Kategori: Görüş & Analiz

Serbest Görüş farklı bakış açıları ve derinlemesine analizlerle güncel olayları ve toplumsal sorunları inceler. Uzmanlardan ve düşünce liderlerinden gelen detaylı yorumlar, eleştiriler ve stratejik analizlerle okuyuculara geniş bir perspektif sunar. Sitemiz günün önemli konularını anlamak ve derinlemesine bilgi edinmek için ideal bir kaynak.

  • Dayanılmaz hafiflik!

    Dayanılmaz hafiflik!


    M. NEDİM HAZAR | YORUM

    Prag Baharı diye yıllarca olumlandı ama Alexander Dubček liderliğinde sosyalizmi insanileştirme çabaları ve Sovyetler Birliği’nin işgali Çekoslovakya’da çok temel kırımlara sebep verdi. Milan Kundera bu dönemi 1984 yılında -bence- muazzam ele alan bir kitap kaleme aldı.

    Dört ana karakter; Tomas, Tereza, Sabina ve Franz üzerinden hem etkileyici bir varoluş ve özgürlük eleştirisi, eşi Teresa üzerinden ise aşk ve sadakat üzerine derin düşünceler, diğer kahramanlar üzerinden ise özgürlük ve idealizme dair ciddi analizler ve gözlemler içeren kitabın ismi “Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği”ydi. Kundera kitabında, Nietszche’nin “Ebedi Dönüş” kavramını kullanarak, insan hayatının hafifliğini ve ağırlığını irdelerken, bir yanda sorumluluk ve bağlılık, diğer yanda özgürlük ve hafiflik arasındaki gerilim, karakterlerin yaşadığı içsel çatışmaları derinleştiriyordu. Metafor ve sembollerle dolu olan roman insan doğasının karmaşıklığına dair önemli veriler içeriyor.

    Niyetim kitap analizi değil elbette. Ancak Kundera’nın bu kitabında herhangi bir meseleye yaklaşımda bulunurken, mesafeli davranma titizliği o kadar ön plandadır ki, pek çok okur için bu yüzden hem karakterler soğuk görünür hem de duygusal soğukluk olarak görülmüştür.

    Şurası bir hakikat; bir sınıf, otorite, ya da herhangi başka bir sosyal grup tarafından mağdur edilen bireyler, yaşadıkları olumsuz deneyimlerin ardından toplumun eleştirisine maruz kaldıklarında, bu eleştirilerin etkileri sadece kişisel düzeyde değil, aynı zamanda toplumsal normlar ve değerler üzerinde de yankı buluyor.

    Elbette bu durumun pek çok nedeni var.

    Bilgi eksikliği mesela. Daha önceki bir yazımda da ifade etmeye çalıştığım gibi, bir hafiflik duygusu var insanın hamurunda; düşene vururken çekinmemek, hatta acımamak! Vurmak için bir gerekçe olmadığı gibi, bir bilgiye bile ihtiyaç duymaz çoğu vasat insanı.

    İkinci neden önyargı olabilir… Bir toplumda artık yerleşik hale gelmiş cinsiyetçi, ırkçı, sınıfsal önyargılar mağdur olanı hem suçlamaya zemin hazırlar hem de mağduriyet anında ekstra zulüm görmesine sebep olabilir.

    Üçüncüsü bireysel ve sınıfsal haset… Mağdur olan kesim, mağduriyet yaşanmadan önce bir şekilde birilerinin hasedini çeken işlere bulaşmıştır. Hatta bir süre sonra geleceğin mağdurlarının bir şey yapmasına bile gerek yoktur, varlıkları bile mağdur edilmeleri için yeterlidir.

    Bir başka neden ise ortak suçluluk psikozu olabilir.

    Eskiden bu durum böyle değildi sanırım.

    Misalen Antik Roma ve Yunan’da, savaş ve kavga, hatta isyan kültürü önemliydi. Yenilmiş bir düşmana veya düşmüş bir savaşçıya zarar vermek, genellikle onursuz bir davranış olarak kabul edilirdi. Savaşta düşen bir düşmana merhamet göstermek ve onu öldürmemek, savaşçı ahlakının bir parçasıydı.

    Orta Çağ’da, karşımıza bir kavram ile çıkıyor bu durum; özellikle şövalyelik kültürü ve onur kavramları önemliydi bu dönemde. Bir şövalyenin düşmanına merhamet göstermesi ve düşmüş bir düşmana vurmayarak onurlu davranması beklenirdi. Aksi takdirde, bu, şövalyenin kendi onuruna leke sürmesi anlamına gelirdi.

    Osmanlı’da da benzer bir onur ve merhamet anlayışı mevcuttu. Savaşta düşmana karşı merhamet göstermek ve teslim olan düşmana zarar vermemek önemli bir erdem olarak kabul edilirdi. “Düşene vurmak” bu dönemde de olumsuz bir davranış olarak görülürdü.

    Modern toplumlarda ise “düşene vurmak,” genellikle toplumsal ve psikolojik bağlamda kullanılıyor. Bu, zor durumda olan veya başarısızlığa uğramış birine karşı acımasız ve merhametsiz davranmak anlamına gelir ki, bu tür davranışlar, genellikle toplumsal değerler ve normlar açısından kınanır normalde.

    Evet sıkıntılı kelime “normal” sanırım. 

    Normal olmayan dönemlerde bunun tam tersi, hatta gelecekte geçmiş okuması yapıldığında utanç içinde hatırlanacak örneklerle dolup taşabiliyor tarih sayfaları.

    Yazının başlığını “Düşene vurmanın dayanılmaz hafifliği” olarak ya da “Dücane sen de vur!” yapabilir, yazıyı çok daha kişiselleştirebilirdim aslında. “Ben dini aidiyetlerimi de geride bıraktım” diyen bir bahtsıza dair bambaşka bir bağlam ile seslenmek de isteyebilirdim.

    Ancak “Düşene vurmanın dayanılmaz hafifliği”nin anormal topluluklarda insanı nerelere savurabildiğini göstermesi açısından ibretliktir Dücane Cündioğlu’nun cemaat acımasızca tekmelenirken kalabalığın arasından bir iki tekme de kendisinin atmaya çalışması.

    Canı yanmaz mı cemaatin?

    Elbette yanar, ancak kavgada yumruk sayılmaz…

    Sular çekilir bir gün…

    Uzun ve yıpratıcı olur belki ama normalleşir elbet ülke.

    Orası burası yara bere içinde olanlar üflerler yaralarına iyileşsin diye.

    Dücane gibi, düşene vurmayı marifet zannedecek kadar bayağılaşanlar ise o dönem kaçar aynalardan.

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • “Anlaşmazlıklar Hiyerarşisi” | Yazık ki ne yazık!

    “Anlaşmazlıklar Hiyerarşisi” | Yazık ki ne yazık!


    AHMET KURUCAN | YORUM

    İsviçreli psikiyatr ve analitik psikoloji ilminin kurucusu olarak bilinen Carl Gustav Jung der ki: “Düşünmek çok zor. Onun için insanların çoğu yargılamayı tercih ediyor.” 

    Bu söz beni Paul Graham’ın, “How to Disagree” makalesinde dile getirdiği ve ilim dünyasında “Graham’ın Anlaşmazlıklar Hiyerarşisi” adı ile ünlenen düşüncelerini aklıma getirdi. Graham bazılarının Türkçe’ye, “Anlamsızlıklar Hiyerarşisi” diye de çevirdiği anlaşmazlıkların kök nedenlerini güzel bir piramitle açıklamış.

    Graham’a göre 7 basamaklı bu piramitin en alt seviyeden başlamak şartıyla ana başlıkları şöyle:

    • Yaftalama ve hakaret
    • Ana fikri değil onu dile getiren kişiyi ve karakterini eleştirme
    • Üslup diyebileceğimiz ifade ve yazım şekline takılma
    • Yalanlama
    • Delilleri ile birlikte karşıt argümanlar sunma
    • Muhatabının delillerini çürütme 
    • Ana fikri çürütme.

    Paul Graham’ın Anlaşmazlıklar Hiyerarşisi

    Graham ilk üç sırada yer alan şeyleri tamamen safsata olduğunu ve bununla hiçbir yere varılamayacağını söyler.

    Sonrasındaki üç sırada yer alan yalanlama, delilleriyle birlikte karşıt argüman sunma, muhatabının delillerini çürütme ile anlaşmaya ve anlaşılmaya doğru sahih ve sahici adımlar atılabileceğini ama bunun da objektif delillerle ortaya konulması ve desteklenmesini şart koşar. Eğer deliller ortaya konamazsa Türkçemizde kullandığımız bir “körler-sağırlar dövüşü” ortaya çıkar ve aslında anlaşma ve anlaşılma adına ortaya konan deliller anlaşmazlığı derinleştirmekten başka bir işe yaramaz. Herkes kendi fikrinde sabit kalır ve eğer o fikri savunanlar bir birliktelik oluşturdular ise o birliktelik arasında saflar sıklaşır.

    Pekala çözüm ne?

    Çözüm piramidin en üst sırasında yer alan ‘ana fikri çürütmede’ gizlidir. Tartışma konusu her ne ise, orada ortaya konan fikir objektif delillerle çürütülür ve hakikat arayışı içinde bu yola giren insanların eğer dertleri gerçekten bağcıyı dövmek değil üzüm yemek ise kazançlı bir şekilde tartışmadan ayrılır.

    İsterseniz bir örnek üzerinden bu 7 safhayı açalım. Örneğimiz elektrikli arabaların benzin ve motorinle çalışan arabalardan daha iyi olduğu tezi olsun.

    1-Yaftalama ve hakaret: Sesini kes ahmak.

    2-Ana fikri değil onu dile getiren kişiyi ve karakterini eleştirme (Ad Hominem): Sen ahmağın, salağın tekisin. Hayatında bir kez bile şoför koltuğuna oturmuş değilsin. Ne anlarsın arabadan. Bu konuda en son konuşacak kişi bile değilsin.

    3-Üslup diyebileceğimiz ifade ve yazım şekline takılma: Vay be! Bizim abimiz büyümüş de neler neler biliyormuş. Nerede okudun da öğrendin bunları? Herhalde konuşma ve yazma dersleri aldın. Tezini iyi savunuyor görünüyorsun ama içi boş bu söylediklerinin!

    4-Yalanlama: İnanamıyorum sana! Nasıl olur da sen asırlık geçmişi olan arabalara rağmen bu yeni çıkan, ne olduğu ve ne olacağı belli olmayan arabaları savunursun?

    5-Delilleri ile birlikte karşıt argüman sunma: Seni anlıyorum ama dünyanın yüzde 90’ı bu arabaları kullanıyor. Yan sanayileri ile birlikte araba sektörü elektrikli arabaya geçiş olursa öyle bir etkilenir ki dünyada belki milyonlarca insan işsiz kalır. Dolayısıyla düzenin böyle devam etmesi daha makul görünüyor.

    6-Muhatabının delillerini çürütme: İstersen söyle düşün, yarından itibaren bütün dünyada insanlar elektirikli arabalara geçse, alt yapı buna hazır mı? 20 yıl sonrasından bahsediyoruz diyorsun ama dünya genelinde 20 sene sonra bile olsa elektrik üretiminin buna hazır olacağını düşünmüyorum. Bak şu datalara. Afrika’da şöyle, Amerika kıtasında böyle, Asya’da böyle vb.

    7-Ana fikri çürütme: Ortada savunduğun bir ana fikir var ama bunu destekleyen argümanların hepsini teker teker ele aldım ve bana göre imkansızlığını ispatladım. Tüme varım metodu uyguladım. Böyle olunca ortada ana fikir de kalmaması lazım. Onun için sana soruyorum şimdi; benim anlattıklarım bir mana ifade etmedi mi sende? Halbuki sübjektif deliller değil objektif şeyler sundum sana.

    İlmi araştırmalarla, istatistiki çalışmaları önüne koydum. Raporlar meydanda. İsveç, Norveç vb ülkeler hariç tüm dünya devletlerinin politikaları, üniversitelerdeki ilgili bilim adamlarının, araştırma laboratuvarlarının sonuçlarını da ortada. Dolayısıyla ben böyle düşünüyorum ama tabii ki neticede karar sana ait. Sen de düşünen, insanlık için daha iyisini güzelini isteyen bir insansın. Ben burada artık susuyorum. Sen bilirsin.

    Pekala; biz tartışmalarımızı, müzakerelerimizi bu piramide göre mi yapıyoruz? Düşünce farklılıklarımızı bu çerçevede mi dile getiriyoruz? ‘Hayır!’ dediğiniz duyar gibiyim. 

    O zaman sonuç ne oluyor? Kakafoni. Her kafadan bir ses çıkıyor ama ortada ezilen hakikat oluyor. Yazık ki ne yazık?

     

     

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Fehmi Koru: Erdoğan, MHP’siz yeni bir denklem arayışında, peki Bahçeli onu bırakır mı?

    Fehmi Koru: Erdoğan, MHP’siz yeni bir denklem arayışında, peki Bahçeli onu bırakır mı?


    Gazeteci Fehmi Koru, son cumhurbaşkanlığı seçiminin bir sonraki seçimde Erdoğan’ın yeniden seçilmesi için Cumhur İttifakı’nın yeterli olmadığını gösterdiğine dikkat çekti. “İttifak küçük ortağın işine yaradığı kadar büyük ortağı sevindirmiyor” diyen Koru, “Cumhur İttifakı, bugünkü haliyle, Tayyip Erdoğan’ın veya AK Parti’nin göstereceği herhangi bir adayın, cumhurbaşkanı seçilebilmesini sağlayamayacak. Ya anayasanın değişmesi gerekiyor ya da Cumhur İttifakı’nın güçlendirilmesi… Her ikisi için de MHP’nin varlığı engel” yorumunu yaptı.

    Koru, “Lafı fazla uzatmaya gerek yok: AK Parti -ve Cumhurbaşkanı Erdoğan- MHP’siz yeni bir denklem arayışında. Beştepe’deki 1100 küsur odanın çoğunda yeni denklem üzerinde çalışmalar yürütülüyorsa şaşırmam. Erdoğan- MHP dışında ortak arama arzusunda bulunsa bile, iktidarın küçük ortağı MHP -ve genel başkanı Bahçeli- Cumhur İttifakı’ndan ayrılmak niyetinde kesinlikle değil. Hangisi güçlüyse bu açmazdan o başarılı çıkacaktır” dedi.

    Fehmi Koru, Karar‘daki yazısında MHP ile ortaklığın AKP’nin geleneksel tabanını çözdüğünü ifade etti. Koru, şunları söyledi:

    “Bir miktar oyu MHP’ye kaydı, daha fazlası ise başka partilere kaçtığı gibi, henüz kaçmayanların da yeniden AK Parti’ye oy vermelerinin önündeki engel MHP… AK Parti’nin Kızılcahamam’da yaptığı toplantıda yönetim kademelerine yönelik eleştirilerin çoğunun MHP ile ortaklık üzerine olması beklenen bir sonuçtu. Lafı fazla uzatmaya gerek yok: AK Parti -ve Cumhurbaşkanı Erdoğan- MHP’siz yeni bir denklem arayışında. Beştepe’deki 1100 küsur odanın çoğunda yeni denklem üzerinde çalışmalar yürütülüyorsa şaşırmam. İki kez CHP genel başkanı Özgür Özel ile görüşmesi elbette anlamlı, ama dahası da var: Cumhurbaşkanı Erdoğan, seçimden sonra, ihmal ettiği bazı eski arkadaşlarıyla da görüştü. ‘Eski dost düşman olmaz’ derler ya, görüştüklerinden o tanıma girenler, kendisine ısrarla Türkiye’nin içte ve dışta kaybettiği zemini yeniden kazanabilmesi için öncelikli olarak yargı alanında güncelliği hiç eksilmeyen sorunların ortadan kaldırılması gerektiğini ifade ettiler.”

    Ortağı MHP olmaya devam ettikçe AKP’nin bu konularda adım atmasının mümkün olmadığını belirten Koru, şöyle devam etti:

    “Peki, o konular çözüme kavuştulmadıkları sürece AK Parti’nin yeniden itibara kavuşması mümkün mü? Yerel seçime kadar, Cumhurbaşkanı Erdoğan, genel başkanı olduğu partinin, Cumhur İttifakı ile de sorunların üstesinden gelebileceği ve iktidarını sürdürebileceği kanaatindeydi. Daha doğrusu öyle düşündüğü görüntüsü veriyordu. Bugün durum farklı. Ne olabilir? Kanaatimi tekrarlayacağım: AK Parti -ve Cumhurbaşkanı Erdoğan- MHP dışında ortak arama arzusunda bulunsa bile, iktidarın küçük ortağı MHP -ve genel başkanı Bahçeli- Cumhur İttifakı’ndan ayrılmak niyetinde kesinlikle değil. Hangisi güçlüyse bu açmazdan o başarılı çıkacaktır. Sorunu sandık da çözebilir.”

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Kürtlerin meşru talepleri neden hep hapis cezasıyla cezalandırılıyor?

    Kürtlerin meşru talepleri neden hep hapis cezasıyla cezalandırılıyor?


    Bu makalenin özü, temelde ırkçılaştırma görüşüne dayanan baskıcı egemen grubun, diğer etnik azınlıklara göre ayrıcalıklı konumunu meşrulaştırmada nasıl bir rol oynadığı ve oynamış olduğu sorusudur.

    Her ne kadar Avrupa’da milliyetçilik ile ırkçılığı belirli coğrafi ve tarihsel bağlamlarda birbirinden ayırmak zor olmasa da, Türkiye’de milliyetçilik ile ırkçılığı birbirinden ayırmak her zaman zor olmuştur.

    Irkçılaştırma, “hakim etnik grubun” nasıl temel hakikatlık algılarına dayandığını göstermeye çalışan ve bu grubun öz imajının yapısal veya toplumsal düzeyde doğrulanması olarak hizmet eden bir perspektiftir.[1] Literatürde Kemalizm, diğer etnik grupların varlığını reddetmesi ve bazı “ırkların” diğerlerinden üstün olduğunu öne sürmesi nedeniyle biyolojik temelli ırkçılık olarak kategorize edilmektedir.

    Yeni ırkçılığın temel noktası ise, ki buna halen uygulanan devlet politikası da diyebiliriz, bir yandan Türk olmayan grupları egemen çoğunluktan farklı olarak tanımlama gücünü elinde tutmak, bir yandan da kendini beğenmiş, sorgusuz sualsiz kabul edilen ve dolayısıyla görünmez hale getirilen bir “biz imajı” yaratmaktır. Irkçılaştırma bu nedenle biyolojik olarak koşullanmış ırkçılığa göre çok daha az dikkat çekicidir, çünkü çoğunlukla dile getirilmez ve toplum üyelerinin doğal bir sınıflandırması olarak görünür.

    Irkçılaştırma perspektifinin anlaşılması açısından hayati önem taşıyan nokta, çoğunluğun (baskın egemen grubun) değer tabanını paylaşmayan azınlık gruplarını hedef almaktır. Egemen çoğunluğun uygulama biçimlerinin, etnik çizgiler boyunca kalıcı bir yabancılığın korunmasına katkıda bulunmasını amaçlamaktadır.

    Irkçılaştırma, egemen çoğunluk tarafından doğal olarak algılanan, ancak gerçekte azınlık nüfusunun topluma dahil edilmesi ve katılımı önünde aşılmaz engeller yaratan günlük uygulamalar gibi. Tıpkı Kürtlerin seçilmiş temsilcilerine mecliste Kürtçe konuşma yasağı, seçilmiş belediye başkanlarının yerine kayyum atanması ya da Kürtlerin yapacağı siyasi ve kültürel etkinliklerin engellenmesi buna birer örnektir.

    AYRIMCILIK KAVRAMI IRKÇILIĞIN YERİNİ ALABİLİR Mİ?

    Irkçılık kavramının Türk kamuoyunda kullanılmasının yaratacağı ahlaki öfke nedeniyle pek çok kişi, ayrımcılıktan bahsederek sorunun tamamını ortadan kaldırmayı tercih ediyor.

    Ayrımcılık, sosyal ve politik bir olgudur; bu, bir kişinin veya bir azınlık grubunun, politika, yasa veya eylemdeki ayrımcılık nedeniyle insan haklarından veya diğer yasal haklarından hakim grup üyeleriyle eşit şekilde yararlanamaması anlamına gelir. Çünkü Kürt temsilciler Türkiye Cumhuriyeti’nin adaleti eşitsiz uyguladığı konusunda ısrarcı; Türkler için bir yasal koruma, Kürtler için başka bir yasal uygulama. Belki de Kobanê cezaları bu uygulamaya uyuyor.

    Kürtler açısından ayrımcılık, etnik kökene dayalı adil olmayan farklı muamele olarak anlaşılmaktadır, çünkü kendilerini özdeşleştirdikleri tüm etnik, kültürel ve tarihi özellikler ya yasaklanmış ya da geliştirilmesi engelleniyor. Ayrımcılığın en önemli nedeni tam da budur, yani ayrımcılık yapanların güdüsü. Bir başka ifadeyle ayrımcılığın en önemli sebebi, yasakçı eylemleri gerçekleştirenlerin saiklerinde yatmaktadır.Türk devleti ile Kürtler arasındaki tartışmanın ana eksenini bu oluşturuyor. Çoğu Kürt de, etnik mensubiyet veya kimlik temelinde ayrımcılığa maruz kaldıklarına inanıyor.

    Ayrımcılığın dört unsuru vardır: Birincisi, bir bireye veya gruba, kıyaslandığı kişilerden farklı muamele edilmesidir. İkincisi, bu ayrımcılığın birey ya da grup açısından dezavantajlı olmasıdır. Üçüncüsü, ayrımcılığın – veya bunun sonuçlarının – ayrımcılık karşıtı mevzuatla korunmamasıdır. Dördüncüsü, sonucun kasıtlı olup olmadığına veya kasıtsız bir eylemin etkisine bakılmaksızın, farklı muameleyi meşrulaştırmanın mümkün olmadığıdır. Bu unsurların dördü de dikkate alındığında, Kürtlere Türklerden farklı davranılan bir grup haline geliyor. İkinci olarak bu ayrımcılığın birey veya grup açısından dezavantajlı olduğu açıktır.

    BAZILARI NEDEN DİĞERLERDEN DAHA ÖNEMLİDİR?

    Herkese eşit muamele etmeyi, insan haklarının daha güvenli bir şekilde korunmasını amaçladığı iddia edilen yasaların azınlık gruplara yönelik olarak tam tersi şekilde uygulanması siyasi bir paradoks değil mi? Kobanê Davası’nda Kürt siyasetçilere verilen ağır cezalar da bu iddiayı destekliyor. Kürtlerin büyük bir kısmı siyasetçilerin etnik kökene dayalı olarak haksız bir ayrımcılığa uğradığını düşünüyor. Uygulamada herkes için aynı olması gereken kurumsal düzenlemeler, belirli gruplara mensup kişilere karşı sistematik ayrımcılığa yol açmaktadır.

    Bu, İsrail’deki veya bölgedeki diğer ülkelerdeki ayrımcılığa dikkat çekmemizi zorlaştıracak. Çoğunluk ideolojisi, Türk olmayan azınlıkların korunmasız kalmasına katkıda bulunan bir konuma sahiptir.

    Olayın aynı zamanda psikolojik etkisi de var. Kobanê Davası’nda beraat eden bir siyasetçi bana şunları anlattı: “Kürtlerin liderlerini yargıladığınızda ve onları yargıladığınız gerekçeler uymadığında, sanırım diğer toplumların da onlara karşı belli bir bakış açısına sahip olduğunu hissedecektir. Hükümlülerin diğerleri kadar iyi olmadıkları ve diğerleri kadar normal olmadıkları düşüncesi hakim kılınır. Yani onlar belki Türkler kadar onurlu değiller. Öyle bir şey yaratacağını düşünüyorum ki, belki de Kürtler ile Türkler arasındaki ilişkiyi bozabilir.”

    Türkiye’deki tartışmalarda yer almayan bir argüman, gündelik yaşamdaki etnik farklılıkların önemsizleştirilmesiyle ilgili. Siyasette, iletişimde, kültürel faaliyetlerde ve diğer sosyal ilişkilerde etnik farklılıkların önemsiz olduğu konusunda ısrar etmek. Çünkü tartışmalar çoğunlukla azınlıklara milliyetçi Türk bakış açısıyla bakıyor. Onlara göre azınlıkların talepleri toplumsal bir sorun teşkil etmiyor.

    Bu tarz bir yaklaşım, Müslüman ülkelerde yaygın olan erkek-kadın ilişkisini anımsatıyor: Kadın kendine kocasının gözü ile bakmalı. Başka bir ifadeyle, erkek kadına hep şu mesajı vermek istiyor: Ben seni nasıl anlamak istiyorsam sen de kendini öyle anlamalısın.

    Egemen grubun azınlıklara yönelik talepleri de şu şekilde: Bizim sizi anlamak istediğimiz gibi siz de kendinizi anlayın. İşte dünyanın her yerinde kınanan asimilasyonun mantığı budur. Türkiye asimilasyon konusunda ikircikli davranmaktadır. Türkiye, uluslararası alanda asimilasyonu kınıyor ve Almanya, Çin, Yunanistan ve diğer bazı ülkeleri suçlayarak bu ülkelerin Türk azınlıkları asimilasyona maruz bıraktığını iddia ediyor, ancak aynı devlet Kürtleri dünyadaki en katı asimilasyon uygulamalarına maruz bıraktığını reddediyor. Bu mirası Mustafa Kemal’den devraldıklarının altını da çizmek gerekir.

    KOBANÊ CEZALARI, EGEMEN GRUBUN AZINLIĞA UYGULADIĞI AYRIMCILIĞIN BİR ÖRNEĞİDİR

    Ayrımcılık biçimlerinin anlaşılması kolaydır çünkü bunlar ceza infaz kurumunun uyguladığı haksız ayrımcılığın ifadesidir, dolayısıyla sistemsel ayrımcılık hakim grubun kendi norm yapısına dayanmaktadır ve hakim grup tarafından doğal olarak algılanmaktadır.

    Etnik ayrım çizgilerinin dışlanması yapısal düzeyde meydana geldiğinde ayrımcılık kavramı birlikte örülür. Kobanê Davası’nda Kürt siyasetçilerin ağır cezalara çarptırılması “egemen çoğunluğun zulmüne” bir örnek değil mi?

    Kürtlerin çoğu, Kobanê cezalarının etnik kökene dayalı bir boyutu olduğuna inanıyor ki bu da ayrımcılığı ifade ediyor. Sert cezalar, Mustafa Kemal döneminden bu yana aktif baskının devam ettiğini kanıtlıyor. Bu aynı zamanda, bir azınlık grubunun, karar alıcı çoğunluk grubu tarafından kasıtlı olarak baskı altına alındığının veya zulme uğradığının da bir kanıtıdır.

    Batılı yorumlar, Kürtlere yönelik cezalandırma kararını, baskın Türk çoğunluğunun aldığı kararların azınlık gruplarının çıkarlarından uzak çıkarları desteklediği ve despotizmdeki aktif baskıyı andırdığı Türk siyasetinin tipik bir örneği olarak değerlendirdi. Dolayısıyla, demokratik bir sistemde siyasi, etnik, görüş veya yaşam tarzına sahip bir azınlık grubu, karar alıcı bir çoğunluk grubu tarafından kasıtlı olarak baskı altına alınabilir veya zulme maruz kalabilir.

    Bu tartışma aynı zamanda demokratik sistemin zayıflığına da işaret ediyor. Demokraside insanlar, işleyen bir demokratik sistemin “doğru” kararlara yol açacağına inanmayı öğrenirler. Bir kararın “doğru” olup olmadığını ve neye dayanarak karar verilmesi gerektiğini belirleyen şey nedir? Bir karar elbette hakikate dayanmalıdır. Ama her zaman şu hakikat problemini yaşadık. Mustafa Kemal’in aydınlanma kisvesi altında salt etnik Türk milliyetçiliğine dayalı, merkezi ve yapay bir kimlik inşa etmesiyle hakikatları mezara gömdü, çünkü Cumhuriyetin ilkeleri toplumun kendisini hakikatlar üzerine yeniden tanımlanmasını içermiyordu. Ve bugüne kadar onun halefleri bu hakikatsizlik çizgisini takip ettiler.

    Büyük siyaset felsefecisi Alexis de Tocqueville, demokrasinin “çoğunluğun zorbalığı” olarak adlandırdığı bir duruma dönüşmesinin tehlikesini vurguladı. Aynı de Tocqueville, kısmen buna karşı çıkmanın çok zor olması nedeniyle, böyle bir zorbalığın diğer zorbalıklardan çok daha tehlikeli olduğuna inanıyordu. Belki de bu konuda haklıydı.

    Kürtler cumhuriyetin kuruluşundan bu yana dramatik ve acı bir zulüme maruz kaldılar.1923’ten bu yana Kürt siyasetçiler, Türklerle eşit şartlarda özgürlük ve eşit haklar talep ettikleri için ağır cezalara çarptırıldılar. Bunun için terörist olmakla veya benzeri akla gelebilecek en kötü özelliklerle itham edildiler. Her halükarda, suçun ciddiyeti, zorlayıcı baskının yaygın şekilde kullanılmasını pek haklı gösteremez. Çünkü bu görüş iki dünya savaşı arası dönemin egemen ırkçı ideolojisine aittir. Ve geçerliliği Kürtler tarafından hiçbir zaman meşru görülmemiştir. Kürtler suçlandıkları konuda masumdurlar. Bu bağlamda ayrımcılığı inceleyen herkes, ünlü Norveçli şair Arnulf Øverland’ın 1930’larda yazdığı şiirini gözden kaçırmaz:

    “Seni etkilemeyen adaletsizliğe bu kadar yürekten katlanmamalısın”![2]

    ÜSTTENCİ BAKIŞ

    Türklerin çoğu Kürt sorununun varlığının farkında. Ancak olumsuz tarafı, sistemik ayrımcılığa bir çözüm getirilmesinin tartışılmasına uyumlu değiller. Sistematik ayrımcılığa odaklanmak, egemen grubun kendi norm yapısında, çoğu insanın doğal karşıladığı ve egemen grup üyeleri tarafından doğal olarak algılanan kurallara ve uygulama biçimlerine doğru bir değişiklik yapılmasını gerektirir. Kürtler ve diğer azınlıklar sıklıkla, baskın egemen grup tarafından karakterize edilen “Burası Türkiye cumhuriyeti”, “Türkiye türklerindir”, “biz burada bunu böyle yapıyoruz” türünden üsttenci anlayışlarla karşı karşıya kalıyor. Egemen/baskın grubun pervasız davranışları, muhalefetle karşılaşmalarının önemli bir nedeni değil mi?

    Yukarıda değindiğim Kürtlere dayatılan zoraki asimilasyon üsttenci bakış açısına dayanır. Kürtler arasında hakim olan izlenim, Türklerle tanışmanın onların üstünlüğü, her şeyi biliyormuş gibi davranmaları ve hiçbir zaman onların seviyesine çıkamayacağı yönündedir. Hayranları ve kurbanlarıyla çevrili oldukları için herkesten daha iyi olduklarını düşünüyorlar.

    Alçakgönüllülük bu insanların sahip olduğu bir nitelik değildir. Kendilerini diğerlerinden üstün kılacak her şeyden daima gururlu ve üstün davranırlar.

    İnsan başkalarına boyun eğdirme duygusuyla gurur duyabilir mi? Bu düşünce ve duygu maalesef Türkiye’deki milliyetçi siyasetçiler arasında yaygındır. Başta Devlet Bahçeli olmak üzere pek çok milliyetçi siyasetçi, Kobanê cezalarından derin memnuniyet duyduğunu ifade ettiler.

    Cumhuriyetin kuruluşundan sonra uzun dönemler boyunca bazı kültürlerin diğerlerinden daha iyi olduğu düşüncesi hakim kılındı. Örneğin Türk kültürünün ve dilinin diğerlerinden üstün olduğu düşüncesi.

    Bu da iki hakikat algısı yarattı: (1) Kürtler, Türklerin elde ettiği eşit haklar için mücadele etti, ediyorlar, (2) Türkler Kürtleri eşit haklardan mahrum bıraktı ve neredeyse tüm kaynaklarını ayrıcalıklarını ve üstünlüklerini korumak için kullandılar, kullanıyor.

    Birçokları için birden fazla etnik kültürden oluşan bir ulus hayal etmek tuhaf görünebilir; ama çoğunluğun içinde yaşadıkları ve kendi aralarında değiştirmek istedikleri devletin tanıdığı sahte bir ideolojiyle birbirine bağlı olduğu, yalnızca milliyetçilerden oluşan bir ulus hayal etmek de çok daha tuhaf değil mi? Milliyetçilerin Mustafa Kemal’den devraldıkları tezler sahtedir, çünkü Kemalizm, farklı etnik grupların homojen Türk ulus projesi içinde birbirleriyle uyum içinde olacağını iddia eder. Bu kültürel karışımlar, kaçınılmaz olarak çatışmalara ve kanlı düşmanlıklara yol açmıştır.


    * Lillehammer Inland Norveç Üniversitesi’nde sosyoloji profesörü. ‘The Zaza Kurds of Turkey’ kitabının yazarı.

    KAYNAKÇA

    [1] Ronald Craig: Systemic Discrimination in Employment and the Promotion of Ethnic Equality. Leiden/Boston: Martinus Nijhoff Publishers, 2007.

    [2] Arnulf Øverland. «Du må ikke sove», 1937.

    Kaynak: Artı Gerçek
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • “Proje İmam Hatip’lerde öğrencilerin yüzde 60’ı deist”

    “Proje İmam Hatip’lerde öğrencilerin yüzde 60’ı deist”


    M. AHMET KARABAY | HABER İNCELEME

    Değerli akademisyen Hüseyin Bağcı‘nın uzun zamandır dillendirdiği, “Türkiye’de derin devlet Batı’nın köpeğidir!” sözü önemli bir tespit. Derin devlet denilen yapının çekirdeğini esas itibariyle bazı bürokratlar, siyasetçiler ve askerlerin oluşturduğu yıllardır anlatılır.

    Rus ve Doğu geleneği, kendisine cephe alanlardan bir şekilde hesap sormasıyla bilinir. Batılı yaklaşımda böyle bir endişe bulunmaz. Batı kafası bu konuda hayli farklı çalışır. Kendisine söz ve eylemleriyle karşı tavır alanlarla hesaplaşmayı değil, onlardan yararlanma yolunu seçer.

    Bunun konumuzla ne alakası var diyenler için şunu hatırlatmam gerekiyor. Batı için Tayyip Erdoğan‘ın henüz son kullanma tarihi dolmadı. Acı ama gerçek bir şeyin altını çizmek için bu noktayı hatırlatmak istedim.

    Turgut Özal‘ın uyguladığı politikalarla Irak’a yerleşen ABD, Erdoğan‘ın sergilediği tavırla da Suriye’yi devre dışı bırakmaya çalıştı. Irak’a yerleşmesi, İran’ın kontrolü içindi. Suriye’nin devre dışı bırakılması da İsrail’in güvenliğini garanti altına alınması esasına dayanıyordu. Bilindiği gibi İsrail, neredeyse kurulduğundan bu yana en büyük yakın düşman olarak Suriye’yi görüyordu.

    AK Parti’nin kurulma aşamasında malum bir heyetin önce Necmettin Erbakan‘a, ardından Muhsin Yazıcıoğlu‘na teklif götürdüğü, onların kabul etmemesi üzerine Erdoğan ve Abdullah Gül ile görüştükleri anlatılır. Bu heyetin, gittikleri isimlere yaptığı teklifi o dönem AK Parti’ye büyük destek veren yazar Abdurrahman Dilipak farklı ortamlarda bunun içeriğini anlatmıştı.

    Merkez Partisi’nin Kurucu Genel Başkanı Prof. Abdurrahim Karslı, kendi evinde geçen bu konuşmanın detaylarını bir televizyon programında anlatmıştı.

    Bu malum heyet, teklifin muhataplarına 3 imkan sunuyor ve bunların karşılığında da 3 talepte bulunuyordu.

    1- İsrail’in güvenliğini artırmak ve önündeki engelleri kaldırma konusunda işbirliği,
    2- Büyük Orta Doğu Projesi denilen bölgede sınırların yeniden belirlenmesine ortam hazırlamak,
    3- İslam’ın yeniden yorumlanmasında yardımcı olma.

    AK Parti ve Tayyip Erdoğan‘ın bu üç şarttan ikisini yerine getirdiği çok konu edilip yazıldı çizildi. Amacım üçüncü taleple ilgili olduğu için ilk iki konuda bugün ilave bir kelamı gereksiz buluyorum.

    DEİST İMAM HATİPLİLER

    Yakın geçmişte kardeşim bir sağlık sorunu yaşadı. Bunun sonucu olarak da ağır bir ameliyat geçirdi. Hastaneye yattığı günden itibaren taburcu olana kadar yanında refakatçi olarak kaldım. İkimiz de konuşmayı fazla sevmeyen yapılarda idik. Buna rağmen onun zihnini dağıtmak için sürekli farklı konularda konuşma konusu açmaya çalıştım. Bu dönem belki son 20 yılda konuştuğumuzdan daha fazla sohbet etme ortamı bulduk.

    Kardeşim, iktidarın proje okul olarak hayata geçirdiği imam hatiplerden birinde öğretmenlik yapıyordu. İmam hatiplerle ilgili çok şey okuyor ve duyuyordum. Proje imam hatipler ise bu okullar içinde en merak ettiğim alan idi.

    Anlattıkları içinde okul müdürlerine tanınan yetkiler en dikkatimi çeken noktalardan biri olmuştu. Okul yönetiminin, Türkiye’nin her köşesindeki başarılı olduğunu duyduğu bir öğretmenle doğrudan temasa geçebilmesi ve onu kendi okuluna aldırabilmesi çok ilginç gelmişti. Normal işleyişte bir tıkanıklık yaşanması halinde talebini doğrudan Milli Eğitim Bakanına iletip sorunu onunla çözebiliyormuş.

    Bu proje okullara öğrencilerin özel seçilerek alındığı ve bunların en iyi üniversitelere girmeleri için yetiştirildiği defalarca yazılıp çizilmişti. Konuşma sırasında Türkiye’de bir elin parmaklarından daha az sayıda olan bu okullardan mezun olanların gerçekten de çok iyi yerlere girebildiğini öğrendim.

    Benim esas merak ettiğim başka bir konun vardı. Geçtiğimiz yıllarda Düzce İlahiyat Fatültesi öğretim üyesi Fatma Günaydın‘ın Din Karşıtı Çağdaş Akımlar ve Deizm konulu sempozyumda sunduğu bildiri üzerine gündeme gelen imam hatiplerde deizm konusu idi.

    Fatma Günaydın, “temel inanç soruları” üzerine yaptığı 10 yıllık araştırmanın sonuçlarını bu sempozyumda sunmuştu. Bu araştırmadaki tespite göre genel liselerde okuyan öğrencilerin yüzde 30’u, imam hatiplerdeki öğrencilerin ise yüzde 12’si deizme kaymış durumdaydı.

    Bu araştırmanın detaylarını okuduğumdan bu yana proje imam hatiplerde durumun ne olduğunu merak ediyordum.

    Yıllarını eğitime veren ve başarılı bir öğretmen olan kardeşim, halen iktidar tarafından çok muteber görülen cemaatlerden birine mensup. Tam “İslamcı” diye nitelediğim bir yapıdaydı. Üzerinde taşıdığını düşündüğü misyonu gereği öğrencilerle teke tek temasta olmayı seviyordu. Her öğrencisi hakkında anne babasının bile bilmediği pek çok detaya sahipti.

    Kardeşim, imam hatiplerdeki deizm iddialarını sorabileceğim sahadaki kişilerden biriydi. Vereceği bilgiler belki somut bir araştırmayı yansıtmıyor olacaktı. Ama iktidarın en önem verdiği liselerden birinde görev yapmasından ve öğrencileri yakından tanımasından dolayı paylaşacağı bilgiler değerliydi.

    Yakın geçmişte yaşanan imam hatiplerdeki deizm tartışmalarını hatırlattım ve kendi okulunda durumun ne olduğunu sordum. Konuşmamızın seyri birden iki kardeşin sohbetinden çıktı ve çok derin bir yarasına basmışım gibi çok ciddi bir atmosfere dönüştü.

    “Abi biliyorsun ben meslek dersleri öğretmeni değilim. Bundan dolayı benim dersimde doğrudan bu konuların konuşulduğu ortam neredeyse hiç oluşmaz. Ama buna rağmen öğrenciler kendi görüşlerini fırsatını bulduğunda bir şekilde ifade etme yoluna gitmeyi seviyorlar. 

    Benim gözlemim bizim öğrencilerimizde deist oranı yüzde 60 dolayında. Deizm konusu ‘meslek dersi’ dediğimiz hadis, siyer, Kur’an, fıkıh gibi derslerde daha çok gündeme geliyor. Meslek dersi hocalarımızın gözlemi ise öğrencilerin yüzde 80’ine varıyor bu oran. İşin çarpıcı tarafı başarılı öğrencilerde bu oranın daha yukarı çıktığı konusunda biz öğretmenler arasında daha yaygın bir görüş var.”

    Bu bilgilerden sonra aklıma geleni sormadan edemedim. “Peki bu durumdan proje sahiplerinin ne kadar bilgisi var?” diye sordum. Proje sahibinden kastımın ülkenin tepesindeki ‘Tek Adam’ olduğunu gayet iyi biliyordu.

    Bu konuya girdiğimizden bu yana ilk kez yüzünde hafif muzipçe bir gülümseme belirdi ve “Ben rapor iletmiyorum. Ama okul yönetiminin bu sorunun da içinde olduğu konuları belli periyotlarla rapor ettiğini biliyorum.” dedi.

    Her köşe başına üç harfli market açar gibi imam hatip okulu açıldığını gördüğüm için aklımı bir soru kurcalamıyor değil. Acaba diyorum; Tek Adam ve onun yönetimi, din konusunda Batılı ülkeler gibi sistemi tersten çalıştırma yoluna mı gitti?

    Nasıl Batılı ülkeler, çoğu zaman Türkiye gibi ülkelerde, kendine şiddetle muhalifmiş gibi görünenlerle çalışmayı seviyorsa, Tek Adam da malum heyete olan hizmetinin üzüncü ayağını benzeri bir yöntemle uygulamış olabilir mi diye bir soru benim zihnimi kurcalıyor.

     

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Siyonizm ve Filistin direnişi

    Siyonizm ve Filistin direnişi


    YÜKSEL DURGUT | YORUM

    “Gidin, bu toprakları alın! Kimin bu topraklar? 

    Hiç kimsenin! Bu Tanrı’nın topraklarını alın. 

    Tanrı toprakları insanlara verir. 

    Tanrı Afrika’yı Avrupa’ya sunar. Alın!”

    Victor Hugo

    Siyonist yerleşimci-kolonizasyon zihniyetini tam anlamak için, erken dönem Avrupa ideologlarının ne dediğine bakmak gerekiyor. Birçok Avrupalı Siyonist düşünürün söyledikleri, Siyonizm’in neden bu şekilde davrandığını ve Filistin direnişinin neden kaçınılmaz olduğunu ortaya koyuyor.

    Bu uzun süreli savaş, birçok küçük savaşla devam ediyor ve zafer ile yenilgi genellikle kişisel bakış açılarına bağlıdır çünkü savaş genellikle net bir sonuç getirmez. Hamas’ın eylemleri, apartheid (ırk ayrımcılığı) düzeninin bir parçasıdır. Hamas’ı sadece bir “terörist” grup olarak görmek, baskın devletlerin gücünü kullanma şeklidir.

    Filistin tarihini ciddi bir şekilde inceleyen herkes, şiddetin 7 Ekim’de başlamadığını bilir. O güne odaklanmak, Batılı hükümetler ve İsrail tarafından anlatıyı kontrol etme çabasıdır.

    İsrail Devleti’nin kurulmasında önemli bir rol oynayan militan Siyonist Revizyonist hareketin kurucusu Vladimir Ze’ev Jabotinsky, “Toprak, fazla toprağa sahip olanlara değil, hiç toprağa sahip olmayanlara aittir. Ve bu kadar büyük bir toprak sahibi ulus karşı çıkar ki bu gayet doğal ve zorla boyun eğdirilmelidir. Zorla uygulanan adalet, adalet olmaktan çıkmaz.

    Modern Siyonizm’in kurucu babası olarak bilinen Theodor Herzl, “Biz onlara vaat edilmiş topraklara giden yolu gösteriyoruz; ve muhteşem bir coşku gücü, korkunç alışkanlık gücüne karşı savaşmak zorunda.

    İsrail, Gazze’de ve işgal altındaki Filistin topraklarında Filistinlilere karşı yavaş ve sistemli bir şiddet uygulamıştır. Bu gerçekler, Batı’nın baskın sembolü olan çirkin yerleşimci-kolonyal projeyi desteklemek için göz ardı edilmiştir.

    İsrail’in Gazze’de 8 aydır devam eden saldırıları, her türlü silahlı çatışmanın üç temel ölçütü olan; “Operasyonel, diplomatik ve stratejik” alanlarda başarısızlıklarını gözler önüne seriyor. İsrail, modern askeri donanım ve teknolojiye sahip bir orduya sahip. Hedefli saldırılar için etkileyici istihbarat yetenekleri var ama bu yetenekler şu ana kadar ‘operasyonel’ alanda bir başarıya dönüşmedi.

    Hamas, hafif piyade birliği gibi hareket ediyor. Savaşçı sayısı az ve ekipmanları sınırlı. ABD’den destek alan İsrail’in aksine, Hamas sürekli bir ekipman akışına sahip değil. İsrail, Gazze şehri ve kuzey Gazze’yi temizlediklerini iddia etse de, İsrail Savunma Kuvvetleri (IDF) hala Jabalia ve Nusairat’ta ve Hamas savaşçılarıyla yakın çatışmalar yaşıyor. Güneydeki Rafah operasyonunun, kalan dört Hamas taburunu bitirmek için gerekli olduğu söylenmişti, ama en şiddetli savaşlar hala kuzey Gazze’de devam ediyor.

    İsrail, diplomatik ve stratejik olarak zor durumda. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, Filistin’in tam devlet statüsünü büyük bir çoğunlukla kabul etti. İrlanda, Norveç ve İspanya gibi üç Avrupa ülkesi Filistin’i tanıdı, Belçika, Fransa, Slovenya ve Malta ise uygun zamanda tanıyacaklarını belirtti.

    İsrail’in Gazze’ye yönelik bombardımanları, ülkenin uluslararası alanda daha da yalnızlaşmasına yol açtı. Hamas ve Filistin İslami Cihad (PIJ) savaşçıları saklanıp tekrar ortaya çıkarak saldırılar düzenliyor. ABD istihbaratına göre, Hamas savaş sırasında binlerce yeni üye kazandı, bu da örgütün direncini artırdı.

    Siyonist kolonyalizm hedefi, devlet ve toplumu birleştirmektir. Siyonist olmak, İsrail’in Yahudi ulusal evi olması gerektiğine inanmak ve Yahudi halkını İsrail devleti ile bir tutmaktır. Bu devlet nasıl korunacak? Gerekirse, güç kullanarak.

    Jabotinsky’nin dile getirdiği gibi: “Siyonist kolonizasyon ya durmalı ya da yerli nüfusa rağmen devam etmelidir. Bu, sadece yerli nüfustan bağımsız bir güç tarafından korunarak devam edebilir.

    Bu duvar, egemenlik ve koruma için bir metafordur. Arapları boyun eğdirmek için fiziksel, hukuki, ekonomik ve askeri önlemler almaya zorlar. Mamdani, bu sorunun Güney Afrika deneyimi ile çözülebileceğini savunuyor: “Siyonizmden arındırma, devleti ulustan ayırmayı gerektirir. İsrail’in tüm vatandaşları için bir devlet olmalıdır.”

    Bu görüş, iki devletli çözümün yetersiz olduğunu ve Filistinlilerin egemenliğini tanımadan Yahudi devletini güvence altına almanın tehlikeli olduğunu gösteriyor. Hamas’ın eylemlerinin tarihi bir bağlamı var ve Filistin direnişinin neden kaçınılmaz olduğunu açıklıyor. Siyonist kolonyalizm ve ona karşı mücadele, bölgedeki çatışmanın temel unsurlarını oluşturuyor.

    Mart ayında, Polonya’nın yeni başbakanı iki röportajında da Avrupa’nın 1939’u andıran bir “savaş öncesi dönemde” olduğunu söyledi. Bu, Rusya’nın Ukrayna’daki kazanımlarına bir göndermeydi. Baltık ülkeleri her geçen gün daha da endişeleniyor. Sırbistan, Macaristan ve Slovakya gibi ülkelerde ise Rusya yanlısı liderler iktidarda. Macaristan, Haziran ayında AB’nin dönem başkanlığını da üstlenecek.

    Aşırı sağ partiler Avrupa’da Pazar günü sona eren AP seçimlerinde yükselişe geçti. Avusturya’daki Özgürlük Partisi ve Fransa’daki Marine Le Pen’in Ulusal Birliği, Rusya’yı büyük bir güvenlik tehdidi olarak görmüyor. Ancak, Rusya yanlısı ya da karşıtı olmalarına bakılmaksızın, Avrupa’daki aşırı sağ partiler milliyetçi gündemlerini ilerletmeye ve bu ölçüde AB’yi zayıflatmaya hazır. 

    ABD iç siyaseti karışık ve Başkan Joe Biden zor durumda. İsrail’i desteklerse (ki destekliyor), Demokrat Parti’nin liberal ve ilerici oylarının büyük bir kısmını kaybedecek. İsrail’e sert davranırsa, Cumhuriyetçilere ve Donald Trump’a karşı bir koz vermiş olacak. Kim kazanırsa kazansın, Amerikan siyaseti ve toplumu daha da kutuplaşacak.

    Ukrayna’daki savaş Rusya lehine devam ederse, Avrupa’nın gerçekten bir bütün olarak kalması zaten mümkün değil. 

    ABD’nin Çin ile artan rekabeti, dünya siyasetini daha da karmaşıklaştırıyor. Birbiriyle alakasız gibi görünen birçok olay, dünya sahnesinde yeni bir düzen hazırlıyor. Bu yüzden, Hamas’ı hem şu anda hem de genel olarak Filistin direnişinin ön safında görmek gerekiyor.

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Büyük düello 1 Temmuz’da: Cumhur İttifakı dağılıyor mu?

    Büyük düello 1 Temmuz’da: Cumhur İttifakı dağılıyor mu?


    TARIK TOROS | YORUM

    Seçimden sonra ikisi müstesna tamamı yenilenmiş Erdoğan kabinesi 1 yaşını doldurdu. Ekonominin başına getirilen Mehmet Şimşek, yüzde 38’le devraldığı enflasyonu ikiye katladı. Dolar 20’den 33 TL’ye, faiz yüzde 8.5’tan yüzde 50’ye çıktı. Emekli maaşları asgari ücretin, asgari ücret açlık sınırının altında. Sadece ekonomi mi?

    Türkiye, sefalet endeksinde dünyada beşinci ülke, hukukun üstünlüğü sıralamasında 117’nci sırada. Son 10 yılda okula başlayan 10 çocuktan ikisi liseyi bitiremedi. Her 100 bin kişiden 356’sı cezaevinde ve Türkiye bu oranla açık ara Avrupa birincisi. 6 Şubat 2023 Adıyaman-Hatay merkezli depremlerin yaraları sarılamadığı gibi 16 ay sonra enkaz tümüyle kaldırılmış dahi değil.

    Neresinden tutsanız elinizde kalan bir bilanço bu. İyi hiçbir şey yok.

    Vatandaşın gündemi budur. Çözülmesi gereken sorunlar devasadır, her geçen gün katlanarak büyümektedir ve bu iktidar sürdüğü müddetçe baş aşağı gidişi çevirmenin olanağı yoktur. Millet de bunun farkındadır. Gelgelelim ne iktidarda değişim, ne de muhalefette iktidarı değiştirme arzusu vardır.

    Seçime vaktinde gidilirse 4 koca yıl var. 2018 sonunda 13.95 olan hamburger menüsü 245 lira olmuş, 4 yıl sonrasını varın siz tahmin edin. Meşhur çay-simit hesabına vurursak milyonların iki yakası bir araya gelmiyor.

    Ana ve can yakıcı gündem budur esasen.

    Peki konuştuğumuz konu başlıklarına bakar mısınız: Ogün Samast’ın tesbihi, Devlet Bahçeli’nin yüzüğü, Meral Akşener’in ofisi, Sinan Oğan’ın sahalara dönüşü.

    Geçen hafta Aziz Yıldırım-Ali Koç kapışması ile geçti. Önceki haftalar da farksızdı.

    ***

    İktidar değişmeden can alıcı sorunlar çözül(e)meyeceği gibi yenileri eklenecek ve makas her geçen ay daha da artacak. Değiştirmenin iki yolu var: Ya erken seçime gidilir ya da iktidar kendi içinde çöker. İlkine ihtimal vermiyorum, ikincisi konuşuluyor.

    İki hafta önce şöyle yazmışım: AKP-MHP koalisyonunda devlet mafyalaşırken mafya devletleşti. Erdoğan iyi bildiği oyunu kurarak rejimin bu günahını ortağına yükledi. Sinan Ateş iddianamesi Bahçeli’nin istediği gibi yazdırıldı fakat oraya sokulmayan dosyalar medyaya servis edildi ve yargılama başlamadan MHP Genel Merkezi mahkum edildi. Bu cinayet, MHP’ye saplanan bir bıçak ve Saray’ın canı sıkıldıkça kanırtacağı bir silah sadece. Erdoğan’ın cinayeti çözme niyeti yok, kullanıyor.

    ***

    Son iki haftada kriz tatlıya bağlanmadığı gibi daha da büyüdü ve ateş bacayı sardı. Salı günü MHP grubuna konuşan Devlet Bahçeli, çarşamba günü yeni durum üzerine uzunca bir yazılı açıklama yapmak zorunda kaldı. Küçük ortaktaki panik ve tutuşma açıkça gözleniyor. Daha açıklamanın mürekkebi kurumadan Bursa Ülkü Ocakları’nın, Sinan Ateş’in kardeşi Selma Ateş’i iki ayrı araçla takip ettiği ortaya çıktı.

    Bitmedi: Sinan Ateş cinayetinin ardından Ankara’dan Hatay’a gönderilen ve MHP’li Olcay Kılavuz’un yakın arkadaşı olan Özel Harekatçı polis memuru Veysel Öztürk’ün, susturucu takılı silahla eşi ve iki çocuğunu öldürmesi, sonra bilgisayar ve cep telefonunu yakması, ardından intihar etmesi ve bunun 1 ay sonra ortaya çıkması, şüpheleri buraya yoğunlaştırdı.

    ***

    Bahçeli çok öfkeli. Son yazılı açıklamasının tek nedeni, Sinan Ateş davasının MHP’ye verdiği zarar ve bu gündemde tutuldukça artan hasar. 

    MHP lideri, iddianamedeki ayıklamalarla işi sağlama aldığını düşünüyordu fakat bu defa Emniyet ve İstihbarat’ın elinde cinayeti MHP’ye bağlayan sağlam deliller var ve 1 Temmuz’da başlayacak duruşmada bunlar tartışmaya açılacak.

    Bahçeli bu sebeple, “MHP duruşmada hazır bulunacak, karanlık oyunların figüranlarıyla yargı önünde hesaplaşacak.” notunu özellikle düştü. 1 Temmuz’da büyük düello var..!

    ***

    Cumhur İttifakı dağılıyor mu?

    Bahçeli’nin açıklamasının muhatabı Erdoğan ve adeta, “Temasların canımı sıksa da sineye çekerim, ortaklığı bozmam.” diyor.

    AKP buna cevap vermezdi normalde fakat bu defa verdiler. Parti Sözcüsü Ömer Çelik tweet atmış. “Güçlü siyasetlere imza atmaya devam edeceğiz” diyor ve devamla, “Bu konudaki irademiz tamdır.”

    Ankara’da büyük rejim krizi yaşanıyor.

    Bu sökük dikiş tutar mı, 1 Temmuz’daki vuruşmada anlaşılacak.

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • EURO 2024-TÜRKİYE | Bir hayal kırıklığı daha olmasın!

    EURO 2024-TÜRKİYE | Bir hayal kırıklığı daha olmasın!


    HASAN CÜCÜK | YORUM

    Türkiye tarihinde 6. kez Avrupa şampiyonasında boy göstermeye hazırlanıyor. F Grubu’nda mücadele edecek ay-yıldızlıların rakipleri Portekiz, Çekya ve Gürcistan. Grupta favori olarak Portekiz bir adım öne çıkıyor. Çekya eski gücünden uzak, Gürcistan ise tarihinde ilk kez Avrupa şampiyonasında yer alıyor. Gruptan çıkmak için ilk ikiye girmemiz veya en iyi 4 üçüncü arasına adımızı yazdırmamız gerekiyor. Kağıt üzerinde şansımız oldukça yüksek. Ancak evdeki hesap çoğu zaman çarşıya uymuyor. Bunu son iki Avrupa şampiyonasında acı bir şekilde gördük.

    Türkiye’nin Avrupa serüveni ilk kez EURO 96 ile başladı. Fatih Terim – Rasim Kara yönetimindeki milli takım, 1990 -93 arasında Sepp Piontek’in attığı tohumların meyvesini bir ilke imza atarak aldı. İlk turnuvadan evimize sıfır çekerek döndük. EURO 2000’de bir kez daha vardık. Dümende ise Mustafa Denizli. Gruptan çıkan millilerin önünü çeyrek finalde Portekiz kesti.

    EURO 2008’de ise farklı bir Türkiye vardı. Çekya karşısında 2-0’dan 3-2 galip geldiğimiz grup maçından daha unutulmazı çeyrek finalde Hırvatistan müsabakası oldu. Uzatma devrelerinin 119. dakikasında golü kalemizde gördükten sadece bir dakika sonra Semih Şentürk eşitliği sağladı. Penaltılarda gülen taraf olup, adımızı yarı finale yazdırdık. Final yolumuza Almanlar taş koydu. Saha kenarında Fatih Terim olduğu notunu düşelim.

    Fransa’nın ev sahipliğini yaptığı EURO 2016’ya sıkıntılı gittik. Pirim kavgasına, Arda Turan’ın gazeteciyi dövmesi eklenmişti. Sonuç hüsran oldu. 24 takımdan 16’sı adını ikinci tura yazdırırken, bu ülkeler arasında Türkiye yoktu. Teknik patron Fatih Terim sorumluluk alma yerine, oyuncuları basın ve kamuoyuna kurban vermeyi tercih etti.

    12 farklı ülkenin ev sahipliği yaptığı EURO 2020’ye Şenol Güneş yönetiminde katıldık. Kaliteli bir kadroya sahiptik. Hedef en az yarı finaldi. Sonuç ise tam bir hüsran oldu. Gruptaki tüm maçları kaybettik. 24 ülke arasında sonuncu olarak evimize döndük.

    Arda Güler, Milli Takım’ın en önemli silahlarından biri…

    Seyirci avantajıyla oynayacağız

    Daha önce katıldığımız 5 turnuvada kenarda yerli hocalar vardı; Fatih Terim (3), Mustafa Denizli ve Şenol Güneş. İlk kez Avrupa arenasında yabancı bir hocayla mücadele edeceğiz. Adana Demirspor performansının milli takıma taşıdığı İtalyan Vincenzo Montella, EURO 2024 yolunda Hırvatistan’ı geride bırakarak geçer not almıştı. Şimdi eleme grubu başarısını turnuvaya taşıma hedefinde.

    Türkiye, Almanya’da yaşayan 3 milyon Türk vatandaşı ve komşu ülkelerden gelecek binlerce seyirciye sahip. Ev sahibi Almanya’dan sonra en fazla seyirciye sahip ülke avantajıyla maçlarımıza çıkacağız. Seyirci desteği avantajını skora çevirebilecek miyiz?

    Genç ve dinamik bir kadroya sahibiz. Çekya’dan sonra 25,8 yaş ortalamasıyla en genç ikinci takımız. Semih Kılıçsoy (18), Arda Güler (19) ve Kenan Yıldız (19) gibi gençlerin yanında Mert Günok (35) ve Cenk Tosun (33) tecrübeli isimler var. Elbette Avrupa arenasında yıllarca başarıyla ter döken Hakan Çalhanoğlu, Salih Özcan ve Orkun Körkçü millilerin umutlarını arttırıyor.

    Hakan Çalhanoğlu, İtalya’da yılın en iyi orta sahası olarak gösteriliyor.

    Sakatlıklar defans hattını zora soktu

    Kaliteli ayaklara rağmen Türkiye’nin istikrarı yakaladığını söylemek mümkün değil. Geçen yıl Almanya ile oynanan hazırlık maçında alınan galibiyet gibi başarılı performansların ardından, Avusturya karşısında 1-6’lık ağır mağlubiyetler de yaşandı. Bu dalgalı performans, takımın turnuvadaki geleceği konusunda soru işaretleri oluşturuyor. EURO 2024 öncesi çıktığımız son tartıda İtalya ile berabere kalırken, Polonya’ya yenildik.

    Sıkıntılar kalede başlıyor. Altay Bayındır sezonun tamamına yakınını Manchester United’da yedek kulübesinde geçirdi. Uğurcan Çakır ligde kalesinde 44 gol gördü. Geçen yılları aratan bir Uğurcan vardı. Beşiktaş kalesini 30 maçta koruyan Mert Günok 35 gol yedi. 35 yaşındaki Mert, tecrübesiyle öne çıkıyor.

    Defansta Çağlar Söyüncü ve Ozan Kabak sakatlıklarından dolayı Almanya’da olmayacak. Defansın iki önemli isminin olmaması gücümüzü etkileyecek. Orta sahada İsmail Yüksek ve İrfan Can Kahveci sakatlıklarından dolayı sezonun son haftalarında futbol oynamadılar. Form grafikleri düşmüş olarak Almanya’ya geldiler. Forvette Enes Ünal sakatlığından dolayı kadroda yer bulmayan bir başka isim.

    Ferdi, Milli Takım’ın çok şey beklediği isimlerden biri…

    İleri uçta sorun var

    Türkiye’nin forvet sıkıntısı var. Cenk Tosun eski gücü ve formundan uzak. Gözler Kenan Yıldız üzerinde olacak. Montella, Barış Alper Yılmaz’ı da forvette düşünüyor. Ancak Barış Alper klasik bir forvet olmaktan uzak. Semih Kılıçsoy’un henüz uluslararası tecrübe eksikliğini dikkate aldığımızda ibre Kenan’ı gösteriyor.

    Polonya karşısında ikinci devre oyuna giren Arda Güler’in muhteşem performansı yüzleri güldürdü. Genç yıldız, özgüveni yüksek bir portre çizdi. Hakan Çalhanoğlu ile birlikte takımın liderliğini üstlenecek gözüküyor.  Süper Lig’de oldukça başarılı bir sezon geçiren Ferdi Kadıoğlu, Barış Alper Yılmaz ve Kerem Aktürkoğlu, Almanya’daki kozlarımız arasında olacak.

    Başarının anahtarı takım oyunundan geçiyor. Montlella, farklı karakter ve oyun stilindeki oyuncuları bir potada eritmeyi başarırsa, gruptan çıkmak zor olmayacaktır.

     

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Bahçeli’den rest: Gereğini yaparım!

    Bahçeli’den rest: Gereğini yaparım!

    NECİP F. BAHADIR | YORUM

    MHP’li Semih Yalçın’ın “Bahçeli’nin yüzüğü tamamen tesadüf!” sözleri üzerine düşünürken, MHP lideri bombayı patlattı. Mesajı bu kez subliminal değil, doğrudan ve herkesin anlayabileceği açıklıkta verdi. Bu çıkıştan sonra artık hiçbir şey eskisi gibi olmaz.

    İttifaktan yükselen çatırtı sesleri yeri göğü inletti. Sürpriz mi? Değil. Daha önce defalarca yazdık! MHP lideri Bahçeli’nin ağzına kadar dolduğunu görmemek için ‘kör olmak’ lazımdı. Aynı gün Erdoğan, hem CHP lideri Özgür Özel hem de öldürülen eski Ülkü Ocakları Başkanı Sinan Ateş’in eşi Ayşe Ateş’le görüştü…

    Devlet Bahçeli gibi havadan nem kapan biri bunu sindirebilir mi? Her iki görüşmenin bir ucu MHP’ye dayanıyor. Geçen haftaki Meral Akşener’in Saray’da ağırlanmasını hazmedememişken…

    Bahçeli ne mi dedi? Şu cümleler Türk siyaseti için bir dönüm noktası; “Siparişi yapılan normalleşme ve yumuşama atmosferinin sürdürülebilir hale gelmesinin önünde şayet MHP bariyer olarak telakki ve tarif ediliyorsa… Bu konuda da geniş bir ittifak husule gelmişse, bize düşen sorumluluk ülkemiz ve milletimiz uğruna her türlü fedakarlığı göze almak, gereğini ise gönül huzuruyla yapmaktır.” 

    Erdoğan’ın öldürülen Sinan Ateş’in eşi Ayşe Ateş’i kabul etmesi de Bahçeli’yi oldukça rahatsız etmiş görünüyor.

    ‘Yumuşama’ sürecinin önündeki tek engel MHP’dir

    Vay vay vay… Lafa bak. ‘Yumuşama politikasını’ başlatan kim? Erdoğan’dan başkası değil. “Geçici değil, kalıcı olsun!” diyen kim? O da Erdoğan… Siyasetin sert ve kutuplaştırıcı iklimini yumuşamaya dönüştürmek için harekete geçen kim? Erdoğan’dan başkası mı? Sürece ‘yumuşama’ diye ad koyan kim? Tabii ki Erdoğan. Bahçeli bunu bilmiyor mu? Bilmez olur mu? Geçen hafta açıkça, “Yumuşama siyasetinde biz yokuz!” mesajı vermişti. Erdoğan, oralı bile olmadı. Aksine üstüne üstüne gitti.

    Bugün Erdoğan’ın adını koyduğu yumuşamanın önündeki engel kim sorusunun tek cevabı var; MHP… Sadece AKP’liler mi böyle düşünüyor?

    Değil. Tüm partiler… Hatta sokaktaki insan bile MHP, olduğu sürece AKP’nin ‘demokrasi ve hukuk’ alanında yumuşamaya gidemeyeceğini biliyor.

    MHP, AİHM kararlarının uygulanmasının önündeki yegane engel… İçişleri ve Adalet bakanlıklarında tezahürleri görülen güvenlikçi politikaların esnetilmesinin önündeki büyük engel MHP. AKP’yi dar alana hapseden, Erdoğan’ı adeta ipotek altına alan MHP… Bunu görmeyen, bilmeyen var mı? MHP, AKP iktidarının ve Erdoğan’ın ayaklarındaki bukağıdan başka bir şey değil. AKP içinde birçok isim de bundan rahatsız.

    MHP, 31 Mart seçimlerinde ne yaptı?

    MHP 31 Mart seçimlerinde kılını kıpırdatmadı. Erdoğan günde birkaç ili dolaşırken Bahçeli Ankara’dan dışarı çıkmadı. MHP’nin iddialı olduğu Manisa, Mersin gibi şehirlere dahi gitmedi. 31 Mart bozgununu analiz ederken AKP’lilerin bu gerçeği görmemiş olmaları mümkün mü? Değil elbette.

    Ayrıca  31 Mart yenilgisinin en önemli sebeplerinden biri AKP iktidarının üzerindeki koyu MHP gölgesi. MHP, AKP için taşınamaz bir yük haline geldi. Erdoğan da AKP’nin yönetim kadroları da bunun farkında. Kamuoyuna açıkça dile getirmeseler de kendi aralarındaki konuşmalarda artık MHP’nin taşınamayacağını fısıltı halinde söylüyorlar.

    “Yumuşamanın önünde bariyersek…” diyor Bahçeli, “Gereğini yaparız.”

    Türkiye tanık; evet, yumuşamanın da normalleşmenin de önündeki bariyersiniz. O kadar ki Anayasa Mahkemesi’nin varlığına bile tahammül edemiyorsunuz. ‘Ey Zühtü’ diyerek Anayasa Mahkemesi Başkanı’na söylediklerinizin AKP’lileri rahatsız etmediğini mi düşünüyorsunuz?

    AKP daha geniş infaz düzenlemesi planlarken odağına uyuşturucu ve organize suçları alarak daraltan ve AKP’ye rest çeken siz değil misiniz? AKP iktidanının MHP’nin esareti altında olduğunu sıradan vatandaş da biliyor.

    Erdoğan’ın CHP lideri Özgür Özel’e iadei ziyaret yapması da bir başka rahatsızlık nedeni…

    Hukukun önündeki en önemli bariyer MHP!

    MHP, yumuşamanın da, demokrasinin de, hukukun da önündeki en önemli bariyer. O bariyeri kaldırıp atacağı yerde AKP adeta ‘Berlin Duvarı’na dönüştürdü. Ve bir ‘utanç bariyeri’ oldu.

    MHP olarak tek başınasınız. AKP iktidarın önemli ayaklarını hak etmediğiniz biçimde sizinle paylaşıyor. Yargıyı ve Emniyet kadrolarını size teslim etti. Sinan Ateş cinayetinde ortaya dökülenler bunun en önemli kanıtı. Ankara Emniyeti’nde Ali Yerlikaya’nın başını yemek için Süleyman Soylu ile birlikte kumpas kurdunuz. Ve oyununuzun altında kaldınız. Siz de farkında değil misiniz?

    Gereği; ‘erken seçim’ kartı! 

    Evet, şimdi ‘gereğini yapma’ zamanı… En iyi bildiğiniz işi yapma vakti geldi, geçiyor bile. Erken seçim kartını oynamaktan başka çıkışınız yok. Daha öncekiler sizin inisiyatifinizde ve tercih hakkı sizdeydi. Bu kez tercihten değil, mecburiyetten… Partinizi de Türkiye’yi de ‘mecburi istikamet’ yoluna kendiniz soktunuz. Buyurun ‘gereğini yapın’.

    Semih Yalçın’ın “Yanlış anladınız!” deme şansı da kalmadı. Ne demek istediğinizi herkes doğru anladı. Siz de doğru anlattınız. Şarkı göndermesi, yüzük mesajında çark ettiniz. Buradan çark edemezsiniz.

    İttifakı çoktan bitirmiş! 

    Devlet Bahçeli’nin konuşmasında dikkat çekici bir paragraf daha var. Şu sözlerin ciddiye alınır tarafı yok. Ancak şaka olabilir. Fakat mevzunun da şakaya kaldırır tarafı yok: “AK Parti içindeki gayri memnun kesimin devamlı suyu bulandırmasını da dikkate alarak AK Parti ile CHP arasında geniş tabanlı bir ittifakın vücuda gelmesi, buna da altılı masanın diğer unsurlarının desteği MHP’nin samimi dileği ve temennisidir.”

    Bahçeli kafasında çoktan Cumhur İttifakını bitirmiş. Baksanıza yeni formül öneriyor. Altılı masayı oluşturan millet ittifakına ‘zillet’ gibi ağır ithamlar yapan siz değil miydiniz? AKP’nin onlarla ittifakını samimi biçimde nasıl dileyebilirsiniz. Dalga mı geçiyorsunuz? DEM masanın altında bir yerlerde değil miydi? Anlıyorum, Erdoğan’a dönük derin kırgınlığın ve öfkenin ifadesi bu satırlar.

    Cumhur İttifakı düştü düşecek! 

    Her yeri çatırdayan Cumhur İttifakı düştü düşecek… AKP ile MHP arasında iyice incelen ip koptu kopacak. Doğru zamanı yakalamak için Erdoğan, Bahçeli’nin gönlünü almak ve biraz daha zaman kazanmak ister. Vazo çatladı değil kırıldı, tuz buz oldu. Bu vazo eski haline gelmez de acaba onarılabilir mi? Erdoğan için sandık doğru zaman değil.

    Vatandaşın hayat pahalılığından iflahı kesildi. En hareketsiz Kurban Bayramı’na giriyor Türkiye. Ne satan memnun ne alan. Erken seçim iktidarın felaketi olur. Bahçeli’nin umurunda mı? 2002’de umurunda olmadı. Şimdi niye olsun…

    Bahçeli’nin ‘gereğini yapacağı’ restinin erken seçime evrileceğini ben de düşünüyorum. Rüzgarı arkasından alan ve yelkenlerini şişiren CHP fırsat kolluyor. Özgür Özel’in şimdi oyuna girme ve sahaya inme zamanı. Bahçeli içeriden, Özel dışarıdan sandığı halkın önüne koyabilmeli.

    MHP Lideri erken seçim kilidine anahtarı soktu… Bu rest orada kalmaz. Bu çıkıştan sonra Erdoğan’ın geçen hafta Abdullah Gül ve Meral Akşener’e yaptığı esrarengiz görüşmeler de yerli yerine oturuyor.

    Artık siyaset erken seçime gebe…

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Anayasa Mahkemesi Erdoğan’a kibarca ‘artık yeter’ dedi ama…

    Anayasa Mahkemesi Erdoğan’a kibarca ‘artık yeter’ dedi ama…


    Anayasa Mahkemesi 2018 yılında çıkarılan 703 sayılı Anayasada Yapılan Değişikliklere Uyum Sağlanması Amacıyla Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname’nin çok sayıda maddesini iptal etti.

    KHK’nın temel amacı mevcut yasaları Cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemine uyarlamak olarak belirlenmişti. Bu karar, iptal edilen çok sayıda madde olduğu halde kamuoyuna, ‘Anayasa Mahkemesi, Erdoğan’ın Merkez Bankası başkanını görevden alma ve rektör atama yetkilerini iptal etti’ şeklinde yansıdı.

    Bahsedilen KHK ile Adalet Akademisinin kaldırılmasından kamu personeli hakkında düzenlemelere, Kabahatler Kanunundan öğretmen istihdamına, belediyelerden devlet tiyatrolarına, Sahil Güvenlikten enerji verimliliğine, derneklerden acil çağrı merkezlerine, düzenleyici kurumalardan döner sermayelere, yabancı uyruklu öğretim elemanlarının istihdamından göç idaresine, KOBİ’lerden KOSGEB’e, TRT’den Devlet Personel Başkanlığına, Kamu Denetçiliği ’inden maden hukukuna, Silahlı Kuvvetlerden KİT’lere, elektronik haberleşmeden bakanlıkların teşkilat yapısına, bütçe, personel, görev ve yetkilerine ve yüksek yargı organlarının yapısına kadar, kısaca A’dan Z’ye her türlü kuruma ait, bahsedilen amacı da aşan birçok konuda düzenleme yapılmıştı. Örneğin, Cumhurbaşkanınca anonim şirket şeklinde kurulan kamu sermayeli şirketlerin tescile ilişkin kanun hükümlerinden muaf tutulması, mahalli idarelerde vesayet yetkisi, sendikaların sendikal hakları ve memurların idari soruşturmalarına ilişkin düzenlemeler bulunuyor.

    Mahkeme burada iptal davası yönünden de olağan KHK’lara ilişkin yargısal denetim yetkisinin devam ettiğini kabul ederek incelemesini Anayasa’nın mülga 91. maddesini ölçü norm kabul ederek yapmış ve KHK’nın yetki kanununa dayanıp dayanmadığı, yetki kanununun kapsamında olup olmadığı ve yasak alan içinde kalıp kalmadığı hususlarında inceleme yapmıştır.

    Anayasa’nın mülga 91. maddesine göre olağanüstü haller dışında KHK ile temel haklar ve siyasî haklar konusunda düzenleme yapılamaz. Ayrıca Anayasa’nın mülga 163. maddesine göre de KHK ile bütçede değişiklik yapmak yetkisi verilemez; dolayısı ile KHK’ya yasak alanlar bulunmaktadır. Ayrıca olağanüstü hâl KHK’larından farklı olarak diğer KHK’lar bir yetki kanununa dayanmak zorundadır. Bu KHK’ların Anayasaya uygunluk denetimi yanında konu, amaç, kapsam ve ilkeler yönünden dayandıkları yetki kanununa uygunluğu denetlenmektedir. Zaten iptal hükümleri de istisnaları dışında ya yasak alana ilişkin düzenleme yapılmasına veya düzenleme maddelerinin Anayasa’da yapılan değişikliklere uyum sağlamak amacı taşımadığına ve KHK çıkarma yetkisinin amaç ve kapsamı içinde kalmadığına dayandırılmıştır.

    Her ne kadar çok sayıda iptal hükmü bulunsa da bu iptallerin KHK’ya dayanılarak yapılmış hiçbir işlem üzerinde pratikte bir etkisi olmayacaktır. Zira, birincisi AYM kararları geriye yürümediğinden altı yıldır bu KHK’ya dayanılarak gerçekleştirilmiş işlemler iptal kararından etkilenmeyecektir. İkincisi ise Mahkeme, oluşacak boşluğu doldurmak için Meclise süre vererek, iptal hükümlerinin on iki ay sonra yürürlüğe girmesine karar vermiştir. Dolayısıyla Anayasaya aykırı bu hükümlerin uygulanması, örneğin, bunlara dayanılarak özlük işlemleri yapılması veya Cumhurbaşkanının atama yapması engellenmiş değildir. Bir yıl daha bunların uygulanmasına izin verilmiştir ve bir yıl içinde mecliste çoğunluğu sahip olan iktidar ortakları aynı hükümleri bu defa yasa çıkararak aynı yetkileri kullanmaya devam edeceklerdir.

    Bununla birlikte, bu iptallerin sembolik anlamı olduğu da gözden uzak tutulmamalıdır. Bununla Mahkeme Anayasayı hiçe sayarak kamu kurumlarını dizayn etme ve birçok alanda KHK ile düzenleme yapılmasına kibarca ‘artık yeter’ demiştir. Özgür Özel’in belirttiği gibi, bahse konu KHK altı yıl önce çıkarılmış ve akabinde CHP tarafından AYM önüne getirilmiş olduğu halde, dosyanın karara bağlanması altı yıl bekletilmiştir. Bir dosyanın bu kadar uzun süre bekletilmesi normal olmadığı gibi AKP’nin ilk defa ikinci sıraya düştüğü bir seçim sonrasına getirilmesi de manidar görünüyor.

    Aslında sadece KHK’ların değil, organik kanunların da iptal edilmeleri, hem AYM kararlarının geriye yürümemesi ve hem de oluşacak yasal boşluğun kaosa sebep olabilmesi nedenleriyle hep ciddi bir sorun olarak görülmüştür. Bu nedenle bazı ülkelerde organik kanunların AYM tarafından ön denetimi mekanizması bulunmaktadır.

    AKP döneminde KHK ile kamu kurumlarını ve tüm devlet organlarını dizayn etme 2010 Anayasa değişikliği sonrasında sıradan hale getirilmiş bir uygulamadır. Böylece kanun tasarıları meclis denetiminden kaçırılmakta ve meclis baypas edilmektedir. 2011 yılında çıkarılan KHK’lar ile birçok bakanlık ve kurum kuruldu, kapatıldı, birleştirildi ve ayrıca bunların kurum ve personel yapıları, özlük hakları vs. KHK ile düzenlendi. Bu dönemde AYM bazı istisnai iptal kararlarına rağmen genel olarak bunları onayladı. Hatta bir KHK’da Anayasaya uygun bulduğu bir hükmün aynısını başka bir KHK’da iptal etmek gibi çelişkili kararlar da verdi. Ancak KHK ile devleti şekillendirme meselesi AYM tarafından genel anlamda onaylanmış oldu.

    Darbe girişimi sonrasında ilan edilen olağanüstü hâl döneminde ise sadece kurum yapılarında değişiklikle yapılmadı, OHAL KHK’larıyla bütün bir hukuk sistemi ve Anayasa görmezden gelinerek bireysel idari işlemlerle yapılması gereken personel ihraçları gerçekleştirildi. Yine on binlerce kişi ceza mahkemelerinin görevi kapsamında olduğu halde KHK’lar ile terör örgütü üyesi olarak ilan edildi. Ayrıca olağanüstü halin amaç ve gereklerine uymayan, birçok temel hakkı ilgilendiren düzenlemeler yapıldı. Her biri birer hukuk garabeti olan bu KHK’lar ana muhalefet partisi tarafından Anayasa Mahkemesi önüne getirildi. Ancak AYM bu dönemde Anayasanın 148. maddesine dayanarak olağanüstü hallerde çıkarılan KHK’ların şekil ve esas bakımından Anayasaya aykırılığı iddiasıyla dava açılamayacağı hükmüne dayanarak davaları esasına girmeden reddetti.

    Oysa (10.01.1991 tarihinde E.1990/25, K.1991/1 sayılı kararıyla) 90’lı yıllarda geliştirdiği içtihadına göre AYM, OHAL döneminde önüne gelen KHK iptal davalarında öncelikle çıkarılan KHK’nın bir OHAL KHK’sı niteliğinde olup olmadığını tespit edebileceğine karar vermişti. Yani Anayasanın 148. maddesine rağmen AYM, önüne gelen bir KHK’nın OHAL KHK’sı niteliğinde olup olmadığını denetleyebilir ve bir OHAL KHK’sı niteliği taşımadığına karar verirse yetki kanununa dayanmadığından iptal edebilmekteydi. Meseleyi basitleştirerek anlatmak istersek; sadece bir OHAL KHK’sı ile düzenlendi diye örneğin ‘Bu sene maç skorları ne olursa olsun Fenerbahçe şampiyon ilan edilir’ dense AYM bunu inceleyemeyecek ve düzenleyici bir işleme karşı başka da bir denetleme yolu da olmadığından bu hüküm geçerli mi olacaktır? Elbette böylesi absürt bir durumda bunun OHAL ile hiçbir ilgisi yok denerek hükümsüz kılınması gerekir. Aksi halde olağanüstü hâl dönemlerinde yetki kanunu gerekmediği ve AYM de bunları denetlemediği için iktidara sınırsız bir kanun gücünde düzenleme yapma yetkisi verilmiş olacaktır. Nitekim darbe girişimi sonrasında hukuk tarihinde benzerine az rastlanacak şekilde bir hukuk katliamı gerçekleştirilmiş ve Anayasa hiçe sayılarak yüzbinlerce insanın temel hakları en ağır şekilde ihlal edilmiştir.

    Anayasa Mahkemesi darbe girişimi sonrasında eski içtihadından vazgeçerek KHK’ları incelemediği gibi, bu KHK’lar yasalaşarak önüne geldiğinde de bu ağır hak ihlalleri ve Anayasaya aykırılıkları görmezden geldi ve göstermelik bazı iptal kararları vermekle yetindi. Bu iptal kararlarının bazıları sonuç doğurmayacak şekilde formüle edilmiştir. Örneğin ‘terör örgütü üyesi, irtibat ve iltisaklısı’ cümlelerinde sadece ‘üyesi’ kelimesini iptal etmekle yetinmiş, ancak ‘irtibat ve iltisak’ kelimelerinin Anayasaya uygun olduğunu kabul ederek KHK ile ihraçları onaylamıştır. Böylece AYM’yi iş yapıyor gibi gösteren ancak diğer yandan da kimseye faydası olmayan kararlar alınmış oldu. Bazen de asıl sorun dururken sorunun etrafında yer alan küçük pürüzlerle ilgilenerek asıl hukuksuzluğu görmezden gelmiştir. Örneğin, KHK ile ihraç edilenlerin silahlarına bedelsiz el konmasını iptal ederek, dava açmaları halinde bu silahların en azından bedelini almalarının önünü açarken, meslekten KHK ile atılmayı Anayasa uygun bularak asıl hukuksuzluğu onaylamıştır. Bu tür iptallerin hukuk devletini tesis etmeye ve meydana gelen mağduriyetleri gidermeye ciddi bir etkisi bulunmamaktadır.

    Sonuç olarak, AYM’nin 2018 yılında çıkarılmış bir KHK’nın birçok hükmünü iptal etmesinin sembolik anlamının ötesinde iktidarı hukuka döndürmeye ve mağduriyetleri gidermeye bir faydası bulunmamaktadır. Açıkça Anayasa aykırı olsa da, bahsedilen KHK’ya dayanarak iktidarın altı senedir gerçekleştirdiği işlemlere bir halel gelmediği gibi, iptal kararının yürürlüğe girmesi için süre verildiğinden, bir yıl daha bu Anayasa aykırı yetki devam edecektir. Bir yıllık süre zarfında ise mecliste çoğunluğa sahip olan iktidar bu düzenlemeleri kanunla tekrar yürürlüğe koyacaktır. Sadece Anayasa Mahkemesi altı yıl sonra da olsa AKP-MHP rejimine ‘bu kadar da fazla’ demiş olmaktadır.

    SELAMİ ER
    10 Haziran 2024 GÖRÜŞ

    Kaynak: Kronos
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***