Etiket: Türkiye

  • 6-7 Eylül Pogromu’nda kadınlar

    6-7 Eylül Pogromu’nda kadınlar


    Gizem YILMAZ


    6-7 Eylül 1955’te yaşanan pogromun üzerinden 69 yıl geçti. O iki günde yaşananları aktarmak, yüzleşmek için birçok film çekildi, kitaplar yazıldı. Yaşanan vahşet belgesellere konu oldu. Dönem dönem 6-7 Eylül dosyası tekrar açıldı, yaşananlarla yüzleşme sözleri verildi. Ancak katliamlarla dolu Cumhuriyet tarihinin en karanlık olaylarından biri olan 6-7 Eylül Pogromu’nun arkasındakiler asla aydınlatılmadı.

    O iki gün yaşanan vahşetin bilançosunu hepimiz resmi kaynaklardan gördük. Yaşanan vahşeti anlatan, yağmalanan Hristiyan dükkanları, darp edilen, öldürülen insan görüntüleriyle dolu onlarca fotoğraf karesi de tarih belgeleri arasında yerlerini aldı. Ancak tüm bunların dışında kadın bedeni üzerinden fotoğraflanamayacak kadar korkunç kareler de mevcuttu. Sadece Balıklı Hastanesi’nde 60 Hristiyan kadın tedavi görmüştü.

    SES ÇIKARAMAYANLAR

    Bunlar resmiyette geçen rakamlar, peki ya ses çıkaramayan kadınlar?

    Peki ya çocuklar?

    Döneme ait çarpıcı karelerin sahibi Patrikhane fotoğrafçısı Kalumenos’un söylemiyle 200 Rum kadın ve çocuğa tecavüz ve işkence edildi. Farklı kaynaklara baktığımızda cinsel şiddete maruz kalan kadınların sayısının 400’ü bulduğu söyleniyor. Ancak korku ve utançla susan, susmak zorunda bırakılan kadınları düşündüğümüzde bu rakamların bir anlamı kalmıyor.

    Evlerde tecavüze maruz kalan kadınlar sonradan Yunan Konsolosluğu’nu durumdan haberdar etti. Ancak Yunan polisi devreye girdiğinde kadınların çoğu ya susuyor ya da durumu reddediyordu.

    O dönem doktor olan Yorgos Adasoğlu (6-7 Eylül Olayları kitabında Dilek Güven’e anlatısından) susan kadınlarla alakalı Yunan polisiyle arasında geçen diyaloğu aktarıyor; Adasoğlu polise evli olup olmadığını soruyor. Evli olduğuna dair aldığı cevaptan sonra kurulan cümle aslında durumun özeti niteliğinde: 500 kişi senin eşini ya da kızını taciz etse nasıl anlatırdın?

    KADIN BEDENİ ÜZERİNDEKİ MİLLİYETÇİ VE DİNSEL TAHAKKÜM

    Savaşlarda, soykırımlarda, sürgünlerde yaşanan benzer taciz, tecavüz olaylarını salt erkeğin haz alma aracı olarak mağdur kadınların bedenlerine saldırması olarak nitelendirmek mümkün değil. Aslında burada verilen kadın bedeni üzerinden bir iktidar mücadelesi. Erkekleri savaşlarda kadınlara tecavüzü, bedenlerini sokak ortasında teşhir etmesi adeta bir savaş silahı haline dönüştü.

    Hamas tarafından katledilen İsrailli Shani Louk bedeninin kamyonetin arkasında dolaştırıldığı video örgütün sosyal medya propogandasına dönüştü. Look’un bedenine yönelik yapılan saldırıyla çıplak bedeni askerlerce teşhir edilen Ekin Wan’ın bedenine yönelik saldırının da birbirinden hiçbir farkı yok tıpkı 6-7 Eylül pogromunda isimlerini dahi bilmediğimiz tecavüze uğrayan onlarca kadın gibi.

    Erkek devletler, işledikleri suçları karşı tarafın yaptıklarına karşılık sayar ve büyük bir kesimin de zihninde meşrulaştırır. Toplumsal olarak tarihsel bir yüzleşme yaşamamış halklar için de yapılan zulmü meşru görmek hiç de zor olmaz.

    Evet fiilen kadın bedeni yağmalanmaktadır ancak savaşın kadın bedeni üzerindeki vahşi yüzünü düşündüğümüzde, düşmanın asıl hedefi kadınların ait oldukları topluma, inanca, kimliğe saldırmaktır. Erkekler kadın bedeni üzerinde yeri gelir Türklüğünü ispatlar yeri gelir Müslümanlığını. 6-7 Eylül 1955 Pogromu’nda kiliselerde yaşanan tecavüz örnekleri de bu durumun birebir kanıtı niteliğinde, amaç Müslüman Türklüğü kanıtlamak.

    Cumhuriyet tarihindeki katliamlarla toplumsal yüzleşme sağlanmadığı sürece kadın bedeni üzerindeki iktidar mücadelesi de bitmeyecek.

    Kaynak: Artı Gerçek
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • A Milli Takım’da Sakatlık Şoku

    A Milli Takım’da Sakatlık Şoku


    UEFA Uluslar B Ligi 4. Grup’taki ilk mücadelesinde Galler ile karşılaşacak A Milli Takım’ın aday kadrosunda değişiklik yaşandı.

    A Milli Futbol Takımı’nda tedavisi devam eden Semih Kılıçsoy’un, Galler ve İzlanda maçları süresince tam olarak iyileşmeyeceği tespit edilmesinden dolayı aday kadrodan çıkarılarak tedavisine kulübünde devam edeceği açıklandı. Mustafa Hekimoğlu da Ümit Milli Takımı’nın aday kadrosuna geçiş yaptı.

    Yapılan açıklamada şu ifadelere yer verildi:

    “UEFA Uluslar B Ligi 4. Grup’taki mücadelesine 6 Eylül’de deplasmandaki Galler müsabakasıyla başlayacak A Millî Takımımızın aday kadrosunda değişikliğe gidildi.

    Sol kasığındaki zorlanma şikayetiyle A Millî Takım kampına katılan Semih Kılıçsoy’un bir süredir devam eden tedavisi kapsamında yapılan muayene ve tetkikleri tamamlandı. Semih’in sakatlığının A Millî Takımımızın Galler ve İzlanda maçları süresince tam olarak iyileşmeyeceği tespit edildiğinden, oyuncumuzun aday kadrodan çıkarılarak tedavisine kulübünde devam etmesi uygun bulundu.

    Ayrıca, Mustafa Hekimoğlu da UEFA Avrupa U21 Şampiyonası Elemeleri’nde İrlanda Cumhuriyeti ve San Marino ile karşılaşacak Ümit Millî Takımımızın aday kadrosuna geçiş yaptı.”

    A MİLLİ TAKIM’IN MAÇ TARİHLERİ

    Galler’in başkenti Cardiff’te bulunan Cardiff City Stadyumu’nda oynanacak müsabaka, 6 Eylül 2024 Cuma günü TSİ 21.45’te başlayacak.

    Ay-yıldızlılar bir diğer maçta ise 9 Eylül Pazartesi günü TSİ 21.45’te İzmir’de yer alan Gürsel Aksel Stadyumu’nda İzlanda’yı ağırlayacak.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Türkiye-Mısır İlişkilerinde Yeni Dönem: Sisi Çantasında Hangi Dosyalarla Gelecek?

    Türkiye-Mısır İlişkilerinde Yeni Dönem: Sisi Çantasında Hangi Dosyalarla Gelecek?


    Mısır Cumhurbaşkanı Sisi’nin yıllar sonra Türkiye’ye gelmesi beklenirken, Cumhurbaşkanı Erdoğan ile yapacağı görüşme sonrası ikili ilişkilerde yeni bir perde açılması bekleniyor. İşte Sisi’nin ziyaretinde gündeme gelmesi beklenen konular…


    Mısır Cumhurbaşkanı Abdülfettah El Sisi’nin 4 Eylül’de Türkiye’ye gelmesi beklenirken, bu ziyaretin gerçekleşmesi durumunda, 2012’den bu yana Mısır’dan Türkiye’ye cumhurbaşkanlığı düzeyinde yapılan ilk ziyaret olma niteliği taşıyacak.

    Ziyaretin, Türkiye ve Mısır’ın İsrail’in insanlık dışı saldırılarını sürdürdüğü Gazze konusunda ortak tutum geliştirmesine katkı sağlayabileceği düşünülürken, Sisi ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yüksek düzeyli stratejik işbirliği konseyi toplantısına başkanlık edeceği belirtildi.

    ZİYARETİN GÜNDEMİ

    Sisi’nin ziyaretinde ana gündemin Gazze olması beklenirken, İki ülkenin arasında ticaret alanında da anlaşmalar imzalayacağı, ticaret hacmi hedefinin 15 milyar dolar olması öngörülüyor.

    ÖNCE BAKAN FİDAN GİTMİŞTİ

    Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, bu ayın başlarında Mısır’ın başkenti Kahire’yi ziyaret etmiş ve mevkidaşı Badr Abdelatty ile bir araya gelmişti. Düzenledikleri ortak basın toplantısında konuşan Abdelatty, Sisi’nin Türkiye ziyaretinin mümkün olduğunca verimli geçmesi için atılacak adımları görüştüklerini söylemişti.

    ERDOĞAN ŞUBATTA MISIR’DAYDI

    Cumhurbaşkanı Erdoğan da 2012 yılından bu yana ilk kez şubatta Kahire’ye gitmiş ve iki ülke arasındaki ilişkiler, “stratejik iş birliği” düzeyine çıkarılmıştı. Erdoğan, basına yaptığı açıklamada, Değerli kardeşimi konsey toplantımızı gerçekleştirmek üzere ilk fırsatta Ankara’ya beklediğimi söyledim. Bu ziyaret inanıyorum ki ilişkilerimizde yeni bir dönüm noktası olacaktır” demişti.


    Etiketler

    Türkiye


    Mısır


    Abdülfettah es-Sisi


    Recep Tayyip Erdoğan

    Eski Sevgili Dehşeti: Düğünü Bastı, 2 Kişi Yaralandı
    Eski Sevgili Dehşeti: Düğünü Bastı, 2 Kişi Yaralandı

    Evcil Hayvan Sahiplerinin Kesinlikle Kaçınması Gereken 5 Zehirli Ev Bitkisi!
    Evcil Hayvan Sahiplerinin Kesinlikle Kaçınması Gereken 5 Zehirli Ev Bitkisi!

    Emekli Olan Herkes Bu İlçeden Arsa Bakıyor! Hem Sakin, Hem Çok Ucuz
    Emekli Olan Herkes Bu İlçeden Arsa Bakıyor! Hem Sakin, Hem Çok Ucuz

    'Kara Harp Okulu' Krizi! AKP'li Varank ile CHP'li Başarır Birbirine Girdi
    AKP’li Varank ile CHP’li Başarır Birbirine Girdi

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • 30 Ağustos neyin zaferi?

    30 Ağustos neyin zaferi?


    Tamer ÇİLİNGİR *


    19 Mayıs 1919’da Samsun’a giden Mustafa Kemal’in öncülüğünde yedi düvele karşı, anti emperyalist bir kurtuluş savaşı verilmişti; işte bu kurtuluş savaşının zaferi ise 30 Ağustos 1922 yılında, Yunan-Türk çatışmasının sonlandığı tarih olarak belirlenmişti. Ve 1935 yılından itibaren 30 Ağustos her yıl Zafer Bayramı olarak kutlanacaktı cumhuriyet tarihi boyunca.

    Yeryüzünde böyle bir millet yoktu ki, toprakları emperyalistler tarafından işgal edilmiş, yöneticileri bu emperyalistlerle iş birliği içindeyken, I. Dünya Savaşı’nda verdiği büyük kayıplara rağmen küllerinden yeniden doğacak büyük fedakarlıklarla vatan topraklarını kurtaracak ve cumhuriyeti kuracaktı. İşte bu yüzden ne mutluydu Türküm demek.

    19 MAYIS 1919

    19 Mayıs 1919’da Samsun’a yanaşan Bandırma gemisinden inen subaylar bir kurtuluş savaşını başlatmak için oradaydılar. Ama bu kurtuluş savaşı emperyalizme karşı bir kurtuluş savaşı değil, başta Pontos olmak üzere Osmanlı’dan geriye kalan topraklardaki Rumlardan kurtuluş savaşı idi.

    Alman efendilerle birlikte girilen I. Dünya Savaşı hüsranla sonuçlanmış, yenilmişlerdi.
    Ama buna rağmen savaş bahane edilerek Osmanlı coğrafyasındaki Ermeni ve Süryanilerin
    büyük bir kısmı katledilmiş ve sürgün edilmişti. Bu arada Rumlar da Küçük Asya ve Trakya’da sürgünlere tabi tutulmuşlardı. 1916’da ise Pontos’ta yine savaş bahane edilerek iç bölgelere sürgünler organize edilmişti.

    Ancak Ermeni ve Süryanilere yönelik sürgün ve katliamlarla soykırım süreci hemen hemen tamamlanırken Rumlar hala sorun olarak önlerindeydi. Pontos’ta Rumlar direniyordu. Rum köylerine yönelik çete saldırıları karşısında bir yandan Metropolitler halkı korumak ve katliamların önüne geçmek için çağrılar ve görüşmeler yapıyorken, halk dağlara sığınmak zorunda kalıyor, partizan örgütlenmeleri kuruyordu.

    Bandırma gemisinden inen subaylar ilk iş olarak Pontos’taki çete reisleri ile görüştüler. Amaç bu coğrafyada Rumlardan geriye tek bir iz bile bırakmamaktı.

    19. yüzyılın son çeyreğinden o güne kadar Jön Türklerin öncülüğünde şekillenen Hristiyan halklardan kurtulma planı artık son aşamasına gelmişti.

    TEK BİR İNGİLİZ VE İTALYAN ASKERİNİN BURNU BİLE KANAMAZ

    Savaşın galibi İngiltere, Fransa ve İtalya açısından savaşın galibi olmalarına rağmen durum pek de iç açıcı değildi. Her şeyden önce bu üç ülkede de yönetim krizi vardı ve halk savaşın ortaya çıkardığı kayıp ve yıkımlardan hoşnut değildi. Bir kapitalist pazar paylaşımı olan bu savaş esnasında dünyanın altıda birinin bu pazar dışına çıkacağı bir gelişme yaşanmıştı.

    1917’de Rusya’da bir sosyalist devrim gerçekleşmişti. Rusya, 1917’de hem savaş dışında kalmış hem de savaş sonrasında Bolşevikler öncülüğünde emperyalist kapitalist cephenin karşısında yeni bir karşı cephe ortaya çıkmıştı. İşte bu durum savaşın galipleri açısından Osmanlı’dan geriye kalan topraklara ilişkin yeni bir bakış açısına ihtiyacı doğurmuştu.

    Sevr’deki düşünceler adım adım değişecek ve Jön Türklerin, geride kalan son Hristiyan halkına; Rumlara yönelik imha ve sürgün politikalarının önü açılacak. Böylece başarılı olup olmamalarına bakarak yeni sürecin şekillenmesi belirlenecekti. Bu arada savaşın galibi İngilizlerin İstanbul’da, İtalyanların Antalya ve çevresinde, Fransızların ise Antep ve Maraş’ta askerlerinin varlığı sembolik olmanın ötesinde değildi.

    İngilizlerin, Osmanlı mahkemelerince Ermeni ve Süryanilere yönelik sürgün ve katliamlardan sorumlu bulunup cezalandırılan İttihat ve Terakkici kadrolarına yönelik tutuklamalar ve Fransızlar ile küçük çatışmaların ötesine geçmeyen olaylar dışında I. Dünya Savaşı’nın galibi devletlerle Türk güçleri arasında bir savaş yaşanmadı. Tek bir İngiliz ve İtalyan askerinin burnu bile kanamadı. 100 yıl boyunca propagandası yapılan yedi düvele karşı kurtuluş savaşı da koca bir yalandı. Kurtuluş savaşı diye anlatılan hikayenin aslı Yunan Ordusu ile yaşanan iki cephe savaşı dışında bütün Pontos’u kana boyayacak olan Pontoslu Rumlara yönelik gerçekleştiren sürgün ve katliamlardı.

    YUNAN ORDUSUNUN İZMİR’E ÇIKIŞI

    15 Mayıs 1919 tarihinde Yunan Ordusu İzmir’deydi. Yunanistan’ın amacı Rumlara yönelik gerçekleştirilen katliamları önlemek miydi?

    30 Mart’ta imzalanan Mondros Mütarekesi’ne göre Osmanlı’nın savaşın mağlubu olarak uyması gereken kurallardan biri silah bırakmak ve teslim olmak iken durum böyle değildi. Özellikle İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin gizli örgütü Teşkilat-ı Mahsusa varlığını sürdürmekte ve çeteleri aracılığıyla Rumlara yönelik katliamlara devam etmekteydi.

    İzmir ve çevresinde Türk çeteler tarafından Rumlara yönelik katliamlar gerekçe gösterilerek İtilaf devletlerinin de onayı ile Yunan Ordusu İzmir’e çıkarma yaptı. Hiçbir direnişle karşılaşmadan Afyon’a kadar ilerledi.

    Bu arada diğer İtilaf devletleri gibi Yunanistan’da da siyasi bir kriz yaşanıyordu. Bir yanda Alman yanlısı Kral ile siyasi çekişme içinde olan Venizelos, savaşın Almanlar aleyhine sonuçlanmasını da fırsat bilip Küçük Asya macerası ile bu çekişmenin de galibi olacağını umuyordu.

    Öte yandan Pontos’ta yaşananlara dair metropolitlerin ve bazı siyasi liderlerin Paris Barış Konferansı’na yolladıkları bildiriler ciddiye alınmıyordu. Bu konuda Venizelos da aynı tutum içindeydi, Pontos onun başını ağrıtacak bir sorundu. İttifak güçlerinden ve Yunanistan’dan yardım bekleyen Pontos’un metropolitleri ve umutlandırdıkları halk, büyük bir hayal kırıklığı yaşayacaktı. İtilaf devletlerinin Yunan Ordusu’nun Küçük Asya’daki varlığına desteği 1921 yılından itibaren sona erdi.

    ANKARA MECLİSİ VE MERKEZ ORDUSU’NUN KURULMASI

    23 Nisan 1920’de Ankara’da Büyük Millet Meclisi açılışı yapıldı. Jön Türk hareketi elbise değiştiriyordu. Yeni çıkarılacak yasalarla kendileri dışındaki tüm örgütlenmeleri yasaklayacak 1908’den beri yapmayı planladıkları her şeyi adım adım hayata geçirmeye başlayacaklardı. Önlerindeki en önemli sorun ise Rumlardı. O yıllarda hem Kazım Karabekir hem de İsmet İnönü’nün de dile getirdiği gibi tehlike İngilizler değil, içerideki ‘hainlerdi’.

    Hatta Mustafa Kemal, Pontoslu Rumları, Yunan Ordusu’ndan daha tehlikeli gördüğünü “…dahilî isyanları bastırmak, Yunan taarruzunu tevkif etmekten elbette daha mühimdir” sözleriyle ifade edecekti.

    Yüz yıldır tarih kitaplarında İngilizlerin İstanbul’u, İtalyanların Antalya ve çevresini, Fransızların Antep ve Maraş çevresini işgal ettiği ve Yunan Ordusu’nun Afyon’a kadar ilerlediği ve yedi düvele karşı nasıl bir direniş yaşandığını anlatıldı. Aralık 1920 yılında BMM tarafından ilk düzenli ordu olan Merkez Ordusu kuruldu. Ama bu ordunun çalışma alanı işgal altında olduğu söylenen yerler değil Pontos ve Sivas’tır.

    353.000

    Bu arada Sovyetler Birliği’nin tutumu da çok önemlidir. Sovyetler Birliği, Mustafa Kemal’i anti emperyalist olarak değerlendirir. Lozan’a kadar uzanacak olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurulması sürecinde en önemli desteği Sovyetler Birliği verir. Sovyet yetkililerin katil Topal Osman’a yazdığı telgraflardan anlaşıldığına göre silah, cephane ve lojistik yardımlar ile Sovyetler Birliği Pontos’ta gerçekleştirilen soykırımda da pay sahibidir.

    1914 yılından 1923 yılına kadar Pontos’ta 353 bin Pontoslu Rum katledilmiştir.

    19 Mayıs 1919’dan itibaren ise süreç soykırıma evrilmiş adeta geride Rumlardan iz bırakılmamaya çalışılmıştır.

    1920’de Milli Eğitim Bakanlığı, 1921’de ise Sağlık ve Dışişleri Bakanlığı yapmış olan Rıza Nur ile Topal Osman arasında geçen bir diyalogda, Rıza Nur, Topal Osman’a sorar,
    “bütün binaları yıktınız mı?” diye. Topal Osman ise “sağlam olanları kendimize ayırdık” der. Rıza Nur ise “hayır hayır hepsini yıkın, geride iz bile kalmasın” diye cevap verir. İşte bu soykırımın itirafıdır. Amaçları geride Rumlardan iz bırakmamaktır.

    Yunan Ordusu’yla yaşanan çatışmanın sonu geldiğinde, Türk ve Yunan ordularının kayıp sayısı 40 bin civarında iken, Pontos’ta bilanço 353 bin Rum’un katledilmesi, Küçük Asya’da ise 800 bin sivil Rum’un kayıp olmasıdır. 14 Eylül’de ise İzmir ateşe verilecektir. İngiliz, Fransız ve İtalyan askerleri tatildedir Küçük Asya’da.

    HALKIN ZAFERİ Mİ?

    Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı’nın firar eden asker sayısı 300.000’dir.[1]

    Yine ilk olarak 18 Eylül 1920 yılında kurulan İstiklal Mahkemeleri’nin kuruluş gerekçelerinin en önemli sebeplerinden biri de asker kaçaklarıdır.

    Ergün Aybars, İstiklal Mahkemeleri adlı kitabında “Ülkenin maddi varlığı tehlikeye girmiş olmasına karşın, geniş köylü kitleleri durumlarında önemli bir değişiklik olacağı umudunu taşımadıklarından olacak, şimdiye dek arkasından gittiği seçkinlerin mücadelesi olarak baktıkları savaşı desteklemek istememiş isyan ederek ya da askerden kaçarak, muhalefetini ve savaşa olan isteksizliğini göstermiştir.”[2] diyerek 1920’li yıllarda geniş bir yoksul kitlenin tercihini nasıl yaptığına işaret ediyor.

    10-24 Temmuz 1921 tarihleri arasındaki Kütahya-Eskişehir Savaşı boyunca ise 30.700 kişi firar etmiştir.[3] İstiklal Mahkemeleri’nin kapatılmasıyla, askerden kaçma olayları artar ve Sakarya Savaşı’na (23 Ağustos-13 Eylül 1921) kadar ordudaki askerlerin neredeyse yarısı firar etmiş haldedir.[4] Bu sayı İstiklal Mahkemeleri’nin etkisiyle gittikçe azalarak Ağustos’ta 4.400-4.500’e düşmüşken, 15 Eylül 1921’de Sakarya Savaşı’nda 120.000 olan asker mevcudunun 10.000’i firar etmiştir.[5] Sakarya Savaşı sonunda, toplam firar sayısı 48.335’e ulaşmıştır.[6]

    BU TARİHSEL GERÇEKLER IŞIĞINDA BU ZAFER HAMASETİ BİZE NE ANLATIYOR?

    Bütün bu hamasete rağmen ortada bir kurtuluş savaşından hele hele anti-emperyalist bir kurtuluş savaşından söz etmek imkansız. Cumhuriyetin kurucuları 12 yıl sonra 30 Ağustos’u zafer bayramı ilan ederken aynı zamanda bir resmi tarih de oluşturdular.

    Bu resmi tarih mazlum bir ulusun zalimlere karşı mücadele edip başarılı olduğunu anlatmayı hedefliyordu. Ama hem cumhuriyet öncesi hem cumhuriyet sonrası yaşananlar bize bu zaferin ne anlama geldiğini çok iyi anlatıyor.

    30 Ağustos binlerce yıldır yaşadıkları topraklarda mezarsız yatan Pontoslu Rumlara ve Küçük Asya Rumlarına karşı işlenmiş soykırımın zaferidir.

    30 Ağustos, Abdülhamit’ten İttihat ve Terakki’ye darbeler tarihi olan Osmanlı’nın İstanbul’daki iktidarına karşı 23 Nisan 1920 yılında Ankara’da meclis kurularak yapılan darbenin tescillenmesinin zaferidir.


    * Araştırmacı, Pontos Gerçeği kitabının yazarı.

    KAYNAKÇA

    [1] Eric Jan Zürcher, Bir Ulusun İnşası; Osmanlı İmparatorluğu’ndan Atatürk Türkiye’sine Jön Türk Mirası, Çev. Lütfi Kılıç, Akılçelen Kitaplar, Ankara, 2015, s. 261-282.

    [2] Ergün Aybars, İstiklal Mahkemeleri, Doğan Kitap, Ankara, 2014, s. 66.

    [3] İbrahim Artıuç, Büyük Dönemeç Sakarya Meydan Muharebesi, Kastaş Yayınları, İstanbul, 1985 s. 41.

    [4] Aybars, age., s. 200.

    [5] Eric Jan Zürcher, “Hizmet Etmeyi Başka Biçimlerde Reddetmek: Osmanlı İmparatorluğu’nun Son Dönemlerinde Asker Kaçaklığı”, Çarklardaki Kum: Vicdani Red Düşünsel Kaynaklar ve Deneyimler, Haz. Özgür Heval Çınar, Coşkun Üsterci, İletişim Yayınları, İstanbul, 2014, s. 67.

    [6] Doğu Ergil, Millî Mücadele’nin Sosyal Tarihi, Turhan Kitabevi, Ankara, 1981, s. 224

    Kaynak: Artı Gerçek
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Pahalıya mal olan bir pragmatizm ve beklenmedik altüst oluşlar

    Pahalıya mal olan bir pragmatizm ve beklenmedik altüst oluşlar


    Emrah CİLASUN *


    Geçtiğimiz günlerde Kıbrıs Postası’ndaki köşesinde Muhittin Tolga Özsağlam, “Münih’ten Lefkoşa’ya bir suikast hikayesi…” başlıklı bir yazı kaleme aldı. 1972’de Münih Olimpiyatları’na katılan İsrail kafilesine mensup 11 kişi, Filistinli “Kara Eylül” hareketi tarafından rehin alınmış, İsrail ve Batı Alman hükümetince talepleri yerine getirilmeyip, kendilerine karşı bir operasyonun hazırlanmakta olduğunu fark edince de tüm rehineleri öldürmüşlerdi.

    Dönemin İsrail Başbakanı Golda Meir ve Savunma Bakanı Moşe Dayan gerekli emirleri vererek, “Tanrının Gazabı Harekatı” için düğmeye basmışlardı. Bu harekatın kapsamı intikam içermekteydi ve seçilmiş MOSSAD ajanları FKÖ’nün Avrupa’daki yetkililerine suikastlar düzenleyeceklerdi. Yönetmen Steven Spielberg, 2005’de Hollywood tadında tüm bunları anlatan bir film yapacak ve adını “Münih” koyacaktı. İşte Özsağlam yazısında, bu yaşananların bir özetini yaptıktan sonra “Münih” filmine de konu olan Lefkoşa’da FKÖ’nün temsilcisi Hüseyin el-Başir’in öldürülmesinin üzerinde duracaktı.

    Bilen bilir. Yıllardır 1968 Gençlik Hareketi ve bilhassa İbrahim Kaypakkaya’nın kurduğu ekole dair bir dizi araştırma yaptım. Kitap yazdım, belgesel yaptım ve hatta bir fotoğraf albümü dahi yayınladım. Velhasıl Özsağlam’ın makalesini okuyunca, bir kez daha bütün bu olaylar zincirinin ve hatta daha da fazlasının bir başka boyutla (Türkiye Devrimci Hareketi açısından) ele alınıp anlatılması gerektiğini fark ettim. Neden mi? Anlatayım…

    Spielberg’in “Münih” filmini defalarca seyrettim. Filmde, İsrail komandolarının Lübnan’daki bir Filistin askeri eğitim kampına yaptığı amfibi baskın sahnesi var. Aslında bu baskın, Trablusşam yakınlarında Kara Eylül Hareketi’ne ait Nahr-el Bared kampına yapılan baskındır. Münih Olimpiyat baskınına bir misilleme olarak İsrail komandoları, 21 Şubat 1973’te, gece yarısı düzenledikleri bir operasyonla bu kampta bulunan 8 Türkiyeli devrimciyi katletmişlerdi. Bora Gözen, Kerim Öztürk, Cafer Topçu, Ali Kiraz, Gürol İlban, Şükrü Öktü, Ahmet Özdemir ve Yücel Özbek, Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi’ne (TİİKP) ya da yaygın bilinen adıyla “Aydınlık” ya “Şafak” grubuna mensuplardı. Yine bu örgütten olan Ali Ergun, Hüseyin Tüysüz yaralı kurtulup, kaçmayı başaracak ama Faik Bulut ise yaralı yakalanıp, 7 sene İsrail hapishanelerinde tutsak kalacaktı. Ancak bu operasyon sadece bir baskınla sınırlı kalmayacak aynı zamanda birden fazla istihbaratın ortak koordineli takibatıyla İsviçre ve Almanya’ya da sıçrayacak ve tesadüfen TİİKP’in Avrupa örgütlenmesinin içeriden çökmesine neden olacaktı.

    Her hikayenin bir evveliyatı olduğu için müsaadenizle biraz gerilere gitmeme izin veriniz.

    NİSAN 1971, ANKARA TOPLANTISI

    1969’da kurulan TİİKP’in, Moskova-Pekin çatışmasındaki ikircikliği, Kemalizm tutuculuğu, Kürt Milli Meselesi’ndeki şovenistliği, devrimin yoluna ilişkin izlediği darbeci-parlamenterist karışımı siyaseti, 1970’lerin başında, dünya ve Türkiye’de keskinleşen çelişkilerle birlikte, devrimci kadrolar arasında büyük bir infiali de beraberinde getirmişti.

    Bilhassa Doğu Anadolu Bölge Komitesi (DABK) içinde, başını İbrahim Kaypakkaya’nın çektiği bir kanat, “parti önderliği”ni “revizyonist” olmakla suçluyordu. Örgüt içi “iktidar” ve “muhalefet”, kadroların önünde ilk ve son kez 12 Mart 1971 muhtırasından bir ay sonra Nisan’da, Ankara’da Dil Tarih’in bir amfisinde bir araya geldi. Geldi ama bir tarafta “İktidar” tarafından “dogmatik” olmakla itham edilen “muhalefet”, beri tarafta ise “muhalefet”in “revizyonist”, “darbe heveslisi” olmakla suçladığı “iktidar” herhangi bir neticeye varmaksızın toplantıyı sonlandırdı.

    1972 BÖLÜNMESİ

    Tabii ki örgüt içinde sular durulmamıştı. İbrahim Kaypakkaya, kendi öngördüğü devrim stratejisi doğrultusunda, faaliyet yürüttüğü “Doğu Anadolu”da hummalı bir hazırlığa başlamıştı. Bir taraftan Dersim, Malatya, Antep, Maraş, Urfa (Siverek/Viranşehir), Diyarbakır’da yoksul köylüleri, öğretmenleri ve öğrenci gençliği örgütlemeye çalışırken, bir diğer taraftan da o ana kadar Filistin kamplarında bulunan devrimcilere saflarına katılmaları için çağrıda bulunuyor hem de kimi kadroları fizibilite raporu vermeleri için Hakkari bölgesine yolluyordu.

    Bu arada örgüt içindeki çelişkiler Nisan 1972’ye gelindiğinde artık bir ayrılığı zorunlu kılacaktı. Neticede TİİKP’in bilhassa Doğu Anadolu’daki kadro ve sempatizanlarının kahir ekseriyeti Kaypakkaya’nın saflarında yer alacaktı. DABK’ın genel sekreteri ve aynı zamanda Merkez Komitesi’nin de üyesi olan Bora Gözen ve birkaç taraftar, Doğu Perinçek’in liderliğindeki “iktidar” tarafında kalacaktı.

    BİR TAŞ, İKİ KUŞ

    TİİKP ciddi bir krizle karşı karşıyaydı. Bir tarafta art arda gelen yakalanmalar beri tarafta Kaypakkaya ve arkadaşlarının ayrılmalarına rağmen geride bıraktıkları basınç, örgüt önderliğinin pragmatistçe kararlar almasına neden oluyordu. 12 Mart sonrası Filistin’e kadro yollama bu aşamada gündeme geliyordu. Evet, daha evvel de Filistin’e çok sayıda kadro yollanmıştı ama bunların bir kısmı Kaypakkaya’ya katılmış ve Türkiye’ye dönmüş, diğer bir kısmı ise örgütle bağlarını koparmıştı.

    İşte bu ortamda, Merkez Komitesi üyesi Bora Gözen’in sorumluluğu altında Lübnan’da, Avrupa’dan ve Türkiye’den gelen kadrolarla yeniden bir kamp ortamının oluşturulması fikri doğuyordu. Bu durumda hem Türkiye’de barınamayacak durumda olan kadroların görece güvende olmaları sağlanacaktı hem de örgüt içinde, “önderliğin hiç de pasifist olmadığı” ispatlanacaktı. Böylece bir taşla (pragmatizmle) iki kuş vurulacaktı.

    BEYRUT, HAYALLER VE GERÇEKLER…

    Tabii olaylar beklendiği gibi gitmedi. Peş peşe yakalanmaların ardından 24 Mayıs 1972’de Merkez Komitesi’nin geride kalan üyeleri Doğu Perinçek ve Halil Berktay da Ankara’da yakalandılar. Bora Gözen ve arkadaşları peyderpey Suriye üzerinden, Avrupa’dan gidenler de Kıbrıs üzerinden Lübnan’a (Beyrut’a) vardılar. Burada onları zorlu günler bekliyordu. Zira ortalıkta hazır bir kamp ve işler halde bir TİİKP örgütlenmesi yoktu. Bir evvelki grup çoktan dağılmıştı. Örgütten ayrılmış, bir şekilde hala Beyrut’ta bulunan ve yurt dışına çıkmaya çalışanlar ise geçmişin yüzü suyu hürmetine, eski yol arkadaşlarının barınma, Filistinli gruplarla ilişki kurma gibi sorunlarına yardımcı oluyorlardı.

    Dönemin tanıklarından Melek Ulagay’ın anlattıklarına bakılırsa bu konuda kendilerine en fazla yardım eden de ileride, “Ortadoğu uzmanı gazeteci”, “Özal Danışmanı” olarak bilinecek, “Irak Savaşı’nın Mimarı” ve “IMF’nin Başkanı” Paul Wolfowitz’in “arkadaşı” olmakla övünecek Cengiz Çandar’dı. Gelenler, Filistin Halk Kurtuluş Cephesi’nden El Fetih’e kadar bir dizi örgütle ilişki kurdular. Ancak ilk etapta bir mülteci kampına yerleşebildiler. (Ulagay, Bir Dönem İki Kadın, 243) Velhasıl, yeni gelenler sükutu hayale uğramışlardı.

    GÖZLER İKİ NUMARANIN ÜZERİNDE

    Tabii esas önemli olan, örgütün “iki numarası” olarak bilinen ve 1971 sonbaharından beri Almanya’da bulunan Özerturgut’la irtibatın sağlanmasıydı.[1]

    O yıllarda TİİKP, Batı Avrupa’da Türkiyeli öğrenci ve işçilerin arasında hatırı sayılır bir örgütlenmeye sahipti. Bilhassa Almanya Türkiyeli Öğrenciler Federasyonu (ATÖF), tıpkı İranlı öğrencilerin örgütü CISNU, Filistinli öğrencilerin örgütü GUPS gibi Batı Alman devletinin dikkatlerini üzerine çekmeye başlamıştı. Özerturgut, örgütün Avrupa ile Türkiye arasında yaşadığı bu asimetrinin farkındaydı. Türkiye’de örgütün içinden geçmekte olduğu buhranı alt kadrolardan itinayla saklamasının bir nedeni de buydu. Yurtdışı kadrolarının kahir ekseriyetinin iç tartışmalardan, İbrahim Kaypakkaya’dan ve onun eleştirilerinden, Nisan 1972’den beri ayrılıp gittiğinden, hatta Kaypakkaya’nın bilhassa, “benim de eleştirilerim var” diyen Özerturgut’u, “Şafak Revizyoniminin Yeni Bir Çeşidi: Mülteci revizyonizmi” diye adlandırdığından haberleri dahi yoktu.

    Fakat kadrolar bir şeylerin iyi gitmediğinin farkındaydılar ve örgütlerinin 12 Martçılara karşı güçlü bir karşı koyuşuna sadece tanık değil aynı zamanda dahil de olmak istiyorlardı. Parti başkanının ve geri kalan Merkez Komite üyelerinin yakalandığı, örgütün işlemez hale geldiği, başa bela olan “muhaalefet”in de çekip gittiği bir ortamda tüm gözler Özerturgut’a çevrilmişti. Bir şeyler yapmalıydı…

    YASALCILIK, DARBECİLİK DERKEN GERİLLACILIK

    Gizli bir parti olmasına rağmen TİİKP’in 1969’dan beri esas çalışma alanı gazete ve dergi faaliyetiydi. Bütün bir parti örgütü yasal ve legal çalışmayla meşguldü. Kadro ve sempatizanların vizyonunu belirleyen, bilinmeyen bir tarihte kendiliğinden ayaklanacak kitlelerle, ordu içerisindeki devrimci subayların kuracağı ittifaktan doğacak olan “Devrim” hayaliydi. 1971’e doğru bu hayal, giderek “darbeci” bir şekil almaya başlamış ama en geç 9 Mart fiyaskosu, “devrimci darbe” hayallerini yer ile yeksan eylemişti.

    Böyle bir örgütlenme ister klasik sendikal ya da yasal mücadeleye isterse de şiddete başvuran mücadeleye tevessül etsin bu, Lenin’in tabiriyle “ekonomizm”di ve şartların mahkumu olmaya mahkumdu. Filistin’den medet uman pragmatizm bu ekonomizmin mantıksal sonucuydu. Parti başkanı yakalanmadan evvel, aranmakta olan kadroları hem Türkiye’de barınamayacaklarından ötürü hem de “Bakın! Biz de gerilla mücadelesi veriyoruz” havasını estirmek için Filistin’e yollamıştı.

    Şimdi başkanın olmadığı, Filistin’deki kadroların çaresiz arayış içinde debelendikleri bir ortam da, aynı saiklerle bu sefer Özerturgut hareket edecekti.

    ‘WİN, WİN’ PAZARLIĞI

    1972’nin sonlarına doğru Beyrut’ta, Özerturgut ile Kara Eylül Hareketi arasında yapılan görüşme(ler) tamamen “enternasyonalizm” kılıfına bürünmüş bir “win, win” pazarlığına dayanmaktaydı. Adını 1970’de, Ürdün devletinin Filistinlileri katlettiği “Kara Eylül” günlerinden alan, Müslüman Kardeşler kökenli El-Fetih örgütünün bir kanadını oluşturan Kara Eylül ile Marksizm-Leninizm ilkelerince hareket ettiğini söyleyen, proleter devrimi amaçlayıp, komünist bir toplum hedeflediğini iddia eden bir partinin ne gibi ortak bir yanı olabilirdi?

    Toplantının çevirmenliğini yapan Ulagay’a göre, “Arkadaşlar kampta eğitim alacaklar, bunun karşılığında Almanya’da terör eylemlerine katılacaklardı”. (Ulagay, Bir Dönem, İki Kadın, s. 244) [2] Her halükarda bu görüşmeyle Ömer Özerturgut ve daha sonra İsviçre’ye gidecek olan Melek Ulagay, Avrupa örgütlenmesi ve bilhassa Bora Gözen ve arkadaşları, Türk ve İsrail istihbaratının yanı sıra bir anda Batı Avrupalı istihbaratların da radarına girmişti.

    PRAGMATİZM UĞRUNA HEBA EDİLEN HAYATLAR

    Gidişatın seyrine ve yapılan hamlelere bakılacak olunursa ilk etapta, bilhassa İsrail, İsviçre, Alman ve Türk istihabaratının parmak izi gözükmekteydi. İlk önce İsrail komandoları 21 Şubat 1973’te, Trablusşam yakınlarındaki Nahr-el Bared kampını bastılar, Bora Gözen ve arkadaşlarını katlettiler. Katliamdan 3 devrimci yaralı kurtulmuş ancak içlerinden Faik Bulut, yaralı halde İsrail’e kaçırılmıştı.

    Yıllar sonra kaleme alacağı, Filistin Rüyası adlı eserinde Bulut, kendisinin İsrail ve Türk istihbaratınca nasıl sorgulandığını anlatacaktı. Lübnan’dan İsviçre’ye gelen ve Bora Gözen’le mektuplaşan Melek Ulagay ise Cenevre’de takibe alınacak, kaldığı ev basılacak, kendisiyle birlikte aynı evde kalan TİİKP kadrolarından Bülent Tanör ve Yücel Sayman gözaltına alınacaklardı (1973).

    3-4 Mayıs 1974’de ise Ömer Özerturgut ile birlikte 3 Aydınlıkçı Almanya’da tutuklanacaktı. Bu arada 1974 Affı sonrası Türkiye’de yeniden toparalanacak olan TİİKP, 9-10 Eylül 1977’de yapacağı ilk ve son “Büyük Kongre”de, pragmatistçe hayatlarını heba ettiği devrimcilere dair şu “Özeleştiri”yi verecekti:

    Filistin’e askeri eğitim için kadro yollanması da ‘sol’ siyasetlerin bir sonucuydu. O günün meselesi askeri eğitim değildi. Kaldı ki askeri eğitimin günün görevi haline geldiği durumlarda da bu amaçla yabancı ülkelere kadro gönderilmesi esas olarak hatalıdır. Halk savaşı ancak kendi yurdumuzda savaşarak öğrenilir. [3]

    BÜYÜK TESADÜF VE BEKLENMEDİK ALTÜST OLUŞ

    Özerturgut ve arkadaşlarının mahkemesi neredeyse bir sene sonra, 28 Temmuz 1975’de, Köln’de yapılacaktı. Mahkemenin hakimi, Nazi yargılamalarındaki bonkörlüğü ile bilinen ve Fransız basını tarafından “Nazi Yargıcı” diye adlandırılan Victor Henry de Somoskeoy’di.[4] Köln Savcılığı davaya o denli “titiz” hazırlanmıştı ki, evlerde ele geçirdiği bütün Türkçe örgüt belgelerini Almancaya çevirtmişti.

    Özerturgut sonrası yurtdışının sorumluluğunu üstlenen ve yakalanmayan yegane kadro konumundaki “İsa Güzel”, hummalı bir şekilde Alman avukatlarla savunmayı hazırlamakla meşguldü. Savcılıktan gelen “delillerden” böylece Güzel de peyderpey haberdar oluyordu.

    Ama o da ne? Mutad avukat ziyaretlerinden birinde Güzel’i bir sürpriz beklemekteydi. Zira Özerturgut’un evinde kabarık bir dosya bulunmuştu. Dosyanın içerdiği başlıklar şöyleydi:

    • “TİİKP Program Taslağının Eleşetirisi”
    • “Şafak Revizyonizminin, Kemalist Hareket, Kemalist İktidar Dönemi, İkinci Dünya Savaşı Yılları, Savaş Sonrası ve 27 Mayıs Hakkındaki Tezleri”
    • “Türkiye’de Milli Mesele”
    • “Şafak Revizyonizmi ile Ayrıldığımız Başlıca Noktalar”

    Bu dosya pek tabii ki, İbrahim Kaypakkaya’nın TİİKP ile ayrışma esnasında kaleme aldığı ve kuracağı ekolün programını oluşturacak yazıları içermekteydi. Ve Ömer Özerturgut bu yazılardan ve yazıları kaleme alanın varlığından yurtdışındaki kadroların çoğunu (birkaçı hariç) haberdar etmemişti. Bundan sonrası çorap söküğü gibi gelecekti.

    1975’in Ocak ayı sonunda yurtdışı örgütüne mensup 28 parti üyesinin katıldığı TİİKP Yurtdışı Konferansı’nda, “bir ya da iki kişi” hariç, kahir ekseriyet “neredeyse oy birliği ile” İbrahim Kaypakkaya’nın ekolüne katılma kararı alacaktı.[5]

    Böylece 18 Mayıs 1973’te Diyarbakır’da öldürülüşünden iki sene sonra İbrahim Kaypakkaya’nın fikirleri Avrupa’ya sıçramış olacak, kısa sürede oradan da ABD’de, Kuzey Afrika’da (Libya) hatta Avustralya’da Türkiyeli işçi ve öğrencilere uzanacaktı.[6] TİİKP merkezinin Ankara-Köln-Beyrut’ta pişireceği pragmatizm, ağır sonuçlara ama aynı zamanda da büyük tesadüflere ve beklenmedik altüstlere gebe olmuştu. 70’lerin ortasından itibaren TİİKP sadece yasallığa evirilmekle (Türkiye İşçi Köylü Partisi) kalmayacak ama aynı zamanda Çin’deki kapitalist yolcuların, Batı bloğunun ve devletin kararlı savunuculuğuna soyunacaktı.


    * Araştırmacı, yazar

    DİPNOTLAR

    [1] Perinçek’in 17 Haziran 1972 tarihli polis ifadesine bakılacak olunursa, Ömer Özerturgut, “Parti Başkan Yardımcısı”ydı. s. 90, https://partizanarsiv8.net/wp-content/uploads/2023/08/LE-YA-YAYINLARI-No-3-Belgesel-Yayinlar-No-3-Iki-Lider-Iki-Ornek-Ibrahim-Kaypakkaya-ve-Dogu-Perincekin-Polis-Ifadeleri.pdf

    [2] Buraya zorunlu bir not düşmem gerekiyor. Zira, 2011’de Oya Baydar ile birlikte kaleme alınan Bir Dönem, İki Kadın’ın esas amacı, AKP’nin estirdiği “liberal” havaya “sol”dan yelpaze sallamaktı. Kitaptaki Kaypakkaya iddialarına karşı kaleme aldığım “Melek Ulagay’a Açık Mektup”, Mesele kitap dergisinin Mayıs 2012 tarihli sayısında yayınlandı. Bu sert vurguyu yapmamnın nedeni şudur: İçindeki devrimci/ilerici ateşin nispeten daha sönmediği 1997’de Ulagay bana, kitaptaki anlatımından farklı olarak mealen, “toplantıda Kara Eylül’cülere Özerturgut, ‘biz size Avrupa’da lojistik destek sağlayalım, siz de bizimkilere burada gerilla eğitimi verin’ diye teklifte bulunduğunu” anlatmıştı.

    [3] TİİKP Büyük Kongre Belgeleri, Şafak Yayınları

    [4] https://www.mao-projekt.de/BRD/NRW/REP/NRW_Rote_Hilfe_1975_Sofortige_Freilassung_der_tuerkischen_Patrioten.shtml

    [5] İsa Güzel’in anlatımları, İbrahim Ünal, Tarihe Not içinde

    [6] Emrah Cilasun, İbocular

    Kaynak: Artı Gerçek
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Mafya Patronu, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Ben

    Mafya Patronu, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Ben


    Meliha YILDIZ


    Geçtiğimiz hafta Can Dündar’ın son belgeseli “Mafya Patronu, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Ben” Alman kanalı ARD’de yayınlandı. Belgesel, Sedat Peker’in yayınladığı videolar üzerinden Türkiye’de derin devletin son kırk yılını anlatıyor.

    Özellikle Gezi ve 15 Temmuz sonrası AKP iktidarının tercih ettiği psikolojik savaşın bir unsuru olarak devletin Peker’le işbirliğini anlatıyor. Bir mayfa patronunun yükselişi ve devletin mafyalaşması.

    Can Dündar’ın belgeseli için biraz geç kalmış denebilir, bunu kendisi de ifade ediyor ama fotoğrafı çok net görmemiz açısından izlenmesi gereken bir film.

    Hatırlayalım videonun yayınlandığı günlerde AKP iktidarına karşı kendini çaresiz hisseden muhalif çevrelerde bile Sedat Peker bir umut haline gelmişti. Kahraman ilan edilmişti.

    Özellikle “Tayyip Abi’yle helalleşme” dediği son videosuyla AKP’nin iktidarının sonunun geleceğine inanılıyordu. Peker’in bulunduğu ülke liderleriyle yapılan görüşmeler sonucunda onuncu video yayınlanmadı.

    Belgesel aslında yayınlanmayan onuncu videoyu anlatıyor. İlk dokuz videonun gösterdikleri onuncu videonun yayınlanmasına aslında gerek olmadığını da. Biz Pazar günü bekledik onuncu videoyu. Sonraki pazar da bekledik. Bekledik, bekledik… Susurluk’tan beri bekliyoruz. Belgesel Susurluk’tan beri bekliyor olmamızın bedelini ödediğimizi anlatıyor.

    Evet derin devlet-mafya ilişkilerini birinci ağızdan dinlemek o dönem toplumu etkiledi ama hesaplaşılmayan mafyatik ilişkiler Peker’in videolarından sonra daha meşru hale geldi. Nakavt olmuş bir boksör gibi yerde yumruk yemeğe devam ettik ve tepki veremedik. Belgeselin Türkiye’de pek ses getirmemesinin en önemli sebebi bu belki.

    Açığa çıkan ilişkiler mücadeleyle bertaraf edilmedikçe kanıksandı. Mafyatik ilişkiler artık devletin bir aracı değil devletin kendisi haline geldi. Mafya kültürü kurumlara, toplumsal yaşamın bütün alanlarına nüfuz etti.

    Film başka şeyleri de gösteriyor.

    Can Dündar’ın yaşadıkları üzerinden Türkiye’deki gazetecilerin üzerindeki baskı ve şiddeti. Gazetecilerin sürgün koşullarında birçok göçmen gibi hayata sıfırdan başlamak zorunda kalmalarını.

    Sürgün koşullarına rağmen yurtdışında olmayı bir avantaja dönüştürmelerini.

    Bu belgesel Türkiye’de hazırlanabilse bile büyük ihtimal yayınlanamayacaktı. Sınırları ve yasakları aşan belgesel yurtdışında oluşan Türkiye medyasının güçlenmesinin Türkiye için ne kadar önemli olduğunu gösterdi.

    Belgeselin başarısı şunu da gösteriyor; “Can Dündar geri döndü!”


    Meliha Yıldız kimdir?

    1975’te, birçok ihmal ve istismarın yaşandığı bir evde doğdu. Kırk dört yaşında, bir video-röportajla yaşadığı cinsel istismarı ifşa etti. Bu, onun için mağdurluktan aktivistliğe giden yolculuğun başlangıcı oldu. Türkiye’de, aile içi cinsel istismarın “mağdur” tarafından anlatıldığı ilk kitap olan Kutsal Tecrit’i 2021 yılında yazdı. İkinci kitabı Uçurum Kenarındaki Salıncaklar 2023 yılında yayınlandı. Özellikle yazılarıyla çocuğun cinsel istismarı konusunda aktivizm çalışmaları yapmaya devam ediyor.

    Kaynak: Artı Gerçek
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Bakanlıktan Açıklama: Almanya’daki Festival Saldırısında Zarar Gören Türk Vatandaşı Var mı?

    Bakanlıktan Açıklama: Almanya’daki Festival Saldırısında Zarar Gören Türk Vatandaşı Var mı?


    Almanya’nın Solingen kentindeki bir festivale bıçaklı saldırı düzenlendi. Saldırının ardından 3 kişi hayatını kaybederken, 5’i ağır 8 kişi ise yaralandı.

    Almanya Başbakanı Olaf Scholz, festivalde 3 kişinin hayatını kaybettiği bıçaklı saldırıya ilişkin yaptığı açıklamada, failin hızla yakalanması ve yasaların gerektirdiği en ağır şekilde cezalandırılması gerektiğini söyledi.

    Sosyal medyadan paylaşımda bulunan Başbakan Scholz, “Solingen’deki saldırı korkunç. Saldırgan birkaç kişiyi vahşice öldürdü. Az önce Solingen Belediye Naşkanı Tim Kurzbach ile telefonda konuştum. Hayatını kaybedenlerin yasını tutuyoruz, ailelerinin yanındayız. Yaralılara acil şifalar diliyorum. Failin bir an önce yakalanması ve yasaların gerektirdiği en ağır şekilde cezalandırılması gerekiyor” ifadelerini kullandı.

    Almanya Dışişleri Bakanı Annalena Baerbock ise sosyal medyadan yaptığı paylaşımında, “Şehrin kuruluşunun 650. yıl dönümünü kutlayan insanlara yönelik vahşi saldırı beni derinden sarstı. Düşüncelerim hayatını kaybedenlerin aileleriyle birlikte. Faili yoğun bir şekilde arayan güvenlik güçlerine teşekkürlerimi sunuyorum” diye yazdı.

    ‘DERİNDEN SARSILDIM’

    Avrupa Birliği (AB) Komisyonu Başkanı Alman politikacı Ursula von der Leyen de paylaşımında, “Solingen’deki vahşi saldırıdan dolayı derinden sarsıldım. Düşüncelerim, ölenlerin ve yaralıların aileleriyle birlikte, kendilerine acil şifalar diliyorum. Bu suçun arka planı hızla açıklığa kavuşturulmalı” ifadelerini kullandı.

    SALDIRGAN YAKALANAMADI

    Dün akşam yerel saatle 21.45 sıralarında gerçekleştirilen saldırı sonrası bölgeye çok sayıda polis ekibi sevk edilirken, saldırgan olay yerinden kaçmıştı. Halka evde kalma ve şehir merkezinden uzak durma uyarısında bulunan polisin geniş çaplı operasyonu sürüyor.

    Saldırının nedeni de henüz bilinmiyor.

    DIŞİŞLERİNDEN ALMANYA SALDIRISINA İLİŞKİN AÇIKLAMA

    Öte yandan Türkiye’nin Dışişleri Bakanlığı da Almanya’da meydana gelen saldırıya ilişkin bir açıklama yayımladı.

    Bakanlığın açıklamasında, saldırıda herhangi bir Türk vatandaşının zarar görmediği bildirilerek “Mevcut bilgilere göre, Solingen şehrinde dün yaşanan saldırıda hiçbir vatandaşımız zarar görmemiştir. Gelişmeler, Düsseldorf Başkonsolosluğumuz tarafından yakından takip edilmektedir” ifadeleri kullanıldı.

    Kaynak: İHA

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Halay avı bize ne anlatıyor?

    Halay avı bize ne anlatıyor?


    Mehmed S. KAYA*


    Halay’la yaşanan çatışma, anti-sömürgecilerin, bir ulusun diğer ulusları işgal etmeye veya üzerinde hakimiyet kurmaya çalıştığı ve işgal edilen ulusun doğuştan gelen doğal haklarını, tarihsel geleneklerini, kültürünü, kimliğini, yaşam biçimini kısıtladığı her yerde savaşın var olduğu iddiasını bir kez daha doğruluyor.

    Kürtler, haklarını tanımayan, aynı zamanda Kürtleri Bozkurt işaretleriyle tehdit eden aşırı milliyetçi ırkçı gruplara izin veren Erdoğan hükümetine karşı amansız bir mücadele veriyorlar.

    Türkiye nüfusunun yaklaşık 1/3’ünü oluşturan Kürtlerin kendi tarihini, kültürünü, dilini, yaşam tarzını ve kimliğini yaşama ve geliştirme hakkına sahip olmadığı sürece Türk devletinin bakış açısıyla Kürtler daha ne kadar yaşayabilirler?

    Bu Kürt karşıtlığı bakış açısını Mustafa Kemal tarafından yaratıldı ve çok acımasızca uygulandı, onun ölümünden sonra halefleri tarafından esas alındı ve şu an ülkeyi yöneten AKP-MHP koalisyonu tarafından hâlâ sürdürülüyor. İslamcı hareketin bir uzantısı olarak görülen AKP, tam da Kemalizm karşıtlığı üzerinden yükseldi ve iktidar oldu. Ama sonunda Kemalistlerin esaretine sarılmak zorunda kaldı, çünkü son dönemde Kürt Halay’ına yapılan zulüm, Erdoğan hükümetinin Kemalizmin yüz yıllık despotizmini nasıl tamamladığını gösteriyor. Ve Halay baskısı AKP-MHP koalisyonunun Kemalist bakış açısını koruduğunu bize net bir şekilde gösterdi. Ne ironiktir ki, Mustafa Kemal’in kurduğu CHP, Kürt kültürünün terörize edilmesine karşı çıkacak ve Kürtlere karşı daha adil davranacak gibi görünüyor.

    Kürt Halay ve kültürüne yönelik şiddet içeren uygulamalar yetkililer ve Türk milliyetçileri tarafından yüceltiliyor. Halay avı veya devletin halaycılara karşı şiddet eylemleri (tutuklamalar, kovuşturmalar, hapis cezaları, zorunlu yasağın uygulanması) aslında bir tür devlet terörü faaliyeti olarak görülüyor, çünkü terör tanımı aynı zamanda devletin siyasi veya ideolojik amaçlara ulaşmak için kişilere veya savunmasız gruplara yönelik tehdit, şiddet gibi zorlayıcı güç kullanmasını da içermektedir.[1] Türkiye, Halay’a zulmetmekle, imzaladığı insan hakları ve kültürel azınlıkların haklarına ilişkin uluslararası sözleşmeleri ihlal ediyor.[2] Ama devlet bunu Mustafa Kemal döneminden bu yana çekinmeden yaptı. Burada amaç Kürtleri asimilasyona zorlamaktır.

    HALAY ZULMÜ AĞIR İNSAN HAKLARI İHLALİDİR

    Kürt düğünlerinde müzisyenlere, katılımcılara veya organizatörlere yapılan zulüm, insan hakları bağlamında ciddi bir ihlaldir. Yetkililerin Kürt kimliği nedeniyle sürekli avlanmaları ve saldırıları ciddi endişe yaratıyor. Türkiye’nin resmi iddiası, yetkililerin yalnızca “terör”ü çağrıştıran müziklerin peşinde olduğu, uluslararası alanda ciddiye alınmadığı yönünde. Terör iddiasının arkasına saklanmak inandırıcı gelmiyor. Her şeyden önce, Türk devletinin terör kavramının tanımı Batı demokrasilerinin tanımından neredeyse tamamen farklı. Türkiye’nin terör tanımı Rusya’nın, Çin’in, İran’ın, Mısır’ın ve diğer totaliter ya da otoriter devletlerin terör tanımına daha yakın.

    Bir yandan NATO müttefiki olmak, bir yandan da demokratik olmayan ülkelere yakın durmak ne anlama geliyor? Halay yasağında olduğu gibi Batının temel evrensel ve demokratik değerlerinden uzaklaşmak demektir. O halde NATO’ya ve diğer Batılı kurumlara üye olmanın ne anlamı var?

    HALAY VE KÜRT MUZİĞİ BLUES VE INDIGENOUS MUSIC (YERLİ) MÜZİKLE EŞ ANLAMLIDIR

    Kürt müziği büyük ölçüde töreler, ritüeller ve sosyal hayatla (baskı, ezilmişlik, zulüme vs karşı, tıpkı Blues ve indigenous music gibi toplumsal koşullara uygun olarak yazılan şarkılardır. Şarkılar sivil haklar, kadınların özgürlüğü, ırkçılığa, savaşa veya otoriter baskıya karşı direniş gibi konularla ilgilidir. Protesto şarkıları sosyal ve politik mesajları teşvik ederken, aynı zamanda popüler hareketler ve onlarla bağlantılı insanlar için bir araya gelme sembolü olarak da hizmet ediyor.

    Protesto şarkıları birçok müzik türünde ve çoğu kültürde bulunur. Müzik özellikle sivil haklar hareketi ve Vietnam Savaşı’na muhalefetle bağlantılıydı. Diğer ülkelerdeki protesto şarkılarına örnek olarak Victor Jara ve Violetta Parra ile Şili’deki Nueva canción hareketi, reggae sanatçısı Bob Marley’in yoksulluk ve ırkçılığa karşı şarkıları, Arap ve Kuzey Afrikalı müzisyenlerin Arap Baharı ve Rus grup Pussy Riot ile bağlantılı protesto şarkıları verilebilir. Eşitlik, ırkçılık ve sosyal baskı yinelenen temalardır. Jay-Z, Eminem, Pink ve Beyoncé gibi sanatçıların hepsi protesto şarkısı olarak tanımlanan şarkılar yayınladı. İkincisi, Flawless (2013) şarkısında net bir feminist mesajı teşvik ediyor.

    HALAY VE POW-WOW ARASINDAKİ BENZERLİKLER

    Kürtçe halayı Pow-wow dans müziğine benzetebiliriz. Pow-wow dans müziği hem Yerli halkı hem de Kanadalıları etkiliyor, her iki insan grubunu da memnun ediyor.

    Pow-wow aynı zamanda yerli kimliğe sahip olmayan insanlar için de geniş bir çekiciliğe sahiptir ve stereotiplerin (önyargıların) ötesine geçebilecek bir sohbetin/mesajin temelini oluşturur.

    Pow-wow, “her şeyin ırkçı milliyetçilikle ilgili olması gerektiği fikrinin ötesine geçmedik mi”, diye soruyor.

    Kürt Halaycı arayışı, Mali’de Bluesrock müziğinin son 10-15 yılda maruz kaldığı durumu hatırlatıyor.

    Binlerce yıllık geleneklere sahip Blues rock, Mali’de siyasi olarak zulüm görüyor. Militan İslamcılık müzik pratiğini yasa dışı hale getirdi ve müzisyenlerin ülkeden kitlesel göçüne yol açtı. Muzikciler artık hem müziği yaymak hem de ülke içindeki durum hakkında farkındalık yaratmak ve müziği bir silah olarak kullanarak hakları için mücadele etmek amacıyla uluslararası turnelere çıkıyor.

    KÜRT MÜZIĞİNİN VE HALAY İNKARININ MİMARI KİMDİR?

    Müzik dünyası iki dünya savaşı arası dönemden bu yana ırkçılığa karşı yoğun bir mücadele verirken, Türkiye’de gelişmeler tam tersi yönde ilerledi. Bugünkü Halay avı kendiliğinden ortaya çıkmadı. Kökü geçmişe dayanmaktadır. Bu 1920’li yıllara kadar uzanıyor. Yani, bize Mustafa Kemal döneminde Kürtlere karşı yapılan zulmü hatırlatıyor.

    Kürtlerin müziği ve kültürü, Mustafa Kemal’in tek adam rejimi tarafından kaba bir şekilde baskı altında tutuldu. Mustafa Kemal döneminde mevzuata dayanılarak yaşam biçimleri sınırlandırılmaya, muzik ve kültürleri yok edilmeye çalışıldı. Geçmişi Güney Makedonya’ya dayanan Kemal’in Anadolu’daki kültürler, müzik ve gelenekler hakkında çok az bilgisi vardı. Bu da hoşgörüyü, anlayışı ve farklılıklara saygıyı sağlamaz.

    Kürtler geleneksel olarak Anadolu’nun halk müziği kültürünün en önemli taşıyıcıları olmuştur. Birçoğu halk müziğiyle ilgilenen ve Anadolu geneline yayan yetenekli halay oyunculardı. Ancak Mustafa Kemal’in acımasız müdahalesiyle bu katkı asimilasyona dönüştü. Celal Güzelses, Nuri Sesigüzel, İbrahim Tatlıses ve diğerleri gibi çok sayıda Kürt müzisyen Kürtçe müzik, Türkçe sözlerle Halay çekerek Türkleştirmeye katkı sağladı.

    Literatüre göre asimilasyonun temelinde ırkçılık anlayışı yatıyor. Irkçılık 1920 ve 1930’lardan bu yana Türk toplumunu karakterize etmektedir ve aynı zamanda müzik sahnesini de etkiledi.

    Türkler ve Kürtler arasındaki eşitlik yalnızca temel bir insan hakkı değil, aynı zamanda barışçıl, sürdürülebilir bir toplum yaratmak için de gereklidir.

    Kürtlere yönelik ayrımcılık ve şiddet temel insan haklarının ihlalidir. Halay çekmeleri, kendi kültürlerini yaşamaları, dillerini konuşmaları ve okulda eğitim görmeleri engellenmiştir. Ayrıca Kürt politikacılara, toplumlarının nasıl yönetilmesi gerektiğine dair politika belirleme yetkisi verilmemektedir.

    Türkler ile Türk olmayanlar arasındaki eşitlik, sürdürülebilir kalkınmanın ve insan haklarının korunmasının sağlanmasının ön şartıdır.

    100 yıllık tek taraflı ırkçı devlet zulmü deneyimi ve buna karşı Kürt direnişleri, barışı getirmedi. Dünyada eşdeğerini bulmanın pek de kolay olmadığı bu sert baskıcı deney başarıya ulaşmadı. Türk sömürgeciliği çok özeldir. klasik Batı sömürgeciliğinden farklıdır. Karakter, inkarcılık, saldırganlık, acımasızlık ve insanlık dışılık açısından Balkanların özelliklerini barındırıyor. Halay avı da bunun küçük bir örneği değil mi? Bu, Batı’nın emperyalist sömürgeciliğine hiç benzemiyor. Batılı emperyalistler sömürgelerin dilini, kimliğini yasaklamadıkları gibi, sömürgelerin halaylarını ve müziğini de yasaklamadılar. Çünkü bu barbarlıktır! Kürtlerin Halay’ına, muziği üzerine asker ve polis ile gitmek artık çözüm değil. Bölgenin siviller tarafından yönetilmesi gerekiyor.


    * Lillehammer Inland Norveç Üniversitesi’nde sosyoloji profesörü. ‘The Zaza Kurds of Turkey’ kitabının yazarı.

    KAYNAKÇA

    Kofi Annan: Interventions: A Life in War and Peace Paperback, 2013.

    Council of Europe: Framework Convention on the Protection of National Minorities (Avrupa Konseyi: Ulusal Azınlıkların Korunmasına İlişkin Çerçeve Sözleşmesi), Viyana 1993.

    1948 tarihli BM İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, Madde 2, 27 ve 30.

    Kaynak: Artı Gerçek
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Azerbaycan Resmi Gazetesi’nden Erdoğan’a Sert Tepki: Apaçık Provokasyon

    Azerbaycan Resmi Gazetesi’nden Erdoğan’a Sert Tepki: Apaçık Provokasyon


    Azerbaycan Resmi Gazetesi’de yayımlanan ‘baş yazı’da, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İsrail’e yönelik “Karabağ’a girdiğimiz gibi onlara da benzerini yaparız” sözlerine tepki geldi. Karabağ’daki zaferin mimarının, Azerbaycan ordusu olduğu söylenilen açıklamada, “Bu iftirayı söyleyenler arasında dost sandığımız kişilerin de olması gerçekten üzücü” ifadeleri kullanıldı.


    Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, geçtiğimiz ay katıldığı AKP Rize İl Teşkilatı toplantısında yaptığı konuşmada, İsrail’i kastederek, “Karabağ’a ve Libya’ya girdiğimiz gibi, onlara da benzerini yapabiliriz” sözleri tartışma yaratmıştı.

    Erdoğan’ın bu çıkışı karşısında İsrail Dışişleri Bakanı Yisrael Katz, “Sonun Saddam Hüseyin gibi olur” imasında bulunmuş, bu açıklama Türkiye’de tepkilere neden olmuştu.

    Erdoğan’ın açıklamalarına bir tepki de Azerbaycan’dan geldi.

    Azerbaycan Cumhuriyeti’nin yasama organı, Azerbaycan Millî Meclisi tarafından çıkarılan yasa, kararname, yönetmelik ve genelge gibi düzenlemelerin yayımlanarak yürürlüğe girdiği resmî gazete, ‘Azerbaycan’ da yayınlanan baş yazıda, Erdoğan’ın açıklamaları sert sözlerle eleştirildi.

    İşte, o açıklamadan öne çıkan bölümler:

    ‘ZAFERİN MİMARI AZERBAYCAN ORDUSUDUR’

    44 gün süren Vatanseverlik Savaşı ve 23 saat süren terörle mücadele tedbirleri, Azerbaycan’ın karşı karşıya olduğu 30 yıllık işgalin sona erdirilmesinin yanı sıra toprak bütünlüğü, egemenlik ve anayasal yapısının tam olarak belirlenmesiyle sona erdi. “Demir yumruk”, 200 yıllık sinsi ve kanlı bir geçmişi olan Ermeni bölücülüğünü sonsuza dek yok etti.

    Bu askeri zafer, tüm tarihimizin en görkemli başarısıdır. Aynı zamanda en güçlü dönemini yaşayan Azerbaycan’ın yarattığı yeni gerçeklikler bağlamında, ülkemizin uluslararası arenadaki bölgesel liderliğini, küresel nüfuzunu, önemli bir ekonomik ve siyasi aktör olarak artan rolünü belirleyen en temel göstergedir.

    Peki bu zaferin sahibi kimdir, zaferin sebebi nedir?

    Bu sorunun cevabını Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in konuşmalarından alıntı yaparak verelim:

    “Zaferin sahibi şanlı ordumuz, yiğit askerlerimiz, kahraman halkımızdır”… “Bu zaferi profesyonellik ve kahramanlık pahasına, aynı zamanda milli ruh pahasına kazandık”…

    Cumhurbaşkanımız mütevazi de olsa (bu konuya tekrar değineceğiz!), en küçüğünden en yaşlısına kadar halkımız biliyor ve yüzyıllar sonra herkes bunun İlham Aliyev’in, yenilgiye uğramış bir orduyu kahraman bir Silahlı Kuvvete, zayıf ve teslim olmuş bir cumhuriyeti ise güçlü bir devlete dönüştüren Başkomutanlık ve Muzaffer Komutanlık misyonu olduğunu biliyor.

    ‘DOST SANDIĞIMIZ KİŞİLERDEN İFTİRA GÖRMEK ÜZÜCÜ’

    (…) Kardeş Türkiye’nin 2001-2004 Azerbaycan Büyükelçisi Ünal Çeviköz’ün savaş sırasında yaptığı açıklama hepimizde hayal kırıklığı yarattı. Aslında “Türkiye’nin Azerbaycan’a silah sağladığı, paralı savaşçılar gönderdiği, Karabağ’ın Azerbaycan’ın kendi gücüyle kurtarılamadığı” gibi siyah beyaz yalanları utanmadan söyleyen bu kişiden başka bir şey beklenemezdi. 2009 yılında büyük çabalarla yürütülen ve Türk diplomasi tarihinin en karanlık, lekeli sayfası olan Ermenistan ile normalleşme sürecinin baş yürütücülerinden biri olan bu adam, daha sonra bu tavrını sergilediğinde dahi tavrını değiştirmedi. Muhalefetteki CHP’ye geçti.

    Şu anda bazı Türk kamuoyunda ve medya kuruluşlarında, Azerbaycan topraklarının işgalden kurtarılmasına diğer ülkelerin de katkıda bulunacağı yönünde iddialar ortaya atılıyor.

    Ve yine ne yazık ki Türk medyası toplumu ilgilendiren konuları unutarak yeni bir yapay gündem yarattı. İsrail devletine askeri müdahale olacağı ve “Karabağ’a girdiği gibi Kudüs’e de girecekler” şeklindeki malum açıklamanın yorumu, taraflı bir istikamette yürütülmekte, gerçek çarpıtılmakta ve apaçık bir provokasyona gidilmektedir. Ermenilerin yalanını anladık, Ünal Çeviköz’ün iftirasını da anladık – niyetleri, amaçları belli. Ama bu iftirayı söyleyenler arasında dost sandığımız kişilerin de olması gerçekten üzücü.

    Her iki ülkenin aydınları, siyasetçileri, medya temsilcileri ve sosyal aktivistleri halklarımızı birbirine yakınlaştırmaya çalışmalı ve aralarındaki en ufak yanlış anlaşılmayı derhal ortadan kaldırmaya çalışmalıdır. Bu ahlaki bir görev, vatandaşlık yükümlülüğü haline gelmeli. Bu doğrultuda Azerbaycan’da ve vatandaşlarımız arasında çelişkili bir faaliyete rastlanmamıştır.

    Bazen kardeş ülkede bunun tam tersini görüyoruz. Yıllardır sınanan, güvenilir iş birliği ve kardeşliği baltalayan eylemlerin sahipleri maalesef aslında bunu sağlaması gereken kişilerdir.

    Hiçbir dayanağı olmayan, yalana dayanan ve “bir bardak suda fırtına koparmaya çalışan bu girişimler”, zor zamanlarda birbirine destek olan halkların çıkarlarına en büyük zararı vermektedir.

    Azerbaycan ve Türkiye’nin gücü birlik olmalarında, tek duruşta hareket etmelerinde, aynı siyasi düşünce ve faaliyette bulunmalarında yatmaktadır. Sonuçta bunu gölgelemeye çalışanlar, aynı zamanda kendi devletinin gücüne ve konumuna da saldırıyorlar.

    ‘KARDEŞLİK SAMİMİ OLMALIDIR’

    İki devlet arasındaki ilişkilere gölge düşürmemek adına defalarca göz ardı ettiğimiz noktalar vardı. Ama şimdi bu konunun üzerine gitmek doğru değil. “Türkiye Vatanseverlik Savaşı’nda Azerbaycan’a nasıl yardım etti?” Sorunun cevabını arayalım (aslında bu retorik bir soru!)

    Azerbaycan-Türkiye ilişkileri elbette ki dünyada eşine az rastlanan, Azerbaycanlılar ile Türklerin ortak kökene sahip kanıtlanmış kardeşliğine dayanan bir işbirliği şeklidir. Halkımız Çanakkale’de binlerce şehit verdi, hatta ücra köylerden insanlarımız son parçalarını yardıma gönderdi. Sovyet Azerbaycan’ın kuruluşunun ilk günlerinde N. Nerimanov’un desteğiyle Türkiye’ye para, altın ve akaryakıt yardımı gönderen sadece bizdik. Son yıllarda yaşanan yangın ve depremlerde devlet ve millet olarak her zaman Türkiye’nin yanında olduk, her türlü yardımı yaptık. Elbette 106 yıl önce Türk askerinin Bakü’nün kurtuluşuna katılımını unutmuyoruz.

    İlham Aliyev’in talimatıyla Kahramanmaraş bölgesinde ilk tahmini 100 milyon doların üzerinde 1000 konutluk bir şehrin inşa edilmesi, Cumhurbaşkanından sıradan vatandaşa kadar her Azerbaycanlı için Türkiye sevgisinin simgesidir. .

    Sadece bunlar mı?

    ‘AHLAKİ GÖREVLER UNUTULMAMALI’

    Cumhurbaşkanı İlham Aliyev, Haydar Aliyev’in “Tek Millet – İki Devlet” anlayışını uluslararası ölçekte genişleterek işbirliğini “Tek Devlet”in zirvesine taşıdı.

    Prag’da Türkiye öne çıkarıldığında, “Bu masada Türkiye’nin temsilcisi yok. Ama ben buradayım” diye bağıran, Türk düşmanlarına hakaret eden Azerbaycan’ın lideri, her zaman Türklüğün en büyük yobazı, koruyucusu ve destekçisi olarak algılanmıştı.

    Yeni siyasi dönemde Türk devletleri birliğinin kurucusu olarak bilinen ve bu kurumu Nahçıvan’da kurmayı başaran İlham Aliyev, Türkiye’yi Orta Asya’daki Türk ülkelerine yaklaştıran ve onların eylem birliğini sağlayan liderdir.

    İlham Aliyev’in, neredeyse savaşa girmiş olan Rusya ile Türkiye arasındaki ilişkileri normalleştirmek için aylarca süren yoğun çalışmasını, emeğini ve olağanüstü diplomatik becerilerini unutmak mümkün mü?

    Ya da onlarca başka Türk şirketi, binlerce Türk mühendis ve usta, büyük ulusötesi Türk holdinglerinin yanı sıra Karabağ ve Doğu Zangezur’un inşasında çalışıyor. Azerbaycan devleti, kardeş ülkenin özel sektörünün bu sürece katılması, yani kâr etmesi, Türkiye bütçesine büyük miktarda fon girmesi için geniş koşullar yaratıyor.

    Başka hangi ülkede Türk şirketleri için bu kadar verimli koşullar var? Eğer kardeşsek aslında tam da sahip olmamız gereken şey budur.

    ‘KARDEŞLİK, FUTBOL MÜSABAKASINA DÖNÜŞTÜRÜLMEMELİ’

    Ancak kardeşlik tek amaç üzerinde oynanan bir futbol müsabakasına dönüştürülmemeli, karşılıklı yükümlülükler ve ahlaki görevler de unutulmamalıdır.

    Evet, Vatanseverlik Savaşı sırasında Türkiye Azerbaycan’a önemli siyasi ve manevi destek sağladı. Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in diplomatik faaliyetleri sayesinde son on yılda dostlarımızın sayısı oldukça arttı ve savaş sırasında Avrupa’dan Asya’ya, Arap ülkelerinden Türk devletlerine kadar geniş çaplı destekçiler ve dost ülkeler hakkımızı destekledi. Bu ülkelerin başında Türkiye ve Pakistan geliyor.

    O dönemde ve sonrasında milletimiz bu ülkelerin bayraklarını ve liderlerinin resimlerini en yüksek yerlere asmıştır. Bugün bile şehitlerimizin kabirleri üzerinde Türk bayrağı dalgalanıyor. İdari ve resmi normlara uygun olmasa da Türk bayrağı, devlet ve sivil toplum binalarının önlerinde ve ofislerde düzenli olarak görülüyor.

    Cumhurbaşkanı İlham Aliyev, bu siyasi ve manevi destekten dolayı şükranlarını her fırsatta dile getiriyor:

    “44 gün boyunca bize en büyük desteği veren kardeş Türkiye’ye en derin şükranlarımı sunmak istiyorum. Kardeş Türkiye ve kardeş Türk halkı, kardeş Türkiye ile dayanışma içindeydi. Savaşın ilk saatlerinden itibaren Azerbaycan, Türkiye’ye desteklerini gösterdiler. Liderliğin ve değerli kardeşim Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yaptığı açıklamalar bize büyük siyasi destek verdi, 44 gün süren Vatanseverlik Savaşı’nı bir kez daha unutmayacağız. Türkiye-Azerbaycan birliğini bir kez daha tüm dünyaya gösterdi.”

    ‘HAYAL KIRIKLIĞI İÇİNDEYİZ’

    Yazının başında Cumhurbaşkanının alçakgönüllülüğünden bahsetmiştik. İlham Aliyev, devlet başkanı olarak göreve geldiği günden, daha doğrusu dakikadan itibaren Hankendi’de düzenleyeceği askeri geçit töreninin temelini attı. Ve bunun sonucunda sadece Azerbaycan değil, Türkler de İslam dünyasının son yüzyıldaki en büyük askeri zaferini kazandı.

    Ancak tevazusu nedeniyle geçen 4 yıl boyunca Muzaffer Komutanlığından bir kez bile bahsetmedi. Toplantılarda vatandaşlar bunu konuştuğunda, o kibarca onların sözünü kesti ve defalarca zaferin yazarının yalnızca ordumuz ve halkımız olduğunu söyledi.

    Zaferin sahibi çoktur, yenilgi ise yetim kalır; bu söz ne yazık ki Azerbaycan’ın Vatanseverlik Savaşı’ndaki zaferi için de kullanılabilir.

    Halkımızın, ordumuzun ve komutanımızın helal zaferi ele geçirme ve kendi adına sahiplenme çabalarını tüm Azerbaycan hayal kırıklığı ve derin üzüntüyle görüyor ve izliyor.

    Ermenilerin alçak yalanlarını kardeşlerimizden duyduğumuzda kalbimiz kırılıyor, inciniyor ve hiç beklemediğimiz bir yerden duyduğumuz bu sözler ağır bir manevi darbe olarak karşımıza çıkıyor. Azerbaycan’ın zaferinin sonuçları tüm Türk dünyasınındır ama mimarı, Türkiye dahil değildir…

    ‘KARDEŞ, KARDEŞE YAPTIĞIYLA ÖVÜNMEZ’

    Kardeş Türkiye’de yapılan malum açıklamalar 44 gün savaşının gerçeklerini açıkça çarpıtıyor. En önemlisi Ermeni değirmenine su döküyor!

    Atalarımız sağ elin verdiğini sol el bilmez, kardeş kardeşe yaptığıyla övünmez demişler. Hatta Türkiye’nin Vatanseverlik Savaşı’nda siyasi ve manevi desteğin yanı sıra her türlü desteği sağladığını varsayalım. Neden Ermenistan ve dünya Ermenileri, ABD, Fransa ve diğer tanınmış devlet ve güçler de dahil olmak üzere bunu bir manipülasyona zemin olarak ilan etsinler?

    Türkiye’nin ya da başka bir ülkenin Azerbaycan topraklarının işgalden kurtarılmasına katıldığını, siyasi ve manevi desteğin yanı sıra özellikle askeri alanda başka yardımlar da sağladığını iddia etmek temelden yanlıştır. Bilerek veya bilmeyerek ortak düşmanımız olan dünya Ermenilerine mevzi kazandırmaktır!

    Türk ordusunun ya da bazı paralı askerlerin Vatanseverlik Savaşı’na “katılımından” bahsedip yazanlar tek bir gerçeği ortaya koyamıyorlar. Veya özü itibariyle 44 gün savaşından aşağı kalmayan terörle mücadele operasyonlarına herhangi bir ülkenin katılımı tartışma konusu olmamalıdır.


    Etiketler

    Azerbaycan


    İsrail


    Türkiye


    Kudüs

    Bakan Yumaklı'dan Orman Yangınları ile İlgili Uyarı: Alarma Geçtik!
    Bakan Yumaklı’dan Orman Yangını Uyarısı!

    Sırrını Bilen Uğraşmıyor! Biber Acı Mı Tatlı Mı? Anlamanın En Kolay Yolu
    Sırrını Bilen Uğraşmıyor! Biber Acı Mı Tatlı Mı? Anlamanın En Kolay Yolu

    Barış Atay, Alpay Özalan Hakkında Konuştu: Bizim Genel Başkanımıza Bile Yağ Çeken Bir Yağdanlık
    Barış Atay, Alpay Özalan Hakkında Konuştu: Bizim Genel Başkanımıza Bile Yağ Çekmişti

    Parayı Yönetmesini İyi Bilen 4 Burç Açıklandı! Başarı Potansiyelleri Fazla
    Parayı Yönetmesini İyi Bilen 4 Burç Açıklandı! Başarı Potansiyelleri Fazla

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Ankara’dan Gazze’deki okul katliamına tepki: İsrail, insanlığa karşı yeni bir suç işlemiştir

    Ankara’dan Gazze’deki okul katliamına tepki: İsrail, insanlığa karşı yeni bir suç işlemiştir


    – Gazze Şeridi’ne 7 Ekim’den beri saldıran İsrail’in Gazze Şehri’nin Derec mahallesinde Tabiin Okulu’na sabah namazı saatinde düzenlediği hava saldırısında Hamas hükümetine göre yaklaşık 100 Filistinli öldürülür, onlarcası yaralanırken, bölge ülkelerinden kınama yağdı.

    Türkiye Dışişleri Bakanlığı, saldırının Benyamin Netanyahu’nun başbakanlığındaki İsrail hükümetinin, kalıcı ateşkes müzakerelerini sabote etmek istediğini bir kere daha gösterdiğini söyledi.

    ‘OKUL BİNASINA SIĞINMIŞ 100’DEN FAZLA SİVİL KATLEDİLDİ’

    “İsrail, Gazze şehrinin Derec Mahallesi’ndeki bir okul binasına sığınmış yüzden fazla sivili katlederek insanlığa karşı yeni bir suç işlemiştir. Bu saldırı Netanyahu Hükümetinin kalıcı ateşkes müzakerelerini sabote etmek istediğini bir kez daha göstermiştir” denilen Dışişleri açıklamasında, şu vurgu yapıldı:

    “İsrail’i durdurmak için adım atmayan uluslararası aktörler, bu suçlara ortak olmaktadır.” (Dış Haberler)

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***