Etiket: yardım

  • Kılıçdaroğlu gençlerin önüne bir hedef koyabilirse…

    Kılıçdaroğlu gençlerin önüne bir hedef koyabilirse…

    Şu fark edildi: Seçimde son sözü, sandığa ilk kez gidecek 18-23 yaş arasındaki gençler söyleyecek.

    Yani 14 Mayıs seçiminde oy kullanacak her 5 seçmenden biri genç olacak ve her 10 seçmenden 1’i de ilk kez oy kullanacak.

    Bunu ilk fark edip sık sık dile getiren Selahattin Demirtaş oldu. Ancak Kemal Kılıçdaroğlu aradaki farkı kapattı ve her mitingde bunu dile getirdi. Hangi ildeyse orada sandığa ilk kez gidip oy kullanacak kaç genç varsa tek tek söyledi.

    Peki, bu neye tekabül eder?

    Doğrusu çok şeye değil. Ta ki “dini, bayrağı, ezanı olmayanlar Bay Kemal’i destekliyor” diyen Erdoğan’a tepki gösterip, sosyal medya hesabından şu yanıtı verene kadar:

    “İşte gençler, aşmamız gereken eşik bu, sizsiz olmuyor maalesef.”

    Bunu kendi mi düşündü, yoksa danışmanı mı tavsiye etti, bilmiyorum. Lakin çok isabetli bir karar… Gençleri ve onların eğilimlerini bilmekle ilgili bir şey bu çünkü.

    Bugünün gençlerine LOL (League of Legends) yahut The Last Of Us’tan söz etmek,  twitch (ki Mansur Yavaş bu mecrada pek seviliyor) söyleşilerine katılmak, onlara ulaşmayı kolaylaştırmıyor. Hele hele ikna etmeyi hiç sağlamıyor.

    Ancak Kılıçdaroğlu’nun “sizsiz olmuyor”u, doğrusu samimi ve sahih. Üstelik bugünün gençlerinde karşılığı olan bir mesaj.

    Bunu biraz açalım.

    ***

    Fatma Turgut. Biz onu alternatif rock grubu Model’den hatırlıyoruz. Bu grupla 3 albüm yaptı; özellikle Sertab Erener ve Demir Demirkan ile birlikte çalışma fırsatı bulduğu Diğer Masallar albümündeki “Buzdan Şato” ve “Değmesin Ellerimiz” şarkıları çok ilgi gördü. Birçok jingle ve reklam müziği seslendirdi. Ama bir sebeple 2016’da kariyerine solo olarak devam etme kararı aldı ve yollar ayrıldı.

    Yığınlar değilse bile belli bir kesim seviyor.

    İşte bu Fatma Turgut, depremde, yardıma soyunuyor. Gaziantep’te, hayvanlarını bırakıp gidemeyen bir aileye elini uzatıyor. Hayvanlarıyla birlikte yaşayabilecekleri bir yer bulunmasını sağlıyor. Bunu anlatırken de gözyaşları düşüyor yanağına…

    Nedense hali tavrı itici bulunuyor. Zira bir kesimin ‘yardım’dan anladığı ile Fatma Turgut’unki uyuşmuyor. Harala gürele deprem alanına giden, enkazın altına giren, yemek yapıp dağıtan vs. daha makbul, daha yardımsever bazılarına göre.

    Ancak Fatma Turgut’un tavrı, günümüz gençlerini tanımada, anlamada ipucu veriyor bize. Onu adeta lanetleyen kesim, 40 yaşa ve üstü. Ama onunla empati kuran kesim 25 yaş ve altı.

    Bu gençler, onun gözyaşlarında sahicilik gördü çünkü. Yapmış olmak için yapmadığını, başka türlü yapamadığı için yaptığını gördü ve inandı.

    İşte anahtar kavramlardan biri bu: İnanma.

    Gençler inanmadıkları şey için emek vermek istemiyorlar. Gerekirse bilgisayarın başına oturup saatlerce kalkmamayı göze alabiliyorlar. Anne babalarının kendisine danışma ihtiyacı bile duymadan kariyeri adına kıyasıya çırpınışlarına kayıtsız kalabiliyorlar.

    Biz yaşlıların ise fark etmediği şu: Yapamadıklarından değil, istemediklerinden bazı şeylerden vazgeçiyorlar.

    ***

    Gezi isyanında öne çıkan isimler oldu, ancak perde arkasında gençler vardı. İlk kıvılcım mühim elbette, lakin o ateşe taşınan odunlar olmasa, bu denli güçlü ve bugün dahi pek çok kişinin hayatını değiştiren, etkileyen bir eylem gerçekleşir miydi? Bunu düşünmek gerek…

    Gençler, çok kısa sürede, sosyal medya üzerinden örgütlenmiş, çadırlar bulup kurmuş, kütüphaneler oluşturmuş, evden getirdikleri, bakkaldan borç harç aldıkları nevaleyle sandviçler yapıp dağıtmışlardı. Gitarıyla eylemcilere destek veren de onlardı.

    Gençlerin çoğu üniversite mezunu. Kendilerini yeri geldiğinde yüksek sesle ifade edebiliyorlar. Bir amaçları olduğunda hızlıca organize olup eyleme geçebiliyorlar. Anlamlı çoğu yürüyüşte onların olması tesadüf değil.

    Hatırlayalım; Gezi’de “gün gelecek devran dönecek, AK Parti halka hesap verecek”, “Her yer direniş her yer Taksim” sloganlarını atan onlardı. Yürüyüş sırasında yol üzerine sprey boyalarla “tek yol devrim” yazanlar da onlar.

    Çünkü yeşil talan ediliyordu, kendi geleceklerine dair bir tehdit (AK Parti’nin temsil ettiği zihniyet) vardı; hepsinden önemlisi: Kendilerine ihtiyaç duyulmuştu.

    Kahramanmaraş depremlerinde de herkesten hızlı örgütlendiler. Bir anda belediyelerin yardım toplama merkezlerine koştular. Sosyal medyada örgütlendiler. Yardım topladılar, koli yaptılar, kutu taşıdılar. Her yere herkesten hızlı koştular.

    Yine aynı güdüyle yaptılar tüm bunları ve daha fazlasını: Kendilerine ihtiyaç duyulmuştu.

    Benzer sahneler 15 Temmuz sürecinde de görüldü.

    Demek ki ikinci anahtar kelime: İhtiyaç.

    ***

    Oysa tuhaf bir durum var: Partiler, sivil toplum kuruluşları dahil, örgütlü davranmayı sevmiyorlar.

    Uydurmuyorum; 2005 yılından bu yana yayınlanan gençlik araştırmaları söylüyor bunu. TOG, Habitat Derneği, TGSP, KONDA gibi kurumların yaptıkları araştırmalar söylüyor. Friedrich Nauman Vakfı’nın araştırmaları da keza öyle… The Global Youth Wellbeing Index’inkiler de…

    Son 15-20 yılda paylaşılan veriler gösteriyor ki, kurumsal aidiyetlerle yaşamıyor gençlik. Üstelik son derece inatçı ve ısrarcılar; neredeyse çeyrek asır boyunca verilerde belirgin bir değişiklik yok.

    Türkiye’de gençlerin sadece %5’i sivil toplum örgütlerine üye. Evet, evet; sadece %5.

    Bunun temel sebebi ne, uzmanlar bilir hiç kuşkusuz. Lakin gördüğüm şu: Fevkalade iyimserler. Geleceğin güzel olacağına inanıyorlar. Dahası: Kendileri olmadan da olacağına inanıyorlar.

    Gençlerin yüzde 71’i, yaşam standartlarının ebeveynlerininkinden daha iyi olacağını düşünüyor; bu, Güney Afrika ve Brezilya gibi büyüyen orta gelirli ülkelerle eşit bir oran.

    Gençlerin yüzde 42’si, hükümetin kendilerini umursamadığını düşünüyor; bu oran, Suudi Arabistan’ın yüzde 41’inden sonra ikinci sıradayız demek.

    Küresel Gençlik Refah Endeksi’nin verilerine göre gençlerin sivil toplum örgütlülüğü bağlamındaki oranıyla dünyada sondan ikinciyiz.

    Gençlik Gelişmişlik Endeksi’ne göre de sivil katılımda 183 ülke arasından 177. sırada…

    Bu korkunç bir şey mi?

    Ben size daha korkuncunu söyleyeyim: O yüzde 5’lik sivil örgüt üyeliğini de pek ciddiye almayın. Çünkü bu yüzde içinde abur cubur kuruluşlar da var. Sadece bir sertifika sahibi olmak için girilmiş kuruluşlar…

    Tabii öte yandan, bu tür kuruluşlara, cv’lerine yazacakları sertifika yahut diplomaları artırma güdüsüyle hareket edenleri de düşünmek gerekiyor. Yani samimiyet ve sahihlikten ârî bir durum.

    ***

    Sandığa ilk kez gidip oy kullanacak 18-23 yaş arası kesimin büyük bir kısmı hedeften yoksun. Kendilerini adayabilecekleri bir şey görmüyorlar siyasi arenada.

    Tam da burada NEET’e bakmakta yarar var. NEET (Not in Education, Employment, or Training), Öğretimde, İstihdamda veya Eğitimde Değil anlamına gelen bir kısaltma.

    Bu kavram, ilkin Britanya’da ortaya çıkıyor; daha sonra Japonya, Güney Kore, Çin, Tayvan, Kanada ve Amerika’da yaygın şekilde kullanılıyor.  Kaba bir çeviriyle “işsiz” demek.

    Britanya’da NEET çatısına giren sınıflandırma 16 ve 24 yaşları arasındaki kişileri kapsıyor. 16 ila 17 yaş arasındaki çocuklar hâlâ zorunlu okul çağında sayıldığından, 16-18 yaş arasındaki NEET alt grubu sıklıkla ‘özel’ olarak vurgulanıyor. Japonya’daki sınıflandırma; istihdam edilmeyen, ev işi yapmayan, okula veya işle ilgili eğitime kayıtlı olmayan ve iş aramayan 15 ila 34 yaş arasındaki insanları kucaklıyor.

    Henüz yaygınlık kazanmasa da bu kavram Türkçe’ye “ev gençliği” olarak aktarıldı.

    Farkındaysanız, ev gençliği olarak tanımlanan kesim, bu seçimde sandığa ilk kez gidecek olan gençlerin ta kendi. Küçük bir farkla: 16-24 değil de 18-23 yaş arası…

    Türkiye’de bu yaş grubundakilerin oranı %30’un üzerinde.

    En temel paydaları ise bir amaçlarının olmaması.

    Eğer Kılıçdaroğlu, ‘sizsiz olmuyor’la yakaladığı bu kesimin önüne bir hedef ve bir amaç koyabilirse, ikinci tura gerek kalmadan cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturması kolaylaşır. Çünkü bu gençlik kendisine ihtiyaç duyulduğunda harekete geçen bir gençlik…

     

    Daha Fazla Göster:
    Kemal KılıçdaroğluSelahattin Demirtaş

    BERKE KAYA
    04 Mayıs 2023 GÖRÜŞ

    Kaynak: Kronos
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • “Devleti eleştirmenin zamanı değil” diyenler, bugün değilse ne zaman?

    “Devleti eleştirmenin zamanı değil” diyenler, bugün değilse ne zaman?

    Kahramanmaraş merkezli, 10 şehri yerinden oynatan deprem felaketinden sonra beklenildiği üzere sosyal medya platformları trafiğin en hızlı olduğu mecralar oldu. Müdahalenin en kritik olduğu ilk 3 gün içindeki yetersiz ve koordinasyonsuz enkaz arama kurtarma çalışmaları sonucu vefat sayısı çok hızlı bir şekilde artıyor. Tabii ki maddi, manevi toplu bir kayıp yaşadığımız bu günlerde toplumsal gerilim de artıyor, insanlar çok tabii olarak sorumluların hesap vermesini istiyor. Türkiye’de maden kazalarından tutun, her türlü doğal ve çevresel afet sonucu insanların manevi damarlarına basan avuntuları duymaktan sıkıldık. Çözümün siyasi değişimde olduğunu yeniden gündeme getiren insanlar Türkiye’de çok klasikleşmiş olan “Bugün zamanı değil, deprem felaketini politize etmeyin” linçine maruz kalıyorlar.

    Türkiye mahşer yeri gibi; ilk birkaç gün vaziyet çok daha kritikti, çünkü odak noktamızda enkaz altındakileri canlı kurtarabilmek vardı. Son günlerde şahitlik ettiğimiz mucizeler için şükran doluyum. Onlarca ülkeden gelen maddi, manevi ve insani yardım için de çok müteşekkirim. Umarım sosyal medyada görünenin dışında daha organize bir dağılım, en azından bugünlerde başlamıştır, gelen kaynaklar israf olmuyordur. Dilerim…

    Tarihi bir toplu kayıp yaşadık, insanların o ilk birkaç gün ki can havlinden sıyrılıp, devleti eleştirenlere, özellikle toplumsal kredisi olan, bilinirliği olan kişilere, sanatçılara, sivil kamuoyu önderlerine karşı “bırakın bu işleri, siyaset yapmayın” baskısının yeniden hortladığını görüyorum.

    Ben bir insan hakları uzmanıyım. Uzun yıllardır Birleşmiş Milletlerin çeşitli ofisi, ajansı iş birliğinde onlarca uluslararası kalkınma projeleri yaptım. Sayısız ülkeden yüksek seviyeli insanları ağırladım, bilirkişileri bir araya getirdim. Sadece Türkiye değil, otoriterleşme trendinde olan birçok ülkeyi takip ediyorum. BM’nin Araştırma Eğitim Enstitüsünde insan hakları, basın özgürlüğü, kadın hakları ve kalkınma konularında seminerler veriyorum. Yıllar içinde Türkiye ve benzeri ülkeler hakkında insan hakları raporlamaları yapmış birisi olarak edindiğim tecrübeyle ve tabii ki kendi gözlemlerimi bir araya getirdiğim notlarımı paylaşmak istiyorum.

    İnsan hakları alanında en çok sevdiğim, en kilit, anahtar kelime nedir biliyor musunuz? Political Will – yani Siyasi İrade. Güzel memleketimize gönül vermiş herkese seslenmek istiyorum. Bu vahşet durumunda olmamızın tek sebebi hukuktan, insaniyetten, bilimden ve en önemlisi vicdani çağrıları kulak ardı eden bir yönetim biçimine hapsolmuş olmamız. Etmeyin, eylemeyin. Birkaç ay sonra seçime gidecektik- tik diyorum çünkü önümüzdeki 3 ay boyunca etkin olacak OHAL belası geri geldi. Halbuki Dünya Sağlık Örgütü bile Türkiye için en yüksek seviyeli acil durum alarmı vermişti. Onlarca ülkeden deprem sonrası ivedikle gelen yardım teminatlarını işittik, uluslararası ekiplerin yola çıktıklarına şahitlik ettik. Deprem hadisesine ve kaybettiğimiz onlarca cana, geride kalanların yaşadığı zorluklara ayrı üzülüyor, önümüzdeki seçim sürecinin bu kontrolümüz dışında yaşanan felaketten nasıl etkileneğini öngörebildiğim için ayrı dertleniyorum. OHAL de secime gitmek ayrı problem, seçimin ertelenmesi ayrı bir kaos.

    Sizce Türkiye bir 5 yıl daha bu otoriter düzende yaşamayı kaldırabilir mi? Elbette bugün, şu acılı anda değil belki: ama yarın, bir sonraki gün muhakkak konuşmaya, yetersiz kalan devleti eleştirmeye devam etmemiz şart. Bu notlarımı okuyanlardan çok rica ediyorum, bu kritik eşikte bizim siyasi fikrimiz olmak zorunda. Halk, kamuoyunun oluşturulmasında en öncelikli rol sahibi kitledir. Bilimden, uluslararası standartlardan uzak yapılaşmanın, sürdürülebilir şehirleşmeden bir haber olan yerel yönetimlerin, temelsiz yükselen binaların, en lazım zamanda, işlevsel kullanımı tavan yapmış bir haldeyken internetin sınırlandırılmasını, telefon operatörlerinin doğru dürüst çalışmamasının hesabını kime keseceğiz?

    Bir enkazda vinç var, ama kurtarma ekibi yok. İki sokak ötede ekip var, bu sefer alet edevat yok. Enkazdan kurtulup arabasında donan insanları duyduk. Suriye`ye iletilecek yardımların Türkiye sınırlarında önünün kesildiğini onlarca bilirkişi raporladı. Enkaz yerinde yüreği yanmış insanlar sorumlulara karşı feragat edince televizyon muhabirlerinin mikrofonları geri çektiğini gördük.

    Devletin gücünü, uluslararası forsunu en kuvvetli bir şekilde göstermesini beklediği zamanda, ulaşmadı işte yardım, kabul etmek zorundayız. En hayati zamanda, 10 şehrin 10’unda da kaliteli, işin ehli, eğitimli arama kurtarma ekipleri yoktu. Devlet yetkililerinin tüm samimiyetleriyle, kucaklayıcı bir tavırla “Afet çok büyük, yetişemedik. Evet, eksik kaldık ama sizi daha fazla darda bırakmayacağız“ demesi gereken yerde, yine tehdit edildik, yine vatan haini biz olduk.

    Peki “Bugün zamanı değil, deprem felaketini politize etmeyin”cilere yeniden sesleniyorum. Kime keseceğiz bu yaşananların faturasını? Devlete tabii ki. Devletleri de siyasi iradeler oluşturur, yönetir. Tabii ki vatandaşların siyasi fikrini her gün propaganda etmesini beklemiyorum. Ama çözümün eksik-gedik, iyi-kötü yapılacak olan seçimlerde olduğunu unutmayalım. Türkiye herhangi bir Avrupa ülkesi değil, maalesef. Bizim apolitik olma lüksümüz yok. Birçok Avrupa ülkesinde insanlar haber bile dinlemiyor, yetkilileri TV’lerde şöyle, böyle, ara sıra görüyorlar. Neden; çünkü ihtiyaç yok, toplumsal düzen insani bir şekilde işliyor, vicdani, hukuki standartlarda üstün geliyor. Bu bir medeniyet göstergesi. Umarım Türkiye o seviyeye gelir de bizlerde siyaset konuşmayız, ne de güzel olur. Sanatla, bilimle, şarkı türkülerle, bin bir türlü tarihi lezzetle coşarız.

    Ama şu anda o noktadan bir ışık yılı kadar uzaktayız ve tek çıkış yolu siyasi bir fikrimizin, duruşumuzun olması. Eğer benimsediğiniz bir görüş yoksa bile, kötünün iyisini tercih etmek durumundayız. “Benim siyasetle ilgim yok, ben depremi, afeti politize edenlere karşıyım” demeyin, lütfen. En azından fikir yürütüp, düşüncesini seslendirme cesaretine sahip olanlara dalaşmayın, karalamayın, yargılamayın. Uzun vadeli çözümün siyasette olduğunu unutmayın.

    5 gündür onlarca ülkeden o kadar çok Türk olmayan uzman arkadaşım, yakınım bana yazıyor, “Deprem bölgesinde herhangi bir yakının oturuyor mu, ailenden herhangi bir kaybın var mı?” diye soruyorlar. Hayır, benim hiçbir yakın aile bireyim o dümdüz olan canım şehirden birisinde ikamet etmiyordu. Ama ne fark eder ki, gurbette can ciğer olduğumuz insanların annesi babası enkaz altında kaldı. Kurtarılan her canı, bebeği görünce kendi kanımızdanmış gibi sevinmedik mi kaç gündür? Bir enkaz yerinden haber beklemesekte telefonlara yapışık yaşadık. Toplumsal bir travma içindeyiz.

    Beterin beteri bir duruma mahkûm bırakıldık… Böylesi bir çevresel krizin on binlerce cana mal olması, yüzbinlerce insanın uzun vadede sosyal, ekonomik, psikolojik birçok alanda etkilenecek olması bir yana… 2016 Temmuz’dan beri yaşananların üzerine bu acı dolu hadise tam bir kâbus oldu. Bu cinnet hali ciddi bir çöküşe mal oldu. Sadece tekbir yer kaynaktan değil, Türkiye’de şu anda sahada olduğunu bildiğim, insani yardım dağıtımlarında aktif olan kurum ve kişilerden haberler geliyor. ‘Enkazdan çıkan yakınlarımızdan tutuklananlar var, şehir giriş çıkışlarında OHAL’den ötürü sürekli kimlik kontrolleri yapılıyor” diyor insanlar. İnsanlığa karşı kalan bir tutam umudumu korumak için hala inanmak istemesem de KHK’lılara kimlik kontrolü sonrası yardım iletilmediğini duyuyorum.

    Ve en kötüsü buna şaşırmıyorum, “haydi canım artık oradan” diyemiyorum. Çünkü olabilir, oluyor işte, Türkiye’de insanlığa karşı yaşanan birçok suçu dökümanlaştıran birçok uluslararası kurumun onlarca raporu var. Çünkü geçtiğimiz şu bitmek bilmeyen kâbus yıllarda o kadar çok sistematik insan hakkı ihlali yaşandı ki… Birçok uluslararası raporlama sisteminin içindeyim. Türk kimliğimi bir kenara bırakıp, Türkiye’yi gözlemleyen uzmanların nötr bir noktadan görüşlerini biliyorum. Bunlar gizli saklı kaynaklar değil, Committee to Protect Journalist’in basın özgürlüğü, Institute for Economics and Peace’in barış endeksi, UN Women’ın kadın hakları ve şiddet endekslerine, World Bank’in ekonomik endekslere, World Justice Project’in yerel hukuk ve hak mekanizmalarını değerlendiren endekslere, yolsuzluk endeksine, Freedom House’un internette özgürlük endeksine isteyen herkes Google üzerinden erişim sağlayabilir. Bu istatistiki çalışmaları bir ülke değil, bir kurum değil, dünyanın dört bir tarafından birçok farklı grup yapıyor ve Türkiye’nin hep son 30-40 ülke içinde olduğunu, hep özgür olmayan ülkeler arasında yer aldığını görüyoruz.

    O kadar çok cinnet hali yaşandı ki son 7-8 yılda… Öncesinde de tabii ki insanların etnik kimlikleri, dinleri, siyasi görüşlerinden ötürü maruz kaldığı birçok hak ihlali vardı. Türkiye’nin insan hakları karnesi hep kırıktı ama bu denli sistematik bir çöküşün hiçbir dönemde yaşanmadığını düşünüyorum. Ocu bucu değil, artık “Onlardan” olmayan herkes bir tehdit unsuru.

    Etmeyin eylemeyin, haydi diyelim bu durumlara şahitlik etmediniz, bir yakınınız büyük-küçük herhangi bir hukuksuzluğa maruz kalmadı diyelim. Türkiye’de yaşayıp, düzensiz göçe de mi şahitlik etmiyorsunuz? Zoraki göçe maruz kalmış insanları hükûmet her fırsatta uluslararası kurumlara nasıl maşa ediyor görmüyor musunuz? Birleşmiş Milletler’in en yüksek mülteci yardım kaynaklarını alıp, bu insanların hiçbir sosyal, ekonomik entegrasyonunu olması gerektiği standartlarda yerine getirmeyip, bir de toplumsal kaosa sebebiyet verip, öylece köşeden izliyorlar. Lütfen kulak verin: kimse keyfiyetten evini barkını terk etmez. Hele ki gideceği yerde hor görüleceğini bile bile… Asla ailesini, komşusunu, sevdiğini fakirlik içinde yaşasa bile onurunu geride bırakıp bilmediği memleketlere ölümcül şartlarda gitmez.

    Haydi mülteci krizini, hukuksuzlukları geçtim, en azından ağırlıklı bir çoğunluğun yaşam standardının, elindeki maddi imkânın, alım gücünün özellikle son 3-4 yılda iyice düştüğü konusunda en azından hem fikir olabiliriz değil mi? Hukuk olmayan yerde, insani siyasetin yapılmadığı yerde ekonomik kalkınma da olmaz. Olamaz.

    Evet bugün değil belki, ama çok da zamanımız yok. Lütfen unutmayalım, siyasi bir duruş edinmek kötü bir şey değildir. Apolitik olmak matah bir şey değildir. Bilinçli vatandaşlar olabilmek için, seçim günü oy güvenliğinin sağlanması için… Kim istemez güvende bir memlekette yaşamak? İnsan haklarının tüm halklar için korunabilmesi adına, lütfen, en azından fikir yürüten, dik duruş gösteren insanların alanları daraltmayın, siber saldırılarda bulunmayın. Herkesten elbette sosyal medyasından canlı yayın yapmasını, propaganda yürütmesini beklemiyorum elbette. Fakat siyasi iradesi insan hakları düsturunda olmayan bir yönetim şekliyle ekonomik, sosyal, hukuki güvence altında yaşanılması mümkün değildir.

    Apolitik olmayı matahlaştırmayın, rica ediyorum. “Günü değil”cilere sesleniyorum, bu felaket sonrası değil de ne zaman? En kritik süreçlerde devleti eleştirmeyin demeyin. Normal giden bir düzen olsa, herkesin yaşam hakkı adil bir şekilde korunsa, zaten kimsenin devlet birimleriyle siyaset bilimciler, kamu görevlileri, diplomatlar, gazeteciler, medyacılar dışında işi olmaz. Seçim günü gider, sakin sakin oyunu kullanır, evine döner. Sandıktan çıkan sonuca da baş tacı der, kabul eder.

    Ama bizim böyle bir lüksümüz yok. Haluk Levent demişti sanıyorum, “Siz hiç kepçe olmak istediniz mi?” diye. Ben 13 yıldır Amerika’da yaşıyorum. Yurt dışında yaşayan insanlar elbette ki Türkiye’nin taşını toprağını, nefes kesen birçok güzel yerini özler, içinde buruk bir yanı kalabilir. Ama o çocukluğumuzu geçirdiğimiz ülke öyle bir tuzla buz oldu ki… O kadar nefret dolu, insanların sinir, stres topu olarak yaşamaya çalıştığı bir yer oldu ki, 7 yıldır bir kere bile Türkiye’yi özledim diyecek bir durum hissedemedim. Özlenecek, korunaklı ne bir doğa ne insaniyet kaldı çünkü. Bu sene depremle canımızdan can gitti, geçen sene yangınlarda delirdik…

    Ama inanın, yurtdışında ister zoraki ister tercihen yaşayan herkes, haydi haddimi aşmayayım, herkes demeyeyim de inanıyorum ki yurtdışında yaşayan çoğu insan için geçerlidir belki bu diyeceğim… İnanın bizler de uçak olmak istedik, kuş olup gelmek, bir tas çorba da biz koymak istedik. Elden geldiğince, Türk diasporası yaşadığı memlekette ne imkân varsa onu toparladı şu son birkaç günde. Ne de güzel oldu, tüm imkanlar seferber edildi, hala da ediliyor.

    Devleti kutsallaştırmayı bırakalım lütfen. Eleştirilemez bir kalıba sokmaktan vaz geçelim. Devletler bize hizmet etmek için var. Sınırları içinde yaşayan her türlü canlıyı yaşatmakla yükümlüler. İşler yolunda gitmiyorsa, köklü bir yolsuzluk varsa buna da dur demek bizim görevimiz. Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın diyerek olmaz. İşte bakın, gün gelir böyle felaket apolitikleri de vurur.

    Uzun lafın kısası, öyle kritik bir zaman ki bu, lütfen en azından çökmüş düzeni eleştirebilen sesleri kesmeye uğraşmayın. Kişilerin kimliklerini, hayat görüşlerini benimsemeseniz bile adil, insani, sistematik olarak fakirleştirilmediğiniz bir düzende yaşayabilmek için şu önümüzdeki günleri, ayları, bu korkunç vesileyle bir araya geldiğimiz, birlikte yaşama kültürünü tekrardan hatırlar olduğumuz zamanları Türkiye’nin uzun vadeli kalkınması için faydaya dönüştürelim.

    Daha Fazla Göster:

    BMdepremKahramanmaraş

    CEMRE ÜLKER
    12 Şubat 2023 GÖRÜŞ

    Kaynak: Kronos
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Burhan Şeşen: Ahlak bekçiliğine soyunan, militarist tüm iktidarların sanatla bir sorunu var

    Burhan Şeşen: Ahlak bekçiliğine soyunan, militarist tüm iktidarların sanatla bir sorunu var