Kategori: Görüş & Analiz

Serbest Görüş farklı bakış açıları ve derinlemesine analizlerle güncel olayları ve toplumsal sorunları inceler. Uzmanlardan ve düşünce liderlerinden gelen detaylı yorumlar, eleştiriler ve stratejik analizlerle okuyuculara geniş bir perspektif sunar. Sitemiz günün önemli konularını anlamak ve derinlemesine bilgi edinmek için ideal bir kaynak.

  • “Amerika Kralı Trump!”

    “Amerika Kralı Trump!”


    ADEM YAVUZ ARSLAN | YORUM

    Avrupa futbol şampiyonası heyecanı, yaz rehaveti veya Türkiye’yi geren mülteci meselesi nedeniyle farkında olmayabilirsiniz ama Amerika’da tarihi şeyler oluyor. Hatta öyle tarihi ki, önümüzdeki kasım ayında yapılacak başkanlık seçimlerini Cumhuriyetçi aday Donald Trump kazanırsa ‘resmi olmayan kral’ olacak.

    Çünkü ABD Anayasa Mahkemesi eski Trump’ın ‘başkan olduğu sırada anayasal yetkileri kapsamına giren resmi eylemlerinden dolayı yargılanamayacağına’ karar verdi.

    Hatırlanacağı gibi daha önce alt mahkeme Donald Trump’ın kaybettiği 2020 başkanlık seçimi sonuçlarını değiştirmeye yönelik çabalarıyla ilgili suçlamalardan dokunulmazlığı olmadığına karar vermişti. Trump alt mahkeme kararına itiraz edip davayı Anayasa Mahkemesi’ne götürmüştü. Trump’ın başkanlığı döneminde atanan muhafazakar yargıçlarla rengi değişen mahkeme alt mahkemenin kararını bozdu.

    Karara 3 liberal yüksek yargıç şerh düşerken 6 muhafazakar üye Trump’ın lehine yorumlanabilecek şekilde oy kullandı. Karar Trump için büyük bir zafer anlamına geliyor. Nitekim karar sonrası yaptığı açıklamada “Anayasa ve demokrasi için büyük bir kazanım.” dedi.

    Demokratlar ise tepkili.

    Başkan Biden, Beyaz Saray’da yaptığı konuşmada kararı ‘kanun önünde eşitlik temel ilkesini altüst eden ve başkanları krallara dönüştürebilecek tehlikeli bir emsal’ olarak tanımladı.  Biden’in hayli öfkeli göründüğü konuşmasında söyledikleri yaklaşan tehlikeye dikkat çekmesi bakımından önemli.

    Özetle diyor ki Biden; “Bu ulus, Amerika’da kral olmadığı ilkesi üzerine kurulmuştur. Her birimiz kanun önünde eşitiz. Hiç kimse, hiç kimse yasaların üstünde değildir, Amerika Birleşik Devletleri Başkanı bile. Yüksek Mahkeme’nin başkanlık dokunulmazlığına ilişkin bugünkü kararıyla birlikte bu durum pratikte tümüyle değişmiştir. Bugünkü karar, neredeyse kesin olarak başkanın yapabileceklerinin sınırı olmadığı anlamına geliyor. Tehlikeli bir emsal teşkil ediyor. Çünkü makamın gücü artık yasalar tarafından sınırlandırılamayacak. Hatta ABD’deki yüksek mahkeme de dahil olmak üzere, tek sınırlama başkanın kendi kendine koyduğu sınırlar olacak.”

    Yani özetle diyor ki; Trump seçimi kazanırsa kral gibi davranacak, canı ne isterse onu yapacak. Yüksek mahkemenin son kararı bu konuda Trump’ı cesaretlendirmiş olacak. Biden konuşmasında bir çıkış daha yaparak halkı göreve çağırdı. Mealen “Trump’ı engelleyin, mahkemenin yapması gerekip de yapmadığı şeyi siz sandıkta yapın.” dedi.

    TEK SORUN YÜKSEK MAHKEME KARARI DEĞİL 

    Trump cephesinde moraller yerinde. Hem de fazlasıyla. Çünkü geçen hafta perşembe akşamı yapılan televizyon tartışmasını açık ara Trump kazandı. Gerçi kazanması Trump’ın başarısından değil Biden’in yetersizliğindendi.

    Gerçekten de Biden çok kötü bir performans sergiledi. Yaşı ve sağlığı ile ilgili tüm endişeleri haklı çıkarmakla kalmadı, daha da körükledi. Biden doğru dürüst cümle kuramadı, Trump’ın yalanlarına cevap bile veremedi. Performansı o kadar kötüydü ki başkanın yaşı ve sağlığı ile ilgili endişeleri olan çevreler de panik hali oluştu.

    Demokrat Parti’yi destekleyen medya bile açıktan Biden’a çekil baskısı yapmaya başladı. Hatta New York Times editöryal yazısıyla Biden’in yarıştan çekilmesi gerektiğini yazdı.

    Demokrat Parti’nin önde gelen bir çok ismi Biden ile yarışa girilirse kesinlikle kaybedileceği fikrinde. Ancak Biden, sağlığının iyi olduğunu ve Trump’ı ancak kendisinin yenebileceğini savunuyor. Hatta aralarında eski başkan Obama gibi isimlerinde olduğu ünlüleri desteğe çağırdı.

    Demokrat Parti de işler fena halde karışmış durumda. Çünkü şu haliyle Trump’ın Biden’i yenmesi kesin gibi. Ancak ABD seçim sistemi çok farklı. Biden, Demokrat Parti delegelerinin oyunu aldı ve ön seçim çoktan bitti.

    Ağustos başında Chicago’da yapılacak büyük kongre öncesi aday değişikliği imkanız değil ama kolay da değil. Ortada güçlü aday yok, yeni isim çıkarıp onu yarışa sokmak ve parlatmak için de zaman az.

    Başkan Biden’in çekilmesi az da olsa ihtimal ama yerine kimin yarışacağı da ayrı bir kriz hali. Önümüzdeki bir ay hayli hararetli geçecek. Özetle, Amerika tarihi günler yaşıyor. Yüksek Mahkeme’nin dünkü kararı ile Amerikan başkanlarına bir nevi krallık yolu açıldı. Artık yaptıklarından tamamen sorumsuz olacaklar.

    Bir an için düşünün; Başkan Trump ve canı ne isterse yapıyor. Engelleyen, sınırlayan yok. Fazlasıyla ürkütücü değil mi ?

    Gerçi, “Onu da Amerikalılar düşünsün. Biz Türkiye’de zaten sınırsız yetkili ve sorumsuz bir kralın yönetiminde yaşıyoruz!” diyebilirsiniz.

    Nitekim siz de haklısınız…

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • İslam fıkhı; dini geçmişte değil, ‘bugünde’ yaşayın!

    İslam fıkhı; dini geçmişte değil, ‘bugünde’ yaşayın!


    AHMET KURUCAN | YORUM

    Eskiler “Söz uçar yazı kalır” demişler. Söz ile ifade ettim. İslam ve İslam’ın fıkhı adına anlayışımın ne olduğunu YouTube kanalımda alabildiğine net ifadelerle anlattım. Bir de yazı ile ifade etmek istiyorum. Net, kısa ve öz bir biçimde. Hem de maddeler halinde. Gerçi daha önceden aynı şeyleri Kur’an İslamı, mealcilik vb kavramlar üzerinde yazdığım bir yazıda dile getirmiştim. Olsun. Bir daha yazayım ve tarihe mal olsun.

    1- Din, şeriat ve fıkıh birbirinden ayrıdır. Din Allah’ın murad ve maksadını yansıtan öğretiler, ilkeler, değerler, emirler ve yasaklar bütünüdür. İman/akide, ibadet/ritüel, ahlak ve sosyal hayatı düzenleyen bu manzume bütününde ilk üçü değişmez, değiştirelemez sabiteler iken dördüncüsü konjonktüre, sosyal tabana, arka plan şartlarına bağlı olarak değişebilir/değiştirilebilir.

    2- Kur’an’siz din olmaz. Bu bütün çeşitleri ile farklı düşünce ekollerinin üzerinde ittifak ettiği konu olduğu için fazla söz söylemeyi zaid sayarım.

    3- Peygambersiz din olmaz. Müslümanlık hiç olmaz. İslam dininin merkezinde Kur’an ile birlikte Hz. Peygamber (sas) vardır. Kur’an Efendimiz’in (sas) 23 yıllık hayatı etrafında örgülenen öğretiler, değerler, emir ve yasaklar bütünüdür. Haşa ve kella o bir postacı misali tebliğ vazifesini yapıp kenara çekilen bir insan değildir ve olamaz. En basitinden Kur’an’ı asli manası ile anlamak için hiç şüphesiz Hz. Peygamber’i (sas) ve onun yaşamış olduğu dönemi bilmek zorundayız. Aksi takdirde bir çok ayete ve ayetler kümesine lafzın taşımış olduğu anlam üzerinden bizler mana vermek zorunda kalırız ki bu yaptığımız yorumlara bağlı olarak zaman zaman Allah’ı kendi namımıza konuşturmak anlamına bile gelebilir. Batınilerin Kur’an yorumlarını bu noktada aklınıza getirebilirsiniz.

    4- 14 asırlık bir yaşanmışlığımız var Müslümanlar olarak. Tarihimiz var, medeniyetimiz var, devletlerimiz var, örf ve adetlerimiz var, kütüphaneler dolusu kitaplarımız var, sanat eserlerimiz var, müziğimiz var, sporumuz var, masalımız, hikayemiz, romanımız, şiirimiz var. En genel manada tarihsel tecrübelerimiz var. Bunların toplamına eğer gelenek diyeceksek bir geleneğimiz var. Bu geleneği dışlayan din olmaz, Müslümanlık olmaz.

    5- Aklı dışlayan, zamanda yolculuğu şaşıran, Müslümanları bugünü yaşatmayan, yarına yönlendirmeyen aksine sürekli maziye taşıyan din de olmaz, Müslümanlık da olmaz. Nasıl dedelerimiz, ninelerimiz dünün çocuğu olarak kendi zamanlarını yaşadılar bizler de bugünün çocuğuyuz ve bugünün koşullarında dinimizi anlamak, anlamlandırmak ve yaşamak zorundayız. Bu ise iman, ibadet ve ritüeller gibi sabiteler hariç günümüz dünyasında karşımıza çıkan meselelerde maslahatlarımızı önceleyerek  Allah’ın muradını aramakla olacaktır. Literatürde bunun adına içtihad denir.

    İçtihada gelince; 4. maddede yazdığım gibi o geleneğimiz içinde yer alan içtihatlar bütünü:

    1- Verili sorunlarımıza cevap veriyor ve çözüm üretiyorsa yeni içtihatlara gerek yoktur. Bu laf kalabalığından, ‘ben de varım’ diye kendini göstermekten başka işe yaramaz. Mesbukun yani cemaatle ile namaza geç gelen insanın namazını nasıl tamamlayacağı konusundaki içtihatları bu bağlamda düşünebilirsiniz.

    2- Bir konuda farklı içtihatlar var ise tercih içtihadı yapılabilir ki burada da temel ölçü delillerin kuvvetliliği ile insanların maslahatıdır. Tercih edilen, edilmesi gereken, en evla fetva anlamına gelen “Müfta bihi” tabiri ile tarih boyunca ulemanın yaptığı da budur.

    3- Gerek içtihada ihtiyaç duyulan güncel meselelerde gerekse “müfta bih” görüşleri seçimde kolayı zora tercih ederim. Din kolaylıktır. Allah bu dini inananlara zorluk olsun düşüncesi ile göndermemiş, onlara takatının üzerinde bir yük yüklememiştir. Kendi beyanları ile sabittir bu hakikatler bir çok ayette. Efendimiz’in (sas) onlarca beyanı ve uygulamaları da bu istikamettedir.

    4- Ruhsatların kullanımında çekingen davranmam. Zira adına ruhsat dediğiniz içtihatlar bir olgudur ve dinin sınırları içindedir. O ruhsatları kullanma zorunluluğu da bir olgudur, onlar da hayatın kaçınılmaz gerçekleridir. İki olgunun birleştiği bu zeminde o ruhsatın kullanılması dinin yaşanmasını sağlayan bir nefes borusudur. Unutmayın ruhsatlar ne öldükten sonra mezarda ne de dirildikten sonra ahirette kullanılacaktır.

    İslam dini ve onun fıkhı adına durduğum yeri özetlediğim yeri kayda geçirdikten sonra şu ilaveleri de yapayım.

    1- İslam’ın fıkhının en önemli özelliği onun dinin temel ilke, prensip değerlerine aykırı olmaksızın hayatla içli dışlı olması ve güncel sorunlara pratik çözümler üretmesidir. İlk 5 asırda son canlı bir biçimde yapılan bu çalışmalar dinin hayatla birlikte götürülmesini netice vermiş ama sonrasında aynı başarı sağlanamamıştır.

    2- Amaç ile araç birbirine karıştırılmamalıdır. Bir Müslüman için nihai amaç Rabbin rızası ve onun rızası istikametinde bu hayatın yaşanmasıdır. Bu bağlamda ibadetlerimiz de dahil yaptığımız her türlü davranış araçtır. Ne yazık ki bazen araçlar amaç yerine geçmektedir.

    Son sözüm dini hassasiyet mi, trollük mü, şahsi kıskançlık mı neden olduğunu bir türlü kestirmekte zorlandığım ama her fırsatta, yerli-yersiz eleştirilerini dile getirenlere olsun: Dünde değil, bugünde yaşayın ve yarını kucaklayın. Hayatla dini ile, dini de hayatla iç içe götürün. Yoksa din adına dinsizliğe hizmet etme gibi çok büyük bir handikabın içine düşer ve din diye diye insanları dinden uzaktıştırırsınız vesselam.

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Fırtına biçmek

    Fırtına biçmek


    PROF. M. EFE ÇAMAN | YORUM

    Şiddetin arkeolojisini yaptığımızda hemen her katmanda yüzümüze inen tokat aynı örüntünün parçasıdır. Bir tür sarmal gibi, sürekli dönen bir dönmedolap misali, süreç içerisinde belirli aralıklarla karşımıza çıkıp duruyor. Her seferinde yeni bir güne doğup hayata sıfırdan başladığını düşünen minik ördekçikler gibi, kitleselleşen vahşeti görüp şaşıranlar, esasında bu oyunun oyuncuları. Kimse masum değil. Çoğunlukla arkeolojinin sonuçlarından korkup geçmişin deşilip durulmaması gerektiğini tekrarlıyorlar. Yeni bir sayfa açılmalı, yeni nesil her şeyin normal, iyi ve güzel olduğuna inandırılmalı. Atalar pür-i pak tarihlerinde bizi utandıracak hiçbir şey yapmış olamazlar. Tüm şiddetin bir gerekçesi vardı. Ötekiler – her nevi dış ve iç düşman – başlarına gelen musibetleri hak etmişti. Kimseye durup dururken dokunmazlar, değil mi?

    Bu şiddet neden ortaya çıkıyor? Niçin kurtulamıyoruz bundan? Hem yalnız değildik, değiliz de hâlâ şiddet konusunda. “Dünyada da böyle şeyler olmamış mı eskiden? E, o zaman mesele nedir? Demek ki bunlar normal.” Güney Amerika’da İspanyollar ve Portekizliler, Kuzey Amerika’da Fransızlar ve İngilizler, Afrika’da Araplar, Hollandalılar, Almanlar, İtalyanlar, yerlileri yok eden, köleleştiren, onlara ikinci sınıf insan statüsü veren bilimum hukuksuz rejimler, gaddarlıklar, hepsinden de önce şiddet! Sonra NAZİ’ler ve milyonlarca Yahudi’nin Auschwitz’te, Dachau’da, birçok toplama kampında sistematik olarak yok edilmesi? Japonların Çin’de ve Kore’de sistematik biçimde yaptığı toplu tecavüzler, katliamlar, soykırım? Yakın dönemde Amerika’nın Irak’ta yaptıkları? Örnekler mebzul miktarda olunca, kendi ülkendeki şiddete gerekçe üretmek de kolay, değil mi? “E ama tek biz mi yaptık bunu ya?” tavrı! Kötülükte yalnız olmamanın getirdiği dayanılmaz rahatlama! “Oh!”

    Sürekli bir ötekileştirme – hayali cemaate dâhil olmayanların senin topraklarında olmaması lazım! Teritoryal bir varlık olan insanın yüz binlerce yıldır toprak ve doğal kaynaklarla olan bağımlılık ilişkisi, sürü psikolojisi, bunlarla bağlantılı doymaz güvenlik ihtiyacı – genetiğe kodlanmış bu temel verileri milliyetçilikle aktive ediş! 1648 Westfalya Anlaşması sonrası ortaya çıkan merkezi hükümet ve teritoryal devletin 1789 Fransız Devrimi ardından teritoryal ulus devletlere evrilmesi; kozmopolitizm  karşısında mono-etnisiteye dayalı kapalı devre toplumların yaratılması!

    Bu ortamda doğan Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu kadrolarının belki de en nefret ettiği şey – İttihatçı A Takımı’ndan miras aldıkları – belli sınırlar içinde sadece “Türklerden” oluşan bir devlet kurmaktı. Bu devletin en merkezi paradigması, Türk olmayanlara karşı geliştirdiği duygulardı. Yunanlar, Ermeniler ve Araplar, bu paradigmada baş ötekiler oldu.

    Ermeniler 1915’te sıfırlandı. Rumlar 1920’lerin ilk yarısında mübadele ve katliamlarla Anadolu’dan kovuldu. “Bizi arkadan vuran” Araplar retoriği ve “kültürel geri kalmışlığın simgesi” Araplar, Türk’ün “yüceliğinin” göstergesi olmak üzere “referans noktası” olarak belirlendi. Onlar gibi olmamaya çalışılmalıydı! Bu üç etnik grup da öteki oldu, Türk nedir diye sorulduğunda otomatikman “ne olunmadığının anlatıldığı” diskurda başrolü oynamaya başladılar. Böylelikle “üç tarafı denizlerle ve dört tarafı düşmanlarla çevrili” Anadolu coğrafyasının bir Türk yurdu olduğu tescillenecekti.

    Tabi bu başlangıç koşulları da asla yetmezdi. Hedef daraltmak gerekiyordu. Türkiye’de Misak-ı Milli’nin Türkiye sınırları dâhilinde kalan bölgelerinde hala görece çok kültürlü bir demografik yapı vardı. Kürtlerin varlığı! Kürtler Şark Islahat Planı’na tabi tutuldu. Çünkü ya “güzellikle” veya “seve-isteye” Türkleşeceklerdi, ya da kendilerinden öncekilerin başına gelenleri göze alacaklardı. Türk olmayanların “Türkiye’de sadece hizmetçi olma hakkı vardı”. Böylece asimilasyon politikaları hayata geçirildi. Acımasız asimilasyon politikaları!

    Kürtler haricinde Aleviler de hedef alındı. Laik olduğunu iddia eden cumhuriyet, insanlara zorla devlet tarafından evcilleştirilmiş bir tür Sünni İslam’ı dayattı. Diyanet İşleri’nde Alevilik bir “sapkınlık” olarak görüldü, Alevi köylerine camiler yapıldı, imamlar atandı, bu imamların maaşları Alevi vatandaşlardan da toplanan vergilerle finanse edildi. Böylece laik rejim, kendisinden önceki Osmanlı Hanedanı egemenliğinde yürütülen politikaları aynen devam ettirdi. Tek tip Türk, devletçe empoze edilen ideal vatandaş “Homo Respublicus” (cumhuriyet insanı) Nürnberg Kanunları kadar rijit ve detaycı şekilde olmasa da, bir rejim kurdu, bu rejimin ana çerçevesinin dışında kalanlara varoluş hakkı tanınmadı. Şeyh Sait ve Dersim İsyanları gibi “badireler”, mostralık birçok ders ortaya koymuş, en ücra köylerde yaşayan vatandaşları bile devletleriyle tanıştırmıştı.

    Bu devletten korkanların tek hayatta kalma stratejisi sisteme eklemlenmek, sistemin oyuncusu olmak, olanı kabul edip “devlete içeriden dâhil olarak, artık ne kadar mümkünse o kadar” devleti dönüştürmekti. Kürtler ve Aleviler bu sistemde kimliklerini reddettikleri oranda bağıra basıldılar. Yıllar yılı “bakın filanca da Kürt ‘kökenli’, falanca da Alevi “kökenli” dendi. Bunlar gibi olmayanlar “Bakınız mesele bunların Kürtlükleri veya Alevilikleri değil, mesele bunların hainlikleri” şeklinde bir endoktrinasyon yapıldı.

    Bu arada Tanzimat’tan beri sürekli modernleşen ve demokratikleşen bir toplum diskuru, iyi bir reklam kampanyası neticesinde toplumun tüm segmentlerine kabul ettirildi. “Modernleşiyorduk üstadım, demokratikleşiyorduk!” ve bunu cumhuriyete borçluyduk! Şeklen bu doğruydu. Neticede İsviçre’den Medeni Kanun’u almamış mıydık? Daha ne olabilirdi ki?

    “Derdiniz ne sizin kardeşim? Karşı devrimci misiniz, takunyalı mısınız, Kürtçü müsünüz? Yoksa sadece mankurt, kendi coğrafyasının gerçeklerinden bihaber bir avuç kendini bilmez zibidi misiniz? Liboş musunuz? Nesiniz!”

    250 yıl bunlarla oyalandık, buna 100 yıllık çok yoğun bir cumhuriyet maratonu da dâhil. Son etapta 1998-2010 arası çok yoğun bir Avrupa Müktesebatı tercüme çalışması var! Tercüme çalışması, evet; zira 2004 AB Raporu da Kopenhag Kriterleri konusunda “asgari seviyenin yakalandığını” ürkekçe tespit ederken, uygulama yönündeki endişelerini dillendiriyordu. Bizi herkes tanıyordu çünkü! Yasa çıkartmakla o yasanın gereklerini yapmak, sosyolojiyle hukuk arasında denge kurmayı gerektiriyordu. Ne var ki Türkiye bu dengeyi hiç kuramadı.

    Böylece tektonik kırılmalar toplumu bölmedi sadece; büyük sosyal ve siyasal tsunami dalgaları da oluşturdu. 2013’te Gezi ve 17 Aralık sonrası yürütme fiilen yargıyı ele geçirdi. Son olarak da 2016 Temmuz’unda artık rejim kuruluşu neticelendirildi; büyük bir tasfiyenin ardından, bürokrasi, askeriye, adliye, mülkiye ve ilmiye denen temel işlevlerin tamamı bu rejimin eline geçti, onların ifadesiyle “temizlendi”.

    Dönüşüm neden zor? Çünkü bunlar tümüyle sosyolojiye ve değerler evrenine dayanıyor. Hiçbiri topluma metazori dayatılmış değil. İnsanlar durumdan memnun. Evet, ekonomiden, yolsuzluklardan, hayat pahalılığından ve işsizlikten, mültecilerden falan şikâyetçiler. Ama bunların kök nedenleriyle alakalı bir teşhisleri yok. Evet, Erdoğan gitsin diyorlar belki hatta ama yerine gelen ne yapsın, hiçbir ilerici beklentiye dayalı talepleri yok. Dönüşüm bu nedenle çok meşakkatli olacak, eğer olursa!

    Bir noktayı es geçmemek durumundayım. O da Ermenilerin ahı! 2023’te temiz bir sayfa açma şansı varken 1915 Soykırımı’nın failleriyle hesaplaşılmalıydı. Bunun yerine İttihatçı faillerin yaptıklarını es geçtiler, onların yolundan gittiler. Tarih kitaplarını Türk-üstünlükçü bir doktrine dayalı kimlik inşasının enstrümanları haline getirdiler. Narsist bir ulus inşa ettiler. “Atalar hata yapamazdı”.

    Yeni kimlik bu ön kabul üzerine inşa edildi. Anadolu coğrafyasından kopuk, ama o coğrafyanın sonradan gelip fatih olmuş muzaffer ve kahraman bir milleti diskuru genç beyinleri iğfal ederken, sadece tüm Anadolu’daki yaşayan yerli halklara değil, aynı zamanda son on bin yıllık Anadolu tarihindeki tüm ortak atalar da dışlanıyor ve onların miraslarına da reddi miras yapılıyordu. İşgal, fetih, yağma, üstünlük, zafer, denize dökmek gibi askeri-eril bir dil kullanılarak yeni jenerasyonlar radikalleştiriliyordu. Dahası yaşadıkları coğrafyayla yetinmeyecek, o coğrafyayı öz yurdu değil, sonradan gelip aldığı bir yer olarak gören, buna tekabül eden biçimde başka coğrafyaları ve oralardaki yerli halkları da kendi genişlemeci politik oyununun zayıf ve aşağı piyonları olarak algılayan habis bir algı yerleşti.

    Yeni devlet bu algıyı eğitim politikaları üzerinden kurumsallaştırdı.

    Oysa devletin görevi nedir? Devletin birincil görevi vatandaşını güven ve refah içinde yaşatmak, onun mutlu olması için gereken koşulları sağlamaktır. Devletin gücünü değil, kendi özgürlüğünü, refahını ve mutluluğunu önceleyen bireyler, radikalleşmez. Kültür, mimari, sanat, bilim, teknoloji ve ekonomik gelişme bu tür toplumlar tarafından yaratılır. Militarist, kavgacı, ırkçı, yayılmacı, ötekileştirici, hamasi toplumlar ise devleti kontrol eden bir gurup parazit elit tarafından piyon olarak kullanılır, sözde ulvi kolektif amaçlar uğruna heba olurlar.

    “Neden birey?” sorusunun yanıtı burada gizli! Kolektif amaçlar tuzağına düşmemek için kendi varlığının ayırtında olan, kendini önemseyen, kendini kolektife feda etmek yerine kolektifi beraber inşa etmek ve mutlu olmak amacı taşıyan – yani sağlıklı bir psikolojiye sahip – bireyler! Kolektifin ıslahı ancak bireyleşmekle mümkün olur.

    Bunlar olmadı mı her on-on beş yılda bir yeni bir Dersim Katliamı, 6/7 Eylül Pogromu, Varlık Vergisi, Maraş Katliamı, Sivas Katliamı, Malatya Zirve Yayınevi, Gezi, 15 Temmuz veya 1 Temmuz Mülteci Pogromu kaçınılmazdır.

    Rüzgâr eken fırtına biçer. 200 yıl önce yanlış iliklenmeye başlayan düğmelerin bedeli ödeniyor.

    Her zamanki gibi olan masumlara oluyor!

     

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • AKP demokrasisi; kaybeden Murat Kurum’a koltuk ödülü… 

    AKP demokrasisi; kaybeden Murat Kurum’a koltuk ödülü… 


    NECİP F. BAHADIR | YORUM

    Koca bir bilmece ve revizyon muamması çözüldü. ‘Resmi Gazete’ iddialara son noktayı koydu. Diğer gazeteler ve medya sınıfta kaldı. Son ana kadar ‘bakan toto’ oynandı, en az üç bakanın değişeceği beklendi. Revizyon iki bakanla sınırlı kaldı. Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın yanına son dakikada Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Mehmet Özhaseki eklendi. Özhaseki, Resmi Gazete’nin yayınına bir saat kala ‘sağlığını’ gerekçe göstererek istifa ettiğini duyurdu.

    Herşeye rağmen bakan değişimi önemli gelişmedir. Ve bir yazıyla değerlendirmeyi hak eder.

    Gelen ve giden bakanlar bize ne söylüyor? Bir önceki yazıda vurguladığım gibi derin siyasi anlam yüklememek lazım. Değişen sadece surat ve isim. Yoksa politikalarda bir değişim beklememek gerekir.

    2 bakanlı revizyonu ne anlama geliyor? 31 Mart bozgununun bir sonucu mu? 31 Mart’ın faturası bazı il başkanlarından sonra iki bakana mı kesildi? Erdoğan’ın “Gerekli dersleri çıkaracağız ve ardından adım atacağız.” dediği adımlarından biri mi bu?

    Sağlık konusunda çok fazla şikayet var! 

    İki bakan niye gitti? Gidişlerini 31 Mart’la ilişkilendirmek bana pek gerçekçi görünmüyor. Evet, sağlıktan şikayet çok fazla. Sandığa da etkisi oldu. Çünkü sağlık sistemi çöktü. Ancak o çöken sistemin mimarı Fahrettin Koca değil ki! Bizzat Erdoğan. Şehir hastaneleri projesi fiyaskoyla sonuçlandı. Yolu şehir hastanelerine düşüp de memnun ayrılan neredeyse yok gibi… Şikayet üstüne şikayet. Nitekim milletvekilleri de her gördüğü yerde Koca’ya yüklendi.

    En son Kızılcahamam kampında milletvekilleri Koca’yı topa tuttu. Erdoğan, Koca’ya sahip çıkmadı. Aksine milletvekillerine hak verdi. Koca’nın istifasının gerçek nedeni bu. En azından bardağı taşıran son damla. Fahrettin Koca kırgın gitti. Ve AKP’de sayıları giderek artan kalbi kırıklar safına eklendi. Medyayla ilişkileri iyi olduğu için, siyasetten gelen torpil taleplerini yerine getirmediğinden ‘hedef haline geldiği’ söylentilerini yaydı. Doğru olabilir mi? Pek ihtimal vermiyorum. Diğer bakanlardan farklı olduğunu sanmıyorum.

    Fahrettin Koca devir teslim töreninde, “Şehir hastanelerinin bütçeye yük olmasını önledik.” diye ilginç ve anlamlı bir cümle kullandı. Böyle bir gerekçe bana daha inandırıcı geliyor. Bütçe, ihale söz konusu olduğunda işin rengi değişir. Yukarıdan müdahale kaçınılmaz hale gelir. Koca yukarıya ‘hayır’ diyebilir mi veya yan çizebilir mi? Nerde o yürek? O koltukta bir gün bile oturamaz. Kırgınlığı derin olmalı ki giderken Erdoğan’ın canını sıkmaktan geri durmuyor. Her iki bahanenin hedefi doğrudan Erdoğan.

    Fahrettin Koca kırgın gitti

    Düne kadar Koca en başarılı bakanlardan biri olarak görünüyordu. Hatta bir yıl önce yerel seçim adayları konuşulurken adı İstanbul için bile geçmişti. Tıpkı Süleyman Soylu gibi… Bırakın daha üst basamaklara tırmanmayı, mevcut bakanlığı da gitti. ‘Bakan Bey’ olarak uyandığı günün gecesinde ‘Fahrettin Efendi’ olarak yatağa girdi. Siyaset bu… Bir anda kendini kapının önünde buluverirsin. Her şey ‘iradenin’ kararına bağlı. Bir imzayla gelir, başka bir imzayla gidersin. Koca yaralı gitti, Erdoğan gönlünü almaya bile tenezzül etmedi.

    Marifet “Nasıl bilirsiniz?” diye sorulduğunda, “İyi biliriz!” dedirtmekte… Bu devri istibdat ve zulümde bakanlık yapmış olmanın bir bedeli var elbette. Bundan kaçması mümkün değil.

    Fahrettin Koca’nın yerine İstanbul İl Sağlık Müdürü Kemal Memişoğlu geldi. Erdoğan’ın çerçevesini belirlediği sınırlar içinde bakanlık yapacak. İrade ve inisiyatif alabilme şansı yok. Şehir hastanelerinin içinde bulunduğu perişan durumu düzeltilebilir mi? Hayır! Pansuman tedbirler bir işe yaramaz. Yapısal ve kökten çözüm gerekir ki… O da bir bakanın haddi değil. Bakan değişimi hiçbir derde deva olmaz. AKP’de sağlık politikasının neden olduğu ‘kan kaybı’ önlenemez.

    Özhaseki’nin biletini Erdoğan kesti

    Mehmet Özhaseki ‘belediye başkanı’ olarak adını duyurdu. Sonra milletvekili ve bakanlık geldi. Ankara seçimini kaybetmesine rağmen bakanlık koltuğunu korudu. İstifasını ‘sağlığının iyi olmamasına’ bağladı. Bu bahanenin doğru olmadığını herkes biliyor. Uzun açıklaması hiç inandırıcı değil. Belli ki Erdoğan istifasını istedi. ‘Attan düştüm’ ezikliğini yaşamamak sağlığını gerekçe olarak gösterdi.

    Oysa daha birkaç gün önce sağlığı yeninde ve ‘hizmete, yola devam’ mesajları veriyordu. Eğer sağlık sorunu gerçekçi olsaydı, adını koyar, rahatsızlığını açık açık söylerdi. Erdoğan’ı biletini kesti ve evine yolladı. Özhaseki ismi bana vefasızlığın diğer adı gibi geliyor. Abdullah Gül’ü sattı önce, hem de çok ucuza, sonra arkası geldi. Boydaklar’ın vebali omuzlarında. O da Fahrettin Koca gibi zulüm devrinin aktörlerinden. Ve tarih önüne bir fatura koyacak. Kaçışı yok.

    Murat Kurum, Erdoğan sonrası için mi düşünülüyor?

    Özhaseki’nin yerine Murat Kurum geldi. Özhaseki, koltuğu Kurum’dan devralmıştı, yine ona devretti. Murat Kurum’un yeniden bakanlık koltuğuna oturması revizyonun 31 Mart hezimetiyle uzaktan yakından ilgisi olmadığının en açık göstergesi. Kurum kaybeden bir isim. Hem de kılpayı değil, büyük kaybetti. Seçimden sonra ortalıkta görünmedi ve kayıplara karıştı. Erdoğan’ın, kaybeden bir isme bakanlık vererek ödüllendirmesi ne siyasetin ne de demokrasinin ruhuna uygun düştü. Murat Kurum, halktan alamadığı yetkiyi Erdoğan’dan aldı. Bu tablo karşısında kim Erdoğan’ın 31 Mart’tan ders çıkardığını söyleyebilir? O koltuğa oturacak başka isim mi yok?

    Yoksa Erdoğan’ın Murat Kurum’a ilişkin farklı senaryoları mı var? Kurum adaylığı sırasında ekranlara çıkmış ve burcunu nazara vererek, “Bende liderlik şeysi var!” demişti.

    Acaba Erdoğan’dan bu yönde bir sinyal mi aldı? Erdoğan sonrası AKP’nin lider adayları arasında mı? Bu atama bana bakanlığın ötesinde siyasi anlamları olabileceğini düşündürdü. ‘Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır’ mısrasını Erdoğan’ın benimsediğini biliyoruz.

    Kurum’un yenilgilerini çoğaltarak zafere mi dönüştürmek istiyor? Niye olmasın…

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Madımak 2 Temmuz’dan, Suriye 2011’den bu yana yanıyor

    Madımak 2 Temmuz’dan, Suriye 2011’den bu yana yanıyor


    M. AHMET KARABAY | HABER İNCELEME

    Suriyelilere karşı iki günden bu yana devam eden saldırı, yağma ve kundaklamalar birdenbire ortaya çıkmadı. Bağıra bağıra geldi. Azınlık ve zayıf olanlara bunları yaşatmak bizim genlerimizde var. Bunlar tarihimizde hep “temizlik” olarak görüldü ve yapılageldi.

    Bugün Sivas Madımak’ta 33 masum insanın 2 Temmuz 1993’te yakılarak öldürülmesinin yıldönümü. Madımak’ta bu toplumun vicdanı olan sesler yakıldı. 6-7 Eylül 1955’te bu ülkenin yerlileri olan Rumlar, Ermeniler ile Yahudilerin ev ve işyerleri yakıldı, yıkıldı, yağmalandı. Sonrasında birileri istediği temizliğe girişti.

    1915’te, 1955’te azınlıkları Anadolu’dan temizledikten sonra bunlara ait mallar ve gayrimenkuller birilerinin eline geçti. Hesabının sorulmamasını isteyen malların yeni sahipleri, “Kahrolsun!” ile başlayan cümleleri kuranların başında yer aldı.

    Suriyelilere karşı başlatılan şiddet olayları, tarihimizde dün yaşananlardan farklı değil. Suriyelileri düşmanlaştırmaya yönelik girişimler son 7-8 yıldan bu yana bilinçli bir şekilde oluşturuluyor. Bu insanları yerlerinden yurtlarından edenler, bugün ülkede iktidarı ellerinde tutanlardan başkası değil.

    SURİYE İÇİN HAFIZA TAZELEMESİ

    Ülkeyi yöneten fetihçi zihniyet, Beşar Esad ile ailece gidip geldikleri dönemde, Suriye liderini kendilerinin samimi olduklarına ikna ettiler. “Arap Baharı” diye başlayan olaylar, Tunus’ta başlayıp farklı ülkelere sıçradığında Esad da Suriye halkı da bu ateşin kendi ülkelerini yakacağını hiç düşünmediler.

    Kuzeydeki şehirlerde gösteriler başladığında Esad, gösterilere müdahale edebilmek amacıyla dostluğuna inandığı Ankara’dan plastik cop, polislerin kullanacağı plastik kalkan ve biber gazı gibi materyaller istedi.

    Ankara, Esad’a bu talebi karşılayacağını belirtti ama bir taraftan da gösterilerin ulaşacağı boyutları hesaplayarak bundan yararlanmanın yollarını aradı. Şam yönetimi oyalandığını fark edince olayların büyümesinin önüne geçmek amacıyla protestoları kanlı bir şekilde bastırmaya girişti.

    O dönem Dışişleri Bakanlığı koltuğunda oturan Ahmet Davutoğlu, Erdoğan’ın talimatıyla “son uyarıda” bulunmak üzere Şam’a gitti. 9 Ağustos 2011’de yapılan Beşar Esad-Davutoğlu görüşmesi altı saat sürdü. Batı’dan gelen demokratikleşme telkinlerini “mandacılık” olarak reddeden Türkiye tarafı, Esad’dan ısrarla demokrasiye geçiş takvimi istedi.

    Esad, bazı adımları zaten atmaya başladığını ama bunu birkaç aylık takvime oturtmanın ülkesi için imkansızlığını dile getirdi. Başbakan Tayyip Erdoğan’ın “Sabrımızın sonuna geldik!” mesajını götüren Davutoğlu, görüşmeyi “Biz diyeceğimizi dedik!” diye özetlenebilecek sözlerle Şam’dan ayrıldı.

    Sonrası malum… Suriye’deki olaylar hızla ülke geneline yayılmaya başladı. Erdoğan, işgalci zihniyetin ürünü olan “Emevi Camii’nde Cuma namazı kılacağız!” sözlerini bu dönemde etti.

    Şimdi Dışişleri Bakanlığı koltuğunda oturan, o dönem MİT’in başında bulunan Hakan Fidan, takip eden günlerde iki ülke arasında nasıl savaş çıkarılacağının formülünü, “Savaşa girmek için 4 adam yollar, 8 füze attırırım…” diye hükümete akıl verdi.

    Suriye’den Türkiye’ye sözü edilen füzeler atıldı mı, bilinemedi. Ancak Ankara, sınır illerinde muhalif Suriyelilere Esad’la savaşmak için eğitim vermeye girişti. “Özgür Suriye Ordusu” adı altında maaşını Türkiye’nin verdiği paralı ordu kuruldu. Bu yetmedi IŞİD’e destek verildi.

    Sonra da yaşanan savaştan kendi şirketlerine gelir elde etmenin yolları hazırlandı. Bu da yetmedi, “güvenli bölge” oluşturulmaya kalkışılarak bu bölgede işe yarar tesisler sökülüp sınırın kuzeyine getirilip satıldı.

    Yol geçen Hanı’na dönen Türkiye sınırından ülkeye girenlerin sayıları on binleri, ardından yüzbinleri, sonra milyonları buldu.

    SURİYELİLERİN DÖNME KORKUSU

    Yurtlarından olan Suriyelilerin gittiği ülkelerin başında Türkiye yer aldı. Kendilerinin “Ensar” olduğunu öne sürerek, “Hele gelenlerin sayısı yüz bini bulsun biz Esad’a gösteririz…” diyerek kapıları açanlar, kazın ayağının öyle olmadığını aradan geçen zamanda gördü.

    Esad’a baş kaldırmanın bedelini varını yoğunu geride bırakıp yurtlarından koparak ödemek zorunda kalan Suriyeliler, sınırın kuzeyinde sayıları milyonları bulduğunda dün “Ensar” olanlar, artık gelenleri ekmeklerini ellerinden alan, varlıklarını tehdit eden kişiler olarak görür oldular.

    Yaşanan kimi adli olaylara Suriyelilerin adı karıştığında, bu suçu sadece “muhacirler” işliyormuş gibi kamuoyuna yansıtıldı. Ülkenin ekonomik krize girmesiyle birlikte Suriyelilere öfke daha fazla sergilenmeye başlandı.

    🔴Kayseri’de halk, Suriyelilere ait otomobil ve motosikletleri yakıyor. pic.twitter.com/NPdhNORfnW

    — Conflict (@ConflictTR) June 30, 2024

    Sosyal medyada ne zaman “Suriyeliler artık her yerde!” türü paylaşımlar yoğunlaşsa ardından saldırılar başlar oldu. Önceki akşam Kayseri’de yaşananlar bir Suriyelinin taciz girişimine tepki gibi sunuldu. Oysa Kayseri cinsel suçlarda son yıllarda hayli bereketli bir yer olarak adını duyurdu. Vakit ayırıp aşağıdaki görselde yer alan Kayseri’de yaşanan her biri farklı cinsel saldırı haberlerine göz atabilirsiniz.

    Çok ahlaklı görünme gayreti içinde olanların hep üstünü örtmek istedikleri bir şeyleri var olduğu gerçeği bu olayda da kendini göstermiş oldu. Hükümet ise iki gecedir yaşanan olaylara önlem almak yerine seyrediyor.

    Birilerinin çok sevdiği İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya, olayların ilk başladığı gece için istatistik yayınlamakla meşgul. 79 bin hesaptan 343 bin paylaşım yapıldığını açıklayan Yerlikaya, 63 hesap ile ilgili soruşturma başlatıldığını, bunun 10’unun savcılığa sevk edildiğini duyurdu.

    Kayseri’de yaşanan olaylardan sosyal medyaya yansıyan görüntüler, Suriye’de büyük infiale neden oldu. Türkiye’nin kontrolünde olan başta Afrin, Madre, El Bab, El Rai, İdlib ve Azez’de Türkiye aleyhine protestolar yapıldı. Protestolar şiddet eylemlerine dönüştü, Türkiye plakalı araçlar tahrip edildi, Türk kurum ve kuruluşları taşlandı, ay yıldızlı bayraklar yakıldı.

    #SONDAKİKA | Kayseri’de sokağa yeniden çıkan gruplar, tekbirlerle Suriyeli ailelerin araçlarını parçalayıp evlerini taşlıyor. pic.twitter.com/VXvoKuxRKb

    — Yakın Plan (@yakinplann) July 1, 2024

    Suriye’de yaşanan karşı eylemler, dönüp bu kez sınırın kuzeyinde şiddet eylemlerine evrildi. Nizip’te, Adana’da, İstanbul Sultanbeyli’de, Kırıkhan’da Konya’da şiddet sarmalına döndü. Gaziantep’te içinde insanların olduğu biline biline Suriyelilerin evleri kundaklandı.

    #SonDakika | Antep’te bir grup ırkçı Suriyeli mültecilere ait ev ve işyerlerini yaktı

    Irkçı grup Suriyeli aileler evin içinde olmasına rağmen evi ateşe verdi. pic.twitter.com/GA2xMG4557

    — DEM NEWS (@DemNews1) July 1, 2024

    Bütün yaşananların “Reis” diye andıkları Tek Adam’ın rüyalarını hayata geçirme girişiminin eline yüzüne bulaştırmasının eseri olduğunu görmek istemeyenler, öfkelerini Suriyelilerden alma sevdasına düşmüş durumda. Öldüre öldüre, sınırın kuzeyine sürdükleri Suriyelileri şimdi de yaka yaka geri göndermeye çalışıyorlar.

    Hükümet ise “provokasyon” kelimesine sarılıp kimi istihbarat örgütlerini işaret ederek işin içinden çıkmaya çalışıyor.

    Evet, her toplumsal olayın içinde istihbarat servisleri görev alabilir. Şunu unutmamak gerek; dünyadaki en güçlü istihbarat örgütleri bile olmayan enerjiyi patlatamaz. Ülke yanlış politikalarla barut fıçısına dönüştürüldü. Sen bu kadarını yaparsan, senin üzerine hesabı olan istihbarat örgütü/örgütleri çakmağı çakmaktan çekinmez.

    Şimdi iki ülkeyi karşı karşıya getiren gerilimin bölgede Rusya ve ABD’yi sıcak çatışmanın içine atma riski konuşuluyor. Böyle bir şey olacaksa, Türkiye’nin büyük şehirlerini bırakın ilçeleri bile Suriyeliler gerekçesiyle büyük risk altına girer.

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇


    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Bir muhasebe: Bugün benim doğum günüm! 

    Bir muhasebe: Bugün benim doğum günüm! 


    MAHMUT AKPINAR | YORUM

    Bugün resmi olarak doğum günüm. 50 yaşın üstündeki pek çoğumuz gibi, gerçek doğum günümü tam olarak bilmiyorum. Rahmetli anam, “Sen Gediz Depremi’nde üç yaşındaydın, koyunlar kuzularken doğdun.” derdi. Gediz Depremi 28 Mart 1970’te olmuş. Bu durumda 1967 Mart ayında doğmuş oluyorum. Koyunlar da o dönemde kuzuluyor zaten. Uşak’ın Banaz ilçesine bağlı, kıraç bir köyde çiftçilikle geçinen bir ailenin son ve 13. çocuğu olarak dünyaya gelmişim. O günün şartlarında sağlıklı doğan 9 kardeşim, bebeklik ve çocukluk dönemlerinde bakımsızlık ve sağlık imkanlarının yetersizliği nedeniyle vefat etmiş.

    Rahmetli babam aslında beni nüfusa zamanında kaydettirmek istemiş, buna özen göstermiş ve köyden kasabaya giden bir yakınımıza tembih etmiş: “Kasabaya gittiğinde benim oğlanı nüfusa yazdırıver!” demiş. Bir yıl sonra hatırlayıp sormuş, “Ben onu unuttum!” cevabını almış. Dolayısıyla farklı yılda ve ayda nüfusa kaydedilmişim. Resmi doğum günüm 2 Temmuz 1968 olsa da, gerçek doğum yılım büyük ihtimalle 1967 Mart ayı. Gün hakkında bir fikrimiz yok. Ömrüm boyunca doğum günü kutlamasıyla ilgim olmadı. Bizim çocukluğumuzda, çevremizde doğum günü kutlamaları bilinmezdi. Yeni nesil kendi doğum günü yanında ebeveynin doğum gününü de kutlamak istiyor. Ama benim doğum günüm söz konusu olunca tatlı çelişkiler yaşadık. En sonunda, resmi tarihte kutlamaya karar verdik.

    57 yıllık ömrüme geriye doğru baktığımda, çok başarılı, imrenilecek bir ömür sürmediğimi görüyorum. Köyde doğdum, 5-6 yaşından sonra şehre taşındık. Annem ve babam, ikisi de okuma yazma bilmeyen insanlardı. Onları hep rahmetle anarım, düzgün hayat yaşayan, hak hukuk tanıyan, güzel müminlerdi.

    Çocukluğumu o zamanlar 50.000 nüfuslu küçük bir şehir olan Uşak’ta geçirdim. Ailem eğitimim için özel bir çaba sarf etmedi; ortaokul kaydımı gidip kendim yaptırmıştım. Allah lütfetti geniş ailenin ilk üniversite mezunu çocuğu oldum. Akademisyen oldum, yazar oldum, konferanslar verdim. Şöhretim yoksa da, kimsenin meydana çıkmadığı dönemlerde ortaya atılıp tanınır oldum.

    Her ademoğluna insan olarak bakmaya, kendimi kimsenin üstünde görmemeye çalıştım. Empati yapmanın, insanları anlamanın çok önemli olduğunu düşünürüm. İşimi-gücümü kaybettiğimde, “vatan haini”, “terörist” ilan edildiğimde, yurt dışında hayata tekrar ve sıfırdan başladığımda yıkılmadım. Hak bildiğim şeylerden dönmedim, kimseye kırılmadım. Allah da kimseye muhtaç ve mahkum etmedi.

    Çocukluğumdan beri gayem, ülkeme, insanlara ve İslam’a hizmet etmekti. Çocukken, erken gençlikte dini pratiklerim eksikti. Ortalama bir imam hatip öğrencisi gibi ben de gözü dışarıda, biraz haylazdım. Ama İslam’ın hakikatine inanıyordum ve bu ülkenin, bu toplumun ezilmişliğine, geri kalmışlığına üzülüyordum. Bu nedenle çocukluğumdan beri hayalim, idealim Türkiye’nin, insanımızın, daha gelişmiş, güçlü, müreffeh olmasıydı. Çocuk yaşlarda bunları konuşurduk, dertlenirdik.

    Hizmet, çocukluk hayallerimi somut öneriler halinde önüme serdi. İncelediğimde yapmak istediklerimi Hizmet’in usulünce ve başarılı şekilde yaptığını gördüm. Bu nedenle hayallerimi gerçekleştiren bir yol ve yöntem olarak üniversite çağından itibaren Hizmet ile birlikte yürümeye çalıştım.

    Bu topraklarda ülkesini, milletini sevmenin, Müslüman ve iyi insan olmanın, dürüst olmanın hep bir faturası oldu. Hizmet’i tanıdıktan sonra bu faturanın ağırlığını daha iyi hissettim. 1980’li yıllar boyunca, Kemalist rejimin baskılarından dolayı insanlar sürekli tedirgin oldu, kendisini saklamak zorunda kaldı. Hizmet’in hızlı geliştiği dönemlerde bile  düşmanlıklar, husumetler eksik olmadı.

    Fethullah Gülen Hocaefendi 2007 yılına kadar idamla yargılanıyordu. Ama son on yılda yaşadıklarımızın olabileceğini hiç düşünmezdim. Bunların ancak eski Sovyetler Birliği, Kuzey Kore, Saddam’ın Irak’ı  gibi otoriter ve kapalı rejimlerde yaşanabileceğini düşünürdüm. Bir sosyal bilimci, siyaset bilimci olarak demokratik Türkiye’nin kısa sürede bu kadar olumsuz bir dönüşüm yapacağına ihtimal vermiyordum.

    Bediüzzaman’ın Tek Parti döneminde yaşadıklarının geride kaldığını, Türkiyenin bunları aştığını düşünürdüm ama öyle olmadığını hep beraber müşahede ettik. Son 10 yılda Bediüzzaman’ın ve arkadaşlarının yaşadığından daha ağır değilse de, çok daha yaygın bir zulüm dönemi yaşadık. Ve bunu yaşatanlar, aynı kabeye yöneldiğimiz, ‘Müslüman kardeşlerimiz’ oldu.

    İnsanoğlu hayatının farklı dönemlerinde muhasebe yapar, geriye dönüp yaşadıklarını hatırlar. “Bu ömür yaşadıklarıma değdi mi?” diye düşünür. 57 yıllık ömrümde geriye doğru baktığımda, doğrusu hayatımın hiçbir çizgisinin değişmesini istemem. Bir pişmanlığım yok. Ne yaşadıysam aynısını tekrar yaşamak isterim. Hatalarım olsa da hepsinin ayrı anlamı, ayrı güzelliği, ayrı değeri var. Hayat biraz da yaşadıklarınla barışık olmak demek değil midir? Mutluluk, başına gelenleri kabullenebilmek, onları hayatın bir parçası görebilmek değil midir?

    Doğum günü kutlamalarında “İyi ki doğdun!” derler. Kendi kendime soruyorum: “İyi ki doğdum mu? Ömür zarfının içine koyduklarım yaşamaya değer şeyler miydi? Önemli miydi? İnsanların yararına mıydı? Dünya ve ahiretim için kazanç vesilesi miydi?”

    Bütün bunları düşündüğümde, ihmallerim, eksikliklerim, tembelliklerim, yapmadıklarım ve daha iyi yapabileceklerim aklıma geliyor. Ama yaşadıklarımdan, tecrübe ettiklerimden şikayetçi değilim. İyi ki doğdum ve iyi ki bu yaşadıklarımı yaşadım. Daha ağır şeyler yaşasaydım, işkenceye maruz kalsaydım, hapislerde yıllarımı geçirseydim bunları söyleyebilir miydim emin değilim.

    Fakat kendi yaşam muhasebemi yaptığımda, topluma, insanıma, ülkeme, çevreme taammüden zarar vermediğimi, kendimi ve ailemi utandıracak şeyler yapmadığımı, aksine eksik gedik de olsa iyi şeyler yapmaya çabaladığımı düşünüyorum. Bu nedenle de “İyi ki doğdum ve iyi ki bunları yaşadım!” diyorum.

    Dualarınızla Allah ömrümün geri kalanını daha bereketli, verimli ve hayırlı eylesin. Amin.

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • İtalya futbolu hasta!

    İtalya futbolu hasta!


    HASAN CÜCÜK | HABER ANALİZ

    Almanya’ya son şampiyon apoletiyle gelen İtalya, beklentilerin çok altında bir performans ortaya koydu. Ölüm grubu olarak adlandırılan B Grubu’nda Hırvatistan, İspanya ve Arnavutluk’a karşı mücadele eden İtalyanlar, 4 puanla grubu ikinci tamamlayıp adını son 16 turuna yazdırdı. Ancak performansıyla sınıfta kaldı. Özellikle İspanya karşısında sahadan silinen bir İtalya vardı. Gruptan şansının yardımıyla çıkan İtalya’yı evine İsviçre gönderdi.

    Dünya futboluna yön veren ülkelerden biri olan İtalyanlar maziyi arıyor. Daha 3 yıl önce EURO 2020’de (pandemiden dolayı 2021’de düzenlendi) şampiyon olan bir ülke nasıl maziyi arar sorusu akıllara geliyor. EURO 2020’de aynı grupta mücadele ettiğimiz İtalya 9 puan topladı. Son 16 turundan itibaren oynadığı 4 maçın üçünü uzatmalara götürdü. Yarı final ve finali ise penaltılarla kazandı. İyi penaltı kullanan oyuncuları ve daha önemlisi kalecisi Donnarumma sayesinde kupayı kazandı.

    EURO 2020’den sadece iki yıl öncesine gidelim. İtalya, Dünya Kupası Avrupa elemeleri play-off turunda İsveç engeline takılıp 60 yıl aradan sonra turnuva biletini alamadı. 2018 Dünya Kupası’nı kaçırmanın hüsranını EURO 2020’yi kazanarak telafi etse de Avrupa şampiyonu olarak 2022 Dünya Kupası katılımcıları arasına adını yazdıramadı. Üst üste iki dünya kupasına katılamamanın şokunu yaşadı. EURO 2024 bir anlamda kaçırılan dünya kupasının telafisi olacaktı. Ancak evdeki hesaplar bir kez daha çarşıya uymadı.

    İtalya yakın dönemde 2006 Dünya Kupası ve EURO 2020’yi kazandı. Her finalde de penaltılarla güldü. 2006 Dünya Kupası finalinde Zidane’nin kırmızı kart görmesiyle Fransa’yı penaltılarla geçti. EURO 2020’de ise İngiltere’yi penaltılarda safdışı bırakıp kupaya uzandı. EURO 2000’de Fransa’ya, EURO 2012’de ise İspanya’ya karşı finalde kaybetti.

    3 yıl önceki şampiyon takımdan geriye bir elin parmakları sayısında oyuncu vardı. Hem milli takım hem de Juventus’un defans hattında yıllarca başarıyla rakip forvetleri durduran Chiellini – Bonucci ikilisinin yokluğunu Almanya’da derinden hissetti. Keza forvet hattında Insigne – Immobile ortaklığı da EURO 2024’te yoktu. Finalde ter dökmüş oyunculardan kaleci Donnarumma, defansta Di Lorenza, orta sahada Jorginho ve Barella, forvette ise Federico Chiesa EURO 2024 kadrosunda yer buldu. Özellikle Jorginho ve Barella önceki turnuvanın çok gerisinde kaldı.

    İtalyanlar artık dünya çapında yıldız oyuncu çıkaramamanın sıkıntısını yaşıyor. Roberto Baggio ve Del Piero’dan sonra adını herkesin bildiği bir İtalyan yetişmedi. 26 kişilik kadroda sadece iki lejyoner bulunuyor. Biri Arsenal’de oynayan Brezilya asıllı Jorginho diğeri PSG kalesini koruyan Donnarumma. Geri kalan 24 oyuncu Serie A’da ter döküyor. Avrupa’nın 5 büyük ligi arasında olmasına karşılık Serie A, 1980’li yılların çok gerisinde bulunuyor.

    1980’li yıllarda Avrupa’nın bir numaralı ligi olarak öne çıkan Serie A yıldız oyuncuların buluşma yeriydi. 90’lı yıllardan itibaren düşüşe geçti. Özellikle son yıllarda yıldızların yolunun düşmediği yer oldu. Biraz sivrilen oyuncular gözünü Premier Lig ve La Liga’dan gelecek tekliflere dikti. 2018’te Christiano Ronaldo’nun Juventus’a gelmesiyle biraz dikkatleri üzerine çekti. Premier Lig, La Liga ve Bundesliga’nın ardından Serie A geliyor. Yarıştığı rakibi üst sıralar değil nefesini ensesinde hissettiği Ligue 1.

    İtalyanlar uzun bir aradan sonra iki yıl önce Roma ile Konferans Ligi’ni, bu yıl ise Avrupa Ligi’ni Atalanta ile kazandı. Avrupa Ligi’ni Atalanta’dan önce son kazanan takım ise 1999’da Parma olmuştu.  Şampiyonlar Ligi’ni kazanan son İtalyan takımı 2010’da Inter oldu.

    Yıldız oyuncu sıkıntısı yaşayan İtalyanlar, takım oyununu da sahaya yansıtamadılar. Grubun en zayıf halkası Arnavutluk’u yenerken bile zorlandılar. İspanya adeta sahadan sildi. Hırvatistan karşısında beraberliği maçın uzatma dakikalarının son saniyelerinde buldu. 90+8’de Zaccagni’nin golü gelmese EURO 2024’te gruplarda veda edecekti. Şansta bir yere kadar. Nitekim İsviçre, 31 yıl aradan sonra İtalyanları yenip son 16 turunda turnuva dışına itti.

    İtalyanlar için tünelin ucunda ışık gözükmüyor. Serie A’nın yeniden eskiye dönmesi çok zor bir ihtimal. Yıldız oyuncu da çıkaramıyorlar. Geriye takım oyununu çok iyi oynayan bir kadro kurmak. Bu belki mümkün ama Fransa, İspanya, Almanya ve İngiltere’yi kadro ve oyun olarak yakalamaları pek ihtimal dahilinde bulunmuyor. Kısaca İtalya futbolu artık hasta!

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • The Bear: Yenisini açan eski yaralar…

    The Bear: Yenisini açan eski yaralar…


    Suzan DEMİR


    Christopher Storer tarafından yaratılan The Bear ilk yayınlandığı 2022’den bu yana epey beğenilen bir komedi-dram dizisi. En İyi Komedi Ödülünü dalında Emmy de alan The Bear üçüncü sezonuyla yeniden sevenleriyle buluştu. Ünlü ve genç bir şef olan Carmen Berzatto’nun (Jeremy Allen White) abisi Mikey’nin (Jon Bernthal) intiharından sonra aile restoranını devralması ve orayı tamamen değiştirmesini konu alan dizi, bu sezonda değişen işletmeye odaklandı.

    Zira ilk sezonda Carmy’nin değişim fikrini başta abisinin yakın arkadaşı ve aile dostları kuzen Richie’ye (Ebon Moss-Bachrach) kabul ettirmeye çalışmasını; gastronomik açıdan böyle bir işletmede deneyimi olmayan, eski personele alışmaya çalışan Sydney’i (Ayo Edebiri) izledik.

    İkinci sezonda ise daha çok Carmy’nin aile dramasını takip ettik, zira ikinci sezonun altıncı bölümü bir aile draması bakımından son derece iyi hatta epik bir bölümdü. Geçmişe giden bu bölüm alkolik bir anneye sahip kardeşler Carmy, Mikey ve Natalie’nin (Abby Elliott) yaşadığı sorunları adeta bir savaş alanına dönen Noel yemeğinde resmediyordu.

    thebear1.jpg

    Bu sezon Carmy istediği tüm değişikliği yaptı. Zira ikinci sezon aileye odaklansa da personel için de gelişim dönemiydi. İlk sezonda değişime direnen çalışanlar eğitim aldı, yeni deneyimler yaşadı, hatta en çok direnen Richie bile bu değişime ayak uyduranlardan biriydi. Son sezonda artık değişime olan inancın tam olduğunu görüyoruz. Carmy büyük çabaların sonucunda herkesi aynı amaca kanalize ederek bir nevi başarıyor. Tabii dizinin başından bu yana devam eden çatışma unsurlarını izlemeye devam ediyoruz. Bu sezonda da dizi yine geçmiş ve şimdi arasında salınmaya devam ediyor.

    Olaylı Noel yemeği gecesi kadar geçmişten tam bir kesit sunmasa da üçüncü sezonun ilk bölümünü bu anlamda epey beğendiğimi belirtmek isterim. İlk bölüm, lineer bir anlatım yerine hafıza kareleri gibi ilerliyor. Bazı diyaloglar geçiyor, meseleler tanıdık geliyor ama bu görüntüler bizi Carmy’nin hafızasında yolculuğa çıkarıyor.

    Carmy’nin ikinci sezonda çocukluk aşkı Claire (Molly Gordon) ile başlayan ilişkisi sarpa sarmıştı. Bu sezon Carmy’nin neden beklenen özürü dileyemediği, yenilenen restoranda neden bir despota dönüştüğünün izlerini gördük o ilk bölümde. Ama bunlar yine 10 bölüm boyunca parçalar halinde açıldı.

    Elbette burada tek tek sorunların ele alındığı gibi bir izlenim oluşmasın. The Bear hem ikinci sezon hem bu sezonda alışılagelmiş anlatım kalıplarını kullanmıyor. Örneğin bu sezonun ikinci bölümü bir mutfağın tüm stresini art arda tekrarlanan “Kapılar, eller” bağırışlarıyla izleyiciyi de son derece strese sokan bir yerden vermeyi başarıyor. Bu yüzden hem farklı farklı anlatım teknikleri deneyen hem de ritmi son derece yüksek bir dizi izliyoruz.

    thebear1.webp

    Tek tek sorunları çözmekten ziyade geçmişle geleceği çarpıştıran bir dizi The Bear. Bu çarpışma hemen hemen her bölümde farklı şekillerde ortaya çıkıyor. Sürekli mükemmel, hızlı ve başarılı olmaya takıntılı bir halet-i ruhiyenin bitmek bilmeyen yüksek artçıları gibi bu dizi. O yüzden de art arda izlemesi seyirci açısından bile zorlayıcı olabiliyor.

    Dizinin yaratıcısı Christopher Storer dizinin izleyeni altüst eden, strese sokan bu atmosferini Safdie Biraderler olarak da bilinen Benny Safdie, Josh Safdie’nin Uncut Gems’inden ilham aldığını dile getirmişti. Özellikle bu sezonun ikinci bölümünün bu atmosferi çok iyi yansıttığını söyleyebilirim. Öte yandan bu sezonda da önceki sezonlardaki gibi bazı karakterlere -diğer sezonda bakılmayanlara- yakından bakan bölümler var. Geçen sezon aşçılık okuluna giden Tina’nın (Liza Colón-Zayas) geçmişine giden bir bölüm ve annesiyle sorunlar yaşayan Natalie’yi anlatan bir şimdiki zaman bölümü olarak.

    Bu sezonun ana ekseni Carmy’nin aşçılık eğitimi, aşçılıktan ne anladığı ve onu aile dışında neyin bu kadar dağıttığı üzerine. Elbette cevaplara bir anda varılmayan, eskilerin yeni yaralar açtığı 10 bölümle dönmüş diyebiliriz dizi için. Ayrıca son bölümde dördüncü sezonun olacağına dair de “Devam edecek…” notuyla bir bilgilendirme vardı. Bu sezon değişen işletmenin hızlı ritmini izledik demiştim. İpuçlarına bakılırsa önümüzdeki sezon restoranın geleceğine dair bir konu izleyecekmişiz gibi duruyor.


    Suzan Demir kimdir?

    Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde okudu. Hayat TV, ardından Evrensel Gazetesi’nde çalışmaya başladı. Taraf Gazetesi kültür sanat servisinde muhabir ve editör olarak çalıştı. Arka Pencere (www.arkapencere.com) online dergide haftalık sinema eleştirileri kaleme aldı. Ayrıca BİR+BİR Express dergisinde (hem online hem matbu dergide) www.sabirfikir.com ve Kritik 24 (K24) sitelerinde de haber ve yazıları yayınlandı. Yeni E Dergisi’nde kültür, sanat ve sinema röportajları yapıyor. Hala Avrupa’da çeşitli ajanslara politika, ekonomi ve kültür sanat dalında haberler üretiyor. Uluslararası Gazeteciler Federasyonu (IFJ) ve SİYAD üyesi.

    Kaynak: Artı Gerçek
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Cinsel istismarı konuşmak için dilin yokluğu

    Cinsel istismarı konuşmak için dilin yokluğu


    Meliha YILDIZ


    Cinsel saldırıya uğradım.

    Ensest yaşadım.

    Tecavüze uğradım.

    Cinsel istismara maruz kaldım.

    Yaşanılanı hangisi daha iyi tanımlar? Babamın yaptığının bir ismi olduğunu öğrendiğimde yirmili yaşlarındaydım. Kız kardeşimin doğum günümde hediye ettiği bir kitaptan; “Babam Öldüğünde Ağlamadım”. Kız kardeşimle yüzleşmemiz de o gün oldu. Kitabın yazarı İris Galey, babasının ona yaptıklarını anlatıyordu. İris ‘in yaşadığına “ensest” deniyordu.

    Ensestin tam olarak neyi ifade ettiğini merak etmem, 26 yaşında bu kelimeyi bir psikologtan duymamla oldu. O dönem araştırma yapabileceğim tek kaynak internetti. 2000‘li yılların başında Google‘a ensest yazdığınızda karşınıza çıkan ilk açıklama kelimenin Latince kökeniydi. “Kirli, saf olmayan, kirlenmiş, kirletilmiş…” Tanımın altındaki diğer linkler ise porno sitelerine aitti. Bu sitelerde erkekler yakın kadın akrabaları ile ilgili seks deneyimlerini ve fantazilerini erotik bir dille anlatıyordu.

    Bugün Twitter’a girip, ensest yazdığınızda da yine benzer bir anlatıyla karşılaşırsınız. Tabu olarak görülen konuşulması dahi yasaklanan ensestin, internette yaygın olarak erotik bir dille anlatımı aslında toplumda çok da anormal görülmediğinin bir göstergesi.

    Yirmili yaşlarımda yaşadıklarımı tanımlayabileceğim elimde tek kelime vardı. Konuşmamın yasak olduğu bir toplumda, erotik çağrışımları olan bir kelimeyle yaşadığım cehennemi anlatacaktım. Yaşadığım cehennemin bir dili olmadığı gibi bilgisi de yoktu. Bunlar birbirinden ayrılamaz zaten. Yani yaşadığıma cehennem demem mümkün değildi. Toplum nasıl ele alıyorsa sizde öyle yaklaşıyorsunuz deneyimize. Bunu normalleştiriyorsunuz ve konuşmayı yasaklıyorsunuz kendinize.

    Bunun normal olmadığını anlayabilmem otuz beş yaşıma gelip bir psikoterapi desteği almamla başladı. Ensest yasağına karşı gelen ben değilmişim. Ben bir saldırıya uğramıştım, bu bir tecavüzdü. Tecavüz demek zordu, yaşadıklarımı tam olarak karşılamıyordu. Tecavüz demek zordu çünkü yaşadıklarımdan kendimi sorumlu tutuyordum, suçluluk duygusundan bir türlü kurtulamıyordum. Annem babam suçlu olamazlardı. Annem babam bana kötü bir şey yapmış olamazlardı.

    Cinsel istismar, tanımını kullanmam kırklı yaşları buldu. Evet bu sadece bir saldırı değildi, bir istismardı. Failin üzerimde kurmuş olduğu iktidarla istismarın koşullarını nasıl hazırladığına, istismarı yıllarca nasıl sürdürdüğüne baktığımda yaşadıklarımı daha iyi ifade edebildim. Dil yaşadıklarımı anlamlandırmamı sağlıyordu.

    Hukuk ve tıp dilinde de kullanılan kavram; cinsel istismar. Çocuğun cinsel istismarı ile ilgili dil dünyada daha çok feminist hareketin mücadelesiyle oluştu. Çocuğun cinsel istismarı yüzyıllardır var ama dili yok. Çünkü konuşmak yasak. Tabu. Bu tabu hala kırılabilmiş değil.

    Cinsel istismar tanımı her ne kadar doğru gelse de yaşadıklarımı tam karşılamıyor, yaşadığım olayın şiddetini hafifletiyor. Kendimi çoğu zaman yabancı bir dilde konuşuyormuş gibi hissediyorum. Kırk yaşında öğrendiğim bir yabancı dil… Yaşadıklarımı anlamlandıracak kelimeler bulmuş olsam da bu kelimeler toplumla iletişim kurmamı da sağlamıyor. Cinsel istismarı başkalarına anlatırken, yeni öğrendiğim bir dilin tercümanlığını yapıyormuş gibi hissediyorum. Dil yaşadıklarımı anlatmakta yetersiz kaldığı için belki de sürekli metaforlar kullanıyorum.

    Cinsel istismarın dilimin olmamasının tek sebebi toplumun bu konuyu konuşmaktan kaçması değil, ben yaşadıklarımı unutmak istediğim –hatta unuttuğum- için de kendimi ifade edecek kelimelerden yoksunum. Hayatta kalanlarla konuştuğumda bazen bu dil kendini özgür hissediyor ve kelimeler çoğalıyor.

    Hayatta kalanların konuşabilmesi yaşadıklarını tanımlayabilmesi için bir dile ihtiyacı var. Özellikle cinsel istismarın devam etmemesi için yaşanılanı tanımlayan bir dile ihtiyaç var. Bunun için yapılması gereken hayatta kalanların ve toplumun bu konuda daha çok konuşması.


    Meliha Yıldız kimdir?

    1975’te, birçok ihmal ve istismarın yaşandığı bir evde doğdu. Kırk dört yaşında, bir video-röportajla yaşadığı cinsel istismarı ifşa etti. Bu, onun için mağdurluktan aktivistliğe giden yolculuğun başlangıcı oldu. Türkiye’de, aile içi cinsel istismarın “mağdur” tarafından anlatıldığı ilk kitap olan Kutsal Tecrit’i 2021 yılında yazdı. İkinci kitabı Uçurum Kenarındaki Salıncaklar 2023 yılında yayınlandı. Özellikle yazılarıyla çocuğun cinsel istismarı konusunda aktivizm çalışmaları yapmaya devam ediyor.

    Kaynak: Artı Gerçek
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Ayşe Ateş; çelik yürekli kadın!

    Ayşe Ateş; çelik yürekli kadın!


    NECİP F. BAHADIR | YORUM

    Çelik yeleği kim giyer? Operasyona giden güvenlik güçleri. Başka? Tehlike ve tehdit altındaki sivil kişiler. Ayşe Ateş, Ankara’da öldürülen eşi Sinan Ateş’in duruşmasına ‘çelik yelek’ giyerek geldi. Yanında 6 koruması da vardı. Sivil bir kadının duruşma salonuna ‘çelik yelekle’ katılması nereden bakılırsa bakılsın olağan ve sıradan bir durum değil. Devlet mahkeme salonunda bile bir ‘saldırı ve koruyamamaktan’ endişe ediyor olmalı. Vaziyetin vahametini görüyor musunuz?

    Orası mahkeme… Bir operasyon bölgesi değil ki! Çelik yelekli bir kadın. Aradan geçen 19 aya rağmen acısı dinmemiş bir eş ve bir anne. Tek derdi var; adalet… Yaşamı, derin acısının yanı sıra ölüm tehditleri altında. MHP lideri Devlet Bahçeli sağır kalsa da, devlet “Beni de öldürecekler!” çığlığını duydu. Erdoğan, Saray’a davet etti. Çelik yelek ve korumalar bunun sonucu. Saray’dan fotoğraf Bahçeli’yi çıldırttı. İttifakı salladı.

    Ben Ayşe Ateş’in ‘çelik yeleğine’ değil, ‘çelik yüreğine’ hayranım. Tek başına rüzgara karşı yürüdü. Tehditlere aldırmadı. Gözünü kırpmadan silahına davrananlara karşı mücadeleye girişmek herkesin harcı değil. Çelik gibi yürek gerekir. Sicili hiç de temiz olmayan bir partiyi karşısına aldı. Pes etmedi. Eşinin katillerini ortaya çıkarmak için her kapıyı çaldı. CHP’ye de gitti, Saadet Partisi’ne de…

    Adalet çığlığı da yanık sesi de karşılık buldu. Duruşmaya CHP lideri Özgür Özel’den Kemal Kılıçdaroğlu’na, İYİ Parti Genel Başkanı Musavat Dervişoğlu’ndan değişik partilerin yöneticileri ve milletvekillerine ve de gazetecilere kadar kadar seçkin bir grup katıldı. Duruşma salonlarında nice dava öksüz ve yetim kaldı. Bırakın siyasetçilerin ilgisini, hukukçulara bile rastlanmadı. Meydanı boş bulan hakim ve savcılar keyfi tutum ve kararlarla ‘ali kıran baş kesene’ dönüştü. O salonlarda ne hikayeler yaşandı. Ve hala yaşanmakta da…

    Ya ‘öteki’ davalar ne olacak?

    Bir toplama kampını andıran Sincan’da, Sinan Ateş’in ilk duruşmasının salonundan yansıyan manzaraya imrenmemek mümkün mü? Darısı diğer davaların başına. Yani öteki davaların… Ötekileştirilen, uzak durulan, yanından bile geçilmeyen, hukukun ayaklar altına alındığı davaların… Siz anladınız onu. Siyasetçiler hassasiyetlerin yüzde birini ‘öteki davalara’ da gösteremezler mi? Adalete ve tarihe olan borçlarından dolayı.

    ‘Adalet’ herkes için değil mi? Mağdurun kimliğine, rengine bakılır mı? Ayşe Ateş’in sesine cevap vermeleri kuşkusuz çok yerinde. Ya mahkeme salonlarının duvarları arasında kaybolup giden diğer Ayşe’lerin çığlıkları? Artık onlara da kulak kabartmanın zamanı gelmedi mi? Adaletsiz ve tutarsız politikalarla adalet aranır mı? Öteki anneler, öteki Ayşe’ler seslerini duyurmaları için ne yapması lazım?

    Hayır, bu söylediklerim Ateş davasının önemini azaltmaz. O salonda yakılan kıvılcım adalet ateşine niye dönüşmesin? Ve dönüşmeli de… Ülkenin en büyük sorununun adalet olduğun siyasetçiler bilmiyor olabilir mi? İktidarıyla, muhalefetiyle ve de halkıyla adaletsiz bir ülkenin iki yakasının bir araya gelmeyeceğinin farkında değiller mi? Adaletin olmadığı bir ülke çölleşmeye ve çorak kalmaya mahkumdur.

    Yazıya otururken amacım ‘çelik yürekli’ Ayşe Ateş’in adalet arayışına ve haklı mücadelesine dikkat çekmekti, duruşma salonundan yansıyan tarihi fotoğrafa bakarken dile gelen duygu ve düşündüklerimi paylaşmadan edemedim. Çünkü bu ülkede bir ‘öteki’ sorunu var. Ve bu ‘öteki’ ‘olursa da olur, olmazsa da olur’ denilecek türden değil. ‘Ötekiler’den yoksun bir Türkiye’nin yarını olamaz. Çok değil biraz akıl ve vicdan…

    Sinan Ateş davasının duruşma salonunu ülkenin ana gündemi yapmak kesinlikle Ayşe Ateş’in eseri. Ayşe Hanım kaderine razı olsaydı, sessiz kalsaydı, adaleti yargıdan bekleseydi; ne kamuoyu oluşur, ne de salon dolardı. Diğer davalar gibi öz yurdunda garip kalırdı. Hakkını teslim etmek gerekir. Adalet kavgasının nasıl verileceğini dosta düşmana gösterdi. Gözünü kararttı. Çelik yelek giymekten bile çekinmedi. Çelik gibi yürek karşısında çelik yelek ne ki…

    Sinan Ateş davasına MHP neden sahip çıkmıyor?

    MHP tabanı acaba o fotoğrafa bakarken ne düşünecek? Bahçeli’nin dediği gibi partiye karşı bir komplo kurulduğunu mu yoksa…? Sinan Ateş kim? Eski Ülkü Ocakları Genel Başkanı… MHP’de siyaset yapmış biri. MHP Genel Sekreteri İsmet Büyükataman’ın danışmanı. Bahçeli’nin yakından tanıdığı biri. Eğer ‘yarası yoksa’ bir parti kendi içinden birinin Ankara’nın göbeğinde cinayete kurban gitmesine neden sessiz kalır? Sinan Ateş’in davasına sahip çıkmak CHP’ye mi kaldı? Veya diğer partilere? Taban sormayacak mı; nerede MHP diye?

    Okların kendine çevrildiği eski milletvekili Olcay Kılavuz, parti yönetiminin “Konuşmayın, hatta taziyede bile bulunmayın!” diye talimat verdiğini açıkladı. Neden? Bu neyin telaşı? Bahçeli niye Ayşe Ateş’le görüşmedi? Adalet çığlığını cevapsız bıraktı? Erdoğan’dan, Özel’e kadar herkes Ayşe Ateş’e sahip çıkarken MHP ilgisini neden esirgedi? Duruşmaya partiyi temsilen bir yönetici katılamaz mıydı? Birlikte teşriki mesai yaptıkları İsmet Büyükataman davayı neden uzaktan izledi? Sinan Ateş’in çocuklarının hiç mi hatırı yok?

    Bilmiyorum, hatırlamıyorum!

    Sanıkların ifadeleri çelişkilerle dolu. En çok kurdukları cümle, “Bilmiyorum, hatırlamıyorum!”  Söyledikleri gerçekliklikten ve cinayetin üzerindenki sis perdesini aralamaktan çok uzak. İddianamede eksiklikler olduğu herkesin malumu. MHP ve Ülkü Ocakları’na doğru giden ayak izlerinin takip edilmediği, bilerek görmezden gelindiği, MHP plakalı araçların dikkate alınmadığı yok sayıldığı ve daha bir dizi MHP’yi zan altında bırakan iddiaların muhakeme safhasında üzerine gidilecek mi?

    Yoksa dava eksik ve zayıf iddianame ile mi sınırlı kalacak?

    MHP’nin yarası olduğu belli. O yüzden gocundu. Ve adaletin tesisi için duruşma salonuna bir temsilci göndermekten çekindi. Bahçeli’nin talimatıyla ‘avukatlar’ müdahil olmak istedi. Mahkeme heyeti bu talebi reddetti.

    Ayşe Ateş sanıkların ifadelerini dinledikten sonra, “Topyekün sergilenen kumpas tiyatrosu…” tespitini yaptı, “Anlaşılan o ki bu siyasi cinayetin kökleri düşündüğümüzden daha derinde…” dedi ve ekledi; “Adaletsiz geçirecek bir güne daha tehümmülümüz olmadığını…”

    ‘Daha derin’ derken kastettiği iddianameye yansımayan ‘organize ilişkiler ağından’ başka ne olabilir? Orada da bütün parmaklar Bahçeli’nin MHP’sini gösteriyor. MHP lideri haksız mı; “Her ceviz yuvarlaktır ama her yuvarlak ceviz değildir…”

     

     

     

     

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***