Etiket: Türk

  • New York’ta Türk Bisiklet Taksi Sürücüsünün Şüpheli Ölümü: Gözaltında Hayatını Kaybetti, Arkadaşları İsyan Etti

    New York’ta Türk Bisiklet Taksi Sürücüsünün Şüpheli Ölümü: Gözaltında Hayatını Kaybetti, Arkadaşları İsyan Etti


    ABD’nin New York kentinde bisiklet taksi sürücülüğü yapan 29 yaşındaki Musa Çetin’in gözaltında bulunduğu karakolda intihar ettiği öne sürüldü. Manhattan’daki 14’üncü karakolda tutulurken fenalaşan Çetin, önce Lenox Hill Hastanesi’ne, ardından Bellevue Hastanesi’ne sevk edildi. Yoğun bakımda tedavi altına alınan Çetin’in beyin ölümünün gerçekleştiği açıklandı.

    Musa Çetin’in iş arkadaşları hastane önünde yaşananlara tepki gösterdi

    GÖZALTINDA İNTİHAR İDDİASI

    Çetin’in gözaltında intihar ettiği öne sürüldü ancak yakınları ve arkadaşları, intihar iddiasına inanmadıklarını belirterek olayın şüpheli yönlerine dikkat çekti. İş arkadaşı Ceylan Gülyaz, Çetin’in boynunda herhangi bir iz bulunmadığını vurgulayarak, “29 yaşında gencecik biri intihar etmiş olamaz, olayın üzeri örtülmemeli” dedi. Arkadaşları ayrıca, Çetin’in 24 saat boyunca kelepçelerinin çıkarılmadığını ve kendilerine karakoldan net bir bilgi verilmediğini savundu.

    ‘SUÇLU OLDUKLARINA İNANIYORUZ’

    Gülyaz, hastanedeki şartlara da tepki göstererek, “Şu anda bizi üzen ve daha önemli olan şey, burada o kadar insana yapılan terbiyesizlik ki, çocuk 24 saattir gözaltında, beyni ölmüş, hala bacağında kelepçesi var. Birini dikmişler oraya, adama söylüyorsunuz, ‘ben alamam’ diyor. Doktorların dediğine göre beyin ölümü gerçekleşti, 1-2 saat içinde kendisini kaybedeceğiz dediler. Biz Türk olarak bundan büyük üzüntü duyuyoruz. Karakoldan net bir bilgi yok, zaten suçlu olduklarına inanıyoruz” dedi.

    New York'ta Türk Bisiklet Taksi Sürücüsünün Şüpheli Ölümü: Gözaltında Hayatını Kaybetti, Arkadaşları İsyan Etti - Resim : 2

    ‘MUSA İÇİN SUSMAYACAĞIZ’

    Gülyaz, “Bu olayın üzeri örtülmemeli. Türk yetkililerden, derneklerden, avukatlardan ve tüm resmi mercilerden destek bekliyoruz. Olayı örtbas ederler diye korkuyoruz açıkçası. Bu çocuk karakolda öldüğü için suçlu onlar. Ne kimseye cevap veriyorlar ne bir şey söylüyorlar. Burada bir şey oldu hadi gidin diyorlar. Telefonundan emergency numaralarını bulmuşlar arayacakları. Bir arkadaşı aramışlar. O bayan da gece yarısı bir değişik numaradan aradıkları için cevap vermemiş. Sabah da döndüğünde telefonuna arkadaşınız hastanede ölüm durumunda acil gelin demişler. Hepimiz de toplanıp hakkımızı aramanın peşindeyiz. Bundan önce de Tacikistanlı bir arkadaşımız ölmüştü, hakkı aranmadı. Musa için susmayacağız. İnsan hayatı bu kadar ucuz değil.” dedi.

    Türk toplumu üyeleri, olayın aydınlatılması için yetkililere çağrıda bulunurken, NYPD’den de şeffaf bir açıklama beklediklerini ifade etti. Daha önce benzer vakalarda sessiz kalındığını hatırlatan arkadaşları, “Musa için susmayacağız” sözleriyle tepkilerini dile getirdi.

    ‘SORUŞTURMA SÜRÜYOR’

    New York Belediye Başkanı Eric Adams’ın Kıdemli Danışmanı ve New York Polis Departmanı (NYPD) Dedektifi Mohamed Amen, hastanede Çetin’i ziyaret ederek yakınlarıyla dua etti. Amen, “Soruşturma titizlikle sürüyor” açıklamasında bulundu. Amen, NYPD Emniyet Müdürü Jessica Tish’e ve Belediye Başkanı Eric Adams’a olayla ilgili bilgi verirken, Belediye Başkanı Adams’ın da konuyla yakından ilgileneceğini açıkladı.

    Kaynak: AA-İHA

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Epistemolojik engel olarak ‘ikili devlet’

    Epistemolojik engel olarak ‘ikili devlet’


    Kaan Ali KORKMAZ*


    Naif Bezwan, 22 Mayıs tarihli Artı Gerçek röportajında ikili devlet kavramı üzerinden Kürdistan-Türkiye etkileşimine dair oldukça önemli değerlendirmelerde bulunmuştu. Kavram, Ernst Fraenkel tarafından Nazi Almanya’sının hukuki ve idari işleyişini anlamak için öne sürülmüş, daha sonra anti-demokratik rejimlerin karakterini ele alan tartışmalarda kullanılagelmiştir. Bu tanımlamanın literatürde yaygın bir biçimde kullanılmasının bir sebebi, belirli hukuki pratiklerin ve süreçlerin açıklanması ve anlamlandırılması noktasında işlevli bir çerçeveye sahip olmasından ileri gelmektedir. Farklı bir deyişle; devlet-siyaset-hukuk ilişkiselliğinde belirli sorulara yanıt verilmesine ve buna dayalı özgün bir teorik hattın kurulmasına yardım etmektedir. Böylelikle sorunsal, devletin ikili yapısının anlaşılması ve bu çerçeveye yerleşen pratiklerin açıklanması olarak serimlenmektedir.

    Bezwan da, bu kavramdan hareketle, özgün bir müdahalede bulunarak Türk Norm Devleti ve Türk Tedbir Devleti ayrımlarına gitmiş ve Türkiye’nin idaresine dair bir süredir inşa etmekte olduğu perspektifi açımlamaya girişmiştir. Bezwan, Türkiye’de ikili devlet teorisi için şöyle net bir tanımlama yapmaktadır: “Bununla, Türk çoğunluğu için görece genel normlara dayalı ‘rasyonel-legal’ denilebilecek bir egemenlik sistemi ve Türk olmayan halklar için de özü itibariyle tedbirlere ve olağanüstü yönetim tekniklerine dayalı bir egemenlik anlayışının hüküm sürdüğü ifade edilmektedir.” (Kürtler ve Cumhuriyet, s. 41).

    Bu noktada ikinci devletin Schmittyen bir mantıkla hareket ettiğini vurgulayan Bezwan, aynı devlet sistemi içerisinde iki homojen hukuki sistemin bütünleştiğini öne sürmektedir. Buna göre devlet Türklük Sözleşmesi’ne tabi kişiler ve topluluklar üzerindeki tasarruflarında Türk Norm Devleti iken, Türklük Sözleşmesi’nin dışındaki toplamlar açısından ise Türk Tedbir Devleti’dir. Tedbir devleti ile yasaya bağlı olmayan ve siyasal tasarruf noktasında sınırları olmayan bir yapıya işaret edilmektedir.

    Ancak bu metinde, Naif Bezwan’ın sunduğu tez ile bağlantılı olarak, ikili devlet tezinin ‘Türkiye Vakıasını’ çözümlemek noktasında bir çeşit epistemolojik engel oluşturduğu öne sürülecektir. Epistemolojik engel, bazı kuramların, belirli bir sorunsal çerçevesinde üretilen birtakım cevap ve soruların tam da sorunsalın anlaşılması önünde birer duraklatıcı haline gelmesini tarif eder. Yani bilme sürecinin iç macerasında gerçekleşen, bilme sürecinin yaşadığı bunalımları anlatan bir duraktır. Zira tam bilme mümkün olmadığından, bilme sürecinin kendisi daima bilgi nesnesi üzerindeki teorik işlemin devam etmesini, soruların güncellenmesi ve tartışmanın alışkanlıklardan kurtulmasını gerektirir. Bu yolla kavramın literatürdeki önemine yönelik mütevazı bir soru sormaya çalışılacaktır.

    SORUNSALIN ORTAYA KONULUŞU

    Bezwan’ın ikili devlet kuramının sorunsalı, tam da devletin işleyiş kipliklerinin açıklanması sorusu çerçevesinde kümelenir. Tartışmanın odağındaki soru, devletin hukuki eşitlik düzleminde topluluklara vaat edilmiş olan eşit davranışı neden hayata geçirmediği noktasında düğümlenir. Yani devlet, yasada vurgulanan a priori eşitlik nosyonunu belirli pratiklerinde ve bu pratiklerin oluşturduğu teamüllerde uygulamaktan imtina etmektedir. Literatür, bunun sebebini sömürgecilik ve sömürgesellikte aradığı gibi, Bezwan ve birçok araştırmacı bu noktada Türklük Sözleşmesi kavramına başvurarak, sözleşmeyi bir ayırıcı olarak yerleştirmektedir.

    Bir adım daha geri atarak Türklük Sözleşmesi’nin devletin pratiklerinde belirleyici bir ahit olduğunu teslim eden ikili devlet kuramı, bu sözleşmenin pratik ve kurumsal yansımasında tedbir ve norm devletlerini bulur. tedbir devleti, yasanın askıya alındığı ve bağlayıcı sınırları olmayan pratikler bütünüdür. Diğer tarafta norm devleti, tam da liberal hukuk yorumunda belirtildiği gibi, olması gereken kiplikte yani yasanın çizdiği sınırlar içinde hareket eder. Böylelikle pratikler önceden bilinebilir ve kavranabilir. Görüldüğü üzere hukuk bu noktada belirli toplulukların devletle yaptıkları ahite içkindir. Bu ahidin ismini ise ihtişamlı Türklük Sözleşmesi oluşturur. Özetlemek gerekirse devletin davranış kipliklerini açıklamak için başvurulan teorik arka plan Türklük Sözleşmesi, hukuki norm ve hukuki norm-dışılık kavramlarıyla inşa olunur.

    Bu durumda tartışmanın köken dinamiklerine yeniden göz atmamız gerekir: Köşe taşlarını hukuki normun üstünlüğü beklentisi ve normalin hukukiliği algısı, bununla bütünleşik olarak devletin bazı pratiklerinin hukuk-dışılığının yarattığı marazın oluşturduğu sözleşmeci kuramın kuramsal çerçevesi siyaset biliminin baskın yorumlarından birisini oluşturur. Özellikle sözleşmecilik mevzubahis olduğunda sorun giderek büyümektedir. Bu metnin sınırlarını aşsa da kısaca şu söylenebilir: Hobbes dışında sözleşmeci kuram, toplumu oluşturduğu varsayılan bireylerin birbiri arasında kabul ettiği ve bu yolla yetkilerini kendi içlerinden doğan daha büyük bir yapıya devrettiği eşit-zemin kuramıdır. Hobbes bu yorumu materyalist ufkuyla aşar: Sözleşme egemeni bağlamaz!

    Ancak Türklük Sözleşmesi kuramında egemenin sözleşmeye dahil topluluklara davranışında görülen şey tam da sözleşmenin karşılıklı bağlayıcılığıdır, ki bu sözleşmeci kuramın en zayıf karnıdır. Ancak bilindiği üzere böyle bir sözleşme yoktur, teamüllerin yarattığı fiktif bir kurgudan öteye bir şey olmadığından, egemeni bağlayacak herhangi bir yaptırım gücü yoktur. Burada bağlayıcı olan egemenin rıza üretmeye dayalı beklentisi ise -ki bu başlı başına bir tartışmadır- rıza yalnızca ahde vefadan doğmaz, rıza üretme makinesi olarak devletin rıza üreteceği çeşitli yolları ve kanalları her daim mevcuttur.

    Son kertede devletin pratiklerinin açıklanması tam da sözleşmeci kuramın bağlayıcı liberal hukuki yorumuna dayanır. Yanlış anlamayı peşinen önlemek için belirtmek gerekir: Liberal-hukuki yorum bu noktada bir eleştiri olarak değil, yorumun bağlı olduğu geleneğini işaret etmek için vurgulanıyor. Nihayetinde bu kuram devletin pratiklerini ele alırken, devletin bir normal bir de normal dışı davranış kipliği vardır varsayımına yaslanır. Bu normal dışı davranış kipliği özellikle belirli gruplar üzerinde çok daha sık ve süreklidir.

    Türkiye özelinde, umumi müfettişliklerinden olağanüstü hâl bölge valiliklerine kadar hukukileştirilen bu özel pratikler normal-devletin norm-dışı bir kurumsallaşmaya doğru ilerlemesine işaret eder. Bu da tedbir devletidir ve tedbir devleti olağan hukuki yolları/durumları kendisi için bağlayıcı olarak görmez. Bu durumda soruyu, cevaplardan yola çıkarak yeniden düşünmek gerekir: Neden Kürdistan söz konusu olduğunda devlet, normal hukuku askıya almayı alışkanlık haline getirmiştir? Bezwan bu soruya güçlü bir yanıt vermektedir:

    Eğer Kürdistan coğrafi olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin hükümranlığı altındaki topraklardan çok uzak bir kıtada olsaydı veya Kürtler sözgelimi Türkiye’den çok uzaklarda deniz aşırı bir coğrafyanın meskûnları olsaydı, muhtemelen İkili Devlet yani aynı egemenlik dairesi içinde farklı rejimlerin ihdas edilmesi ihtiyacı hasıl olmayacak ve başka yönetim usullerden söz ediyor olacaktık. Eğer Kürtler bir göçmen toplumu ya da küçük bir azınlık olsaydı, yani yaşadıkları coğrafyayla bağlantılı uzun bir tarihleri, kolektif hafızaları, sosyolojik derinlikleri, kendini yönetme pratikleri, siyasal bilinç ve örgütlenmeleri olmasaydı muhtemelen bu mesele ya total bir asimilasyonla ya da belki de bir takım azınlık haklarının verilmesiyle bir çözüme kavuşmuş olacaktı. Ancak böyle olmadığı için geriye başlıca iki seçenek kalıyor: Ya Kürtlerin siyasi ve hukuki olarak tanınarak ülke yönetimine ortak olması ya da doğrudan yönetimin gerektirdiği birleşik bir siyasi, ekonomik, askeri bir rejimle denetim altına alınmaları. Bütün bunları normal bir yönetimle sağlamak mümkün olmadığına göre İkili Devlet bunun sonucu ve gereği olarak ortaya çıkmakta, inkâr, asimilasyon, eliminasyon tedbirleri üzerine inşa edilmiş doğrudan bir yönetim aygıtı olarak tezahür etmektedir.

    Bu noktada karşımıza doğrudan idare kavramı çıkmaktadır. Dolayısıyla kavramsal çerçevedeki eksikliği oluşturan hukuk-dışılık negatif tanımının yerine, pozitif doğrudan idare eklenmektedir. Yani olumsuzlayıcı tanımın yerine pratiğin kendi tanımı konmaktadır. Bazı noktalarda hukuki idare bazı noktalarda doğrudan idare mevcuttur.

    Soru tekrar güncel bir şekilde kendisini dayatmaktadır: Devletin pratikleri, doğrudan idare ve hukuki idare kavramlarının cevaz verdiği farklı pratikler bütünüyle açıklanabilir mi? Diğer taraftan doğrudan idare neden kendisini hala hukuki bir tarzda ortaya koymaktadır? Yani umumi müfettişliklerinden OHAL uygulamalarına sürekli bir biçimde hukuki bir forma kavuşmayı denemektedir, peki ama neden? Doğrudan idarenin hukukiliği, liberal-hukuki yorum açısından geçersiz olsa da kendisini hala hukuki biçimde ortaya koyma ısrarının sebebi nedir?

    EPİSTEMOLOJİK ENGEL KAVRAMI VE ‘İKİLİ DEVLET’İN GÖRMEYİ ENGELLEDİKLERİ

    Epistemolojik engel, bir sorunsalın anlaşılması önündeki birtakım bilgi yapılarını işaret eder. Bunu, Bachelard şöyle tanımlar: “Bilimsel bir çabayla edinilmiş bilgi bile eski gücünü yitirebilir. Kesin ve soyut soru eskir, somut yanıt ise kalır. İşte o zaman, zihinsel etkinlik tersine döner ve tıkanır. Sorgulanmayan bilgi epistemolojik bir engelle kuşatılır. Daha önce yararlı ve güvenilir olan entelektüel alışkanlıklar, zamanla araştırmaların önünü tıkamaya başlayabilir.” (vba). Bu durumda daha önce ise yarar olan bilginin, belirli bir bağlamda sorunsalın anlaşılmasının önünde engel oluşturabilecek alışkanlıklara dönüşebileceği söylenebilir.

    Ancak epistemolojik engel kavramı bir çeşit yanlış anlaşılma ya da yanlış bilmeyi değil, belirli bir sorunsalın anlaşılması ve teorik olarak ortaya konmasının önündeki doğru-bilinen bilme biçimini ve bilgi yapılarını tarif eder. Yani bu noktada pozitivist anlamda bir doğru-yanlış dikotomisinin ötesinde, bilme sürecinin kendisine ilişkin bir tartışma mevcuttur. Zira bir sorunsal ampirik olarak değil yalnızca teorik somutta ortaya konabilir.

    İkili devlet tartışmasında ortaya konan teorik somut, tam da başlangıçta hedeflenen devletin idari ve hukuki pratiklerinin açıklanması sorunsalıdır. Bu sorunsal çevresinde kümelenen soru ve yanıtlardan türetilmiş olan ikili devlet kuramı, kendi içerisinde kendi sorunsalını gölgelemektedir. Çünkü kavram, yanıt olarak işlevli ve yaygın kullanıldığından, pratiklere ilişkin tüm soruları soğuran bir teorik pozisyona yerleşmiştir. Bu noktada ikili devlet, iki ayrı homojen pratikler bütününden oluşan bir devlet tanımını zorunlu olarak dayatmaktadır. Bu sayede Kürdistan’daki ve Türklük Sözleşmesi’nin dışındaki tüm topluluklar açısından yaygın ve homojen olan tedbir devletine özgü doğrudan idare tekilleştirilmektedir.

    Dolayısıyla bu yaklaşım tek devleti ikiye bölerken, ikiye bölünmüş idare teknikleri içerisindeki farklılaşmaları/bölünmeleri açıklamaktan uzak kalmaktadır. Farklı bir deyişle; ikili devlet, tam da aslında yola çıktığı sorunun yanıtlanmasını gölgede bırakacak şekilde açıklama üretmektedir. Devletin farklı kipliklerde işleyen pratiklerini açıklamak için çıkılan yolda, devletin tüm icraatlarını iki ayrı sepette toplayan bir hukuki yorum ortaya çıkmaktadır. Zira bu noktada devletin pratiklerinin bölünmesi, zaten önceden varsayılan bir normal hukuk ve bununla tezatlık içeren hukuk-dışılık açısından düşünülmektedir. Ancak, bu noktada verili kabul edilen hukuk yorumu açıkça liberal hukuk yorumudur. Bütün toplumsalı ve mücadeleleri önceleyen bir norm hukuku varsayan bu yorum, normu a priori varsayarak toplumsal mücadelelerin belirli dengelerinin etkisini görmezden gelir.

    İkili devlet tezi hukuki normu önceden verili ve olması gereken kabul ettiği müddetçe elbette her yerde bir norm ve bir tedbir görebilir. Örneğin Süleyman Soylu torbacıların bacaklarının kırılması talimatı verdiğinde de var olan şeyin norm devleti değil tedbir devleti olduğunu söyleyerek bu sorundan kurtulabiliriz. Ancak yasa ve yasanın pratiği tartışması her zaman zaten uygulayıcı sorunuyla bütünlük oluşturur. Yasanın yorumu kime kalmıştır sorusu tam da bu sorunun merkezini oluşturur. Örneğin üniversitelerin hukuk sınıflarında ilk elden öğretilen şeylerden birisi olan takdir yetkisi bir çeşit hukuk yorumlama yetkisidir. Peki, pratik sürecin böyle gerçekleştiğini söylemek mümkün mü? Örneğin suçtan şüphelenen mekanizmanın mahkeme olmadığını, mahkemenin önüne giden suç isnadının ve delillerin toplanmasının yargı aygıtından bağımsız olduğunu düşündüğümüzde tekrar soruyu sormak gerekmez mi?

    Kimin hırsız kimin kleptoman olduğuna karar verecek olanın çoğu durumda mahkeme olduğunu düşünürüz örneğin. Ancak, bu kararın verilebilmesi için gerekli durumun oluştuğunu varsayan mekanizmanın da aslında yasayı yorumlayarak hareket ettiğini görmek gerekir. Zira polis suçu tanır. Tam da tanıması gerektiği için tanır, zira o toplumsal düzenin sürmesi için gereken müdahaleye her daim hazır olmalıdır.

    Elbette bu kısa ve yetersiz tartışma bizi bir yere götürmez. Ancak şuna işaret etmek istiyorum: Yasanın var olması ve onun yorumlanması arasındaki ilişki zaten belirli mücadelelerin sonucudur. En nihayetinde devlet her durumda yasanın yorumunu yapacak aygıtlarla donatılmış olduğundan, esasen bir yanda normlarla diğer yanda tedbirle işlemesini gerektirecek aygıtsal bir bölünmeye sahip değildir. Her somut durumda zaten yasanın yorumunu yapma yetkisi elindedir.

    Diğer taraftan ikinci sorun ikili devlet kuramının, devletin bütün pratiklerini açıklayıcı çerçeve olarak hukuki tartışmayı esas almasıdır. Yani norm devleti hukuka uyan, tedbir devleti bununla uyumsuz olanı açıklamaktadır. Bu noktada elbette Fraenkel’in liberal yorumunun etkisi çok büyüktür. Ancak tartışmanın öteki yüzünde yer alan Schmitt bu konuda çok daha nettir. Hukuk siyaseti belirlemez, aksine siyaset hukuku belirler. Siyasal İlahiyat’ta Schmitt açık sözlülükle anayasalarda pandomim yapan devleti göreceğimizi vurgular.

    Burada Fraenkel ile Schmitt arasındaki tartışma hukuki olan ile siyasal olan arasındaki ilişkidir. Fraenkel yasayı önden verili kabul eden liberal bir pozisyon tuttuğundan, olması gereken yasa ve ona göre yorumlanan ya da yorumlayan pratikler arasında bir ayrım güderken, Schmitt tam da bu pozisyonun tersine yerleşmiştir. Çünkü Schmitt haklı olarak siyasalın her durumda hukuku öncelediğini, çünkü siyasal mücadelelerin kendisinin zaten hukuki düzeni kuracak bir durum yaratabileceğini söylemektedir. Yani aslında ikili devlet tartışması siyasalı hukukun belirlenimi altında düşünen bir hukuk ideolojisi üretmektedir.

    Son kertede bir epistemolojik engel olarak ikili devlet, tam da devletin pratiklerinin çoğulluğunu, aygıtlarının farklı yoğunlaşma derecelerini ve ona özgü varoluş kipliklerini anlamayı imkansız hale getiren bir düalizm üretmektedir. Yani devlet ya yasaya uyan pratikler bütünü olarak homojen bir norm devletidir ya da bununla çelişen tedbir devleti.

    Ancak, gün geçtikçe açığa çıkmaktadır ki devletin Kürdistan’da icra ettiği pratiklerin ve kullandığı aygıtların ehemmiyeti farklılıklar arz etmektedir. Örnek vermek gerekirse; Şırnak uzunca bir süredir devletin özel olarak yoğunlaştığı bir yerdir. Bununla birlikte Şırnak Belediyesi’nin kendisi de giderek artan bir önemdedir. Bu sebeple özellikle Şırnak’ta kayyım uygulamasına nazaran daha öncelikli pratik, belediyenin siyasal yolla kazanılmasına öncelik verilmesidir.

    Peki yasayla bağlı olmayan tedbir devletinin neden hala yasayla belirlenmiş bir seçime girmeyi denediğini, neden hala bu seçimlere gereksinim duyduğunu ve kayyıma yaslanmadığını açıklamak zordur. Zira aynı devlet bir önceki dönemde Kürdistan’da birçok belediyeye kayyım atarken, Şırnak Belediyesi’ni yine siyasal yollardan kazanmıştı. Elbette denilebilir ki Şırnak’ta yaşanan şey, zaten belediyeyi kazanabilecekleri noktada kayyımla uğraşmak istememeleridir. Ancak kaçırılmaması gereken gerçek şudur, Şırnak’taki çaba, kayyım atamak zorunda olmamaya dönük bir çabadır. Kürdistan içerisindeki çoğul pratikler, ikili devlet teorisinin tıkandığı noktalardan biridir.

    Bu örneğin dışında devlet uzunca bir süredir Kürdistan’daki idare tarzında dönüşümler yaşamaktadır. Türk devletinin Kürt coğrafyasının sınırlarında yer alan ilçelere dönük tedbirleri, yalnızca doğrudan idarenin insafına bırakılan (yeniden) hukukileştirilmiş pratiklerden ziyade, kendi siyasal oyun kuralları içinde bir kazan/kaybet mantığının devrede olduğuna dair somut emareler vermektedir.

    SONUÇ

    Epistemolojik engel kavramı bu metinde tam da açıklama gücü yüksek iki ana kuram için öne sürülmektedir. Bunlardan ilki, ikili devlet kuramı ve ikincisi de sözleşmecilik kuramı. Esasen; her iki kavram da modern sosyo-politik pratiğin belirli veçhelerini açıklamakta kuvvetli roller üstlenmiş ve sosyal bilimlerin disiplinler bazında gelişmesine imkân sağlamıştır. İnkâr edilemez şekilde birçoklarının açıklamakta zorlandığı teamülleri anlaşılır kılmıştır.

    Fakat, ikili devlet kavramı devletin tüm pratiklerini iki homojen kategoriye indirgeyerek (norm ve tedbir devletleri üzerinden) görme eğilimi üretmekte ve her birinin kendi iç bölünmelerinde gerçekleşen süreçleri görünmez kılmaktadır. Kürt illerinin geleceği açısından giderek şekillenen yeni durum olarak diğer parçalarla sınırlarda geliştirilen devlet politikası, örneğin Van’la farklılaşmaktadır.

    Yani Türk devleti, Kürt coğrafyasındaki müdahalelerini de yalnızca norm ve tedbir ayrımına dayanarak değil, geniş bir eylem sepeti içerisinden oluşturmaktadır. Böylelikle devletin esasta yalnızca tedbir devleti ya da doğrudan idare olmadığı, kurucu misyonlarla pratikler geliştirdiğini söyleyebiliriz, ki bu hem tedbir devletini hem de doğrudan idareyi çokça aşan farklı pratikler demetinin bir arada var olduğunu gösterir. Ancak bu demet yine homojen bir biçimde dağılmaz, her durumda farklı yoğunlaşma derecelerine sahiptir.

    Öte yandan doğrudan idare ve tedbir devleti kavramları, devletin normal davranış kipliği dışında çalışmayı devletin aygıtlarında mevcut bir süreklilik haline getirdiğini vurgulamakta çok kuvvetlidir. Ancak, bu aygıtlarda mevcut pratiklerin daima hukukileştirme tarafından takip edildiğini görmeyi engelleyen bir pozisyona yerleşmektedir. Yani, hukukileşme her ne kadar liberal-normlara uygun olmasa da zaten yasanın a priori bir formu yoktur.

    Yasanın a priori formuna dair beklenti hala liberal hukuki yorumun ana beklenti olması anlamına gelir. Ki bu tehlikeli beklentiye dair başka yorumlarda bulunmak mümkünse de özetle şunu söylemek gerekir: hukuk ideolojisi, hukukun kendinde olumlu varoluşunu ve toplumun çıkarına olduğunu düşünmeyi normalleştirmektedir. Ancak toplum ve devlet arasındaki ilişkinin doğasına dair algıyı büyük oranda zayıflatan bu ideoloji, devletin topluma karşı hukuku kullanma tarzını anlamaktan fersah fersah uzaktadır. Örneğin doğrudan idare olarak anılan pratik çoğu durumda Kürt hareketinin kazanımlarına karşı hukukilik zırhına dayalı uluslararası meşruiyete yaslanmak için kendisini hukuk kılıfında dolaşıma sokmaktadır.

    Devleti düşünmeye hukuk içinden başlamak değil, hukukun pratiklerini kavramak için siyasalın içinden düşünmeyi başlamak gerekir. Böylelikle sözleşmeciliğe yaslanmış olan ikili devlet kuramı, tam da sorduğu sorunun tekrar sorulması koşullarını düşünmemizi gerektirmektedir. Devletin işleyiş kipliklerini araştırmak için başvuracağımız çerçeveyi kurmak, bu epistemolojik engelin aşılması yolunda atılacak bir adımdır. Bu vesileyle devletin pratiklerinin çoğulluğunu gözeten bir perspektif kurmak için Türk devlet aklının hangi pratikleri almaşık bir biçimde süreklileştirdiğini ortaya koymak gerekmektedir.

    Bu noktada siyasalın kurucu önceliğini gözetmeyi ihmal etmeyen bir kuramın inşası için, karşılaştığı epistemolojik engelin tarifi elzemdir. Son kertede devletin farklılaşan pratiklerini açıklamak için kurulması gereken çerçeve, bu pratiklerin çoğulluğunu ve hukukileşme biçimlerini gözetmek zorundadır. Ancak bunu açıklamak için başlanması gereken nokta devletin siyasal oyun kurallarını açıklamak ve bu yolla hukukla kurulan ilişkiyi yerli yerine oturtmaktır.

    Sonuç olarak bir epistemolojik engel, soruların tekrar gözden geçirilmesi önündeki engele dönüştüğünde, onu eleştirerek ve bazı noktalarda güçlü cevaplarını yeniden formüle ederek yaşamasına izin vermek gerekir. Tıpkı, bir ağacın kurumuş dallarını koparmanın, o ağacın ömrüne katacağı gibi, bir sorunsalın önündeki epistemolojik engeli ortadan kaldırmak, sorunsalın anlaşılması yolunda ileriye doğru bir adım olacaktır.


    Kaan Ali Korkmaz kimdir?

    18 Ocak 1997 İstanbul doğumlu. AİBÜ Kamu Yönetimi Bölümü’nde lisans eğitimini aldı. ‘Althusser’in Machiavelli Okuması’ başlıklı teziyle Yıldız Teknik Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler yüksek lisansını bitirdi. Siyaset bilimi ve siyaset teorisi üzerine bağımsız araştırmalarını sürdürüyor.

    Kaynak: Artı Gerçek
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Türk turist feci dolandırıldı: Duştan çıkınca, kadın da yoktu paraları da

    Türk turist feci dolandırıldı: Duştan çıkınca, kadın da yoktu paraları da


    Seks turizminin yoğun olduğu Tayland’da tatile giden bir Türk turist feci bir şekilde dolandırıldı.

    Türk turist feci dolandırıldı: Duştan çıkınca, kadın da yoktu paraları da

    Uluslararası kamuoyunda tatil cenneti olarak bilinen ve seks turizminin yoğun olduğu Tayland’da bir Türk hafta sonu dolandırıcıların kurbanı oldu…

    Tayland medyasında yer alan haberlerde soyadı Ruhan olan bir Türk turistin yaşadığı bütün talihsizlikler ortaya saçıldı.

    Ruhan, bir çöpçatan sitesinden Tayland’da yaşayan bir kadınla tanıştı. Kadın, Ruhan’ı Phuket’ten Pattaya’ya çağırdı. Birlikte yürüyüş yapıp bazı mekanlarda eğlendikten sonra kadın adamı otel odasına çağırdı.

    Çift arasındaki yakınlaşmanın giderek arttığı bir anda ise ismi açıklanmayan kadın adamın duşa girmesini istedi. Bu isteği kabul eden ve duş alan adam odaya geri döndüğünde ise hayatının şokunu yaşadı.

    ADAMIN iPHONE’U DA ÇALINDI

    Kadın, adamın paralarını ve değerli eşyalarını çalıp ortadan kaçmıştı. Yaklaşık 2100 dolarını ve iPhone 14 Pro model cep telefonunu çaldıran adam soluğu polis karakolunda aldı. Olayla ilgili soruşturma başlatılırken Pattaya polisi güvenlik kameralarından kadının kimliğini bulmak için harekete geçeceklerini duyurdu.

    Olayla ilgili soruşturma devam ederken Tayland medyası, Ruhan ve kadının fotoğraflarını paylaştı.

    Z kuşağı izleyicileri ekranda daha az seks istiyorİlginizi ÇekebilirZ kuşağı izleyicileri ekranda daha az seks istiyorDalai Lama'dan seks itirafıİlginizi ÇekebilirDalai Lama’dan seks itirafıDehşet evinin yeni fotoğrafları çıktı: 14 yıl burada seks kölesi yapmışİlginizi ÇekebilirDehşet evinin yeni fotoğrafları çıktı: 14 yıl burada seks kölesi yapmışGenç kadını kaçırıp 14 yıl seks kölesi yapan adam konuştu: Ben ona aşıktımİlginizi ÇekebilirGenç kadını kaçırıp 14 yıl seks kölesi yapan adam konuştu: Ben ona aşıktımDevlet televizyonunda seks skandalı: Sapık ekran yüzünün kimliği ifşa olduİlginizi ÇekebilirDevlet televizyonunda seks skandalı: Sapık ekran yüzünün kimliği ifşa oldu

    iPhone Kadın Polis seks tatil Tayland

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Binlerce Türk vatandaşının Almanya vize başvurusunun reddinde kalem rengi iddiası

    Binlerce Türk vatandaşının Almanya vize başvurusunun reddinde kalem rengi iddiası


    Son dönemde Türk vatandaşlarının Şengen vizelerinin reddedilmesi AB ülkeleri ile Türkiye arasında ipleri gererken, Alman medyasından dikkat çekici bir iddia geldi.

    Binlerce Türk vatandaşının Almanya vize başvurusunun reddinde kalem rengi iddiası

    Son dönemde kamuoyunun daha çok gündemine gelen “Şengen vizesi krizi” ile ilgili dikkat çekici bir iddia ortaya atıldı…

    Son aylarda Avrupa Birliği üyesi ülkelere ziyaret etmek isteyen Türklerin vize başvurularında daha önce görülmeyen oranlarda ret verilirken Alman medyasından gelen iddia gündemin üst sıralarına çıktı.

    Alman hükümeti, geçen yıl 1 milyon 260 bin kişiye vize verdiğini duyurdu. Vize başvurularında birinci sıra Türk vatandaşlarının. Türkiye’den geçen yıl 214 bin 944 başvuru olduğu kayıtlara geçerken 1.5 milyar nüfuslu Hindistan’dan ise 117 bin 181 başvuru var.

    Vize istemede üçüncü sırayı ise 60 bin 700 başvuru ile Ruslar aldı. Almanya, 1 milyon 260 bin kişiye vize verildiğini belirtirken, bu yılki açıklamada reddedilen vize oranları belirtilmedi.

    Almanya, vizelerin red bilgilerini açıklamamayı, “Ülkeye göç akını nedeniyle oluşan hassas durumu” gerekçe gösterdi. Bu bilgiler, sadece milletvekillerine verildi.

    DIE ZEIT: GÖK MAVİSİ MÜREKKEP

    Geçen yıl Türkler’de vize reddi oranı yüzde 20’yi aşmıştı. Benzer oranların son verilerde de olduğu, 40 bini aşkın Türk’ün vize başvurusunun reddedildiği sanılıyor.

    Ancak vize reddinde çok önemli ve bilinmeyen bir ayrıntıyı, Türkler’in vize reddi şikayetlerini haberleştiren Die Zeit Gazetesi yazdı.

    Die Zeit, “Gök mavisi mürekkep kabul edilmiyor. Aslına bakılırsa, formaliteler vizede başarılı sonuç alınmasını zorlaştırıyor. Kalemin rengi bile belgelerin kabul edilmemesine neden olabilir. Örneğin gök mavisi mürekkepli dolma kalem kabul edilmiyor. Bunu bilemezsiniz, uygulama bir renk belirtmiyor” diye yazdı.

    DOLMA KALEM, MAVİ TÜKENMEZ…

    Dolma kalem ya da mavi renkte kalem kullanmış, formları bunlarla doldurmuş ya da belgelerinde bu renkte yazı kullanılmış olanların muhtemelen vizeleri reddedildi.

    Türklerin vize başvuruları için yılda ortalama 110 milyon Euro ödediğini ve bunun çoğunun boşa gittiği belirtilirken, eğitim, panel, sağlık ve çeşitli etkinlikler nedeniyle acil vizeye ihtiyaç duyan bir çok akademisyen de vize sorunuyla karşılaşmaya devam ediyor.

    Almanya’nın, vize ret gerekçeleri arasında “Gök mavisi kalem” ayrıntısının olmaması ise birçok soru işaretini de beraberinde getirdi.

    RESMİ VİZE REDDİ SEBEPLERİ

    Almanya’nın vize ret sebepleri genelde, “Belgeleriniz yetersiz. Kalış amacınız net değil. Bir aile ya da akrabalık ilişkisinin varlığı inandırıcı bulunmadı. Davetiyeniz onaylanmadı ya da kanıtlanmadı. Talep edilen vize ile tatil bilgileriniz uyuşmuyor” şeklinde oluyor.

    Ama hiçbir ret cevabında, belgelerde kullanılan kalem ya da rengin mavi olması nedeniyle vizelerin reddedildiği belirtilmiyor.

    Şengen istatistikleri, Türkiye’ye verilen ret oranlarını ortaya koyduİlginizi ÇekebilirŞengen istatistikleri, Türkiye’ye verilen ret oranlarını ortaya koyduAB'de gündem Türkiye: Mülteci anlaşması karşılığında 'Şengen vizesi' önerisiİlginizi ÇekebilirAB’de gündem Türkiye: Mülteci anlaşması karşılığında ‘Şengen vizesi’ önerisiAlmanya, Türk iş gücüne kapıları açtı: 60 bin kaloriferci ve su tesisatçısı aranıyorİlginizi ÇekebilirAlmanya, Türk iş gücüne kapıları açtı: 60 bin kaloriferci ve su tesisatçısı aranıyorDün resmen başladı: Almanya'da Türklere Mavi Kart'ın yolu açıldı: Kabul edilecek mesleklerin tam listesi belli olduİlginizi ÇekebilirDün resmen başladı: Almanya’da Türklere Mavi Kart’ın yolu açıldı: Kabul edilecek mesleklerin tam listesi belli oldu

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Binlerce Türk Almanya’ya alınmadı, geri gönderildi

    Binlerce Türk Almanya’ya alınmadı, geri gönderildi


    Almanya, 5 bine yakın Türk kaçağı ülkeye sokmadı. Berlin, ülke sınırından sadece “iltica hakkı alabilecek olanlar”ın girmesine izin verirken Doğu Avrupa’ya sınır dışı edilen Türklerin geri de dönemediği öğrenildi.

    Binlerce Türk Almanya’ya alınmadı, geri gönderildi

    Almanya’nın Doğu Avrupa üzerinden gelen kaçak göçmen akınını önlemek için başlattığı sınır kontrolleri meyvelerini verdi.

    16 Ekim’de başlayan sınır kontrollerinin ardından, çok büyük çoğunluğu Türk ya da Türk vatandaşı olan 5 binden fazla kaçak göçmen ülkeye alınmadı. Almanya sınırlarına kadar gelen Türklerin, sınırlardan geçemedikleri ve geri de dönemedikleri için orman yolları ya da başka türlü yollardan gizlice ülkeye girmeye çalıştığı öğrenildi. Ülkeye girmiş olanlar hakkında hızlı bir şekilde sınır dışı kararı verildiği belirtildi.

    SURİYELİLER VE AFGANLAR ALINDI

    Sınır kontrollerinde sadece “iltica hakkı tanınması muhtemel” kişilerin girmesine izin verildi. Bunların çoğunu da Suriyeli ve Afganlar oluşturdu. Bu ülke vatandaşlarında iltica kabul oranı, yüzde 90’a yakın. Türklerde iltica kabul oranı ise yüzde 13 civarında.

    TÜRKİYE’DEN GELENLER ÖZELLİKLE SEÇİLİP AYRILDI

    16 Ekim ile 20 Kasım arasında 5 binden fazla kişinin ülkeye girişi engellenirken, “güvenli ülke” sayılan Türkiye’den gelenler, özellikle seçilip ayrıldı. Seçilenler sınırdan geri çevrildi ve geldikleri ilk Avrupa Birliği (AB) üyesi ülkeye gönderildi. Almanya’ya girebilen ve ilticası kabul edilmeyen Türklerin bir an önce ülkeyi terk etmesi istendi.

    KONTROLLER SONUÇ VERDİ

    Yaklaşık 11 bin 500 izinsiz girişten 5 bini bu şekilde reddedilirken, 266 insan taciri de yakalandı. Aranan 670 kişi gözaltına alındı. 394 ev, üst ve araç araması yapıldı. 329 uyuşturucu kaçakçısı yakalandı, silah ve tehlikeli madde taşıyan 250’ye yakın kişi hakkında işlem yapıldı.

    “DAHA ÖNCE BAŞLAMALIYDI”

    Alman Polis Birliği, uygulamalardaki polisin başarısını överken, kontrollerin daha önce başlamamasının büyük hata olduğunu açıkladı.

    İnsan tacirleri, illegal göç ve çeşitli suç örgütlerine bir ayda yapılan darbe, bu uygulamaların daha önce başlatılmış olmaması eleştirisini de beraberinde getirdi.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***