Kültür ve Turizm Bakanlığı, Sinema Genel Müdürlüğü, Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü, Ankara Büyükşehir Belediyesi, Çankaya Belediyesi ve Avrupa Birliği Türkiye Delegasyonu destekleriyle Dünya Kitle İletişimi Araştırma Vakfı tarafından düzenlenen 35. Ankara Film Festivali’nin kapanış töreni Şinasi Sahnesi’nde gerçekleştirildi.
ALTIN KOZA ALAN FİLM, ANKARA’DAN DA BÜYÜK ÖDÜLLE DÖNDÜ
Kapanış programında belgesel, kısa ve uzun film dallarında ödüle layık görülenler açıklandı, ödülleri takdim edildi. 35. Ankara Film Festivali’nde “İnci Demirkol En İyi Film Ödülü”ne “Hemme’nin Öldüğü Günlerden Biri” filmi layık görüldü.
‘EN İYİ BELGESEL’
“Bir Orkestranın İzinde” belgeseli, “VEKAM Özel Ödülü”ne layık bulundu. “Ulusal Belgesel Film Yarışması Jüri Özel Ödülü”, “Zamanın Kıyısında Sınav”; “En İyi Belgesel Ödülü” ise “Sürgün Asla Bitmez” adlı yapımların oldu.
EN İYİ KISA FİLM ÖDÜLÜ
“Ulusal Kısa Film Yarışması Jüri Özel Ödülü”ne, “Görüşürüz Kaplumbağa” ve “Günaydın Anne” filmleri layık görüldü. “En İyi Kısa Film Ödülü”nü ise “Mori” adlı film aldı.
SİYAD EN İYİ FİLM ÖDÜLÜ
Ulusal Uzun Film Yarışması SİYAD En İyi Film Ödülü için “Büyük Kuşatma” filmi seçildi.
Matteo Cocco’nun “Gecenin Kıyısı” filmiyle “En İyi Görüntü Yönetmeni” ödülünü aldığı gecede, Eyyüp Zana Ekinci “Hemme’nin Öldüğü Günlerden Biri” filmiyle “En İyi Kurgu”, Ahmet Kenan Bilgiç “Hakkı” filmiyle “En İyi Özgün Müzik”, Natali Yeres de “Büyük Kuşatma” filmiyle “En İyi Sanat Yönetmeni” ödülünün sahibi oldu.
ANA YARIŞMA FİLMLERİNİN ALDIĞI ÖDÜLLER
35. Ankara Film Festivali’nde “İnci Demirkol En İyi Film Ödülü”ne “Hemme’nin Öldüğü Günlerden Biri” filmi layık görüldü.
“Ölü Mevsim”deki rolüyle Serkan Ercan, “En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu”, aynı filmdeki rolüyle Ece Yaşar da “En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu” seçildi.
“En iyi Erkek Oyuncu” ödülünü “Büyük Kuşatma”daki performansıyla Alp Öyken alırken, Serpil Gül de “Döngü” filmindeki rolüyle “En İyi Kadın Oyuncu” ödülünü aldı.
“Onat Kutlar En İyi Senaryo Ödülü”, “Döngü” filmiyle Erkan Tahhuşoğlu’na, “En İyi Yönetmen” ödülü ise “Hemme’nin Öldüğü Günlerden Biri” filmiyle Murat Fıratoğlu’na verildi.
“Mahmut Tali Öngören En İyi İlk Film Ödülü”, “Ölü Mevsim” filmiyle Doğuş Algün’ün oldu. (KÜLTÜR SANAT – AA)
35. Ankara Film Festivali’nde son iki gün
35. Ankara Film Festivali başladı
Ankara Film Festivali Başkanı İnci Demirkol vefat etti
35. Ankara Film Festivali’nin biletleri satışa çıktı
Ankara Film Festivali’nden kadın yönetmenlere özel seçki: ‘Bir Kadın Filmi’
Ankara Film Festivali’nden Yeni Dalga’nın ustası Truffaut’ya saygı duruşu
35. Ankara Film Festivali’nde yarışacak belgeseller belli oldu
35. Ankara Film Festivali’nin Uzun Film Yarışması filmleri belli oldu
Ankara Film Festivali’nin Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması jürisi belli oldu
35’inci Ankara Film Festivali’nin afişi belli oldu
35. Ankara Film Festivali’nin Onur Ödülleri açıklandı
35. Ankara Film Festivali Afiş yarışması jürisi belli oldu
35’inci Ankara Film Festivali için başvurular başladı
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***
Ankara Film Festivali’nde ödüller bu akşam düzenlenecek törenle sahiplerini bulacak. Dile kolay, tam 35 yıl. Türkiye gibi ekonomik ve politik belirsizliklerle dolu bir ülkede bunca yıl boyunca bir festivali devam ettirmek başarıdır kuşkusuz. İşte bu başarının arkasındaki en önemli isimlerden birisi, İnci Demirkol festivalin başladığı gün aramızdan ayrılmıştı. 1990’larda öğrenci bir sinemasever olarak, yaklaşık on beş yıldır da gazeteci olarak Ankara Film Festivali’ni takip ediyorum. İnci hanımın bilgeliğini, nezaketini çok özleyeceğiz. Ankara bu sonbahar ‘eksik’ bir festival yaptı ve bu eksiklik kolayca doldurulabilecek gibi değil. Adana Altın Koza Film Festivali, Kadir Beycioğlu’nun ölümünün ardından onun adına özel bir ödül koşmuştu. Belki Ankara Film Festivali yöneticileri de İnci Hanım adına benzer bir ödül koymayı düşünebilir. Önerimiz burada dursun!
Ankara Film Festivali, sezonun en son büyük organizasyonu olduğu için ulusal yarışma bölümü her zaman iddialı bir seçkiye sahip olmuştur. Bu yıl da İstanbul, Adana ve Antalya film festivallerinde yer alıp ödüller kazanmış yapımlardan mürekkep on filmlik bir seçki çıktı Ankaralı sinemaseverlerin karşısına. Bu filmlerden “Büyük Kuşatma”yı İstanbul; “Ölü Mevsim”, “Gecenin Kıyısında”, “Hemme’nin Öldüğü Günlerden Biri” ve “Döngü”yü ise Adana Altın Koza vakti değerlendirmiştik. Bu filmlere dair yazıların linkini en aşağıya bırakacağım meraklısı için.
Bu yıl Ankara’da ulusal yarışmada dört filmi görmemiştim. Bu filmlerden “Mukadderat” iki hafta sonra vizyona gireceği için onu bir kenara ayırmak ve o zaman değerlendirmek istiyorum. Ama hazır taze taze izlemişken “Hakkı”, “Fidan”, “Gülizar” ve “Köpekle Kurt Arasında” filmlerine dair kısa notlar düşelim.
‘Hakkı’ (2024)/ Yön: Hikmet Kerem Özcan
HAKKI
Bazı filmlerin bir ülkenin sinemasında ‘kurucu’, ‘oyun değiştirici’, ‘yön verici’ olarak kabul edilmelerinin birçok nedeni var kuşkusuz. Bunlardan birisi de söz konusu filmin temasının evrenselliği ve çoğu zaman da aşılamazlığı. İşte Yılmaz Güney’in ‘Umut’u birçok bakımdan böyle bir yapımdı. At arabacısı Cabbar’ın bir define rüyanı uğruna paramparça olan hayatını anlatırdı film.
Hikmet Kerem Özcan da ilk filmi “Hakkı”da benzer bir karakter armağan ediyor sinemamıza. Hakkı orta yaşlı bir Ege köylüsü. Eşi ve kızıyla birlikte yaşar, oğlu üniversite için büyük başka bir kentte gitmiştir. Yakınlardaki antik kentte hatıra eşyalar satan Hakkı bir gün tesadüf eseri bahçesinde bulduğu tarihi eseri illegal yollardan satar. Tabii ki kolay para hemen biter. Ancak daha fazla tarihi eser olduğunu düşünen Hakkı, evin altında bir kazı çalışması yürütür, bu çaba giderek bir saplantıya dönüşür ve işler kontrolden çıkar.
“Hakkı”, bir yanıyla sıradan bir adamın ailesine karşı sorumluluklarını yerine getirememenin çaresizliğiyle (tıpkı Umut’ta olduğu gibi) gerçekleşmeyecek bir umudun peşine düşmesini, öte yanıyla da bu çağın kolay para kazanmaya duyulan şehvetini anlatıyor. Bunu bir noktaya kadar da başarıyor aslında. Hikmet Kerem Özcan, özellikle ilk yarıda, bir ilk filmin mütevazılığında basit ama dikkat çeken bir anlatı ve yapı kurmayı başarıyor. Ancak, bir noktadan sonra film artık öngörülebilir hale geliyor. Hakkı’nın obsesyonunun nerelere varabileceğine dair bu öngörü tam da seyircinin beklediği gibi gerçekleşiyor. Hakkı’nın gidişatının öngörülebilirliği filme olan ilgiyi de dağıtıyor haliyle. Diğer karakterlere de yeterince alan açılamayınca, onları hikayeleri seyircinin dikkatine yeterince sunulamayınca Hakkı’nın tahmin edilebilir sonuna doğru hep birlikte gittiğimiz bir final oluyor maalesef.
Tam da bu noktada filmin, atmosferin daha güçlü inşa edilmiş olması imdada yetişebilirdi belki ama maalesef birbirini tekrar eden ve beklenen bir an önce gerçekleşsin hissi uyandıran bir yapıya bürünüyor film. Bülent Emin Yarar, Hakkı karakterinde de her zamanki gibi çok üst düzey bir oyun çıkarsa da bu yeterli olmuyor maalesef.
‘Fidan’ (2024)/ Yön: Ayçıl Yeltan
‘FİDAN’
Daha önce iki kısa film çeken, Ayçıl Yeltan’ın Altın Portakal’da seyirciyle buluşan ilk uzun metrajı “Fidan”, birçok ilk film zaafına düşmese bile çok daha büyük sorunlardan mustarip maalesef. Bir sahil kasabasında, hasta annesi, sorunlu babası, eşini kaybetmiş yengesi ve babaannesiyle yaşayan Fidan, yaşından büyük sorumluluklar taşımak zorundadır. Annenin kaybının ardından eğitime devam etmesi için yönlendirilen Fidan’ı kaybetmeyen babası eşinin kaybının ardından kızına engeller çıkarır. Film, adını “Fidan” karakterinden alsa da ne onu ne de başka bir karakteri tam olarak odağına oturtamıyor. Ne fidanın erken büyümesini, ne babanın ıstırabını ne de aile için dinamikleri tam olarak anlayabiliyoruz. Belki kağıt üzerinde güzel görünse de hikayenin perdedeki akışı tutarlı bir anlatı inşa etmekten uzak maalesef. Üstelik finale doğru ‘kendini iyi hisset’ duygulu bir dizi finaline ve kamu spotuna dönüşüyor ki, sinemaya dair küçük kırıntılar da kaybolup gidiyor. Filmin temel problemi ülkenin önemli sorunlarından birini anlatmaya yeltenip, ülke gerçeğine fazlaca uzak kalmak.
‘Gülizar’ (2024)/ Yön: Belkıs Bayrak
‘GÜLİZAR’
Belkıs Bayrak’ın yazıp yönettiği San Sebastian ve Toronto film festivallerine de gösterilen bir başka genç kadın hikayesi “Gülizar”, hikayesinin ve çevresinin gerçekliğinin farkında öte yandan. Belkıs Bayrak, “Apartman” ve “Cemile” adlı kısa filmleriyle adından söz ettirmeyi başarmıştı. Burada da iyi bir ilk film yönetmenliği ortaya çıkardığını belirtelim öncelikle. Gülizar, Türkiye’de ailesiyle yaşayan genç bir kadın. Kosova’da yaşan Emre adlı bir gençle (tam net belirtilmese de aracılar aracılığıyla) evlenmek için annesiyle yola çıkıyor. Ancak annenin pasaport problemi olduğu için sınırı geçemiyor ve Gülizar tek başına yola devam ediyor. Bu yolculuk sırasında maruz kaldığı taciz, Emre ile olan evlilik süreçlerinin de temel belirleyicisi haline geliyor.
Gülizar’ın unutma arzusuyla Emre’nin ‘erkeklik’ gösterileri arasındaki intikam hırsı düğün hazırlıklarının üzerine bir gölge gibi düşüyor. Gerilim tırmandıkça tacizcisinin o kadar da uzakta olmadığını fark eden Gülizar’ın ruh hali de değişiyor. Bütün bu hikayenin Ecem Uzun’un oyunculuğu, Kürşat Üresin’in görüntüleri ve Belkıs Bayrak’ın rejisiyle tutarlı bir anlatıya dönüştüğünü belirtelim. Gülizar’ın bir kadın olarak yaşadıklarıyla Emre’nin erkek nobranlığı; genç kadının aileden kaçmak isterken başka bir sıkışmışlığın içine düşüp kalması duygu olarak da geçiyor seyirciye.
Ne var ki, hiç risk almıyor Belkıs Bayrak bizce. Hikayenin tahmin edilebilirliği bir yana, temayı ele alırken de en kolay olan tercihleri, en makul en güvenli yolları tercih ediyor yönetmen. Bir ilk film için bu anlaşılabilir olsa da, anlatıyı yukarılara çıkaramıyor. Bu tür hikayelere yeni bir dokunuşta bulunamadığı için de yeni bir söz söyleyemiyor maalesef.
‘Köpekle Kurt Arasında’ (2024)/ Yön: Murat Düzgünoğlu
‘KÖPEKLE KURT ARASINDA’
Murat Düzgünoğlu, 2009 tarihli “Hayatın Tuzu” ile dikkatleri üzerine çektikten sonra, 2014’te “Neden Tarkovski Olamıyorum”la çıkmıştı seyircinin karşısına. Bu film, çok iyi olma fırsatını yönetmenin karakteri gereğinden fazla ciddiye alması ve seyircinin onunla bağ kurmasında ısrar etmesiyle kaçırmıştı. Bir sonraki filmi “Halef”te de benzer bir sıkıntının söz konusu olduğunu, yönetmenin karakteri seyirci önüne atmaktansa koruma altına almayı tercih ettiğini görmüştük.
Bu kez tam tersini yapıyor yönetmen “Köpekle Kurt Arasında”da. Karakterini seyircinin önüne atıyor. En çok da kendisini görsün ve ondan nefret etsin, sarsılsın istiyor belki de. Ama bu kez de karakterinin referansını çok yanlış seçiyor. Hadi yanlış demeyelim de çok tanıdık bir yerden seçiyor. Dostoyevski’nin kaç filme ilham verdiğini sayamadığımız kahramanı Raskolnikov’un modern ‘yerli ve milli’ bir izdüşümü olan Orhan’ı takip ediyor kamera. Ancak ne karakterin yapıp ettiklerini bir düzleme oturtabileceğimiz bir dışsal dünya inşa edebiliyor ne de romandaki gibi büyük bir ruhsal evren kurabiliyor yönetmen. Filmin görsel olarak en güçlü yönü olan rüya sahneleri bunun olabileceğine dair umut kırıntıları serpiştirse de anlatının parçalanmasının ve karaktere ilginin giderek kaybolmasının önüne geçemiyor. Bu ülkenin bir antikahraman cenneti olduğu düşünülürse, “çok daha özgün bir karakter yaratılabilir miydi” sorusu kalıyor akıllarda filmin sonunda.
35. Ankara Film Festivali’nde son iki gün
35. Ankara Film Festivali başladı
Ankara Film Festivali Başkanı İnci Demirkol vefat etti
Ecem Uzun başrolde: ‘Gülizar’ prömiyerini Toronto Film Festivali’nde yaptı
‘Gülizar’ Avrupa prömiyerini San Sebastian Film Festivali’nde yapacak
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***
Berlin’den ödüllü “Genç Pehlivanlar” adlı belgeseliyle tanıdığımız Mete Gümürhan’ın ilk kurmaca uzun metrajlı filmi “Beraber”, 29 Kasım’da Bir Film dağıtımıyla sinemalarda.
Rotterdam’dan İstanbul’a taşınmak zorunda kalan on dört yaşındaki Zeki’nin, burada yeni tanıştığı gençlerle yaşadığı tehlikeli ama bir o kadar da eğlenceli maceraları konu alan filmde, Alihan Şahin, Hayat Van Eck, Mina Demirtaş, Lorin Merhart, Eylül Ersöz, Sinan Eroğlu ve Elit Andaç Çam rol alıyor. Dünya prömiyerini geçtiğimiz yıl Saraybosna Film Festivali’nde yapan ve en prestijli çocuk ve gençlik filmleri festivallerinden Cinekid’de yarışan “Beraber”, Nisan’da Türkiye prömiyerini yaptığı İstanbul Film Festivali’nde En İyi Sanat Yönetmeni Ödülü’nü kazanmıştı.
Geçen yıl, Hollanda televizyonu VPRO ile Cinekid’in ortaklaşa hazırladığı “Tüm Zamanların En İyi 100 Gençlik Filmi” listesine giren film, ritmi kesilmeyen dinamik anlatısı, başarılı genç oyuncuları ve büyüleyici İstanbul görüntüleriyle dikkat çekiyor. Nadir Öperli, Stienette Bosklopper ve Maarten Swart’ın yapımcılığını üstlendiği filmin görüntü yönetmenliğini Stephan Polman, kurgusunu David Verdurme ve sanat yönetmenliğini Nadide Argun van Uden yaptı.
‘TÜM ZAMANLARIN EN İYİ GENÇLİK FİLMLERİNDEN’
Dünya prömiyerini geçtiğimiz yıl Saraybosna Film Festivali’nde yapan ve en prestijli çocuk ve gençlik filmleri temalı festivallerden Cinekid’de yarışan “Beraber”, Nisan ayında Türkiye prömiyerini İstanbul Film Festivali’nde yapmış ve Ulusal Yarışmada ‘En İyi Sanat Yönetmeni Ödülü’nü kazanmıştı.
Film geçen yıl ayrıca, Hollanda televizyonu VPRO ile Cinekid’in ortaklaşa hazırladığı ve günümüzün en iyi gençlik filmi uzmanları tarafından derlenen “Tüm Zamanların En İyi 100 Gençlik Filmi” (VPRO Cinekid Top 100) listesine girmeyi başardı. Zeki’nin ‘serbest koşu’su Türkiye, Hollanda ve Belçika ortak yapımı olan “Beraber”, bir tersine göç hikâyesiyle başlıyor ve yakın zamanda annesini kaybeden ve babasının kararıyla Rotterdam’dan İstanbul’a taşınmak zorunda kalan on dört yaşındaki Zeki’yi odağına alıyor. Serbest koşu (free run) sporuna meraklı olan Zeki, sıkışıp kaldığı lüks sitenin duvarlarının arkasındaki yaşamı merak eder ve kendini bitişik mahallenin çocuklarıyla tehlikeli ama bir o kadar da eğlenceli bir maceranın içinde bulur.
GENÇ OYUNCULAR BAŞROLDE
Zeki rolünde ilk sinema filmiyle Alihan Şahin’i izleyeceğimiz filmin başrollerinde, “Daha”, “Cep Herkülü: Naim Süleymanoğlu” filmlerinin ödüllü oyuncusu Hayat Van Eck, “Kızıl Goncalar” adlı televizyon dizisinin Zeynep Tezel’i olarak tanıdığımız Mina Demirtaş, “Çukur”, “Duran” gibi dizilerin ve “Suçlular”, “Bihter”, “Zaferin Rengi” filmlerinin oyuncusu Lorin Merhart ile “Ada Masalı”, “Yürek Çıkmazı” dizilerinin ve “Kurak Günler” filminin oyuncusu Eylül Ersöz yer alıyor. Filmde ayrıca, Sinan Eroğlu, Elit Andaç Çam, Onur Dikmen, Melek Öden ve Hasan Kıvanç Emür rol alıyor.
Nadir Öperli, Stienette Bosklopper ve Maarten Swart’ın yapımcılığını üstlendiği “Beraber”in görüntü yönetmenliğini Stephan Polman, kurgusunu David Verdurme ve sanat yönetmenliğini Nadide Argun van Uden yaptı.
Liman Film, Circe Films, Kaap Holland ve A Private View ortaklığında çekilen film, 29 Kasım 2024 tarihinde Türkiye’de sinemalarda olacak. (KÜLTÜR SANAT)
Haftanın vizyon rehberi: ‘Yandaki Oda’ gösterimde
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***
Amerikan paradigması, her türden başarıyı bireylerin kendi inisiyatifleriyle açıklama ve sistemi buradan yeniden üretme üzerine kurulu büyük oranda. Bir sporcunun, sanatçının, iş insanının ya da politikacının başarısı tamamen onunla ilgilidir. Amerika size fırsatları zaten sunmuştur. Bunu değerlendirmek artık sizin maharetiniz! Bu kabul oldukça da kullanışlıdır. Başarısız olanların sorunu sistemde değil, kendilerine aramalarının önünü açar. Bu tür ana akım anlatıları kıran eserler de çıkıyor kuşkusuz ABD’de. Ya da Avrupalı bir yönetmenin meseleyi toplumsal koşullarla ele almasını beklemek zorunda kalıyoruz.
Hal böyle olunca, misal Donald Trump’ın söylendiği gibiyse eğer “bu kadar düşük zekaya rağmen” nasıl olup da ABD başkanı olduğuna şaşırıp kalıyoruz. Madem her şey kişilere bağlı, bu çapla bu kadar büyük bir başarının mümkün olmaması lazım. O zaman yeni bir kolaycılık açıyor kapıyı, halk da zaten öyle. Döngü devam ediyor böylece.
İran’da doğan, ardından İsveç’te eğitim alan, ardından Danimarka’da yaşayan Ali Abbasi, “The Last of Us” dizisi için gittiği ABD’ye yerleşmeye niyetli görünüyor. Abbasi kendisine dünyaca tanınırlık sağlayan “Sınır”da (Border, 2018) Fars masallarını, Latin edebiyatını ve yakın dönem İskandinav sinemasının gerçeküstü anlatı formunu ustaca bir araya getirmeyi başarmıştı. 2022’de Cannes Film Festivali’nde başrol oyuncusu Zar Amir-Ebrahimi’nin en iyi kadın oyuncu ödülünü kazandığı “Kutsal Örümcek” (Holly Spider) ise İran’ı masalsı dünyadan hayli uzak, sert gerçekçi ve yer yer ‘thriller’a meyleden bir biçimle ele almıştı.
Yönetmen ABD’deki ilk uzun metrajında ise belki de üç hafta sonra yeniden başkan olacak Donald Trump’ın yükseliş hikayesine odaklanıyor. İlk gösterimi Cannes’da gerçekleştirilen “Trump’ın Hikayesi” (The Apprentice), Trump’ın 70’lerde başlayıp 80’lerde zirveye ulaşan yükselişini ve bu yükselişin arkasında ‘işi kolaylaştıran, sistemin kilitlerini açan’ kişi olan Roy Cohn ile ilişkisini ele alıyor. Filmin yer yer daha fazla Roy Cohn ile ilgili olduğunu bile söyleyebiliriz. Roy Cohn, İkinci Dünya Savaşı inşa edilen ABD’nin yeni müesses nizamının yüzlerinden birisi olarak da görülebilir. Bu hukuk insanı, savaş sonrasında ülkede başlatılan komünist cadı avında senatör McCarthy’nin icracısı konumundaydı. Julius ve Ethel Rosenberg’in casusluk davasında kilit isimlerden birisiydi ve yıllar sonra anılarında ikilinin idam edilmesinin kendisi sayesinde olduğunu belirtmişti. Cadı avından sonra bir süre gözden düşen, meslekten men edilen Cohn, 70’li yıllarda yeniden ortaya çıkmış ve New York’ta iş insanlarına bürokrasi ve hukukun arkasından nasıl dolanacaklarına dair yol gösterici olmuştu!
İşte inşaat işleri yapan aile şirketinde çalışan 20’lerinin sonundaki küçük Donald’ın yolu bir gün bu iş bitirici hukuk insanıyla kesişiyor. Trump’ın pervasız ve kuralsız bir biçimde New York’u yeniden inşa etme rüyasının binlerce insanı mağdur etmesinin, ayrımcılığa yol açmasının, bazı kent kanunlarını ihlal etmesinin yolunu açıyor Cohn. Bu hırslı genci yüksek kademelerdeki arkadaşlarıyla tanıştırıyor. İki televizyon dizisinin yanı sıra 2016 tarihli “Independence Day: Resurgence” filmini kaleme alan Gabriel Sherman’ın senaryosu Trump’ın bir iş insanı olarak yükselişini ve Cohn ile kurduğu ilişkinin bugün gördüğümüz karakterinin oluşmasındaki etkisine odaklanıyor. “İnkar et”, “Sana bir suçlama yöneltildiyse, sen daha büyük bir suçlama yönelt”, “Haksız olsan bile saldır” vb. nasihatlerin müstakbel başkan adayının siyaset yapmasında da hayli etkili olduğunu anlıyoruz.
Ayrıca, Trump’ı yeni nesil iş insanlarının bir temsilcisi olarak da kodluyor yapım. Örneğin babası, daha kurallara sadık kalmayı, hukuk dışına çıkmamayı, her şeye rağmen az biraz da olsa kamu yararı gözetmeyi önemsiyor inşaat işleri yaparken. Trump ise kendi vizyonuna aşık, parayı ve gücü önemseyen, bir şey inşa ederken karşısına çıkacak hukuki ve ahlaki engelleri sorun olarak gören savaş sonrası yeni kuşak sermayenin temsilcisi aynı zamanda. Savaş sonrasında aşırılık, devrim, sanat ve cinsellikte değil aynı kuşağın bir başka kesimi tarafından da iş hayatında hayata geçirilmeye çalışıldı kuşkusuz. Bu bakımdan Trump’ın kendisi gibi “kural istemeyen” sermayedarları (bakınız Elon Musk) temsil ettiği vurgusu güçlü yapımda. Sebastian Stan (Donald Trump) ve Jeremy Strong (Roy Cohn) ikilisinin de hakkını teslim edelim.
Gelgelelim, filmin sinema duygusunun güçlü olduğunu söylemek zor. Hollywood’daki herhangi bir memur senaristin elinden çıkabilecek senaryoyu, yine memur bir yönetmen birebir çekmiş gibi düşünmek için neden çok. Kim bilir, belki de gerçekten böyledir. Abbasi, Hollywood’a giriş bileti olarak bu filmi bir memur yönetmen gibi çekmeyi uygun bulmuştur. Öte yandan arada bu tür doğrudan anlatıların sinemada yer bulmasına kişisel olarak bir itirazım yok. Madem ki bu bir kitle sanatı. Madem ki yüzbinler, milyonlar izliyor bu filmleri, varsın bazı şeyler de “kör göze parmak” anlatılsın! Kötü bir film olmasındansa işlevli bir film olmasını tercih ederim en azından. “Trump’ın Hikayesi” işlevli!
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***
Francis Ford Coppola’nın neredeyse 1970’li yılların sonundan beri hayata geçirmek için uğraştığı projesi Megalopolis sonunda izleyiciyle buluştu.
Sınırları zorlamayı, her daim yenilik peşinde koşmayı ve hikâye anlatımını yeni bir yere evirmeyi seven Coppola’nın yıllar sonra nasıl bir şeyle seyirci karşısına çıkacağı merak konusuydu. Aslında bakarsanız son derece vasat ve sıkıcı bir ortama sahip sinema dünyası için yılın olaylarından biriydi bana kalırsa Coppola’nın geri dönüşü. Lakin mevzu tam da öyle ilerlemedi. Yıllardır hayalini kurduğu filmin çekimini gerçekleştirebilmek için yapımcı bulamayan ve son çare olarak üzüm bağlarını satan Coppola’nın filmi tüm eleştirmenlerden olumsuz not aldı. Bazılarından ise oldukça ağır yorumlar geldi. Film tarafı ise karşı hamle olarak büyük eleştirmenlerin bir vakitler Coppola filmleri için söylediklerini sanki bu film için söylemişler gibi gösterdi.
Hey bir dakika bunun bir benzerini seçimlerde yapan bir siyasi parti vardı, kimdi ki o? Bu ucuz numara sosyal medya çağında hızla ortaya çıktı. Filmin prestij kaybı daha da arttı. Coppola’nın emeklilik hatırası hem gişede hem de sinema tarihinde ciddi şekilde kayaya çarpmış oldu. Hiçbir şeyin beğenmemenin havalı göründüğü bir dönemde film anlatıldığı kadar kötü mü bir bakalım öyleyse.
ABD İMPARATORLUĞU ÇÖKERKEN
Megalopolis, ABD’nin Roma İmparatorluğu’nun devamı olarak kabul edildiği, Sovyet Birliği’nin ismi var kendisi yok sayıldığı alternatif bir evrende geçiyor.
Film, Nobel ödüllü dahi ve idealist mimar Cesar Catalina’nın öyküsüne odaklanıyor. Bu noktada şunu hatırlatmakta fayda var: Coppola’nın karakterleri ilhamını doğrudan Roma İmparatorluğu’nun son döneminden alıyor ve ABD’nin mevcut durumuna dair bir analoji kurma iddiasında. Catalina haricinde Cicero gibi bildik bir tarihi figür de filmin içerisinde yer alıyor.
Cesar Catalina’nın, her anlamda çökme noktasına gelmiş New York’u kurtaracak ve bunu sadece şehre değil tüm insanlığa sunacak idealist ve ütopik bir hayali var: Megalon. İstediği an zamanı durdurabilen, hayata bakışı biz fanilerin çok dışında biri olan Catalina, yozlaşmış, kaybolmuş bir topluma yeni bir idea sunabileceği düşüncesinde. Her deli dahi gibi biraz çatlak, az biraz da dumanlı. Zamanı durdurmak için onun en büyük mahareti ama ya durduramazsa? Yolsuzluklara bulaşmış Cicero ise realist biri olarak bu ütopyalara karşıdır. Catalina’nın en büyük düşmanı, rakibi günümüz sağcılığının vücut bulmuş hali olan Pulcher de onun planlarını bozmak için mevzi aramaktadır bu arada. Pulcher, gösteri toplumundan aldığı ilham ve toplumun sinir uçlarına dokunan söylevleriyle ilginç bir okuma alanı yaratıyor bence.
Bunun haricinde açık bir Trump göndermesi olan Hamilton Crauss da personasıyla, eylemleriyle arketipini antik Roma’dan imgesini ise 21. yüzyıldan alan bir tiran. Şekspiryen soslu Roma İmparatorluğu replikasının diğer çatışma noktasını Cicero’nun kızı Julia oluşturacak. Julia, babasının ezeli düşmanı Catalina’ya âşık olacak, Catalina da esas ilhamını onda bulacak. Ez cümle Francis Ford Coppola, ana çatısını Roma’nın son günlerinden, yozlaşmanın, şehvetinin, yalanın ve aç gözlüğünün dünyasını olduğu gibi 21. Yüzyılın son imparatorluğu ABD’ye taşımış. Politik keskinliği ve megafonla bağıran söylevi bu noktada çok açık. Semboller ise ortada. Demokrasinin çıkmazı, modernitenin çöküşü ve kayıp ütopya… Coppola film boyunca bunu sorgulamış. 1970’li yılların sonunda yazmaya başladığı hikâye neler görmüş neler… İki Körfez Savaşı, 11 Eylül saldırısı, Bush dönemi rezillikleri ve son olarak Donald Trump. Tüm bu hali ruhiyenin özeti gibi film. Lakin şöyle bir sorun var ortada; film bir taraftan açık politik göndermelerle dolu diğer taraftan da bir meslek filmi. Mimarlığın sınırlarını, yaratıcılığını ve insana ilham veren doğasını anlatıyor. İşte bu noktada insan durup sormak istiyor; sınıf nerede? Barınma hakkı nerede? Catalina dillere desten ütopyası, insanları refaha ulaştıracak rüya projesinde göçmenler, emekçiler nerede duracak? Catalina elinde mikrofonuyla TEDX konuşması yapar gibi söylev çekiyor ama altı boş.
İstediği gibi zamanı durduran, istediği zaman çat diye binanın yıkılmasına onay veren ütopyacı mimarın dünyasında sınıf yok. Günümüz dünyasının en büyük sorunun barınma olduğu düşünülürse kaykayın üzerinde dengedeyken ellerinde topları döndüren ve “Hey bana bakın acayip bir şey yapıyorum” diye bağıran filmin yere düşeceği bu anlamda kesin gibi. Coppola, sinemaya aşkla bağlı, idealist, yenilikçi bir yönetmen olmaya çalıştı her daim. Neredeyse çocuksu bir iştahla sinemaya, sinema tarihine bağlanan bir kuşaktan geldi. En azından 1970’li yıllar sinemasının atmosferi böyleydi.
Günümüz post zamanlarında idealler, ütopyalar ve yenilikçi girişimlerin pek karşılığı yok. Bunu kabul edelim. Modernizmin çatlaklarından sızan sağcılık da baş ucumuzda duruyor. Megalopolis, iddialı görselliği, hikâyenin seyirciye nasıl ulaşacağından çok kendisiyle hasbihalde olan, büyük laflar söylemeye çalışan ama şimdiden zamana yenilmiş bir film olmuş ne yazık ki… Günümüz sinemacıların arasında bazı sahneleri ve buluşlarıyla yine de parlasa da Coppola’dan çok daha iyi bir vedayı beklerdim. Üstelik film setinden gelen “taciz” iddiaları da işin tadını iyice kaçırmışa benziyor.
Zizek, günümüzde ütopyaları yeniden inşa etmemizi belirmişti bir makalesinde. Dünyanın sonunu getirme konusunda son derece iştahlı sağcı siyasetçilerle çevrildiğimizi düşünürsek türümüzün devamlılığı için ütopyaya hiç olmadığımız kadar ihtiyacımız var. Sinema, genel olarak sanat da bunun dinamosu olmuştur tarih boyunca. Coppola da son filminde belli ki bu sorunun cevabını aramaya çıkmış ama sonuçlar farklı çıkmış gibi. Sonuç olarak Megalopolis bir çağın kapandığının habercisi.
‘Megalopolis’ ve ‘The Fall’ İKSV Galaları’nda
Coppola’nın ‘tutku projesi’ Megalopolis’in yeni fragmanı için özür: ‘Berbat ettik’
Megalopolis’in setinde Coppola tarafından tacize maruz bırakılan oyuncudan açıklama
Joker’in beyaz perdede ilk görkemli arzı endam edişi Tim Burton’un 1989 tarihli “Batman” filmiyle olmuştu. Bu filmin büyük ilgi görmesinde yönetmenin mahareti bir yana ‘kötü’ karakterin iyi çizilmiş olmasının da payı büyüktür. Jack Nicholson tarafından canlandırılan Batman’ın baş düşmanı Joker de en az esas karakter, hatta yer yer daha fazla ilgi görmüştü. Bu durum Christopher Nolan imzalı 2008 tarihli “The Dark Knight”da Heath Ledger’ın efsanevi performansında daha da belirginleşti. Hatta bu film Batman’dan çok Joker’in filmiydi bile denilebilir.
Çizgi roman dünyasının iki büyük tekeli Marvel ve DC söz konusu olduğunda kimin pazar payının, okur ve izleyici sayısının fazla olduğu başka tartışmaların konusu olabilir. Ama mesele kötü karaktere geldiğinde DC’nin eline su dökemez ötekisi. Sadece Batman evrenindekiler bile yeter. Joker, Penguen, Harley Quinn, Poison Ivy, Ra’s al Ghul, The Riddler, Mr. Freeze, Two-Face… Liste uzar gider. Bu kötüleri etkileyici kılan şey, aslında kötülüğe sürüklenmiş olmalarıdır. Ya geçmişlerindeki bir travma ya toplum tarafından dışlanma ya da alt sınıftan olup zenginlere karşı duyulan öfke vardır bu kötülüğün kaynağında. Anlatı, karakterlerin öfkesinin meşruluğuyla başlar çoğu zaman. Ama özellikle sinemada bu öfke masum insanlara yöneltilir bilinçli olarak. Böylece karakterimiz “haklıyken haksız duruma düşer.” Ve süper kahramanın ‘ahlaki üstünlüğü’ devreye girerek son sözü söyler.
DC evreninin kötülerini, bu kötülüğü ortaya çıkaran koşulları, temsilin on yıllar içindeki dönüşümünü daha fazla merak edenler bu pazar günü Artı TV YouTube kanalında yayınlanacak Burak Göral ile yaptığımız Netlik Ayarı programını kaçırmasın derim.
Mevzuya dönersek, böyle bir çerçeve çizerek başlamamızın nedeni, 2019 yılında gösterime giren ve Venedik’te Altın Aslan ödülünün yanı sıra Joaquin Phoenix’e erkek oyuncu Oscar’ını kazandıran “Joker”in devam filmine dair kelam edebilmek. Yönetmen Todd Phillips’in yine Scott Silver ile birlikte kaleme aldığı “Joker: İki Delilik” (Joker: Folie à Deux) tek başına anlamlı olabilirdi belki. Ama seyircinin hikayenin iki karakterine yani Joker ve Harley Quinn’e dair bilgi ve beklentisi her şeyi akamete uğratıyor. İlk filmde, Arthur Fleck adlı bir adamın yeteneksiz bir palyaçodan, soğukkanlı bir katile (Joker) dönüşümünü izliyorduk. Bunu yaparken de seyirci ile karakter arasındaki ilişkide tehlikeli sulara giriyor, ikimi zaman empati kurmak için alan açıyor, kimi zaman onu sevmeye zorluyordu bizi yönetmen. Bu haliyle Martin Scorsese’nin “Taxi Driver”ını andırdığı çokça yazılıp çizildi. 2022 tarihli “The Batman’ filmiyle iyice karanlık bir noktaya çekilen bu evrende eksik olan şey deliliğin estetiğiydi demek ki. “Joker: İki Delilik” adından da anlaşılacağı üzere ‘delilik’ üzerine daha çok.
Joker, ilk filmin ardından içeri atılmış ve mahkeme gününü beklemektedir. Kayıtsızca yaşar hayatını. Ancak bir gün hapishanede genç bir kadın görür. Kadının ilgisi Joker’i yeniden hayata tutunmaya iter. Bir yanda avukatı onu Arthur olmaya, Joker’in saldırgan ikinci kişili olduğunu savunmaya ikna etmek için uğraşır. Diğer yanda genç kadın (Harley Quinn) içindeki Joker’i salması için onu durmadan tahrik eder. “İki Delilik”in sorunu filmi aşan çok büyük bir evrenin parçası olan karakterlere ve hikayeye sahip olması.
Misal, akıl hastalarının tutulduğu bir yerde karşılaşan iki insanın aşkını müzikal dille anlatan bir film olsaydı, biz bu karakterleri hiç tanımasaydık başka bir serüveni olabilirdi filmin. Ya da 13 bölümlük bir Joker dizisinin bir bölümü olarak anlam kazanabilirdi film. Ancak, ilk filmin görkeminin yanında buradaki hikaye çok sönük kalıyor. Aşk hikayesi olduğu için değil, metin incir çekirdeğini doldurmaktan uzak olduğu için. Zaten saplantılı olduğu için anlamlı ve ilgi çekici olan bir ‘aşk hikayesi’ni müzikal dokunuşlarla anlamsız bir romansın konusu haline getirdiği için. Durmadan kendini tekrar etmek zorunda kaldığı, bir önceki filmde ortaya çıkar karakter üzerine yeni hiçbir şey söylemediği için zayıf bir film “İki Delilik”
İlk filmdeki medya ve toplumun ustaca kullanımının bırakılıp birer dekora dönüşmesine izin verildiği için işlemiyor yapı. Joker’in dışarıdaki destekçilerinin de, hapishanedeki dostlarının da motivasyonunu anlamadığımız için ikna etmiyor anlatı. Bir o kadar da “Müzikli film varsa Layd Gaga oynar” parlak fikrini ilk kim ortaya attıysa o sorumlu bundan! Ezcümle, film ne ‘Joker’in ne de ‘delilik’in hakkını veriyor. Yazının girişinde ‘güçlü kötü’ karakterlerin filmler güç kattığını belirtmiştik. Belki karşılarında ‘erdemli iyiler’in varlığı da onları anlamlandırıyordur. Kötülerin varlığı, iyilerin erdemlerinin altını oymayacaksa kötülüğün ne anlamı var ki? Bu filmin bir sıkıntısı da bu sanki. Her taraf kötü olunca, denge kuracak bir nirengi noktası da bulunamıyor.
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***
Bu sene 31’nci kez sinemaseverlerle buluşan Adana Altın Koza Film Festivali’nde yarışma heyecanı sona erdi. Ödüller Çukurova Üniversitesi Kongre Merkezi’nde düzenlenen törenle sahiplerine takdim edildi.
EN İYİ FİLM ÖDÜLÜ HEMME’NİN ÖLDÜĞÜ GÜNLERDEN BIRI’NİN OLDU
Festivalin ana yarışma bölümü olan Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması’nda yer alan 11 film arasından seçilen ve festival süresince eleştirmenlerin de favorisi olan ‘Hemme’nin Öldüğü Günlerden Biri’, ‘En İyi Film’ ödülünü kazanarak törene damgasını vurdu.
ÖLÜ MEVSİM’E BEŞ ÖDÜL BİRDEN
Doğuş Algün imzalı Ölü Mevsim, En İyi Kadın ve Erkek Oyuncu, En İyi Senaryo ve En İyi Yardımcı oyuncu kategorisi dahil 5 dalda ödülleri toplayarak dikkatleri üzerine çekti.
Feride Çiçekoğlu, Janet Barış ve Mehmet Açar’ın yer aldığı seçici kurulun kararıyla belirlenen 11 filmin arasından sıyrılarak ödül alanlar, yönetmen Nuri Bilge Ceylan’ın başkanlığını yaptığı, oyuncu Mehmet Aslantuğ, oyuncu Serenay Sarıkaya, yazar, senarist Nermin Yıldırım, yönetmen, senarist Mustafa Kara, kurgucu Ayris Alptekin ve yazar, film eleştirmeni ve küratör Müge Turan’dan oluşan yarışma jürisinin değerlendirmeleri sonucunda belirlendi.
Yarışmada verilen ödüller ve kategorilerin tam listesi şöyle:
ULUSAL UZUN METRAJ FİLM YARIŞMASI
Bildiğin Gibi Değil (Yön. Vuslat Saraçoğlu) Döngü (Yön. Erkan Tahhuşoğlu) Gecenin Kıyısı (Yön. Türker Süer) Hakkı (Yön. Hikmet Kerem Özcan) Hemme’nin Öldüğü Günlerden Biri (Yön. Murat Fıratoğlu) (KAZANAN) Hiçbir Şey Yerinde Değil (Yön. Burak Çevik) On Saniye (Yön. Ceylan Özgün Özçelik) Ölü Mevsim (Yön. Doğuş Algün) Su Yüzü (Yön. Zeynep Köprülü) Umut / Hêvî (Yön. Orhan İnce) Yeni Şafak Solarken (Yön. Gürcan Keltek)
EN İYİ FİLM
Hemme’nin Öldüğü Günlerden Biri / Murat Fıratoğlu
EN İYİ YÖNETMEN
Hiçbir Şey Yerinde Değil / Burak Çevik
EN İYİ ERKEK OYUNCU
Erdem Şenocak / Ölü Mevsim Ahmet Rıfat Şungar / Gecenin Kıyısı
Bingöl’ün Genç ilçesine bağlı bir mezrada çekilen filmde, Baba, sağır/dilsiz küçük Zeyno ve annenin ölümüyle evin bütün gündelik yüklerini omuzlayan genç bir adam olan Çeto’dan oluşan küçük bir ailenin hanesinden yoksulluğa, hayata yüklenen beklentilere, hayal kırıklıklarına ve umuda yakından bakıyoruz.
İlk filmini seyirciyle buluşturmak için çok bekleyen ve prömiyerden önce bu zorlu sebat etme sürecinin yorgunluğunu “Sekiz yıl bekledim, bir dakika daha beklemek istemiyorum” diyerek anlatan yönetmen İnce’yle Hêvî’nin uzun yolculuğunu, yönetmenin Kürt sineması geleneğiyle ilişkisini ve yaratıcı dünyasını şekillendiren uğrakları konuştuk.
Yönetmen Orhan İnce
‘İLHAMIMI DAYIMIN HİKAYESİNDEN ALDIM’
Filmi yapma fikriyle geçirdiğiniz bunca zamandan sonra en başa dönsek ve Kürt coğrafyasında onca hikaye varken neden dolandırıcılık meselesinin sizin için spesifik olarak anlatılmaya değer olduğunu sorsam? Bölgedeki gündelik hayata dair ne söylüyor bu mesele bize?
Hikayenin çıkış noktasından anlatmaya başlayayım; yaklaşık 20 yıl önce dayım inşaat işlerini bırakıp köye yerleşti ve hayvan alım-satım işine başladı. Bir süre sonra biriyle tanıştı. Adam her seferinde geliyor, inek 10 binse 12 bin veriyor, o parayı da peşin verip gidiyordu. Bu filmde de vardı; 9’uncu ayın 15’i bu işi yapan insanlar için önemli bir tarihtir. Çünkü o paranın vadesi o güne göre ayarlanıyor genelde. Ben senden malı alırım, üç ay geçer bir yıl geçer ama o tarih gelince o parayı verirler. O dönem de dayımı birisi bu adamla tanıştırıyor sonra o da geliyor Diyarbakır’ın Kulp ilçesine. Dolandırıcı adam da hayvan alıp satıyordu. Toplamda galiba altı defa alışverişleri oldu, adam her defasında inek, buzağı, bir sürü şey alıyor ve yedinci alışverişte diyor ki “Bana 8 kamyonet hayvan lazım ve istiyorum ki hepsini senden alayım, hem sen de para kazanmış olursun.” Tabii dayım için kısa sürede ticari hayatının bu kadar başarılı olması ve ondan sonra oradan toplu para gelmesi büyük bir umut. O da ekonomik durumumu düzelteceğim, şunu alacağım, şöyle yapacağım gibi bir motivasyonla kabul ediyor. Adam diyor ki yalnız paranı şimdi değil 10 gün sonra vereceğim.
İşte bu dolandırıcılık hikayelerinin çoğu bu güven üzerine kuruludur. O güven elde edildikten sonra kaçınılmaz son geliyor. Hayvanları gelip götürüyor sonra 10 gün geçiyor adam ortada yok tabii. O zamanın parasıyla büyük bir vurgun yapıyor. Adam da Diyarbakır’ın Lice ilçesinden biriydi. Dayım uzun süre aradı onu, bir dönem o işi yaptığım için ben de dayımla hayvan pazarına gidiyordum. Belki de bulsa öldürecekti, o kadar öfkeliydi ama bir şekilde bulamadı adamı ve 20 yıl sonra bu hikayeyi gülerek anlatıyor.
Yaşadığımız toplumda da özellikle son yıllarda hepimiz kötü zamanlar geçiriyoruz; deprem, ekonomik kriz, pandemi derken toplum değişti, dönüştü, farklı bir şekle büründü. Hepimizin yaşaması için de bir umut lazım.
Kapkaranlık bir ortamda olduğunuzu düşünün hangi yöne gideceğinizi bilemezsiniz ama ilerde küçük bir ışık varsa oraya doğru gidersiniz. O da her şeyini kaybetti, büyük bir yıkım yaşadı ama o yıkımdan sonra yeniden hayata sarılması, umut etmesi benim bu hikayeyi hayata geçirmem için önemli sebeplerden biriydi. Beni etkiledi yapacağım iş anlamında. Tabii dayımın hikayesine kurmaca bir şeyler ekledim. Senaryonun gidişatı, senaryo matematiği gereği bazı şeyleri ekliyor bazılarını atıyorsunuz ama ilhamımı oradan aldım.
Filmin prömiyerinden sonraki sohbette dayınızın bu konuda tek örnek olmadığını ve bölgede bu mesele üzerinden dolandırılan çok insan olduğunu söylediniz. Temel geçim kaynağının da hayvancılığa bağlı olduğu yerler buralar, o yüzden de bu kadar büyük bir yıkım yaratıyor…
Evet. Biz mesela bu filmi Bingöl’de çekemeseydik Kulp ilçesinde bir alternatif mekanımız vardı çekim için. Çünkü ben bölgeyi bayağı gezdim. Tek bir yer arıyordum dayımların evi gibi ama işte o çatı, o doku olmadığı için bana çok da uygun gelmedi. Anlattığım hikaye gereği o eve benzer bir şey bulmaya çalıştım. İkinci mekanı bakmaya gittik, iki gün sonra arkadaşım beni aradı, “Senin anlattığın hikaye burada bizim köylülerin başına gelmiş iki gün önce” dedi. Hatta demişler ki “Bunların bir bağlantıları var mı, bilerek mi gelmişler köye?” (Gülüyor)
Yani oluyor işte. Çok klasik bir hikaye. Ben sadece kendi bakış açımdan bu hikayeyi nasıl hayata geçiririm diye düşündüm ve bu mesele benim öznel bakış açımdan, benim yönetmenliğimde, yazdığım senaryoda nerede durur düşüncesiyle çekim yapmak istedim.
Şimdi güncel olarak da duyuyoruz saadet zinciriyle dolandırılan insanları. İnsanlar artık nasıl kısa yoldan para kazanabilirim diye düşünüyor. Ben Diyarbakır’da da yaşadığım için biliyorum. Şimdi oralarda durum daha vahim, işsizlik çok artmış. Artık adam günde 300 lira da kazanıyorsa onu ya bahislere ya kumara bir şeye yatırıyor. Sonuç itibarıyla kaybediyor ve o döngüden çıkamıyor.
‘HER ZAMAN UMUT OLMASI LAZIM’
Eski refah devleti modelinin tamamen çöküşüyle de insanlar tüm dünyada artık çok daha ağır şartlarda çok uzun saatler çalışıyorlar ve kölelik düzeni hem ruhsal hem fiziksel olarak çökerttiği için “Yok mu bunun bir kolayı?” diye düşünüyorlar. Onun da etkisi var sanırım bu saadet zinciri vurgunlarını bu dönemde daha çok duymamızda…
Evet alım gücü çok çok düştü. Mesela bizim orası deprem bölgesi olduğu içinde konut üzerinden örnek vereyim. Benim kiram deprem öncesi 900 liraydı deprem sonrası 1250 oldu, sonra 5 bin lira oldu. Sonra ev sahibi 7 bin yaptı ve katlanarak arttı. Artık hayat çok pahalı. İşte hayat o kadar zorlaştı ki, insanlar asgari ücretle çalışıp aldığı parayı da kiraya veriyor. Ama bütün bunlar şu demek değil; artık yaşanılamayacak noktaya geldi, biz kendimizi öldürelim her şey bitsin değil. Her zaman umut olması lazım. İnşallah bu günler en kötü günlerimizdir öyle diyeyim (Gülüyor)
‘KÜRTÇE FİLM ÇEKİYORSANIZ OYUNCU SEÇENEĞİNİZ AZ’
Filmin teknik ekibinin bir kısmı sizin zaten daha önce de birlikte kısa filmler yaptığınız kişilerden ve yakın dostlarınızdan oluşuyor. Fakat fikir fiile geçtiğinde bu ekip nasıl toplandı? Özellikle Baba, Zeyno ve Çeto’yu canlandıran oyuncuları bulma süreciniz nasıldı? Çünkü onlar (Zeyno ve Çeto) da çok genç ve henüz pek film tecrübeleri olmayan oyuncular bildiğimiz kadarıyla.
Bizim yaptığımız film Kürtçe olduğu için pek de seçeneğimiz olmuyordu. Şimdi Türkçe çekilse önünde büyük bir yelpaze var. Ama bu haliyle hem Kürtçe bilecek hem o karaktere uyacak filan çok zor. Mesela Kürtçe bilen yaşlı oyuncu bulmak çok zor. Ya şansın yaver gidecek biri denk gelecek ya da bulamıyorsun. Yaşlandırmaya çalışıyorsun bazı tekniklerle… (Gülüyor) Bu filmde de seçenek azdı ama ben o konuda bayağı çalıştım. İstanbul’a da geldim. Diyarbakır’da da eşe dosta baktım, sordum. Mesela Çeto karakterini oynayan oyuncunun hiçbir tecrübesi yok. Onun bir tane kuzeni vardı, o da belgesel film işleriyle uğraşıyor. Ya benim bir tane amcamın oğlu var oyuncu olmak istiyor dedi. Biz de zaten herkese bakıyoruz o sıra. Olur dedim (Gülüyor). Sonra geldi baktım güzel bir çocuk. Bir fotoğraf atsın dedim attı, video attı. Sonra gideyim bir de canlı görmek lazım dedim. Gittim Muş’a yoldan bana doğru geliyor üzerinde de bir pantolon var. Üstü başı biraz kirlenmiş, Muş’a yakın bir köyde yaşıyor o da. Bir anda ‘Evet aradığım “Çeto’yu buldum” dedim. (Gülüyor)
Normalde ne işle uğraşıyordu?
O da otogarda, köyde babasının işlerini yapıyordu. Sonra bir buçuk sene boyunca ona bir şeyler gönderdim bunu oku şunu izle diye. Onun haberi yoktu ama ben onu seçmiştim. Filmin sete çıkmasına 15 gün kala “Evet sen bizim oyuncumuzsun artık” dedim ona. Diğer oyuncuların halihazırda tiyatro oyunculuğu ve öyle bir geçmişi vardı ama onun hiç yoktu.
‘AMED ŞEHİR TİYATROSU İLK BAKTIĞIMIZ YER OLDU’
Amed Şehir Tiyatrosu oyuncularıydı çoğu değil mi?
Evet. Babayı oyanayan karakter öyleydi. Kasım karakterini oynayan Nazmi de önceden Çok Güzel Hareketler’deydi. BKM oyuncusuydu. Şimdi o da Amed Şehir Tiyatrosu’nda bir şeyler yapıyor. Hatta şu an Emin Alper’in yeni filminin kadrosunda. Amed Şehir Tiyatrosu ilk baktığımız yer oldu zaten.
‘KISA FİMLERİMDE DE BAŞROL ÇOCUKLARDI’
Vaha gibi değil mi? Zaten halihazırda Kürtçenin aktif olarak kullanıldığı, Kürtçe oyunların yazıldığı az sayıda yerden biri sanırım.
Evet başka bir alternatif yok. Oyuncular orada hep. Aslında en çok küçük kızı yani Zeyno karakterini aradık. Önce o erkekti hatta senaryoda. Sonra ben Hatay’da bir tane kızla tanıştım bizim yapımcı arkadaşın vasıtasıyla. Sonra Hatay’a gittim iki defa. Aslında o da olabilirdi ama bu filmin çekilme süreci uzayınca o kız büyüdü (Gülüyor). Sonra yılan hikayesine döndü zaten. En son arayışlarımız devam ederken Roza’yla denk geldik. Yine bayağı aradık ettik ama Roza gerçekten çok akıllı. Bir de bebekliğinden beri reklamlarda, dizilerde filan oynamıştı zaten. Sağır dilsiz birini oynaması çok zordu ama başardı. Oyunculuk açısından şanslıydım.
Benim önceki kısa filmlerimde de başrol hep çocuklardı. O açıdan aslında biraz rahattım diyebilirim. Bizim işler biraz da sezgisel oluyor ya zaten, o yüzden bu sefer tuttu diyeyim (Gülüyor)
‘ÇIKIŞ NOKTAM BİR FİLMİN POLİTİK OLUP OLMAMASI DEĞİL’
Kürt sineması geleneği Kürt meselesi etrafında şekillenen temalara sahip çoğunlukla ya da bir şekilde buraya dair sözleri olan politik bir sinema oldu hep. Siz bu filmde geleneğin dışında bir şey yapıyorsunuz. Daha minör bir hikaye, gündelik hayata odaklanan bir kesit anlatıyorsunuz. Bunu özellikle mi tercih ettiniz? Kürt Sineması geleneğine yaratıcı anlamda yaklaşımınız nasıl? Sizin sinemanız bu anlamda ne yana düşüyor?
Şimdi aslında buradaki hikaye benim bir kısa filmime benziyor. ‘Buğdaylar Dökülürken’ Türkçesi. Orada da bir tane çocuk vardı. Sevdiği tavuk kesilmesin diye mücadele ediyordu. Onda da yine bir umut meselesi vardı. Aslında esin kaynağım biraz da ilk kısa filmim oldu sonra ‘Ali Ata Bak’ı çektim, o da daha politik bir sinema ama anlatmak istediğim mevzuya bakış açım şu: Ben direkt bir şeyleri göstere göstere anlatma işine girmeden biraz film duygusunu, sanat duygusunu bir kenara bırakmadan iş yapmayı seviyorum. Bütün işlerim öyle. Bundan sonra da öyle olacağını düşünüyorum.
Bu hikaye biraz da böyle bir hikaye olduğu için bu şekilde anlattım. Yarın başka bir hikaye hikaye anlatmam gerekirse ve bunu kalbimde hissedersem, yani o projeye inandıysam yaparım. Sonuçta biz film yapıyoruz; bir filmin politik olması ya da olmaması benim açımdan çıkış noktası değil. Ben hissettiğim şeye bakıyorum. Mesela ikinci uzun metraj filmimin projesi var, o da başka bir şey anlatıyor. Bir taraftan da tabii politik filmleri de yaptığımızda onlar da eğer sanatsal anlamda iyilerse geleceğe kalıyorlar.
‘ŞÖFÖRLÜK DE YAPTIM BULAŞIKÇILIK DA, HAYATIN İÇİNDEN GELDİĞİM İÇİN AYRINTILARI NASIL ANLATACAĞIMI BİLİYORUM’
Filmi izlerken birçok kişi bir kısa hikaye okuyor gibi hissettiğini söyledi. ‘Hevî’nin metinsel niteliği Türkiye’de toplumcu edebiyatın yarattığı öykü geleneğine yakın. Sizin yaratıcı yanınızın biraz da yerli edebiyata yaslandığını söyleyebilir miyiz peki?
Edebiyat olsun, izlediğimiz film, yaşadığımız hayat… Beni hepsi besliyor. Her hafta pazara gidiyorum vs. yani hayattan kopmamaya çalışıyorum. Hayatın kendi gerçekliğinin içinde kalmak istiyorum. Filmlerimde de tamam kurmaca şeyler var ama filmlerimdeki adamların oturuş şekli bile benim için önemli. Oranın yerel kodlarıyla ilgili çünkü. Biri buradan gidip Diyarbakır’da bir film çektiğinde, o film orayı anlatan bir şeyse senaryo zaten bellidir. Eğer bir yönetmene verilmişse bu hikaye bellidir, yazacağı şey bellidir. Ama sizin senaryonuzun dili de filmin görsel yapısı da, bu edebiyat geleneğinin anlatılarını akla getiriyor.
Çok sağ olun hepsinden beslendiğimiz için yaptığımız işe yansıyordur elbette. Ben hayatta bir sürü iş yaptım; bulaşıkçılık da yaptım, şoförlük de… Sinema bölümünü kazanmadan önce bir yıl boyunca minibüs şoförlüğü yaptım. Yani hayatın içinden geldiğim için o ayrıntıları da nasıl aktaracağımı biliyorum. Bir de işimizin de bir parçası zaten oradaki gözlem olayı. Onu kaybettiğinizde olmuyor maalesef.
Filmin yolculuğu nasıl olacak? Vizyon takvimi var mı yoksa festivallerden devam mı?
Hem yurt içi hem yurt dışı festivallere başvurduk. Bazılarından davet geldi. Daha önceki kısa filmlerim de bayağı ödül almıştı. Bu proje araya girince onların üzerinden da epey zaman geçti. O yüzden de merak ediyorlar. O açıdan da kendimi şanslı hissediyorum. Bir festival süreci olacak sonra da vizyona girecek.
Ne zaman girecek vizyona peki?
Muhtemelen 2025’te vizyonda gösterilecek.
Altın Koza günlükleri 1: Yarım kalan ‘Umut’lar
Altın Koza Günlükleri 2: Ailede durumlar karışık!
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***
Adana Altın Koza ulusal yarışmada ikinci günün ilk filmi oyuncu kadrosuyla merak uyandıran “Ölü Mevsim” oldu. Zira filmin kadrosunda Funda Eryiğit, Erdem Şenocak, Serkan Ercan, Banu Fotocan, Tolga Tekin, Goncagül Sunar, Müfitcan Saçıntı gibi isimleri görünce böyle hissetmek normal oluyor.
Selen Örcan ile birlikte kaleme aldıkları senaryoyu hayata geçiren yönetmen Doğuş Algün’ün ilk uzun metrajı “Ölü Mevsim”. Daha önce kısa ve belgesel filmler çekmiş olan Algün’ün filmi için “Yeni Türkiye’yi eski bir dilde anlatıyor” desek yanlış yapmış olmayız muhtemelen.
“Ölü Mevsim”, memleket sinemasının özellikle de ilk filmlerde sıkça karşılaştığımız bir sorunundan mustarip: Çok şey anlatmaya çalışırken, hiçbirisini tam olarak anlatamamak.
Nimet, genetik bir problem nedeniyle bebek sahibi olamamaktadır. Yine başarısız bir denemenin ardından hastanede yatarken tanışırız kendisiyle. Anneleri çocuk yaşta ölünce kardeşleri Öznur ve Zülal’e de annelik yapmıştır Nimet. Ortanca olan Zülal kendisine münasip bir koca bulup evlenmiş, küçük kardeş Öznur ise Nimet ve kocası Halil ile birlikte yaşamaktadır. Nimet ile Halil’in arasının iyi olmadığını da sezinleriz daha ilk dakikalarda.
Kağıt üstünde önemli temalarda geziniyor “Ölü Mevsim”. Bir türlü ‘aile’ olamayan çift. Halil’in abisiyle akçeli işlerde yaşadığı sıkıntılar. Öznur’un yetişkin bir kadın olarak çıkış arayışları. Marangozluk yapan Halil’in yanında çırak olarak çalışan ve Avrupa’ya gitme planları yapan Afganistanlı Ali’in durumu vb.
Küçük aile işletmesinin feodal ilişkilerle ilerleme biçiminden, Ali’nin kişiliğinde sığınmacı emeğine hangi toplumsal kesimlerin ihtiyaç duyduğuna uzanan bir günümüz Türkiye’si çerçevesi de var yapımın.
Ölü Mevsim/ Yön: Doğuş Algün
Gelgelelim, belli ki kâğıt üzerinde güzel duran hikaye bir türlü görsel tutarlılığa kavuşamıyor. Hal böyle olunca da film boyunca yemek masası, kanepe, atölye, araba, koridor vb. buldukları yerde oturup konuşarak hikayeyi aktaran mizansenler silsilesi şeklinde ilerliyor yapım. Bir masanın (örneğin yemek) etrafında oyuncuları yerleştirip sahne inşa etmek kolay gibi görünse de hiç değil aslında. Çoğunlukla yönetmenlerimiz masanın bir tarafı açık olacak şekilde oyuncuları yerleştirip karşılarına da kamerayı koyarak halletmeye çalışıyor bu durumu. Doğuş Algün’ün de böyle sahnelere yaslandığını söylemek zorundayız.
Öte yandan, seyirciden bazı bilgileri saklamakla ketum davranmak ayrı şeyler. “Ölü Mevsim”de gerekli bilgilere vakitlice erişmek de mümkün olmuyor. Öznur’a ne olduğu karakterler için bir merak unsuru olabilir ama bir noktada seyirci için bilinmez olmaktan çıkmalı. Çünkü bu bilgiye nasıl ulaştığını bilmediğimiz Ali’nin tavırlarındaki ani değişimi anlamakta zorlanıyoruz finale doğru. Ali’nin değişimini, Öznur’un yaşadıklarını anlamayınca da sürprizmiş gibi gelen final hiç öyle olmuyor maalesef. Kuşkusuz bir filmin finali sürprizli olmak sorunda değil. Ama öyleymiş gibi hissettiriyor yapım. Aynı şekilde, iki erkek kardeş arasındaki ‘her ailede olabilir’ kabilinden olarak başlayan gerilimin ne ara yükseldiğini ve Halil’in radikal kararlar aşamasına geldiği de malum olmuyor bizlere. “Ölü Mevsim”de hikayede ketum davranıldığı için karakterler ete kemiğe bürünemiyor, hal böyle olunca da ne olup bittiğini anlasak da nasıl olduğuna vakıf olamıyoruz.
Döngü/ Yön: Erkan Tahhuşoğlu
‘DÖNGÜ’
Göçmen bireylerin Türkiye’nin toplumsal dokusunda birer emekçi olarak varlıklarının sinemaya konu olması umut verici. ‘Ölü Mevsim’den sonra izlediğimiz “Döngü”nün de merkezinde yer alan karakterlerden birisi ev işçisi olarak çalışan Kosovalı Lena. Üç yıl önce ilk uzun metraj filmi ‘Koridor’ ile bu festivalde yer almıştı yönetmen Erkan Tahhuşoğlu. Benim de aralarında yer aldığım ana jüri tarafından kadın oyuncu, sanat ve görüntü yönetimi ödüllerine değer bulunmuştu yapım. ‘Koridor’ hayata farklı bakan yaşını başını almış iki kız kardeşin dünyasına götürüyordu seyirciyi.
“Döngü”nün merkezinde de iki yaşlı kadın var yine. Belli ki eski ve zengin bir aileden gelen Ayten hanımın yanında uzun yıllardır gündelikçi olarak çalışan Sevim’i odağına alıyor bu kez yönetmen. Sevim kızı, torunu ve damadıyla birlikte yaşamakta, her gün de Ayten’e yardıma gitmektedir. Görünüşte bu iki yaşlı kadın artık birbirlerine yaren olmuşlardır. Ayten yaşlandığı için günlük bakımına yardım etmek üzere bir süre önce Kosovalı bakıcı Lena da evde çalışmaya başlamıştır. Ancak Lena evde bir kaza geçirip kaburgalarını kırar. Uzunca bir süre çalışamayacaktır. Ayten ve oğlu Ergin’in yönlendirmesiyle Sevim ara bulucu rolüne soyunur. Lena’yı dava açmaktan vazgeçirip, uygun bir tazminata ikna etme görevi onun üzerine kalır. Süreç ilerledikçe ve çelişkiler arttıkça Sevim’in sınıf bilinci de açığa çıkmaya başlar.
Erkan Tahhuşoğlu sinemamızda az rastlanır ve ilgiyi hak eden bir işin altına giriyor. Özellikle Avrupa sinemasında örneklerini çok gördüğümüz ama bizde pek rastlanmayan alt sınıf karakterlerin sınıf farkındalığına kavuşma süreçlerine dair özel bir hikaye bu. Sevim’in kendisini aileden saydığı noktadan yola çıkıp, Lena ve çevresiyle temas ettiği andan itibaren kat ettiği yol onu yeni bir seviyeye taşıyor yapım. Bunu yaparken de Sevim’in Ayten ile kurduğu ilişkinin yatay olduğuna dair yanılsamasını, sonra şaşkınlıkla dikey bir hiyerarşi kurulduğunu fark etme süreçlerini ikna edici bir biçimde kuruyor yönetmen. Yine “Koridor”da olduğu gibi, ev içlerini, karakterler arasındaki dinamikleri yerli yerine oturtuyor.
Ancak sadece bu tarafıyla kalıyor işin yönetmen. Hal böyle olunca da 81 dakikalık süresine rağmen yine uzun kalıyor yapım. Çünkü hiçbir yan karakterin dünyasına giremeyen hikaye sadece Sevimde kaldığı için tekrarlar başlıyor. Bu yüzden onun ne olacağını, nereye varacağını anlamak da kolaylaşıyor. Filmin bir yerinde Lena’nın kuzeni Sevim’e “biraz da onun gözünden baksanız” diye tavsiyede bulunuyor. Sanki buna sadece Sevim değil, seyircinin de ihtiyacı varmış gibi bir his uyanıyor film bittiğinde. Film Lena’ya hiç alan açmıyor. Onun dünyasına girmiyor. Dolayısıyla onun haklılığını anlamakta zorlanıyoruz.
Sevim’in ailenin yanında durduğu, “onların ekmeğini yiyip ihanet etmemek gerektiği”ni salık verdiği anlardan, yani “kendinde sınıftan kendisi için sınıf” olmaya geçerken yaşadığı çelişkilerin kaynağı Lena oysaki. Bitirirken not düşmeden geçmeyelim. Ayten karakterinde “Koridor” filmiyle ödül verdiğimiz Emel Göksu burada da çok iyi. Ama emektar oyuncusu Serpil Gül’ün Sevim’i ete kemiğe büründürürken ortaya koyduğu performans hayranlık uyandırıcı. Jürinin gündemine gelecektir kuşkusuz.
Gecenin Kıyısı / Yön: Türker Süer
GECENİN KIYISI
Almanya doğumlu Türkiye asıllı yönetmen Türker Süer’in ‘Gecenin Kıyısı’ en heyecan verici yapım olarak başladı açıkçası. Dünya prömiyeri 81. Venedik Film Festivali’nin Orizzonti (Ufuklar) bölümünde yapılan film daha ilk dakikasından itibaren görsel olarak farklı biçimler deneyen, risk alan bir yönetmenle karşı karşıya olduğunuzu hissettirdi. Türker Süer ve görüntü yönetmen Matteo Cocco’nun iş birliği hikayenin ihtiyaç duyduğu gerilimi ilmek ilmek örmeyi başarıyor. Çoğu zaman ‘düz durmayan’ kadrajlar ters giden bir şeyleri çerçeveliyor sanki. Öte yandan kimi zaman karakterlerin suratlarına kadar yaklaşan kamera, tam da seyirci kendisini olayın içinde hissederken açılıyor, geniş plana geçiyor ve onu yeniden ‘izleyici’ konumuna geri itiyor ve aralarda ‘izlediğiniz şey bir film’ hatırlatması yapıyor.
“Gecenin Kıyısı”nın görsel diline dair bir şey söylemeden girmek olmazdı. Onu ayrı bir yere koymamız gerek. Hazır iyi olanlardan başlamışken devam edelim. Filmde atadan dededen asker bir aileye mensup iki subayı canlandıran Ahmet Rıfat Şungar ve Berk Hakman’ı da analım. İkili hem kendi başlarına hem de bir arada oldukları anlarda filmin genel duygusuna güç katan performans koymuşlar ortaya. İkisi de gelecektir jürinin gündemine! Hikayeye gelince, yüzbaşı Sinan’ı yanına çağıran komutanı ağabeyi üst teğmen Kenan’ın disiplin suçu işlediğini ve yargılanmak üzere önce Malatya ardından da Erzurum’a götürülmesi gerektiğini söyler. Bu görevi de Sinan’a verir. Sinan ilk başta itiraz etse de kabul eder. Bir astsubay ve bir erle birlikte yola koyulurlar.
Film araları bozuk olan Sinan ve Kenan’ın yan yana geldiği ilk andan itibaren adım adım gerilimin tırmandığı bir yol hikayesine dönüşüyor. Yer yer arabayı kullanan askerin ciddiyeti kıran sakarlıklarıyla rahatlasa da, giderek ‘gerçeklikle’ bağı kopan memleketin militarist tarihinin iki kardeşte vücut bulduğu bir hesaplaş(ama)ma yolculuğa dönüşüyor film. Türker Süer gerilimi ustaca kurarken, ‘asker milletiz’ kabulünü bir karabasana dönüştürüyor. Belli ki Osmanlı’dan bu yana ailedeki her erkeğin asker olduğu bir geleneğin zorunlu temsilci olarak mesleğe giren iki kardeş karakter olarak da çok ayrılar. Sinan ‘emre itaati vazife sayan’ bir subayken, ondan büyük olmasına rağmen hala düşük rütbede yer alan Kenan’ın arızalı olduğunu anlıyoruz.
Bu gerilimli atmosfer gecenin ilerleyen saatlerinde 15 Temmuz darbe girişiminin başlamasıyla daha da artar. Başka iki kardeş olmak üzere herkes birbirinden şüphelenir. Darbe girişimi, ikilinin babalarının intiharıyla sonuçlanan itibar suikastı sürecini da yeniden gündeme getirir. 15 Temmuz’u hikayeye katma fikri ilk başlarda filmi güçlendiren, gerilim unsurların yeni bir boyut katan işlev görürken, giderek ayağına dolanmaya başlıyor maalesef.
İkilinin gerilimine o gecenin gerilimini ekleme fikri ilk anda yükseltiyor anlatıyı. Ancak, güvenlik gerekçesiyle yakındaki bir kışlaya sığındıkları andan itibaren filmin tonu da değişiyor. Çünkü anlatı belli ki kimi kaygılarla gerçeklik zeminine yaklaşmaya çalıştıkça en güçlü yanını gerçekliğe kurduğu mesafeden aldığı gücü kaybediyor. Türkiye’de kan gövdeyi götürürken sığınılan kışladaki sakinliğin akamete uğratmaya başladığı anlatı, kimin kim olduğuna kafa yormak durumunda kalan seyirciler için odağını kaybetmeye başlıyor. Buna bir de iki kardeşin babasının başına gelenlere dair sorgulamalar eklendiğinde başladığımız zeminden iyice uzaklaşıyoruz.
Hikaye yalnızca 15 Temmuz gecesiyle kalmıyor Ergenekon ve Balyoz davalarına kadar uzanan süreçlere de göndermelerde bulunuyor. Üstelik bunu yaparken seyircinin hafızasına fazla güveniyor. Halbuki o gecenin atmosferi filmin ilk yarısında inşa edilen fantastik/ gerilimli dili daha da büyütecek hatta anlatının gerçeklikle bağını iyice kopartacak yeni kanalların olanaklarını fazlasıyla sunuyor. Ama Türker Süer, karakterlerini ve hikayesini o gece olanlara, daha önce olmuş olanlara çekmeye çalıştıkça seyirci üzerindeki ikna gücünü kaybediyor. Haklı olarak gerçekte olan ile filmde olan arasında karşılaştırmalar, yorumlamalar başlıyor ve bu da odağı dağıtıyor.
Bitirirken filmin şimdiye kadar izlediğimiz yapımlar içinde en iyisi olduğunu, Türker Süer’in ilk uzun metraj filminde güçlü bir yönetim ortaya koyduğunu belirtelim.
31’inci Adana Altın Koza Film Festivali başlıyor: Festival programında neler var?
Altın Koza günlükleri 1: Yarım kalan ‘Umut’lar
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***
Adana Altın Koza Film Festivali’nin en çok merak edilen bölümü ulusal yarışmada filmler seyirci karşısına çıkmaya başladı. Bu yıl seçkide yer alan on bir yapımın dördü ilk film.
Vuslat Saraçoğlu’nun İstanbul Film Festivali’nde izlediğimiz “Bildiğin Gibi Değil” filmi dışındakilerin Türkiye’deki ilk gösteriminin Adana’da yapılacak olması da heyecanı artıran unsurlardan. Ulusal yarışma filmlerinde ilk olarak “Bildiğin Gibi Değil” çıktı seyirci karşısına. Bu filme dair değerlendirmemizi İstanbul Film Festivali zamanında yapmıştık.
Yazının sonuna bu değerlendirmeyi tekrar ekleyeceğim. Ama öncelikli olarak dünya prömiyerini festivalde yapan bir ilk film “Hêvî” (Umut) üzerine birkaç not düşelim.
Hevî (Umut)/ Yön: Orhan İnce
HÊVÎ
Yılmaz Güney’in aynı adlı kült filmine dolaylı göndermeler de içeren “Hêvî”, Kürt bir aileye odaklanıyor. Annenin ölümünün ardından evin erkeği Mustafa, oğlu Çeto ve kızı Zeyno köyün dışındaki evlerinde hayvancılık yaparak yaşamaktadırlar. Zeyno, sağır ve dilsizdir.
Bunun nedenini öğrenemeyiz. Çetin ise bir kıza gönül vermiştir. Öte yandan da şehre gidip inşaatlarda çalışmak ister. Zeyno ise çok sevdiği koyunu ile geçirir günlerini. Bir gün Emin girer ailenin içine. Normalin üzerinde fiyatlar vererek hayvanları satın alan Emin insanların güvenini kazanır. Ama bu güven uzun sürmeyecektir.
“Hêvî”yi iki türlü değerlendirmek gerekiyor kanımca. İlki sinematografik açıdan, ikinci olarak da Türkiye’nin Kürt sinemasında nasıl bir yere oturduğuna dair kafa yorarak. Orhan İnce, “Ali Ata Bak” ve “Adem Başaran” adlı kısa filmleriyle dikkat çekmişti. Amed’te yaşayan ve üreten İnce, ‘kısadan uzuna’ geçen yönetmenlerin sıkıntılarından mustarip öncelikle. Birçok benzeri gibi “Hêvî”nin hikayesi de bir kısa için uzun ama bir uzun için fazla kısa.
Hal böyle olunca, kısa bir anlatıda hızlı gelişip seyirciyi etkileyecek hikaye yapısı burada kendisini erkenden ele veriyor ve sarkıyor. Filmin yarısında nasıl bir yere bağlanacağına dair kanı neredeyse pekişiyor seyircide. Bu kendi başına bir sorun değil tabii ki. Hikayenin gidişini ele vermek bir tercih de olabilir ama burada karakterlerin tepkisini seyircinin ilgisini çekecek şekilde kurmak önem kazanıyor. Özellikle finale kadar hep hikayenin odağında duran ama pasif görünen Zeyno karakteri büyük olanaklar sunuyor, fakat yeterince değerlendirildiğini söylemek zor. Orhan İnce’nin “Hêvî”nin açtığı yoldan devam edip yeni filmlerle daha erken (bu filmin yapım süreci sekiz yılı bulmuş) buluşmasını dileyelim.
Gelelim “Hêvî”nin Kürt sinemasındaki yerine. Baştan iki noktanın altını çizmek gerekiyor. İlk olarak bu değerlendirme Türkiye’de üretilen Kürt sinemasına dair bir gözlem içeriyor. İkinci olarak da tabii ki tamamen kişisel bir yorum. Türkiye’nin ‘Kürt Sineması’, özellikle de uzun metraj filmler ister Kürt ister diğer halklardan yönetmenler tarafından çekilmiş olsun mecburen politik alana girmek zorunda kalıyor. Kürt sorunu, gerek savaş gerekse diploması dönemlerinde filmlerin temasının belirleyicisi haline geliyor. Acı ve yıkım bu kadar tazeyken bunun kaçınılmaz olduğunu söylememiz gerek. Ancak öte yandan ‘Kürt sineması’ başlığıyla bir kategori açacaksak siyasal alanla doğrudan bağlantıda olmayan, Kürtlerin günlük hayatının çeşitli katmanlarıyla da ilişkilenen yapımların sayısının artması da bir elzem.
İşte “Hêvî” bu bağlamda işlev kazanıyor. Hayvancılık yapan sıradan bir Kürt ailesinin dünyasına davet ediyor seyirciyi. Üstelik bu rutini anlatırken günledik hayatın ‘siyasetine’ dair de bir şey söylüyor. Örneğin filmin evreninde günlük dil olan Kürtçenin kullanılmadığı iki an var. İkisi de devlet dairesinde geçiyor. Ya da ‘alnı secdeye değenlerin’ her zaman güvenilir olmayabileceğine dair göndermeler vb. Kürtçe sinemanın hikaye alanını, çeşitliliğini büyütmesi Kürt sinemasının da büyümesi anlamına geliyor kuşku yok ki. “Hêvî” bu çabaları büyüten bir katkı olarak önemli.
Bildiğin Gibi Değil/ Yön: Vuslat Saraçoğlu
BİLDİĞİN GİBİ DEĞİL
Ulusal yarışmada gösterilen ilk yapımın Vuslat Saraçoğlu’nun “Bildiğin Gibi” değil filmi olduğunu söylemiştik yukarıda. Bu filme dair, İstanbul Film Festivali zamanı, 29 Nisan’da yine bu sayfalarda bir değerlendirme yazısı kaleme almıştım. Yeni bir diyeceğim yoktur.
Altın Koza’yı takip edecekler için bu filme dair bir hatırlatma olarak yazıyı aşağıya olduğu gibi bırakıyorum.
İlk filmi “Borç” ile övgüler alan Vuslat Saraçoğlu’nun ikinci uzun metrajı “Bildiğin Gibi Değil” ise hikayesi ve oyuncularından alıyor gücünü. Saraçoğlu dar bir alana ve konuya sıkışmış gibi görünen hikayesini kardeşlik dinamiğinin gelgitlerini kullanarak genişletmeyi başarıyor çoğu yerde. Ölümünün ardından baba evinde yeniden bir araya geliyor üç kardeş.
En küçükleri olan Remziye yıllar önce evlenmeyi bir kaçış olarak görüp kenti terk etmiş. İzmir’de yaşamaktadır. Boşanmıştır ve anladığımız kadarıyla düzenli bir hayatı olduğu da söylenemez. Ortanca Yasin, üniversite okumuş işi gücü olan, bir kitabı yayınlanmış ve fakat kentle arası pek iyi değil. Tahsin ise evde kalmış, dükkanı işletmiş, önce anne sonra da babayla ilgilenmiş, evlenmiş ama tutunamamış bir çocuk babası büyük evlat.
Hikayenin geçtiği kent ise Tokat. Bu bilgi önemli çünkü Saraçoğlu yalnızca kentin aksanını değil, dinamiklerini de anlatının parçası haline getirmeyi başarıyor. Dolayısıyla herhangi bir ‘taşra kenti’nde değil Tokat’ta olduğunuz bilgisi karakterlere da hakim. Çok iyi yaptığı bir şey daha var yönetmenin, baba evini bir hafıza mekanı olarak kurmayı başarıyor. Üç kardeşin evdeki eşyalar, fotoğraflar ve hatıralar üzerinden geçmişe, birbirleri ve ebeveynleriyle olan ilişkilerine yolculuklar seyirci için çok tanıdık. Ayrıca kardeşlerin birbirlerine karşı duygu değişimlerinin hızını da iyi ayarlamış bana kalırsa. En nihayetinde kavga edip nefret ettiğin kişiyi, on dakika sonra hayatındaki en önemli insan olarak görebileceğin dipsiz bir kuyu kardeşlik!
Öte yandan üç kardeşin, babanın kaybı, kaybın nedeni, geçmişin birikimleri, mirasın paylaşımı gibi can sıkıcı konular arasında iyi hatıralara tutundukları bölümler hayli eğlenceli ve seyirciyi de içine alıyor. Bu ferahlatan anlardan, bir krizin içine düştüğümüz anlar ister istemez oyunca performanslarına çok ihtiyaç duyuyor. Ve bu geçişlerin sayısı arttıkça da aynı tonda kalmak zorlaşabiliyor. Tondan kastettiğim oyuncuların devamlılığı değil, filmin ‘kriz anlatısı’nın etkisini kaybetmesi. Karakterlerin film boyunca arada birbirlerine söyledikleri gibi ‘ya ne oluyor şimdi’ anı var bir iki tane. Bu gelgitli anlatı, üçlüyü bir arada getiren temel şeyi, babanın kaybının da arka planda kalmasına neden oluyor bir süre sonra. Yani kardeşler arasındaki gelgitler başlangıçta nasıl ki anlatıya bir dinamizm katıyorsa, özellikle ilk saatin ardından tekrarların artmasıyla bu yükseliş yerini yatay bir seyre bırakıyor, film güç kaybetmeye başlıyor. Tam da bu noktada Serdar Orçin, Alican Yücesoy ve Hazal Türesan’ın uyumundan büyük güç alıyor film. Kardeşler arası gerilimin yükseldiği kimi sahnelerde fazla coşkulu oynanmış birkaç an olsa da güçlü bir ansambl oyuncu kadrosu var diyebiliriz.
Film Festivali Günlükleri 5: Baba yurtları!
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***