Etiket: Türkiye

  • Türkiye-Karadağ Maçına İsviçreli Hakem

    Türkiye-Karadağ Maçına İsviçreli Hakem


    A Milli Futbol Takımı’nın, UEFA Uluslar B Ligi 4. Grup 6. ve son maçında deplasmanda Karadağ ile oynayacağı mücadeleyi İsviçre Futbol Federasyonu’ndan hakem Urs Schnyder yönetecek.

    A Milli Futbol Takımı, UEFA Uluslar B Ligi 4. Grup 6. ve son maçında 19 Kasım Salı günü TSİ 22.45’te Karadağ’a konuk olacak.

    Bu önemli karşılaşmada görev yapacak hakemler de UEFA tarafından açıklandı. Müsabakayı İsviçre Futbol Federasyonu’ndan Urs Schnyder yönetecek. Schnyder’in yardımcılıklarını Marco Zürcher ile Benjamin Zürcher yapacak. Mücadelede 4. hakem olarak Sven Wolfensberger görev yapacak. Maçta VAR koltuğunda Lukas Fahndrich, AVAR’da da Mirel Turkes olacak.

    Kaynak: İHA

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • İktidarın Kürt ‘açılımı’ üzerine bir not

    İktidarın Kürt ‘açılımı’ üzerine bir not


    Etyen MAHÇUPYAN


    Görüntüde Bahçeli’nin başlattığı ve Erdoğan’ın hemen sahiplenip desteklediği Kürt ‘açılımı’, meselenin demokratik çözümünü isteyenlerce ‘ihtiyatlı bir coşku’ ile karşılandı. Ufkunun ne denli geniş olduğunu bilemesek de bunun ciddi bir adım olduğu ve ciddiye alınması gerektiği açık.

    Başarı iktidarı ‘anlamayı’ gerektiriyor. İktidarın anlam dünyasındaki meseleler ve değerler hiyerarşisini göz ardı edersek boş hayallere kapılmak mümkün. Öte yandan bu girişimi kategorik olarak reddetmenin de siyasi vebali fazla.

    Dolayısıyla konuya yaklaşırken, güncelin heyecanına kapılıp gitmemek ve daha geniş bir çerçevede değerlendirme yapabilmek adına, iki temel noktanın altını çizmek istiyorum.

    *

    Birincisi bu ‘açılımda’ dış konjonktürün ne denli belirleyici olduğuna ilişkin. İsrail’in tüm bölgeyi etkileyen operasyonları, İran’ın güç ve prestij kaybı, Rusya’nın mesafeli kalma zorunluluğu ve Amerika’nın ‘işlerin olgunlaşmasını bekleyen’ tavrı söz konusu olunca, Orta Doğu bir anda çok aktörlü ve egemenlik boşlukları içeren bir bölgeye dönüştü. Bu durumun iktidarı bir Kürt ‘açılımına’ sevk etmiş olması muhtemel, ama ‘açılım’dan ne anladığımıza bağlı.

    Eğer Orta Doğu’daki ortam iktidarda bir ‘korku’ yaratmışsa dış konjonktürü ‘açılımın’ nedeni olarak görebiliriz. İşlerin kontrolden çıkabileceğini, Türkiye’nin Suriye’deki pazarlık gücünün devam etmeyebileceğini, Kürt hareketinin siyasi manevra alanının artabileceğini, bu dinamiğin yurt içi Kürt hareketine de yansıyabileceğini düşünmüşlerse bir an önce bir ‘açılım’ yaparak işin mecrasını değiştirmek istemiş olabilirler.

    Eğer durum bu ise, dış konjonktür ‘açılımın’ nedenidir ama aynı nedenle de buradan meselenin demokratik çözümü yönünde pek bir şey çıkmaz. Çünkü iktidarın önceliği korkularının izale edilebileceği bir ortamı yaratmak olacaktır. Bunu kendince yeterli oranda yaptığında ortada bir ‘açılım’ kalmayacağından emin olabiliriz.

    Ancak Erdoğan’ın “İsrail’in topraklarımızda gözü var” gibi mantığı ve gerçekleri zorlayan bir cümle kullanmış olmasını da (sonrasında kapalı Meclis oturumu yapıldığına göre) ciddiye almak lazım. Burada gerçek bir ‘korku’ olamayacağına göre, mesele bir ‘hayal kaybı riski’ olabilir.

    İttihatçı vizyonun belirgin ayaklarından biri, (ille fiziksel olmasa da en azından nüfuz anlamında) ülkenin yayılmacı potansiyelini ve her durumda başka ülkelerdeki sorunlara müdahale edebilme gücünü yükseltmek. Belki İsrail’in bölge stratejisi giderek bu hayalin önünde bir engel teşkil ediyor.

    Ne var ki böyle bir etken ‘açılımı’ tetiklemiş olsa bile, Kürt meselesinde ‘demokratik çözüm’ arayışına girecek kadar etkili olamaz. Çünkü bir yanda sadece bir ‘hayal’, bir potansiyel var. Oysa diğer yanda geri adımı olmayacak bir ilkesel reform söz konusu.

    Nitekim karşımızda Kürt meselesini demokratik bir zemine oturtmak isteyen ve bir türlü uygun ‘fırsatı’ yakalayamayan bir iktidar yok! Bunu isteseler, sürece başlamak için ille uygun dış konjonktür beklemezlerdi. Bırakalım ki, böyle bir isteklerinin hiç olmadığını 2016’da bu yana net bir şekilde biliyoruz.

    Dolayısıyla eğer ‘açılım’ ciddi bir yöne gidecekse, dış konjonktür ancak bir katalizör işlevine sahiptir. Asıl neden yeni rejimin yerleşmesine hizmet edecek şekilde, Kürtleri de ‘makbul vatandaş’ kıvamına getirecek bir ‘fırsatın’ doğmasıdır. Bunun bir tür ‘kandırmaca’ olduğunu düşünmüyorum. İktidar nezdinde bu bir tarihsel imkan. Kürt meselesini ‘siyasi’ bağlamdan çıkartabilecek, Kürtleri İttihatçı (Kemalizm’e nazaran kimlik açısından çok daha kapsayıcı) bir kimliksel sentezin içine alma girişimi.

    Dış konjonktür her zaman geçici, dengesiz ve güvenilmezdir. Yirmi yıl önceki Orta Doğu’yu hatırlamak yeterli. Bundan yirmi sene sonrakini ise herhalde hayal bile etmek zor. Oysa Kürt talepleri ve sonrasında bu devletin ‘kurucu kimlik’ meselesi toplamda iki yüz yılı aşkındır ortalıkta. Düşünün… Onca bölünme parçalanma, toprak kayıpları, üzerine gelen kuruluş macerası, önü ve arkasında iki dünya savaşı, nihayet soğuk savaş sonrası, tek ve çok kutupluluk vesaire… Bütün bu süreçte Kürt meselesi ana vasıflarıyla hiç değişmeden aynen duruyor!

    Şimdi İsrail dengeleri bozar mı, ya da İran zayıflıyor mu veya bölgesel hayallerimiz sönebilir mi diye, devletin bu meseledeki temel duruşunun, vizyonunun ve önceliklerinin değişmiş olabileceğini varsaymak fazlasıyla naif.

    Devlet için değişmeyen esastır. Bu devletin de önceliği daima kuruluş paradigmasının temelinde yatan kabullerin değişmemesi, değiştirilememesi ve hatta ‘değiştirilmesi teklif dahi edilememesidir’.

    Dış konjonktür bir katalizör işlevi görebilir ve iktidar da bu tarihsel momenti Kürt ‘açılımı’ için fırsat olarak değerlendirebilir. Ancak hedef temel paradigmanın ‘içinde’ aranacaktır. Dolayısıyla bu ‘açılımın’ gittiği yere kadar gideceğini ve devlet nezdinde istenmeyen yollara sapma istidadı gösterdiğinde önünün kesileceğini öngörmekte, dış konjonktüre fazla bel bağlamamakta yarar var.

    *

    Meseleyi daha geniş çerçevede ele alabilmek adına değinmek istediğim ikinci husus, konuyu Bahçeli’nin başlatmasına verilen önem. Ben de bunun önemli olduğunu düşünüyorum ama Bahçeli’nin genelde sıralanan özellikleri nedeniyle değil.

    Söz konusu ‘açılım’ belli ki düşünülüp taşınılmış, çok muhtemelen belirli bir stratejiye oturtulmuş, hangi yöne evrilirse ne yapılacağına ilişkin ön muhakeme süreçlerinden geçmiş bir hamle. Gerçekçi olacaksak bu ne Bahçeli’nin ne de Erdoğan’ın projesi. Onları da kapsayan ancak daha geniş konsensüsü yansıtan bir devlet politikası ile karşı karşıyayız.

    Siyaset konjonktürel imkanları kullanarak, kendisine fırsatlar yaratarak ilerliyor. Bu pragmatizmden hareketle ideoloji okuması yapmak doğru netice vermeyebilir. Örneğin Bahçeli siyasette etkili olma uğruna bugüne dek hep fazlasıyla pragmatik oldu. Tutarlılık diye bir derdi hiç olmadı. Aynı şeyi Erdoğan için de söyleyebiliriz. Ancak her ikisinin de zor sarsılan ideolojik tutumları var. Söz konusu tespit, özne ‘devlet’ olduğunda daha da istikrarlı, tutarlı ve dirençli bir ideolojiye gönderme yapıyor.

    Bugün önümüze çıkan ‘açılım’ bir ideolojik yenilenmeyi değil, aynı bildik ideolojik zemin üzerinde bir siyaset yenilenmesinin pragmatizmini ima ediyor. Dolayısıyla ‘açılımı’ ideolojik (hele zihniyete dair) bir değişim olarak okumak hayal kırıklığını davet etmek olur.

    Bu tespiti açmak üzere Bahçeli’nin ‘terör bitmiştir’ sözünü alalım. Bu sözün doğru olmadığı apaçık. Nitekim Orta Doğu’ya ve oradan hareketle Türkiye içinde potansiyel PKK eylemlerini irdeleyen neredeyse herkes, şiddetin bitmek bir yana daha da yükselme, giderek kontrolden çıkma ihtimalinin arttığına dikkat çekiyor.

    Demek ki Bahçeli’nin sözünü iki şekilde okuyabiliriz: ‘Terörü bitti varsaymaya hazırız’ ya da ‘terörle hiçbir yere varamayacağınızı görmüş olmalısınız’ şeklinde. İkisi de karşı tarafı konuşmaya davet ediyor ve bu iki okumanın birlikteliği ‘açılımın’ bir iyi niyet ya da demokratik aydınlanma sonucu değil, hesaplanmış bir gerçekçiliğe dayandığını söylüyor.

    Bahçeli, Erdoğan ya da Devletin bizleri ‘şaşırttığı’ tespitlerine değinerek bitireyim. Siyaseti ideoloji ile karıştırırsak şaşırabiliriz. Aksi halde şaşıracak bir durum yok. İdeoloji hala yerinde (hatta daha sağlam) duruyor.

    Öte yandan unutmayalım ki egemenler ancak yönetilenleri siyaset düzleminde şaşırttıkları ölçüde egemen kalabilirler! Hangi keyfi kararın hangimizi nasıl ve ne kadar etkileyeceğini bilmediğimiz ve bu durumu kabullendiğimiz sürece onlar bizim egemenimizdir. Egemenin tutarlı olma yükümlülüğü yoktur. Tutarlı olurlarsa bir süre sonra tamamen bürokrasiye indirgenirler. Rasyonel analizin çerçevesine sıkıştıkça da karizmaları çizilir, yönetilenler nezdinde kişiliklerinin zedelendiğini hissederler.

    Siyaset bağlamında tutarsızlık, egemenin tehdit gücünü, sürpriz yeteneğini ayakta tutar. Biz yönetilenler de gözümüzü oraya diker, çözümü oradan bekleriz. Devletin ulaşamadığımız üst katlarında, arka odalarında bir büyük aklın olduğuna, gerçek bilginin orada yoğunlaştığına inanmak isteriz.

    Kürt ‘açılımı’ da gördüğüm kadarıyla birçoğumuzu fazla ‘sevindirik’ olmaya davet ediyor. Haklı olarak bu ‘açılımdan’ demokratik bir sonuç elde etmeyi çok istiyoruz. Ama aynı ‘açılımın’ üretilme, lanse edilme ve siyasallaştırılma sürecinin çok muhtemelen egemenin yönetilenler üzerindeki hegemonik etkisini artıracağını, farkında olunmazsa egemene olan bağımlılığın derinleşebileceğini de görmek lazım.

    Çare genelde muhalefetin ve aydınların gerçekçi olabilmesi ve farklı toplumsal kesimleri sabırla ‘açılım’ dinamiğinin içinde tutması. Kürt ‘açılımı’ muhtemelen ancak o durumda topluma yönelik farklı bir vatandaşlık ‘açılımı’ ile bütünleşebilir ve böylece kalıcı olma ihtimali güçlenir.


    Kaynak: Bu yazı Serbestiyet sitesinde yayınlanmıştır.

    Kaynak: Artı Gerçek
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Atatürk’ü süslemeyi bırakın – onun yarattığı haksızlıkları çözmeyi düşünün!

    Atatürk’ü süslemeyi bırakın – onun yarattığı haksızlıkları çözmeyi düşünün!


    Mehmed S. KAYA


    Türk siyasal sistemi derin bir kriz içindedir. Devlet kontrolündeki ve sansürü etkili bir şekilde kullanan gazeteleri okuyarak dünya hakkında bir şeyler öğreneceğinizi düşünmek bir yanılsamadır. Ve bir bilgi kaynağı olarak sosyal medya çoğu zaman cehaletin değiş tokuşundan başka bir şey değildir. Burada Atatürk’ün tartışmalı fikirlerini ve siyasi uygulamalarını en çok kimin yücelttiği konusunda bir rekabet var.

    Bilhassa CHP’ye yakın medya Atatürk ile ilgili aşırı ve bitmek bilmeyen propagandaları sıklıkla duyuyor ve okuyoruz. Birçok kişi onun mutluluğa giden yolu gösterdiğini düşünüyor. Ama başka bir şey bilmiyorlar; ve başka hangi düşünme biçiminin daha iyi olduğunu bilmedikleri için kendi cehaletleri tarafından korunurlar. Kemalistler boş sözlerle artık kendilerini süslemezler. Rüzgârın hızlandığını görüyoruz. Çürümeden bahsediyorum. İdeolojik, siyasi ve kültürel açıdan açığa çıkan bir durum ciddidir. Bir medeniyet krizinden bahsediyorum.

    Atatürk, kemalistler tarafından o kadar kapsamlı modern görüşlerle süslenmiştir ki, topluma nesnel bir şekilde yayılabilmesi adına birileri, özellikle de tarafsız uzmanların – tarihçiler, siyaset bilimciler, sosyologlar, antropologlar, hukukçular, din bilimciler vb. – onun gerçekte neyi temsil ettiğini ve ne ile suçlandığını topluma anlatması kaçınılmaz hale gelmiş. Sanırım benim gibi pek çok kişi kemalistlerin Halk TV, Sözcü TV, Tele 1’de durmadan tekrarladığı yalan propagandalardan bıktı.

    Siyasi krizin belki de en önemli nedeni, totaliter fikirleri toplumun derinliklerine çivileyen Kemalizm’den kurtulmanın zorluğudur. Erdoğan hükümeti son yıllarda Kemalizm’in etkisini azaltmaya çalıştı ancak başarılı olamadı. Başta MHP olmak üzere pek çok milliyetçi parti – ki bu partilerin hepsi Atatürk’ün fikirlerini savunurlar – Erdoğan hükümetinin önünü tıkıyor. Bu partiler ve Atatürk’ün halefi CHP’nin temel argümanı, Erdoğan’ın amacının Atatürk’ün fikirlerini İslamcı temelli tekparti otokrasisiyle değiştirmek olduğu yönünde.

    ÜLKE 21. YÜZYILA UYGUN YENİ BİR SİYASİ ROTAYA İHTİYACI VAR

    Türkiye’nin 21. yüzyılda demokrasi için ne gibi taleplerde bulunması gerektiğini araştıracak, bağımsız akademisyenlerden oluşan bir komisyona acil ihtiyacı var. Çünkü siyasetçilerin halkı yanlış bilgilendirdiği çok açık. DEM parti dışında siyasetçiler milliyetçi-kemalist bir bakış açısıyla toplumu yönlendiriyorlar. Ve bu demokratik bir sorundur: Aydınlanmamış bir halk basitçe yanıltılabilir ve gericiliğin (irrasyonelliğin) ve otoriter güçlerin tüm dünyada yükselişte olduğu bir çağda demokratik hazırlıktan kolaylıkla yoksun kalabilirler.

    İnsanların hakikatleri bilmesi gerekiyor: Demokrasi nedir, bilim nedir, siyasi etik nedir, neyin doğru neyin yanlış olduğu vb. Hem Kemalistler hem de İslamcılar hakikatleri kendi ideolojik görüşlerine göre yorumluyorlar. Basit bir örnek: Kürtlerin mücadelesini, Kürtler olmadan ya da Kürtlerin bakış açısı temsil edilmeden tartışmak. Bunu neredeyse her gün TV kanallarında izliyoruz.

    Bu, demir bir kafeste yaşadığımızı gösteriyor. Otoriter sistem her yerde kendini gösteriyor. Dolayısıyla şu: Gidilecek tek yol olarak Atatürk’ün öğretilerine bağlı kalırsak Türkiye asla demokrasi olamaz.

    Atatürkçülük yüz yıldır süregelen aşırı milliyetçi telkinlerden besleniyor. Performansı, etkili devlet propagandası yoluyla etkili beyin yıkamadan kaynaklanmaktadır. Kemalist propaganda, güçlü milliyetçi sloganlarla, Atatürk’ü geniş çapta överek ve süsleyerek düşüncelerimizi yönlendirmeye çabalıyor.

    İLETŞİMCİNİN MESAJINI HANGİ BİLGİ KAYNAĞINA DAYANDIRDIĞI, MESAJIN GÜVENİRLİĞİ BELİRLER

    Yalnızca bir tek bilgi kaynağına veya hakikatin tek bir versiyonuna erişiminiz varsa, buna nasıl inanmazsınız?

    Mekanizma basittir; psikolog ve Nobel ekonomi ödülü sahibi Daniel Kahneman konuyu şu şekilde özetliyor: «What You See is All There Is».[1] Yani ne görüyorsan, hepsi odur. Hakikatler karmaşık olabilir ama bizim versiyonumuz gerçekte gördüklerimiz veya deneyimlediklerimizle sınırlıdır.

    Kahneman tezini Türkiye özelinde yorumlayacak olursak; eğer tek bilgi kaynağınız Atatürkçü çizgide olan TV ise, o zaman Atatürkçü TV’ye inanırsınız çünkü hakkında hiçbir şey bilmediğiniz başka şeye inanamazsınız. Türklerin önemli bir kısmı için, kendi küçük çevrelerinin dışındaki dünyaya ilişkin en baskın bilgi kaynağı kesinlikle televizyondur.

    Türkiye’de yazılı medya, internet ya da kağıt her zaman tek yönlü olmuştur ve bu, Türk televizyonuna erişimi olmayan herkesin bile Kemalist propagandanın nasıl işlediğini anlamasını kolaylaştırmaktadır. Kahneman’ın tezini şu örnekle teyit edebiliriz; Halk TV’i açın (Tele1 veya başka kanallar da olabilir). Kürtlerin anayasanın ilk dört maddesinde değişiklik talebiyle ilgili siyasi tartışmaları dinleyin. Tüm katılımcıların aynı görüşü savunduğunu duyuyorsunuz. Katılımcılar, çoğunlukla CHP’ye yakın emekli generaller, amiraller, istihbaratçılar, büyükelçiler, akademisyenler, siyasetçiler, gazetecilerden oluşan, bilinçli olarak seçilmiş “uzmanlar” ekibidir. Bunlardan birbiriyle çelişen herhangi bir bilgi duymuyorsunuz. Başkalarıyla paylaştığınız veya başkaları için “gördüğünüz” herkesin aynı algı veya düşünceye sahip olduğunu görürsünüz.

    Kürtlerin anayasanın ilk dört maddesinde değişiklik yapma isteğinin kabul edilemez olduğunu ve reddedilmesi gerektiğini ve Kürtlerin Türk hukukuna ve egemenliğine saygısız bir şey talep ettiğini tüm tartışmacılardan mutlaka duydunuz, deği mi? Çünkü tartışmacıların görevi, Atatürk’ün ruhuna uygun olarak, diğerlerini (Kürtleri) Türklerle aynı haklardan mahrum bırakacak şekilde kendilerini ifade etmektir. Oysa demokratik ülkelerde bunun tam tersi bir ilke uygulanıyor: Kendinizi, başkalarını da aynısını yapma hakkından mahrum bırakacak şekilde ifade etmemelisiniz!

    Halk TV’den duyduklarınızın doğru olmadığına inanmanız için özel bir neden var mı? HAYIR. Görünen o ki, demokratik ülkelerdeki medyadan farkı Halk TV’nin hakikatlere aykırı bir hikaye anlatmasıdır. Tek bilgi kaynağı olarak bunu kullanan insanlar, birdenbire dünyayı tamamen yeni bir ışıkta göremez elbette. Aşırı milliyetçi ideolojiler arasında ideolojinin anlam kazanabilmesi için gerçekliğin inkar edilmesi yaygındır.

    O zaman tarafsız kaynaklar önem kazanıyor. Neyin propaganda edildiğini bilirseniz ve kemalizme eleştirel gözle bakarsanız biraz daha dik durursunuz. Belki o kadar kararlı duruyorsunuz ki, aynı fikirde olmadığınız tutum ve gündemlerle karşılaştığınızda daha kolay misilleme yapıyor ve sesinizi yükseltiyorsunuz?

    Şunu hatırlamak önemlidir: Otoriter ve totaliter siyasi rejimlerin yükselişini karakterize eden şey, kendini ifade etme fırsatının, ya şiddet tehdidiyle ya da platformun kaldırılması yoluyla sistematik olarak ortadan kaldırılmasıdır. İnsanların kendilerini ifade etmelerine izin verilmemesi yönündeki herhangi bir talep, bu tür rejimleri tam olarak karakterize eden bir düzeltmenin tohumlarını içinde taşır. Sonuçta Türkiye’de Kemalizm, Almanya’da Nasyonal Sosyalizm, Sovyetler Birliği’nde Stalinizm, tartışmaları kazandıkları için değil, onları ortadan kaldırdıkları için galip geldi.

    100 yıldır Kemalizm kendisini derinden trajik bir duruma soktu; etkileri gelecek kuşaklara da yansıdı. Bu konuda şöyle bir atasözü vardır: “Hakikatleri inkar ederek, yalan söyleyerek dünyada çok yol kat edebilirsiniz ama geri dönüş yolunu bulamazsınız.”

    Yalana karşı tek çare hakikat ve doğru bilgidir; ama hakikat ve bilgi bastırıldığında kazanan yalan olur. Böyle bir durumda hepimiz savunmasız kalırız.

    Kemalizm var oldukça Türkiye’nin demokratikleşme tartışmasına karşı tanrılar bile boşuna savaşıyor. Yinede her zaman umut vardır.

    Mustafa Kemal ve haleflerinin yürüttüğü acımasız politikaları değiştirmek için ne yapılabilir? Geçmişi eleştirmeli, geleceği ise yapıcı yapmalıyız. Kemalistlerin nihai hedefinin Türkiye’yi saf bir etnik Türk ırkı haline getirmek olduğunu düşünmek saf romantizmdir.

    Yapıcı düşünmek yeni fikirler üretirken, Kemalizm otoriter eskiyi geri dönüştürüyor. Yani 1930’ların temellerine dönüş! Ya da Anadolu medeniyetinin yapı-söküme uğraması.

    Atatürk Kürtleri bir halk olarak inkar etti. Kürtlerin inkar edilmesi, temsil ettikleri her şeyin topyekün yok edilmesini ve değersizleştirilmesini amaçlayan bir başa çıkma stratejisidir. Yani Kürtlerin halk olarak tanınma talebi, kemalistlerin hoşnutsuzluğunu, hoşgörüsüzlüğünü, tiksintisini, hatta küçümsemelerini, nefretlerini harekete geçiriyor.

    Anladığım kadarıyla dikilmiş düğmeler ve cam boncuklar artık çekici değil. Tarih, eninde sonunda kemalist devletin egemen sınıfı hakkındaki hükmünü verecektir.

    EĞER CHP SOSYAL DEMOKRAT OLMAYI SEÇERSE KEMALİZMDEN VAZGEÇMELİ

    Sosyal demokrat CHP, Kemalizmi hatırlatabilecek her şeyden kurtulabilecek mi? Avrupa’da faşizmi savunan hiçbir sosyal demokrat parti bilmiyorum, yoktur. Kemalizm Türkiye dışında Franco-faşizmi ile eş tutuluyor. İspanya parlamentosu Franco’nun faşist yönetimini kınadı, demokrasiye geçti, AB’ye üye oldu ve diktatör Franco’nun naaşını Valle de los Caídos onur yerinden aile mezarlığına taşıdı.1974 yılında askeri cuntayı deviren Yunanistan, aynı zamanda diktatörlüğü de kınayarak demokrasiyi inşa etti ve AB’ye katıldı. Bu bağlamda Portekiz’in de İspanya ve Yunanistan ile aynı yolu izlediğini belirtmek gerekir.

    Bu ülkelerin rejimleriyle Atatürk rejimi arasında birçok ortak referans noktası vardı. Bu ülkelerin askeri diktatörlüklerinde olduğu gibi Atatürk’ün de askeri geçmişe sahip olmasıdır. Atatürk, sivil toplumu askeri zihniyetle yönetti. Atatürk, iktidarı boyunca muhalefeti yok etmek veya kendi iradesini onlara dayatmak amacıyla askeri mantığı ve silah gücünü kullanmıştır. Gücün merkezileştirilmesi, yani tüm gücü kendi elinde toplaması bir komuta yönetimi mantığıdır. Gücün merkezileşmesiyle birlikte Atatürk, Kürtlere yönelik baskıyı artırdı ve bu da Kürtlerin Atatürk’e olan nefretini artırdı.

    NORVEÇ ÖRNEĞİ

    Demokratikleşmeyi savunan bir parti Atatürk’ün eylemlerini ve duruşunu haklı gösterebilir mi? Hükümet konumundaki CHP, Atatürk ve haleflerinin gurur duyduğu Türk hakim etnik milliyetçi anlayışından vazgeçebilecek mi? Örneğin Norveç 1980’li yıllarda anayasasına ülkenin Norveçlilerden ve Samilerden (Laponlar) oluştuğunu belirten bir madde ekledi. Resmi olarak 35 bin nüfusa sahip olan Samiler, Norveç’in yerli halkıdır. Sami dili Norveççe’nin yanı sıra resmi dildir. Samilerin çoğunlukta olduğu beş belediyede Sami dili birinci resmi dildir. CHP, Türkiye’deki Kürtler için Norveç örneğini tanıyabilir mi? Bu CHP için belki en önemli demokrasi sınavı olmalı.

    Mevcut hükümet komşu ülkelerle ilişkilerde yayılmacı bir politika izliyor. CHP, Erdoğan hükümetinin yayılmacı politikasını devam ettirecek mi, yoksa kınayacak mı? En önemlisi; İktidardaki CHP, Atatürk’ün bizzat uygulamaya koyduğu inkar ve zorunlu asimilasyon politikasından tamamen vazgeçecek mi? Asimilasyon, çağımızda en ırkçı deney olarak algılanıyor. Yoksa partinin söyleminde önümüzdeki yıllarda Atatürk milliyetçiliği hakim olmaya devam mı edecek? Ve belki de bir o kadar önemli soru; CHP hükümetinin selefleri gibi Kürt siyasal hareketinin varoluş mücadelesini terör olarak tanımlamaya devam edip etmeyeceğini bilmek de cazip geliyor?

    CHP ülkeyi hâlâ Atatürk’le özdeşleştiriyor. CHP’nin yeniden düşünmesi gerekiyor. Kürtler için Atatürk hiçbir zaman Türkleri ve Kürtleri birleştirebilecek bir simge olmadı ve olmayacak! Atatürk’ün inkar ve zorla asimilasyon anlayışı Kürt halkı arasında hiçbir zaman destek ve saygı görmedi. O, katı güç kullanarak ve bunu “Türkiye Türklerindir”, “Ne mutlu Türküm diyene” “Vatandaş türkçe konuş” gibi ırkçı propagandalarla birleştirerek ülkenin kontrolünü elinde tuttu.

    Pek çok kişi Atatürk’ün totaliter olmasına gözlerini kapattı ya da ülkenin bu kadar güçlü bir lidere sahip olmasının gerekli olduğunu düşündü. Bu şaşırtıcı değil. Bahane uydurmak Türkiye’de yaygın bir kültür haline geldi. Atatürk eşi benzeri olmayan bir kişisel kültün nesnesi haline getirildi. Pek çok yere, okullara, üniversitelere, caddelere, limanlara, spor sahalarına, köprülere, havaalanlarına onun adı verilmiştir. Bu girişim Kürtlerin gözüne sopa sokmakla aynı şey değil mi?


    Mehmed S. Kaya kimdir?

    Bingöl’ün Solhan ilçesinin Keşkon mezrası doğumludur. Lillehammer Inland Norveç Üniversitesi’nde sosyoloji profesörüdür. ‘The Zaza Kurds of Turkey’ kitabının yazarıdır.

    KAYNAKÇA

    Daniel Kahneman: Thinking, Fast and Slow, Penguin Books Ltd, 2012.

    Kaynak: Artı Gerçek
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • İstiklal Mahkemeleri ve Pontos Rumları

    İstiklal Mahkemeleri ve Pontos Rumları


    Tamer ÇİLİNGİR*


    İstiklal Mahkemelerinin kuruluş amacı düzenli ordunun kurulmasını ve yaşamasını sağlamak için asker kaçakları sorununu çözmekti. Kısa süre sonra ise mahkemelerin yetkileri vatana ihanet, casusluk, ayaklanma gibi maddeleri de kapsayacak şekilde genişletildi.

    Aybars’a göre 1920-1922 yılları arasında 59 bin 164 sanık birinci dönem İstiklal mahkemelerinde yargılanmış, bu sanıklardan 11 bin 744 sanık aklanmış, 4 bin 168 sanık çeşitli hapis cezalarına çarptırılmıştır. 1920 yılı ocak ayından 1922 Temmuz ayına kadar geçen sürede çeşitli istiklal mahkemelerince verilen idam kararı 1054’tür.

    Sürekli bu mahkemelerin adalet dağıttığından dem vuran ve çok az insanın idam edildiğini söyleyen doktora tezini İstiklal mahkemeleri üzerine yapan Ergün Aybars’ın yaptığı bu hesaba göre geride kalan 42 bin 198 sanığa ne olmuştur?
    Bilmiyoruz!

    300.000 KAÇAK ASKER
    1918 yılında Mondros Mütarekesini imzalayarak 1.Dünya Savaşının mağlubu olan Osmanlı zaten bu mütareke sonucu ordularını dağıtıp silahlarını teslim etmeyi kabul eder.

    Öte yandan savaşın galipleri açısından geride kalan Osmanlı topraklarında nasıl bir yönetim olacağına dair bir fikir yoktur.

    Rusya’da 1917’de gerçekleşen Bolşevik devrim hem Avrupa’da hem de dünyadaki diğer kapitalist ülkelerin politikalarını yeniden gözden geçirmelerine sebep olur. Osmanlı da bu durumun farkındadır ve Mondros’ta altına imza atmasına rağmen silah bırakmak yerine geride kalan Hristiyan Rumları sürgün ederek ya da yok ederek tüm nüfusu Müslüman olan bir devlet olarak varlığını sürdürmek niyetindedir. Ancak halk savaşmak istemektedir, 1918 yılında Türk ordusunun asker kaçağı sayısı 300 bin idi.

    EVİNİN YAKILMASI VE AİLESİNİN SÜRGÜN EDİLMESİNE

    Diğer İstiklal Mahkemeleri gibi Amasya İstiklal Mahkemesi de binlerce asker kaçağının evinin yakılıp ailesinin sürgün edilmesine karar verdi. Değnekle darp, pranga-bend ve kelepçe-bend en çok verilen cezalardandı.

    Mecliste yapılan bazı görüşmelerde ev yakma cezaları eleştirilince bu cezanın yerini ‘suçun tekrarlanması durumunda idamına karar verilmesine’ dönüştürüldü.
    Böylece asker kaçakları zorla yeniden silah altına alınıyor ve köy baskınlarında, kilise yakmalarda, cinayetlerde en öne sürülüyorlardı.

    PONTOS’TA İSTİKLAL MAHKEMELERİ

    Pontos’ta kurulan İstiklal Mahkemeleri değişik tarihlerde değişik adlarla anılmıştır. Sivas İstiklal Mahkemesi, Samsun İstiklal Mahkemesi adlarıyla anılsalar da çalışma alanı Amasya’da olduğu için bu iki mahkemenin adı birçok belgede Amasya İstiklal Mahkemeleri olarak geçer. Samsun İstiklal Mahkemesi Pontos Rum Ayaklanması’na katıldıkları gerekçesiyle 485 kişiyi ölüm cezasıyla cezalandırmıştır.

    Ankara İstiklal Mahkemesi tarafından haklarında ölüm cezası verilenlerin 28’i Rum ve Ermeni’dir.

    MERZİFON KOLEJİ DAVASI

    Merzifon Koleji Pontos Rum Soykırımını savunanlar açısından en çok dile getirilen bir okuldur. O tarihte dünyada eşi benzeri olmayan dört dilde eğitimin yapıldığı, kütüphanelerinden botanik bahçelerine ve laboratuvarlarına kadar modern bu okulun öğretmenleri, öğrencileri İstiklal mahkemesi kararlarıyla idam edilirler.

    İSTİKLAL MAHKEMESİ KARARI
    Icab-ı keyfiyet bi’l-müzakere: Memalik-i devlet-i aliyeden bir kıtayı Pontus namı altında ayırarak hükûmet teşkili maksadıyla teşkil eden Pontus cemiyetlerinden Merzifon’da Amerikan Koleji’nde tesis edilen şubenin reisi Kuyumcuoğlu Teoharidis, azadan Çakalof Grigori, Haralambos Yuvanaki, Yorgi Lambryanos, Anastas Simonaki ve Simon Ananyadi ve Protestan Vaizi Yakof oğlu Pavlosi, Bıçakçıoğulları’ndan Kosti oğlu Anisti ve Nazar oğlu Ru- pen, Artin oğlu Ardaşes, İstefan oğlu Artin, Ohan oğlu Mihran nam eşhas- dan Teoharidis, Çakalof, Haralambos, Yorgi, Anastas, Simon ve Vaiz Pavlos’un marrü’z-zikr Pontus Cemiyetini teşkil ile talebelere âmal-i Yunaniye’yi talim ve hükûmetin mevcudiyetine kasd etmek üzere çeteler teşkil eyledikleri ve bunlardan Vaiz Pavlos’un mezkûr mektebin Türkçe muallimi Zeki Efendi’nin katlinde dahi medhaldar olduğu ol babdaki evrak-ı tahkikiye mündericatı ve Pontus Kulübü derununda zühur eden risaleler ve zabıtnameler hulasası ve elde edilen mektuplar mealinden anlaşılmakla merkumûndan derece-i cürmlerine nazaran Teoharidis, Haralambos, Yorgi, Anastas, Simon ve Vaiz Pavlos’un sal- ben idamlarına ve Çakalof’un dahi on beş sene müddetle küreğe vazına ve müddet-i mahkûmiyetini Malatya Hapishanesinde ikmaline ve diğeri Anesti, Rupen, Ardaşes ve Artin ve Mihran’ın dahi şüpheli eşhasdan olmak itibariyle seferberlik hitamına değin Bitlis Hapishanesinde tevkiflerine ve diğer maznunun aleyhim vadi-i firarda bulunan Statirapulos ve Kazancı oğlu ve Mimo oğlu ve Sinoblu Avirinos ve Tohomof ve Boyacıoğlu Santral Sigor Zigorido, Yuvanis Kantarcıoğlu, Yani Dimitriyadis. Anastas Tarakçıoğlu ve Aslen İnebolulu Papadapolus, Bestekar Serinidis, İstadyadisi ve Saramasi, Pembepen- dis, Savas Teodaridis, Ayakimidis’in dahi merkumûnun efalinde müşarik ve medhaldar bulundukları kezalik esbabı ve delail-i mezkûre ile sabit olduğundan bunlarında idamlarına ve bilcümle emval ve emlaklerinin müsaderesine vicahen ve gıyaben bi’l-ittifak karar verilmiştir.

    12 Eylül 337
    Aza (Sinop) Aza (Bursa) Reis (Canik Mebusu) (1921)

    PONTUS CEMİYETİ MERKEZ UMUMİYESİ DAVASI

    Nikos Kapetanidis (Rize 1889, Amasya 1921) Pontoslu Rum gazeteci ve gazete yayıncısı. Nikos Kapetanidis Pontos’un ünlü isimlerinden biriydi.

    Trabzon’da bir Rum okulunu okuduktan sonra yine Trabzon’daki Trabzon kolejine devam etti. 1910 ile 1911 yıllarında yayıncı arkadaşı Philos Ktenidis’in dergisi ‘Epitheorisi’ de yazarlık yaptı. Sonra kendisinin kurduğu Epochi gazetesiyle eğitim sorunlarını, özellikle Rumca eğitim veren yerel okulları dile getiren araştırma ve yazılar yayımladı. Rumca eğitimin Patrikhane ve dini otoriteler tarafından kontrol edilmesine karşı çıktı.

    Bunların yanı sıra Pontos’ta resmi devlet görevlilerinin vahşeti ve sivillere yönelik katliamlarla ilgili yazılar yayımladı. Katliamları yapanların isimlerini mevkilerini de anlatıyordu yazılarında.

    20 Mart 1920 tarihinde onunla görüşen Topal Osman Rumlara yapılanları yazmamasını istedi, tehdit etti. Ama Nikos Kapetanidis gerçekleri yazmaya devam etti.

    5 Mart 1921’de Epochi gazetesinin son sayısı yayınlandı. 10 Mart 1921 günü evinde K. Konstantinidis tarafından yazılan bir mektup bulunduğu iddiasıyla göz altına alındı ve İstiklal Mahkemesi’ne çıkarıldı.

    Diğer 68 Pontoslu yurtseverle birlikte idamına hükmedildi.

    İSTİKLAL MAHKEMESİ KARARI
    İcab-ı keyfiyet müzakere olunduğunda: Mütarekeden sonra Rum nüfusunun teksiri zımnında Rusya’dan ve diğer yerlerden birçok Rum muhacirini celb ve öteden beri derceyledikleri meblağ-i külliye mukabilinde silah ve cephane tedarik ile çeteler teşkil ve teçhiz ve bir reis ile iki azadan mürekkep bir heyet tarafından idare edilen her köy ve kasabanın nüfus miktarına göre Hazreti İsa millet ve vatanı namına muhalefet edenler hakkında hüküm vermek üzere bir reis ve dört azadan mürekkep gizli mahkemeler teşkil ve yirmi yaşından yukarı kişileri silah tedarikine mecbur tutup fakir olanların silahlarını dahi metropolit hanelerce temin ve Rum milliyetçiliğinin canlandırılması ve milli menfaatlerin tüm savunma araçlarını hazırlayarak hükümetin kuvvetli olduğu zaman ve yerlerde sakin davranıp fırsat oluştuğunda zaten hazır bulunan teşkilatla derhal faaliyete geçerek Osmanlı Devleti’nden – Zonguldak’tan Batum’a kadar olan sahili ve Trabzon, Ordu, Giresun, Canik, Sinop, Zonguldak, Tokat, Amasya, Çorum, Yozgat ve Sivas’ı içeren – bir bölgeyi siyasi, mali ve fiili teşkilatla “Pontus” adı altında bir cumhuriyet kurma maksadıyla Paris’te Serpante Sokağı’nda 38 numarada tesis ettikleri Pontus Cemiyeti Merkez Umumiyesi’nin merkezi olmak üzere başlangıçta İstanbul’da Galata’da Büyükhan’da ve daha sonra Trabzon’da ve çeşitli yerlerde teşkilat kurarak faaliyete geçtikleri anlaşılan Pontus Komitesi’nin Trabzon Heyet-i Merkeziyesiyle Giresun ve Ordu şubelerinin merkezi ve idare heyeti ve icra heyetinden ve üyelerinden ve faaliyetlerinden bulundukları evrak-ı tahkikiye mündericatıyla hane ve mağazaları ve metropolit hanelerde zuhur eden evrak ve saik ve Paris ve İstanbul’daki merkez umumilerle vuku bulup elde edilen muhaberat dosyalarından ve kendilerinin ikrar-ı müevvellerinden ve hükümet-i mülkiye ve cihet-i askeriyenin tahkikatından ve Giresun Rum Cemaati Ruhani Reisi Vekili Papaz Yakobi ve Meclis-i Cismani Reis Vekili Panosi oğlu Hacı Todor ve refikasının şehadatından ve Samsun Pontus Heyet-i Merkeziyesiyle vuku bulan muhaberelerinden müsteban olan maznunun aleyhimden mevkuf bulunan Trabzon Mebus-ı esbakı ve Trabzon Pontus Heyet-i Merkeziyesi murahhası ve vekil-i siyasisi Kokıriogulları’ndan Yani oğlu Matyos ve müskirat fabrikatörü Akriditiogulları’ndan Yorgi oğlu Aleksi, Epohi gazetesi sahibi Kapudanidiogulları’ndan Lambo oğlu Nikos ve Giresun tüccarlarından Kakulidiogulları’ndan Todor oğlu Yorgi, metropolid katibi Sürmeliogulları’ndan Kaptan Yani oğlu İspir, tüccardan Sürmeliogulları’ndan Kaptan Yani oğlu Yordan, tüccardan Atmacidiogulları’ndan Kosti oğlu Yanko, tüccardan Kılınçoğulları’ndan Pavril oğlu Yorgi, Ordulu Avram Tokadlidis, Hacı Korkor oğlu Paminonda’nın vicahen ve Trabzon metropolidi Hrisantos ve Giresun metropolidi Lavrandiyos, Giresunlu Kaptan Yorgi oğlu Kostantin, Teofidos Aristedos, tüccardan Mavridiogulları’ndan Mihail, Mavridiogulları’ndan Polyodyos, Hacı Lefteryadi Haralambo, Delikari Aristidi, Atmacidi Kosti, Destebaşı oğlu Lazari, Yasotiti Nikola, Yasotiti Leonida, Atmacidi Sava, Mihail oğlu Yorgi, Galoroplos Yorgi, Papas Ayvalıklı Yuvakim, Testeryadis Yanko, Emruz oğlu Todor, Ordu Metropolidi İlyadis Polikaryus, Doktor Tirebolulu Haralambo, Ordu Bank-ı Osmani sabık direktörü Şekeryadis, Dimistoklis Yasfiyadis, Makridis Pavli, metropolit vekili Papaz Papatodor mahdumu Kosti, Doktor Mihalaki Galitos’un gıyaben idamlarına ve işbu gıyaben idama mahkum olanların emval ve emlaklerinin müsaderesine ve diğer maznu-nun aleyhim Giresunlu Keşişoğulları’ndan Panayot oğlu Yanko ve Bakkalzaroyadisogulları’ndan Dimitri oğlu Korkor ve Nakadkusogulları’ndan Yorgi oğlu Aleksi’nin on beş sene müddetle Bitlis Hapishanesinde küreğe konulmalarına ve Giresunlu Tosunoğulları’ndan Haralambos oğlu Papaz Nikola, Muhtar Uzunyorogulları’ndan Simon oğlu Panayot, Terziromanogulları’ndan Yani oğlu Yorika ve Afandulogulları’ndan Sava oğlu Kosti ve Ordulu Doktor Tanasaki ve Ordu sabık reji muhasebecisi Çilingir oğlu Aleko’nun dahi şüpheli kişilerden olmaları dolayısıyla seferberlik hitamına kadar Muş Hapishanesinde tevkiflerine ve el-yevm Trabzon’da bulunduğu anlaşılan Vasiliyus Yovanidis ve Giresun’da oldukları anlaşılan Delekof Hacı Vasil, Kılınçoğulları’ndan Lefter oğlu Yorgi, Haralambo Papadoplu, Papadoplu Apaminonda, Makridi Nikola, Makridi Yanko, Arslan oğlu Borika veledi Sava, Hacı Lefter oğlu Panayot, Çavuş oğlu Hacı Sava, Kunduracı Anesti ve Ordu’da bulundukları anlaşılan Hacı Korkor oğlu Platon ve Çomidi Lamto’nun dahi celblerine vicahen ve gıyaben ve müttefikan karar verilip tefhim kılındı. 28 Eylül 337

    Aza (Sinop) Aza (Bursa) Reis (Canik Mebusu) (1921)

    Pontos’taki İstiklal mahkemelerine ilişkin TBMM tarafından yayınlanan son belgeler birbirini tekrar eden sayfalarla doludur. Bunun yanı sıra birçok kararın bu belgelerde yer almadığı şüphesi uyandırmaktadır.

    Ancak Pontos’ta 1919-1923 yılları arasında Rumlara yönelik işlenen suçlara dair TBMM Gizli Celse Tutanakları başta olmak üzere birçok resmi tarih kayıtları belgelerle doludur.

    whatsapp-image-2024-09-20-at-20-31-38.jpeg

    whatsapp-image-2024-09-20-at-20-31-39.jpeg


    *Araştırmacı, Pontos Gerçeği kitabının yazarı

    Kaynak: Artı Gerçek
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Güç ve karşı-güç

    Güç ve karşı-güç


    Makalede, Mustafa Kemal’in 1923-1924’te kaba güce dayalı uygulamaya koyduğu cumhuriyetin tartışmalı temel ilkelerinin, 2024’te yeniden tartışıldığına dikkat çekiliyor. Bu ilkeler Kürtler tarafından hoşgörü ötesi kötülük olarak algılanırken, çoğu Türk için bunlar onur olarak kabul edilir. Bu bölünme, ülkenin yalnızca kaba güç üzerine inşa edilmiş tasarımının bir sonucudur.

    Michel Foucault’nun dediği gibi, gücün temel olarak kaba kuvvete dayalı değil, insan zihnine ve onu değiştirme becerisine bağlı olduğudur. Düşünme şeklimiz tıpkı Gramsci’nin hegemonya kavramında olduğu gibi belirleyicidir. Mesela gerçek seçenekler olsaydı çoğu insanın milliyetçiliği/Kemalizmi tercih edeceğini düşünmüyorum ama alternatifleri de yoktu.

    Ayrıca Türkiye’deki insanlara “Türkün Türk’ten başka dostu yoktur” propagandası yapıldı. “Avrupa Birliği dahil diğer tüm siyasi sistemlerin bizim gerçekliğimize uymadığı” söylendi. Örneğin Süleyman Demirel’in söylediği, “Başkalarının elbisesi bize bol geliyor”. Aynı zamanda Kürtler neden bir sisteme isyan etsin eğer sistem onları da kapsıyor ve onlar için de çalışıyorsa? Başka bir deyişle güç temeldir ve insanların başkalarının değer ve çıkarlarını kendilerinin kuralları gibi kabul etmeleri yoluyla zihinlerinde var olan bir şeydir.

    Ancak aynı zamanda, gücün olduğu yerde karşıt güç de vardır. Gücün kökleri devletin kurumlarındadır, ancak toplumda diğer çıkar ve değerler aracılığıyla etkileşime giren karşı-güç de vardır. Toplumsal değişimleri yönlendiren şey, güç (iktidar) ile karşı-güç (muhalifler) arasındaki bu dinamiktir.

    GÜÇ KAYNAĞI VEYA GÜCÜN ÖZÜ NE?

    Neden birçok kişi Kemalizm’i hala tek kurtuluş yolu olarak görüyor? Muhtemelen esas olan Kemalizm’de yatan güç yüzünden değil, gücü kullanma şeklindendir. Çoğu Kemalist taraftar devlet gücünün nasıl işlemesi gerektiğini düşünüyor. Yani, devlet gücünün, Mustafa Kemal’in döneminde olduğu gibi toplumsal yaşamın tamamı üzerinde acımasızca işlemesi gerektiğini düşünüyorlar.

    Başka bir deyişle, Mustafa Kemal’in kutsadığı devletin ve yine onun yücelttiği etnik Türkler tarafından kontrol edilmesi, en önemli siyasi kararlarda tek söz sahibi olması ve onun döneminde olduğu gibi özel alan üzerinde de tam kontrol sahibi olmasıyla ilgili. Mustafa Kemal, böylelikle devlet gücü ile etnik Türk kimliği arasında yakın bir bağ kurdu. Yani Türklerin devleti kendilerine ait kılmasını sağladı, diğerleri ise dışlandı.

    Kemalizm’e tarihsel açıdan daha yakından bakıldığında bilinen net bir ilişki ortaya çıkıyor: Kaba ve katı güç kullanımı ile Kürtlere yönelik topyekün inkar ve baskı arasında yakın bir bağlantı var. Kürtlere yönelik bu tür cezalandırmalar özellikle şiddet içeren şekilde ve acımasızdı; Mustafa Kemal, demokrasiyle ve insan haklarıyla uyumlu olanın çok ötesinde bir şey arıyordu. İnsanları varlıklarını inkar etmek ile yaşadıkları yerleri terk etmek arasında seçim yapmaya zorlayan acımasız istismar, sadece dehşet verici değil; aynı zamanda cezanın, gücün nasıl çalıştığını teyit eden halka açık bir ritüel olması gerektiğini de söylüyor.

    Kemalizm’den miras kalan bu tartışmasız düşünce tarzı ve uygulama, toplumun nesilden nesile övünerek aktardığı ve bizim de bunu olduğu gibi kabul etmemiz gerektiği dayatmasıyla hala toplumun bazı kesimlerinde hakim. Bu, totaliter bir kötülüğün toplumun ruhunun ne kadar derinlerine kök saldığını gösteriyor.

    KEMALİZM GERÇEKLERLE YÜZLEŞTİĞİNDE

    Bugünkü tartışmayla örneklendiğinde, Kemalizm’in zorlayıcı gücünün hâlâ toplumun temel direklerini oluşturduğu ortaya çıkıyor. Mustafa Kemal kendine özgü ulus inşasıyla tekçi bireyler ve toplum (monizm) yarattı. Monizm, toplumdaki çeşitliliğin tek bir maddeye veya tek bir temel ilkeye dayalı olarak açıklanmasıdır. Çoğulculuğa karşı çıkıyor. Bu aynı zamanda Türk siyasi tartışmalarının da karakteristik özelliğidir. Anayasanın ilk dört maddesiyle ilgili tartışma bunu gösteriyor.

    Birkaç gün önce HÜDA-PAR lideri anayasanın dördüncü maddesine karşı olduğunu açıkladı. Açıklama, Halk TV’de CHP’li, İyi Partili, Demokrat Partili siyasetçiler ve kanalın sözde siyasi yorumcularından oluşan panelde tartışıldı. Panelistler arka arkaya HÜDA-PAR’a sert eleştiriler yönelttiler. Bunların tamamı açıklamaya şiddetle karşı çıktılar ve ilgili maddenin değiştirilebileceği yönündeki talebi reddettiler –Maddelerin değiştirilmesi dahi teklif edilemez – çok tanıdık bir tekrar – ortak görüşleri idi.

    HÜDA-PAR’ın açıklamasıyla ilgili pek çok yorum ve analizi diğer televizyon kanallarından da takip ettim. Bütün yorumlar tek boyutluydu. Bu maddelerin Kürtler için ne anlama geldiğini, bu maddelerden dolayı Kürtlerin ne gibi acılar çektiği vs. tartışılmadı. Maddeleri sorunsallaştırmak hala bir tabudur. Yorumcuların tek bir amacı vardı: Maddelerin değiştirilmesi yönündeki her türlü talebi kınamak. Ve değişim isteği suçla aynı şey gibi algılanıyordu. Çünkü maddelerin içeriği Kürtler tarafından kendi kimliklerinin inkarına zemin olarak görülüyor. Katılımcılar bu maddelerin normal demokratik standartlara göre ne anlama geldiğini tartışmaktan kaçındılar.

    Dört maddenin yeniden tanımlanamayacağını iddia etmek diktatör (totaliter) görüşün ifadesidir. Bu, halkın bunu değiştirme hakkının olmadığını söylemekle aynı şeydir. Azınlıkların hukuki güvenliğini ve temel insan haklarını korumayan, sağlamayan maddeler neden değiştirilmesin?

    Türk milliyetçileri milli hassasiyetler dedikleri şeyi her bağlamda olduğu gibi bu tartışmada da tekrarlıyorlar. Bu bağlamda Türk olmayan azınlıklar üzerindeki Türk hakimiyetinin öneminin altını çiziyorlar. O halde şu soruyu sormak doğaldır: Çoğunluğun azınlıklara eziyet etmekten duyduğu mutluluk, azınlıklara acı çektirmekten daha mı önemli?

    Milliyetçilerin hassasiyetten kastettikleri, Kürt siyasetçilerle bir arada görülmemek, Kürt faaliyetlerine katılmamak, onlara dayanışma göstermemek, Kürtler hakkında olumlu sözler söylememek, onların haklarını savunmamak, Kürtçe olan her şeye net bir şekilde mesafe koymaktır.

    KEMALİSTLER ATATÜRK İLKELERİNİ AYET GİBİ OKURLAR

    Sosyal demokrat bir parti olmak isteyen CHP bile demokrasiyi çoğunluk yönetimi olarak tanımlıyor, bu da etnik Türklerin öncüllerine dayalı yönetim şeklinin değiştirilmemesi gerektiği anlamına geliyor. Böyle bir tanımın sorunu, örneğin Türkiye’de çoğunluğun, Kürt azınlığın demokratik haklarını elde edemeyeceğine karar vermesidir. Böyle bir durumda (şu anda öyle) ülke kendisine demokratik diyemez, çünkü Kürtler Türklerle eşit haklara ve fırsatlara sahip değildir.

    Anayasanın ilgili maddelerinin değiştirilmesine yönelik Kemalist muhalefet, Hannah Arendt’in, kötülüğün sisteme nasıl itaat veya inanç kılığına girdiğine dair görüşünü hatırlatıyor: Nazi döneminde körü körüne veya itaatkar bir şekilde “işlerini yapan memurlar” ortaya çıktı.[1] Kemalistler Atatürk ilkelerini Allah’ın ayetleri gibi okurlar. Bir halka yapılan kötülük aynı zamanda o halkta direnişi seferber etme hakkını da verir.

    Anayasa toplumun ihtiyaçlarını bir bütün olarak karşılamıyorsa elbette tartışılmalıdır. Anayasanın ülke gerçeklerine uygun olması lazım. Kürtler de burada yaşıyor.

    İyi işleyen bir demokraside tartışmalı maddelerin değişmesi, özgür basının, bağımsız mahkemelerin ve aktif bir sivil toplumun olduğu bir toplumda, sansürsüz toplumsal tartışmalara dayanarak yapılır ve karara bağlanır. Bu, çoğunluğun hakimiyeti karşısında azınlıkların haklarının korunmasını içerir.

    Demokrasinin sağlıklı işleyebilmesi için anayasanın ortak değer temelli olarak algılanması gerekmektedir. Şimdiye kadar olduğu gibi yalnızca egemen grubun çıkarlarına hizmet ettiği için toplumda çatışmalara neden oldu. Bir toplum yalnızca bireylerden ya da tek bir etnik gruptan oluşmaz; aynı zamanda farklı çıkarlara sahip, farklı güç ve etki fırsatlarına sahip farklı türde gruplardan da oluşur. Bu tür gruplar örneğin cinsiyete, dine, etnik kökene veya coğrafi bağlılığa dayanabilir. Herkes için fırsat eşitliğine katkıda bulunacak haklara sahip olmak önemli bir demokratik ilkedir.

    FEDERAL SİSTEM TALEBİ DEMOKRATİK BİR HAKTIR

    HÜDA-PAR’a yönelik bir başka itiraz noktası ise bu partinin Türkiye’nin devlet çerçevesi içinde Kürtler için federal bir sistemin kamuoyunda tartışılması arzusu programına alması idi. Panelistler böyle bir iddianın ortaya atılmasının kabul edilemez olduğu izlenimini veriyordu. HÜDA-PAR’ın federal sistemi tartışmaya davet etmesi, etnik çatışmanın var olması ve partinin destekçileri adına savunduğu bir çözüm olmasından kaynaklanıyor elbette.

    Kürtler, genel olarak Kemalistleri tam da bu ülkenin nüfusunun tek tip bir grup olduğu fikrini idealleştirdikleri için eleştiriyorlar. HÜDA-PAR’ın talebi veya dileği tümüyle demokratik standartlara uygundur. Federal düzenleme talep etmek, kim talep ederse etsin, demokratik bir haktır. Demokratik toplumlarda partiler kendi ülkeleri için federal bir sistem önerdikleri takdirde eleştirilmezler.

    Trajik ama şaşırtıcı olmayan bir gerçek, Kemalist panelistlerin HÜDA-PAR’ın Kürt sorununa yönelik federal çözümüne karşı demokratik bir alternatifleri yoktu. İzlenimim, günümüzün Kemalistleri arasında 1919’daki Mustafa Kemal’in kandırmaca konseptinden farklı olmayan yeni bir tür Kürt kandırmacası saklı olduğu yönünde.

    Panelistlerin görüşlerinin Kemalist ideolojiye dayandığı çok açık. Bunlar net totaliter mesajlardı! Demokrasiyi tehdit eden tam da bu görüş değil mi? Yoksa buna çoğunluğun zulmü mü diyelim? Ancak bu ülkede kendilerini Türk olarak tanımlamayan başka gruplar da yaşıyor. Anayasanın ilk dört maddesi Türk milliyetçi değerlerine dayalı değil mi? Bu dört madde etnik kökene dayalı olarak güçlü bir Türk kimlik tanımı dile getirmiyor mu? Bunlar günümüzün Kemalistleri, ama 1930’ların görüşlerinin beyinlerini yıkamalarına şaşmamak gerek. Bu Kemal’in gücünün alenen kanıtı mıydı?

    2. MADDE SORUN YARATIYOR

    Cumhuriyetin niteliklerini sayan 2. madde Kürtler açısından ciddi sorunlar içeriyor. Örneğin Atatürk milliyetçiliğine bağlılık ilkesi, Ayrıca Türk ve Türklük terimlerinin tanımı: “Hiçbir düşünce ve mülahazanın Türk millî menfaatlerinin, Türk varlığının Devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının, Türklüğün tarihi ve manevi değerlerinin, Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkilapları ve medeniyetçiliğinin karşısında koruma göremeyeceği”. Kürtler bu formüllere öteden beri karşı çıkmışlar. Hatta birçok kez isyan bile ettiler. Türkler ve Kürtler arasındaki sorunların kaynağı da yeni kurulan cumhuriyetteki güç dengesinin bu çarpık dağılımıdır.

    Diğer yandan Kürtlerin demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti ilkelerine karşı olduklarını sanmıyorum. Ancak bu sosyal yapılar Türkiye’de mevcut değil, olmadı da, en azından Kemal’in döneminde yoktu. Cumhuriyetin ana fikirlerinden biri farklılıklar yerine birliği dayatma prensibi demokratik degil. Kürtler ayrıca Atatürk ilkelerinin ayrıştırıcı olduğuna inanırlar.

    Özetle, güç, yine Mustafa Kemal’in 1923’teki cumhuriyet planına gönderme yapan anayasanın ilk dört maddesinin arkasındaki stratejide yatmaktadır. Burada Kürtlerin özyönetim hayali Kemal tarafından reddedilmişti. Maddeler Kürtleri kapsamadigi için, Kürtler, Kemal ve Türk çoğunluğu tarafından ayrımcılığa uğradığını düşünüyorlar. Bu da karşı-güç yarattı, yaratiyor.

    Totaliter Kemalizmin sonunu hayal etmenin dünyanın sonunu hayal etmek kadar zor. Onun için Kemalizm’le mücadele edilmeden Türkiye demokratik bir ülke olmayacaktır. Kemalizm totaliter bir toplum modelini savunur (tek parti sistemi 1923-1945). Bu modelde ifade özgürlüğü tamamen kısıtlanmış, bireye hiçbir hukuki güvence verilmemiş, muhalefet partilerinin siyasi faaliyette bulunmasına izin verilmemiş, üyeler hapsedilmiş, işkenceye maruz bırakılmış, öldürülmüş, temel insan hakları ihlal edilmiştir. Ve insanlar soykırımı eleştirmeye cesaret edemiyorlardı. İnkar etmek zorunda kaldılar. Kemalizm döneminde bu uygulamalar hakimdi.

    Türkiye’de gerçek bir demokratik muhalefet Kemalizm’e karşı olmalıdır. Kritik sorun, Kemalist düşüncenin büyük çoğunluğunun artık çağımıza uygun olduğunun söylenememesidir. Geçmişten ders alabiliriz ama onu basitçe yeniden üretemeyiz. Mesela Kemalizm’i yeniden üretemeyiz. Ancak Türk milliyetçi partilerinin çoğu Kemalizm’i yeniden üretiyor. Bu, etnik gruplar arasında çatışmaların devam etmesi anlamına geliyor. Siyasi düşüncede bir değişim ve insanların taleplerine uygun, günümüz toplumuna daha uyumlu bir sistem yaratmalıyız. İfade özgürlüğünün yerini hiçbir şey tutamaz, çünkü ancak böyle bir özgürlük sayesinde yeni gözlemler üretebilir, değişimlere katkıda bulunabilir ve demokratik girdi sağlayabiliriz.

    Mustafa Kemal’in çürümüş tezi (totaliter toplumsal düzen) yerini demokratikleşme tezine bırakmalıdır. Çünkü Mustafa Kemal’in Türklerin demokratik toplumsal koşullar algısı üzerindeki etkisi şu ana kadar hiçbir çatışmayı çözmedi. Tam tersine çatışmaların artmasına ve ciddileşmesine neden oldu. İşin garibi, Türkiye’de pek çok insan, Kemalizm’de bir şeylerin ters gittiğini, Kemal’in totaliter düşüncesi demokrasiyi engellediğini, varlığının tanınmaması nedeniyle kimliğini savunanlar için adaletsizlik yarattığını görmüyorlar.

    Žižek’in dediği gibi “ideoloji, bir gerçeği saklayan, yanıltıcı bir bilgi biçimi değildir. Bir ideolojinin doğal ve gerekli bir şey olarak işlev görmesi gerekir ki, toplum değer açısından tarafsız bir anlamda doğru görünsün”.[2] Hakikatlere dayanmayan Kemalist düşünce ve uygulamalar anlaşılmaz ya da yersiz görünüyor. O zaman şu soruyu sormak lazım: Eylemlerinin adaletsizlik yarattığını veya toplumu deneyimleme biçimlerinin doğru olmadığını neden görmüyorlar? Ve neden kemalist formasyonun çerçevesi ve sınırları aşılamıyor? Eğer aşılırsa bu, Türklerin Kürtler üzerindeki hakimiyetinin sonu olarak okunabilir.

    Kemal’in totaliter ilkeleri, koşulsuz itaat talebi hala yürürlüktedir: Kürtlerin varlığını yasaklayan kanunların Türkler ile Kürtler arasında kutuplaştırıcı bir etki yaratmasının nedeni budur. Örneğin geçmişte muhaliflere yönelik siyasi cinayetlerin, işkencelerin ve1990’lı yıllarda binlerce Kürt muhaliflerin ortadan kaybolmasının nedeni totaliter devlet yapısından kaynaklandığı dile getirilmedi, getirilmiyor. Demokratik ideolojiler ile çılgın şiddet içeren ideolojiler arasında keskin bir ayrım yapabilmek için totalitarizm terimini kullanmamız gerekiyor. Halihazırda da ağır baskı altında olan insanların temel haklara yönelik meşru taleplerine karşı silah ve şiddet kullanımı her zaman gayri meşru ve totaliterdir. Totaliter politikacılar, muhaliflere karşı hangi güç araçlarını ve şiddet eylemlerini uygulayacaklarını dikkatle seçmiyorlar.

    Mustafa Kemal’in mirası olan totaliter statükoyu toplumun tek meşru düzeni haline getirerek ve geri kalan her şeyi bölücü sapma olarak nitelendirmek, mevcut düzenin ve onun tarihinin meşrulaştırılmasına katkıda bulunulur. Bu ancak milliyetçi partilerin hayalidir. Geçmişteki rejimleri savunmanın, Kemalizm döneminde yaşanan suistimallere, korkunç olaylara anlayış göstermenin hiçbir anlamı yok. Statükonun ötesine geçen bir toplumsal düzeni zımnen kabul etmek önemlidir. Benim iddiam totaliter devlet yapılarının buna engel olduğu yönünde ancak karşı argümanları duymaktan da mutlu olurum.


    Mehmed S. Kaya kimdir?

    Bingöl’ün Solhan ilçesinin Keşkon mezrası doğumludur. Lillehammer Inland Norveç Üniversitesi’nde sosyoloji profesörüdür. ‘The Zaza Kurds of Turkey’ kitabının yazarıdır.

    KAYNAKÇA

    [1] Hannah Arendt: The Origins of Totalitarianism. SD Books 1973.

    [2] Slavoj Žižek, The Sublime Object of Ideology. New York & London: Verso 1989.

    Kaynak: Artı Gerçek
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • İsveçli Bakanların Uçağı Arızalandı, Türkiye’deki Toplantı İptal Oldu

    İsveçli Bakanların Uçağı Arızalandı, Türkiye’deki Toplantı İptal Oldu


    İsveç Dışişleri ve Adalet Bakanlarını taşıyan uçağın arızalanması sonucu, Dışişleri Bakanlığı’nın, Ankara’da yapılacağını duyurduğu Türkiye ile İsveç arasında Güvenlik Mekanizması Toplantısı iptal edildi.

    İsveç merkezli OMNI gazetesinde yer alan habere göre, İsveç Dışişleri Bakanı Maria Malmer Stenergard ve Adalet Bakanı Gunnar Strömmer’in uçağı Ankara’ya gelirken havada arızalandı. Adalet Bakanı’nın basın sözcüsü Caroline Opsahl, geri dönüş kararının güvenlik gerekçesiyle alındığını duyurdu.

    Türkiye’nin Dışişlerinden yapılan açıklamada, İsveçli bakanlarla yapılacak olan toplantı şu ifadelerle duyurulmuştu:

    “NATO Vilnius Zirvesi sırasında yapılan ortak açıklamayla Türkiye ve İsveç arasında kurulan Güvenlik Mekanizmasının ilk toplantısı, 18 Eylül 2024 tarihinde Ankara’da gerçekleştirilecektir. Güvenlik Mekanizması toplantısı, Sayın Bakanımız ve İçişleri Bakanımız Sayın Ali Yerlikaya ile İsveç Dışişleri Bakanı Sayın Maria Malmer Stenergard ve Adalet Bakanı Sayın Gunnar Strömmer’in katılımlarıyla düzenlenecektir. Güvenlik Mekanizması toplantısı çerçevesinde, başta terörle mücadele konuları olmak üzere ikili, bölgesel ve uluslararası güvenlik konularının ele alınması öngörülmektedir.”

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Kent üzerinden yeni bir kimliğin inşası

    Kent üzerinden yeni bir kimliğin inşası


    Tolga GÜNEY *


    Yeni olan her şey eskinin tamamen yıkılıp, yakılması, un ufak edilmesi üzerine kurula geldi. Eskiye ait tüm izleri silinmeden yeninin kurulamayacağını biliyoruz. Onun için eskiyi tüm izleriyle silmek için elimizden geleni yaparız. Tıpkı yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti ulus devleti gibi…

    II. Abdülhamid ile başlayan İttihat ve Terakki ile devam eden uluslaşma ve yeni kimlik inşaası süreci “Kurtuluş Savaşı” ve sonrasında kurulan cumhuriyet yıllarında da devam etti. 30 Ağustos’ta Büyük Taarruz’da galip gelen Türk ordusu hedefine “Akdeniz”i koyarak 9 Eylül’de İzmir’e kadar geldi.

    30 Ağustos’tan sonra “Akdeniz’i hedef” alan ordu, ilerleyişini sürdürürken, daha önce yerlerinden sürgün edilen Rumlar, bu sefer de ordunun ilerleyişi karşısında yerlerinden göçmek zorunda kaldı. Rumlar, binlerce yıllık yurtlarını, evlerini, bahçelerini geride bırakarak, Yunan ordusunun geri çekilişi ile birlikte İzmir’e doğru ilerledi.

    Rum gazetelerinde çıkan haberlerde ise, göç etmekte olan Rumların Anadolu’dan gelenlerle birlikte 600 bine ulaştığı bilgisi verilmekteydi. Savaş sona erdi, cumhuriyet ilan edildi fakat Osmanlı’nın resmi nüfus kayıtlarında 800 bin olan Küçük Asyalı Rum’un akıbeti ise bilinmez olarak kaldı.

    izmir-yangini-2.jpg

    “Kaderine terk edilmiş İzmir, 14/9/1922”

    Cumhuriyet tarihi boyunca da “gavur” olarak anılan İzmir’e ilk girenin de Pontos katliamlarında adını duyuran Sakallı Nurettin Paşa olması tesadüf değildi. Nitekim, daha ikinci gün İzmir Rum Ortodoks Kilisesi Metropoliti Hrisostomos Kalafatis, onun emri ile tutuklandı ve linç edilerek katledildi.

    İzmir’in de Pontos ve Küçük Asya gibi Rumlar ve Hristiyan nüfustan “temizlenmesi” için tüm izlerinin yok edilmesi gerekiyordu ve 13 Eylül günü bu yok ediş başladı. Rum ve Ermenilerin yaşadığı mahallelerden alevler yükseldi ve durdurulamayan alevler Hristiyanlara ait tüm izleri yaktı. Tarih boyunca önemli bir liman kenti olan İzmir, 1922 yangını ile yeniden inşa sürecine girdi, şehrin demografik, sosyolojik yapısı tamamen değişti.

    9 Eylül’de Türk ordusu İzmir’in kapısına geldiğinde yaklaşık 150 bin Rum mülteci İzmir sahili boyunca birikmiş gemilerle tahliye edilmek için bekliyordu. 10 Eylül Pazar 1922 yılında Sakallı Nurettin Paşa askerleri ile beraber İzmir’e girdiğinde tahliyeler hızlandırıldı. Fakat 12 Eylül günü Ermeni mahallelerinde yangın başladı ve bu söndürülmeden, bu sefer Rum mahallelerinde alevler yükseldi. Bu yangınlar hızla Kordon’a kadar ulaştı.

    16 Eylül’de söndürülen yangınlarda İzmir Tiyatrosu, Kramer Oteli, İzmir Palas, Posta ve Telgraf Dairesi, Sporting Klüp, Paris Kahvesi, Fransız ve İngiliz Konsoloslukları, Tütün Rejisi, Frenk mahallesindeki mağazalar, pasaport daireleri ve bankalar başta olmak üzere bu yangında şehrin üçte ikisi yangında kül olup yandı.

    izmir-yangini-1.jpg

    Yangında tahminen 25 bin ev, işyeri, kilise, hastane, fabrika, depo, otel ve lokanta gibi yapı yandı. Rum ve Ermenilere ait ne varsa yanarken, ileride karşılaşılması muhtemel “kadastro sorunları” Türkler lehine “çözüldü”. Yanan Rum ve Ermeni mahallelerinin 360 bin metrekarelik bölümünde ise bugünkü İzmir Fuarı kuruldu.

    Prof. Dr. Çınar Atay ise “Kordon Boyunda Yaşam 1610-1940” başlıklı kitabında 1922’de şehrin 300 bin nüfusa sahip olduğunu yangından sonra ise 184 bin 254 kişinin kaldığını yazdı. Yine aynı kitapta, İzmir’de 42 bin 925 konuttan 14 bin 004’ü yandığı belirtildi.

    Alevler o kadar büyüktü ki, The Daily Mail gazetesinin muhabiri Ward Price 16 Eylül tarihli yazısında, yangını şöyle tarif etti:

    Deniz bakır kırmızılığındaydı. En kötüsü de arkalarından gelen ölüm ateşi ile önlerindeki derin deniz arasında kalan dar rıhtımlarda birbiri üzerine yığılmış binlerce insanın sürekli olarak kilometrelerce uzaklıktan işitilebilecek korkunç çığlıkları yükseliyordu. (…) Akkor halindeki dev balonların sürekli olarak havaya fırlatılmasını, akaryakıt bulunan yerlerin ateş almasını, havanın tiksindirici bir kokuyla kaplanmasını, bu arada üzerimizden ateş saçan bulutların, yanık kömür parçalarının ve kıvılcımların geçişini bir kez tasavvur edin. İşte o zaman seyrettiğimiz büyük ve korkunç yıkımın korku veren görünüşünü gözünüzün önünde canlandırabilirsiniz.

    YANGINI KİM ÇIKARDI?

    Yangını kimin çıkardığı halen ‘tartışma’ konusu olsa da İzmir’i, kaçan Yunan ordularının ateşe verdiği söylemi, Türk birliklerinin kente girdiği 9 Eylül’den sonra kentte hiçbir ‘işgal’ kuvvetinin kalmadığı, tüm Yunan birliklerinin kenti çoktan terk etmiş olduğu gerçeğiyle çelişiyor.

    Öte yandan, kentte 23 Eylül günü Hisar Camii arkasında yeni bir yangın başladı ve 30 Eylül’e kadar sürdü. Bu yangında da Ermeni, Rum mahalleleri tamamen, Avrupalıların yaşadığı Frenk Mahallesi ise kısmen yandı.

    Dönemin ünlü gazetecisi Falih Rıfkı (Atay) Bey yangından Nurettin Paşa’nın sorumlu olduğunu şu sözlerle açıkladı:

    Gâvur İzmir karanlıkta alev alev, gündüz tüte tüte yanıp bitti. Yangından sorumlu olanlar, o zaman bize söylendiğine göre, sadece Ermeni kundakçıları mı idi? Bu işte ordu komutanı Nurettin Paşa’nın hayli marifeti olduğunu söyleyenler çoktu. (…)

    Bildiklerimin doğrusunu yazmaya karar verdiğim için o zamanki notlarımdan bir sayfayı buraya aktarmak istiyorum:

    İzmir’i niçin yakıyorduk? Kordon konakları, oteller ve gazinolar kalırsa, azınlıklardan kurtulamayacağımızdan mı korkuyorduk? Birinci Dünya Harbi’nde Ermeniler tehcir olunduğu vakit, Anadolu şehir ve kasabalarının oturulabilir ne kadar mahalle ve semtleri varsa, gene bu korku ile yakmıştık.

    Bu kuru kuruya tahripçilik hissinden gelme bir şey değildir. Bir Avrupa parçasına benzeyen her köşe sanki Hıristiyan veya yabancı olmak, mutlak bizim olmamak kaderinde idi. [1]

    1931 yılında İzmir Belediye Başkanı olan Dr. Behçet Uz, anılarında İzmir Yangını’nı şu şekilde açıkladı

    Bu, güzel ve eşsiz Türkiye’mizin yeni bir âleme ve çağa eriştiğinin bir müjdesi idi. Yalnız kurtulan İzmirliler veya kurtaranlar değil, bütün Türkler hatta bütün Müslüman âlemi de seviniyor, bayram yapıyordu. Düşünen, yapan ve başaran kurtarıcı Mustafa Kemal Paşa İzmir’den bütün Türk ve İslam âlemlerine haykırarak, asıl çalışmanın şimdi başladığını, Akdeniz’de bundan sonra daha pek çok işlerimiz olduğunu söylüyordu. [2]

    YENİDEN İNŞA

    Mustafa Kemal’in bu konuyla ilgili ne mecliste ne de başka bir kaynakta söylemleri kısıtlı olmasına rağmen, bir iddiaya göre, Mustafa Kemal şehre girerken yangına tanıklık etmiş ve şu sözleri söylemiştir:

    Çocuklar, bu manzaraya iyice bakın. Bu alevler bir devrin sona erip yeni bir devrin başladığını gösteren yangındır. Osmanlı İmparatorluğu’nun son yüzyıldaki bütün günahları şu ateşle temizlenirken yeni bir Türk Devleti’nin kuruluşu ve Türk milletinin yükselişi de cihana ilan ediliyor.

    Bu sözlerin gerçekliğini yangından sonra yapısı tamamen değiştirilen İzmir ile doğrulamamız mümkün. Yangın İzmir’de Rum ve Ermenilere dair tüm izleri yok ederken, şehir küllerinden başka bir formda doğdu. İzmir’in demografisi değişti ve hayatta kalan Hristiyanların çoğu, İzmir’i terk etmek zorunda kaldı.

    Yangın ile birlikte yok olan Rum ve Ermeni yerleşim yerleri ve yapıları tekrar inşa edilirken, şehre Türk-Sünni kimlik “kazandırıldı.” 1923-1938 yılları arasında hız kazanan imar çalışmaları, yangın alanları üzerinde gerçekleşmiş ve Türklük ideolojisiyle şehir yeniden inşa edilmiştir. Bu durum sokak, mahalle ve işyerleri isimlerinin değiştirilmesiyle kentte Rum ve Ermenilere ait hiçbir şey kalmamasıyla nihayete erdi.

    Öyle ki yanan Ermeni ve Rum mahalleleri, kiliselerin olduğu alan, panayır ve eğlence alanına dönüştürülürken, Belediye Başkanı Behçet Uz, İzmir Enternasyonal Fuarı’nın 1937 yılındaki kapanışında yaptığı konuşmada Ermeni ve Rum yerleşimlerinden geri kalanları “harabe” olarak nitelendirirken, İzmir’in dönüşümünü şu şekilde anlattı:

    Harabeler içinde medeni bir eser yaratmak kolay değildir. Herkes bilir ki herhangi bir kaderin fena bir cilvesi olarak harabe haline gelen İzmir Şehrinde, 360.000 metre kare bir sahada, 14.500 evin enkazı üzerinde yükselen Kültürpark ve İzmir Fuarı, yalnız bir şehrin yarattığı eser değildir. Dünkü harabenin üzerinde bugün yükselen medeniyet mamuresi yalnız Türkler için, bir şehrin sakinleri için değil, medeniyeti ve insaniyeti seven herkes için alkışlanacak ve gıpta edilecek bir eserdir. Bu eser, Cumhuriyetin imar sahasındaki başarısının bir numunesidir, bir delilidir… [3]

    Yangından kalan Hristiyan malları da, emval-i metruke kanunlarını takiben, kapış kapış alındı. Yanan yapılardan geriye yangın sonrasına, Rum emval-i metrukesi olarak 10.600 hane kaydedildi. (4) 18 Haziran 1924 tarihinde, Anadolu Gazetesi’nde yer alan haberde, Milli Emlak Müdürü Hasan Fehmi Bey’in yaptığı açıklamada, Emval-i Metruke Kanunları dâhilinde, mübadeleye tabi olanların metruk malları 10678 hane, 2173 dükkân ve mağaza, 79 fabrika, 2 hamam, 1 hastane; Ermeni ve Yahudilerden kalma mal ise, 1600 hane, 648 dükkân, 10 fabrika olarak belirtilmektedir.

    1935 yılında İzmir’e gelen bir gözlemci bu durumu şu sözlerle özetlemiştir:

    Kordon üzerinde önceleri Fresfild ve Avcılar kulüplerinin bulunduğu yer ile İris Sineması ve Francıyakomo Oteli ile Kafekosti ve Barrestoran Krameri park haline dönüştürülmüştür. Buna Gazi Bahçesi adı verilmiştir. Bu bahçe büyük bir zevkle düzenlenmiş ve nadide çiçek ve koyu gölgeli ağaçlarla zengin bir tarzda süslenmiştir ki, hem parkın bu göz kamaştırıcı güzelliğinden, hem de Ağustos ayı imbatlarının serinliğinden yararlanmak için, şehrin dört köşesinden insanlar buraya koşmakta. Bu bahçenin tam ortasında en çok görünen bir yerinde heyecanlı bir bakışla Akdeniz’i gösteren Mustafa Kemal’in at üzerinde tunçtan yapılmış heykeli bulunmaktadır… İzmir artık gâvur değil Türk olmuştur. [5]

    GERİYE NE KALDI?

    Peki, yangından geriye ne kaldı? Her yanı yanmış, yağmalanış, talan edilmiş, kırımdan geçirilmiş bir kent, dili, kültürü, varlığı silinmiş birkaç bin Rum (1 yıl sonra müdahale ile sürgüne gönderilene kadar), yüz yıldır devam eden “denize döktük” söylemi, acılar üzerine yapılan kutlamalar.

    Nasıl ki Ermeni Soykırımı’nın üstüne 23 Nisan, Pontos Soykırımı’nın üstüne 19 Mayıs birer “kutlama” olduysa, İzmir Rumları’nın katledilmesi ve yerlerinden edilmesinin üstüne de 9 Eylül kutlama günü ilan edildi. 9 Eylül öncesinde başlayan ve haftaya yayılan etkinlikler, konserler, yürüyüşler ile İzmir’in asli unsurlarından temizlenmesi, kutlandı. Hatta bu kutlamalar, Rum ve Ermeni mahalleleri üzerine inşa edilen Kültürpark’ta yapılarak, acıların üzerinde her sene yeniden tepinildi. Rum ve Ermenilerin acıları üzerine inşa edilen yeni yapılar ile şehirde yeni bir kimlik yaratıldı.

    İzmir’de 1914 Osmanlı nüfus sayımına göre 212 bin 810; Yunanistan’ın yaptığı sayıma göre 449 bin 44 nüfus vardı. Osmanlı verilerine göre nüfusun 73 bin 600’ü Rum, 19 bin 60’ı Ermeni, 24 bin 700’ü Musevi’ydi. Kentte 198 Ortodoks kilisesi, 14 bin öğrencili 82 kız okulu ve 25 bin öğrencili 155 erkek okulu vardı. Cumhuriyetten sonra 1927 yılında yapılan nüfus sayımına göre ise kentin nüfusu 500 bini geçerken, sadece 525 Rum ve 50 Ermeni vardı. Yangından geriye kalanların tekrar aynı yerlerde yaşaması, İzmir’i terk etmemesi için hiçbir şey yapılmadı. Aksine yanan mahallelerinin yerini panayır ve eğlence alanı aldı.


    * Gazeteci

    KAYNAKÇA

    [1] Falih Rıfkı Atay, Çankaya, Doğan Kardeş Matbaacılık, İstanbul, 1969.s. 325.

    [2] Sakar, 2007, s. 40

    [3] Anadolu Gazetesi, 21 Eylül 1937 Sf: 5

    [4] T.B.M.M. Zabıt Ceridesi, Cilt: 9. Devre II, İçtima II. Ankara, 1975, s. 61

    [5] Anadolu Gazetesi, 13 Birinci Teşrin 1935 Sf:5

    Kaynak: Artı Gerçek
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Paralimpik Oyunları’nda Tarihi Rekor: Paris’ten 28 Madalyayla Döndük

    Paralimpik Oyunları’nda Tarihi Rekor: Paris’ten 28 Madalyayla Döndük


    Türkiye’nin Paris 2024 Olimpiyat Oyunları’nda yaşadığı altın madalyasız hezimetin ardından, 2024 Paralimpik Oyunları’nda rekor kırıldı. Türkiye madalya sıralamasında 21’inci sırada yer aldı.

    Fransa’nın başkenti Paris’te 28 Ağustos’ta açılış töreniyle başlayan, yarın kapanış töreniyle sona erecek organizasyonda Türkiye, tarihi başarı elde etti.

    Oyunların son gününde karşılaşması olmayan milli sporcular, oyunları 6 altın, 10 gümüş, 12 bronz madalyayla tamamladı.

    Birçok açıdan tarihe geçen organizasyonda 6 altın madalyayla Rio 2016’daki 3 altın madalyayı 2 kat geçen Türkiye, Tokyo 2020’de kazandığı toplam madalya sayısını da neredeyse 2’ye katladı ve oyunları 28 madalyayla bitirdi.

    Paris 2024 Paralimpik Oyunları’nda madalya kazanan milli sporcular ve branşları şöyle:
































    Branş

    Sporcu / Takım

    Madalya

    Golbol

    Golbol Kadın Milli Takımı

    Altın

    Para okçuluk

    Öznur Cüre Girdi (Kadınlar makaralı yay)

    Altın

    Para yüzme

    Umut Ünlü (50 metre serbest S3)

    Altın

    Para yüzme

    Umut Ünlü (200 metre serbest S3)

    Altın

    Para tekvando

    Mahmut Bozteke (Erkekler K44 63 kilo)

    Altın

    Para judo

    İbrahim Bölükbaşı (Erkekler +90 kilo J2)

    Altın

    Para okçuluk

    Sadık Savaş-Merve Nur Eroğlu (Klasik yay karışık takım)

    Gümüş

    Para atletizm

    Aysel Önder (Kadınlar 400 metre T20)

    Gümüş

    Para atletizm

    Muhammet Khalvandi (Erkekler cirit atma F57)

    Gümüş

    Para halter

    Abdullah Kayapınar (Erkekler 49 kilo)

    Gümüş

    Para halter

    Besra Duman (Kadınlar 55 kilo)

    Gümüş

    Para masa tenisi

    Kübra Korkut (Kadınlar S7)

    Gümüş

    Para tekvando

    Alican Özcan (Erkekler K44 58 kilo)

    Gümüş

    Para tekvando

    Fatih Çelik (Erkekler K44 70 kşilo)

    Gümüş

    Para tekvando

    Gamze Gürdal (Kadınlar K44 57 kilo)

    Gümüş

    Para atıcılık

    Aysel Özgan (Kadınlar P2 10 metre havalı tabanca SH 1)

    Gümüş

    Para atletizm

    Fatma Damla Altın (Kadınlar uzun atlama T20)

    Bronz

    Para judo

    Ecem Taşın Çavdar (Kadınlar 48 kilo J1)

    Bronz

    Para judo

    Cahide Eke (Kadınlar 48 kilo J2)

    Bronz

    Para judo

    Nazan Akın Güneş (Kadınlar +70 kilo J1)

    Bronz

    Para halter

    Nazmiye Muratlı (Kadınlar 45 kilo)

    Bronz

    Para halter

    Sibel Çam (Kadınlar 73 kilo)

    Bronz

    Para yüzme

    Sevilay Öztürk (Kadınlar 50 metre kelebek S5)

    Bronz

    Para masa tenisi

    Ali Öztürk (Erkekler Sınıf 5)

    Bronz

    Para masa tenisi

    Abdullah Öztürk-Nesim Turan ( Erkekler Sınıf 4 çiftler)

    Bronz

    Para masa tenisi

    Ebru Acer (Kadınlar Sınıf 11)

    Bronz

    Para tekvando

    Meryem Betül Çavdar (Kadınlar K44 52 kilo)

    Bronz

    Tekerlekli sandalye eskrim

    Hakan Akkaya (Erkekler epe A kategorisi)

    Bronz

    Kaynak: AA

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Türkiye’nin BRICS Üyeliğine Rusya’dan Tek Şart!

    Türkiye’nin BRICS Üyeliğine Rusya’dan Tek Şart!


    Gelişmekte olan ülkelerin birleştiği BRICS’e Türkiye’nin de üyelik başvurusunda bulunduğu iddialarının ardından Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, bugün konuyla ilgili açıklama yaptı. Lavrov, açıklamasında Türkiye’nin NATO üyeliği ve uzun süredir askıda olan Avrupa Birliği (AB) adaylık sürecinin BRICS başvurusunu etkileyemeyeceğini söyledi.

    Bakan Lavrov, “BRICS’te belirli örgütlere üye olanlarla ilişki kurulmasını yasaklayan bir kural yok. Ancak üyelik için AB’nin Ukrayna’da öne sürdüğü değerleri değil, üyelerin ortak değerlerini paylaşmak gerekiyor” dedi.

    ‘KİEV REJİMİ MEŞRU DEĞİL’

    DW Türkçe’nin haberine göre, “AB, Ukrayna’nın Avrupa değerlerini savunduğunu ve bu nedenle söz konusu ‘Avrupa değerleri’nin arkasında durmakla yükümlü olduklarını söylüyor” diyen Lavrov, Ukrayna’nın ise ifade özgürlüğü, ulusal diller, kültür ve gelenekleri yasaklayarak, yerel kiliseleri kapatarak ‘Nazi uygulamalarına başvurduğunu’ iddia etti.

    BRICS üyelerinin AB’nin bu tutumu yerine Birleşmiş Milletler Antlaşması’nın hükümlerini benimsemesi gerektiğini kaydeden Lavrov, antlaşmanın başka ülkelerin egemenliği ve toprak bütünlüğüne saygı göstermeyi şart koştuğunu hatırlattı. Ancak Lavrov, Kiev rejiminin meşru olmadığını ve topraklarındaki halkların tümünü temsil etmediğini de öne sürdü.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Yerli ve milli emperyalizm

    Yerli ve milli emperyalizm


    Mehmed S. KAYA


    Türkiye’de doğup büyüdüyseniz, ülkenin tarihi, kültürü, siyasi yönetimi, hakikati hakkında bilgi okuyup öğrendiyseniz ve bu bilgi devlet kontrolündeki kaynaklara dayanıyorsa, o zaman bundan şüphe etmek için meşru nedenleriniz var. Ve gerçek bir tablo elde etmek için tarafsız kaynakları da okumalısınız.

    Türk medyasını takip ettiğinizde, bakış açısı ne olursa olsun siyasetçilerden, akademisyenlere, gazetecilerden sokaktaki sıradan insanlara kadar emperyalizm kavramının sıklıkla kullanıldığına tanık oluyorsunuz. Ekonomide, güvenlikte, dış politikada, iç çatışmalarda vesair işler ters gittiğinde, hatta, Kürtler doğal haklarına saygı duyulmasını talep ettiğinde bile bunların arkasında emperyalistler var suçlamasını sıklıkla duyuyoruz. Herkes öfkesini Batı emperyalizmine yöneltiyor. Kendi hatalarınızı kabul etmeden, neyin, nasıl ve niçin yanlış gittiğini araştırmadan, yalnızca dış güçleri suçlarsanız hiçbir yere varamazsınız. Bu gelenek Cumhuriyetin ilanından bu yana neredeyse bir miras haline gelmiştir. Başta kendinizi sogulayacaksınız.

    Dikkatin Batı emperyalizmine sürekli yöneltilmesi, Türk siyasetinin temel bir özelliği olarak “dış güçler” etrafında yoğunlaşmanın, Kürtlere yönelik derin sömürgeci muamelenin kolayca gölgede bırakılabileceği anlamına gelip gelmediği sorusunu gündeme getiriyor.

    Demokrasilerde vatandaşları doğru bilgilendirmek devletin en temel görevidir. Toplumu yanlış bilgilendirmek insan hakları ihlalidir. Türk siyasetinin hakikatları saklaması, ondan dolayı olmalıdırki ülke Avrupa Birliğine üye olabilmek için perspektif sunamiyor.

    PEKİ, EMPERYALİZM NE ANLAMA GELİYOR?

    Dışarıdan bir gözlemci olarak, Türk seçkinleri kendi emperyalist hırslarını örtbas etmek için Batı emperyalizmine dikkat çektiği yönünde net bir izlenim ediniyorum. Özellikle Kemalist siyasetçiler, tarihçiler, yazarlar, gazeteciler, öğretmenler vb., cumhuriyet tarihini, Mustafa Kemal’in yönetim biçimini ve onun sözde anti-emperyalist duruşunu yoğun bir çaba ile süslediler, süslüyorlar.

    Emperyalizm terimi ne anlama geliyor? Veya emperyalizm ne demektir? Bu olgu Türkiye kamuoyunda tarafsız kaynaklara dayanılarak tartışılmış mı? Bundan oldukça şüpheliyim.

    Emperyalizm, bir ulus devletin kendi etnik sınırlarının ötesinde siyasi, kültürel, ekonomik veya askeri hakimiyet kurma çabasıdır. Yani, bir ulusun diğer ulusları ve toplumları kendi egemenliği altına aldığında veya boyun eğdirmeye çalıştığında ve onları genellikle kültürel veya ideolojik ilhamla kendi toplumsal imajına dönüştürdüğünde izlediği bir politikadır.

    Her ne kadar uluslararası literatürde emperyalizm terimi Büyük Britanya ve Fransa’nın Asya ve Afrika’yı sömürgeleştirmesiyle ilişkilendirilse de, bunlar eski sömürgeci imparatorluk güçlerle aynı niyetlere sahipti; yani, kendi etnik sınırları dışındaki siyasi ve ekonomik çıkarları kontrol etmeyi amaçlayan saldırgan güç siyaseti.

    Görüldüğü üzere emperyalizm kavramı işgal ya da sömürgecilikle yakın bağlantılı olarak gelişti. Bu kavramlar birbirini tamamlıyor. Peki, bu tanıma göre Türkiye’nin konumu nasıl görülüyor?

    Bu soruyu cevaplamak için bazı terimleri tanımlamak veya açıklığa kavuşturmak önemlidir. Batı literatüründe yeni emperyalizm, yabancı bir devletin cebir ve askeri güçle fiziki kontrolü ele geçirerek bir bölgeyi zaptetmesiyle ilişkilendirilir. Bu alan bölge sakinleri tarafından sömüge olarak algılanıyor. Yani, “kendi etnik sınırları ötesinde siyasi ve ekonomik çıkarları kontrol altına almaya yönelik saldırgan güç siyaseti” olarak anlaşılan emperyalizm, Türkiye’nin yürüttüğü sömürgeci politikanın kapsamlı bir tanımıdır. Türkiye’nin emperyalist bir ülke olmadığına Türkler dışında hiç kimse itiraz edemez.

    TÜRKİYE’NİN EMPERYALİST EMELLERİNİ İKİ DÖNEME AYIRABİLİRİZ

    Ülkenin emperyalist hırslarını kısaca iki döneme ayırabiliriz. Birincisi, İslamcı Osmanlılarla birlikte dini ve askeri bir emperyalizm ortaya çıktı. Birkaç yüzyıl boyunca Türk halifeleri, geniş topraklar üzerinde din temelli bir hanedanlığı yönetti. Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılmasının ardından Mustafa Kemal bir darbe yaparak Osmanlı ordusunun büyük bir bölümünü yanına aldı. Mustafa Kemal’in Asya’da, Ortadoğu’da ve Afrika’da İngiliz emperyalizminden ilham aldığı açıkça görülüyor. Kürtlerin desteğini kazanmak için Kemal, Kürtlere özerklik (muhtariyet) vaatlerinde bulundu. Mustafa Kemal’in Kürtlere karşı tutumu 1919’dan 1922’ye kadar olumluydu. Bu sayede Kürt bölgelerinde kontrol sağladı.

    Yeni cumhuriyette Kürtler de yerlerini alacaklardı. 1922’den sonra aldığı kararlar Kürtlere yönelik inkar ve nefretle doluydu. Kürt nefreti milliyetçi kökenlere dayanıyordu. Kürtlere ve onların varoluşuna dair her şeyin yok edilmesi, Mustafa Kemal’in cumhuriyet projesinin öncelikli hedeflerinden biriydi. Daha sonra Kürtleri bir halk olarak inkar ederek Kürt kültürünü, dilini, kimliğini, tarihini, edebiyatını vb. yasakladı. Kürtlerin bir halk olmadığını, kültür ve yaşam tarzlarının menfur olduğunu göstermeyi amaçladı. Kürtler “feodal”, “kanunsuz ve ahlaksız” ve “cumhuriyete itaatsiz” olmakla suçlanıyordu.

    Mustafa Kemal’in yaşadığı dönemde ve daha sonraki dönemde Kürt karşıtlığı, milliyetçi iktidarı güvence altına almaya yönelik siyasi ve ideolojik bir program haline geldi. Siyasetçiler arasında gelişen “Türk milliyetçiliği” tabiri, Mustafa Kemal’i kurtarıcı olarak kabul etmeyenleri olumsuz etkiledi. Kürtler yavaş yavaş olumsuz bir imaj olarak, en sonunda ise düşman olarak “az gelişmiş” olarak görülmeye başlandı.

    Mustafa Kemal’in Kürtlere yönelik görüş ve davranışları, çoğu Türk’ün Kürtlere bakış açısının göstergesi haline geldi. Kürtler, Mustafa Kemal’e isyan etmişti ve onlara af yoktu. Ancak amaç kültürlerinin ve kimliklerinin yok edilmesiydi. Kürtler, Türklerin gücünü ve üstünlüğünü öğreneceklerdi.

    Başında Mustafa Kemal’in bulunduğu yeni cumhuriyetin kuruluş felsefesi, Kürdistan, Pontus ve Hatay gibi Türklerin fiili toprakları dışında mümkün olduğu kadar daha fazla toprak ve kaynağı kontrol etmekti. Mustafa Kemal’in bu sömürgeleri edinme nedenleri ihtiyaç duydukları malları ve stratejik hedefleri elde etmekti; yani güç kazanmak.

    Kürt bölgelerinin sömürgeleştirilmesi, Türkiye’nin bu bölgedeki ekonomik kaynaklar üzerinde daha fazla kontrol sahibi olmak istemesinin de bir sonucuydu; bu da Batı Türkiye’de Kürtler pahasına ekonomik büyümeye katkıda bulundu. Bölge büyük ölçüde petrol, hidroelektrik, tarım ürünleri gibi hammadde tedarikçisi ve ucuz iş gücü rezervi olarak görüldü ve sömürüldü.

    Büyük önem taşıyan başka bir neden ise ulusal ihtişam ve onur idi. Kuruluş stratejisinin bir sonucu olarak, Karadeniz kıyısındaki Pontus vahşi bir şekilde kontrol altına alındı. Birkaç yıl sonra Türkiye, Arapların çoğunlukta olduğu Hatay ilinin kontrolünü de ele geçirdi.

    Cumhuriyetin ilanından sonra Mustafa Kemal, verdiği sözü tutmadı ve Kürtlerin özyönetim hakkını reddetti. Kürtler kendilerini aldatılmış hissettiler ve Mustafa Kemal’in 1938’deki ölümüne dek birçok ayaklanma başlattılar. Bütün bu ayaklanmalar çok acımasız bir şekilde kanla bastırıldı. Kürtler, bu nedenle Kemalist cumhuriyeti gayri meşru görüyorlar. Dolayısıyla Kürtler, cumhuriyeti kendilerinin ve Türk olmayan tüm halk gruplarının dahil olacağı şekilde değiştirmek istiyorlar.

    Mustafa Kemal, bir yandan Türk olmayan azınlıkları işgal etti, onları tüm haklarından mahrum etti, diğer yandan “kimsesizlerin cumhuriyeti” diye adlandırdı. Bu çok büyük bir çelişki değil mi?

    İKINCİ DÖNEM: CUMHURİYETİN SINIRLARININ ÖTESİNE GENİŞLEME GİRİŞİMİ

    İkinci dönem ise 1974 yılından günümüze kadar olan dönemi kapsamaktadır. Bu dönemde Türkiye, kendi sınırlarının ötesinde siyasi, kültürel, ekonomik veya askeri hakimiyet kurma çabasına girmiştir. Sebepleri ne olursa olsun, 1974’te Kuzey Kıbrıs’ın işgali, 2019’dan bu yana Kuzey Suriye’nin bazı bölgelerini işgal etmesi ve son iki yılda Kuzey Irak’ın askerileştirilmesi emperyalist emellerin somut örnekleri olarak değerlendiriliyor. Bu, birçok çevreye göre Türkiye’nin topraklarını genişletmesi anlamına geliyor.

    Diğer Batılı sömürgeci güçlerden farklı olarak Türkiye, sömürgeci geçmişiyle hesaplaşmadı. Ve bunun komşu ülke Suriye’nin işgalini meşrulaştırmaya nasıl yardımcı olduğunu gösteriyor. Başka bir deyişle, diğer eski sömürgeci güçlere kıyasla, Türk resmi zihninde ve kamuoyunda bu tür uluslararası hukuk ilkelerinin ihlaline ilişkin daha az tabu bulunmaktadır.

    OSMANLIDAN KALMA YAYILMACI MİRAS SÜRDÜRÜLDÜ

    Yeni Osmancılık yayılmacı rüyası Erdoğan’ın cumhurbaşkanı görev süresi boyunca yeniden ateşlendi. Batılı yorumlara göre Yeni Osmanlıcılık, Türkiye’nin Osmanlı geçmişinin onurlandırılmasını savunan ve Türkiye Cumhuriyeti’nin daha önce Osmanlı İmparatorluğu’nun yönetimi altında olan bölgelere daha fazla siyasi katılımını teşvik eden emperyalist bir Türk siyasi ideolojisidir. Yeni Osmanlıcılık hem Erdoğan hem de Türk katı totaliter milliyetçileri için ilham kaynağı oldu. Bunlar hâlâ tüm Ortadoğu’ya hakim olma hayali kuruyorlar.

    ÖNKOŞULLAR

    Batılı güçlerin politikaları bazıları tarafından emperyalist olarak nitelendiriliyor, ama daha dolayli bir anlamda. Türk politikası ise doğrudan emperyalist olarak görülüyor. Hatta bugün itibariyle yalnızca Rusya’nın Ukrayna’yı işgal etmesiyle, Türkiye’nin ise Suriye ve Irak’a müdahalesiyle doğrudan emperyalist iki güç olarak öne çıktığı iddia ediliyor. Çünkü Türkiye bölgede, öncelikli olarak askeri güce dayanan üstün bir duruş izliyor. Türkiye’nin Suriye, Irak, Kıbrıs, Ege ve Doğu Akdeiz, Kafkasya ülkelerine yonelik izledigi politikayla genişleme işaretleri gösteriyor.

    Son on yılda ise Türkiye saldırgan emperyalist devlet statüsüne kavuştu. Bu, üstün bir askeri teknoloji ve ulaştırmada yeni teknoloji geliştirdiği gerçeğiyle karakterize edilir. İletişimdeki diğer ilerlemeler de önemliydi; çünkü daha geniş arazileri Ankakara’dan kontrol altına almak mümkündü. Bilindiği gibi Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın her fırsatta Türk İHA ve SIHA’larıyla övünmesi de bunun bir ifadesidir.

    Yeni alanların ele geçirilmesinin gerekçesi olarak Türk ulusunun üstünlüğü ve İslam’a dayalı kardeşlik iddiası kullanıldı. Bu iddialar Türk milliyetçi siyasetçileri tarafından özellikle parlamento tartışmalarında hâlâ sıklıkla vurgulanıyor. Son 5-6 yıldır milliyetçi partilerle AKP arasındaki milliyetçi yayılmacı düşünce rekabete gecti. Bu da Suriye ve Irak’ta yeni bölgeleri isgal etme ve hakimiyet yarışına soktu. Bunu ulusal büyüklüğün sembolü olarak propaganda olarak kullanılmakta.

    İTİCİ GÜÇLER VE NEDENLERİ

    Türkiye’nin Kürt bölgelerini sömürgeleştirmesinin temelini oluşturan şey yalnızca ekonomik itici güç değildir. Ekonomik nedenlerin dışında başka itici güçler ve nedenler de vardı. Sömürgeler, özellikle Osmanlı İmparatorluğu’nun hakim topraklarının kaybedilmesinin ardından güç ve ihtişam getirdi. Ayrıca Kürt bölgeleri üzerindeki çatışmalar genellikle İran, Irak ve Suriye gibi diğer sömürgeci güçler arasındaki stratejik jeopolitik güç mücadelesiyle karakterize ediliyor.

    TÜRK, GÜÇ METAFORU MUDUR?

    Devletin Kürtlere yönelik savaş propagandasında sanki ‘Türk, güç metaforudur’ izlenimi veriliyor. Benzer söylem çok iyi hatırladiğımız Mustafa Kemal’den kalma “Bir türk dünya’ya bedeldir” sloganıdır. Bu, güçsüz insanların hayatta kalma veya onlara karşı kendilerini savunma haklarının olmadığı şeklinde yorumlanabilir. Böyle bir zihniyetin sömürge halkının çektiği acılar umurunda değildir. Bu nedenle Kürtler arasında sömürgecilik karşıtı direniş giderek gelişti.

    Türk polisi ve jandarma özel kuvvetlerinin zırhlı araçlarla Kürt şehir ve kasabaları üzerinde güç gösterisi yaparak, barışçıl Kürt göstericileri acımasızca kovaladığı görüntüler, Kürtlerin nasıl bir işgal altında olduğu izlenimini veriyor. Aynı zamanda, Kürt isyanların tarihi ve onu yaratan dinamikler, Türk kamuoyundaki tartışmalarda kasıtlı olarak çarpıtılıyor. Örneğin, hem iktidar hem muhalif televizyonlarda, cumhuriyetin inşa dönemindeki meşru Kürt isyanları hala hain, feodal, dinci, Osmanlı saltanatını yeniden kurmak isteyen, moderniteye karşı çıkan vb. olarak resmedilmektedir. Olayları böyle sunulması ayrıca genel bir bilgisizlik yatıyor.

    Özetle; Osmanlı döneminde dine dayalı emperyalizm, Osmanlı sonrası döneme ise totaliter bir Türk milliyetçiliğine dayalı emperyalizm diyebiliriz.1923’te ilan edilen cumhuriyet askeri güçle kurulmuş, yoğun siyasi gözetim ve kontrolle güçlendirilmiş ve günümüze kadar varlığını sürdürmüştür. Ancak bu cumhuriyetin yayılmacı büyük güç siyaseti hayalinden hiçbir zaman vazgeçmedi.

    Sınırsız baskı, çağımıza yakışmayan sömürgeci mantık, ne pahasına olursa olsun işgal ettikleri topraklarda hakimiyet kurma takıntısı ve yeni topraklar fethetme hırsı, mevcut Türk devletinin sömürge döneminden bir adım ileri geçemediğini göstermektedir. Cumhuriyetin totaliter yapısı Türkler üzerinde derin bir etki bırakmıştır. Bu da demokratik güçlerin mücadelesini zorlaştırdı.

    1915’teki İttihat ve Terakki mantığıyla karşılaştırırsak, Türk toplumunda günümüzün egemen anlayışından farkının şu olduğu söylenebilir: Kürtler bu ülkede yaşayabilirler ama Türklere boyun eğme şartıyla, Türk toplumunda ortalama bir tavırdır.

    Cumhuriyet dönemindeki Türk sömürge uygulamaları, Türkler ile Türk olmayan etnik gruplar arasındaki demokrasi, özgürlük ve eşitlik idealleriyle hiçbir şekilde uyumlu olmamıştır. Tam tersine, Türkiye Cumhuriyeti’nin 1920’li ve 1930’lu yıllardaki kuruluş tarihi, Türk etnik ırkı üzerine inşa edilmiş ve gelişmiştir ve bu, temel ırkçılık ile karakterizedir.


    Mehmed S. Kaya kimdir?

    Bingöl’ün Solhan ilçesinin Keşkon köyü doğumludur. Lillehammer Inland Norveç Üniversitesi’nde sosyoloji profesörüdür. ‘The Zaza Kurds of Turkey’ kitabının yazarıdır.

    Kaynak: Artı Gerçek
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***