Etiket: sezen sayınalp

  • Müzik, sahne ve gösteri

    Müzik, sahne ve gösteri


    Sezen SAYINALP


    Müziğin sahneyle buluştuğu yerde seyirciyle kurulan iletişim ve müziğin yolculuğu sahne performanslarında önemli bir noktada duruyor. Çünkü seyircinin de sahneye dahil olduğu iki yönlü bir iletişimden bahsediyoruz canlı performanslarda. Hâl böyle olunca tiyatro için de hep bahsedilen, her oyunu diğer oyunlardan farklı kılan özgünlük, konserlerde de geçerli oluyor. Konserin yapıldığı zamana, seyircisine, mekânına, şehrine, dönemine göre değişen bir hâl bu.

    Tüm bunları neden mi söyledim? Fred Armisen, Comedy for Musicians but Everyone is Welcome adlı göstesiyle İstanbul’daydı geçtiğimiz hafta sonu. Ben de Armisen’in İstanbul’da gerçekleştirdiği bu gösterinin seyircileri arasındaydım. Birkaç cümle önce bahsettiğim her konserin kendine özgü bir durum yaratması hâlini bu sefer bir izleyici olarak kendi üzerimde çok net bir şekilde deneyimledim çünkü uzun yıllardır Armisen’in neredeyse tüm işlerini izliyor ve dinliyorum. Yeteneğine hayranlıkla yaklaştığım birini sahne üzerinde izleyebilmek de bir taraftan benim ekranla ve sahneyle kurduğum iletişime dair kişisel tarihimde önemli bir yer tutuyor.

    Bu gösteriyle alakalı yorumlarıma geçmeden önce Fred Armisen’in televizyondaki kariyerinden ve komedyen kimliğinden bahsetmek isterim. Çünkü hepsi müzikle ve onun enstrümanlarla ilişkisiyle bağlantılı bir yerde duruyor. Fred Armisen, 2002 yılından 2013 yılına kadar Amerika’nın ünlü ve uzun süreli skeç şovu Saturday Night Live’ın kadrosundaydı. Saturday Night Live (SNL), 1975’te başlayan yayın hayatında bu sene 50. yılına ulaştı. Skeç komedisi vesilesiyle oyuncular için de bir nevi okul görevi gören bu program bir taraftan da televizyondaki komedi programları arasında kendi geleneğini oluşturdu. Siyasi taşlamalardan haftalık haber bültenlerine, Amerika’nın politik atmosferinden programa katılan konukların monologlarına ve oynadıkları skeçlere kadar yıllardır belli bir tarzı ve ritmi tutturmuş bir program yapısından bahsediyoruz. Bu yapı içinde elbette her bölümün politik olarak doğru bir yerde durduğundan bahsedemeyeceğim.

    Zaman zaman özellikle Orta Doğu’ya bakışında Amerika’nın siyasi geleneğiyle birlikte ilerleyen ve “batının korunaklı alanından” çıkamayan problematik metinler de gördük bu programda. Ya da herkese eşit duracağız diye Donald Trump ve Elon Musk gibi son yıllarda yeniden yükselen faşizmle birlikte anılan isimlerin konuk sunucu olarak SNL’de yer aldıklarına şahit olduk. Bu yönlerden haklı sebeplerle eleştirildiği zamanları oldu SNL’in. Bunun dışında ise komedi tarihinde her hafta canlı yayınlanan bir program olması ve gündeme dair sürekli yazarları ve oyuncularıyla birlikte sürekli üretmesi sebebiyle mizah konusunda ayrı bir kapı aralıyor diyebiliriz Saturday Night Live için.

    İşte Fred Armisen de bu programın ekibine 2002 yılında dahil olan bir isimdi. Programa geldiğinden ayrıldığı güne kadar birçok orijinal karakteri bize tanıttı ve sevdirdi. Sadece oynamakla kalmayıp müzikal becerilerini de SNL içinde izleyicilerle paylaştı. Çünkü zaten SNL’e dahil olmadan önce 1988’de Şikago’da kurulan Trenchmouth isimli punk grubun davulcusuydu. Beş adet albümleri bulunan Trenchmouth, Armisen’in müzik kariyeriyle ilgili de ipuçları veriyor bize.

    armisen2-001.png

    Hem punk tarihiyle hem de davulun müzik tarihindeki yeriyle alakalı ayrıntıları ve bu ayrıntılarla oluşturduğu şakaları onun sahne şovlarında ve yer aldığı yapımlarda görebiliyoruz. Yakın arkadaşı Carrie Brownstein’le sekiz sezon başrolleri paylaştıkları komedi serisi Portlandia mesela. Bu dizi doğrudan müzikle ilgili değil. Ancak, Browstein rock müzik tarihinde Sleater-Kinney gibi efsaneleşmiş bir grupta yer alan bir müzisyen ve Fred Armisen’le arkadaşlıkları onların Portlandia vesilesiyle mizah kanalında nasıl bir araya geldiklerini de bize gösteriyor.

    Fred Armisen’i ayrıca SNL’de de müziğin yer aldığı skeçlerde bazen davul çalarken bazen mikrofonun ardında görebiliyorduk. Programın Prince taklidi yapabilen bir üyesiydi mesela. Ya da daha sonra -yine SNL’in o dönemler kadrosunda yer alan- Bill Hader’la Documentary Now! adlı parodi belgesel serisinde sinema tarihinde müziğin ana tema olduğu bazı belgesellerin parodilerini yapacaklardı birlikte. Hatta bu parodiler için orijinal şarkı da yazacaklardı ki bu ne Armisen ne de Hader’ın yabancısı oldukları bir konuydu.

    Mesela SNL’in 2013 yılındaki 38. Sezonu’nda yer alan History of Punk skecinde kurmaca bir punk grubunun kısa belgeselini izliyoruz. Bu İngiliz punk grubu, punk müziğin sistem karşıtı tavrını şarkılarıyla seyircilerine iletiyorlar ancak beklenmedik bir durum söz konusu. Grubun solisti Ian Rubbish (Armisen’in oynadığı karakter) Margaret Thatcher hayranı ve onun için bir şarkı besteliyor. Punk müziğin tavrı ve bu beste arasındaki akıl almaz uçurumun absürtlüğünü izlediğimiz bu skeç Armisen’in müziği, mizahı ve müziği kendi şakalarıyla buluşturduğu metinleri ekranda/perdede/sahnede nasıl yansıtabileceğini bize gösteriyordu.

    armisen3.webp

    Documentary Now!’ın Eagles’dan ilham alan parodisi Gentle and Soft: The Story of the Blue Jean Committee ya da Stop Making Sense (1984) parodisi olan Final Transmission bölümü yine Fred Armisen ve Bill Hader’ın müzik tarihi konusundaki yetkinliklerinin komediyle biçimlendirilmiş yanlarını bizlere gösteriyor.

    Tüm bunlardan sonra yazının başında sözünü ettiğim sahne gösterisine gelecek olursam, Fred Armisen’in bu gösterisi daha önce gerçekleştirdiği Standup for Drummers gösterisinin devamı gibi diyebilirim. O gösteride de önce müzik türleri, mekanlarla özdeşleşen spesifik müzik tarzları üzerine tespitleriyle ilerliyor, sonra uzun bir davul sekansında davulun tarihsel gelişimini komediyle harmanlayarak bizlere aktarıyor, tüm bunlarla beraber ülkelere, seslere, aksanlara dair vokal gözlemlerini de sahneliyordu. Hem oyunculuk hem de müzisyen kimliğine hayran bırakan bir gösteri sunuyordu yani.

    Comedy for Musicians but Everyone is Welcome da tam olarak bu duraklarda seyreden, mizahın ve müziğin harman olduğu bir komedi. Bu sefer punk tarihini, gitarın farklı ülkelerdeki çalınışını, dinleyicilerle, konserlerle ilgili tespitleri Armisen’in kendine özgü yorumuyla izliyoruz. Gösterinin soru cevap bölümünde ise ben de bir soru sorarak Armisen’in izleyicilerle kurduğu iletişime dahil oldum. Carrie Brownstein’le yeni bir müzik çalışmasında bulunacaklar mı diye bir soru yönelterek hem ona hem de Brownstein’e hayranlığımı bu gösteri vesilesiyle aktarmış oldum. Armisen cevaben şu an öyle bir çalışmalarının olmadığını söyledi ama ben konser sonrası aklımda Portlandia’dan sahnelerle, Sleater-Kinney’nin şarkılarıyla, Fred Armisen’in punk tarihiyle ilgili tespitleriyle baş başa kaldım.


    Sezen Sayınalp kimdir?

    Bahçeşehir Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nden mezun olmasının ardından sinema yazarlığıyla ilgili çalışmalara ağırlık verdi. Sinema ve psikoloji içerikli çeşitli dergilerde yazıları yayınlandı. Sinema içerikli online yayınlarda da sinema yazarlığı yaptı. Arka Pencere, Sinema Se7en Mecmua ve Psikesinema’ya yazılarıyla katkı sağladı. Sinema ve psikoloji tutkusunun birleştiği kariyerine Bahçeşehir Üniversitesi’nde Sinema ve Televizyon yüksek lisans programı ile devam etti. 2019 yılında film eleştirmeni olarak başvurduğu 25. Saraybosna Film Festivali’nin Talent bölümüne seçildi. 2019 yılında SİYAD (Sinema Yazarları Derneği) üyesi oldu.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Kişisel sınırlar ve zehirli hayran kültürü

    Kişisel sınırlar ve zehirli hayran kültürü


    Sezen SAYINALP


    Son yıllarda hem şarkılarıyla hem de imajıyla başarılı bir müzik kariyeri inşa eden Chappell Roan, bu yıl yayınladığı yeni teklisi Good Luck, Babe! ile adından sıkça söz ettirdi. Başarısıyla doğru orantılı olarak hayran kitlesi de artan Roan için bu durum son haftalarda sıkıntılı bir duruma evrildi. Onun hayran kültürü, kişisel sınırların ihlali ve sahne personasıyla ilgili söyledikleri birçok kişiyi de “zehirli hayran kültürü”yle ilgili düşünmeye itti.

    Chappell Roan, 24 Ağustos tarihli Instagram gönderisinde son 10 yıldır durmaksızın çalıştığından ve artık bazı sınırlar çekmesi gerektiğinden bahsediyor. Bu kariyeri müziği ve sanatı için seçtiğini, içindeki çocuğu onurlandırdığını ve hiçbir türden tacizi kabul etmediğini, bunu hak etmediğini söylüyor. İş hayatı ve özel hayatın ayrımına da dikkat çeken Roan, sahnedeyken, performans sergilerden, drag yaparken, iş etkinliklerinde, basın toplantılarında işte olduğunu, diğer durumlarda ise mesaisinin bittiğini belirtiyor.

    Ünlülere yapılan tacizin normal olarak algılandığına dikkat çeken Roan, seçtiği kariyer sebebiyle bu davranışların normalleştirilmesini kabul etmediğini de ekliyor. Bunu normalleştirmenin mini etek giyen bir kadın tacize uğradığında “O da mini etek giymemeliydi” demekle benzer olduğunu dile getiriyor. (Ayrıca Roan’ın da bahsettiği “o da x yapmasaydı, giymeseydi” gibi cümleler, tacizcinin yaptıklarını görmezden gelen taciz aklayıcı, mağdur suçlayıcı cümlelerdir).

    Roan’ın bu açıklamaları bir hayli önem taşıyor çünkü özellikle sahne üzerinde etki alanı olan sanatçıların hayran kitlelerinde sanatçıyla olması gerekenden daha fazla bağ kurma hâliyle birlikte sahnedeki insanın benliğini, birey olma hâlini, sınırlarını, paylaşmak istemediklerini, duygu durumunu hiçe sayan bir düşünce yapısı oluşabiliyor. Bu tabii ki her hayran için geçerli bir durum değil. Burada bahsettiğim toksik yani zehirli hayran kültürü. Peki bu ikisini nasıl ayırabiliriz?

    Bir topluluğa dahil olmak ve ortak beğenilerde buluşup başkalarıyla iletişim kurabilmek hayran gruplarının belirleyici özelliklerinden biri. Ve güven ortamının oluştuğu, fikirlerin tartışıldığı, zorbalığın olmadığı, ayrımcılığın, nefret söyleminin ve nefrete dayalı davranışların yer almadığı hayran grupları hem kendi aralarında bu sağlıklı iletişimi devam ettirebilirler hem de hayranı oldukları sanatçının eserlerini, emeğini görünür kılıp olumlu veya olumsuz eleştirileriyle onun kariyeri için yapıcı yollar oluşturabilirler.

    Ancak zehirli hayran kültüründe ve gruplarında bu durum böyle işlemiyor. Zorbalığın, istismarın, zaman zaman nefret söyleminin ve bu söylemlerin beslediği nefret davranışlarının yer aldığı hem sanatçıya hem de bu şekilde davranmayan diğer hayranlara zorbalık yapan bir davranış modelinden bahsediyoruz. Bu model çerçevesinde sanatçının hareketlerinden, içinde yer aldığı projelere kadar onun hayatına olumsuz ve tehlikeli anlamda müdahale edecek şekilde yapılan ve kişisel sınırları ihlal eden yorumlar ya da sarf edilen nefret söylemleri oluşabiliyor.

    Burada olumsuz eleştiriyle zehirli hayran davranışlarını ayırmakta yarar var. Örnek vermek gerekirse bir sanatçının muktedir tarafından makul ve makbul olarak kodlanabilmek için nefret söylemleriyle varlık gösteren bir ortama dahil olması eleştirilecek bir durudur. Başka bir sanatçının ise müzik tarzını değiştirdiği için zorbalığa maruz kalması bu örnekle aynı değildir ve aynı düzlemde duramaz. Müzik tarzını değiştiren bir müzisyen elbette olumsuz eleştiriler alabilir ancak bu eleştiriler müzisyenin benliği için de yapılıyorsa ve kişisel sınırlar ihlal ediliyorsa orada problematik bir hayran davranışının olduğundan söz edebiliriz.

    Chappell Roan’ın Instagram gönderisinde bahsettiği işte olma durumu ve iş dışı alan konusunu da bununla bağlantılı görüyorum. Eserlerini sergilediği alanın dışında da sürekli sahnede hissettirilme hâli ve her iki alanda da rahatsız edici davranışlara maruz kalma, bir sanatçı için yaşam alanının kısıtlandığı ve sürekli gözetimde olduğu bir hayatı da beraberinde getiriyor.

    Bu hayran kültürüne bir diğer açıdan baktığımızda ise zehirli hayran kültürünün zamanında daha sık duyduğumuz “Beni sizler var ettiniz!” söylemiyle dirsek temasında olduğunu söyleyebilirim. Sanatçının kitlesine ve eserlerin alıcılarına olduğundan fazla görev yükleyen bu söylem bir taraftan da benliğin, emeğin, yaratım süreçlerinin, kolektif çalışmanın, sanatın etkisinin, eserleri paylaşmanın önemini de görünmez kılıyor.

    Evet, sanatçı eserlerini ulaştırabildiği kitleyle daha fazla görünürlük ve tanınırlık kazanabilir ve bunun olumlu tarafları vardır hiç kuşkusuz. Ancak yeteneği, kimliği ve benliği bir kitleye bağlı tutmak kişisel sınırlar için de etki alanı için de oldukça tartışmalı bir konu. Bu hem Roan’ın da bahsettiği bazı sınırlar çekme gereğini hem de eserin etki alanının büyüklüğü konusunda bazı soru işaretlerini beraberinde getiriyor. Meydana getirdiği eserler yeteri kadar değer görmemiş ya da yeterli görünürlüğe ulaşamamış biri için sanatçı kimliğini inşa edemediğini söyleyebilir miyiz? Bunun için hayran kitlesi kadar dönemin, çalışma alanının, içeriğin de önemi var.

    Hâl böyle olunca o kişinin sanatçı kimliği var olmamış sayılmıyor. Büyük kitlelere ulaşan birinin sahnedeki varlık sebebinin sadece hayran kitlesi olmadığı gibi. Bu durum sadece kişilerle alakalı da değil. Aynı zamanda çok sevilen ve fenomen hâline gelinen eserler için de zehirli hayran kültürü benzer şekilde karşımıza çıkıyor. Captain Marvel’in başrol oyuncusu belli olduktan sonra fiziksel olarak Brie Larson’ı role yakıştırmayan mizojinist “hayranların” Larson’ın fiziksel özelliklerine karşı yaptıkları cinsiyetçi yorumlar bunun bir örneği.

    Chappell Roan’ın yaptığı açıklama son dönemde hayran kültürüyle ilgili düşündürücü bir yol açmış oldu. Sanatın kapsayıcı ve düşündürücü yapısı içinde de popüler kültürde hayran etkisi oldukça önemli bir konu başlığı.


    Sezen Sayınalp kimdir?

    Bahçeşehir Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nden mezun olmasının ardından sinema yazarlığıyla ilgili çalışmalara ağırlık verdi. Sinema ve psikoloji içerikli çeşitli dergilerde yazıları yayınlandı. Sinema içerikli online yayınlarda da sinema yazarlığı yaptı. Arka Pencere, Sinema Se7en Mecmua ve Psikesinema’ya yazılarıyla katkı sağladı. Sinema ve psikoloji tutkusunun birleştiği kariyerine Bahçeşehir Üniversitesi’nde Sinema ve Televizyon yüksek lisans programı ile devam etti. 2019 yılında film eleştirmeni olarak başvurduğu 25. Saraybosna Film Festivali’nin Talent bölümüne seçildi. 2019 yılında SİYAD (Sinema Yazarları Derneği) üyesi oldu.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Popüler kültürün ‘brat’ yeşili

    Popüler kültürün ‘brat’ yeşili


    Son yıllarda albümlerin, filmlerin, dizilerin kitleleriyle buluşma aşamasında, yani işin pazarlama kısmında tematik planlamalar dikkat çekiyor. Nasıl ki geçtiğimiz yaz Barbie filminin basın turu süreci, Barbie markasına ait tüm görsel imgeleri (elbiseler, aksesuarlar vb.) filmin gösterim ve ödül sezonu macerasına yansıttıysa benzer teknikler izleyicileriyle/dinleyicileriyle buluşmayı bekleyen başka üretimlerde de karşımıza çıkabiliyor. Bu her zaman başarılı bir reklam çalışmasıyla yürütülemeyebilir elbette.

    Mesela geçtiğimiz haftalarda It Ends with Us’ın gösterim ve basın süreçlerinde yaşanan kaos, aile içi şiddet gibi hayatta kalanlar açısından son derece duyarlı bir şekilde ele alınması gereken tetikleyici bir konunun gölgelendiği bir yapıyı karşımıza çıkardı. Buradan da bahsetmek istediğim asıl konuya gelmek, yani biçim ve içerik birliğini iyi tasarlamış ve başarılı bir şekilde ilerletmiş bir albüme ve onun hem dinleyiciler üzerindeki etkisine hem de popüler kültürdeki yansımasına değinmek istiyorum: Brat.

    1992 İngiltere doğumlu Charli XCX, ilk albümü True Romance’den beri pop müziği dönüştürmenin ve söylemek istediklerini de bu dönüşümle dinleyicilerine aktarmanın peşinde. O yüzden ne söylediği kadar nasıl söylediği de belli bir öneme sahip oluyor onun albümlerinde ve şarkılarında. Hem İngiltere’deki pop müziğinin etkisini hem tekno-popu hem de ‘girl band’lerin müziğini duyabileceğimiz bir pop anlayışı hâkim onun şarkılarında.

    Geçtiğimiz yıl Emma Seligman’ın ikinci uzun metrajı Bottoms’un soundtrack (film müzikleri) albümünde Leo Birenberg’le birlikte imzası bulanan sanatçı için bu filmin de rastgele bir seçim olduğunu düşünmüyorum. 2000’lerin lise gençlik komedilerindeki stereotiplerle, cinsiyetçi anlayışın hâkim olduğu hikâye aksıyla ustalıkla dalgasını geçen Bottoms, gençlik komedisi alt türünün ulaşabileceği tüm klişelere teker teker cevabını veriyordu.

    Lisede geçen film, öğrencilerin kurduğu Feminist Dövüş Kulübü’yle beraber hem cinsiyet normlarını ters yüz ediyor hem de sevilebilir/kabul görebilir tanımlarını yıkarak “normal”in, “makbul”ün ne kadar da sisteme hizmet eden kavramlar olduğunu açığa çıkarıyordu. Charli XCX’in de müziklerine imza attığı bu filmi onun bu yaz piyasaya sürdüğü yeni albümü brat’ten ayıramıyorum.

    Brat kelimesi günlük hayatta ve pop kültüründe argo bir kelime olarak karşımıza çıkıyor. Yaramaz çocuk/velet gibi bir sözlük anlamı olan bu sözcük, argo terim hâlinde ise tabiri caizse eyvallahı olmayan, kendinden emin, asi, cesur ve şakacı insanları tanımlamak için kullanılıyor. Eyvallahı olmayan kısmını önemsiyorum çünkü çizilmiş sınırlar içindeki eser üretme biçimi, sanatçının varoluşunu da etkileyen, şarkılarındaki sözlere de ket vuran bir norma dönüşüyor. Türlerin ele alış biçiminde bile görebiliriz bunu.

    Öyle rock müzik yapılamayacağına, pop müziğin böyle icra edilemeyeceğine dair sesleri de duymuşuzdur hep. Tabii ki bu durum o müziğin o şekilde hangi bağlamla yapıldığını incelememizi işaret ediyor olabilir. Bu noktada da yukarıda bahsettiğim biçim ve içerik birliği bize yardımcı olacaktır. Charlie XCX’in pop müziği, pop tarihindeki birçok dönemle harman etmesi onun zamanlar arasında müzikle kurduğu özgür ilişkiyi de bize gösteren bir özelliği. Bir döneme ya da bir aralığa bağlı değil o. Söylemek istediğini söylemek istediği şekliyle iletebilen bir dünya kuruyor kendine ve dinleyicilerine. Öyle ki yazın yayınlanan brat adını verdiği albümü “brat summer” olarak popüler kültür literatüründe yerini aldı bile.

    charli-xcx.jpg

    Charli XCX

    brat (bu bir yazım hatası değil, albümün kapağında brat’in tüm harfleri küçük), misket limonu yeşili bir fonun üzerine kısmen bulanık bir şekilde yazılmış olarak karşılıyor bizi. Sade, basit, belki de kimilerine göre özensiz… Ama zaten başından beri brat olmanın altını çizmek dışında bir vaadi de yok zaten. Görselin estetik kaygılarla karşımıza çıkacağına dair, tasarımların bizi karşılayacağına dair bir amacı da yok albümün. Neyse o ve ne anlatmak isterse öyle.

    Kelimenin sözlük anlamıyla dirsek temasında olması bir kenara Charli XCX’in müziğini ve sözlerini de önceleyen bir giriş kapısına dönüşüyor bu. Ayrıca “bu sadeliğin fırtınalar koparmayacağını düşünüyorsanız, yanılıyorsunuz” da diyor bir yandan. Architectural Digest’te yazılana göre albüm, Brooklyn’de brat duvarı inşa edilmesine neden olmuş. Ve albümün kapağından taşan etkisi birçok hayranı Brooklyn’deki bu duvara getirmiş.

    Albümün ilk şarkısı 360, “Kendi yoluma gittim ve başardım/Bebeğim ben senin favori referansınım” diye başlıyor. Kendi yolunda kendi istediği şekliyle müziğini sunan Charli XCX, bunu bir marka hâline getirmeyi de başarmışa benziyor. Yazı brat ile anmak, albümün internetteki brat generator yazılımıyla birçok tabire, kelimeye arka plan olması dinleyicilerin albümle birlikte albümün sınır koymayan biçimsel özelliğini de benimsediğini gösteriyor. Nasıl ki albümün dördüncü şarkısı I might say something stupid’te bir sanatçı olarak ait olmaya ve bulunduğu ortama ait hissetmemeye dair meramını anlatıyorsa, rol yapmamanın, istediğini giyip kendi olarak davranmanın önemini de brat’in getirdiği etkiyle dinleyicilerine ulaştırabiliyor.

    Tabii bu etki popüler kültürün merkezinden seslendiği için birçok farklı noktada karşımıza çıkıyor. Mesela Kamala Harris’in başkan adaylığı belirdikten sonra Charlie XCX’nin “kamala IS brat” desteğini ve Harris’in de kampanyasında ismiyle brat görselini kullandığını gördük. Harris gibi özellikle Filistin’deki soykırıma karşı insani ve politik olarak oldukça problematik bir yerde duran bir siyasetçinin brat’in biçim ve içerik uyumuyla müzik dünyasında yakaladığı eleştirel tutumu gölgelediğini de bu vesileyle söylemem gerek.


    Sezen Sayınalp kimdir?

    Bahçeşehir Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nden mezun olmasının ardından sinema yazarlığıyla ilgili çalışmalara ağırlık verdi. Sinema ve psikoloji içerikli çeşitli dergilerde yazıları yayınlandı. Sinema içerikli online yayınlarda da sinema yazarlığı yaptı. Arka Pencere, Sinema Se7en Mecmua ve Psikesinema’ya yazılarıyla katkı sağladı. Sinema ve psikoloji tutkusunun birleştiği kariyerine Bahçeşehir Üniversitesi’nde Sinema ve Televizyon yüksek lisans programı ile devam etti. 2019 yılında film eleştirmeni olarak başvurduğu 25. Saraybosna Film Festivali’nin Talent bölümüne seçildi. 2019 yılında SİYAD (Sinema Yazarları Derneği) üyesi oldu.

    Yazıda bahsi geçen Architectural Digest yazısı: https://www.architecturaldigest.com/story/charli-xcx-brat-green-color-trend

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***