Modern Türkçe öykünün en önemli temsilcilerinden Sait Faik Abasıyanık’ın eserleri 1 Ocak 2025 itibarıyla telifsiz hale geldi.
Abasıyanık’ın eselerinin telif hakkı 2011’den beri İş Bankası Kültür Yayınları uhdesinde bulunuyordu.
Yayınevi, 1 Ocak 2025 tarihinden sonra da Sait Faik’in eserlerinden elde edilecek gelirlerin tamamını, yazarın vasiyetine uygun şekilde Darüşşafaka Cemiyeti’ne bağışlamaya devam edeceklerini bildirdi.
Yayınevinden yapılan açıklamada şu ifadelere yer verildi:
“2011 yılından beri yayınevimiz uhdesinde bulunan, Türk edebiyatının köşe taşlarından Sait Faik Abasıyanık’ın eserlerinin telif hakları, 1.1.2025 tarihinde serbest kalmıştır. Yayınevi olarak, 1.1.2025 tarihinden sonra da, yazarımızın satışı yapılacak tüm kitaplarından elde edilecek gelirden, hem anısına saygı amacıyla hem de vasiyetine uygun bir biçimde, Darüşşafaka Cemiyeti’ne bağış yapılmasına karar verilmiştir.” (KÜLTÜR SANAT)
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***
Gülizar Irmak, yeni kitabı Engelli Koşu’da duyguların karmaşık labirentinde bir genç kadının iç yolculuğunun peşinden gidiyor. Yaşamın zorluklarıyla başa çıkmaya çalışan bir karakteri anlatan roman, geçmişin izleri ve yaşadığı travmalarla yüzleşmeye çalışan insanlara dair yeni bir persona geliştiriyor.
Gülizar Irmak’la yeni kitabı ‘Engelli Koşu: Bir Senaryo Hikâyesi’ üzerine konuştuk.
Gülizar Irmak, 272 syf.,Eksik Parça Yayınları, 2024
Geçtiğimiz günlerde yayımlanan ‘Engelli Koşu: Bir Senaryo Hikâyesi’, ele aldığı konu ve ana kahramanı itibariyle farklı türden bir metin olarak değerlendirilebilir. Öncelikle sizin için Engelli Koşu’nun hikâyesi nasıl başladı?
Hikâye bende uzun zaman önce başladı, yirmi yıl öncesi. Devlet Tiyatrosu’nda oyunculuk yaparken yaratıda ifade yollarımın kesildiği sıkışık, gergin bir dönem yaşamaya başlamıştım. Sahne kollektif olmayı gerektiriyor, oysa yazmak bireyseldi ve kendimi ifade etmede de zorlanmadığım bir dünya. Engelli Koşu’yu, adı da farklıydı, tiyatro oyunu olarak tasarlayıp yazdım. Aldatılan bir kadının hayatını konu alıyordu. Ama ne yazık ki oyunu bilgisayar ekranında kaybettim. Oyun yok oldu. Sanki hiç yazmamışım gibi. Kaybettiğim bu oyunu bir daha yazmak içimden gelemedi… Sonraki süreçlerde, oyunculuğun yanı sıra televizyon dizileri için senaryo hikayeleri, tretmanlar, geliştirme senaryoları ve senaryolar yazmaya başlamıştım. Ama kaybettiğim o oyun hep kafamın bir köşesinde kaldı. Yirmi yıldan fazla bir süre… Ve yine kendimi ifade etmede sıkışıklık yaşadığım bir dönem geldi kapıma ve ben kaybettiğim oyunumu aramaya başladım. Tıpkı Engelli Koşu’daki Seher’in kendini aradığı süreç gibi ben de oyunumun peşinden koşuyordum. Yazıp kaybettiğim oyun kronolojikti ve karakter ağır travmalarla boğuşmuyordu. Geçen süreç, karakteri kafamda derinleştirdi ve hikâye kronolojik ilerlemedi. Karakterim de, geçen süre içinde beklemekten olacak ki, travmaları da büyümüş olarak karşıma çıktı.
“Yazdığım senaryo hikâyeleri, ekranla buluşma aşamasında, sayfalarımdaki gibi kalamadı, dönüşüme uğrayarak izleyiciyle buluştu… İstedim ki, baskılanmış korkuların yıkımını işlediğim Engelli Koşu senaryo hikâyesi, bana ait olarak okuyanla buluşsun…” Bu noktada senaryo ile hikâye/metin arasında siz ne tür bir bağ kurdunuz? Senaryoyu kitaplaştırırken nasıl bir yol izlediniz?
Senaryolarımı yazmadan önce mutlaka genel hikayelerini yazarım. Hikâyenin nereden başlayıp nereye gittiğini ve nasıl bir sona evrildiğini bilmek isterim. Sonra tretman ya da geliştirme senaryolarına geçerim. Ve ardından senaryoyu yazarım. Bu süreçler bende görsele ve kurgusal düşünmeye dönük birikim oluşturdu. Ve Engelli Koşu’yu yazarken de bu yolu izledim. Bir senaryo hikayesi olarak, senaryolara dönüşebilecek bir format oluşturdum.
‘OBSESİF BOZUKLUKLA İLGİLİ ÇALIŞMAYA BAŞLADIM’
Kitabın ana kahramanı kendi travmaları, çöküşü, meselelere yaklaşımı ve içe dönüklüğüyle zor bir karakter olarak görülebilir. Bu karakteri şekillendirirken nasıl hareket ettiniz?
Ana karakter OKB’den muzdarip (Obsesif Kompulsif Bozukluk). Bu rahatsızlıkla ilgili olarak çalışmaya başladım. Uzmanı değilim elbet, ama gözlemlerim, korkuların OKB oluşmasında etken olduğu. Ve bu karakteri kurgularken, ki zaten uzun zaman iç içeydim Seher’le, oyunculukta kullandığım doğaçlama yöntemine başvurdum. Süreç beni, kendinden uzaklaşan bir kadına itti. Kendi gerçeğinden kaçmaya çalışırken, aynı zamanda o gerçeği aramaya çalışan bir kadına dönüştü karakter. Ve hala, dışarı çıktığımda yanımdan koşarak uzaklaşan Seher ihtimalini aranırım ben.
Engelli Koşu’yu genç bir kadının içsel yolculuğu olarak tanımlamak da mümkün. Öte taraftan bu içsel yolculuk oldukça derinlikli ve katmanlı bir hikâyeyi de beraberinde getiriyor. Peki bu yolculuk boyunca karakteriniz kendi yolunu nasıl buldu? Onun için bütün bir hikâyenin kırılma noktası/ânı neresiydi?
Karakter bastırdığı korkularının yıkımındayken kurtulmanın yollarını arıyor. Ailesinin yönlendirmesiyle önce dine sığınıyor karakter, sonra aşka… Hayata karışmak istiyor, sevdiği işi yapmak, aile olmak, çocuk sahibi olmak istiyor. Ama tutunduğu her dal, hayatına giren her insan yeni korkuları beraberinde getiriyor. Sevdiği insanlar çoğaldıkça, onlar için duyduğu kaygı da geometrik oranda artıyor ne yazık ki… Ve bu durum karakteri kendinden daha da uzaklaştırıyor. Karakterin kırılma noktası Kumru’nun balkondan atlayıp betona düşmesi. Ama o belki de, Kumru’nun kuş olup uçtuğunu ve konduğu her dalda, kendisine seslendiğini düşünüyor olabilir?
‘SEHER YİNE DE KOŞMAYA DEVAM EDİYOR, KAYBETTİĞİ HAYATI BULMA UMUDUYLA…’
Kitabın merkezinde birçok travma, izi her her zaman kendisini gösterecek birçok yara yer alıyor. Ana kahramanın bu yaraları sarma, travmaları atlatma mücadelesi kitabın da ana hattını meydana getiriyor. Bu noktada tüm travma ve yaralar, bize kitaba ve ana karaktere dair neler söyler? Neden özellikle bu tür travmaların peşinden gittiniz?
Her canlının hayatının bir döneminde travma yaşadığını düşünürüm. Bu travmalarla, şiddeti de önemli tabii, kimi baş etmenin yolunu bulur, o travmalar ölene kadar onlarda kalsa da, kendilerini engellemesine izin vermez. Belki de faydalanmasını da bilir, örneğin, yaratıya yönelir. Yaratının kaynağının acıdan geçtiğini düşünenlerdenim. Ama bu yolu bulamayanlar için engeli aşmak zordur. Kimi travmalarını başkalarından çıkarır; karısından, çocuğundan annesinden… Kimi suç işler, kimi bunalım yaşar, alkolik olur, uyuşturucu kullanır… Kimi de Seher’dir… Ama Seher yine de koşmaya devam ediyor, kaybettiği hayatını bulma umuduyla…
‘KENDİNİ İYİ TANIMAYAN İNSAN İÇİN İHLAL TEHLİKESİ HEP VARDIR’
Kendi kişisel yaşantımızda da kurgusal metinlerde de karanlık kişiyi kendisine yaklaştırdığında her zaman onu içine alır ve onun çevresiyle olan bağlarını zedeler. Engelli Koşu da aslında biraz bu duruma atıf yapan bir metin. Bu karanlık ve kişinin karanlıkla mücadele etme meselesi sizin ilginizi nasıl çekti?
Sadece karanlık insanlar değil, karşınıza çıkan her bireyin yaklaşımında sizi içinize alıp, çevrenizle olan bağınızı zedeleme potansiyeli vardır diye düşünüyorum. Önemli olan kendi sınırlarınızı iyi düşünüp hesap edebilmeniz… Kendini iyi tanımıyorsa insan, ihlal tehlikesi her zaman vardır. Soru şu, ben kimim ve sınır metrekarem ne, neyi barındırıyor?
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***
Britanyalı ödüllü gazeteci Paul Manson’ın kaleme aldığı ‘Faşizmi Nasıl Durdururuz’ isimli kitap, ‘Tarih, İdeoloji, Direniş’ alt başlığı ve Doğuş Çakan çevirisi ile Minotor Yayınları tarafından yayımlandı. Aynı zamanda ‘Apaydınlık Gelecek’, ‘Kapitalizm Sonrası’, ‘Çalışarak Yaşamak ya da Savaşarak Ölmek’ gibi kitapları da dilimize kazandırılan Manson bu eserinde, 21. Yüzyılda tezahür eden faşizmin, daha önce emsaline rastlanmayan tabiatını bütün boyutlarıyla anlatıyor ve demokrasinin gün be gün gerilediği günümüz koşullarıyla olan ilişkisini mercek altına alıyor. Faşizmin bu amansız yükselişini durdurmak için yapılması gerekenler konusunda okurları uyarıyor. Görülen o ki, biz insanlara ve bilhassa aktivistlere büyük ödevler düşüyor.
Paul Mason, kitabına ilginç bir giriş yaparak başlıyor. Nazilerin bugün dünyaya zaman makinesi ile geldikleri takdirde görecekleri tabloyu tasvir ediyor ve onların arzu ettiklerinin bile ötesinde bir dünya ile karşılaşacaklarını, faşizmin hükümranlığının son hızda devam ettiğini iddia ediyor. Mason savını desteklemek adına tüm dünyadaki faşist hareketlere örnekler veriyor. Müslümanlar dışındaki tüm belgesiz göçmenlere vatandaşlık veren bir yasa tasarısının meclisten geçtiği Hindistan, sınırında mültecilere yönelik şiddet ve gösterilerin vuku bulduğu Yunanistan; Yüksek Mahkeme Başkanını tehdit eden bir grup silahlı aşırı sağcı milisin yer aldığı Brezilya; bir neo-Nazi asker hücresinin ortaya çıktığı Almanya…
FAŞİZMİN AYAK SESLERİ İŞİTİLMİYOR!
Mason şuna da işaret ediyor, günümüzde artık Nazilerin zamanındaki gibi topla tüfekle faşizmi yaymaya da hacet yoktur. Farklı bir dünyanın kuralları geçer akçedir ve bu dünyada kitleler çoğu zaman kimsenin zorlamasına gerek kalmadan faşizmin gönüllü neferleri gibi davranırlar. Keza insanlar gitgide kendi mahallelerine hapsoldukları sosyal medyada yabancı ve göçmen düşmanlığı yapmakta, homofobik tavırlar sergilemekte ve liderlerine tapınacak kadar siyasi meselelerde fanatikleşmektedirler. Kadın düşmanlığı ve şiddet de ayyuka çıkmış durumdadır. Aşırı sağ ideolojik olarak yükselişe geçmiş, faşizm sona erdi diyen 1970li yılların kalemşörlerinin tahayyülünün ötesinde bir dünya ortaya çıkmıştır. Üstelik sağcısı solcusu herkesin bu dünyaya bir katkısı vardır. Mason’un deyişiyle faşizm kendi isteğiyle geri dönmüş, hatta döndürülmüştür.
Mason bu yeni yaratılan faşizmi de ayrıntılarıyla anlatıyor. Bunu yaparken tarihsel olarak 20. Yüzyılın ilk yarısında Avrupa’yı etkisi altına alan faşizmi de, onu doğuran koşulları ve sonuçları ile birlikte analiz ediyor. Bilhassa Almanya ve İtalya örneğinde, onun bugünkü faşizmden farklı kılan tabiatına ışık tutar ki bu iki ülkede de faşizm, Büyük Buhran ismi verilen, yüksek enflasyon ve işsizlik oranlarına sebep olan ekonomik krizden sonra insanların çaresizliklerinden ve umut arayışlarından faydalanarak yeşermiştir. Faşizan kadrolar kitlesel örgütlenerek ve elbette şiddet kullanarak parlementolara girmiş, demokratik sistemi işlevsiz hale getirmiştir. Mason’a göre, bugünkü faşizm her ne kadar o günkünden farklı olsa da, 2008 ekonomik krizi de benzer bir etki yaratarak dünyanın pek çok yerinde kitlelerin sağa doğru kaymasına sebep olmuştur.
Bugünkü faşizan atmosfer daha önce rastlanmamış, tabiri caizse içten pazarlıklı bir ideolojidir. Selefleri gibi kendini ilk bakışta açık etmemesi onun daha az tehlikeli olduğu anlamına gelmez. Aksine zaman zaman sağ popülist siyasetin ve otoriter muhafazakarlığın içine sızdığı için ve bu ideolojilerin söylemleri nispeten ılımlı göründüğü için yok edilmesi, baş edilmesi daha zordur. Halbuki şu bir tarihsel gerçektir ki, sağ popülist siyaset ve otoriter muhafazakarlık membaını faşist hareketlerden alırlar. Araçları da amaçları da benzerdir. Amaçları, ilk olarak var oldukları coğrafyadaki hukuki sistemi ve demokratik unsurları zayıflatmak, sol ve liberal cenahı saf dışı bırakmak, son raddede bir savaş ortaya çıkarmaktır. İnternet üzerindeki pek çok platform, sosyal medya ve iletişim araçları da faşist ideolojinin düşüncelerini, öfkesini bir yerden bir yere taşıyarak yayılmalarını sağlar. Zamanla ötekine dair düşmanlık internet yoluyla normalleştirilerek demokrasiyi güçsüzleştirir. Ve Mason, faşizmin iktidara gelmesinin en önemli sebebini, Marksist sol ve liberal solun neyle uğraştıklarını anlamayışları ve bu yüzden faşizme karşı etkili bir mücadele geliştirmemiş olmaları ile ilişkilendiriyor.
Mason bu yeni faşizmin kapitalizm ile nasıl ilişkili olduğunu da açıklıyor, keza onun kapitalist enstrümanlar ile gelişip evrime uğradığını ve dünyamızı istila ettiğini de…
“ ‘Bir zamanlar niçin meydana geldi?’ ile ‘Niçin tekrar meydana geliyor?’, oldukça farklı sorulardır. İkincisi bizden şu sorunun cevabını ister: Kapitalist sistemin kendisi yok olana kadar faşizmi defalarca mağlup etmek zorunda mı kalacağız? Korkarım ki cevap evet.”
Mason, kitapta faşizmin demokrasi ve insan hakları kadar dünyaya verdiği zararların da bir yekununu sunuyor. Şu, uğruna mücadele edilmesi gereken bir meseledir ki; eğer gereken önlemleri almazsak, artan karbon emisyonları durdurulmazsa, bu durum sıcaklıkların yükselmesine neden olacak ve çevreye önemli ölçüde zarar verecektir. Ve insanlık 20. Yüzyıldaki faşizme verdiği can kaybından daha vahim bir tablo işle karşı karşıya gelecektir. Tüm bunların önüne geçmek, sağlıklı bir demokrasi inşa etmek için mücadele ise, gruplar arası ideolojik ve kimlik farklarını bir kenara koyarak merkez sağın ve solun birleşmesi ve örgütlenmesi ile, çok sayıda insanın bilinçlenmesi, bu mücadelede aktif kılınması ile yapılmalıdır, ki Mason, eserin son bölümü olan ‘Direniş’te bunun nasıl olacağını ayrıntılarıyla açıklıyor.
Mason ‘Faşizm Nasıl Durdururuz’da 21. Yüzyılda ortaya çıkan bu yeni faşizmi etraflıca düşünmemizi ve karşı karşıya olduğumuz tehlikeyi hafife almamızı, onun milyonlarca sivil vatandaşın canını alan 20. Yüzyıl faşizmden daha masum ve zararsız olmadığını hatırlatıyor. Sağın yükselişinin yeni dünya ile ilişkisini açıklarken, her birimizin bu yükselişe –kimi zaman sosyal medyada yaptığımız bir paylaşım ile- nasıl yağ sürdüğümüzün de altını çiziyor ve bugün faşizmi durdurmak için biz yurttaşlara, aktivistlere ve siyasilere birtakım önerilerde bulunuyor. Hannah Arendt, William Reich ve Eric Fromm gibi düşünürlerin fikirlerinden alıntılar da yaparak bugünkü faşizmi eski dünya siyaset bilimi ile anlayamayacağımızı, yeni bir siyaset ortaya koymak gerektiğini belirtiyor.
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***