörsümüş eli ve yüzüğü görünüyor Bahçeli’nin. Firuze renkli taşıyla kıymetli olduğu anlaşılan yüzüğün üzerinde ise ‘Allah bana yeter’ yazıyor. Bu ancak kırgınlığın, gönül koymanın bir ifadesi olabilir. Bahçeli din ile içli dışlı biri değil. O yüzüğün üzerindeki ifadenin öncelikle kalpte yazılı olması lazım. Yazılı mıdır? Bilemem ama ben ‘tanıklık’ etmem, edemem.

    Bahçeli içine sindiremiyor!

    Ahiret ve hesap gününe inanan bir insanın asla tevessül etmeyeceği haksızlıklar, hukuksuzlar ve adaletsizliklerin bir ayağı, belki de esas ayağı MHP… Dolayısıyla Bahçeli… Keşke yüzükteki cümlenin tezahürlerini, Bahçeli’nin yaşamında ve MHP’nin politikalarında görebilseydik. ‘Bana yeter’ dediği Allah’ın adaleti emrettiğinin de farkında olsaydı. O yazı sadece yüzüğün üzerinde kalmasaydı keşke.

    Dili ne söylerse söylesin MHP lideri Bahçeli, Erdoğan’ın Özel ve Ateş görüşmesinden memnun değil. Kabullenmesi içine sindirdiği anlamına gelmez. Bu kırgınlık günün birinde kalpten çıkar eyleme ve siyasete dökülür. Ve Bahçeli, “Benden bu kadar… Haydi seçime!” diyebilir. ‘G’ gününe doğru koşar adım gidiyor. Ortaklar arasındaki yüzüğe kadar tırmanan bu problem ‘gönül almayla’ giderilemez. Bir değil, iki değil…

    Çok birikti. Bahçeli ağzına kadar doldu. Taşması an meselesi.

    18 yıl sonra Erdoğan, CHP Genel Merkezi’ne gitti. 40 gün önceki görüşmenin iade-i ziyareti için. Özgür Özel, Erdoğan’ı aşağıya kadar inerek kapının önünde karşıladı. İkili Atatürk’ün gözlerinin önünde basın mensuplarına poz verdi. Görüntü ve fotoğraflara baktım, Erdoğan’ın yüzündeki yorgunluk ve huzursuzluk dikkatimi çekti. Yılların yorgunluğu mudur yoksa ziyaretten hoşnutsuzluk mudur?

    AKP’yi CHP de kurtaramaz!

    Erdoğan’ın Özel’le görüşmelerini isteyerek, içtenlikle yaptığını sanmıyorum. 31 Mart’ın bir sonucu bu. Eğer AKP 31 Mart’ta bozguna uğramamış, ikinciliğe düşmemiş olsaydı, Erdoğan asla CHP yanaşmaz, Özel’le görüşmezdi. 18 yıl boyunca görüşmediği gibi. İktidarını birkaç yıl daha sürdürebilmek için bir oyun planı var. Bu buluşmalar hep plan ve strateji gereği. Kime yarıyor AKP’ye mi CHP’ye mi? Erdoğan’a yaramadığı kesin. AKP’yi CHP de kurtaramaz.

    Özel’in bir ‘oyun planı’ var. Ve onun ki daha gerçekçi… Erdoğan biterken, Özel yeni başlıyor. Onun için acelesi yok, her adımı stratejik ve geleceğe dönük. Erdoğan’a ise panik ve dağınıklık hakim. Geleceği değil günü kurtarmanın peşinde.

    İlk görüşmeye ‘boş koltuk’ skandalı damgasını vurmuştu. Günlerdir ‘oturma düzeni’ tartışılıyor. CHP ne yapacak? Bu kez koltukların hepsi doluydu. Erdoğan ile Özel eşit konumda oturdu.

    Odadaki fotoğraflar gözlerden kaçmadı.  Özellikle biri… Gezi fotoğrafı (üstte) Erdoğan’ın sağ tarafına yerleştirilmişti. O fotoğrafın özellikle orada durduğu anlaşıldı. Erdoğan’a bir mesaj mı? Evet…

    Nitekim cumhurbaşkanlığının servis ettiği görüntüde gezi fotoğrafının kadrajdan çıkarılması dikkat çekti. Erdoğan’ın talebi miydi yoksa ekibinin işgüzarlığı mı? Belli ki görüşmenin gezi fotoğrafının gölgesi altında gerçekleşmesi AKP’yi rahatsız etti. Oysa ev sahibinin tercihini saygıyla karşılamaları gerekirdi. Kırpmak, fotoğraftan silmek ergen bir tavır? AKP gibi bir partiye yakışır da siyasete yakışmaz.

    Bahçeli rahatsız!

    40 gün önceki görüşme somut sonuçlar doğurdu. 28 Şubatçı Çetin Doğan ve arkadaşları, yaşlılık ve hastalık gerekçesiyle Erdoğan tarafından serbest bırakıldı. Mevzuat öyle gerektirdiği için değil… Özel’in ricasına cevap vermek için. Bir bakıma jest. İlk buluşma siyasi olarak da Ankara’nın havasını değiştirdi. Yeni sürece Erdoğan ‘yumuşama’, Özel ‘normalleşme’ dedi. Bahçeli ise dayanamadı “Ne yumuşaması!” diye cevap verdi. ‘Ulan’ demediği kaldı.

    MHP Lideri iade-i ziyaretin hemen öncesinde de mesajını göndermekten geri durmadı. Grup konuşmasında “Normalleşme bekleyen malum zihniyet…” dedi.

    Normalleşme, yumuşama bekleyen hatta isteyen ve bunun çaba harcayan kim? Erdoğan ve Özel… Bahçeli her ikisine de ‘malum zihniyet’ diyerek hoşnutsuzluğunu bir daha gösterdi. Ziyaret trafiği Bahçeli faktöründen bağımsız yorumlanamaz. Hariçten gazel okumuyor, içeriden dişlerini gıcırdatıyor.

    Erdoğan – Özel görüşmesi 1 saat 30 dakika sürdü. İlkine göre biraz kısa olsa da bu süre bir iade-i ziyaret kapsamının çok ötesinde. Mutlaka siyasi anlamı ve sonuçları olacaktır. Özel’in ajandası dolu… Emekli maaşları, asgari ücret de var gündeminde, çay ve buğday fiyatları da… Ve tabii Osman Kavala ve arkadaşları da… Görüşme sırasında teleferik kazasından dolayı tutuklanan CHP’li Kepez Belediye Başkanı tahliye edildi. Bu da maddelerden biriydi. Tahliye haberinin içeriye Özel’e not olarak iletildiği sosyal medyaya yansıdı.

    Osman Kavala, bardağı taşıran son damla olabilir!

    Muhalefet partileri iktidara siyasi meselelerle ilgili düşüncelerini yazılı veya sözlü aktarabilir. Ama sorunların çözümü için iktidar ortaklarıyla masaya oturur. AKP’nin iktidar bileşenleri var. En başta MHP… Ekonomi gibi Gezi mahkumları gibi sorunları muhalefetle müzakere etmek siyasi geleneğin dışında. Ve mevcut siyasi atmosferin anormalliğini gösterir. Temel konuların Erdoğan ile Özel arasında konuşması ve karara bağlanması bana biraz garip geliyor.

    İkinci Erdoğan – Özel zirvesi acaba ne tür sonuçlar doğuracak? Normalleşme yoluna bir taş daha mı döşenecek, yoksa havanda su mu dövülecek? Kavala ve arkadaşlarının esareti son bulacak mı? Bu soruların cevabını görmek için beklememiz gerekecek? Sadece biz değil MHP de bekliyor pusuda. Kavala, Bahçeli’nin bardağını taşırabilir.

    Erdoğan, Özel’den sonra Sinan Ateş’in eşi Ayşe Hanım’la bir araya geldi. Ayşe Ateş’in tek derdi var; cinayetin aydınlatılması. Siyasi ayağının ortaya çıkarılması. Yargının görevini yapması. Bahçeli bu görüşmeden memnun kalır mı? Ayşe Ateş sürekli MHP’li üst düzey isimleri işaret ediyor. Bunları Erdoğan’a söylememesi mümkün mü?

    Değil. Cevap şimdilik ‘yüzük’, sonra parmak yani ‘erken seçim kartı’…

     

     

     

     

     

     

     

     

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • En kötüsünü henüz görmedik!

    En kötüsünü henüz görmedik!


    M. NEDİM HAZAR | YORUM

    Bugün çok derinlemesine olmasa da gündelik politik gelişmelerin ışığında sosyal ve toplumsal bir tarih okuması yapacağız. Bunun sebebi, geçtiğimiz hafta sonu yapılan Avrupa Parlamentosu seçimlerinin neticesine biraz daha geniş ve farklı bir perspektif oluşturma çabası diyebiliriz.

    Önce AP seçim sonuçlarına kısa bir göz atalım…

    2024 Avrupa Parlamentosu (AP) seçimleri, Avrupa genelinde önemli siyasi değişiklikler ve aşırı sağ partilerin yükselişi ile dikkat çekti. Seçimlerin en önemli sonuçlarından biri, merkez partilerin zayıflaması ve aşırı sağ partilerin güçlenmesi oldu. Bu durum, Avrupa’nın siyasi yapısında kayda değer bir değişimi işaret ediyor.

    Avrupa’daki aşırı sağ partilerin başarısının ardında, toplumun sinir uçlarına dokunan popülist mesajlarla destek toplama stratejisi yatıyor. Wilders, Meloni ve Le Pen gibi liderler, uzun süre boyunca sabırla bekleyerek toplumun sorunlarına basit ve etkileyici çözümler sunma konusunda ustalaştılar artık. Bu partiler, özellikle sosyal medya platformları üzerinden kısa ve vurucu mesajlarla geniş kitlelere ulaşmayı başardı.

    Seçimlerdeki bu değişim, Avrupa genelinde istikrarı tehdit eden bir unsur olarak görülüyor. Özellikle Hollanda’da Geert Wilders’in zaferi ve Polonya’da Viktor Orban’ın Ukrayna ile ilgili politikaları, Avrupa Birliği’nin bütçe ve dış politika konularında zorlu bir süreçten geçeceğine işaret ederken Slovakya’da popülist lider Robert Fico’nun güçlenmesi ve diğer bazı ülkelerde benzer eğilimler, Avrupa genelinde aşırı sağın etkisini artırdığı tescillenmiş oldu.

    Bu seçimlerde, 400 milyon seçmenin oy kullanma hakkına sahip olduğu, ancak seçime katılım oranının geçmişte olduğu gibi düşük kalabileceği öngörülmüştü. Nitekim bir önceki seçimlerde yüzde 54 olan katılım oranının bu sefer yüzde48’e kadar indiği tahmin ediliyor. Katılımın düşüklüğü aşırı sağın yükselmesindeki etkenlerden sadece biri.

    Sonuçlar çok enteresan oldu. Fransa’da Ulusal Birlik (RN) ve Halk partisi (EPP) gibi faşist partiler oy oranlarını ve sandalye sayılarını artırırken İtalya’da açıkça faşizm hasretiyle tutuşan Giorgia Meloni’nin İtalya’nın kardeşleri Partisi (FDI) ilk sırada çıktı. Almanya’da faşist ırkçı parti AFD yükselmeye devam etti.  Avusturya ve Almanya’da yeşiller, farklı ülkelerdeki sağ tandanslı demokrat merkezciler Renew Europe ve Almanya’daki şansölye Olaf Scholz’un partisi EPP kan kaybetmeye devam etti.

    Fransa Cumhurbaşkanı Macron istifa etti ve parlamentoyu feshedip erken seçim kararı aldı. Belçika’da başbakan istifa etti.

    Sonuç olarak, 2024 Avrupa Parlamentosu seçimleri, Avrupa genelinde aşırı sağın yükselişi, merkez partilerin zayıflaması ve demokratik temsilin sorgulanması gibi önemli dinamikleri beraberinde getirdi. Bu değişimlerin, Avrupa’nın gelecekteki siyasi ve ekonomik istikrarı üzerinde ciddi etkiler oluşturacağı ise muhakkak.

    Şimdi filmi biraz geri saralım ve 100-130 yıl öncesine gidip sosyolojinin temelini oluşturan nedensellik perspektifiyle bir okuma yapmaya çalışalım.

    Dünya’nın küresel anlamda monarşiyi yaşadığı yılların final kısmı insanlık açısından hayli dramatik, hatta trajik geçti ki yaşanan Birinci Dünya Savaşı, bir nevi monarşilerin yaptığı son hamleler olmuştu.

    İlk şansölye ünvanını da almış olan Otto von Bismarck, Almanya’nın birleşmesinden sonra Avrupa’da denge politikaları gütmüş, ancak onun bıraktığı miras, sonrasında gelen liderler tarafından agresif politikalara dönüşmüştü. Kaiser Wilhelm II, Almanya’nın son imparatoruydu ve agresif bir dış politika izledi.

    Onun döneminde Almanya, militarizmini artırdı ve dünya çapında sömürge imparatorluğunu Wilhelm’in agresif dış politikaları ve deniz gücünü artırma çabaları, özellikle İngiltere ile Almanya arasında bir silahlanma yarışına neden oldu. Bu, Avrupa’daki güç dengesini bozdu ve ittifakların katılaşmasına yol açtı.

    Bir diğer despot monark Franz Joseph I, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun imparatoruydu. İmparatorluk içindeki çeşitli etnik grupların bağımsızlık hareketlerini bastırma çabalarıyla tanınıyordu. İmparatorluk içindeki milliyetçi hareketler ve bunların baskı altına alınması, özellikle Balkanlar’da ciddi huzursuzluklara neden oldu. Franz Ferdinand’ın suikastı, savaşın fitilini ateşleyen olaylardan biri olarak kabul edilir.

    Rusya’ya bakacak olursak. Çar Nicholas II, Rus İmparatorluğu’nun son çarıydı ve otokratik bir yönetim sergiledi. Onun baskıcı rejimi, Rus halkı arasında büyük bir hoşnutsuzluk dalgası oluşturdu. Rusya’nın Balkanlar’daki Slav halklarını desteklemesi, Avusturya-Macaristan ile Rusya arasında gerilimlere neden oldu. Ayrıca, iç politikadaki zayıflıklar ve 1905 Devrimi, Çar Nicholas’ın halk desteğini kaybetmesine yol açtı.

    Fransa’nın başkanı Raymond Poincaré, Almanya’ya karşı sert bir dış politika izledi ve Almanya’nın tekrar güçlenmesini engellemeye çalıştı. Fransa’nın Almanya’ya karşı aldığı sert tutum ve ittifaklar sistemi (özellikle Rusya ile) Avrupa’daki genel gerilimi artırdı. Poincaré, Almanya’ya karşı savunmacı bir politika izlese de, bu tutum çatışmayı kaçınılmaz hale getirdi.

    Birinci Dünya Savaşı, bu baskıcı liderlerin agresif politikaları ve ulusal çıkarları uğruna yürüttükleri stratejiler sonucu patlak verdi. Her liderin kendine özgü hedefleri ve yöntemleri, sonunda dünya tarihinin en yıkıcı savaşlarından birine yol açtı.

    Tarihsel bir okuma yaptığımızda toplumların her ne kadar kaderlerini kendi elleri ve istekleriyle şekillendirdiklerini görmüş olsak da toplumları idare eden birden çok hasta ruhlu zorbanın aynı çağda yaşıyor olması ve tabiri caizse adeta aynı hizaya gelen gezegenler gibi aynı dönümde hüküm sürmeleri dünyayı kan, gözyaşı ve acılara gömüp durdu.

    Bunun bir diğer örneği de şüphesiz 2. Dünya Savaşı…

    Hitler, Mussolini, Stalin, Tojo ve Franco gibi faşist diktatörlerin güç savaşları korkunç kayıplara sebebiyet verdi.

    İkinci Dünya savaşının 80 yıla yakın bir zaman geçti. Ve maalesef tarih bize yaklaşık yüzer yıllık bir döngü ile insanlığın benzer acıları tekrar tekrar yaşadığını söylüyor.

    Bugünkü manzaraya baktığımızda bunu görmek mümkün.

    Baş psikopat Putin, Çin’in en az Putin kadar hasta ruhlu lideri Jinping, her ne kadar onlar kadar olamasa da bizim Tayyip Erdoğan, Kuzey Kore’nin psikopat lideri Jong-un, Macaristan’da Orban, Venuzuala’da Maduro, Filipinler’de Duterte, Belarus’ta Lukaşenko, Nikaragua’da Ortega, Mısır’da Sisi, Suriye’de Esad, Kamboçya’da Hun Sen, Azerbaycan’da Aliyev, Ortadoğu’daki tüm Arap krallar, İsrail’de ruh hastası Netenyahu ve onlarca irili ufaklı diktatör…

    Bunların başta kendi toplumlarına yaşattıkları acılar, bugün dünya üzerinden yüz milyonlarca insanın yerinden, yurdundan, vatanından ayrılmasına sebep oldu. Dünya tarihinde bu kadar göçün yaşandığı başka bir devir yoktur sanırım.

    Ve bu otoriter liderlerin sebep oldukça acı tablo, medeniyetin göbeği sayılan Avrupa’yı da vurmak üzere.

    Almanya, Fransa, İtalya, İspanya gibi demokrasinin nimetini tatmış ülkeler bile kendi halkının elleriyle yönetimlerini faşist idarelere teslim etmesi ibretlik bir durum. Her ne kadar bunda, bahsini ettiğimiz İslamcı diktatörlerin ve Ortadoğu’nun zorba monarşilerinin büyük vebali olduğuna inansak bile bu böyle.

    Ve maalesef kötünün kötüsü bir durum var. Bu iç karartıcı tabloya bir de Amerika’dan Trump’u eklersek. “İnsanlık en kötüsünü henüz görmedi!” demek bile mümkün!

     

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Sömürge mi, din savaşı mı?

    Sömürge mi, din savaşı mı?


    YÜKSEL DURGUT | YORUM

    Sıklıkla tarihteki en kanlı savaşların din adına yapıldığı düşünülür ama aslında durum öyle değil. Tarih boyunca yapılan savaşların hepsi daha çok dünyevi sebeplerle gerçekleşti. Ortaçağ’da Haçlı Seferleri gibi savaşlar, aslında ekonomik ve güç politikaları için yapılmıştı. İspanyol Engizisyonu gibi adı kutsallık içeren savaşlar da seküler çıkarlarla iç içeydi.

    Ölü sayıları tam olarak bilinmese de, eskiden yapılan savaşlarda günümüzdeki modern savaşlara kıyasla daha az insan ölmüştü. Birinci Dünya Savaşı’nda 40 milyon, İkinci Dünya Savaşı’nda ise 50 milyondan fazla insan hayatını kaybetmişti. Stalin döneminde SSCB’de, Amerika’nın verilerine göre 20 milyondan fazla insan katledildi. Kamboçya’da Pol Pot’un yönetimi altında 2 milyon kişi soykırıma uğradı.

    Yakın tarihte, dini adımlarla yapılan savaşlar o kadar kanlı değildi. Yugoslavya savaşlarında 140 binden fazla, Irak ve Suriye’deki İslam Devleti teröründe 35 binden fazla insan hayatını kaybetti. Hindistan ve Pakistan’ın bölünmesi sırasında yaşanan çatışmalarda ise 1 milyondan fazla kişi öldü.

    Bu kayıplar, modern savaşlarla kıyaslandığında küçük gibi görünebilir, ama gerçekte kardeşin kardeşe, komşunun komşuya döktüğü kan ve yaşanan acılar derin bir yaradır.

    İsrail-Filistin savaşının sömürgeci bir savaş olduğu açık. İsrail, Filistin’in adalet ve insan onuru üzerine koyduğu şartları asla kabul etmiyor. Ancak bu kavganın temeli karşılıklı dini imalarla dolu. Filistinlilerin çektiği acı, Müslümanlar tarafından İslam aleminin acılarıyla özdeşleştirilmiş, İsrailliler ise kutsal metinlere dayanan bir hak iddia ediyor. 

    Tarihteki savaşların ve cinayetlerin sebebinin sadece din yüzünden gerçekleştiği kesinlikle doğru değil. Sıklıkla tekrarlanan bu efsaneden kimlerin fayda sağladığı açıkça ortada.

    Seküler siyaset, aydınlanma idealleri veya komünizm gibi projeler, insan hayatını sadece istatistiksel bir veri olarak görür. Buna karşılık, din, her bireyin ruhunun eşsiz olduğuna ve ölümden sonra yaşamın değerli olduğuna inanır, örneğin şehitlik kavramında olduğu gibi. Bu bakış açısı, seküler ideolojilere karşı güçlü bir alternatif sunar.

    Savaşların neden olduğu acılar sayılarla ölçülemez. Ancak Gazze, insanoğlunun yok edilişinin sergilendiği bir müzeye dönüştü. İnsanların yıkıma ve kötülüğe eğilimi, zevke olan düşkünlükleri kadar doğal. Bu yüzden Gazze, adeta ölüm dürtüsünün bir müzesi oldu.

    İsrail-Filistin çatışmasının, sömürgeci bir yapısı olduğunu, yani Filistinlilerin, İsrail’in insan onuru ve adalet gibi temel değerlere karşı durduğunu söylemek yanlış olmaz. Ama bu çatışma, aynı zamanda dini ve başka önemli boyutlar da içeren karmaşık bir durum.

    Neredeyse 50 yıldır, solcu enternasyonalistler Filistin devrimini dünya devriminin bir testi olarak görüyor. Aynı şekilde, Müslümanlar da yüzyıldan fazla bir süredir Filistinlilerin yaşadığı acıları kendi acılarıyla bir tutuyor ve Yahudilerin Filistin’deki hakimiyetini Müslüman dünyasının zayıflaması olarak değerlendiriyor. İsrailliler ise kendi sömürgecilik anlayışlarını, Nazi Almanya’sının ırksal üstünlük teorilerinden değil, İncil’deki kehanetlerden gelen Yahudi üstünlüğü fikri üzerine kuruyorlar.

    Geçmişte olduğu gibi şimdi de, seküler Yahudi entelektüellerin Siyonizmi dini etkilerden ayırma çabalarına rağmen, Yahudilerin Filistin ile binlerce yıllık bağının temelinin sadece Tevrat, Mişna ve Talmud’da olduğunu unutmayalım. 

    Bir yandan, İsraillilere, sömürge altındaki insanların doğası gereği antisemitik olduklarına inandıklarında şu soruyu sormak lazım: İsrail bir Hristiyan yerleşimci kolonisi olsaydı, Filistinliler sömürgecilerinden daha az mı nefret ederdi? Benzer bir soruyu da Filistinliler için dua eden Müslümanlara sorabiliriz: Filistinliler Budist ya da Sih olsaydı, ümmet Filistin’i terk eder miydi?

    Bunlar zor sorular ama zor zamanlardan geçiyoruz. İsrail askerleri Gazze’deki saldırılar sırasında, bombalanan mahallelere menorah yerleştirerek Yahudi bayramlarına soykırımcı bir alt metin eklemiştir. Bu, tüm Yahudileri temsil etmeyen radikal bir Yahudiliktir; aynı şekilde İslami militanlık da tüm Müslümanları temsil etmez. Ancak, İsrail’in sürdürdüğü savaşının dini bir yönü olduğu gerçeğini de göz ardı etmez.

    İsrail’in Gazze ve Batı Şeria’daki davranışlarına bakınca, militanca örneklere rastlamak mümkün.  Mesela, bir İsrail askerinin Yahudiliğe geçen yaşlı bir Filistinliyi yeterince Yahudi olmadığı gerekçesiyle vurduğu videodur. Video, askerin yaşlı adamın dinini sorguladığını gösteriyor ve ardından yakın mesafeden vurulmadan önce kesiliyor. Bu vahşet, on yıl önce Rakka ve Sincar’da ortaya çıkan videoları hatırlatıyor. O zaman şu soru ortaya çıkıyor: Gazze’deki soykırımın dini bir yönü mü var yoksa seküler mi?

    Siyonizm, birçok farklı yönü olan bir projedir ve zamanla çeşitli karşı akımlarla karşılaşmıştır. Başlangıçta Avrupalı Yahudilerin çölde bir devlet kurma çabası, zamanla Araplarla savaşan ve kazandıkları topraklarda hak iddia eden bir hikayeye dönüşmüştür. Son zamanlarda ise, Yahudileri atalarının toprakları için mücadele eden yerli halk olarak gösteren bir söylem öne çıkmıştır.

    Bu değişiklikler, İsrail’in dünyadaki değişen havaya uyum sağlamaya çalıştığını ve bu değişime ayak uydurmanın ne kadar zor olduğunu gösteriyor. Ancak, Filistin hikayesinin dünya genelinde yaygınlaşması ve etkileyici hale gelmesi nedeniyle, İsrail yeni söylem stratejileri geliştirmek zorunda kalmıştır. Hamas’ın son ayaklanmasından bu yana İsrail’de yeni bir anlatı ortaya atılmıştır. Bu, İsrail’in uzun süredir görmezden geldiği karanlık konuları kabul eden bir tondadır: 1947 ve 1948’de Filistin köylerindeki katliamlar, emperyal güçlerle yapılan gizli anlaşmalar ve barış anlaşmalarının manipüle edilmesi.

    Belki de artık internet çağında gerçeklerin saklanamayacağından, İsrail’de eskiden tabu olan konular artık tartışılabilir hale geliyor. Bu yeni sesin bir diğer sebebi de Filistinlilerin değişen tavırlarıdır. İki devletli çözüm yerine, genç Filistinlilerin devrimci Cezayir modelini benimsemesi, İsrail’i topraklarından sürmekten başka çare olmadığına inanmalarıdır. Bu yeni İsrailli ses, “Biz mültecileriz ve Filistin direnişi kazanırsa, başka bir yerimiz olmayacak.” diyor.

    Bu sesin arkasında trajik bir samimiyet var. Ancak, Gazze’den gelen videoları izlerken, bu topraklardaki varlıklarını korumak için soykırımın tek çözüm olduğuna inanan İsraillilerle empati kurmak zor. Freud’un dediği gibi, ölüm dürtüsü, yani insanın sadizme ve yıkıma olan doğal eğilimi, hazza olan dürtüsü kadar doğaldır ve Gazze, bu ölüm dürtüsünün bir müzesi haline gelmiştir. Ancak, bu her şeyin böyle olması gerektiği anlamına gelmez.

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Epistemolojik engel olarak ‘ikili devlet’

    Epistemolojik engel olarak ‘ikili devlet’


    Kaan Ali KORKMAZ*


    Naif Bezwan, 22 Mayıs tarihli Artı Gerçek röportajında ikili devlet kavramı üzerinden Kürdistan-Türkiye etkileşimine dair oldukça önemli değerlendirmelerde bulunmuştu. Kavram, Ernst Fraenkel tarafından Nazi Almanya’sının hukuki ve idari işleyişini anlamak için öne sürülmüş, daha sonra anti-demokratik rejimlerin karakterini ele alan tartışmalarda kullanılagelmiştir. Bu tanımlamanın literatürde yaygın bir biçimde kullanılmasının bir sebebi, belirli hukuki pratiklerin ve süreçlerin açıklanması ve anlamlandırılması noktasında işlevli bir çerçeveye sahip olmasından ileri gelmektedir. Farklı bir deyişle; devlet-siyaset-hukuk ilişkiselliğinde belirli sorulara yanıt verilmesine ve buna dayalı özgün bir teorik hattın kurulmasına yardım etmektedir. Böylelikle sorunsal, devletin ikili yapısının anlaşılması ve bu çerçeveye yerleşen pratiklerin açıklanması olarak serimlenmektedir.

    Bezwan da, bu kavramdan hareketle, özgün bir müdahalede bulunarak Türk Norm Devleti ve Türk Tedbir Devleti ayrımlarına gitmiş ve Türkiye’nin idaresine dair bir süredir inşa etmekte olduğu perspektifi açımlamaya girişmiştir. Bezwan, Türkiye’de ikili devlet teorisi için şöyle net bir tanımlama yapmaktadır: “Bununla, Türk çoğunluğu için görece genel normlara dayalı ‘rasyonel-legal’ denilebilecek bir egemenlik sistemi ve Türk olmayan halklar için de özü itibariyle tedbirlere ve olağanüstü yönetim tekniklerine dayalı bir egemenlik anlayışının hüküm sürdüğü ifade edilmektedir.” (Kürtler ve Cumhuriyet, s. 41).

    Bu noktada ikinci devletin Schmittyen bir mantıkla hareket ettiğini vurgulayan Bezwan, aynı devlet sistemi içerisinde iki homojen hukuki sistemin bütünleştiğini öne sürmektedir. Buna göre devlet Türklük Sözleşmesi’ne tabi kişiler ve topluluklar üzerindeki tasarruflarında Türk Norm Devleti iken, Türklük Sözleşmesi’nin dışındaki toplamlar açısından ise Türk Tedbir Devleti’dir. Tedbir devleti ile yasaya bağlı olmayan ve siyasal tasarruf noktasında sınırları olmayan bir yapıya işaret edilmektedir.

    Ancak bu metinde, Naif Bezwan’ın sunduğu tez ile bağlantılı olarak, ikili devlet tezinin ‘Türkiye Vakıasını’ çözümlemek noktasında bir çeşit epistemolojik engel oluşturduğu öne sürülecektir. Epistemolojik engel, bazı kuramların, belirli bir sorunsal çerçevesinde üretilen birtakım cevap ve soruların tam da sorunsalın anlaşılması önünde birer duraklatıcı haline gelmesini tarif eder. Yani bilme sürecinin iç macerasında gerçekleşen, bilme sürecinin yaşadığı bunalımları anlatan bir duraktır. Zira tam bilme mümkün olmadığından, bilme sürecinin kendisi daima bilgi nesnesi üzerindeki teorik işlemin devam etmesini, soruların güncellenmesi ve tartışmanın alışkanlıklardan kurtulmasını gerektirir. Bu yolla kavramın literatürdeki önemine yönelik mütevazı bir soru sormaya çalışılacaktır.

    SORUNSALIN ORTAYA KONULUŞU

    Bezwan’ın ikili devlet kuramının sorunsalı, tam da devletin işleyiş kipliklerinin açıklanması sorusu çerçevesinde kümelenir. Tartışmanın odağındaki soru, devletin hukuki eşitlik düzleminde topluluklara vaat edilmiş olan eşit davranışı neden hayata geçirmediği noktasında düğümlenir. Yani devlet, yasada vurgulanan a priori eşitlik nosyonunu belirli pratiklerinde ve bu pratiklerin oluşturduğu teamüllerde uygulamaktan imtina etmektedir. Literatür, bunun sebebini sömürgecilik ve sömürgesellikte aradığı gibi, Bezwan ve birçok araştırmacı bu noktada Türklük Sözleşmesi kavramına başvurarak, sözleşmeyi bir ayırıcı olarak yerleştirmektedir.

    Bir adım daha geri atarak Türklük Sözleşmesi’nin devletin pratiklerinde belirleyici bir ahit olduğunu teslim eden ikili devlet kuramı, bu sözleşmenin pratik ve kurumsal yansımasında tedbir ve norm devletlerini bulur. tedbir devleti, yasanın askıya alındığı ve bağlayıcı sınırları olmayan pratikler bütünüdür. Diğer tarafta norm devleti, tam da liberal hukuk yorumunda belirtildiği gibi, olması gereken kiplikte yani yasanın çizdiği sınırlar içinde hareket eder. Böylelikle pratikler önceden bilinebilir ve kavranabilir. Görüldüğü üzere hukuk bu noktada belirli toplulukların devletle yaptıkları ahite içkindir. Bu ahidin ismini ise ihtişamlı Türklük Sözleşmesi oluşturur. Özetlemek gerekirse devletin davranış kipliklerini açıklamak için başvurulan teorik arka plan Türklük Sözleşmesi, hukuki norm ve hukuki norm-dışılık kavramlarıyla inşa olunur.

    Bu durumda tartışmanın köken dinamiklerine yeniden göz atmamız gerekir: Köşe taşlarını hukuki normun üstünlüğü beklentisi ve normalin hukukiliği algısı, bununla bütünleşik olarak devletin bazı pratiklerinin hukuk-dışılığının yarattığı marazın oluşturduğu sözleşmeci kuramın kuramsal çerçevesi siyaset biliminin baskın yorumlarından birisini oluşturur. Özellikle sözleşmecilik mevzubahis olduğunda sorun giderek büyümektedir. Bu metnin sınırlarını aşsa da kısaca şu söylenebilir: Hobbes dışında sözleşmeci kuram, toplumu oluşturduğu varsayılan bireylerin birbiri arasında kabul ettiği ve bu yolla yetkilerini kendi içlerinden doğan daha büyük bir yapıya devrettiği eşit-zemin kuramıdır. Hobbes bu yorumu materyalist ufkuyla aşar: Sözleşme egemeni bağlamaz!

    Ancak Türklük Sözleşmesi kuramında egemenin sözleşmeye dahil topluluklara davranışında görülen şey tam da sözleşmenin karşılıklı bağlayıcılığıdır, ki bu sözleşmeci kuramın en zayıf karnıdır. Ancak bilindiği üzere böyle bir sözleşme yoktur, teamüllerin yarattığı fiktif bir kurgudan öteye bir şey olmadığından, egemeni bağlayacak herhangi bir yaptırım gücü yoktur. Burada bağlayıcı olan egemenin rıza üretmeye dayalı beklentisi ise -ki bu başlı başına bir tartışmadır- rıza yalnızca ahde vefadan doğmaz, rıza üretme makinesi olarak devletin rıza üreteceği çeşitli yolları ve kanalları her daim mevcuttur.

    Son kertede devletin pratiklerinin açıklanması tam da sözleşmeci kuramın bağlayıcı liberal hukuki yorumuna dayanır. Yanlış anlamayı peşinen önlemek için belirtmek gerekir: Liberal-hukuki yorum bu noktada bir eleştiri olarak değil, yorumun bağlı olduğu geleneğini işaret etmek için vurgulanıyor. Nihayetinde bu kuram devletin pratiklerini ele alırken, devletin bir normal bir de normal dışı davranış kipliği vardır varsayımına yaslanır. Bu normal dışı davranış kipliği özellikle belirli gruplar üzerinde çok daha sık ve süreklidir.

    Türkiye özelinde, umumi müfettişliklerinden olağanüstü hâl bölge valiliklerine kadar hukukileştirilen bu özel pratikler normal-devletin norm-dışı bir kurumsallaşmaya doğru ilerlemesine işaret eder. Bu da tedbir devletidir ve tedbir devleti olağan hukuki yolları/durumları kendisi için bağlayıcı olarak görmez. Bu durumda soruyu, cevaplardan yola çıkarak yeniden düşünmek gerekir: Neden Kürdistan söz konusu olduğunda devlet, normal hukuku askıya almayı alışkanlık haline getirmiştir? Bezwan bu soruya güçlü bir yanıt vermektedir:

    Eğer Kürdistan coğrafi olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin hükümranlığı altındaki topraklardan çok uzak bir kıtada olsaydı veya Kürtler sözgelimi Türkiye’den çok uzaklarda deniz aşırı bir coğrafyanın meskûnları olsaydı, muhtemelen İkili Devlet yani aynı egemenlik dairesi içinde farklı rejimlerin ihdas edilmesi ihtiyacı hasıl olmayacak ve başka yönetim usullerden söz ediyor olacaktık. Eğer Kürtler bir göçmen toplumu ya da küçük bir azınlık olsaydı, yani yaşadıkları coğrafyayla bağlantılı uzun bir tarihleri, kolektif hafızaları, sosyolojik derinlikleri, kendini yönetme pratikleri, siyasal bilinç ve örgütlenmeleri olmasaydı muhtemelen bu mesele ya total bir asimilasyonla ya da belki de bir takım azınlık haklarının verilmesiyle bir çözüme kavuşmuş olacaktı. Ancak böyle olmadığı için geriye başlıca iki seçenek kalıyor: Ya Kürtlerin siyasi ve hukuki olarak tanınarak ülke yönetimine ortak olması ya da doğrudan yönetimin gerektirdiği birleşik bir siyasi, ekonomik, askeri bir rejimle denetim altına alınmaları. Bütün bunları normal bir yönetimle sağlamak mümkün olmadığına göre İkili Devlet bunun sonucu ve gereği olarak ortaya çıkmakta, inkâr, asimilasyon, eliminasyon tedbirleri üzerine inşa edilmiş doğrudan bir yönetim aygıtı olarak tezahür etmektedir.

    Bu noktada karşımıza doğrudan idare kavramı çıkmaktadır. Dolayısıyla kavramsal çerçevedeki eksikliği oluşturan hukuk-dışılık negatif tanımının yerine, pozitif doğrudan idare eklenmektedir. Yani olumsuzlayıcı tanımın yerine pratiğin kendi tanımı konmaktadır. Bazı noktalarda hukuki idare bazı noktalarda doğrudan idare mevcuttur.

    Soru tekrar güncel bir şekilde kendisini dayatmaktadır: Devletin pratikleri, doğrudan idare ve hukuki idare kavramlarının cevaz verdiği farklı pratikler bütünüyle açıklanabilir mi? Diğer taraftan doğrudan idare neden kendisini hala hukuki bir tarzda ortaya koymaktadır? Yani umumi müfettişliklerinden OHAL uygulamalarına sürekli bir biçimde hukuki bir forma kavuşmayı denemektedir, peki ama neden? Doğrudan idarenin hukukiliği, liberal-hukuki yorum açısından geçersiz olsa da kendisini hala hukuki biçimde ortaya koyma ısrarının sebebi nedir?

    EPİSTEMOLOJİK ENGEL KAVRAMI VE ‘İKİLİ DEVLET’İN GÖRMEYİ ENGELLEDİKLERİ

    Epistemolojik engel, bir sorunsalın anlaşılması önündeki birtakım bilgi yapılarını işaret eder. Bunu, Bachelard şöyle tanımlar: “Bilimsel bir çabayla edinilmiş bilgi bile eski gücünü yitirebilir. Kesin ve soyut soru eskir, somut yanıt ise kalır. İşte o zaman, zihinsel etkinlik tersine döner ve tıkanır. Sorgulanmayan bilgi epistemolojik bir engelle kuşatılır. Daha önce yararlı ve güvenilir olan entelektüel alışkanlıklar, zamanla araştırmaların önünü tıkamaya başlayabilir.” (vba). Bu durumda daha önce ise yarar olan bilginin, belirli bir bağlamda sorunsalın anlaşılmasının önünde engel oluşturabilecek alışkanlıklara dönüşebileceği söylenebilir.

    Ancak epistemolojik engel kavramı bir çeşit yanlış anlaşılma ya da yanlış bilmeyi değil, belirli bir sorunsalın anlaşılması ve teorik olarak ortaya konmasının önündeki doğru-bilinen bilme biçimini ve bilgi yapılarını tarif eder. Yani bu noktada pozitivist anlamda bir doğru-yanlış dikotomisinin ötesinde, bilme sürecinin kendisine ilişkin bir tartışma mevcuttur. Zira bir sorunsal ampirik olarak değil yalnızca teorik somutta ortaya konabilir.

    İkili devlet tartışmasında ortaya konan teorik somut, tam da başlangıçta hedeflenen devletin idari ve hukuki pratiklerinin açıklanması sorunsalıdır. Bu sorunsal çevresinde kümelenen soru ve yanıtlardan türetilmiş olan ikili devlet kuramı, kendi içerisinde kendi sorunsalını gölgelemektedir. Çünkü kavram, yanıt olarak işlevli ve yaygın kullanıldığından, pratiklere ilişkin tüm soruları soğuran bir teorik pozisyona yerleşmiştir. Bu noktada ikili devlet, iki ayrı homojen pratikler bütününden oluşan bir devlet tanımını zorunlu olarak dayatmaktadır. Bu sayede Kürdistan’daki ve Türklük Sözleşmesi’nin dışındaki tüm topluluklar açısından yaygın ve homojen olan tedbir devletine özgü doğrudan idare tekilleştirilmektedir.

    Dolayısıyla bu yaklaşım tek devleti ikiye bölerken, ikiye bölünmüş idare teknikleri içerisindeki farklılaşmaları/bölünmeleri açıklamaktan uzak kalmaktadır. Farklı bir deyişle; ikili devlet, tam da aslında yola çıktığı sorunun yanıtlanmasını gölgede bırakacak şekilde açıklama üretmektedir. Devletin farklı kipliklerde işleyen pratiklerini açıklamak için çıkılan yolda, devletin tüm icraatlarını iki ayrı sepette toplayan bir hukuki yorum ortaya çıkmaktadır. Zira bu noktada devletin pratiklerinin bölünmesi, zaten önceden varsayılan bir normal hukuk ve bununla tezatlık içeren hukuk-dışılık açısından düşünülmektedir. Ancak, bu noktada verili kabul edilen hukuk yorumu açıkça liberal hukuk yorumudur. Bütün toplumsalı ve mücadeleleri önceleyen bir norm hukuku varsayan bu yorum, normu a priori varsayarak toplumsal mücadelelerin belirli dengelerinin etkisini görmezden gelir.

    İkili devlet tezi hukuki normu önceden verili ve olması gereken kabul ettiği müddetçe elbette her yerde bir norm ve bir tedbir görebilir. Örneğin Süleyman Soylu torbacıların bacaklarının kırılması talimatı verdiğinde de var olan şeyin norm devleti değil tedbir devleti olduğunu söyleyerek bu sorundan kurtulabiliriz. Ancak yasa ve yasanın pratiği tartışması her zaman zaten uygulayıcı sorunuyla bütünlük oluşturur. Yasanın yorumu kime kalmıştır sorusu tam da bu sorunun merkezini oluşturur. Örneğin üniversitelerin hukuk sınıflarında ilk elden öğretilen şeylerden birisi olan takdir yetkisi bir çeşit hukuk yorumlama yetkisidir. Peki, pratik sürecin böyle gerçekleştiğini söylemek mümkün mü? Örneğin suçtan şüphelenen mekanizmanın mahkeme olmadığını, mahkemenin önüne giden suç isnadının ve delillerin toplanmasının yargı aygıtından bağımsız olduğunu düşündüğümüzde tekrar soruyu sormak gerekmez mi?

    Kimin hırsız kimin kleptoman olduğuna karar verecek olanın çoğu durumda mahkeme olduğunu düşünürüz örneğin. Ancak, bu kararın verilebilmesi için gerekli durumun oluştuğunu varsayan mekanizmanın da aslında yasayı yorumlayarak hareket ettiğini görmek gerekir. Zira polis suçu tanır. Tam da tanıması gerektiği için tanır, zira o toplumsal düzenin sürmesi için gereken müdahaleye her daim hazır olmalıdır.

    Elbette bu kısa ve yetersiz tartışma bizi bir yere götürmez. Ancak şuna işaret etmek istiyorum: Yasanın var olması ve onun yorumlanması arasındaki ilişki zaten belirli mücadelelerin sonucudur. En nihayetinde devlet her durumda yasanın yorumunu yapacak aygıtlarla donatılmış olduğundan, esasen bir yanda normlarla diğer yanda tedbirle işlemesini gerektirecek aygıtsal bir bölünmeye sahip değildir. Her somut durumda zaten yasanın yorumunu yapma yetkisi elindedir.

    Diğer taraftan ikinci sorun ikili devlet kuramının, devletin bütün pratiklerini açıklayıcı çerçeve olarak hukuki tartışmayı esas almasıdır. Yani norm devleti hukuka uyan, tedbir devleti bununla uyumsuz olanı açıklamaktadır. Bu noktada elbette Fraenkel’in liberal yorumunun etkisi çok büyüktür. Ancak tartışmanın öteki yüzünde yer alan Schmitt bu konuda çok daha nettir. Hukuk siyaseti belirlemez, aksine siyaset hukuku belirler. Siyasal İlahiyat’ta Schmitt açık sözlülükle anayasalarda pandomim yapan devleti göreceğimizi vurgular.

    Burada Fraenkel ile Schmitt arasındaki tartışma hukuki olan ile siyasal olan arasındaki ilişkidir. Fraenkel yasayı önden verili kabul eden liberal bir pozisyon tuttuğundan, olması gereken yasa ve ona göre yorumlanan ya da yorumlayan pratikler arasında bir ayrım güderken, Schmitt tam da bu pozisyonun tersine yerleşmiştir. Çünkü Schmitt haklı olarak siyasalın her durumda hukuku öncelediğini, çünkü siyasal mücadelelerin kendisinin zaten hukuki düzeni kuracak bir durum yaratabileceğini söylemektedir. Yani aslında ikili devlet tartışması siyasalı hukukun belirlenimi altında düşünen bir hukuk ideolojisi üretmektedir.

    Son kertede bir epistemolojik engel olarak ikili devlet, tam da devletin pratiklerinin çoğulluğunu, aygıtlarının farklı yoğunlaşma derecelerini ve ona özgü varoluş kipliklerini anlamayı imkansız hale getiren bir düalizm üretmektedir. Yani devlet ya yasaya uyan pratikler bütünü olarak homojen bir norm devletidir ya da bununla çelişen tedbir devleti.

    Ancak, gün geçtikçe açığa çıkmaktadır ki devletin Kürdistan’da icra ettiği pratiklerin ve kullandığı aygıtların ehemmiyeti farklılıklar arz etmektedir. Örnek vermek gerekirse; Şırnak uzunca bir süredir devletin özel olarak yoğunlaştığı bir yerdir. Bununla birlikte Şırnak Belediyesi’nin kendisi de giderek artan bir önemdedir. Bu sebeple özellikle Şırnak’ta kayyım uygulamasına nazaran daha öncelikli pratik, belediyenin siyasal yolla kazanılmasına öncelik verilmesidir.

    Peki yasayla bağlı olmayan tedbir devletinin neden hala yasayla belirlenmiş bir seçime girmeyi denediğini, neden hala bu seçimlere gereksinim duyduğunu ve kayyıma yaslanmadığını açıklamak zordur. Zira aynı devlet bir önceki dönemde Kürdistan’da birçok belediyeye kayyım atarken, Şırnak Belediyesi’ni yine siyasal yollardan kazanmıştı. Elbette denilebilir ki Şırnak’ta yaşanan şey, zaten belediyeyi kazanabilecekleri noktada kayyımla uğraşmak istememeleridir. Ancak kaçırılmaması gereken gerçek şudur, Şırnak’taki çaba, kayyım atamak zorunda olmamaya dönük bir çabadır. Kürdistan içerisindeki çoğul pratikler, ikili devlet teorisinin tıkandığı noktalardan biridir.

    Bu örneğin dışında devlet uzunca bir süredir Kürdistan’daki idare tarzında dönüşümler yaşamaktadır. Türk devletinin Kürt coğrafyasının sınırlarında yer alan ilçelere dönük tedbirleri, yalnızca doğrudan idarenin insafına bırakılan (yeniden) hukukileştirilmiş pratiklerden ziyade, kendi siyasal oyun kuralları içinde bir kazan/kaybet mantığının devrede olduğuna dair somut emareler vermektedir.

    SONUÇ

    Epistemolojik engel kavramı bu metinde tam da açıklama gücü yüksek iki ana kuram için öne sürülmektedir. Bunlardan ilki, ikili devlet kuramı ve ikincisi de sözleşmecilik kuramı. Esasen; her iki kavram da modern sosyo-politik pratiğin belirli veçhelerini açıklamakta kuvvetli roller üstlenmiş ve sosyal bilimlerin disiplinler bazında gelişmesine imkân sağlamıştır. İnkâr edilemez şekilde birçoklarının açıklamakta zorlandığı teamülleri anlaşılır kılmıştır.

    Fakat, ikili devlet kavramı devletin tüm pratiklerini iki homojen kategoriye indirgeyerek (norm ve tedbir devletleri üzerinden) görme eğilimi üretmekte ve her birinin kendi iç bölünmelerinde gerçekleşen süreçleri görünmez kılmaktadır. Kürt illerinin geleceği açısından giderek şekillenen yeni durum olarak diğer parçalarla sınırlarda geliştirilen devlet politikası, örneğin Van’la farklılaşmaktadır.

    Yani Türk devleti, Kürt coğrafyasındaki müdahalelerini de yalnızca norm ve tedbir ayrımına dayanarak değil, geniş bir eylem sepeti içerisinden oluşturmaktadır. Böylelikle devletin esasta yalnızca tedbir devleti ya da doğrudan idare olmadığı, kurucu misyonlarla pratikler geliştirdiğini söyleyebiliriz, ki bu hem tedbir devletini hem de doğrudan idareyi çokça aşan farklı pratikler demetinin bir arada var olduğunu gösterir. Ancak bu demet yine homojen bir biçimde dağılmaz, her durumda farklı yoğunlaşma derecelerine sahiptir.

    Öte yandan doğrudan idare ve tedbir devleti kavramları, devletin normal davranış kipliği dışında çalışmayı devletin aygıtlarında mevcut bir süreklilik haline getirdiğini vurgulamakta çok kuvvetlidir. Ancak, bu aygıtlarda mevcut pratiklerin daima hukukileştirme tarafından takip edildiğini görmeyi engelleyen bir pozisyona yerleşmektedir. Yani, hukukileşme her ne kadar liberal-normlara uygun olmasa da zaten yasanın a priori bir formu yoktur.

    Yasanın a priori formuna dair beklenti hala liberal hukuki yorumun ana beklenti olması anlamına gelir. Ki bu tehlikeli beklentiye dair başka yorumlarda bulunmak mümkünse de özetle şunu söylemek gerekir: hukuk ideolojisi, hukukun kendinde olumlu varoluşunu ve toplumun çıkarına olduğunu düşünmeyi normalleştirmektedir. Ancak toplum ve devlet arasındaki ilişkinin doğasına dair algıyı büyük oranda zayıflatan bu ideoloji, devletin topluma karşı hukuku kullanma tarzını anlamaktan fersah fersah uzaktadır. Örneğin doğrudan idare olarak anılan pratik çoğu durumda Kürt hareketinin kazanımlarına karşı hukukilik zırhına dayalı uluslararası meşruiyete yaslanmak için kendisini hukuk kılıfında dolaşıma sokmaktadır.

    Devleti düşünmeye hukuk içinden başlamak değil, hukukun pratiklerini kavramak için siyasalın içinden düşünmeyi başlamak gerekir. Böylelikle sözleşmeciliğe yaslanmış olan ikili devlet kuramı, tam da sorduğu sorunun tekrar sorulması koşullarını düşünmemizi gerektirmektedir. Devletin işleyiş kipliklerini araştırmak için başvuracağımız çerçeveyi kurmak, bu epistemolojik engelin aşılması yolunda atılacak bir adımdır. Bu vesileyle devletin pratiklerinin çoğulluğunu gözeten bir perspektif kurmak için Türk devlet aklının hangi pratikleri almaşık bir biçimde süreklileştirdiğini ortaya koymak gerekmektedir.

    Bu noktada siyasalın kurucu önceliğini gözetmeyi ihmal etmeyen bir kuramın inşası için, karşılaştığı epistemolojik engelin tarifi elzemdir. Son kertede devletin farklılaşan pratiklerini açıklamak için kurulması gereken çerçeve, bu pratiklerin çoğulluğunu ve hukukileşme biçimlerini gözetmek zorundadır. Ancak bunu açıklamak için başlanması gereken nokta devletin siyasal oyun kurallarını açıklamak ve bu yolla hukukla kurulan ilişkiyi yerli yerine oturtmaktır.

    Sonuç olarak bir epistemolojik engel, soruların tekrar gözden geçirilmesi önündeki engele dönüştüğünde, onu eleştirerek ve bazı noktalarda güçlü cevaplarını yeniden formüle ederek yaşamasına izin vermek gerekir. Tıpkı, bir ağacın kurumuş dallarını koparmanın, o ağacın ömrüne katacağı gibi, bir sorunsalın önündeki epistemolojik engeli ortadan kaldırmak, sorunsalın anlaşılması yolunda ileriye doğru bir adım olacaktır.


    Kaan Ali Korkmaz kimdir?

    18 Ocak 1997 İstanbul doğumlu. AİBÜ Kamu Yönetimi Bölümü’nde lisans eğitimini aldı. ‘Althusser’in Machiavelli Okuması’ başlıklı teziyle Yıldız Teknik Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler yüksek lisansını bitirdi. Siyaset bilimi ve siyaset teorisi üzerine bağımsız araştırmalarını sürdürüyor.

    Kaynak: Artı Gerçek
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • İmanla ölmek garanti mi?

    İmanla ölmek garanti mi?


    YÜKSEL ÇAYIROĞLU | YORUM

    Kur’ân-ı Kerim, bir çok âyet-i kerimede iman etmeyi emrettiği gibi, imanlı ölmeyi de emreder. Mesela iki âyet-i kerimede, “Sakın başka şekilde değil ancak Müslüman olarak can verin.” buyrulur. (Bakara sûresi, 2/132; Âl-i İmrân sûresi, 3/102) Aynı şekilde Hz. Musa’ya iman eden sihirbazların, “Bizi Müslüman olarak öldür.” (A’raf sûresi, 7/126) şeklindeki duası ile Hz. Yusuf’un, “Müslüman olarak canımı al.” (Yusuf sûresi, 12/101) duası da nazarımızı ölüm anına çevirir, iman ve teslimiyet içinde ruhu vermenin önemine dikkat çeker.

    Kur’ân’da mü’minlere talim edilen şu dua, sırat-ı müstakimde kalmanın hem çok önemli hem de bir o kadar zor olduğuna işaret eder: “Rabbimiz! Bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi eğriltme. Bize tarafından rahmet bağışla. Lütfu en bol olan sensin.” (Ali İmran sûresi, 3/8) Demek ki imanla, İslâm’la müşerref olma, hidayeti bulma şahıs adına büyük bir nimet ve önemli bir kazanım olsa da asıl önemli olan, istikamet üzere kalabilmek ve bu hâl üzere ölebilmektir. Nitekim Ümmü Seleme Validemiz’in bildirdiğine göre Allah Resûlü’nün (s.a.s) en çok yaptığı dualardan biri şudur: “Ey kalbleri bir hâlden bir hâle çeviren Rabbim, benim kalbimi de dinin üzere sabit kıl.” (Tirmizî, kader 7)

    Bazı hadis-i şeriflerde ise iman ile küfür arasında gelgitlerin olabileceğine dikkat çekilir. Mesela Ebu Said el-Hudrî’nin (r.a) rivayet ettiği bir hadis-i şerifte Allah Resûlü (s.a.s) bir hutbe esnasında şunları söylemiştir: “İnsanlar çeşitli hâl ve vasıflarda dünyaya gelirler. Kimisi mü’min olarak doğar, mü’min olarak yaşar, mü’min olarak ölür. Kimisi kâfir olarak doğar, kâfir olarak yaşar, kâfir olarak ölür. Kimisi mü’min olarak doğar, mü’min olarak yaşar fakat kâfir olarak ölür. Kimisi de kâfir olarak doğar, kâfir olarak yaşar fakat mü’min olarak ölür.” (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 2/61)

    Buhari’de geçen şu hadis-i şerif de aynı noktaya işaret eder: “Şüphesiz sizden herhangi bir kimse cennet ehlinin ameliyle amel eder ve o kadar ki; kendisi ile cennet arasında ya bir arşın yahut bir kulaç kalır. Kitapta takdim edilen onun aleyhine olmak üzere ileri geçer, bu sefer cehennemliklerin ameli ile amel eder ve oraya girer. Yine sizden bir kimse cehennem ehlinin ameli ile amel eder. Nihayet onun ile cehennem arasında bir kulaç yahut bir arşın kalmışken kitapta takdir edilen onun bu hâline rağmen ileriye geçer ve cennet ehlinin ameli ile amel eder ve oraya girer.” (Buhari, Müslim)

    A’raf suresinde yer alan şu kıssada, yukarıdaki hadislerde zikredilen durumun müşahhas bir örneği verilir: “Onlara, kendisine âyetlerimiz hakkında ilim nasip ettiğimiz kimsenin kıssasını anlat: O adam bu ilme rağmen o âyetlerin çerçevesinden sıyrıldı, şeytan da onu peşine taktı, derken azgınlardan biri olup çıktı. Eğer dileseydik, onu o âyetler sayesinde yüksek bir mevkie çıkarırdık, lâkin o, dünyaya saplandı ve hevasının esiri oldu.”  (A’râf sûresi, 7/175-176) Müfessirler ismini Bel’am b. Baura olarak verdikleri bu şahsın, ilim ve irfan sahibi salih bir kul olduğunu, ism-i azamı bildiğini, Allah’a giden yollar hakkında malumat sahibi olduğunu fakat daha sonra -âyette de bildirildiği üzere- şeytan ve nefsine tâbi olduğunu, neticede de yoldan çıktığını, kâfir ve azgınlar arasına katıldığını ifade etmişlerdir.

    Peki, bütün bu âyet ve hadislerin bizim için ifade ettiği anlam nedir? Öncelikle şunu anlıyoruz ki ne Müslüman bir ailede doğmak ne Müslüman bir muhitte yetişmek ne de Müslümanlığı zirvede yaşamak imanla ölmenin garantisidir. Âyetler bize Müslüman olarak ölmemizi emretse de bu, bütünüyle bizim elimizde değildir. Fakat bu konuda yapabileceğimiz çok şey vardır. Şu hadis-i şerif bu konuda bize yol gösterir: “Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz öyle haşrolursunuz.” (Aliyyülkârî, Mirkâtü’l-mefâtîh 1/332) Eğer insan, ömür boyu tefekkürle, tezekkürle, tedebbürle imanını tahkike ulaştırmaya çalışır ve onu salih amellerle, ibadet ü taatle desteklerse şüphe ve tereddütler karşısında sarsılmayacağı gibi, nefis ve şeytanın hile ve tuzaklarından da salim kalır ve böylece Allah’ın izni ve inayetiyle imanla kabre yürür.

    Bu hususu Bediüzzaman Hazretleri şöyle ifade eder: “İman-ı tahkikî ilmelyakînden hakkalyakîne yakınlaştıkça daha selb edilmeyeceğine ehl-i keşif ve tahkik hükmetmişler ve demişler ki, ‘Sekerat vaktinde şeytan vesvesesiyle ancak akla şüpheler verip tereddüde düşürebilir.’ Bu nevi iman-ı tahkikî ise yalnız akılda durmuyor. Belki hem kalbe, hem ruha, hem sırra, hem öyle letâife sirayet ediyor, kökleşiyor ki şeytanın eli o yerlere yetişemiyor. Öylelerin imanı zevalden mahfuz kalıyor.” (Bediüzzaman, Kastamonu Lakihası, s. 14)

    Burada şu hatırlatmayı yapmakta fayda var. Cenab-ı Hak, Yüce Kitabında bizlere Kendisini sık sık adil-i mutlak olarak tanıtır ve kullarına zerre kadar zulmetmeyeceğini bildirir. Aynı şekilde O’nun, yapılan zerre kadar iyilikleri bile zayi etmeyeceğini, hatta her bir iyiliğe kat kat karşılık vereceğini biz yine Kur’ân’dan öğreniyoruz. Dolayısıyla mü’min olarak doğup mü’min olarak yaşayan bir kimsenin ömrünün sonlarında küfre girmesi de, kâfir olarak doğup kâfir olarak yaşayan bir kimsenin ömrünün sonuna doğru imanla şereflenmesi de cebri olarak gerçekleşmez. Bilakis bu gibi hâdiseler onların iradelerine, tercihlerine, niyetlerine ve amellerine terettüp eden neticelerdir. Fakat bizler hangi sebebin böyle bir neticeyi hâsıl ettiğini; küfür içinde yaşayan bir insanın kalbinde Allah’ın niçin iman meşalesini yaktığını veya kazanma kuşağında yürüyen bir insanın nasıl olup da kaybettiğini tam olarak bilemeyebiliriz. Bize düşen vazife su-i akıbete maruz kalmama adına bütün bir ömrü Allah yolunda geçirmek, O’na yaklaşmak için her tür vesileyi değerlendirmektir.

    Şunu da ifade etmek gerekir ki ulema, bu tür durumların nadiren vuku bulacağını ifade etmişlerdir. Fakat bunların nadiren bile vuku bulacak olmasının mü’minler açısından önemi büyüktür. En başta bu, imanla kabre girmenin de Cennet nimetlerine kavuşmanın da kimse için kesin ve garanti olmadığını gösterir. O hâlde mü’minin yapması gereken şey, havf-reca dengesi içinde bir ömür sürmektir. Kişi nasıl bir hayat yaşarsa yaşasın, hangi günahları işlerse işlesin, Allah’ın rahmetinden ümidini kesmesi asla doğru değildir. Hakeza bir mü’min, Allah’a karşı nasıl bir kulluk yaparsa yapsın, onun, ibadet ü taatine güvenerek akıbetinden emin olması da doğru değildir. Hz. Ömer’e de atfedilen şöyle bir söz vardır: “Deseler ki herkes Cennete, bir kişi Cehenneme girecek, acaba o ben miyim diye endişe ederim. Ve yine deseler ki herkes Cehenneme, bir kişi Cennete girecek, acaba o ben miyim diye ümit ederim.” İşte havf-reca dengesi adına müthiş bir ölçü!

    Maalesef günümüzde din ve iman adına kaybedilen değerlerden biri de akıbet endişesidir. İmanı taklitten, ibadetleri şekilden öteye geçmeyen, helâl-haram hassasiyetini kaybeden, kulluk hayatında elli tür arıza bulunan kimseler dahi Cenneti garantilemiş gibi çakırkeyf bir hayat yaşayabiliyorlar. Oysaki kudsî bir hadis-i şerifte şöyle buyrulur: “Ben kuluma iki emniyeti birden vermem, iki korkuyu da birden vermem.” (İbn Hibbân, es-Sahîh 2/406) Bunun anlamı şudur: Dünyadayken ahiret adına endişe duymayan, Cennet garantiymiş gibi rahat içinde yaşayan bir kimse ahirette huzur ve emniyet içinde olamayacaktır. Buna karşılık, hesaptan, kitaptan, ahiret ahvalinden endişe eden, helal-haram sınırına riayet konusunda Allah’tan korkan kimseler ise ahirette itminan ve emniyete kavuşacaklardır.

    Yukarıdaki naslardan alınması gereken önemli bir ders de şudur: Şayet itibar son âna ise insan ahirette ölümden önceki durumuna göre muamele görecekse ve kimse de ne zaman öleceğini bilmiyorsa mü’minin yapması gereken en akıllıca şey, teyakkuz içinde bir ömür geçirmek, attığı her adımı dikkatle atmak ve her an ölüme hazır olmaktır. Ne var ki bu sanıldığı kadar kolay değildir. Zira insanda tevehhüm-ü ebediyet duygusu vardır ve bu duygu ona hiç ölmeyecekmiş gibi bu dünyada kalacağı hissini verir. İnsan ölümü düşünse bile başkasına layık görür, kendine yakıştıramaz. Ölüm düşüncesi dünya zevklerini acılaştırdığı için nefis sürekli ondan kaçmak ister. Hele ki dünya ile bağların olabildiğine kalınlaştığı modern zamanlarda. Ne var ki ölüm, kaçılması mümkün olmayan insan hayatındaki en büyük gerçektir. Ecelin vakti de belli değildir. Bu yüzden insan, hayatının her bir gününü öyle hesaplı yaşamalıdır ki ölümle yüz yüze geldiğinde “eyvah” dememeli, keşkelerle inlememelidir.

    Söz konusu âyet ve hadislerin bize verdiği diğer önemli bir ders de kullukta istikamet ve devamlılığın önemidir. Kulluğun en zor tarafı da budur. İnsanın yakaladığı kulluk çizgisini hiç değiştirmeden devam ettirebilmesi ciddi bir azim ve kararlılık ister. İnsan, hayatının bir döneminde imanı iliklerine kadar hissedebilir, ihlâs ve samimiyeti yakalayabilir, müttakiler arasına girebilir, ihsan ufkuna yükselebilir… Fakat şeytanın hile ve desiseleri, nefsin arzu ve istekleri, dünyanın cezbedici güzellikleri karşısında yakaladığı bu kulluk çizgisini sürdürmesi hiç de kolay değildir. Her daim imanı takviye etmeyi, manevî beslenmeyi, nefisle mücadele etmeyi gerektirir. Bu zorluktan dolayı olsa gerek her namazda Fatiha suresini okuyor ve “İhdina’s-sırata’l-müstakim” diyerek istikamet adına sürekli Allah’a dua ediyoruz.

    Hayatını iman ve İslâm dairesinde geçiren bir insanın küfür ve dalalete yuvarlanması bize uzak görünebilir. Gerçekten de iman ile küfür arasındaki mesafe çok uzaktır. Bununla birlikte bunun bir süreç olduğu, bir anda gerçekleşmeyeceği gözden kaçırılmamalıdır. Böyle bir süreç, cevapsız kalan şüphelerle, basit tavizlerle, küçük günahlarla başlar ve başlangıçtaki küçük bir açı giderek büyür. Bu yüzden Bediüzzaman, her günah içinde küfre giden bir yol olduğunu söyler. Çünkü işlenen her bir günah, ikinci bir günahı daha da kolaylaştırır. Duygu ve düşüncelerdeki küçük sapmalar, önlem alınamadığı takdirde giderek büyür. Kalbe yerleşen şüphe ve tereddütler giderilemediği takdirde kesin kanaatlere dönüşür. Bu açıdan insanın kulluk adına keyfiyet ve kıvamını koruması, bir yandan imanla bağdaşmayan her tür olumsuzluktan uzak durmasına, diğer yandan da imanını sürekli beslemesine bağlıdır.

    Başta zikredilen âyet ve hadislerden çıkarılabilecek diğer bir netice de şudur: Biz, kendi akıbetimizi bilemeyeceğimiz gibi, kimsenin akıbetini de bilemeyiz. Muhatap olduğumuz insanların âhir ömürlerini nasıl tamamlayacaklarını, vefat eden kimselerin nasıl öldüğünü bilemediğimiz için uhrevî durumları hakkında kesin hükümlere varmaktan da kaçınırız. Nitekim vefat eden Osman b. Mazun’un arkasından eşi, “Cennet sana mübarek olsun.” deyince, Allah Resulü (s.a.s), “Sen onun cennetlik olduğunu nereden biliyorsun?” demiştir. Hanımının, “Ya Resulallah!  O senin süvarin ve arkadaşın idi.” cevabı üzerine ise şöyle buyurmuştur: “Ben Allah’ın Resulü olduğum hâlde, bana nasıl bir muamele yapılacağını bilmiyorum.” (Buharî, megazî 45)

    Son olarak şunu belirtelim ki içinde yaşadığımız dünya sürekli olarak dinin aleyhine gelişiyor. İnsanlar her geçen gün maneviyattan, metafizikten, dinden ve dolayısıyla ahiretten uzaklaşıyorlar. Modern dünyanın meşgaleleri, zevkleri, eğlenceleri insanları öyle sarhoş hâle getiriyor ki onlara ölümü de ahireti de akıbet endişesini de unutturuyor. Çoğu insan dünyaya, dünyanın hazır lezzetlerine odaklanıyor. Günlük yaşıyor, ânın tadını çıkarmaya çalışıyor. Çokları değil ahireti yarını bile düşünmüyor. Yarınları düşünüp ağızlarının tadını kaçırmak istemiyor. Dolayısıyla imanla ötelere gitmeye, akıbet endişesine, havf-reca dengesine, istikamet içinde yaşamaya dikkat çeken mezkur âyet ve hadislerin hassaten günümüz insanlarına önemli dersler verdiği muhakkaktır.

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***