Etiket: Türkiye

  • Mert Günok’tan Duygulandıran EURO 2024 Paylaşımı

    Mert Günok’tan Duygulandıran EURO 2024 Paylaşımı


    Almanya’nın ev sahipliğinde düzenlenen EURO 2024’ün çeyrek final maçında Hollanda’ya 2-1 yenilerek elenen ay-yıldızlı takımın kalecisi, sosyal medya hesabından mesaj yayımladı.

    ‘GÖNÜL İSTERDİ Kİ BİR HAYALİ GERÇEĞE DÖNÜŞTÜRELİM’

    Milli kaleci, “Güzel ülkemin güzel insanları” diyerek başladığı paylaşımda şu ifadeleri kullandı:

    “Bizler, ülkemizi en iyi şekilde temsil etmek için çıktığımız Avrupa Şampiyonası’nda elimizden geleni yapmaya çalıştık. Sizinle beraber büyük hayaller kurduk.

    Gurbetteyken sizin desteğinizle kendimizi evimizde gibi hissettik. Gönül isterdi ki sonuna kadar gidelim ve bir hayali gerçeğe dönüştürelim, olmadı. Bunun için çok üzgünüz. Kamp boyunca bizlerin iyiliği için canıgönülden çalışan sağlık ekibimiz, malzemecilerimiz, mutfak çalışanlarımız, güvenlik çalışanlarımız ve diğer tüm emekçilerimize sonsuz teşekkür ediyorum.”

    ”YETER Kİ BİRLİK OLALIM, BİRLİK OLDUĞUMUZDA NELER BAŞARDIĞIMIZA BAKALIM’

    Mert Günok sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Bu takım sizlerin de desteğiyle çıtayı artık daha yukarıya koymalı. Futbolun bu kadar sevildiği güzel ülkemizde, başarı için yıllarca beklemek yerine, hedef her sene şampiyonalara katılmak ve başarılı olmak olmalı. Bunu başaracak gücümüz var. Yeter ki birlik olalım, birlik olduğumuzda neler başardığımıza bakalım. Güzel ülkemiz her şeyin en iyisini hak ediyor. Ne mutlu Türk’üm diyene!”

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Bozkurt ve faşizmin sıradanlaşması

    Bozkurt ve faşizmin sıradanlaşması


    Özgür Sevgi GÖRAL – Foti BENLİSOY


    Milli futbolcu Merih Demiral’ın Avrupa Şampiyonası kapsamında Avusturya ile oynanan maçta bozkurt işareti yapması ve ardından UEFA tarafından iki maç ceza alması, Türkiye’de geniş bir tartışma yarattı. Dışişleri Bakanlığı bozkurt işaretini “tarihsel ve kültürel bir sembol” olarak tanımladı, başta İlber Ortaylı olmak üzere Türkiye’nin önde gelen kanaat teknisyenleri bozkurdun Türk milletinin ortak sembolü olduğuna dair açıklamalar yaptı. Birkaç gün içerisinde bozkurt işaretinin siyasetler üstü ulusal bir simge olduğuna ilişkin geniş bir konsensüs oluştu. Hatta İYİ Parti hızını alamayıp bozkurt işaretinin “Türklerin ulusal sembolü” olarak tanınması için bir yasa teklifi hazırladı.

    Türkiye’de faşist hareketin sembol ve söylemlerinin ana akımlaşması aslında yeni değil. 1990’lı yılların başından itibaren ülkenin soy faşist geleneğinin temsilcisi MHP’nin saygın ve makbul bir siyasal parti, “merkez” bir siyasal eğilim olarak yeniden tarif edildiği bir süreç yaşandı. Bu süreç aslında sadece Türkiye’ye has bir gelişme değil. 1989’da “reel sosyalizmin” çözülüşünden sonra, başta İtalya olmak üzere bir dizi ülkede İkinci Dünya Savaşı sonrasında oluşmuş antifaşist mutabakatta ciddi çatlaklar oluşmaya başladı. Faşizmi adeta siyasi bir günah addeden, dolayısıyla tarihsel faşizme referans veren siyasal akımları baştan gayrimeşru sayan siyasal geleneğin eski gücü ve inandırıcılığı aşınmaya başladı. Antifaşizmin toplumsal omurgasını oluşturmuş işçi hareketinin gerileyişi, devrimci ve radikal solun uzatmalı krizi ve dahası, faşizmi ve komünizmi iki “totalitarizm” olarak eşitleyen liberal antitotalitarizm eski antifaşist mutabakatın temellerini zayıflattı.

    Faşizmi, bir rejim, bir politik hareket ve bir ideolojik çerçeve olarak değerlendiren neredeyse tüm antifaşist yorumlar “eski moda”, değişen tarihsel gerçekliği kavrayamayan “ideolojik” yaklaşımlar olarak damgalandı. Böylelikle klasik antifaşist yorumlar siyaseten ve entelektüel dünyada itibarsızlaştırılırken, Türkiye’de MHP, Fransa’da Le Front National (Milliyetçi Cephe) ya da İtalya’da Allianze Nationale (Ulusal İttifak) gibi hareketlerin artık yeni bir politik çerçeveyi ve örgütsel gerçekliği temsil ettiği ileri sürülerek bu hareketleri başka şekilde yorumlama gerekliliğinin altı çizildi. Elbette tüm bu akımlar 1930’lardaki klasik faşizmden, 1970’lerdeki yeni faşizm analizlerinin yapıldığı dönemdeki öncüllerinden belirli oranda farklılaşmış idiler. Ancak bu farklılaşma belirtilirken, bu hareketlerin artık “merkez sağın” meşru bir parçası olduğu ifade edilerek hem geçmişle süreklilikleri hem de mevcut politik momentte temsil ettikleri faşistleşme süreçlerinin önemi silikleştirildi. Neo ya da post faşist adı verilen bu akımların yükselişe geçtiği bu süreçte faşist geleneğe atıflar, faşist sembol ve pratikler gayrimeşru olmaktan çıkıp meşrulaşmaya, itibar kazanmaya başladılar.

    Bu sürece faşizmin tarihsel suçlarını göreceli kılan, faşist terörle antifaşist direniş arasındaki farkı muğlaklaştıran, faşist şiddetle antifaşist direnişi ve özsavunmayı özdeş sayan yeni bir tarihsel okumanın giderek egemen olması eşlik etti. “Post-antifaşist”, yani antifaşizm sonrası paradigma olarak adlandırılan bu yaklaşım, antifaşizmi artık geçmişte kalması gereken ideolojik dogmatizmin bir yan ürünü addediyor, antifaşist “mitlerin” dağıtılması gerektiğini öne sürüyordu. Kapitalizmin ve faşizmin şiddeti ve bunun karşısındaki devrimci şiddetin tezahürlerine dair aslında çok daha geniş bir ideolojik ve politik tartışmanın parçası olan bu yaklaşımlar, her tür anti faşist direnişi öncelikle “suçları” ve yaydığı şiddetle anarak itibarsızlaştırma sürecini güçlendirdi. İtalya’da faşistlerin ve antifaşist direnişçilerin, Yunanistan’da Naziler ve işbirlikçilerinin terörüyle antifaşist mücadelenin, İspanya’da Frankocularla cumhuriyetçilerin silahlı mücadelesi birbirine eşitlendi, iki “tarafın” da “suçları” eşdeğer sayılmaya başlandı. Faşizm böylece “utanılacak” bir şey olmaktan çıktı, faşist geçmişe ilişkin sinizm ve görecelilik giderek yaygınlaştı.

    Benzer bir süreç Türkiye’de de söz konusu oldu. 1960’ların sonundan başlayıp 1970’lerde yaygınlaşan faşist şiddetin bir “sağ-sol çatışması” şeklinde tanımlanması, özellikle 12 Eylül darbesinin ardından yerleşiklik kazandı. “Kandırılmış” ama “idealist” sağcı gençlerin de solcu gençlerin de aynı “karanlık odakların” kurbanı sayıldığı bu anlatının giderek popülerleşmesi MHP’nin ana akımlaştırılmasında temel bir rol oynadı. Post-antifaşist paradigma faşist şiddetin katlettiklerinin anısını depolitize etti, diğer yandansa faşistlerin makul ve meşru siyasal aktörler olarak yeniden tanımlanmasını kolaylaştırdı. 1990’ların devam eden Kürt savaşının güzergahlarında, devrimci şiddet ya da anti faşist şiddeti faşizmin şiddetiyle eşitlemek daha kolay bir hal aldı. Dahası, devletin Kürt savaşı bağlamında terör tanımını giderek genişlettiği bir dönemde, antifaşist mücadelenin meşruiyetini savunmak daha da zorlaştı.

    Dolayısıyla, Türkiye’de Türkeş’in “bilge lider” ilan edilmesiyle İtalya’da Allianze Nationale lideri ve sonra dışişleri bakanı Gianfranco Fini’nin Mussolini’yi 20. yüzyılın en büyük lideri olarak anması aynı tarihsel dinamiğin parçalarıydı. Üstelik Türkiye örneğinde tarihsel olarak antifaşist konsensüsün dünyadaki başka örneklere göre daha zayıf olması, MHP’nin normalleştirilmesi sürecini çok daha etkili kıldı. Bu süreç ikili bir işlev gördü: Birincisi Komandolar adıyla örgütlenen ve özel harp aygıtının sivil kolu olarak iş gören Ülkü Ocakları’nın, özellikle 1977-1980 arasındaki sosyalist, devrimci kıyımı sürecinde vurucu güç olarak iş gördüğü gerçeği neredeyse siyaset alanının dışına çekilerek silikleştirildi. İkincisi de MHP’nin 1990’lar boyunca Kürt savaşının olabilecek en sert şekliyle sürmesini desteklediği ve olası en küçük bir diyalog, müzakere barış imkânını boğarak kendini konsolide ettiği gerçeğinin üstü örtüldü.

    Ana akım medya, MHP’nin merkeze taarruzunu, “ürkütücülükten” sıyrılma hamlesini 1990’lı yıllardan itibaren istikrarlı bir biçimde ve hararetle destekledi. “Ülkücülüğün” ana akımlaşması sürecine iştah ve şevkle çanak tuttu. Medya organlarında Kürt meselesini bir “etnik iç savaşa” dönüştürmediği için MHP’ye teşekkür etmek gibi insanın kanını donduran yorumlar yaygınlaştı. Bu süreçte MHP’ye dönük ifade edilen her rezerv siyasal dogmatizm olarak mahkûm edildi. Bu durum, geçmişte faşist şiddetin hedef aldığı siyasi eğilimlerin dahi “ülkücülüğü”, onun simge ve söylemlerini meşru addedip içermeye çalıştığı bir sonuca yol açtı.

    Öte yandan hem küresel düzeyde hem de Türkiye örneğinde tezahür eden faşizmin anaakımlaşması süreci bir tarihsel boşlukta ve hiç itiraz almadan cereyan etmedi. Örneğin, antifaşist hareketin politik gücünün ve tarihsel birikiminin güçlü olduğu Fransa’da, önce Jean Marie le Pen’in sonra da Marine le Pen’in sözcülüğünü yaptığı siyasi eğilimin klasik faşizmden farklı yeni bir sağı temsil ettiği tezlerine Fransız radikal solunun önemli bir kısmı “dédiabolisation” (şeytan olmaktan çıkarma) adını vererek şiddetle itiraz etti. Rassemblement National’in (Ulusal Birlik) son Avrupa Parlamentosu seçimlerinde aldığı %34 oyun değerlendirmesini yaparken pek çok Fransız sosyalisti, bu sonuçta son 25 yıldır çalışan dédiabolisation sürecinin tahrip edici etkisinin altını çizerek ihtiyacımız olan şeyin belki de yeni ve iyi tasarlanmış bir rédiabolisation (yeniden şeytanlaştırma) olduğunu ileri sürdüler. Neo ya da post faşist hareketlerin yeni sağ popülist hareketler veya aşırı sağ hareketler olarak tanımlanmasına itiraz ederek, şeyleri adıyla çağırmanın önemini vurguladılar ve RN’in faşist karakterinin altını çizdiler.

    Futbolcu Merih Demiral’ın yaptığı bozkurt hareketi ve buna gelen “abartmayalım, ne de olsa bu hareket Türk milletinin ortak bir sembolüdür” diye özetlenebilecek yorumları, kabaca anlatmaya çalıştığımız faşizmin anaakımlaşması ve post-faşist çerçevenin tahkim edilmesinin bir parçası olarak görüyoruz. Bu konuyu ele alırken, neredeyse dalga geçilecek ölçüde bir ciddiyetsizliği bırakmalıyız diye öneriyoruz. Demiral bu hareketi, hem de göçmenlere karşı korkunç bir pogromun düzenlenmesinden bir gün sonra (ve Sivas katliamının yıldönümünde), milliyetçi, şoven bir sembolü kullanma arzusuyla yaptı. Buna verilecek cevap, zavallı bir laf cambazlığı ile bu hareketin aslında Türklerin ortak değeri olduğu olamaz.

    Biz bozkurt işaretinden akan kanı görüyoruz. 1970’li yıllardan beri bu işareti yapanların devrimcileri, sosyalistleri, Alevileri, işçi önderlerini, kadınları, transları katledenler ve onların destekçileri olduğunu biliyoruz. Türkiye tarihinde MHP’nin ilk defa bu kadar uzun süredir iktidarda olmasının bir sonucu olarak bozkurt işareti yapmak giderek normalleşmiş ve yaygınlaşmış durumda. Dolayısıyla meseleyi kavramsal bir tartışma ya da bir sembolün tarihsel dolaşımı olarak konumlandırmak, içinden geçtiğimiz faşistleşme süreçlerinin ya ciddiyetini kavramamak ya da ona karşı verilmesi gereken mücadeleden kaçınmak anlamına geliyor.

    Antifaşizmin gerileyişi, tarihsel faşizmin türlü türevlerinin siyasal merkezi kuşatması, faşizmin sembol ve ritüellerinin sıradanlaşması sonucunu yarattı. Bu kuşatmayı yarmak, faşizmin sıradanlaşmasına set çekebilmek için faşist sembollerin hangi kökten kaynaklandığı ya da ulusal semboller sayılıp sayılmaması gerektiği gibi beyhude tartışmaları bir kenara bırakmalıyız. İhtiyacımız olan, geçmişin antifaşist geleneklerinden ilham alan ama faşizmin güncel tezahürlerinin çoğulluğuna yanıt verebilecek esnekliğe de sahip olan bir antifaşist duruşu günümüzde inşa etmektir. Bu tartışma, ancak böylesi bir inşa sürecine katkısı olursa politik olarak anlamlı olacaktır.

    Kaynak: Artı Gerçek
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Hollandalı Sneijder’den Maç Öncesi Türkiye’ye Jest

    Hollandalı Sneijder’den Maç Öncesi Türkiye’ye Jest


    Hollanda Milli Takımı’nın eski oyuncularından ve kaptanlarından olan Wesley Sneijder, EURO 2024 çeyrek finalinde oynanacak Hollanda – Türkiye maçını değerlendirdi.

    Sneijder, ”Muhteşem Hollanda taraftarlarının önünde işte Berlin’deyim. Bu gece Türkiye’ye karşı zorlu bir maç var. Ve tabii ki Hollanda Milli Takımı’nı destekliyorum. Kalbim onlarla atıyor. En çok forma giyen oyuncu olarak Hollanda milli takımını destekliyorum” dedi.

    ‘BU GECE TÜRKİYE’YE BAŞARILAR DİLİYORUM’

    Türk halkı içinde konuşan Sneijder, Türkiye’ye başarılar dileyerek, ”Türk halkına karşı büyük bir sempatim var. Uzun yıllar boyunca orada yaşadım. Harika zaman geçirdim. Güzel insanlar, bu gece Türkiye’ye başarılar diliyorum” ifadelerini kullandı.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • CHP’nin AB Sürecine, Bükreş Deklarasyonundan Tam Destek

    CHP’nin AB Sürecine, Bükreş Deklarasyonundan Tam Destek


    CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in katıldığı Sosyalist Enternasyonal’ın Bükreş’teki Avrupa Komitesi toplantısında yayımlanan Bükreş Deklarasyonu’na, Türkiye’nin Avrupa Birliği (AB) üyelik sürecine ilişkin olarak CHP’nin mücadelesine destek geldi. Özel, deklarasyona ilişkin olarak ANKA Haber Ajansı’na yaptığı değerlendirmede, “Bunu hem partimiz hem Türkiye için kritik bir adım olarak görüyoruz” ifadesini kullandı.

    Sosyalist Enternasyonal’ın Romanya’nın başkenti Bükreş’te düzenlenen Avrupa Komitesi toplantısında yaynılanan Bükreş Deklarasyonu’nda, CHP’nin yerel seçim başarısı ve Türkiye’nin AB sürecine ilişkin vurgular yer aldı.

    CHP lideri Özgür Özel’in ve CHP heyetinin girişimiyle deklarasyona eklenen ilgili bölümle, sol-sosyal demokrat partiler nezdinde, Türkiye’nin AB üyeliğine ilişkin gelişme yaşandı. Oy birliğiyle kabul edilen deklarasyonda, ”Türkiye’den üye partimiz CHP’yi son yerel seçimlerdeki etkileyici zaferlerinden dolayı tebrik ediyor ve AB tam üyelik sürecinde büyük atılıma yol açacak demokrasi ve reform mücadelesini destekliyoruz” ifadeleri yer aldı.

    ‘Türkiye için kritik bir adım”

    Özel, Bükreş Deklarasyonu’nda bu bölümün yer almasına ilişkin olarak ANKA Haber Ajansı’na yaptığı değerlendirmede, ”Bunu hem partimiz hem Türkiye için kritik bir adım olarak görüyoruz. Türkiye’nin haklarını Avrupa’da savunacağımızı pek çok kez söyledik. Bu kapsamda Sosyalist Enternasyonal’in Bükreş Deklarasyonu’nda böyle bir bölümün oy birliğiyle kabul edilmiş olması çok önemlidir” ifadesini kullandı.

    CHP’li Böke’ye yeni görev

    Toplantıda ayrıca, Sosyalist Enternasyonal ile Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi Sosyalist Grup arasındaki ilişkileri yürütme görevine CHP Genel Sekreteri Selin Sayek Böke getirildi.

    Sosyalist Enternasyonal kaynakları, Özel’in Sosyalist Enternasyonal Başkan Yardımcılığı’nı üstlenmesinin ardından Böke’nin de bu göreve getirilmesinin Türkiye’nin ve CHP’nin uluslararası platformlarda etkinliğinin artması açısından önem taşıdığına işaret ettiler.

    Kaynak: ANKA

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Kurucu ve kapsayıcı yeni bir siyasi aklın inşası üzerine notlar

    Kurucu ve kapsayıcı yeni bir siyasi aklın inşası üzerine notlar


    Naif BEZWAN*


    Bütün parçaları ve partileriyle Kürdistan siyasetinin hatırı sayılır bir süredir derin bir siyasi krizin içinde geçtiği sır değil. Bu yazıda, krizin kaynakları ve parametreleri tartışılırken, siyasi işbirliği, toplumsal güç birliği, sivil toplum, direniş ve itaatsizliği merkezine koymayan hiçbir projenin bu krize cevap veremeyeceği iddia edilecektir. Krizden çıkış için ise geniş siyasi ve toplumsal ittifakları hedefleyen, ortak öğrenme ve hareket kabiliyetini mümkün kılan mekanizmaların yaratılmasına dayanan yeni ve kurucu bir siyasi akla duyulan ihtiyacın altı çizilecektir.

    Son olarak bu yazıda, krizin yapısal ve dışsal (jeopolitik) sebeplerinin önemi bir an bile göz ardı edilmeden, aktör-merkezli bir yaklaşım benimsenmektedir. Başka bir deyişle, Kürdistan siyasi aktörleri sadece dışsal gelişmelere maruz kalan nesneler olarak değil de, yaşanan problemlerin ve dolayısıyla çözümlerinin bizzat öznesi olarak ele alınacaktır. Bununla, aktörlerin hem krizin oluşumunda hem de aşılmasında oynadıkları merkezi rolün altı çizilirken, halihazırdaki sahip olunan kaynakların ve kazanımların bile krizden çıkış için devasa imkanlar sunduğu ima edilmektedir.

    KRİZİ ANLAMAK

    Birçok açıdan tanımlanması mümkün olan bir olgu olarak krizin şimdiye kadar en çarpıcı ve etkili tanımlarından biri Antonio Gramsci’ye aittir. Gramsci krizi özetle ‘eskinin öldüğü ve fakat yeninin de henüz doğmadığı bir moment, çok sayıda marazi belirtilerin yoğunlaştığı bir fetret devri’ olarak görür. Buna göre krizler birçok kaynaktan beslense ve bağrında farklı düzlemlere ait birçok bulguyu taşısa da esas olarak siyasi olana ve siyasal alana dairdir.

    Bu yazıda, bütün Kürdistan siyaset alanını kuşattığını düşündüğümüz bir kriz olgusu ile karşıya olduğumuz öne sürülürken, krizin kendisi aniden ortaya çıkmış bir olgu değil; ve fakat kritik dönemeçlerde alınmış yanlış kararların, yapılan siyasi tercihlerin, zamanında atılmamış adımların ve ıskalanmış fırsatların sonucu olarak ortaya çıkan kümülatif bir durum olarak değerlendirilecek. Burada kastedilen, göstergeleri her geçen gün belirginleşen, dinamikleri gittikçe yakıcı hale gelen, tehdit potansiyeli yükselerek artan ve negatif sonuçları gün geçtikce yoğunlaşan derin bir siyasi krizdir.

    Başka bir deyişle, bütün parçaları ve partileriyle Kürdistan sathına yayılmış, düşünsel, sosyo-ekonomik ve sosyo-psikolojik boyutları da içeren toplu bir siyasi krizden bahsediyoruz. Öyle bir kriz ki, birincisi, Kürdistan’ın sosyo-politik rezervlerini her gün biraz daha tüketerek bütün kazanımlarını tehdit etmekte; ikincisi, siyasetin oyun kurucu pozisyonuna halel getirmekte; ve buna bağlı olarak üçüncüsü, Kürt siyaset alanını ve aktörlerini her tür karşı-saldırı, böl-yönet, tehdit ve kuşatma stratejileri karşısında kırılgan bir konuma sürüklemektedir.

    Krizin sebepleri ve kaynaklarına gelince, aktör-merkezli bir okuma esas alındığında aşağıdaki faktörlerin/problem alanlarının özellikle vurgulanması gerekmektedir:

    • Başat siyasi aktörlerin Kürdistan’ın çoğulcu ve çok-bölgeli tarihsel ve sosyolojik gerçekliklerini gözardi eden tek-parti düzeninden ısrar etmesi.
    • Eldeki devasa sosyo-ekonomik kaynakların ve medya gücünün toplumsal barış, ortak anlayış, yaratıcı ve köprü-kurucu gündemlerin oluşturulması yönünde yeterince ve etkin bir şekilde kullanılmaması.
    • Toplumun partizan bir anlayışla kutuplaştırılması, karar süreçlerinin dışında tutularak edilgen bir konuma sürüklenmesi ve giderek depolitize edilmesi.
    • İç barış, diyalog, uzlaşma ve ortak iş yapma kültürüne dönük yaygın toplumsal talep ve ihtiyaçların ya araçsallaştırılması ya da göz ardı edilmesi.
    • Demokrasi, hukuk, insan ve yurttaş hakları gibi temel değerlerin öncelikle kendi içinde inşa edilecek normlar olarak değil de, kendi dışında aranması yani Kürdistan’ı hükümranlığı altında tutan devletlere dönük taleplerle sınırlandırılması.
    • Son olarak, kadim bir milletin yüz yıllık kendi geleceğini tayin etme davası gibi büyük bir meselenin aktörleri olmaktan kaynaklanan mutabakat ve çözüm sorumluluklarının yerine getirilmesi için gerekli olan ortak mekanizmaların inşa edilmemesi.

    Eğer yukarıda vurgulanan ve krize kaynaklık ettiği iddia edilen sorunların maddi bir karşılığı olduğu kabul edilecek ve burada tartışma konusu yaptığımız krizden cıkış yolu aranacaksa, bütün bu faktörler üzerinde hem tek tek aktörler bazında hem de bir bütün olarak çok ciddi ve dönüştürücü çalışmaların yapılması ve yeni bir anlayışın geliştirilmesi gerekmektedir. Bu da, bir yandan bu meselelere sebebiyet veren yapısal ve öznel etkenlerin cesaretle ele alınmasını gerekli kılmakta, diğer yandan, toplumla birlikte ve toplumsal iyilik için ortak davranma ve birlikte hareket etme kabiliyetini gerekli kılmaktadır. Kaldı ki krizin niteliği bize bütün bunların artık politik tercih olmaktan çıkarak siyasi ve stratejik bir mecburiyet haline geldiğini söylemektedir.

    KÜRT SİYASETİNİN KÜRDİSTAN MESELESİYLE SINAVI

    Devletsiz bir millet ve dolayısıyla devletlerarası nizamın eşit sayılmayan bir tarafı olarak Kürtler, hak, özgürlük ve kendini yönetme taleplerine dair siyasi bir mücadeleye giriştiği andan itibaren söz konusu nizamın yapısal eşitsizliğine maruz kalmaktadır. Başka bir deyişle, siyasi perspektifi, programı ve ufku ne kadar yerel ya da parça-eksenli olursa olsun, Kürt siyasi aktörleri kendi geleceğini tayin etme taleplerini dile getirir getirmez kendilerini Kürdistan meselesinin karmaşık matrisi içinde bulur.

    Bu matrisin bilinen başlıca üç temel özelliğini vurgulamak gerekir. Birincisi, herhangi bir kazanım ya da kaybın, aktörlerin ana siyasi yerleşkesini oluşturan parçayla sınırlı kalmaması, olumlu ve olumsuz etkilerinin değişik derece ve ölçekte bütün Kürdistan sathına sirayet etmesidir. Yani parçaların asimetrik gelişme durumu hızlı etkileşimin önünde engel değildir. İkincisi, Kürdistan’ın cebren bölünmüş olduğu tarihsel gerçeğinin, bizzat bölen devletlerin ‘toprak bütünlüğü’, ‘milli güvenliği’, ‘sınırların dokunulmazlığı’ gibi uluslararası sistem tarafından da büyük ölçüde kabul gören kurallar olarak karşımıza çıkması. Üçüncüsü, Kürdistan’ı hükümranlığı altında tutan dört devletin dönemsel çatışma ve çelişkilerine rağmen Kürdistan üzerinden kolonyal statükonun korunması amacıyla birleşmesi ve Kürtler karşında ortak cephe oluşturabiliyor olmasıdır.

    Tartışmayı biraz daha da somutlaştırmak için IŞİD’in Kürdistan’a yönelik soykırımsal saldırı ve işgal girişimleri ile başlayan süreci biraz daha yakından mercek altına almakta fayda var. IŞİD saldırılarıyla ortaya çıkan kelimenin gerçek anlamıyla varoluşsal tehdit süreci, bir yandan Kürdistanî siyasi hareketlerin son bir asırdır büyük bedeller ödeyerek elde ettikleri bütün siyasi, hukuki ve toplumsal kazanımların yok edilmesine yola açacak büyük bir kuşatma ve saldırıya işaret ederken, diğer yandan, Kürdistan siyasi güçlerinin bir aktör konumuna yükselmesi, uluslararası tanınma ve meşruiyet pozisyonu kazanmasının önünü açtı.

    IŞİD ve arkasındaki güçlerin saldırıları, başta Şengal Êzidî Kürt soykırımı olmak üzere büyük ve derin yaralara neden oldu. Ancak Kürt siyasi aktörleri, Kürdistan ve uluslararası toplumun desteğiyle IŞİD’i püskürterek hem büyük bir onur ve haysiyet mücadelesi verdi hem de yeni kazanımlar elde etmenin fırsat ve imkanlarını yakaladı. Ne var ki gerçekten çok ağır insani ve toplumsal bedeller ödenerek elde edilen başarılar yeni ve kalıcı kazanımlara dönüştürülmedi. Bunun yerine, ortaya çıkan tarihi jeopolitik fırsat penceresi, başat siyasi partiler arasında kısa bir süre sonra yıpratıcı ve kibirli bir rekabet ve giderek catışma ortamına dönüştürüldü. Bir parçadaki olumlu ya da olumsuz gelişmenin diğer parçalar üzerinde domino etkisi yarattığına dair yüzyıllık tecrübe ne yazık ki dikkate alınmadı.

    Bu hakikatin gereklerinin yerine getirilmemesinden kaynaklanan uğursuz sonuçları 2014 sonbaharında Kobanê’nin özgürleşmesi sonrasında yaşanan ve etkileri hala devam eden kritik sürecin bütün evrelerinde gözlemek mümkün. Bunlar arasında sırasıyla 2015 yılında ortaya çıkan şehir savaşları ve yarattığı siyasi kırılma, kıyım ve kayyım sürecini belirtmek gerekir.

    İkinci önemli kırılma noktası olarak da 2017’de Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nde yapılan bağımsızlık referandum ve akabinde Kerkük dahil ‘tartışmalı’ olarak addedilen Kürdistan bölgelerinin yeniden işgaliyle sonuçlanan süreci belirtmek gerekir. ki bu süreç Şii-çoğunluklu Bağdat merkezi hükümetinin federal yapıyı Kürdistan aleyhine değiştirme ve giderek Kürdistan Bölgesel Hükümetinin etkisizleştirmesine dönük siyasi, askeri ve ekonomik hamleleriyle devam etmektedir.

    Son olarak 2018 Efrîn ve daha sonra Serê Kaniyê ve Girê Spî ile devam eden bu bölgelerin demografik yapısının zorla değiştirilmesi, Kürtsüzleştirilmesi ve ithal edilen bir nüfusla yerleşim kolonisine dönüştürülmesi amacıyla devam eden siyasi ve toplumsal kırım ve kıyım süreci eklenmelidir. Mevcut krizin en başta gelen nedenlerini oluşturan bütün bu kritik süreç boyunca, Kürt siyasi aktörleri, Sûr ya da Nisêbîn düştüğünde Kerkük’ün de düşeceği, Kerkük düştüğünde Efrîn’nin de düşeceği gerçeğini idrak eden bir siyasi tutum ve sorumluluk içinde davranmaktan uzak kaldı.

    Özetle, bu kritik dönüm noktalarının her biri ve birbirlerine olan etkileri üzerinde ne kadar düşünülür ve derinlikli analizlere konu edilirse yeridir. Ancak hemen belirtmek gerekir ki, ilgili Kürt siyasi aktörleri bahsettiğimiz bütün bu süreçler boyunca birbirine karşı çalışarak Kürdistan meselesinin temel dersleriyle olan imtihanını kaybetti.

    Bunun başlıca sebepleri arasında partiler arası kutuplaşma, bölgesel ve uluslararası dinamikleri konusunda yanlış hesap, geniş siyasal mutabakatın yokluğu ve toplumsal rızanın sağlanamaması gibi faktörler gelmektedir. Ancak değişik vesilelerle ifade etmeye çalıştığımız bir noktayı burada bir kez daha yenileyelim: Yukarıda anılan ve birbiriyle sıkı-sıkıya bağlı olan olgular dizgesi tam anlamıyla anlaşılmadan, nedenleri eleştirel bir süzgeçten geçirilmeden ve bunlardan gereken dersler çıkarılmadan yaşanılan mevcut krizden çıkış bulmak mümkün görünmemektedir.

    SONUÇ YERİNE: SİVİL TOPLUM, DİRENÇ VE İTAATSİZLİK MOMENTİNİ YAKALAMAK

    Bu yazıda, Kürt siyasetinin bütün parçaları ve partileriyle bir krizin içinde olduğu iddia edilirken, krizden çıkış için yeni siyasi bir anlayış ve iradenin ortaya konulmasının önemine işaret etmeye çalıştım. Bunun için öncelikle hiçbir partinin ve parçanın bu krizden tek başına çıkma şansı olmadığının kabul edilmesi, dolayısıyla birlikte çözüm arama ve ortak hareket tarzı oluşturmanın ertelenemez bir görev olduğunun altını çizmek istedim.

    Bu krizin nasıl çözüleceği, çözümün muhtemel unsurlarının neler olabileceğini ne kadar tartışılırsa azdır. Başat Kürt siyasi aktörlerin (buna irili-ufaklı hareketler de dahildir) ortak iyilik yerine dar çıkar hesaplarını önceleyen, kapsayıcı ve çoğulcu bir siyaset yerine partizan siyaseti ortak payda olarak dayatan, uzlaşma ve ortaklaşma yerine çatışmacı yaklaşımları öne çıkaran tutum ve davranışları krizden çıkışın önünde en büyük engeller olarak durmaktadır.

    Öte yandan, Kürdistan toplumuna siyasetin ana öznesi olarak hitap etmeyen; onu bu sıfatla tarih sahnesine çağırmayan hiçbir projenin verimli bir sonuç vermesi, hiçbir projeksiyonun gerçekleşebilmesi mümkün görünmemektedir. Bunun için hem bireysel hem kollektif düzeyde akıl ve vicdanın, bilgi ve ferasetin ortak amaçlar, yararlar ve talepler için kullanılmasını mümkün kılacak yeni bir toplumsal mobilizasyona ihtiyaç var. Kürdistan’ı hükümranlığı altında bulunduran devlet rejimlerinin değişik ölçekte uyguladıkları savaş ve zulüm politika ve pratiklerine karşı sivil direnç ve itaatsizlik kültürünü merkezine koyan yeni ve çoklu kültürel, toplumsal, iktisadi, hukuki ve siyasi girişim, hareketlilik ve eylemlilik biçimlerine ihtiyaç var.

    Muhtaç olunan müktesebat için çok uzaklara gitmeye gerek yok. Bunun için ülkemizin her köşesinde, her gün değişik formlarda deneyimlenen türlü çabalara ve pratiklere bakmak yeterlidir. Somut olarak mesela Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Eş Başkanı olan Dr. Selçuk Mızraklı’nın her gün topluma hitap eden ‘Rojbaş Amed’ duruşuna; Jina Aminî’nin İran rejimi tarafından katledilmesi üzerine gelişen ve globalleşen görkemli gösteri, sivil direniş ve itaatsizlik eylemlerine; Meral Akşener’in karşısına dikilerek ‘Ben Kürdistanlıyım’ diyen esnafın hikayesine; Şubat 2023 deprem sonrasından Diyarbakır’da oluşturulan sivil toplum inisiyatifinin ortaya koyduğu sağaltıcı ve hayat kurtarıcı çalışmalara; Güney Kürdistan’da, yaptığı sosyal medya paylaşımı sebebiyle gözaltına alınan akademisyenin ortaya koyduğu dirence; iş yerinde Kürtçe hizmeti esas aldığı için hedef alınan Diyarbakır’da Pîne Kafe’nin sahibinin maruz kaldığı baskıya; dil hakları ve hukuk mücadelesi yürüten onlarca girişime; zindanlarda verilen vakur direnişlere; milyonların Newroz meydanlarına taşıdığı umut ve heyecana; Wan halkının kayyım atanması hazırlıkları karşısında gösterdiği onurlu direnişini temsil eden ‘gülen gencin’ bakışlarına; ve nihayet bölgenin yükselen ve birleştiren değeri Amedspor’un etrafında kenetlenen milyonların hareketliliğine yakından bakılmalıdır.


    * Siyaset bilimci

    Not: Bu yazıda dile getirilen görüşler, konuyla ilgili uzun bir zamandır yürüttüğüm akademik çalışmaların yanında, özellikle son bir yılda yaptığım arşiv ve çok kısa bir süre önce Güney Kürdistan’da geçirdiğim iki buçuk aylık saha çalışmaları sırasındaki edindiğim bilgi ve gözlemlere dayanmaktadır. Güney Kürdistan ziyareti boyunca benimle görüşlerini cömertçe paylaşan her parçadan tüm dostlara ve görüşme partnerlerine teşekkürü borç bilirim. Makalede ifade edilen düşüncelerle ilgili sorumluluk ve hatalar ise tek başına bana aittir.

    Kaynak: Artı Gerçek
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Lucesku’dan Türkiye-Hollanda Maçı İçin Dikkat Çeken Tahmin

    Lucesku’dan Türkiye-Hollanda Maçı İçin Dikkat Çeken Tahmin


    Milli takımın eski teknik direktörlerinden Mircea Lucescu, Hollanda-Türkiye maçı öncesi açıklamalar yaptı.

    ‘EN İYİ ÇIKIŞ YAPAN ÜLKELER İSVİÇRE VE TÜRKİYE’

    Lucescu, EURO 2024’ün en iyi çıkış yapan iki ülkesinin Türkiye ve İsviçre olduğunu belirtti.

    Organizasyonda Balkanlardan sürpriz çıkmadığını dile getiren Lucescu, EURO 2024’te Doğu Avrupa’yı temsil eden tek takımın Türkiye olduğunu aktardı.

    ‘TURNUVADA ADINDAN SÖZ ETTİRECEKLER’

    İtalya hariç büyük takımların hepsinin EURO 2024’e devam ettiğini hatırlatan Rumen teknik adam, “Çok büyük bir sürprizin yaşandığın bir turnuva değil. Tabii Türkiye ve İsviçre hariç. Bu iki ülkenin turnuvada adından söz ettireceğini düşünüyorum” dedi.

    Türk futbolunun yeniden yükselişe geçtiğini söyleyen Lucescu, “Türk futbolcular sahada hem savaşıyor, hem de çok zekice oynuyor. Sadece defans ve hücumda değil, teknik düzeyde de milli takım çok iyi” ifadelerini kullandı.

    ‘TAKIMDA HALA BENİM İZLERİM DURUYOR’

    Milli takımdaki gençleştirme hareketini kendisinin başlattığını ve bunun meyvelerinin şimdi alındığını ifade eden Lucescu şöyle konuştu:

    “Türk Milli Takımı’nda hala benim izlerim duruyor. Benim kazandırdığım 5-6 oyuncu şu anda milli takımda oynuyor. Bundan büyük gurur duyuyorum. Merih Demiral da bunlardan birisi. Avusturya karşısındaki attığı golleri görünce çok sevindim.”

    ARDA GÜLER HAKKINDA YORUM

    Real Madrid’de forma giyen Arda Güler’in de performansını beğendiğini ifade eden Lucescu, “Arda ve Kenan, Türk Milli Takımı’nın geleceği. On yıl sonrasında milli takımın belkemiği onlar olacak.” dedi.

    ‘TÜRKİYE, HOLLANDA’YI YENİP YARI FİNALE ÇIKACAK’

    Hollanda-Türkiye maçıyla ilgili tahminini de aktaran Lucescu, “Türkiye’nin Hollanda’yı yenip yarı finale ulaşacağını düşünüyorum. Benim tahminim Türk Milli Takımı en azından yarı final oynar.” şeklinde konuştu.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • UEFA Cezayı Kesti: 1 Maç Men!

    UEFA Cezayı Kesti: 1 Maç Men!


    UEFA Disiplin Komitesi, EURO 2024’te son 16 turunda İngiltere ile Slovakya arasında oynanan maçta attığı gol sonrası rakip yedek kulübesine yaptığı hareket nedeniyle İngiliz futbolcu Jude Bellingham’a 1 maç men cezası verdi.

    Bellingham aldığı bu ceza ile, İngiltere’nin 6 Temmuz Cumartesi günü TSİ 19.00’da, İsviçre ile oynayacağını çeyrek final karşılaşmasında forma giyemeyecek.

    MERİH DEMİRAL HAKKINDA DA SORUŞTURMA BAŞLATILDI

    Bellingham’a yaptığı hareket nedeniyle 1 maç men cezası verilmesi, Türkiye’nin son 16 turunda Avusturya’yı mağlup ettiği karşılaşmada Bozkurt işareti ile yaşadığı gol sevinci nedeniyle UEFA tarafından hakkında soruşturma başlatılan Merih Demiral’a verilecek olası cezayı getirdi.

    Merih Demiral’ın yaşadığı gol sevinci Almanya ve Türkiye arasında da ‘krize’ neden olmuş, iki ülke karşılıklı olarak büyükelçilerini bakanlıklara çağırmıştı.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Bozkurt Krizi Sonrası: UEFA’dan Türkiye’ye Karşı Skandal Hata

    Bozkurt Krizi Sonrası: UEFA’dan Türkiye’ye Karşı Skandal Hata


    Türkiye, büyük bir sürprize imza atarak EURO 2024 son 16 turu maçında Avusturya’yı 2-1 yenerek çeyrek finalde Hollanda’nın rakibi olmuştu.

    UEFA’nın resmi sitesinde, çeyrek final eşleşmelerinde Hollanda’nın rakibi olarak Türkiye yerine Avusturya gösterildi. Sosyal medyada büyük tepki toplayan bu hata, bir süre sonra düzeltildi.

    ‘BOZKURT’ KRİZİ SONRASI

    Avusturya maçında kendisinin ve takımının ikinci golünü atan Merih Demiral, “bozkurt” işareti yapmıştı.

    Bu işaret sonrası UEFA, Demiral hakkında soruşturma başlatmıştı.

    Ayrıca Almanya İçişleri Bakanı, Demiral’ın hareketine karşı açıklama yapmış, bu açıklamaya karşılık AKP Sözcüsü Ömer Çelik ve MHP Lideri Devlet Bahçeli’de cevap niteliğinde sözler sarf etmişti.

    UEFA’nın resmi sitesinde yapılan bu hatanın, bozkurt krizinin ardından yaşanması ise dikkat çekti.

    Kaynak: Gerçek Gündem

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Mert Günok: Maçın Penaltılara Kalmasını İstemeyiz

    Mert Günok: Maçın Penaltılara Kalmasını İstemeyiz


    A Milli Futbol Takımı’nın kalecisi Mert Günok, 2024 Avrupa Şampiyonası’na (EURO 2024) iyi hazırlandıklarını belirterek, bunun da sonuçlara yansıdığını söyledi.

    Şampiyonanın son 16 turunda Türkiye’nin Avusturya’yı 2-1 yenerek çeyrek finale yükseldiği maçın 90+5. dakikasında yaptığı kritik kurtarışla yankı uyandıran Mert Günok, EURO 2024’ün resmi hesabında soruları yanıtladı.

    “HOCAMIZLA GÜZEL BİR AMBİYANS YAKALADIK”

    Şampiyonaya iyi hazırlandıklarını belirten 35 yaşındaki kaleci, “İyi bir çalışma ortamı yakaladık. Hocamızla güzel bir ambiyans yakaladık. Bu da zaten sonuçlara yansıdı. Portekiz müsabakası bizim şanssız bir maç oldu. Sakatlığım nedeniyle oynayamadım. Çok üzüldüm. İlk kez Avrupa Şampiyonası’nda oynuyorum. Burada bulunmak ve oynamak önemli. Bu, benim için bir hedefti. Bu hedefime ulaştığım için ayrıca mutluyum.” ifadelerini kullandı.

    Almanya’da düzenlenen turnuvada Türk taraftarlarının desteğinin önemine değinen Mert, “Burada ‘evimize oynuyoruz’ diyebilirim. Maçlarda tribünlerin yüzde 70-80’inin bizim taraftarımız olduğunu gördük. Bize çok iyi destek veriyorlar. Bunun da devam edeceğini umuyorum. Çok iyi bir şekilde bizi destekledikleri için taraftarlarımıza teşekkür ediyorum.” diye konuştu.

    “AİLEMİN GENLERİNDE SPORCULUK VAR”

    Babası Mahir Günok da eski bir kaleci olan Mert, ailesinin genlerinde sporculuk olduğunu kaydetti.

    Sporcu bir ailede yetiştiğinin altını çizen Mert Günok, “Babamın eski kaleci olması buralara gelmemde önemli bir rol oynadı. Onun eski sporcu olması disiplinli bir şekilde futbol yaşantımı sürdürmeme olanak sağladı. 3 yıl önce kötü bir sakatlık yaşamama rağmen geri dönebildim ve A Milli Takım seviyesine çıkabildim. Bunlar disipline ve profesyonelliğe bağlı şeyler. Sporcu bir ailede yetiştim. Kardeşim voleybol oynadı. Amcam ve dedem de eski futbolcuydu. Ailemin genlerinde sporculuk var. 4-5 sene daha üst seviyede oynama dileğim var. Umarım bunu gerçekleştirebilirim.” değerlendirmesinde bulundu.

    “PENALTILARA KALMASINI İSTEMEYİZ”

    Maçların seri penaltı atışlarına kalmasını tercih etmeyeceğini aktaran deneyimli file bekçisi, “Penaltılara kalmasını istemeyiz. Maçı her takım önceden bitirmeyi ister. Penaltılara kaldığında kaleciler ön plana çıkabiliyor. Bunun için mental ve pratik olarak çalışmalarımızı yapıyoruz. Sahada neyin ne olacağı belli olmuyor. Sürekli sağa vuran oyuncu sola da atabiliyor. O anki şartlara ayak uydurmak önemli.” şeklinde görüş belirtti.

    Kaynak: AA

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Arda Güler Sordu, Takım Arkadaşları Yanıtladı: ‘Çok Acil Bir Skor Tahmini?’

    Arda Güler Sordu, Takım Arkadaşları Yanıtladı: ‘Çok Acil Bir Skor Tahmini?’


    Türkiye A Milli Futbol Takımı, 2024 Avrupa Futbol Şampiyonası (EURO 2024) son 16 turunda Avusturya’yı 2-1 yenerek çeyrek finale yükseldi.

    Arda Güler, maç öncesinde futbolcuların skor tahminlerini kayda aldı. Güler’in çektiği videoda oyuncular, golleri kimin atacağına dair tahminlerini de söyledi.

    SONUCU DOĞRU TAHMİN ETTİLER

    Cenk Tosun, Arda Güler ve Samet Akaydin 2-1 diyerek sonucu doğru tahmin etti.

    Video, milli takımın sosyal medya hesaplarından paylaşıldı.


    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***