Etiket: Selahattin Demirtaş

  • Son dakika: Demirtaş, dün saat vermişti: Beklenen açıklamayı yaptı

    Son dakika: Demirtaş, dün saat vermişti: Beklenen açıklamayı yaptı


    Edirne Cezaevinde tutuklu bulunan HDP’nin eski eş genel başkanı Selahattin Demirtaş, dün Twitter hesabından yaptığı açıklamada, bugün saat 19.00’da Erdoğan’la ilgili bir açıklama yapacağını söylemişti.

    “Erdoğan bize karşı neden bu kadar düşmanca davranıyor?” diyen Demirtaş, “Yarın saat 19.00’da burada detaylarıyla açıklayacağım, lütfen bekleyin” ifadelerini kullandı.

    BEKLENEN AÇIKLAMA GELDİ

    Kamuoyu tarafından merakla beklenen açıklama geldi.

    “ASLINDA ERDOĞAN’IN GERÇEK KATİLLERLE HİÇBİR SORUNU YOK”

    Demirtaş, Twitter hesabından yaptığı paylaşımda şunları kaydetti:

    “Erdoğan’ın ‘Selo’ya daha doğrusu Hdp’ye ve Kürtlere bu kadar kindar, öfkeli, düşmanca davranmasının, beni nefret objesine dönüştürme çabasıyla oy toplamak istemesinde bir tuhaflık yok mu sizce de?

    Benim gerçekten “terörist”, “katil” olduğumu mu düşünüyor? Hayır, elbette bunun doğru olmadığını kendisi de biliyor.

    Aslında Erdoğan’ın gerçek katillerle hiçbir sorunu yok. Mesela İdlib’de 34 Türk askerini katleden Putin’in ayağına gidip kapısında dakikalarca ayakta beklemekten gocunmamıştır. “Terör devleti” dediği İsrail hükümetiyle, Cemal Kaşıkçı’nın katili Suudi prensiyle ve daha nice katillerle el sıkışıp sarmaş dolaş olmaktan, onlara “dostum” diye hitap etmekten zerrece utanmamıştır.

    Peki sıra “Kürt Selo”ya gelince niye hem iftira atıp hem de düşmanca davranarak kitlesini kışkırtıyor?

    Anlatmaya çalışayım.

    ÖCALAN’IN DEĞİŞTİRİLEN ODASINI GÖSTERDİLER

    2014 yılının ortaları olmalı, Çözüm Süreci devam ederken heyet olarak bir İmralı ziyaretimizde, Abdullah Öcalan ile görüşeceğimiz odaya götürülmeyi beklerken Cezaevi Müdürü bizi alıp cezaevinin içinde başka bir yere götürdü. “Görüşme yeri değişti herhalde” diye düşündük. Bizi önce, Öcalan’ın uzun yıllar tutulduğu daracık hücreye götürdü. Öcalan hücrede değildi. Beş dakika kadar hücreyi inceledik. Müdür “Öcalan artık burada kalmayacak” dedi ve hemen yan taraftaki başka bir yere götürdü.

    Normal apartman dairelerinin ahşap görünümlü çelik kapısı gibi bir kapıyı açtı ve “Yeni yeri burası” dedi. Yan yana üç hücre birleştirilmiş ve kendilerince üç odalı lüks bir daire (!) yapılmıştı.

    İlk odada normal ahşap bir karyola ve yatak, 1.003 tane kitabın olduğu bir kitaplık (tüm kitaplar numaralıydı ve sırayla dizilmişti), büyük ekran bir led televizyon ile plastik masa ve sandalye vardı.

    İkinci odada altı kişilik bir toplantı masası, bir bilgisayar masası ve küçük ekran bir led televizyon vardı.

    Üçüncü oda ise yerden tavana fayanslı, ayaklı lavabosu ve duşakabiniyle geniş bir banyoydu. Müdür, banyoya bir küvet de koyacaklarını söyledi. Koydular mı bilemiyorum.

    “BENİM İÇİN FARK ETMEZ”

    Biz İmralı Cezaevinin içinde yapılan bu evi (!) dolaşırken Öcalan’ı da getirdiler. Kendisi de orayı ilk defa görüyordu. İlk tepkisi “Aylardır çıkan gürültünün nedeni bu muydu?” oldu. Müdür gülerek “Evet, artık burada kalacaksın” dedi. Öcalan şöyle üstünkörü etrafa bakıp “Beni stadyum kadar geniş bir yere de koysanız, hücrede de tutsanız benim için fark etmez, böyle şeylere gerek yok. Eğer göz boyamak için yapıyorsanız yanlış işler yapmayın. Önemli olan çözüme, barışa ve demokratikleşmeye odaklanmaktır” dedi. Müdür, Öcalan’ın bu tavrına şaşırdı ve onca emeğin boşa gitmesine de biraz üzüldü. Öcalan orada kaldı mı yoksa Çözüm Süreci Erdoğan tarafından bitirilince tekrar hücreye mi alındı, bunu da bilmiyoruz.

    “ORADA ÖCALAN AKİL İNSANLAR HEYETİYLE GÖRÜŞME YAPACAKTI”

    Cezaevinin üst katında da büyük bir toplantı odası yapıldı, çay kahve makinası gibi gereçler konuldu.

    Orada da Öcalan, akil insanlar heyetiyle görüşme yapacaktı. O odayı ben görmedim ama heyetimizin diğer üyeleri sonraki ziyaretlerde gezdiler. O aşamada artık akil insanlar İmralı’ya gidecek, Çözüm Süreci tüm detaylarıyla kamuoyuna mal edilecek ve sonrasında süreç TBMM çatısı altında devam edecekti.

    Şimdi, bunları neden anlattım?

    Öcalan son görüşmelerimizden birinde bana dönüp “Sizler seçilmiş insanlarsınız, halkın iradesini temsil ediyorsunuz ve dışarıdasınız. Bense burada bir adada kıt imkanlarla barış için çabalıyorum, elimden geleni yapıyorum. Bu konuda samimiyim, ciddiyim. Ama eğer hükümetin beni, sizi, halkı kandırmaya çalıştığını, sürece samimiyetsiz yaklaşıp kendi çıkarları için kullandığını anlarsanız sorumluluk sizdedir. Bana ulaşılamıyorsa bunların halkı kandırmasına izin verilmemeli” dedi.

    Çünkü Öcalan’ın, Erdoğan ve AKP hükümetinin niyeti konusunda ciddi endişesi, şüpheleri vardı ve şüphelerinde haksız değildi. Kendisine cezaevi içinde ‘ev’ gibi ortam sağlanması şüphelerini daha da artırıyordu. Ve evet, bu konuda hiçbirimiz yanılmadık maalesef.

    “ERDOĞAN TAM ÜÇ DEFA ÇÖZÜM SÜRECİNİ BİTİRDİĞİNİ SÖYLEDİ”

    28 Şubat 2015’te Dolmabahçe’de açıklanan mutabakattan sonra Erdoğan tam üç defa Çözüm Sürecini bitirdiğini söyledi. Nasıl mı?

    14 Mart’ta “Kürt sorunu diye bir şey yok”, [1] 15 Mart’ta “Kardeşim ne Kürt sorunu ya. Artık böyle bir şey yok”, [2] 17 Mart’ta “Türkiye’nin Kürt sorunu yoktur” [3] diyerek.

    Şimdi soruyorum; olmayan bir sorun için Çözüm Süreci yürütülür mü? Erdoğan “Sorun yoksa Çözüm Süreci de yoktur” diye düşünüyor ve işte bu sözleriyle de Çözüm Sürecini bitirdiğini açıkça belirtiyordu.

    Sonra neler olduğuna da kısaca bakalım.

    20 Mart’ta Erdoğan, kelime kelime bildiği ve oturma düzenine kadar müdahale ettiği o mutabakatı inkar etti “Böyle bir şeyden doğrusu benim haberim yok” dedi. [4]

    Aynı konuşmasında, isim isim bildiği akil insanlar heyetini inkar etti ve haberinin olmadığını söyledi. Akil insanlar heyeti için “Bir grubun oraya gönderilmesi neyi değiştirecek ki?” dedi. [5]

    “ERDOĞAN’IN DERDİ SİLAHLARIN BIRAKILMASI DEĞİL SEÇİM ÖNCESİNDE BUNUN AÇIKLANMASIYDI”

    Dönemin Hükümet Sözcüsü Bülent Arınç çıkıp “Cumhurbaşkanımız her şeyi çok iyi bilmektedir. Bu olaylardan haberdar olmaması mümkün değildir” diyecek kadar ortam gerildi. [6]

    Erdoğan’ın derdi silahların bırakılması değil, seçim öncesinde bunun açıklanmasıydı sadece.

    Haziran’da seçim vardı ve Erdoğan’ın tek derdi “başkan” olmaktı. Öcalan’dan “Silahları bıraktık” açıklamasını seçim öncesi alıp bunu oya dönüştürmeyi ve 400 milletvekilliği kazanarak Anayasa’yı tek başına değiştirip “başkan” olmak istiyordu. Bu olmayınca da Kürt sorunu yoktur demeye başladı, her detayını bildiği Dolmabahçe Mutabakatını inkar etti, kendisinin bizzat yer almasını istediği kişilerden de oluşan akil insanlar heyetini yok saydı.

    Öcalan ise daha önce üstünde uzlaşılan takvime göre hareket edilmesinde ısrarcıydı. “Seçimden önce bu açıklama yapılmayacaksa ve seçimde benim işime yaramayacaksa ben ne yapayım böyle Çözüm Sürecini” diye düşünen Erdoğan, Çözüm Sürecini bitirip seçim kampanyasını başlattı.

    “BAKANLARLA, HAKAN FİDAN’LA DEFALARCA GÖRÜŞÜP ONLARA ‘ERDOĞAN’I İKNA EDİN’ DEDİK”

    5 Nisan’daki son görüşmenin ardından Öcalan ile tüm görüşmeleri askıya aldı. Biz ondan önceki üç hafta içinde tam 12 defa Erdoğan’la görüşmeye, onu ikna etmeye çalıştık. Bakanlarla, Hakan Fidan’la defalarca görüşüp onlara “Erdoğan’ı ya siz ikna edin ya da bizi görüştürün” dedik ancak Erdoğan kararını vermişti. Yılların emeğini, barış umutlarını, her şeyi “başkan” olmak için heba etmeyi göze almıştı ve oy yoksa barış da yok demişti.

    İşte o günlerde “Madem öyle, biz de seni başkan yaptırmayacağız” dedim. Bu sloganın değerli Osman Kavala ile uzaktan yakından ilgisi yok. Partimizin o dönemdeki resmi politikasının, ruhunun rafine edilmiş hali olarak bize aittir. Ve o ruhla seçimde barajı aşıp AKP’den Meclis çoğunluğunu aldık. Yani Erdoğan 400 isterken 300 vekilinin de altına düştü. Sonrası 7 Haziran 2015 ile 1 Kasım 2015 seçimleri arasında yaşanan dehşeti ve bugüne nasıl gelindiğini hep birlikte acı şekilde yaşadık, yaşıyoruz.

    Yani Erdoğan’ın saray ve saltanat oyunlarına kanmayıp planlarını bozduğumuz için bize bu kadar düşmanca davranıyor. Vatansever veya milliyetçi olduğu için ya da barış istediği için değil.

    Tüm halka bir çağrıyla bitirmek istiyorum. Değerli kardeşlerim, merak etmeyin. Barışı, huzuru mutlaka sağlayacağız, birlikte bir arada, kardeşçe yaşayacağız. Buna bugüne kadar engel olan kişi Erdoğan’dır.

    14 Mayıs’ta sandığa gidin ve bunca zulmü yaşatan, kendi sarayı ve koltuğu için ülkeyi yangın yerine çeviren bu şahsa hak ettiği demokrasi dersini verin. Oyunuzu değişim için kullanın.

    Mesele benim hapisten çıkıp çıkmamam değil, ben halkım için 100 yıl da kalırım hapiste ama Erdoğan’ın derdi Selo değil, koltuk. Yeterince açık değil mi?

    Selahattin Demirtaş
    Edirne Cezaevi

    [1]https://www.ntv.com.tr/turkiye/kurt-sorunu-diye-bir-sey-yok,tNRYF30m8USGFPEVFS5VKw – https://archive.fo/wip/1MUsY
    [2]https://www.hurriyet.com.tr/gundem/cumhurbaskani-erdogan-kardesim-ne-kurt-sorunu-ya-28457474 – https://archive.fo/kMl6m
    [3]https://www.ntv.com.tr/turkiye/kurt-kardeslerimizin-de-sorunlari-var,oUvu6smRVkGkK8Oqxiavxg – https://archive.fo/wip/nHoPZ
    [4]https://www.cnnturk.com/video/turkiye/erdogandan-flas-izleme-heyeti-aciklamasi – https://archive.fo/26Bo5
    [5]https://www.cnnturk.com/video/turkiye/erdogandan-flas-izleme-heyeti-aciklamasi – https://archive.fo/26Bo5
    [6]https://www.milliyet.com.tr/siyaset/arinctan-flas-aciklamalar-2031935 – https://archive.fo/dgfUL”

    Kaynak: Gerçek Gündem


    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Selahattin Demirtaş cezaevinden son halini paylaştı: ‘Size güveniyorum’

    Selahattin Demirtaş cezaevinden son halini paylaştı: ‘Size güveniyorum’


    Edirne Cezaevi’nde tutuklu bulunan eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, sosyal medyayı en aktif kullanan liderlerden biri… Seçmene vereceği mesajları Twitter hesabı üzerinden yaptığı paylaşımlarla ileten Demirtaş, son paylaşımıyla seçmene yine çağrıda bulundu. “Mühür sende” diyen Demirtaş, “Devran dönsün” ifadelerini de kullandı.

    Son halini de sosyal medya hesabından paylaşan Demirtaş’ın ifadeleri şöyle:

    Haydi emekçi kardeşim.

    Alın terinin hakkını çalanlara derslerini verme zamanıdır çünkü mühür sende, patron sensin.

    Lütfen oyunu değişim için kullan ki, bu #DevranDönsün artık.

     Selahattin Demirtaş cezaevinden son halini paylaştı: 'Size güveniyorum' - Resim : 2

    Selahattin Demirtaş cezaevinden son halini paylaştı: 'Size güveniyorum' - Resim : 3

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Demirtaş pası göğsünde yumuşatabilirdi ama…

    Demirtaş pası göğsünde yumuşatabilirdi ama…

    Tuhaf bir çağda yaşıyoruz; bir kesim, “wth” (What the Hell – O ne be), “omg” (Oh my God – Aman tanrım), “R yapmak” (geri adım atmak) gibi sözcük kalıplarını kullanıyor, bir başka kesim “zail” (ortadan kalkan), “amil” (etken, sebep), “feragat” (hakkından kendi isteğiyle vazgeçme) gibi eski dilin imkânlarına sığınıyor.

    Herkes bir şeyler söylüyor, ama çoğunluk kimseyi ya dinlemiyor ya da anlamıyor.

    Oysa dil, iletişim için gerekli bir araç. Dilin varlık amacı bu: Anlamak,  anlaşılmayı sağlamak.

    Ta 18’inci yüzyılda Fransız düşünür Compte de Buffon “Le style est l’homme meme” demiş; Ziya Paşa da bunu “Üslubu beyan, aynıyla insan” diye aktarmış dilimize…

    Niçin bunları eveleyip geveliyorum?

    Şundan: Dil kişinin aynasıdır. Seçtiğimiz sözcükler, oluşturduğumuz üslup bizi ele verir. Bazen özene bezene dilimizin altına, zihnimizin ardına sakladığımız şeyin bir ucunu dışarıda bırakıverir.

    Hal böyleyken, temel mahareti hitabet olan (olması gereken bu değil ama) at terbiyecilerinin (siyaset kelimesinin etimolojik köküne istinaden söylüyorum) bilhassa dile dikkat etmeleri gerekmez mi? Oysa onlar sık sık ‘azar’lamayı, boş zamanlarda da ‘tımar’ etmeyi tercih ediyorlar.

    Kendini ‘seyis’ sandıklarından olsa gerek, ‘ayar’ vermeyi görev sayıyorlar. Nasıl ki ata belli komutlarla belli eylemler yaptırılıyor, buna heves ediyorlar. Oysa at zaten evcilleşmiş ve çoğunluğu ‘terbiyeli’… Ama insan öyle mi?

    Özkan Ağtaş’ın Guernica’nın İzinde: İnsan, Hayvan ve Şiddet adlı pek hoş bir yazısı vardır. Ağtaş orada sorar: “İnsanda hayvanî olanı yönetme işine kendini adamış ve bundan daha yüce bir değer tanımıyor olan şeye halen siyaset dememiz mümkün müdür?”

    Bunu biraz düşünmek gerek.

    ***

    Ağır ağır ve adım adım ilerlemek istiyorum. Kullanılan dilin ve üslubun neye tekabül ettiğini görmek ve anlamak için…

    Kemal Kılıçdaroğlu, Çatalca’da. İBB’nin düzenlediği sığır süt yemi ve mazot dağıtımı programında.

    Sözü Hüda Par üzerinden Gaffar Okan’a getirip diyor ki:

    “Katillerle, teröristlerle iş tutanlar, bize ders vermeye kalkamazlar. Biz, Kuvayi Milliyeciyiz. Onlar Kuvayi Milliye’nin ne olduğunu da bilmezler. Biz her şeyi biliriz. Tarihimizi biliriz, geleceğimizi inşa etmek isteriz.”

    Oy getirir mi bu söylem, bilmiyorum. Ama bir huysuz olarak şu cümleye takılıyorum: “Biz her şeyi biliriz.”

    Yapmayınız n’olur… “Her şeyi bilmek mümkün olsaydı, ben bilirdim” diyesi geliyor insanın.

    Niçin böyle ‘boş’ bir iddianın arkasına saklanır bir siyasetçi? Sanki ‘bilme’nin bu ülkede, bu seçmende bir karşılığı varmış gibi.

    Kılıçdaroğlu, “Kürtler” başlıklı video mesajında, “3-5 oy için kardeşliğe kimsenin zarar vermesine asla ve asla izin vermeyeceğim.” diyor, o yumuşak üslubuyla.

    Oy getirir mi bu söylem, sahiden bilmiyorum.

    Bildiğim şu: Cümle ‘bozuk’…

    Ama ben bu bozukluğa değil, şuraya takılıyorum: “3-5 oy için…”

    Bunun ‘olur’u nedir?

    Kaç oy kardeşliğe zarar verilmesi için yeterlidir?

    ***

    Efendim, elbette anlıyorum; dil sürçer… Bazen yaşlılıktan, bazen yorgunluktan, bazen uykusuzluktan, ağızdan murat edilmeyen sözcükler, cümleler dökülebilir. Bunu anlarım.

    Anlamadığım şu: Dilin ne kadar önemli olduğunun unutulması. Hatta önemsenmemesi…

    Eğer kötücül bir niyetle okuma yapsaydım, Freud’un hayli bereketli kapısını aralar, oradan parafaksa (lapsus) uzanırdım. Zira Freud, dil sürçmelerini biraz farklı yorumluyor. Ona göre davranışlarımızın gerçek kaynağı bilinçaltı (bilinç dışı demek gerek aslında) ve bilinçaltı da kendini dilde gösteriyor.

    Daha doğru bir ifadeyle: Dil sürçmesi, bilinçaltında sakladığımız kelimelerin ağzımızdan fırlamasıdır. Öyle masum ve basit bir şey değildir yani.

    Bunu şu sebeple söylüyorum: Konuşma esnasında dili sürçüyorsa bir siyasetçinin, basın departmanı göreve çağrılmalı. Düzeltilmiş metinleri herkesten hızlı servis etmeli ki, bilinçaltındaki mesaj yaygınlık kazanmasın.

    Kılıçdaroğlu, iyi bir hatip (!) değil. Olmak zorunda da değil. Kendi yahut danışmanı konuşma metinleri yazabilir. O metni okur yahut ezberler. Olur biter.

    Herkes nasıl olsa övüyor şu sıralar Kılıçdaroğlu’nu. Nahoş şeyleri ben söyleyeyim bari…

    ***

    Güftesini Şafak Atayman’ın yazdığı bir Bilge Özgen bestesi vardır: Gökten yağmur değil sevgiler yağsın.

    Bir temenni olarak ne hoş… Ancak siyasi iklim o denli kirli ki, iktidarın belli bir kesime (ki en kaba haliyle ülke nüfusunun yarısı) boca ettiği nefret dili sayesinde, uyuşmuş gibiyiz. Gökten atkı yağsa, biri boynumuza dolanmaz karamsarlığıyla bekliyoruz son demimizi.

    Gökten sevgi değil ama, göğe yakın bir yerde duran Saray’dan küfür, hakaret yağıyor üzerimize.

    Gezi direnişindeki bazı yurttaşlara yönelik şu sıfatları unutmak mümkün mü: Çapulcu, sürtük, terörist…

    Erdoğan’ın küfür lugatı fevkalade zengin. Ettiği hakaretlerden bazıları şunlar: Geri zekâlı, haysiyet fukarası, sefil, zavallı, gafil, eşkıya, çürük, haysiyetsiz, onursuz, sanatçı müsveddesi, edep fukarası, ahlaksız, haysiyet celladı, kan emici…

    “Kızılay’ı çökerttiler, AFAD’ı çökerttiler” diyen Kılıçdaroğlu’na bir hitabı var ki, insan düşmanına söylemez: “Be ahlaksız, be namussuz, be adi!”

    İşin üzücü yanı, kendilerine ‘imansız’, ‘kitapsız’, ‘komünist’ diyen gazeteciler, medya çalışanları dahi sessiz.

    Oysa dil bulaşıcıdır. Bir kere cam fanus kırılırsa hapsedilen pislik, irin, virüs, halka halka yayılır etrafa. Ve bir zaman sonra ‘temiz’, ‘adil’, ‘saf’ bir şey kalmaz elimizde.

    Farkındasınız hiç kuşkusuz; tepkisiz kalınan her hakaretin, her küfrün ardından daha fazlasını, daha çirkinini, daha ağırını söylüyor. Halkın, medyanın sessizliğini bir tür onay olarak görüyor. Kabul edildiğini, içselleştirildiğini sanıyor.

    ***

    Öte yandan, birine komünist demenin hakaret sayıldığı belki de tek ülkeyiz.

    Komünizmden, ne tuhaftır ki, yıllarca ne olduğu bilinmeden korkuldu. Bir öcü gibi sunuldu daima. Bir öcü gibi de algılandı.

    Hiç kimse de sormadı: Komünizm ne vakit iktidar oldu bu ülkede? Dünyada hangi ülkenin rejimi gerçekten komünizm?

    Hiç unutmam, Ankara Basın Yayın’dayım. Okula üçüncülükle girmişim. Ayaklarım havada, başım bulutlarda giriyorum derslere.

    Siyaset Bilimi dersini Ahmet Taner Kışlalı veriyor. Kampüs tıklım tıklım. Merakla takip ediyoruz dersleri. Diğer zamanlarda kahvede kanlı king oynuyoruz.

    İlk vize sonrası Kışlalı tek tek isim okuyup sınavdan kaç beklediğini soruyor. Sıra bana gelince, hiç unutmam, mütevazı davranıp “70 bekliyorum.” demiştim.

    Oysa beklentim 100’dü. Kitabını yalayıp yutmuştum çünkü.

    “Otuz…” demişti bana. “Otur.”

    Tabii oturamamıştım yerime. Zil sonrası odasında bitmiştim. “Hocam…” demiştim. “Dipnotlarınıza kadar her şeyi yazdım. Önlü arkalı üç sayfa. Bana niye 30 verdiniz?”

    Yüzüme anlamlı anlamlı bakmıştı. “İyi de…” demişti, “Papağan da kendisine ezberletileni söylüyor. Sen üniversite öğrencisisin. Kendine ait bir fikrin yok mu?”

    İşte o an anlamıştım; üniversite öğrenciliği, sandığım şey değildi.

    ***

    Çok oylumlu, çok civcivli bir konu bu dil meselesi. Ancak hafifsenecek, göz yumulacak bir mesele de değil.

    Dil, her karışını savunduğumuz vatan toprağı kadar mukaddestir. Dilini kaybeden özgürlüğünü de kaybeder. Emperyalizm önce dilden sızar, sonra için için sömürür.

    Dili doğru kullanmak, iyi kullanmak gerekir.

    Lakin halkın idrak seviyesini, bilinç seviyesini de yukarı çekmeli. Mizahı, ironiyi anlamalı, tatmalı. Hazzını almalı.

    Ne ki sürekli kıymık yediğinden unutmuş vaziyette kaybettiği güzellikleri.

    Bu böyledir; maruz kalınan şey süreklilik arz edince bir alışkanlığa dönüşür ve insanlar alışkanlıklarından kolay kolay vazgeçmezler. Ve bir kere ‘normal’i bu olunca da yukarı, çitin ötesine doğru kimse başını uzatmaz.

    Vaktiyle “Halk bunu istiyor, bunu seviyor!” diye ucuz, niteliksiz nice film arz edildi seyirciye. O dönem dağıtım kanalları sınırlıydı. Film ithalatı yasak yahut sınırlı.

    Ama görece özgürleşince, sınırlar hafifçe açılınca, görüldü ki, o halk, Tarkovski de seviyor, Bunuel de… Rus sinemasına da ilgili, Güney Kore sinemasına da… Sadece o vakte kadar böylesi lezzetlerin varlığından mahrumdu. Sofrasına konunca, birer kaşık aldı ve karar verdi neyin kendine göre olduğuna.

    Benzer süreç arabesk için de yaşandı. “Başka tür sevmez bizim halk” dendi. Acısızını servis ettiler ilkin. Sonra pop girdi devreye. Derken her türlü müzik.

    Gördük ki, rock seven de var, reggae seven de… Caz seven de var, türkü seven de…

    Demem o ki, alışkanlıklar fırsatlar sunuldukça değişir zamanla. Halkı bunca küçümseme, hakir görme, pek hayra alamet bir şey değil.

    Onu küfürlerle, hakaretlerle besleme de öyle.

    Lakin öyle bir hal almış ki bu, dildeki incelikler yalnız tabanda değil, tavanda da kaybolmuş.

    Soyadı benzerliğinden ötürü sık sık ‘başı belaya giren’ finans profesörü Özgür Demirtaş’a, eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, akrabalık göndermeli bir yanıt verdi: “Niye böyle olduk amca oğlu? Sen özgürsün, ben rehineyim diye mi?”

    Dil ironik. Üslup hoş.

    Özgür Demirtaş, Marie-Curie Avrupa Araştırma Fonu’nu kazanan bir akademisyen. 2010 yılında ABD, İngiltere, Kanada ve İskoçya’da 10 milyonu aşkın öğrencinin değerlendirmeleri sonucunda, öğretim alanında 1 milyon profesör arasında ilk 20 içerisinde gösterilmiş biri. Sabancı Üniversitesi’nde Finans Kürsüsü Başkanlığı yapmış.

    Kendisine atılan bu pası göğsünde yumuşatabilir, aynı yahut benzer incelikle topun yönünü değiştirebilir, belki de kaleye dikine gidebilirdi.

    Peki, o ne yaptı?

    “Selahattin Demirtaş burada bir MİZAH fırsatı yakalayıp bu twiti atmış. Selahattin Demirtaş’ın bile dayanamayarak ESPRİ konusu yaptığı bu asılsız iddiadan hareketle bir kere daha hatırlatmak istiyorum: Benim hiçbir siyasetçiyle yakından veya uzaktan akrabalık bağım YOK.” yanıtını paylaşıyor sosyal medyada.

    Ne kadar düz, ne kadar höt bir davranış. Dilin imkânlarından yoksun. Yıllarca tek bir besin yemiş beynin tezahürü…

    Üzücü. Çok üzücü.

    Yalnız tek kolunu geliştirmiş bir vücutçu demek ki Özgür Demirtaş. Oysa itibar tüm uzuvlarında benzer gelişme olanadır.

    Nasıl ki hakaretlere halkın itiraz etmemesine kızıp köpürüyorsak, Özgür Demirtaş’ın yanıtına da kızıp köpürmeliyiz. Zira buralarda uç vere vere hayatın içine kadar sokulup kök salıyor tatsız tuzsuz, anlamsız, verimsiz, nahoş şeyler. Bu kökün meyvelerinden de yenir yutulur bir şey yeşermiyor ne yazık ki…

    Unutmayalım lütfen; bir dilin imkân ve sınırları, o dili kullanan toplumlardaki düşüncenin sınırlarını da belirler.

    BERKE KAYA
    21 Nisan 2023 GÖRÜŞ

    Kaynak: Kronos
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Demirtaş’tan TOGG paylaşımı: Olmuş mu Mahir?

    Demirtaş’tan TOGG paylaşımı: Olmuş mu Mahir?


     Edirne Cezaevi’nde tutuklu bulunan eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, hükümet kanadından fahiş soğan fiyatlarına yönelik yapılan “Biz TOGG diyoruz adamlar soğan diyor” açıklamalarına hazırladığı bir etiketle cevap verdi.  

    İzmir’de 7 Nisan’da gözaltına alındıktan sonra serbest bırakılan görsel iletişim tasarımcısı Mahir Akkoyun’un “Bu ürün size pahalı mı geldi?” etiketlerine gönderme yapan Demirtaş, “Biz de burada, imkanlarımız ölçüsünde etiket yapabiliyoruz nihayetinde 🙂 Olmuş mu Mahir? @mahirgra” diye sordu. 

    Demirtaş’ın paylaştığı etikette “Kuru soğan 30 TL. Alacak paranız yoksa 1 milyon 200 bin TL’ye TOGG var. Sahibinden hiç üretilmemiş. Oy kullanırken aklında olsun” ifadeleri yer aldı. Selahattin Demirtaş tasarımının altına Yeşil Sol Parti’nin etiketini koydu. 


    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Başak Demirtaş: Selahattin’e sadece halkımız ‘Selo’ diyebilir

    Başak Demirtaş: Selahattin’e sadece halkımız ‘Selo’ diyebilir


    Yeşil Sol Parti’nin Diyarbakır’daki seçim bürosu açılışında Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’a tepki gösteren Selahattin Demirtaş’ın eşi Başak Demirtaş, “Selahattin’e sadece halkımız ve sevdikleri Selo diyebilir” dedi.

    14 Mayıs seçimlerine sayılı günler kala siyasi partilerin çalışmaları tüm hızıyla sürerken Yeşil Sol Parti’nin Diyarbakır’ın Kayapınar ilçesindeki seçim bürosunun açılışı, 12 milletvekili adayının katılımıyla gerçekleşti. Açılışa Edirne Cezaevi’nde bulunan eski Halkların Demokratik Partisi (HDP) Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın eşi Başak Demirtaş da katıldı.

    Açılışta bir konuşma yapan Başak Demirtaş, miting meydanlarında Selahattin Demirtaş’a yönelik ‘Selo’ diye hitap eden Cumhurbaşkanı Erdoğan’a seslendi.

    Gazete Duvar’da Ardıl Batmaz‘ın haberine göre Erdoğan’ın her seçim döneminde Selahattin Demirtaş’a yönelik açıklamalar yaptığını dile getiren Başak Demirtaş, “Şimdi bugünlerde yine başladı Selahattin’i söylemeye. Çünkü seçim yaklaştı. Her seçimde Selahattin ve arkadaşları aklına geliyor. Çünkü Selahattin ve arkadaşları, çünkü Kürtler, çünkü HDP’liler onun kabusu oldular, kabusu olmaya da devam ediyor. Selahattin’e sadece sevdikleri Selo diyebilir, sadece halkımız Selo diyebilir” dedi.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Selahattin Demirtaş’tan Özgür Demirtaş’a: Niye böyle olduk amca oğlu?

    Selahattin Demirtaş’tan Özgür Demirtaş’a: Niye böyle olduk amca oğlu?


    6 yılı aşkın süredir Edirne Cezaevi’nde bulunan eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, ekonomist Prof. Dr. Özgür Demirtaş’la akraba olduklarına dair iddiayla ilgili olarak Twitter hesabından esprili bir paylaşım yaptı. 

    Özgür Demirtaş’ın “Hiçbir siyasetçi ile akrabalık bağım yok” açıklamasını paylaşan Selahattin Demirtaş, “Niye böyle olduk amca oğlu? Sen özgürsün, ben rehineyim diye mi?” ifadelerini kullandı.

    Özgür Demirtaş’ın ise Selahattin Demirtaş’a yanıtı sert oldu. Demirtaş, “Hakkında yüklü bir miktar Tazminat davası açacağım, iyi günler” sözleriyle yanıt verdi. 


    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Demirtaş’tan Burhan Altıntop’lu paylaşım: Aslında RTE diye biri yoğ

    Demirtaş’tan Burhan Altıntop’lu paylaşım: Aslında RTE diye biri yoğ


    Altı yılı aşkın süredir Edirne Cezaevi’nde tutuklu bulunan eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, seçmenlere “Erdoğan’ı izlemeyin” çağrısı yaptı. 

    Twitter’dan Avrupa Yakası dizisinin Burhan Altıntop karakterinin bir sahnesini paylaşan Demirtaş “Lütfen yandaş kanalları televizyonundan sil, sosyal medya hesaplarını engelle, sitelerine tıklama, küfürbaz liderlerini asla izleme, dinleme. Gözün, kulağın, yüreğin muhalefette olsun. Aslında RTE diye biri yoğ, yoğ :)” dedi. 


    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Selahattin Demirtaş: Milletvekili çıkartabilecek partilere oy verin. Ya diktatörlük ya da demokrasi

    Selahattin Demirtaş: Milletvekili çıkartabilecek partilere oy verin. Ya diktatörlük ya da demokrasi


    HDP eski Eş Başkanı Selahattin Demirtaş, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımlarda, ‘Milletvekili çıkarabilecek partilere oy verme’ çağrısında bulundu.

    “Aklındaki, gönlündeki partiye oy vermek için çok haklı nedenlerin olduğundan eminim” diyen Demirtaş, milletvekilinin çıkarılamadığı durumların ağır sonuçları olacağını söyledi.

    “YA DİKTATÖRLÜK YA DA DEMOKRASİ”

    Akılcı olanda birleşme çağrısı yapan Demirtaş, şunları yazdı:

    Oyunu, milletvekili çıkarabilecek partilere ver lütfen.

    Milletvekili kazandırmayan her oy, Erdoğan’a yarayacak. Oy verdiğin parti milletvekili çıkaramazsa kendi elinle kendi geleceğini karartmış olacaksın. Yani şakası yok: Ya tam diktatörlük ya da demokrasi. Bildiğini biliyorum, yine de vurgulamak istedim. Selam, sevgilerimle.

    Kaynak: Gerçek Gündem

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Müebbet hapsi istenen Demirtaş: Kumpaslarınızla bize diz çöktüremediniz ama siz halkın önünde diz çökeceksiniz!

    Müebbet hapsi istenen Demirtaş: Kumpaslarınızla bize diz çöktüremediniz ama siz halkın önünde diz çökeceksiniz!


    Edirne Cezaevi’nde 6 yılı aşkın süredir tutuklu bulunan eski HDP eş genel başkanı Selahattin Demirtaş, Kobani Davası’nda savcılığın mütalaasına ilişkin açıklamada bulundu. 

     Savcılık bugün açıkladığı mütalaada Demirtaş ve Figen Yüksekdağ’ın dahil olduğu 36 sanık hakkında müebbet hapis talebinde bulunmuştu. 

    Twitter hesabından açıklama yapan Demirtaş, “Sarayda yazılıp mahkeme heyetinin eline tutușturulan iddianameyi de mütalaayı da 14 Mayıs’ta yırtıp çöpe atacağız. Kumpaslarınızla bize diz çöktüremediniz ama siz halkın önünde diz çökeceksiniz!” dedi. 


    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Kötüleri iktidara taşıyan iyilerdir

    Kötüleri iktidara taşıyan iyilerdir

    Ezberleri severiz; kendimizi güvende hissetmemizi sağlar. Bizleri koroya dâhil eder. Koroda olmak, kabul gördüğünüz anlamına gelir. Bu devirde de birileri tarafından, hele hele makbul birileri tarafından kabul görmek mühim bir hadisedir.

    Oysa tersi önemlidir. Yani arkasına koroyu alıp solo söyleyebilmek. Söylediğini dinletebilmek. Beğenilsin yahut beğenilmesin, söylemeye devam edebilmek…

    Buradan hareketle şu cümlenin altını çiziyorum: Kötüleri iktidara taşıyan iyilerdir.

    Çok mu aykırı?

    Peki, biraz yumuşatayım: Aptalları iktidar yapan akıllı aptallardır.

    Daha da acısı: Sağcıları iktidara taşıyan genellikle solculardır.

    Mesela, şu ‘tek adam’cılığın yaldızı kazınsa, altından güya ilerici, ‘yetmez, ama evet’çiler çıkar.

    Mesela Pehlevi rejiminin dibine kibrit suyu döküp ‘gerici’ Humeyni’yi iktidara taşıyan, İranlı ilericilerdir.

    Resim heveslisi ve demagog Hitler’e, dünyaya kötülük yapma fırsatı sunan, iyi niyetli Almanlar ve iyi niyetli Avrupalılardır.

    Bu hemen hemen her zaman, hemen hemen her yerde böyledir.

    ***

    Doğrusunu söylemek gerekirse mutlak bir izahı yok bunun. Sadece birkaç varsayım, birkaç hipotez ve bir iki sosyolojik analiz…

    Müsaadenizle kişisel bazı çıkarımlarda bulunmak istiyorum yine de…

    Latin edebiyatının üç kanonik şairinden biri Ovidius, ‘umut’u yalancı bir tanrıçaya benzetir. Çok faydalı olduğunu ve yüreklere bir kez ekilince uzun süre verim alınacağını söyler.

    Korkarım ki umudu yüreklere ekmeyi bilenler kazanıyor bu dünyada.

    İyiler, gerçekçi ve dürüst olduğundan, kötüye kötü derler. Bu umut verici değildir.

    Kötüler ise hayalci ve yalancı olduğundan, kötüye iyi derler ve bu umut vericidir.

    Humeyni de, Hitler de kendini yalnız hisseden, önemsenmediğini düşünenlere yaşamlarının amaçsız olmadığı fikrini aşılamayı başarmış, maddi yahut manevi tatminler sunmuştur.

    Daha güzel, daha iyi, daha çok gibi pompalarla güzel günlere dair ekilen umut, bir kere uç vermeye başladı mı, hiç bitmez hasat mevsimi…

    Gerçek çığırtkanlığı, hakikate sağırlaşmış kişiler nezdinde karşılığı olan bir eylem değildir artık. Umut, yani o yalan tanrıçanın söyledikleri, ninni gibi gelir alışanlara…

    Yoksulluk ruhsallığı bereketli kılar umudun ekildiği toprağı. Ve bunu, kendiliğinden bilir bazıları.

    Saeed Roustayi’nin Leyla’nın Kardeşleri enfes bir örneklem sunar yoksulluk ruhsallığına… Kabaca şu söz geçer bu filmin bir diyaloğunda: “Yoksulluk, özgüvenlerini kaybetmelerine ve salak gibi görünmelerine neden oluyor.”

    Tam da bu… Yoksulluk, özgüven yitimine sebep olur. Yoksulluk, benzerlerin arasına sızmaya zorlar insanı.

    Kendini ‘aşağı’da hisseden, ‘yukarı’dakinin değerleriyle kendi dünyalarını tanımlamaya dünden razı hale gelir.

    ***

    Hani sağı iktidara taşıyan soldur demeye getirdim ya… Biraz açayım.

    Temel sorun galiba şu: Başkalarıyla anlaşmak için harcadıkları enerjiyi, kendinden olanlardan esirgeme; yoldaşa gönül indirmeyi de, yoldaşı haklı bulmayı da zül sayan yoldaşların karşılıklı günahları…

    Solun tuhaf bir alışkanlığı var; kendiyle bile anlaşamıyor. Her fraksiyon sadece kendini beğeniyor. Ötekini zayıflatmaktan, hor görmekten adeta haz duyuyor. Hiçbir gruba dâhil olmayanları da dışlayıp yok sayıyor.

    Sisteme karşı mücadele edenlerin, mücadele ettiklerinin ne veya kim olduğunu unutup birbirlerine girmeleri, unutulanların da aradan kolayca sıyrılmasını sağlıyor.

    Dahası: En olmaz zamanda, en olmaz yerde kendi gücünü sınamaya kalkıyor.

    Var olmasını sağlayan kitleye, uçurumun kenarında sırt dönmektir bu bir anlamda.

    Hayal kırıklığı yaratır. Ayrıca hazmedilmesi ve affedilmesi de pek zordur.

    ***

    Sözü bunca yuvarlamamın sebebi Muharrem İnce.

    Deniyor ki İnce için: Memleketin yanmakta olduğunu görüyor, fakat kendisi bu yangının içinde değilmiş gibi, kendi çıkarlarını yangının önünde tutarak bundan yararlanmaya çalışıyor.

    Deniyor ki İnce için: Kendisi için mümkün olanın ötesinde bir şey istiyor; hem de halk tarafından lanetlenmeyi göze alarak.

    CHP’den eksilttiği oylarla AK Parti’nin kazanmasına vesile olması yüksek ihtimal.

    Ama hayat dediğimiz böyle bir şey; çok sevip güvendiğiniz kişi, sizi en çok yaralayandır. Kalbinizi en çok kıran, sizi en çok sevdiğini sandığınızdır. Ve o aslında bir Truva atıdır.

    Görünüşe göre antik Yunan’dan bu yana değişen pek bir şey yok.

    Haksızlık etmeyeyim; bir miktar değişiklik var: İnce, Laokoon’a gerek kalmadan kendini ifşa etti.

    Laokoon, kim mi?

    Şu meşhur Truva atının şehre alınmamasını salık veren rahip. Şu kadere bakın ki, tanrıların hoşuna gitmiyor bu salık verme ve yılanlarla cezalandırılıyor, hem kendi hem oğulları…

    ***

    Zülfü Livaneli, 2019 yılında T24’te yayınlanan bir yazısında, şöyle demiş: “Yaklaşık yüzde 34 oy alan sol partiler, yüzde 25 alan Refah’a verdi İstanbul’u.”

    Ayrıntılar daha da ilginç. Biraz okuyalım mı?

    “Oysa ben üç lidere de ‘Madem SHP bu kadar ısrar ediyor, üç partinin de adayı olayım. Sadece SHP’nin değil’ diye adeta yalvarmıştım. Tam tersine en saldırgan kampanyalarını bana karşı yaptılar, akıl almaz iftiralar savurdular. O günden beri DSP her seçimde aynı rolü oynadı ve AKP’nin değirmenine su taşıdı. 1994’te Refah’ın zaferine (!) nasıl yol açtılarsa, bugün de [2019] aynı işlevi sürdürüyorlar…”

    1994 seçiminden bu yana kaç seçim gördük, saymış değilim. Bildiğim; aynı yanlışları bir kez daha, hem de daha güzel, daha etkili şekilde yaptığımız.

    Manzaraya biraz yakından bakalım: 1994’teki seçime, sol çizgiye yakın duran üç parti girmiş. SHP, DSP, CHP.

    En fazla oyu SHP almış, ama DSP de onun yarısı kadar oyu bölmüş. Deniz Baykal’ın CHP’si Ertuğrul Günay’la yüzde 1’lerde kalmış.

    Yani dağılım şöyle: SHP 20,3, DSP 12,4 ve CHP 1,4…

    Yaklaşık yüzde 34 oy alan sol partiler, yüzde 25 oy alan Refah’a vermişler İstanbul’u.

    ***

    Hatırlayalım lütfen; bugün Millet İttifakı’nda yer alan Meral Akşener ile ittifakı dışarıdan destekleyen Selahattin Demirtaş, bir önceki cumhurbaşkanlığı seçiminde kendi partilerinin adayları idiler. CHP ise genel başkanlarını değil, Muharrem İnce’yi aday göstermişti.

    Seçim bitip oylar sayılmaya başladığında sırra kadem basmıştı İnce. Dedikodu kazanı kaynamıştı birden. Neler söylenmemişti ki…

    En nihayetinde, İsmail Küçükkaya’ya attığı, “Adam kazandı” mesajıyla duruşunu, konumunu belli etmişti.

    Bu mesaj, bir anda onu seven kadar sevmeyen de yaratmıştı.

    Mesela Ayşe Arman, onu sevenlere dâhil oldu. Bunun ne tür karşılığı var, bilmiyorum tabii… Ama sonuçta, amiral gemisi denen Hürriyet’te takdir gören bir gazeteci.

    Ayşe Arman, 2018’de şöyle diyor İnce hakkında:

    “Benim için gelecek, Muharrem İnce! Böyle insanlar, böyle siyasetçiler seviyorum. Açık, şeffaf… Gözlerinden bulutlar geçmiyor. ‘Poker surat’ değil. ‘Ne dedi şimdi?’ demiyorsun. Kafan karışmıyor. Gizlisi saklısı yok. ‘Şunu sorsam mı?’ diye korkmuyorsun. Saygı sınırında her şeyi sorabilirsin. Karşında bir ‘insan’ duruyor. Duygularıyla, zaaflarıyla bir insan. Özür diliyor, ‘Hata yaptım’ diyor, yenilince rakibini tebrik ediyor. Açık, apaçık. Üstelik eleştiriye de açık! Biz alışık değiliz böyle birine. Beni çok umutlandırdı. Bence Muharrem İnce uzun yol koşucusu, öyle olması dileğiyle. Güç diliyorum, kolaylıklar diliyorum ona.”

    Hâlâ aynı görüşte olabilir mi Ayşe Arman, merak ediyorum.

    Muharrem İnce için 2018 deneyiminin özeti şu: “CHP arkamda değildi; para harcamadılar, afişlerimi asmadılar, sıfır moralle çalıştırdılar. Neler çektim, kan kusturdular bana.”

    Sahi öyle miydi? Haklılık payı var mıydı?

    Bugün için bunların bir karşılığı var mı?

    Bir siyasetçi, kişisel husumet üzerinden mi kurar eylemlerini?

    Bunlar bilahare konuşulacak şeyler…

    Olan ise şu: İnce yüzde 30,64’le 15 milyon oy alıyor.

    Rakibi 11 milyon oy fazla alarak ipi göğüslüyor.

    ***

    Oralarda oyalanmayıp, Hüseyin Aygün’ün 20 Mart 2023’te, Facebook sayfasından yaptığı bir paylaşıma bakalım:

    “12 Ağustos günüydü, Ovacık’ta halkla buluşmadan dönüyordum. AKP’nin “müzakere” adı altında alenen desteklediği PKK mensupları, Ortinig altında önümü kesti, silah zoruyla dağa götürüldüm. Sene 2012 idi.

    Geniş tepkilerden ötürü dağda tutuluşum 48 saati geçmedi. Serbest kaldım, evime döndüm, sonra parlamentoya. Odamda masamın üstüne yığılmış mektuplarla karşılaştım. O 48 saat içinde yazılmışlardı. Hepsi de, beni sevdiklerini, sağ-salim döneceğimi söylüyorlardı.

    Elbette sadece mektuplar değil; odaya dolan insanlar vardı. Geçmiş olsuna gelenlerden biri de Muharrem İnce idi. O zamanlar CHP grup başkanvekili idi. “Arkadaş bana bir kahve söyle” dedi, elinde sigarası vardı. Sesi, üzgün, pişman ve hayal kırıklıkları ile doluydu.

    Kahvesini içti ve gözlerimin içine bakıp bana, “arkadaş, tarih sana hiç kimseye vermeyeceği bir fırsat verdi, teröristler beni şöyle kaçırdılar, ben şöyle direndim, böyle karşı çıktım, vatan-millet deseydin, şimdi filmin çekilirdi, kitaplar yazılırdı hakkında, ama sen bu şansı kullanamadın” deyiverdi.

    Ben sadece, “böyle bir üne ihtiyacım yok, Kürt sorununun nasıl çözüleceği, kanın akmasının nasıl duracağı benim için daha önemli”, benzeri sözcükler ettim.

    Bu anı elbette “kişisel” ve Muharrem’in iznini almam gerekirdi, bundan ötürü eleştirilmem haklı da olur, ancak 2018’de -velev ki- CHP cumhurbaşkanı adayı olmuş, seçim gecesi olan-bitene dair dahi seçmenlerine makul bir açıklama yapamamış, ertesi günden başlayarak “ünlü olma kavgası”nı devam ettirmiş ve sadece partisine değil, kocaman ülkeye de büyük zarar vermiş bir karakter ile karşı karşıyayız.”

    Sanırım İnce’yi biraz daha tanıma fırsatı veriyor bize bu bilgi…

    ***

    Zülfü Livaneli, sözünü ettiğim yazıda, seçim akşamıyla ilgili bir anı anlatıyor. Diyor ki:

    “Gece yarısı yaşlı bir hanım gelip görüşmek istiyor. Buyursun, diyorum. İçeri gelen yaşlı hanım, gözlerinden sel gibi akan yaşları engelleyemeyerek ‘Bu seçimi kaybettiniz Zülfü Bey’ diyor, sonra devam ediyor: ‘Ben yıllardır hep sandıklara giderim, görevimi yapmaya çalışırım.  Bu akşam beş sandık dolaştım; hiçbirinin başında SHP’li yoktu. Tutanakları istedikleri gibi yazıyorlar, sizin oylarınızı kendilerine kaydediyorlar.’

    Pek inanmadım, ama haklı çıktı.  Ertesi sabah işin rengi değişmeye başladı. Gece boyunca çalışmışlardı. Bu sefer işi, halkın iradesine bırakmaya niyetleri yoktu.”

    Bu ne kadar hazinse, son cumhurbaşkanlığı seçimi akşamında yaşadıklarımız da az çok bu kadar hazindi. CHP’nin lambaları erkenden sönmüş, Muharrem İnce hiçbir açıklama yapmadan kayıplara karışmıştı.

    Ertesi gün Muharrem İnce şu açıklamayla çıkmıştı seçmen karşısına:

    “Beni kimse tehdit etmedi, tehdit edecek adam da henüz yeryüzüne gelmedi. Yok eşimi kaçırmışlar vs. bunlar birkaç şizofrenin uydurmaları. Bunlar asparagas şeyler, bunları bir kapatalım.”

    Bu açıklamayla birlikte CHP ve seçmen için Muharrem İnce defteri kapandı.

    Görünen o ki, defterin kapandığından kendisinin haberi olmamış.

    ***

    Aziz Nesin’in “Du Bakali N’olacak” adında hayli eski (1987) ama hâlâ güncel bir hikâyesi vardır; muhakkak bilirsiniz.

    Bilmeyenler için en çarpıcı bölümünü özetleyeyim:

    Anadolu yakasında bir çayevi. Semtin sakinleri geçim sıkıntısından, beyin göçünden, IMF’den, kadının toplumdaki yerinden falan konuşuyorlar.

    Yine bir gün kahve sakinleri ev dertlerinden başlayıp ülke sorunlarına uzanan bir sohbeti köpürtüyor. Ve her defasında da, “Allah Allah! Peki, ne olacak bu işin sonu!” deyip duruyorlar.

    Bir işçi emeklisi tutamayıp kendini söz alıyor.

    “Dur bakalım n’olacak, dur bakalım n’olacak deyip duruyorsunuz da bana bir akrabamızın başına gelenleri anımsattınız.” deyince ahali pür dikkat kesiliyor.

    Bunu üzerine işçi anlatmaya başlıyor:

    Ülke darda kalıp Boğaziçi’nin en güzel tepelerini, korularını petrol zengini Araplara satmaktadır. Ebul-Fatık El Mışki adındaki bir şeyh Boğaz’a nazır bir yerden arsa alıp oraya bir villa kondurmaya çalışırken bir de evleneceği bir Türk kızı bulmalarını ister komisyonculardan. Kız genç olacak, güzel olacak, kız oğlan kız olacak.

    Sonunda Fatık’ın istediği özelliklere sahip Necmiye adında bir kız bulunur. Kız güzel mi güzel, Ebul-Fatık ise bir hilkat garibesi.

    Necmiye’nin küçük kardeşi Fatık diyemediğinden Fıtık amca diyor Arap’a.

    İşte o Fıtık Amca, birçok karısı olduğundan Necmiye’ye Nişantaşı’nda lüks bir daire alıyor. Çok kıskanç olduğunda karısının akrabalarıyla görünmesini bile yasaklıyor. Necmiye sokakta hep çarşaflı…

    Fıtık Amca ara sıra seyahate çıktığından Necmiye’nin evde canı sıkılıyor. Sinemaya gidip gidemeyeceğini soruyor. Fıtık uzun uzun düşündükten sonra Hz. Ömer’in Adaleti filmine gidebileceğini söylüyor.

    Necmiye sinemaya gidiyor. Ertesi akşam eve dönen Fıtık Amca merak içinde soruyor karısına, kendisi yokken ne yaptığını. Necmiye saf saf anlatıyor:

    “Ah sorma, senin dediğin sinemaya gitmek için çarşaflanıp evden çıktım, yolda giderken bir herif sokuldu yanıma, ben gidiyorum o da yanımda.”

    Fıtık amcanın tepesinden kızgın sular dökülmüş gibi oluyor, ama bozuntuya vermemeye çalışıyor.

    “Du bakali n’olacak!” diyor Fıtık.

    “Ben de dur bakalım ne olacak diye merak ettim.” diyor Necmiye ve anlatıyor: “Ben gidiyorum o da gidiyor. Bilet aldım, herif de bilet aldı. İçeri girdim, koltuğa oturdum, herif de gelip yanımdaki koltuğa oturmasın mı! Sonra ışıklar söndü, film oynamaya başladı, herif elini bacağıma atmasın mı!”

    Fıtık amca feryadı basıyor:

    “Sen ne diyorsun Necmiya. Ayvahhh. Du bakali n’olacak!”

    Bozuntuya da vermek istemiyor.

    Necmiye anlatmaya devam ediyor:

    “Ben de merak ediyorum. Sonra adam çarşafımın altından elini sokup oramı buramı kurcalamasın mı? Aaa şaştım kaldım.”

    Fıtık amca kendini yiyip bitiriyor, renkten renge giriyor, ama belli de etmemeye çalışıyor.

    “Sonra…” diye Necmiye, “Film bitti, eve doğru gelirken o da gelmesin mi? Apartmanın kapısından girdim, o da girmesin mi? Bizim dairenin kapısını açtım girdim içeri, herifte girmesin mi içeri?”

    Fıtık amca, “Herif de yallah içeri! Öyle mi?” diyor.

    Necmiye onaylıyor ve anlatıyor:

    “Ben yatak odasına girip soyundum, adam da gelip soyunmasın mı?”

    Arap delirmiş vaziyette. “Eyvahh, du bakali n’olacak! Anlat Necmiya anlat!”

    Devam ediyor saf kadın:

    “Yatağa girdim, o da girdi.”

    Arap kan ter içinde: “Du bakali n’olacak!”

    Necmiye hız kesmiyor, anlatıyor:

    “Ben de merak etti, ne olacak diye, sen olsan merak etmez misin?”

    Fıtık, “Anlat Necmiya, anlat, vallahi çok merak ediyor ben!” deyince genç kadın sözüne uyuyor:

    “Hiç canım! Bir şey değilmiş, ben de boşu boşuna dur bakalım ne olacak diye merak etmişim.”

    Eeee diye ısrar edince Fıtık, ağzındaki baklayı çıkarıyor Necmiye:

    “Senin her gece yaptığını yaptı canım!”

    Fıtık beyninden vurulmuşa dönüyor, ama olan olmuş, erkekliğe toz kondurmamak gerek.

    “Aman Necmiya…” diyor, “Ben de du bakali n’olacak, du bakali n’olacak diye boşuna merak etmişim! Velakin hiç de mühim değil.”’

    Kahvedekiler basarlar kahkahayı…

    ***

    Pek çok seçmen nefesini tutmuş, ellerini kavuşturmuş, dudağını ısırmış vaziyette seçim sonuçlarını bekliyor. “Dur bakalım ne olacak şimdi” dercesine…

    Oysa Muharrem İnce, daha önce defalarca çekilen senaryoyu yeniden sahneye koyacak gibi…

    Harala gürele içinde zât-ı âliyi yeniden cumhurbaşkanı yapacak sanki…

    İşte o vakit kahvedekiler gibi gülmeye mecalimiz de kalmayacak.

    Kötüleri iktidara taşıyan iyilerdir diyerek ağlaşıp duracağız.

    BERKE KAYA
    12 Nisan 2023 GÖRÜŞ

    Kaynak: Kronos
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***