Kategori: Görüş & Analiz

Serbest Görüş farklı bakış açıları ve derinlemesine analizlerle güncel olayları ve toplumsal sorunları inceler. Uzmanlardan ve düşünce liderlerinden gelen detaylı yorumlar, eleştiriler ve stratejik analizlerle okuyuculara geniş bir perspektif sunar. Sitemiz günün önemli konularını anlamak ve derinlemesine bilgi edinmek için ideal bir kaynak.

  • Kurucu ve kapsayıcı yeni bir siyasi aklın inşası üzerine notlar

    Kurucu ve kapsayıcı yeni bir siyasi aklın inşası üzerine notlar


    Naif BEZWAN*


    Bütün parçaları ve partileriyle Kürdistan siyasetinin hatırı sayılır bir süredir derin bir siyasi krizin içinde geçtiği sır değil. Bu yazıda, krizin kaynakları ve parametreleri tartışılırken, siyasi işbirliği, toplumsal güç birliği, sivil toplum, direniş ve itaatsizliği merkezine koymayan hiçbir projenin bu krize cevap veremeyeceği iddia edilecektir. Krizden çıkış için ise geniş siyasi ve toplumsal ittifakları hedefleyen, ortak öğrenme ve hareket kabiliyetini mümkün kılan mekanizmaların yaratılmasına dayanan yeni ve kurucu bir siyasi akla duyulan ihtiyacın altı çizilecektir.

    Son olarak bu yazıda, krizin yapısal ve dışsal (jeopolitik) sebeplerinin önemi bir an bile göz ardı edilmeden, aktör-merkezli bir yaklaşım benimsenmektedir. Başka bir deyişle, Kürdistan siyasi aktörleri sadece dışsal gelişmelere maruz kalan nesneler olarak değil de, yaşanan problemlerin ve dolayısıyla çözümlerinin bizzat öznesi olarak ele alınacaktır. Bununla, aktörlerin hem krizin oluşumunda hem de aşılmasında oynadıkları merkezi rolün altı çizilirken, halihazırdaki sahip olunan kaynakların ve kazanımların bile krizden çıkış için devasa imkanlar sunduğu ima edilmektedir.

    KRİZİ ANLAMAK

    Birçok açıdan tanımlanması mümkün olan bir olgu olarak krizin şimdiye kadar en çarpıcı ve etkili tanımlarından biri Antonio Gramsci’ye aittir. Gramsci krizi özetle ‘eskinin öldüğü ve fakat yeninin de henüz doğmadığı bir moment, çok sayıda marazi belirtilerin yoğunlaştığı bir fetret devri’ olarak görür. Buna göre krizler birçok kaynaktan beslense ve bağrında farklı düzlemlere ait birçok bulguyu taşısa da esas olarak siyasi olana ve siyasal alana dairdir.

    Bu yazıda, bütün Kürdistan siyaset alanını kuşattığını düşündüğümüz bir kriz olgusu ile karşıya olduğumuz öne sürülürken, krizin kendisi aniden ortaya çıkmış bir olgu değil; ve fakat kritik dönemeçlerde alınmış yanlış kararların, yapılan siyasi tercihlerin, zamanında atılmamış adımların ve ıskalanmış fırsatların sonucu olarak ortaya çıkan kümülatif bir durum olarak değerlendirilecek. Burada kastedilen, göstergeleri her geçen gün belirginleşen, dinamikleri gittikçe yakıcı hale gelen, tehdit potansiyeli yükselerek artan ve negatif sonuçları gün geçtikce yoğunlaşan derin bir siyasi krizdir.

    Başka bir deyişle, bütün parçaları ve partileriyle Kürdistan sathına yayılmış, düşünsel, sosyo-ekonomik ve sosyo-psikolojik boyutları da içeren toplu bir siyasi krizden bahsediyoruz. Öyle bir kriz ki, birincisi, Kürdistan’ın sosyo-politik rezervlerini her gün biraz daha tüketerek bütün kazanımlarını tehdit etmekte; ikincisi, siyasetin oyun kurucu pozisyonuna halel getirmekte; ve buna bağlı olarak üçüncüsü, Kürt siyaset alanını ve aktörlerini her tür karşı-saldırı, böl-yönet, tehdit ve kuşatma stratejileri karşısında kırılgan bir konuma sürüklemektedir.

    Krizin sebepleri ve kaynaklarına gelince, aktör-merkezli bir okuma esas alındığında aşağıdaki faktörlerin/problem alanlarının özellikle vurgulanması gerekmektedir:

    • Başat siyasi aktörlerin Kürdistan’ın çoğulcu ve çok-bölgeli tarihsel ve sosyolojik gerçekliklerini gözardi eden tek-parti düzeninden ısrar etmesi.
    • Eldeki devasa sosyo-ekonomik kaynakların ve medya gücünün toplumsal barış, ortak anlayış, yaratıcı ve köprü-kurucu gündemlerin oluşturulması yönünde yeterince ve etkin bir şekilde kullanılmaması.
    • Toplumun partizan bir anlayışla kutuplaştırılması, karar süreçlerinin dışında tutularak edilgen bir konuma sürüklenmesi ve giderek depolitize edilmesi.
    • İç barış, diyalog, uzlaşma ve ortak iş yapma kültürüne dönük yaygın toplumsal talep ve ihtiyaçların ya araçsallaştırılması ya da göz ardı edilmesi.
    • Demokrasi, hukuk, insan ve yurttaş hakları gibi temel değerlerin öncelikle kendi içinde inşa edilecek normlar olarak değil de, kendi dışında aranması yani Kürdistan’ı hükümranlığı altında tutan devletlere dönük taleplerle sınırlandırılması.
    • Son olarak, kadim bir milletin yüz yıllık kendi geleceğini tayin etme davası gibi büyük bir meselenin aktörleri olmaktan kaynaklanan mutabakat ve çözüm sorumluluklarının yerine getirilmesi için gerekli olan ortak mekanizmaların inşa edilmemesi.

    Eğer yukarıda vurgulanan ve krize kaynaklık ettiği iddia edilen sorunların maddi bir karşılığı olduğu kabul edilecek ve burada tartışma konusu yaptığımız krizden cıkış yolu aranacaksa, bütün bu faktörler üzerinde hem tek tek aktörler bazında hem de bir bütün olarak çok ciddi ve dönüştürücü çalışmaların yapılması ve yeni bir anlayışın geliştirilmesi gerekmektedir. Bu da, bir yandan bu meselelere sebebiyet veren yapısal ve öznel etkenlerin cesaretle ele alınmasını gerekli kılmakta, diğer yandan, toplumla birlikte ve toplumsal iyilik için ortak davranma ve birlikte hareket etme kabiliyetini gerekli kılmaktadır. Kaldı ki krizin niteliği bize bütün bunların artık politik tercih olmaktan çıkarak siyasi ve stratejik bir mecburiyet haline geldiğini söylemektedir.

    KÜRT SİYASETİNİN KÜRDİSTAN MESELESİYLE SINAVI

    Devletsiz bir millet ve dolayısıyla devletlerarası nizamın eşit sayılmayan bir tarafı olarak Kürtler, hak, özgürlük ve kendini yönetme taleplerine dair siyasi bir mücadeleye giriştiği andan itibaren söz konusu nizamın yapısal eşitsizliğine maruz kalmaktadır. Başka bir deyişle, siyasi perspektifi, programı ve ufku ne kadar yerel ya da parça-eksenli olursa olsun, Kürt siyasi aktörleri kendi geleceğini tayin etme taleplerini dile getirir getirmez kendilerini Kürdistan meselesinin karmaşık matrisi içinde bulur.

    Bu matrisin bilinen başlıca üç temel özelliğini vurgulamak gerekir. Birincisi, herhangi bir kazanım ya da kaybın, aktörlerin ana siyasi yerleşkesini oluşturan parçayla sınırlı kalmaması, olumlu ve olumsuz etkilerinin değişik derece ve ölçekte bütün Kürdistan sathına sirayet etmesidir. Yani parçaların asimetrik gelişme durumu hızlı etkileşimin önünde engel değildir. İkincisi, Kürdistan’ın cebren bölünmüş olduğu tarihsel gerçeğinin, bizzat bölen devletlerin ‘toprak bütünlüğü’, ‘milli güvenliği’, ‘sınırların dokunulmazlığı’ gibi uluslararası sistem tarafından da büyük ölçüde kabul gören kurallar olarak karşımıza çıkması. Üçüncüsü, Kürdistan’ı hükümranlığı altında tutan dört devletin dönemsel çatışma ve çelişkilerine rağmen Kürdistan üzerinden kolonyal statükonun korunması amacıyla birleşmesi ve Kürtler karşında ortak cephe oluşturabiliyor olmasıdır.

    Tartışmayı biraz daha da somutlaştırmak için IŞİD’in Kürdistan’a yönelik soykırımsal saldırı ve işgal girişimleri ile başlayan süreci biraz daha yakından mercek altına almakta fayda var. IŞİD saldırılarıyla ortaya çıkan kelimenin gerçek anlamıyla varoluşsal tehdit süreci, bir yandan Kürdistanî siyasi hareketlerin son bir asırdır büyük bedeller ödeyerek elde ettikleri bütün siyasi, hukuki ve toplumsal kazanımların yok edilmesine yola açacak büyük bir kuşatma ve saldırıya işaret ederken, diğer yandan, Kürdistan siyasi güçlerinin bir aktör konumuna yükselmesi, uluslararası tanınma ve meşruiyet pozisyonu kazanmasının önünü açtı.

    IŞİD ve arkasındaki güçlerin saldırıları, başta Şengal Êzidî Kürt soykırımı olmak üzere büyük ve derin yaralara neden oldu. Ancak Kürt siyasi aktörleri, Kürdistan ve uluslararası toplumun desteğiyle IŞİD’i püskürterek hem büyük bir onur ve haysiyet mücadelesi verdi hem de yeni kazanımlar elde etmenin fırsat ve imkanlarını yakaladı. Ne var ki gerçekten çok ağır insani ve toplumsal bedeller ödenerek elde edilen başarılar yeni ve kalıcı kazanımlara dönüştürülmedi. Bunun yerine, ortaya çıkan tarihi jeopolitik fırsat penceresi, başat siyasi partiler arasında kısa bir süre sonra yıpratıcı ve kibirli bir rekabet ve giderek catışma ortamına dönüştürüldü. Bir parçadaki olumlu ya da olumsuz gelişmenin diğer parçalar üzerinde domino etkisi yarattığına dair yüzyıllık tecrübe ne yazık ki dikkate alınmadı.

    Bu hakikatin gereklerinin yerine getirilmemesinden kaynaklanan uğursuz sonuçları 2014 sonbaharında Kobanê’nin özgürleşmesi sonrasında yaşanan ve etkileri hala devam eden kritik sürecin bütün evrelerinde gözlemek mümkün. Bunlar arasında sırasıyla 2015 yılında ortaya çıkan şehir savaşları ve yarattığı siyasi kırılma, kıyım ve kayyım sürecini belirtmek gerekir.

    İkinci önemli kırılma noktası olarak da 2017’de Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nde yapılan bağımsızlık referandum ve akabinde Kerkük dahil ‘tartışmalı’ olarak addedilen Kürdistan bölgelerinin yeniden işgaliyle sonuçlanan süreci belirtmek gerekir. ki bu süreç Şii-çoğunluklu Bağdat merkezi hükümetinin federal yapıyı Kürdistan aleyhine değiştirme ve giderek Kürdistan Bölgesel Hükümetinin etkisizleştirmesine dönük siyasi, askeri ve ekonomik hamleleriyle devam etmektedir.

    Son olarak 2018 Efrîn ve daha sonra Serê Kaniyê ve Girê Spî ile devam eden bu bölgelerin demografik yapısının zorla değiştirilmesi, Kürtsüzleştirilmesi ve ithal edilen bir nüfusla yerleşim kolonisine dönüştürülmesi amacıyla devam eden siyasi ve toplumsal kırım ve kıyım süreci eklenmelidir. Mevcut krizin en başta gelen nedenlerini oluşturan bütün bu kritik süreç boyunca, Kürt siyasi aktörleri, Sûr ya da Nisêbîn düştüğünde Kerkük’ün de düşeceği, Kerkük düştüğünde Efrîn’nin de düşeceği gerçeğini idrak eden bir siyasi tutum ve sorumluluk içinde davranmaktan uzak kaldı.

    Özetle, bu kritik dönüm noktalarının her biri ve birbirlerine olan etkileri üzerinde ne kadar düşünülür ve derinlikli analizlere konu edilirse yeridir. Ancak hemen belirtmek gerekir ki, ilgili Kürt siyasi aktörleri bahsettiğimiz bütün bu süreçler boyunca birbirine karşı çalışarak Kürdistan meselesinin temel dersleriyle olan imtihanını kaybetti.

    Bunun başlıca sebepleri arasında partiler arası kutuplaşma, bölgesel ve uluslararası dinamikleri konusunda yanlış hesap, geniş siyasal mutabakatın yokluğu ve toplumsal rızanın sağlanamaması gibi faktörler gelmektedir. Ancak değişik vesilelerle ifade etmeye çalıştığımız bir noktayı burada bir kez daha yenileyelim: Yukarıda anılan ve birbiriyle sıkı-sıkıya bağlı olan olgular dizgesi tam anlamıyla anlaşılmadan, nedenleri eleştirel bir süzgeçten geçirilmeden ve bunlardan gereken dersler çıkarılmadan yaşanılan mevcut krizden çıkış bulmak mümkün görünmemektedir.

    SONUÇ YERİNE: SİVİL TOPLUM, DİRENÇ VE İTAATSİZLİK MOMENTİNİ YAKALAMAK

    Bu yazıda, Kürt siyasetinin bütün parçaları ve partileriyle bir krizin içinde olduğu iddia edilirken, krizden çıkış için yeni siyasi bir anlayış ve iradenin ortaya konulmasının önemine işaret etmeye çalıştım. Bunun için öncelikle hiçbir partinin ve parçanın bu krizden tek başına çıkma şansı olmadığının kabul edilmesi, dolayısıyla birlikte çözüm arama ve ortak hareket tarzı oluşturmanın ertelenemez bir görev olduğunun altını çizmek istedim.

    Bu krizin nasıl çözüleceği, çözümün muhtemel unsurlarının neler olabileceğini ne kadar tartışılırsa azdır. Başat Kürt siyasi aktörlerin (buna irili-ufaklı hareketler de dahildir) ortak iyilik yerine dar çıkar hesaplarını önceleyen, kapsayıcı ve çoğulcu bir siyaset yerine partizan siyaseti ortak payda olarak dayatan, uzlaşma ve ortaklaşma yerine çatışmacı yaklaşımları öne çıkaran tutum ve davranışları krizden çıkışın önünde en büyük engeller olarak durmaktadır.

    Öte yandan, Kürdistan toplumuna siyasetin ana öznesi olarak hitap etmeyen; onu bu sıfatla tarih sahnesine çağırmayan hiçbir projenin verimli bir sonuç vermesi, hiçbir projeksiyonun gerçekleşebilmesi mümkün görünmemektedir. Bunun için hem bireysel hem kollektif düzeyde akıl ve vicdanın, bilgi ve ferasetin ortak amaçlar, yararlar ve talepler için kullanılmasını mümkün kılacak yeni bir toplumsal mobilizasyona ihtiyaç var. Kürdistan’ı hükümranlığı altında bulunduran devlet rejimlerinin değişik ölçekte uyguladıkları savaş ve zulüm politika ve pratiklerine karşı sivil direnç ve itaatsizlik kültürünü merkezine koyan yeni ve çoklu kültürel, toplumsal, iktisadi, hukuki ve siyasi girişim, hareketlilik ve eylemlilik biçimlerine ihtiyaç var.

    Muhtaç olunan müktesebat için çok uzaklara gitmeye gerek yok. Bunun için ülkemizin her köşesinde, her gün değişik formlarda deneyimlenen türlü çabalara ve pratiklere bakmak yeterlidir. Somut olarak mesela Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Eş Başkanı olan Dr. Selçuk Mızraklı’nın her gün topluma hitap eden ‘Rojbaş Amed’ duruşuna; Jina Aminî’nin İran rejimi tarafından katledilmesi üzerine gelişen ve globalleşen görkemli gösteri, sivil direniş ve itaatsizlik eylemlerine; Meral Akşener’in karşısına dikilerek ‘Ben Kürdistanlıyım’ diyen esnafın hikayesine; Şubat 2023 deprem sonrasından Diyarbakır’da oluşturulan sivil toplum inisiyatifinin ortaya koyduğu sağaltıcı ve hayat kurtarıcı çalışmalara; Güney Kürdistan’da, yaptığı sosyal medya paylaşımı sebebiyle gözaltına alınan akademisyenin ortaya koyduğu dirence; iş yerinde Kürtçe hizmeti esas aldığı için hedef alınan Diyarbakır’da Pîne Kafe’nin sahibinin maruz kaldığı baskıya; dil hakları ve hukuk mücadelesi yürüten onlarca girişime; zindanlarda verilen vakur direnişlere; milyonların Newroz meydanlarına taşıdığı umut ve heyecana; Wan halkının kayyım atanması hazırlıkları karşısında gösterdiği onurlu direnişini temsil eden ‘gülen gencin’ bakışlarına; ve nihayet bölgenin yükselen ve birleştiren değeri Amedspor’un etrafında kenetlenen milyonların hareketliliğine yakından bakılmalıdır.


    * Siyaset bilimci

    Not: Bu yazıda dile getirilen görüşler, konuyla ilgili uzun bir zamandır yürüttüğüm akademik çalışmaların yanında, özellikle son bir yılda yaptığım arşiv ve çok kısa bir süre önce Güney Kürdistan’da geçirdiğim iki buçuk aylık saha çalışmaları sırasındaki edindiğim bilgi ve gözlemlere dayanmaktadır. Güney Kürdistan ziyareti boyunca benimle görüşlerini cömertçe paylaşan her parçadan tüm dostlara ve görüşme partnerlerine teşekkürü borç bilirim. Makalede ifade edilen düşüncelerle ilgili sorumluluk ve hatalar ise tek başına bana aittir.

    Kaynak: Artı Gerçek
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • İngiltere seçimleri ve verdiği mesajlar

    İngiltere seçimleri ve verdiği mesajlar


    MAHMUT AKPINAR | YORUM

    Dün İngiltere’de parlamento seçimleri yapıldı ve 650 sandalyeli Avam Kamarası’nda yeni koltukların sahipleri belirlendi. Seçimlere katılım oranının yüzde 60 olduğu ifade ediliyor. Her şeyden önce, seçimlerin gayet sakin, olgun ve güven içinde geçtiğini söyleyebiliriz. İnsanlar gün boyunca kendilerine yakın seçim ofislerine gittiler ve oylarını kullandılar.

    Batıda, özellikle Avrupa’da Türkiye’de görülen seçim ortamı ve atmosferi gözlemlenmiyor. İnsanlar mütevazı şekilde online propaganda yapıyorlar. Adaylar broşür bastırıp evlere dağıtıyorlar, meydan mitingleri çok sınırlı sayıda oluyor veya hiç olmuyor. Adaylar ve siyasetçiler kahve toplantıları gibi küçük toplantılarla kendilerini anlatıyorlar. Ayrıca, kamuoyu önünde liderlerin ulusal tartışmaları oluyor.

    Ancak Türkiye’de olduğu gibi çevre kirliliğine sebep olan bayraklar, broşürler, büyük reklam panoları kullanılmıyor; hoparlörlerle gürültü üretilmiyor. Dışarıdan gelen bir insan, dün İngiltere’de seçim olduğunu fark etmezdi çünkü olağan dışı herhangi bir hareketlilik yoktu. İnsanlar önceden belirlenen yerlerde oylarını kullandılar ve akşam da seçim sonuçlarını öğrendiler.

    Birleşik Krallık seçimleri beklendiği gibi İşçi Partisi’nin yüksek oranda oy alması ve sandalye kazanmasıyla sonuçlandı. Muhafazakar Parti çok büyük, tarihi bir yıkım yaşadı ve lideri Rishi Sunak bu nedenle özür diledi, parti liderliğinden istifa etti. Muhafazakar Parti yaklaşık 14 yıldır iktidarda ve İngiltere’yi Avrupa Birliği’nden çıkaran parti. Bizdeki Anavatan Partisi’ne benzer şekilde muhafazakar tarafta yer alan ama daha çok liberal ekonomiyi savunan, büyük şirketleri önceleyen bir parti.

    2019 yılında yapılan seçimlerde tek başına iktidar olmayı başarmıştı. Ancak Brexit’in olumsuz etkileri henüz ortaya çıkmamıştı. Aynı zamanda, İşçi Partisi başarısız bir seçim çalışması yürüttü ve Muhafazakar Parti’nin koalisyon kurma ihtiyacı olmadan iktidar olmasına imkan doğdu. Bu seçimlerden sonra İşçi Partisi’nin eski genel başkanı Jeremy Corbyn istifa etmek zorunda kaldı. Daha sonra da antisemitik söylemlere sahip olduğu iddiasıyla, İsrail karşıtı tutumları nedeniyle partisinden ihraç edildi.

    Corbyn, daha uç solda yer alan bir liderdi; vergileri münhasıran büyük şirketlere artırmayı, fosil yakıtları tamamen bitirmeyi savunuyordu ve üniversite eğitimini ücretsiz hale getirmeyi vaat ediyordu. Yerine geçen Keir Starmer, İşçi Partisi’ni daha merkeze kaydırdı ve söylemlerini yumuşattı. Ancak alınan bu oylarda Starmer ve yönetiminin başarısından öte, Muhafazakar Parti’nin ülkeyi kötü yönetmesi etkili oldu.

    Birleşik Krallık’ı Brexit oylamasına iktidarda olan Muhafazakar Parti götürmüştü. Ancak o dönemin lideri David Cameron, Brexit’e karşı olduğu için başbakanlık koltuğunu korumayı etik bulmadı ve istifa etti. Yerine, Brexit’i savunan o dönemin İçişleri Bakanı Theresa May geçti. May, üç yıllık sürecinde Brexit’i sağlıklı yürütemedi ve eleştiriler sonucu Boris Johnson liderlik koltuğuna geçti. Johnson eleştiriler ve şayialar üzerine 3 yıl sonra ayrılmak zorunda kaldı. Liz Truss’ın çok kısa liderliğini müteakip Muhafazakar Parti’nin liderliğine ekonomi konularında uzmanlığı olan Hindistan kökenli genç siyasetçi Rishi Sunak geçti.

    İngiltere’deki iktidar değişiminin en önemli sebebi, ekonomideki bozulma ve dengelerin orta alt gelir grubunun aleyhine gelişmesidir. Brexit’ten sonra İngiltere ekonomisinde ciddi bir küçülme oldu. Brexit, Birleşik Krallık’ı şahlandırmadı; aksine, ekonomik, siyasi ve sosyal pek çok problemin sebebi oldu. Brexit’ten bu tarafa İngiltere’de yaşam standardı sürekli düşüyor, yaşam maliyetleri artıyor. Bunun faturası dar gelirlilere, küçük esnafa veya sosyal yardımla geçinenlere çıktı.

    Özellikle Ukrayna Savaşı’ndan sonra çıkan enerji krizinde, enerji fiyatları astronomik derecede yükseldi. Pek çok küçük esnaf, enerji fiyatlarını ödeyemediği için iflas etmek zorunda kaldı. Hane halkları elektrik ve gaz faturalarını ödemekte zorlandılar; zira bir anda enerji fiyatları 3-4 kat arttı. Ukrayna Savaşı’nın doğurduğu enerji krizi alternatif yollarla bir şekilde aşıldı ve global manada enerji fiyatları düştü; ancak İngiltere’de büyük enerji firmaları bunu halka yansıtmadılar veya çok azını yansıttılar.

    Muhafazakar Parti, kapitalist bir yaklaşım sergileyerek halkı değil, astronomik karlar elde eden büyük şirketleri korudu. Dolayısıyla halk, ağır enerji fiyatları ve yaşam maliyeti altında ezildi ve faturayı doğrudan iktidara kesti. Son dönemde Rishi Sunak’ın aldığı tedbirlerle enflasyonda düşme ve büyüme rakamlarında pozitif gelişmeler olsa da bunlar halka yansımadı. Bu seçimlerde halk, İşçi Partisi’nin yeni liderini çok da hevesle tercih etmedi ama Muhafazakar Parti’yi ve yönetimini cezalandırmak istedi. Muhafazakar Parti, 250 sandalye kaybederek tarihi bir yenilgi aldı.

    Avrupa’da ve dünyada siyasi eğilim aşırı sağa doğru yönelirken, iktidardaki partinin yıpranmışlığından dolayı Birleşik Krallık’ta siyaset merkez sola doğru kaymış oldu. İngiltere’de aşırı sağı temsil eden Reformcu Parti de seçimlerde başarı elde etti ve lideri Nigel Farage parlamentoya girdi. Farage, Brexit’e giden süreçte çok etkili bir siyasetçiydi; İngiltere için Bağımsızlık Partisi (UKIP) ile o dönemde Avrupa Birliği’nden çıkmakta halk üzerinde etkili oldu ve saldırgan bir politika izledi. Daha sonra partisinin adını Brexit Partisi olarak değiştirdi. Avrupa’daki diğer aşırı sağcılarla benzer özellikler gösteren Nigel Farage, ilk defa parlamentoya girdi ve Reform Partisi 4 sandalye kazandı. Bundan sonra aşırı sağın temsilcisi ve göçmen düşmanı olarak parlamentoda bulunacak ve gündemden düşmeyecektir. Nigel Farage, İngiltere’de “sıfır göçmen” iddiasıyla politika yapıyor ve göçmenleri geri gönderme taahhütlerinde bulunuyor.

    Bu seçimlerin önemli sonuçlarından biri de İskoçya için bağımsızlık iddiasıyla siyaset yapan ve bu seçimlerin bir nevi referandum olacağını söyleyen SNP’nin 38 sandalye kaybederek 46’dan 8’e düşmesi oldu. Dolayısıyla İskoçya’nın bağımsızlığı ile ilgili taleplerin ve politikaların İskoçlar dahil toplumda bir karşılık görmediği ortaya çıktı. Bir diğer dikkat çekici gelişme ise Liberal Demokrat Parti’de yaşandı. 2019 seçimlerinde Muhafazakarların tek başına iktidara gelmesinden önce iktidar partisinin koalisyon ortağı olan Liberal Demokrat Parti, büyük sıçrama yaptı ve sandalye sayısını 8’den 71’e çıkardı. Muhafazakar Parti’den memnun olmayan oyların bir kısmı Liberal Demokratlara kaydı.

    650 sandalyeli Avam Kamarası’nda İşçi Partisi, oylarını 214 sandalye artırarak 412’ye çıkardı. İngiltere’de bu oran “süper çoğunluk” olarak adlandırılıyor ve böyle bir çoğunlukla İşçi Partisi, her türlü düzenlemeyi tek başına ve zorlanmadan yapabilir. 14 yıldır iktidarda olan Muhafazakar Parti ise büyük bir yıkım yaşadı ve 251 sandalye kaybederek parlamentoda 121 sandalyeyle yetinmek zorunda kaldı.

    Kadın milletvekili sayısında rekor kırıldığı, 650 sandalyenin 242’sini kadın parlamenterlerin aldığı kesinleşti. Bir başka önemli gelişme de bu seçimlerde bağımsız adayların öne çıkması oldu. Halkın önemli bir kısmı ve Müslüman seçmenler, her iki partiden de memnun değildi. Bu nedenle bağımsız aday sayısında artış oldu ve bunlardan epeyce seçilen var. Eski İşçi Partisi başkanı Jeremy Corbyn de bunlardan birisi oldu.

    İngiltere’de bundan sonra ne olur?

    Liberal Parti, göçmen karşıtı politikaları yumuşatacaktır; kapıları tamamen açmasa da, Muhafazakar Parti gibi göçmenleri başka ülkelere göndermekten vazgeçecektir. Temelde sol ve sosyal demokrat bir parti olduğu için, işçi ve emekçi sınıfının, küçük esnafın lehine düzenlemeler yapacaktır. İnsanların en çok şikayet ettiği yaşam maliyetlerini dar gelirler adına düşürmeye çalışacaktır ve sosyal yardımları artıracaktır.

    İşçi Partisi’nin en çok üzerinde durduğu konulardan birisi eğitim politikalarıydı; çok sayıda öğretmen alımı yapmayı taahhüt ediyor. Aynı zamanda, güvenlikle ilgili problemlerde de artış olduğu için polis sayısında da artışa gidilebilir.

    Yeni İşçi Partisi lideri Keir Starmer, ilk seçildiği dönemlerde Brexit’in tekrar oylanması gerektiğini düşünüyordu; ancak son zamanlarda Brexit’i kabullenmiş gözüküyor. Yeni bir oylama olmasa da, Avrupa Birliği ile ilişkilerin Muhafazakarlara göre daha sıkı olacağını söyleyebiliriz.

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Bir adalet savunucusu: Avukat Ömer Turanlı

    Bir adalet savunucusu: Avukat Ömer Turanlı


    NURULLAH ALBAYRAK | YORUM

    Bazen endişeyle beklediğiniz bir haber gelecek korkusuyla mesajlara bakmak istemez, telefon çaldığında “Acaba mı?” diyerek duymamazlıktan gelirsiniz. Hiçbir şey yokmuş gibi davranmaya çalışırken, bir yandan da “Acaba o korktuğum haber mi geldi?” endişesi tüm benliğinizi sarar.

    Bu gece benim için tam da böyle oldu. Sabah namazı vaktinde, telefondaki mesaj sayısının fazlalığı nedeniyle endişeye kapıldım. Göz ucuyla bakarak kendimi avutmaya çalıştım fakat cevapsız bir arama gördüğümde korkum daha da arttı. Akabinde, “İnne lillahi ve inna ileyhi raciun” mesajını gördüğümde dizlerimin bağı çözüldü ve olduğum yere çöküp kaldım. İstemsizce ağlamaya başladım.

    İnsan ölümün hak olduğunu ve bir son değil, başlangıç olduğunu bilse de çok sevdiği bir dostunu kaybettiğinde kendini tutamıyor. Maalesef, iyi bir dost, gerçek bir arkadaş ve samimi bir yoldaş olan Ömer Turanlı, bugün sabaha karşı ebedi istirahatgahına gitti. “Kaybettik!” demiyorum; çünkü onu kaybettiğimizi düşünmüyorum ve de aslında kaybetmiş olmak istemiyorum.

    Onu ilk olarak ‘Tahşiye’ davaları sürecinde gördüm. Tok sesi ve kendinden emin duruşuyla, polis olan müvekkillerine cesaret verdiği gibi, avukat meslektaşlarına da güven veren birisiydi. Sonrasında, diğer davalarda da birlikte duruşmalara girdik ve bu vesileyle tanıştık. Özel bir insan olduğu, uzaktan bile fark ediliyordu ama tanıştıktan sonra birlikte oturup muhabbet ettiğimizde, bunu daha da iyi anladım.

    Duruşmalar sürecinde, sanık avukatlarını bir araya getirerek savunmaların daha etkili olması için çabalardı. 15 Temmuz’dan önceki hafta boyunca ‘Tahşiye’ davası duruşmalarına katılmıştık. Yorgunluğu atmak ve duruşmaları değerlendirmek için tüm avukatlarla birlikte beni de evine davet etmişti ama nasip olmadı. Sonrasında, zaten işler hiç kimsenin öngörmediği şekilde karıştı.

    Ömer de çoğu insan gibi ülkesini, çok sevdiği İstanbul’u, memleketini, ailesini, sevdiklerini terk etmek zorunda kaldı. Suçu, avukatlık yapması ve müvekkillerinin hakkını savunmak için mücadele etmesiydi. O, kendisine ne suçlama yöneltildiğiyle, ne dedikleriyle ilgilenmeksizin mağdurun, mazlumun hakkını korumayı kendine görev bildi.

    Ümitsizlikle hiç işi olmazdı, etrafına da hep ümit verirdi. Onunla konuşan herkes karamsarlıktan uzaklaşırdı. “Ümitsiz olmak için bir neden yok. Biz üzerimize düşenleri hakkıyla yapalım, mağdurları kurtaralım!” mesajını net bir şekilde verirdi.

    Benim onu kırdığım olmuş mudur, emin değilim ama o beni hiç kırmadı. “Ömer hocam, şöyle bir iş yapmamız lazım!” dediğimde her seferinde, “Baş göz üstüne!” derdi. Ona işi tarif etmeniz yeterliydi, sonrası için endişe duymanıza gerek yoktu. Kimseyi geri çevirmezdi. “Bana ne yapmam gerektiğini söyleyin, gerisini merak etmeyin!” derdi.

    ‘Emmo’ diye hitap ederdi bana, benim de ona emmo dememi isterdi. Resmiyeti sevmezdi; samimiyet onun için daha öncelikliydi. Çevresindekileri samimiyet konusunda teşvik ve motive ederdi. Onun bulunduğu ortamda resmiyet otomatik olarak samimiyete yerini bırakmak zorunda kalırdı.

    Hayat doluydu; yaşama olan bağlılığı o kadar yüksekti ki onu gördüğünüzde ölüm gibi bir gerçek yok zannederdiniz. Diğer taraftan, Allah’a olan bağlılığı o kadar fazlaydı ki ahiret inancının bu kadar güçlü olmasına şaşırırdınız.

    Hastalığı çok kısa süre önce ortaya çıktı. Ameliyat sonrasında doktorların tavrı ve söylemleri karamsardı, bu sefer de biz kabul edemedik. Ömer’i kısa süre önce ziyaret ettim, tekrar doya doya sarıldık ve birlikte biraz yürüme imkanımız oldu. Onu dinlediğimde sanki öbür aleme gitmiş, her şeyi aynel yakin görmüş olarak bana anlatıyor gibi düşündüm.

    “Çok huzurluyum, dua eden insanların dualarını gördükçe, duydukça Rabbim’e ne kadar şükretsem azdır!” derken ki samimiyeti beni çok etkilemişti. Vedalaşırken, kısa süre sonra tedavi süreci biterek yeniden bir araya gelmek istediğimi söylediğimde, Allah’a imanın seviyesini gösterir şekilde “Nasip, inşallah!” dedi.

    Ömer’le ilgili söylenecek çok şey var ama göz yaşları içerisinde daha fazlasını yazamadım.

    Avukat Ömer Turanlı’nın hatırasını yaşatmak için onun adalet mücadelesine olan inancını, samimiyetini, fedakarlığını devam ettirmek bizim görevimizdir. Onun anısına; mağdura, mazluma yardım etmeye, adaleti ve hakkı savunmaya devam edeceğiz. Ruhun şad, mekanın cennet olsun.

    Seni asla unutmayacağız emmo!

    Bizler senin dostun olmaktan dolayı hep iftihar edeceğiz.

    Sen de bizleri unutma, EMMO…

     

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Dijital kültür ve yargılamak 

    Dijital kültür ve yargılamak 


    AHMET KURUCAN | YORUM

    Yeryüzünün en büyük hapishanesi neresidir biliyor musunuz? Yıllar önce duymuştum bu sözü. Şaşırmıştım ilk duyduğumda. Bilmece gibi gelmişti bana. Aklıma bir çok cevap üşüştü ama hiçbirisi tutmadı. Soruyu soran cevabını verdi sonunda: “Başkaları ne der hapishanesi!”

    Sonra düşündüm bu cevap üzerinden uzun boylu. Benim içinde yetiştiğim kültür açısından baktığımda doğruydu bu cümle, hem de sonuna kadar. Hele ailenin ya da toplumun değer kodlarına aykırı bir düşünce ve davranışını benimsedin ise.

    Neden? Çünkü o değer ve kodların dışına çıktığın an yargılama başlıyor. Dedikodular devreye giriyor. Zaten kapalı toplumlarda bir iletişim biçiminin adıdır dedikodu. Onun için insan o toplumda yaşadığı müddetçe kendi inançlarından, davranışlarından, ulaştığı değer yargılarından taviz vermek zorunda kalıyor. Daha açık ifadesiyle riyakar oluyor. Nifak içinde hareket etmeye başlıyor.

    Böylesi toplumsal baskının olduğu bir toplumda insanlar cesaretli olamaz ve tek tipleşme başlar. Yargılamaktan kaçmak, dışlanmaktan uzaklaşmak için “Uydum kalabalığa!” der. Karaktersiz ya da çifte karakterli insanlar türer. Burada kaybeden hem o insan hem de toplum olur.

    Pekala, toplumsal değer yargılarının hiç mi anlamı yok? Bu soruya cevabım, tabii ki hayır. Olmaz olur mu? Değeri olmasaydı topluma mal olmazdı? O kadar insan belki de asırlar boyu o değerlerin etrafında birleşmezdi. Ama günümüz dünyasının gerçeklerinin farklı olduğunu da kabullenmek zorundayız.

    Global bir dünyada yaşıyoruz. Kültürel etkileşimler yediden yetmişe hepimizi etkiliyor. Bu da dünkü doğruların yerini başka doğruların, bizim toplumun örf ve adetinin yanında başka toplumların örf ve adetinin de bilinmesi, kabullenilmesi ve uygulamasını netice veriyor.

    Ne yapacağız o zaman? 

    Özgürlük kilit bir kavram. Düşüncede ve başkalarına zarar vermeme ile sınırlı eylemde bırakın insanlar istediklerini düşünsünler ve uygulasınlar. Ben inanıyorum ki düşüncesini temellendirebilen ve o düşünceyi hayata taşıdığı zaman doğacak sonuçlarını görebilen bir insan eğer iyi niyetli ise er veya geç mutlaka doğruyu bulacaktır.

    Yargılama ‘bilgi’ temelli olmalı

    Bu bağlamda “back-channel communication” denilen “çalıyı arkadan dolaşma” deyimi ile anlatabileceğim arka kanal iletişimi yerine mertçe ve yiğitçe açık iletişimin yargılama kültürünün önüne geçmede önemli bir rol oynayacağını düşünürüm. Tam da bu noktada empati duygusunun gelişmesi açık iletişime büyük bir destek verecektir. Sorgulayıcı düşünce bir başka etkileyici faktör olacaktır. Aliya İzzetbegoviç’e ait olduğunu biliyorum. Hata ediyorsam okuyucularımız düzeltsin beni. Merhum derdi ki, “Elimde olsa eğitim sistemi içine sorgulayıcı düşünce dersleri koyardım.”

    Aksi halde ne olur? Özgürlük ortamının, açık iletişimin, empati ve eleştirel düşüncenin olmadığı toplum farklı düşünen insanlar için kocaman bir hapishane olur. Çok dar bir alanda yaşamlarını sürdürür ve zamanla nefes alamaz hale gelirler. “Güneş yüzü görmezler” denir ya, inanın güneş yüzü göremezler. Tabii bu gayri fıtri durum gruplaşmalara, kamplaşmalara ve neticede çatışmalara kadar toplumu sürükleyebilir. Yukarıda hem o şahıs hem de toplum kaybeder derken kastettiğim şey buydu.

    Hiç mi yargılama olmayacak? Elbette olacak ama sahih bilgi temelli olması lazım yargılamanın. Önyargıdan uzak olması lazım. Güç, zenginlik, makam gibi unsurların beraberinde getirdiği hiyerarşiden uzak olması lazım.

    ‘Yargılama’ kültürümüz değişmeli

    Neden bunu yazı konusu yaptım? Sosyal medyanın oluşturmuş olduğu farklı bir kültür dünyamız var bugün bizim insanlık ailesi olarak; dijital kültür. Ulusal kültürleri aşan ve sınır tanımayan bir şey bu. Ve o kültür dünyası içinde yargılamalar hem çok hızlı hem acımasız hem de kollektif oluyor. Halbuki işin aslına baktığınızda, sahih bilgi temeli üzerinden yargılama konusunu incelediğinizde karşınıza çıkan manzara yargılayanları utandıracak cinsten unsurlarla dolu. Ama gel gör ki ok bir kere yaydan çıkmış oluyor.

    Bu durumda çözüm devletin, polisiye güçlerin ve adalet sisteminin mi devreye girmesi mi? Bunların yeri inkar edilemez ama polisiye ve hukuki tedbirlerle bu mesele çözülemez. Onun çözüleceği yer yargılama kültürünün ferdî ve toplumsal planda değişmesidir.  Mümkün mü bu? 

    Bilmiyorum ama zor gözüküyor.

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Mehmet Şimşek’e 290 bin TL, emekliye 10 bin TL

    Mehmet Şimşek’e 290 bin TL, emekliye 10 bin TL


    Çarşı pazar yanıyor. Mutfağı saran alevler hiç bu kadar yakıcı olmamıştı. Buna rağmen Türkiye İstatistik Kurumu’na (TÜİK) göre; enflasyon (TÜFE) haziranda aylık yüzde 1,64, yıllık yüzde 71.

    Enflasyon Araştırma Grubu (ENAG) ise; TÜFE’nin aylık yüzde 4,27, yıllık yüzde 111 arttığını ilan etti.

    Aradaki uçurum vatandaşın cebinden çıkan parayla, devletin kasasına giren para arasındaki acı gerçeği gözler önüne seriyor.

    İşçi, memur ve emekli maaşları ile asgari ücret artışlarında TÜİK’in oranları esas alınıyor. 2024 yılının ilk 6 ayında resmî enflasyon yüzde 24,78.

    EN DÜŞÜK MEMUR EMEKLİ MAAŞI AÇLIK SINIRININ ALTINDA

    Temmuzda SSK ve Bağ-Kur emeklilerinin maaşı yüzde 24,78 artacak. 5 milyon memurun yanı sıra memur emeklisi yüzde 19,30 zam alacak.

    En düşük emekli memur aylığı 17 bin 587 TL’ye, en düşük memur aylığı 39 bin 206 TL’ye çıkacak.

    En düşük SSK ve Bağ-Kur emekli aylığı ise, 10 bin TL’de kalacak. Yüzde 24,78 zamma rağmen maaş artmayacak. Hayaldi, hakikat oldu. Kök aylık artmadığı için 4,5 milyon emeklinin vaziyeti 1 Ocak 2025 tarihine kadar ağaç kabuğu yemekten hâllice olacak.

    Serbest Görüş:

      dKoç’un kara kutusuydu, kardeşine kırgın öldü

      dAkaryakıta ÖTV zammı geldi

      dBorsa’da Taban’a çakıldı

     

    4,5 milyon SSK ve Bağ-Kur emeklisi gibi en düşük aylığı alan memur emeklisi asgari ücretliler gibi açlık sınırının altında kaldı.

    Ancak Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in maaşı 50 bin TL’ye yakın artışla 290 bin TL’ye yükselecek. Hem vekil hem emekli olan milletvekillerinin maaşları da 290 bin TL’ye çıktı.

    Dün Antalya da pazarda 1 kilo taze fasulye 150 TL, 1 kilo limon 100 TL. 700 liranın altında kıyma yok. Market raflarında etiketler neredeyse her hafta değişiyor. Haziranda gıda fiyatlarının sadece yüzde 1,68 arttığına kimseyi inandıramazsınız.

    Resmî gıda enflasyonu yüzde 68,08, dar gelirlinin gıda enflasyonu yüzde 121.

    ELEKTRİK ZAMMINI BİLEREK TEMMUZA SAKLADILAR

    Kendileri çalıp kendileri oynuyor. Köprü ve otoyol ücretlerine yüzde 200 artmışken, enflasyon yüzde 71 öyle mi? Geçen sene motorin 20 TL. Gece yarısında yine zam gelecek ve motorinin litre fiyatı 45 TL’ye çıkacak.

    Meskenlerin elektrik tarifelerini bir gecede yüzde 38 zam geldi. Sene sonuna kadar en az yüzde 20 zam daha kaçınılmaz.

    20 Haziran’dan bu yana akaryakıta yüzde 20 civarında zam geldi. Elektrik zammı da 1 Temmuz’dan itibaren geçerli.

    Böylece hem haziran enflasyonu hem de 6 aylık enflasyon olduğundan düşük çıktı. Maaş zamları da düşük hesaplandı. Bu kadar ince ayar yaparak, memurların ve emeklilerin cebinden on milyarlarca lira çaldılar. Ne enflasyonu ne istatistiği!

    Elektrik ve akaryakıt zam rekoru kırarken, enflasyon düşmez. Düştü deseniz de size kimse inanmaz.

    Koç Üniversitesi’nin KONDA’ya hazırlattığı ankete göre yıl sonu enflasyon tahmini yüzde 93. TÜİK enflasyonu maaş zamlarını düşük tutmak için bilerek düşük gösteriyor.

    Gerçek enflasyon gıdadan akaryakıta, ulaşımdan kiralara kadar her kalemde kendini en şiddetli şekilde hissettiriyor.

    TÜİK’in uydurduğu enflasyon rakamları, bu adaletsizliği perdelemeye yetmiyor. Vatandaşın sabrı tükeniyor, öfkesi büyüyor.

    ERKEN SEÇİM VE FAİZ İNDİRİMİ UFUKTA GÖRÜNDÜ

    TÜİK’in bağımsızlığı yeniden tesis edilmedikçe vatandaş kamuflasyon ile hisflasyon arasında ezilecek.

    Türkiye’de hemen her şey Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın iki dudağı arasında iken, TÜİK için bağımsızlık şartı hoş bir temenniden ibarettir.

    TÜİK’e yine talimat verildi. Merkez Bankası’nın (TCMB) erken seçimden evvel faizi indirmesi için TÜİK önden taşları döşüyor.

    Bakan Şimşek şöyle demişti: “Enflasyon yıl sonunda enflasyon 40’ın hemen altına bile gerilese muhteşem olur.”

    Kâğıt üstünde düşürülen enflasyon emeklinin hayatta iken ölüm aylığına mahkûm edildiği hakikatini değiştirmez. Üstelik TÜİK ile ENAG arasındaki 4 bin baz puanlık fark bu çuvala sığmaz.

    İşçi, memur ve çiftçi başta olmak üzere hemen her kesim TÜİK’in resmî yalanlarının bedelini ödemeye devam edecek.

    —————————————

    İletişim için:

    https://www.youtube.com/turhanbozkurt

    Twitter: @turhanbozkurTV

    https://www.facebook.com/TurhanBozkurt/

    e-posta: [email protected]

    TURHAN BOZKURT
    03 Temmuz 2024 HABER ANALİZ


    Kaynak: Kronos
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • EURO 2024 | Erken finalde gözler göçmenlerde olacak

    EURO 2024 | Erken finalde gözler göçmenlerde olacak


    HASAN CÜCÜK | YORUM

    Çeyrek finaldeki İspanya–Almanya eşleşmesi bir anlamda erken final olacak. Avrupa şampiyonluğunu 3’er kez kazanan iki ülkeden biri yoluna devam edecek. Bu mücadelenin kazananı şampiyonluğun en büyük favorisi gösteriliyor. Almanya ev sahibi olmanın avantajı, İspanya ise kupanın en iyi futbolunu oynamanın özgüveniyle sahaya çıkacak.

    Devlerin mücadelesinde gözler ise ‘göçmen kökenli’ oyuncularda olacak. Almanya’da kaptan İlkay Gündoğan orta sahada, Jamal Musiala ise forvet hattında tur için gol arayacak. İspanya’da dikkatler iki gencin üzerinde. Sağ kanatta 17 yaşındaki Lamine Yamal sol kanatta Nico Williams, Boğalar’ın en önemli kozu olacak.

    İlkay Gündoğan… Almanya’nın orta sahadaki meastrosu…

    Göçmen asıllı oyuncuların milli takımlarda boy göstermesi artık sıradan oldu. Göçmenlere bakışı değiştiren 1998 Dünya Kupası oldu. Fransa’nın kadrosundaki 24 oyuncudan 18’i göçmen asıllıydı. İlk 11’de sahaya çıkan Fransız kökenli oyuncu ikiyi geçmiyordu. Fransa’nın bu başarısı diğer ülkelere ilham oldu. Gerçi hakkını teslim edelim; İsviçre, Fransa’dan çok önce göçmen kökenlilere milli takım kapısını açmıştı. Kubilay Türkyılmaz, uzun yıllar İsviçre milli formasıyla en çok gol atan oyuncu ünvanına sahipti. 34 gol atan Kubilay Türkyılmaz’ın ünvanını 42 golle Alexander Frei sahibi oldu.

    Uzun süre milli takımı ‘devşirme ve göçmen’ kökenlilere kapatan Almanya’nın aklını Fransa’nın 1998 Dünya Kupası’nı kazanması çeldi. ‘Alman gururunu’ kıran ilk isim Gana asıllı Gerard Asamoah oldu. Bu ismi Brezilya asıllı Kevin Kuranyi takip etti. Almanların ısrarla kadrosunda görmek istediği ilk göçmen Türk Yıldıray Baştürk’tü. Bu oyuncunun tercihini Türkiye’den yana kullanmasıyla Türk kökenli yetenekler mercek altına alındı. Mesut Özil, Serdar Taşçı, İlkay Gündoğan gibi Türk yıldızların tercihi Almanya olurken, Nuri Şahin ve Altıntop kardeşler Türkiye’de oynamayı seçti.

    Almanya’nın genç yeteneği Jamal Musiala aslen Nijeryalı…

    20 yıl öncenin tartışmaları artık geride kaldı. Göçmenlerin ‘en alttakiler’ dönemi tarih oldu. Misafir işçilikten göçmenliğe terfi edenlerin çocukları şimdi eşit yurttaş oldu. Spor, sanat ve siyaset sahnesinde göçmen asıllıları görmek artık sıradan ve kimsenin dikkatini bile çekmiyor. Elbette son yıllarda oy oranlarını arttıran aşırı sağ partilerin ‘eşit yurttaş’ kavramından rahatsız. Bu partiler ısrarla ‘biz ve onlar’ söylemini dile getiriyor. Toplumun ezici çoğunluğu ise bu ayrımın karşısında duruyor. Doğduğu ülkenin dili anadili olan, kültürüyle büyüyen insanları artık yabancı ve göçmen görenler marjinal olarak değerlendiriliyor.

    İspanya, EURO 2024’te oynadığı tüm maçları kazanan tek takım oldu. Grupta 9 puan çıkaran İspanyollar, Hırvatistan, İtalya ve Arnavutluk’u yenerken zorlanmadı. Son 16 turunda ise Gürcistan’ı rahat bir şekilde 4-1 yenip, adını çeyrek finale yazdırdı. Sağ kanatta henüz 17 yaşındaki Lamine Yamal oynadığı futbolla öne çıktı. Barcelona formasını giyen Yamal, Faslı bir baba ve Ekvator Gineli bir annenin çocuğu. Milli takım tercihini İspanya’dan yana kullanan Yamal, EURO 2024’te iki asist yaptı. 11 kez giydiği İspanya formasıyla iki de golü bulunuyor.

    Nico Williams

    Nico Williams, 12 Temmuz 2002 doğumlu. İspanya’da dünyaya gelen Nico Willams’ın alesi Gana asıllı. 30 yaşındaki abisi İnaki Willams’la birlikte Athletic Bilbao formasını terleten Nico, milli tercihini İspanya’dan yana kullandı. Abi İnaki’de aslında küçük kardeşi gibi köklerinin geldiği Gana’yı değil, İspanya’yı tercih etti. Ancak sadece bir maç sonra kararını değiştirip Gana milli formasını giymeye devam etti. Gana adına 17 maçta sahaya çıkıp, bir gol attı. Nico ise abisinden farklı olarak tercihini net yapıp, İspanya formasını giydi. Çıktığı 17 maçta 3 gol kaydetti. Son 16 turunda 4-1 yendikleri Gürcistan maçını birer gol ve asistle tamamladı.

    Lamine Yamal

    Jamal Musiala, İngiliz asıllı Nijeryalı bir baba ve Polonya asıllı bir annenin çocuğu olarak 26 Şubat 2003’te Stuttgart’ta dünyaya geldi. Milli takım serüveni oldukça hareketli geçti. Ailesinin İngiltere’ye taşınmasıyla 8 yılı Chelsea altyapısında geçti. 2016’da İngiltere U15 takımının formasını giydi. Ardından 2018’de  Almanya U16 formasını giydi. 2 maç sonunda karar değiştirip 2018-19 arasında 5 maçta İngiltere U16 formasını giyip, 2 gol attı.

    2019-20 arasında İngiltere U17 ve U21 formalarını terleten Musiala, 2021’de kararını bir kez daha değiştirip Almanya A Milli Takım formasını giymeye başladı. 2019’da Chelsea’ya veda edip Bayern Münih altyapısına transfer oldu. 2020’den itibaren ise A takım kadrosuna adını yazdırdı. Almanya formasıyla çıktığı 33 maçta 5 gole imza atan Musiala, EURO 2024’te öne çıkan isimlerden oldu. EURO 2024’te attığı 3 golle takımın en skorer ismi oldu.

    33 yaşındaki İlkay Gündoğan adından anlaşıldığı gibi Türk asıllı. Balıkser kökenli bir ailenin çocuğu olarak Gelsenkirchen’de dünyaya geldi. Nürnberg, Borussia Dortmund, Manchester City formalarını giydikten sonra geçen yıl Barcelona’ya transfer oldu. Avrupa’nın en iyi orta sahalarından biri olan İlkay, milli tercihini Almanya’dan yana kullandı. 81 maçta Almanya adına sahaya çıkan İlkay 19 gole imza attı. Almanya’nın kaptanlığını yapan tecrübeli oyuncu, EURO 2024’te bir gol ve iki asist yaptı.

     

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • SİNAN ATEŞ DAVASI | Kral değil, Bahçeli çıplak!

    SİNAN ATEŞ DAVASI | Kral değil, Bahçeli çıplak!


    NECİP F. BAHADIR | YORUM

    Ve ‘çelik yürekli kadın’ Ayşe Ateş duruşmanın dördüncü gününde ‘üzerine yüreğinden başka muska takmadan’ konuşmaya başladı. Sanıklara dönerek, “Bugüne değin senaryolarınızı dinledik. Şimdi başkan gerçekleri dinlesin…” dedi. Başkan dediği Ankara 32. Ağır Ceza Reisi Mehmet Güven… Mahkemenin başkanı yani. Acaba Devlet Bahçeli’ye de bir gönderme düşünülebilir mi? Niye olmasın… Çünkü MHP davanın tam göbeğinde.

    Ayşe Ateş’in muhatabı mahkeme salonundaki başkandı ama söylediklerini tüm Türkiye dinledi. Çünkü toplumun gözü kulağı bu davada. Onun için sözleri kelimesi kelimesine, an be an dışarıya yansıdı. Cümleleri sosyal medyada nehir gibi aktı. İnternet sitelerinde manşet oldu.

    Ardından Ayşe Ateş, “Ben ölünce yanımda mezara gitmeden burada kalsın diye anlatacağım.” dedi. Ve ‘ağlamadan, dilleri dolaşmadan, yumruğu çözülmeden’, ölümü bile göze alarak anlattı: “Sinan başkanlıktan ayrılınca bana, ‘Ayşe, İzzet Ulvi Yönter ve Semih Yalçın beni öldürtmek için Olcay Kılavuz’a ve Ahmet Yiğit Yıldırım’a talimat vermiş. Onlar da beni öldürmesi için kiralık katil arıyorlarmış’ dedi.”

    İsimleri ima etmedi, doğrudan açık açık söyledi. Mahkeme Başkanı’na ve Türkiye’ye gerçek katillerin yerini, ‘vur emrinin’ adresini gösterdi. Bütün gözler bundan sonra ne olacağında… Mahkeme tutanaklarına geçen bu beyanların ne tür gelişmeleri doğuracağını hep birlikte göreceğiz. Herhalde Erdoğan’ın Saray’da ağırladığı Ayşe Ateş’e, “Gerçek katilleri ortaya çıkaracağız!” sözü havada kalmaz. MHP ile Ayşe Ateş arasında kalan Erdoğan’ın en çetin sınavlarından biri bu. Bir yanda verdiği söz diğer yanda iktidar…

    Anne Saniye Ateş: Ocak’ta Bahçeli’den habersiz çay içilmezdi!

    Gerçek katillerin adresini gösteren sadece Ayşe Ateş mi? Değil, bütün bir aile benzer beyanlarda bulundu. Anne Saniye Ateş, sanıkları göstererek, “Bunlar maşa… Oğlumun katilleri çıkacak ve burada hesap verecek. Ocak’ta (Ülkü Ocakları’nı kast ediyor) Bahçeli’den habersiz çay içilmezdi.” dedi. Annenin yüreği daraldı ve fenalaştı. Ambulansla hastaneye kaldırıldı. Abla Ateş, “Sinan’ın katilleri ne Eray ne de Doğukan’dır. Sinan’ın öldüren MHP’nin içindeki bu insanlardır!” ifadelerini kullandı.

    Ailenin kişisel olarak MHP’ye bir husumeti olduğu düşünülebilir mi? Ayşe Ateş’in MHP ile şahsi ne kavgası ve ne derdi olabilir? Aile neden durduk yere MHP üst düzey isimleri hedef haline getirsin?

    Bu bir adalet arayışı…

    Kamuoyunda da eleştirilerin odağında yer alan iddianame aileyi de tatmin etmedi. Onlar gerçek katillerin peşinde. Ve ellerindeki bilgilerle, belgelerle, somut delillerle iz sürüyorlar. Bu iz MHP Genel Merkezi’ne, Ülkü Ocakları’na  çıkıyorsa onlar ne yapsın?

    İddianameyi yazan savcı ve ifade veren sanıklar cinayeti MHP’den uzaklaştırmaya çalışsa da beyhude. Gerçeklerin ortaya çıkmak gibi bir huyu vardır. İlanihaye hiçbir hakikat nihan kalmaz.

    ‘Azmettirici’nin MHP’li vekilin evinde yakalandığı kesinleşti!

    Mahkemede bir başka gerçek daha ortaya çıktı. Cinayetin soruşturulması sırasında Asayiş Şube Müdür Yardımcısı olan Kerem Gökay Özay, ‘Sinan Ateş’i cinayetini azmettiren olarak davada yargılanan Tolgahan Demirbaş’ın sokakta gözaltına alındığına’ ilişkin haberler hakkında suç duyurusunda bulunduklarını dilekçeyle bildirdi mahkemeye. Tolgahan Demirbaş’ı dönemin MHP Mersin Milletvekii Olcay Kılavuz’un evinde yakaladıklarını’ itiraf etti. Böylece dosyaya ‘sahte tutunak’ konduğu ortaya çıktı.

    Varan 1 değil, 2 değil. Daha ilk duruşmada bunca gerçek ortalığa saçıldı. Dava genişletildiğinde olacakları tahmin etmek zor. Olcay Kılavuz konuşmak için can atıyor. Eğer MHP’nin ‘sus emri’ olmasa çoktan mahkeme salonunda yerini alırdı. Bu da MHP’nin üzerindeki soru işaretlerini arttıran unsurlardan biri. Neden aileye bir taziye bile çok görüldü? Neden Kılavuz’un konuşması engellendi? Neyin korkusu bu? Mahkemeden ne kaçırılıyor?

    Polis eğer katili bulamadıysa görgü tanıklarının anlatımları doğrultusunda ‘robot resmi’ çizer. Kamuoyundan gelecek ipuçlarıyla katilin peşine düşer. Ailenin anlatımları bir robot resmine ihtiyaç duymayacak kadar net. Gerçek katiller bir sisin içinde ya da flu halde değil. Robot resme falan gerek yok! Çok az siyasi cinayet bu kadar kendini açık etti. ‘Kırmızı Pazartesi’ gibi… Her şey ortada. Tetikçiyi yakalamakla iş bitmiyor, aksine yeni başlıyor. Amaç arkasındakilere ulaşmak. Vur emrinin kimin verdiğini bulmak…

    Organize bir siyasi cinayet var ortada

    Artık olayın basit bir alacak verecek meselesi olmadığı açıkça görüldü. Organize bir örgüt ve cinayet suçu söz konusu. Ve MHP’de tam cinayet mahallinin göbeğinde. Bütün izler, tüm işaretler MHP Genel Merkezi’ni ve Ülkü Ocaklarını gösteriyor. Semih Yalçın ve İzzet Ulvi Yönter sıradan isimler değil, partinin genel başkan yardımcıları… Bahçeli’nin en etkin kurmayları. Yalçın’ın Bahçeli’nin konuşmalarına kaleme alan isimlerden biri olduğunu Ankara’da herkes biliyor.

    Genel başkan yardımcılarının her sözü ve eylemi partiyi bağlar. Bahçeli, “Neden MHP’nin üzerine yıkılıyor?” diyemez. Daha önceki iddiaları atarlanarak savuşturmaya çalıştı. Yalçın ve Yönter de aynı şekilde… Semih Yalçın hızını alamadı, CHP lideri Özgür Özel’i, “Yanlış yolda olduğunu kafasına çuval geçirildiğinde anlayacak!” diyerek tehdit etti. Kafaya çuval geçirmek tabiri ilginç. Yalçın bunu nereden çıkardı? Acaba Bahçeli, bu sözü duyduğunda ne hissetti?

    Başına çuval geçirilerek öldüresiye dövülen bir kişiyi duydum ben. O da Devlet Bahçeli… Yeni değil, çok eski… Genel Başkan olmadan önce. MHP camiası bu olayı bütün ayrıntılarıyla bilir. Dövdüren de yabancı, dışarıdan biri değil. O isim MHP’de milletvekilliği de yaptı. 12 Eylül öncesinin yarasını üzerinde taşıyanlardan. Semih Yalçın’ın, Özel’i ‘başına çuval geçirmekle’ tehdit etmesi Bahçeli’yi rahatsız etmiştir herhalde, unutmak istediği acı bir olayı hatırlattığı için.

    Bahçeli çıkıp konuşmalı

    Bu işin şakası yok. Bahçeli’nin iki yardımcısı Yalçın ve Yönter bir cinayetin arkasındaki isimler olmakla itham ediliyor. MHP lideri mahkeme tutanaklarına geçen bu itham karşısında ne yapacak? Normal bir ülke ve partide isimleri çıktığı an görevden uzaklaştırılırdı. Cinayet zanlısı isimlerle çalışmaya devam etmeyi göze alabilir mi? Eğer hiçbir şey olmamış yaparsa kendisini ‘olağan şüpheliler’ arasında yer almaktan kurtaramaz. Cinayetin ilk anından itibaren ‘bir şeylerin üzerini örtüyor’ izlenimi doğurdu zaten.

    Değil MHP, hiçbir parti bu ağır yükü ve vebali taşıyamaz. Bahçeli bir şeyler yapmak zorunda. Başka seçeneği yok. Sadece aile olsa neyse… Kamuoyunun gözü de üzerinde. MHP’ye komplo falan kuruluyor değil. MHP’li isimler bir cinayete karıştı ve ellerine yüzlerine bulaştırdı. İyi ki öyle oldu. Bakan herkes cinayetin lekelerini görüyor. Bahçeli bu hafta grup toplantısı yapmadı. Rahatsızlığından olsa gerek. Yoksa Sinan Ateş davası mı suskunluğun sebebi? Bu iddia ve ithamlar karşısında susulmaz.

    Kral değil bu kez Devlet Bahçeli çıplak…

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • “Çırpınırdı Karadeniz, bakıp Türk’ün bayrağına…”

    “Çırpınırdı Karadeniz, bakıp Türk’ün bayrağına…”


    PROF. M. EFE ÇAMAN | YORUM

    “Çırpınırdı Karadeniz bakıp Türk’ün bayrağına”

    Sinan Ateş’in eşi Ayşe Ateş, bilerek veya bilmeyerek çok hayatî ifşaatlarda ve itiraflarda bulunuyor. Kamuoyu tarafından tahmin etmenin ötesinde bilinmeyen gerçeklere ışık tutan bu ifşaat ve itiraflar, Türkiye devletinin, çürümede geldiği noktayı tüm çıplaklığıyla göstermesi bakımından önemli.

    Sinan Ateş bir suikaste kurban gitti. Bu suikastin kriminal yönünü hukuka inanan ve merhamet duygusu olan herkes herhalde kınıyor ve sorumluların en ağır şekilde cezalandırılmasını talep ediyordur. Ancak mesele sadece kriminal bir hadiseden ibaret değil. Sinan Ateş siyasi bir figürdü. Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) ve “Ülkücü Hareket” denen yapı içerisinde hem resmi, hem de fiili olarak liderlik rolü olan, önemli bir aktördü. Özellikle 15 Temmuz 2016 öncesinde, esnasında ve sonrasında belli roller üstlendiği açığa çıkan Ateş, AKP-MHP ve derin yapılar arasındaki koalisyonda neler olup bittiğini çok detaylı olarak bilen bir siyasiydi.

    “Ah ölmeden bir görseydim, düşebilsem toprağına!”

    Ayşe Ateş, kocasının 15 Temmuz sonrasında fişleme listeleriyle ilgilendiğini söylüyor. On binlerce kişinin adının listelendiği bu kara listeler temelinde birçok aile mahvoldu. Abartmıyorum, insanlar tüm maddi varlık imkânlarından mahrum edildi. Bu listeler temel alınarak binlerce insan kamudaki görevinden bir gecede ihraç edildi. Sinan Ateş ve diğer MHP kurmayları cadı avı kampanyasını sadece görmezden gelmedi, o kampanyanın bizzat tetikçisi oldu. Ayşe Ateş’in ifşaatları olmasaydı tüm bu gerçekler tahminsel boyutta kalacaktı. Oysa şimdi kanıtlar var.

    Kocasının kurban gittiği cinayetin sorumlularını ortaya çıkarmaya çalışırken bildiklerini anlatan Ayşe Hanım, bilerek veya bilmeyerek Türkiye üzerinde kümelenmiş sis perdesini aralamamamıza yardımcı oluyor. Düşünün ki Sinan Ateş, Darbe Komisyonu’nda görevliymiş. İsmet Büyükataman, Sinan Ateş’e on binlerce isimden oluşan bir liste veriyor. Listedeki net rakamı bilemiyoruz. Fakat bu liste uzun. Sinan Ateş, danışmanlığını yaptığı Büyükataman’dan bu listeyi elden geçirme ve sonuçlandırma göreviyle alıyor. Görevi listedeki fişlenmiş kişiler hakkında nihai kararı vermek. Bir tür “ip çekme” görevi anlayacağınız!

    Kimine “FETÖ ile irtibatı var” diyor, kimine “sağlam” raporu veriyor. Buradan rejimin insanların hayatıyla nasıl oynadığını anlıyoruz. Ortada ne bir mahkeme, ne bir resmi soruşturma, ne de başka bir hukuksal süreç var. Şahsi kanaatler, suçlamalar, gammaz ve ihbarlar, şüpheler ve sair hukuk dışı yöntemlerle insanların gelecekleri hakkında karar veriliyor. Anayasa ve yasalara aykırı, devlet ciddiyetiyle hiçbir şekilde bağdaşmayacak, keyfi bir uygulama!

    Sinan Ateş bu listeler kendisine verildiğinde listelerin kaynağını, düzenlenme ölçütlerini, yasal olup olmadığını falan sorgulamıyor. “Ben böyle bir görevi kabul edemem. Bu hukuksuz!” demiyor. ‘Devlet başa, kuzgun leşe’ türü bir yaklaşımla, tereddütsüz aldığı görevi yerine getiriyor.

    “Sırmalar sarsam koluna, inciler dizsem yoluna!”

    İşin acı kısmı, Ayşe Ateş bunları ifşa ederken de kocasının bu yaptıklarının suç olduğunu, pişman olduğu için bu itiraflarda bulunduğunu söylemiyor. Bilakis, yapılanları kocasının “FETÖ’cü” olmadığını kanıtlamak için kamuoyuyla paylaşıyor.

    Diğer bir önemli ifşaat ise, Sinan Ateş’in öldürülmesiyle sonuçlanan süreçteki aktörlere ve kendisinin hedef alınmasına ilişkin ifadeler. Bunlar mahkeme önünde verilmiş ifadeler olduğundan hukuksal bağlayıcılığı da bulunuyor. Ayşe Ateş kocası Sinan Ateş’in MHP Genel Merkezi’nden gelen talimat üzerine birilerini darp ettiğini/ettirdiğini ifade ediyor. Belli ki bu Ayşe Hanım’ı oldukça rahatsız etmiş, kocasına bu davranışın bir akademisyene yakışmadığını söylemiş. Bunun karşısında Sinan Ateş bu yaptıklarını MHP Genel Merkezi’nden gelen talimatlarla yaptığını, eğer bu talimatların gereğini yapmazsa kendisine de “ceza kesileceğini” ifade ederek kendini savunuyor.

    Durumun vahametine bakar mısınız? MHP birilerini darp etme talimatı veriyor, bu talimat yerine getirilmezse bunun bedeli olacak. “Ceza kesmek” tipik bir mafya ifadesidir. Yoksa kastedilen partinin iç tüzüğüne göre verilecek prosedürel bir ceza değil! Belli ki bu yeni ifade karşısında mahkeme heyeti Ayşe Hanım’a neden bunu daha önceki ifadelerinde beyan etmediğini soruyor. Ayşe Hanım “daha önce öldürülmekten korktuğu için” bunları anlatmadığını söylüyor.

    “Fırtınalar dursun yana, yol ver Türk’ün bayrağına!”

    Ayşe Ateş bu ifadesine ek olarak, çok daha kritik bir konuyu gündeme getiriyor ve büyük bir iddiada bulunuyor. Kocasının öldürülmesiyle ilgili olarak doğrudan MHP yönetimini suçluyor. MHP Genel Başkan Yardımcıları Semih Yalçın ve İzzet Ulvi Yönter’in verdiği talimatlar doğrultusunda Olcay Kılavuz ve Ülkü Ocakları Başkanı Ahmet Yiğit Yıldırım’ın kiralık katil aradıklarını beyan ediyor. İşte bu önemli ifşaatla haftalardır ağzından çıkaramadığı baklayı ağzından çıkarmış oluyor.

    Bir siyasi partinin yönetim kadrosu, eğer bu iddialar doğruysa, alenen bir siyasi suikastin plan ve icrasını yapmış, böylelikle partileri MHP’yi açıkça siyasi parti olmaktan çıkarak bir suç örgütüne dönüştürmüş. Ayşe Ateş adını anmamış da olsa, MHP yapısını bilenler, genel başkan yardımcılarının bu tür bir kararı kendi inisiyatifleriyle alamayacaklarını söylüyor. İşin ucu en tepeye kadar geliyor.

    “Kafkasları aşacağız, Türklüğe şan katacağız”

    Böylece ta en başından beri Ateş cinayeti sonrası MHP yönetiminin niçin en hafif ifadeyle “garip” davrandığı netleşiyor. İddialar doğruysa Türkiye’nin başında büyük bir felaket var. Çünkü MHP, 15 Temmuz rejiminin taşıyıcı kolonlarından birisi. Rejim içerisinde Ülkücü kesimleri devlet kadrolarına taşıyarak ciddi bir kadrolaşma gerçekleştirdi. İstihbarattan emniyete, jandarmadan adliyeye, akademiden maliyeye, devletin kılcal damarlarına kadar kadrolaşarak bürokraside kendi oy oranından çok daha ciddi bir ağırlığa ulaştı. Şimdi bu yapının elindeki gücü düşünün!

    “Türk’ün şanlı bayrağını Turan ile asacağız!”

    Ayşe Ateş diyor ki: “Asıl failler dışarıda olduğu için devlet bana koruma verme gereği duydu!”

    “Irmağına ölünen” Türkiye’nin geldiği durum budur.

    Durum tahmin ettiğimizden çok, ama çok daha kötü!

    Türkiye ve devlet çürümüş, yok olmuş!

    Bozkurt selamı vererek bu gerçekleri örtbas etmek mümkün mü? Ahmed Cevat bu olayları görse ne düşünürdü? “Çırpınırdı Karadeniz, bakıp Türk’ün bayrağına” şiirine birkaç başka mısra da ekler miydi? Ne dersiniz?

    Belki bu soruları milli futbolcu Merih Demiral’a sormak lazım!

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Merih Demiral, Sinan Ateş cinayetine üzülmüş müdür?

    Merih Demiral, Sinan Ateş cinayetine üzülmüş müdür?


    TARIK TOROS | YORUM

    Avusturya–Türkiye maçında, A Milli Futbol Takımı’nı çeyrek finale taşıyan iki gole imza atan Merih Demiral’ın maçın bitinde iki elini havaya kaldırıp “Bozkurt” işareti yapması gündem. Sahada yıldızlaşan bir futbolcunun sportif başarısından çok bunun mevzu olması bile düşüncesizce bir eylemi işaret ediyor.

    Kapıkule’nin Türkiye tarafında bu, “meşru bir siyasi sembol veya işaret” olarak kabul edilebilir. Sınırın ötesinde kimi ülkede lüzumsuzluk, kiminde kabahat, kiminde ise suç tarifine giriyor.

    Son tahlilde, “profesyonelliğin” mühim açık verdiği, bu vizyonun A Milli Takım oyuncularına geçirilememiş olduğu sonucu çıkıyor.

    ***

    Öteden beri siyasi cinayetlerin faillerinin sığındığı, başvurduğu bir semboldür, “Bozkurt” işareti. Tarihi çok eski değildir. Alparslan Türkeş’in 1991’deki Azerbaycan seyahatine dayanır. Türkeş, karşılamaya gelenlerin kendisini “Bozkurt” işaretiyle selamladığını görünce bu pek hoşuna gitmiş, Türkiye’ye ithal etmiştir. Ve fakat, 30 yıl sonra bu sembol artık çetelerle, faili meçhullerle anılmaktadır. Sonuncusu Sinan Ateş cinayetidir, onunla devam edelim:

    ***

    Sincan’da görülen davaya pazartesi gününden bu yana medya ve siyaset dünyasının büyük ilgisi var. Parti genel başkanları adeta günleri paylaşmış gibi, sırayla salonda boy gösteriyor. Genel başkan yardımcısı düzeyinde, duruşmaları gün gün takip eden nöbetçi isimler var. Medya, mahkeme önüne adeta kamp kurmuş, sanıklardan biri bir başkasına göz kırpsa atlamıyor, canlı yayınla dünyaya servis ediyor. Şahane değil mi?

    Günübirlik bakarsanız öyle. Olması gerektiği gibi. Gelgelelim, ülkenin dava sicili pek böyle söylemiyor.

    Hemen akla gelen birkaçını hatırlatayım: 15 Temmuz duruşmaları, Ankara Gar katliamı davası, Gezi Eylemi davası, Kobani Olayları ve Suruç davaları, mesela. Bu davaların hepsi Sinan Ateş davasından çok çok daha büyüktü. Ne içerideki sanıklarla ilgilendiler ne de dışarıdaki kurbanlarla. Birkaçı müstesna, masum olduğunu bildikleri cezaevindeki tutukluları ziyaret etmediler.

    Bitmedi, Soma maden faciası davasını takip etmediler. Adıyaman-Hatay-Kahramanmaraş depremlerinin enkazı orada duruyor, seçimden sonra unuttular. Hakkari Belediyesi’ne kayyım atandı, kısa açıklamayla geçiştirdiler.

    ***

    Umarım yanılırım, Sinan Ateş davasının popülaritesi azaldıkça yaslı eşi Ayşe Ateş’in yeri, 15 Temmuz’da keskin nişancı atışı ile eşi ve oğlunu yitiren Nihal Olçok’un yanı olacak gibi duruyor. Nihal Olçok, “bir bilen” olarak şu mesajı paylaşmış X’te: “Sevgili Ayşe Ateş, 3 yıl gözümüzün önünde neler yaşandı bi anlatsam size aklınız almaz. Düşünün ki hakim bey sanığa şu soruyu sordu, “Ezanlar, salalar okunuyor duymadın mı?” Sanığın cevabı, “Ben Arapça bilmiyorum ve ne dediğini anlamadım.”

    ***

    Sinan Ateş cinayetinin görüntüleri o kadar net ki. Tetikçi Eray Özyağcı, silahını ateşliyor. Sinan Ateş vücuduna isabet eden mermilerle düşerken kurşunlar devam ediyor. Adli Tıp raporlarına göre ölümcül mermi başından girip çenesinden çıkıyor. Yere düştüğü halde tetikçi ateş etmeye yani öldüğünden emin olmaya çalışıyor. Böyle eğitim almış çünkü. Sonra mahkemede “Ayaklarından vurmaya gittim!” diyor. Gözlerimize mi inanacağız sana mı? Ne çare, yargıda işler pek böyle dönmüyor maalesef.

    ***

    Dikkat ettiniz mi, Müsavat Dervişoğlu, Ümit Özdağ, Sinan Oğan bile salondaydı. Meral Akşener yoktu. Duruşmalar başladı, ortalık yıkılıyor, tek gündem bu neredeyse… Akşener, Celal Bayar’ın kızının ölümü için taziye yayımladı, Sinan Ateş davası yokmuş gibi davranıyor.

    Şuna emin olabilirsiniz, görmezden gelen Akşener değil devlettir.

    Ayşe Ateş, dün Kemal Kılıçdaroğlu ile birlikte bir açıklama yaptı, “Bu kumpas bunların başına geçecek. Devletle tanışacaklar!” dedi.

    Devleti tanıyoruz, henüz tanışacaklara kolaylıklar dilerim.

    Milli futbolcu Merih Demiral, Sinan Ateş cinayetine üzülmüş müdür bilmiyorum. “Bozkurt” işaretini açıklarken, “Gol sevinciyle yaptım, Türklükle alakalı.” dedi. Pek öyle olmadığını yaşayarak görmüştür umarım. Aynı hareketi bir daha yapmaz fakat bu, “ikna olduğu” manasına gelmiyor, milyonlarca takipçisi gibi.

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • 1970’lerde Türkeş’in bile bilmediği ‘Bozkurt’ işareti

    1970’lerde Türkeş’in bile bilmediği ‘Bozkurt’ işareti


    M. AHMET KARABAY | HABER İNCELEME

    Türkiye’de insanlar refah içinde yaşatılmayınca toplum, sevineceği, mutlu olacağı başka alanlar arıyor. Sportif müsabakalarda alınan bir başarı, bu anlamda insanlara yaşadıkları sıkıntıları kısa süreliğine de olsa unutma ortamı hazırlıyor. Avrupa Futbol Şampiyonası son 16 turu maçında elde edilen başarı bunlardan oldu. Sevince gölge düşüren, Türkiye’yi galibiyete taşıyan golleri atan Merih Demiral’ın sahada sergilediği hareket oldu.

    2 Temmuz Salı günü oynanan Avusturya-Türkiye çeyrek final maçı, birkaç açıdan şampiyona tarihine geçti. Türkiye Milli Takımı’nın 57’nci saniyede Avusturya kalesine attığı gol, şampiyonanın en erken golü olarak kayıtlara geçti. İkinci kayda geçen ise bir futbolcunun sevincini paylaşırken bir siyasi partinin sembolünü sergilemesiydi.

    Milli Takım’ın gollerini atan Merih Demiral, ilk golden sonra iki elini havaya kaldırarak ‘Bozkurt’ işareti yaptı. Merih, maçtan sonra bir soru üzerine, bu hareketi boş bulunup yapmadığını, bilinçli olarak ‘Bozkurt’ işaretini gösterdiğini söyledi. Üstelik bunu yaptığı için de mutlu olduğunu dile getirdi.

    Benim futbolla pek ilgim yok. Futbol tutkunu olduğunu bildiğim birkaç arkadaşıma, “Merih’in Ülkücü olduğunu biliyor muydun?” diye sordum. O hareketi yapmasına kadar, benimsediği fikri bilen çıkmadı.

    Suudi Profesyonel Ligi ekiplerinden El-Ehli takımında oynayan Merih’in bu hareketi yapmasından sonra sosyal medya yankılandı. Kimi 2 Temmuz 1993 Sivas Madımak Oteli’nde Türkiye’nin aydınlarının yakılarak öldürüldüğü bir günün yıldönümünde böyle bir hareketin affedilemeyeceğini söyledi. Ben Merih’in öyle ince düşünecek bir birikime sahip olduğunu sanmıyorum. Ancak yapılan hareketin yakışıksız olduğu konusunda hemfikirim. El ile ‘Bozkurt’ yapma bu topraklar için daha dün denecek kadar yeni. Bu hareketin nasıl ithal edildiğinin hikayesini anlatayım size…

    Alparslan Türkeş’in siyaset sahnesine parti lideri olarak çıktığı dönemde ‘Bozkurt’ işaretinden haberi yoktu; ta ki Sovyetler Birliği yıkılıp bağımsızlığını ilan ettikten sonra Azerbaycan’a gidene kadar. Türkeş, 3 Mayıs 1992’de Bakü’deki Azatlık Meydanı’nı dolduranların karşısına Azerbaycan Cumhurbaşkanı Ebülfez Elçibey ile birlikte çıktı. Yüzbinlerce kişi çılgınca haykırıyor, işaret parmağı ile serçe parmağını ileri uzatıp elin baş parmağını orta ve yüzük parmak ile birleştirilerek bir hareket yapıyordu.

    Türkeş, Elçibey ile arasında duran, bağımsızlık hareketinin kadın lideri Prof. Dr. Hanım Halilova’ya, yapılan el hareketinin anlamını sordu. El hareketini önce Heavy Metalcilerin el işaretine benzetti ise de Halilova, meydandakilerin yaptığının bir Türk geleneği olan ‘Bozkurt’ işareti olduğunu söyledi. Sonra da Türkeş’e el ile ‘Bozkurt’ işaretinin nasıl yapıldığını gösterdi.

    Türkeş, Azerbaycan ziyaretini tamamladıktan sonra Türkiye’ye döndüğünde bu işareti MHP’nin simgesi haline geldi. O tarihte iki eli havada birleştirmek ANAP’ın hareketi, sağ elin baş parmağını açık ve dik tutup öteki dört parmağı kapatmak nasıl Refah Partisi’nin sembolü ise ‘Bozkurt’ işareti de MHP’nin sembolü oldu.

    MERİH DEMİRAL’IN YAPTIĞI BİR SİYASİ HAREKET

    Merih Demiral, ‘Bozkurt’ işaretinin nasıl MHP’nin sembolü haline geldiğinin tarihçesini bile bildiğini sanmıyorum. Ağabeyleri öyle yaptığı için kendisi de o hareketi yapıyor olmalı. Ağabeyleri bunun Türklüğün sembolü olduğunu söyledikleri için de ona inanmış olmalı.

    Alparslan Türkeş bu ülkede Türklüğü temsil etmedi. Tıpkı aynı dönem siyaset yapan Necmettin Erbakan’ın İslam’ı temsil etmemesi gibi. Her iki lider de Türkleri ve Müslümanları temsil ettiklerini söyleseler de siyasi tablo hep bunun doğru olmadığını ortaya koydu. Türkeş’in oyları sağlığında MHP hiçbir zaman yüzde 10 barajını aşamadı. RP ise yüzde 25’in üzerine çıkamadı. Bu ülkede Türk nüfusu yüzde 8’in, Müslüman nüfus da yüzde 25’in hayli üzerindeydi.

    ATATÜRK DÖNEMİNE SIĞINANLAR

    Atatürk, Kurtuluş Savaşı sonrasında kuruluşuna liderlik ettiği Türkiye Cumhuriyeti’ne bir de tarih oluşturmak istedi. Bundan dolayı harf devrimi öncesinde 1927’de ilk çıkarılan 5 TL’lik Türkiye Cumhuriyeti banknotları üzerinde ‘Bozkurt’ figürü konuldu.

    Dahası, aynı dönemde CHP’nin altı oku da ‘Bozkurt’lu oldu. Ancak Atatürk döneminde kullanılan her figür bugün ortak değer değil. Tıpkı ‘altı ok’un bu toplumun ortak değeri olmadığı gibi ‘Bozkurt’ da bu toplumun ortak değeri olmaktan çok bir siyasi partinin kendini ifade etme sembolüdür.

    Esas itibariyle ülkeye ait olsa bile bir değerin, simgenin herhangi bir parti tarafından ele geçirilip anlamlarının farklılandırılması üzüntü verici bir durum. Maalesef masum barış işareti bile bizde ele geçirilip anlamı kaydırılan figürlerden biri haline geldi.

    AVUSTURYA’DA YASAKLANDI

    Bozkurt işareti, Avusturya’da 1 Mart 2019’dan bu yana resmen yasaklanmış durumda. Almanya’da ise Ülkücü Hareketi, Anayasayı Koruma Teşkilatı (BfV) tarafından “Almanya’daki Türk aşırı sağı” olarak tanımlanıyor. Ülkücü Hareket, BfV tarafından izleniyor. Ancak, ‘Bozkurt’ selamı Avusturya’daki gibi yasak değil.

    Almanya ise Türkiye maçı öncesinde bir grup Avusturya taraftarının attığı “Almanya Almanlarındır, yabancılar dışarı” sloganı ile ilgili olarak soruşturma açtı.

    UEFA, bozkurt selamı veren Merih Demiral hakkında disiplin soruşturması başlattı. Soruşturmanın sonucunun ne olacağı bilinmiyor. UEFA’nın soruşturma başlatmasının nedeni, “aşırı sağ bir hareketin sahada sergilenmesi” olduğu belirtiliyor. Merih’in şampiyonadan atılmasının gündemde olduğu belirtiliyor.

    Merih’in hangi siyasi partiye ait olduğu kimseyi ilgilendirmez. Üzücü olan tarafı, bütün milletin ortak değeri olan Milli Takım’ın bir organizasyonunda bunu yapmış olması.

    DIŞİŞLERİ AÇIKLAMASI FACİA

    Dışişleri Bakanlığı, UEFA’nın Merih Demiral hakkında soruşturma başlatmış olmasıyla ilgili bir açıklama yaptı. Dışişleri açıklamasında, UEFA kınanmak yerine Almanya kınandı ve “Bozkurt işareti Almanya’da yasaklı bir simge değil” denildi.

    Milli Takım’ın aldığı sonuçtan sevindik, gururlandık. Ancak, beyni insan sevgisi yerine ideoloji ile yıkanmış bir oyuncunun yaptığı hareket, mutluluğa gölge düşürdü. Dahası, mutluluktan bile sorun üretmeyi başardık.

    Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

    Kaynak: Tr724
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***