Etiket: şair

  • ‘Ayrılıkta Söylenmiş Bir Yaz Türküsü’: Afşar Timuçin

    ‘Ayrılıkta Söylenmiş Bir Yaz Türküsü’: Afşar Timuçin


    Abdullah EZİK


    Çok yönlü bir kişilik olarak başta şiir olmak üzere hikâye, deneme, inceleme, roman, tiyatro gibi birçok farklı türde kalem oynatan Afşar Timuçin, kendisine münhasır, “Ben ölecek olduktan sonra / Musa’nın bir başka türlüsü İsa” (“Bir Gün Övgüsü”) diyen bir şair olarak geçtiğimiz gün vefat etti.

    1960 sonrası Türk şiirinin kendi yolundan giden özgün şairlerinden biri olan Afşar Timuçin, sanatında birçok isimden, mesele ve bağlamdan yararlanmıştır. Gerek kişisel geçmişini şiire taşıyışı gerekse çalışma ve ilgi alanlarını söz konusu metinlerinde iç içe geçirişiyle bağımsız bir şair olan Timuçin için her şey bir güzergâh üzere kuruludur.

    Önce II. Yeni’nin, ardından zaman içerisinde ön plana çıkan başka birçok şiir anlayışı ve akımını yakından takip eden Afşar Timuçin, kendi yolunu ararken birçok durakta soluklanır. Öte taraftan bu o kadar uzun soluklu bir tarihsel süreci içerisinde barındırır ki Timuçin için bu denli aykırı ve bağımsız kalmak başka bir anlam ifade eder. Birçok önemli isim, şiir anlayışı, yaklaşım, moda, trend gelir geçir ancak Timuçin hiçbir zaman kendi yolundan vazgeçmez. Onun ilgi alanları da yapmak istedikleri de farklı ve belirgindir. Bu anlamda Nâzım Hikmet’ten Cemal Süreya’ya, Necip Fazıl’dan İlhan Berk’e, İsmet Özel’den Süreyya Berfe’ye kadar birçok isim, onun yolculuğuna paralel bir şekilde kendisini göstermiş, her biri farklı bir anlayış ile hareket etmiş, Timuçin tüm bu isimler arasında hiçbir yola sapmadan ilk gün nasıl bir anlayış ile yola çıktıysa serüvenini de öyle sürdürmüştür.

    Estet tavır ve felsefe, Afşar Timuçin’in şiiri besleyen ve ona karakter veren iki temel başlık olarak değerlendirilebilir. Öncelikle “estetik” bir mesele olarak her zaman Timuçin’in dikkatini çekmiş, gerek bir şair gerek bir düşünür/yazar/akademisyen olarak onu her zaman ilgilendirmiştir. Bir varlığa, objeye, unsura dair estetik bir yaklaşım geliştirmek onun için hemen her konuda gözetilip üzerine düşünülebilecek özel konulardan biri olmuştur.

    Felsefe, yine doğası gereği Timuçin’in sıklıkla üzerinde durduğu bir diğer konu olarak değerlendirilebilir. Her bir şiirinde kendi felsefesini ve asırların ona öğrettiği felsefi düşünceleri iç içe geçirerek kullanan şair, böylelikle kendi yolunda giderken savrulmalara karşı bir düşünsel zemin de hazırlamış olur. Afşar Timuçin şiirini bu denli tutarlı ve anlamlı kılan yönlerden biri de budur. O, sahip olduğu felsefeyi sürekli geliştirip örnekleyerek bir şiir dünyası geliştirmeye çalışmış, bunun nihayetinde de uzun yıllara yayılmış, yarım asrı devirmiş bir yapı ortaya çıkarmıştır.

    Afşar Timuçin’in 1968’de “Çöl” ile başlayan şiir serüveni daha sonraki yıllarda “Böyle Söylenmeli Bizim Türkümüz” (1974), “Savaşçı Türküleri” (1980), “Ey Benim Güzel Sevdalım” (1984), “Bu Sevda Böyle Gider” (1992) ve “Akşam Türküleri” (1996) gibi kitaplarla devam etmiştir. Söz konusu tüm bu şiir kitaplarında bir yandan kendi geçmişine bir yandan da topluma yakın bir gözle bakan, araştıran, inceleyen Timuçin, yeni yollar aramaktan, bir şeyler denemekten de geri durmamıştır. Bu anlamda 60’lardan 2000’lere uzanan serüvenin giderek katmanlaşması ve onun özelinde daha da olgun bir hâle gelmesi bu araştıran şairin temel özelliklerinden biri olarak değerlendirilebilir.

    Şair, şiiriyle yaşar ama onunla ölmez, çünkü söz ölmez. Afşar Timuçin de dile getirdiği onca sözle, ona şiir ve mısrayla kendi yerini çoktan hazırlamış, işlemiş, derinleştirmiş şairlerden biri. Onun sözü ‘Senin Bildiğin’, ‘Sessiz Akşam Düşleri’, ‘Sana Son Mektubumdur’, ‘Geçen Zamanın Türküsü’, ‘Aşk Herşeyi Dengeler’, ‘Bir Serüvenin Tanımı’ gibi nice şiirde yaşayacak, yoluna her daim devam edecektir.

    Son söz yine Afşar Timuçin’den (“Ayrılıkta Söylenmiş Bir Yaz Türküsü”):

    “Ölür kıyı ölür yazlar / Alır götürür karakış / Her bahar her umuda zorunlu mu / Neden yolcusun bu kadar / Gideceksen Al götür umudumu / Al götür sonuna kadar”

    Bu türkü hep söylenecek.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Gecenin Çanları

    Gecenin Çanları


    Şeref BİLSEL


    öldü adonis/ ağlıyor güzel kızlar/ dönmeyecek o (Efrahim Nevzat)

    ‘kara haykular’ alt başlığını taşıyor Efrahim Nevzat’ın ilk ve son kitabı. 1962’de doğan şair 30 Temmuz Salı 2024’te aramızdan ayrıldı. Herkes değil de bazılarımız bir mektup sayılır, dünyadan zamansız atılmış. Sonia Sanchez’in “Şiir Şarkı Haiku’ adlı kitabını evin ve şiirimizin büyük oğlu Emirhan Oğuz’la birlikte Türkçeye kazandırmıştı. Bir başka masalcı kardeş Levent Turhan Gümüş kitaba yazdığı ‘sunu’ metninde: “Kanser teşhisi konulduğunda ne yazık ki hastalık dördüncü evresindeydi. Yılmadan, onun tabiriyle ‘iblis’le saygıyı hak eden bir dirençle savaştı ve her seferinde yeniden ayağa kalktı. Bu, onun ‘yoksul’ ama dirençli karakterinin doğal bir sonucuydu. “demektedir. Doğum adıyla ‘Burhan Gümüş’ olarak bildiğimiz Efrahim Nevzat; Babası Efrahim Küçük Gümüş ( babam öldü/ onu seçmişti Tanrı/ benim de öldüğüm gün)’ün ve 1978 şubatında çok erken yitirdiğimiz bir ‘abi yoldaş’ının ismini kendine müstear olarak seçti: Efrahim Nevzat. Başka diyarlardan, seslerden, direnişlerden, özlemlerden yürüyerek seçilmiş bir ad.

    Şimdi bir kitapla baş başa, şairinin bir zamanlar sürgün olduğu Ege’de bir kasabada, ölümünden birkaç gün önce göz göze geldiği kitabının sayfaları arasındayım. Tertemiz haikular. Havaya, suya, ağaca sessizce dokunan, oradan hayatın gölgesi altında en çok da ölümle söyleşen mısralar. Eskilerin Sehl-i mümteni dediği, kolay söylendiği sanılan ve fakat benzerinin söylenmesi zor olan söz, mısra, beyitlerle yüklü kitap. “demek ki hayat/ bir yalan değilmiş/ gerçekmiş çünkü ölüm”

    Bazı hayatlar tek başına okunmuyor ve kâğıtta durduğu gibi durmuyor. Kâğıdın altı yorgunluklarla, özlemlerle doludur kimi zaman. Kitabın ‘sunu’ kısmından devamla: “ Kolay bir hayatı olmadı. Hep çalıştı, direndi. Üniversitede, akademik kariyerde kalması siyasi nedenlerle engellendiğinde Ege sürgünü olmayı tercih etti. Beklentileri, özlemleri oldu ama en çok babasını özledi. Babası, babamız bize kol kanat geren, kollayan ‘Kartal’ımızdı.” Bu ‘kartal’ sadece ev içlerinde değil çArşı’nın göklerinde, Gezi halk forumlarının içinde de sağlam kanatlarla rüzgâr üretmeyi sürdürdü. Editörlük yaptı, nice kitabı okurla buluşturdu, hurufatın içinde uzun yıllar nefeslendi, kendi gölgesi peşinde bir dalgınlığa doğru gitmeden önce: “ gölgemi arayarak/ yürüyorum yapraklar altında/ ıslanıyor yağmur”

    Derinde olanı duymak, konuşmak onunla herkesin içinde sessizce. ‘Gecenin Çanları’ndaki şiirler böyle söylüyor bana. Kalabalığın içinde kendi yalnızlığına sahip çıkanın zamanla, hayatla, ölümle yüzleşmesinden geriye kalan, kabuk bağlamış tarihi yaraları da unutmayan darası düşülmüş bir söyleyiş eşlik ediyor bizlere. Henüz gidilmemiş uzak bir yıldızdan bakmak kendi dağlarına dışarıya hissettirmeden. Acı, ağrıyı dolaşıp süzüle süzele dolar dizelere, kendi yağmurunu dışarıdan beklemeden: “ağlıyordun/ sokağın ortasında/ ıslanıyordu keder”

    Bir oksimoron ( ikirciklem) iklimi karşılıyor bizleri şiirlerde. Çelişen, zıtlaşan kavramların bir araya toplanıp ses vermesi. Karşıtların birliği üzerinden söz almak, şiirleri felsefi bir alana çekiyor. Söz, eksiltili cümle gibi kendini okurda tamamlamaya doğru yürüyor. Okur, böylece devinim kazanıyor; izlemiyor, kendisine gösterilene katılıyor. Bir söyleyiş sanatı olarak oksimoron’la paradoks arasındaki sınır itinayla korunuyor. Türk şiirinde ‘zaman’ı odağına alan nice metin var, en ünlülerindendir ‘Bursa’da Zaman’; ama hastane adı verip – eski adı üstelik, orda da bir dilsel direnç var- üstelik amansız hastalıkla boğuşurken yazmak ve ölümün yanına ‘cazibe’yi koymak kolay değil: “ gata’da zaman/ damardan işliyor zehir/ ve cazibesi ölümün”

    Şiirlerin yazıldığı – psiko- sosyal- iklim düşünülünce olumsuzluk çağrıştıran sözcüklerin yoğun olması elbette anlaşılıyor. Ölüm teması etrafında irili ufaklı nice yol mürekkebini yalnızlıktan çekiyor. Yalnızlıktan alınan mürekkeple gürültüyü izah etmek ve hatıranın yanına ‘yaşanmamış’ı ekmek. “ yalnız bir adam/ yaşanmamış bir hatıra/ kimsesiz ölüm” gibi seslenir “ gecenin çanları”nda. Kitaba ad olan, çok güzel bir isim. Alt başlıkta haiku yerine ‘hayku” – ‘kara haykular’- denmiş olması şiirlerin güzergâhını iyi ifade ediyor.

    Şiirimizde ‘ölüm’ teması kitaplar, antolojiler boyu önümüze çıkar. Ölüme dışarıdan bakılmıştır çoğu zaman, bir kabartma gibi durur dizelerde. Geçerken uğranılmış, ziyaret edilmiş bir üvey baba. Efrahim Nevzat ziyaret eden değil, ölümle birlikte sözcükleri ağırlayan, evin içinde, ev sahibi. Bize bir sagu, mersiye, ağıt yazmıyor; ölüm duygusunun yıkıcılığına kapılmadan realitenin sertliğiyle çarpıcı biçimde tanıştırıyor bizleri. Bütün bunları yaparken ‘baba’ ve ‘çArşı’ya çıkan çağrışımlar da açık tutuluyor: “ölünce kartal/ soğur koyağın rengi/ ve donar ırmak”

    Kıyıyı kaybetmemek için ölümü kerteriz almış bir açık deniz seferi: “gecenin çanları”ten ile tin arasında – kara ile deniz arasında olduğu gibi- ‘adlandırmak’ var olmak gerilimi burada da var. Bedene doğru konuşan beyin, fark etmenin derin yalnızlığına rağmen düşünceden kopamamak. Olmayacağın zamanlar üzerinden metanetle söz almak. Kalbin düşüncesine, aklın duygusuna karşı kederi, kadere teslim etmemek. Hakkını vermek kederin. “ruhum isyanda/ bir adada bedenim/ buluşuyor tuzla”

    Gitmek olmasa şiir olur muydu? Sevgilinin, annenin, babanın, kardeşin, hâtıranın gitmesi… Gidenin, gittiğiyle kalmaması, hayatın içinde tutulması, ‘gitmemiş’ sayılması da değerli elbet. Ne güzel söylenmiş, haiku felsefesini ayaklandıran bir örnek. Sade, yalın, doğadan yana ve sinematografik.

    “gidiyorsun/ arkanda külden izler/ çekiliyor ay”

    Efrahim Nevzat’ın yakın menzilinde – bana da ziyadesiyle hakkı geçmiş- güzel, yiğit ağabeyler var. Bugün mumla arasan bulamazsın neslinin son örneği güvenilir kahramanlar.

    “palamar çözdü

    güzelcehisar vapuru

    veda zamanı”

    Elimizdeki kitap Ayrıntı Yayınları Şiir dizisinden çıktı. Ayrıntı yayınları şiirde, son on yıldır muazzam bir çabanın içine girdi. Klasik eserlerden modernlere birçok kitap yayımladı. Her türlü meta ilişkiden uzak durduğu gibi sahifelere ismi vurmasa da büyük şair Emirhan Oğuz’un soluğu kendini duyuruyor bu çabada. Efrahim Nevzat’ın kitabı “ Gecenin Çanları” serinin 50. Kitabı olarak yayımlandı. Resimler: Erdal Ünal; İllüstrasyon: Betül Sinanoğlu; arka kapak fotoğrafı: Mehmet Özer; Kapak Tasarımı: Petek Yılmaz; Kapak Düzeni: Gökçe Alper. Emeği geçenlere minnetle.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • ‘Plakası Okunmuyor’ ya da kamyon olmak!

    ‘Plakası Okunmuyor’ ya da kamyon olmak!


    Yaz geldi mi yollarda olmayan var mıdır? Herkes bir yerden bir yere gider. Gerçi insan her daim yoldadır, yolcudur da denilebilir, ama konumuz o değil.

    Yaz geldi, biz de yollara düştük. Yanından, yakınından geçtiğimiz birçok şeye olduğu gibi kamyonlara da baktık. Biz sadece cisim olarak, araç olarak baktık kamyonlara. Onlara trafikteki o an için paydaşlarımızdan biri oldukları için baktık.

    Şair Abdülkadir Budak da kamyonlara bakmış, ama birçoğumuzun baktığından farklı bakmış. Şair gözüyle diliyle bakmış. Kamyonlara şair olarak bakan ilk Budak değil. Oraya geleceğiz.

    Budak’ın Yazılı Kâğıt Yayınları’ndan çıkan yeni şiir kitabının adı “Plakası Okunmuyor” ve altında bir de “Bir Kamyon Şiiri” açıklaması var. Biz yolculuğumuz süresince dıştan baktık kamyonlara. Geçen yıl yine bu zamanlarda, kasası kapalı bir kamyonun arkasında Yılmaz Güney’i görünce elbette önce fotoğrafını çekmiştik. Sonra da kamyonların sadece yük mü taşıdıkları konusunda düşünmüştük. Yolda bir kamyonun arkasında Yılmaz Güney, elbette doğrudan “Yol” filmini çağırmıştı hafızamızdan, hatıramızdan… Bir süre “Yol”un yoldaki Yılmaz Güney’ini de takip etmiştik. Büyüleyici bir an olmuştu bizim için…

    TEK ŞİİRLİK BİR KİTAP

    Modern Türkçe şiirde geleneksel şiirin sesini sürdüren ve yetmişli yıllardan bu yana şiirin hemen hemen her alanında varlık gösteren Abdülkadir Budak’ın yeni kitabı “Plakası Okunmuyor”, “Ben Kamyonum! Kamyonum Ben!” başlıklı tek şiirden oluşuyor. Tek şiirlik kitapta şair kamyona, deyim yerindeyse yakından bakmış, içinden bakmış, içeriden bakmış. Sonra da bir şairin yapacağını yapmış oturup şiirini yazmış. Oturup şiirini yazmış sözün gelişi elbette. Belki de şair yazarken baktı, baktıkça yazdı… Üretim safhası her şair için farklı aşamalar ve deneyimlerden oluşabilir.

    Şairlerin çoğu tematik şiir yazmaya pek sıcak bakmıyor. Yeni kuşaklarda bu yönelim çok daha sınırlı. Bunun anlaşılabilir nedenleri var elbette. Başta parçalanmış hayatın, parçalanmış dilin başka anlatı türlerinde olduğu gibi şiirde de derlenip toparlanması bir hayli güç ve zorlayıcı. Olabileceğinden daha fazla emek ve uğraş gerekir. Ama yine de tematik şiirlerin yerinin bir başka olduğunu kaydetmek isteriz. Uğraşa ve emeğe değdiğini kanıtlayan çok güzel örnekler var. Bizim düşüncemiz daha çok tematik şiir yazılmasından yana. Tek tek şiirlerin de hakkını yemeyelim elbette. Dergide ya da benzeri bir mecrada ya da kitapta tek başına da çok güçlü, okuyanı sarıp sarmalayan şiirler var elbette. Hem geçmişten, hem günümüzden çok iyi örnekler gösterilebilir.

    Abdülkadir Budak, kitabın arka kapağında belirtildiği gibi “Ahşap Anahtar” ve “Ev Zamanı” adlı tematik kitaplarına bir yenisini eklemiş. Şair kamyonla empati kurmayı, şiir diliyle anlamayı ve anlatmayı denemiş, bunu yaparken de eşyayı insanlaştırma sanatı olarak bilinen “teşhis”e ve eşyayı konuşturma sanatı “intak”a başvurmuş.

    Kamyon temasını farklı biçimlerde işlemiş olan Sabahattin Ali ve Onur Akyıl’a ithaf edilen kitabın “Ben Kamyonum! Kamyonum Ben!” başlıklı tek şiirin girişinden bir bölüm okuyalım:

    Bir yaşlının inleyişi
    Gece uzun, adam hasta
    Bir el değse çözülecek
    Yüzüm yumaktı sanki
    Çözmeleri denemedim
    Bakmaları denedim
    Irmak olup yüzümde
    Akmaları denedim
    Uzun farları yaktım
    Bir de buradan baktım

    Şunu da ekleyelim: Şiire bazı sayfalarda fotoğraflar eşlik ediyor. Her fotoğrafın olmasa da bazılarının altında Mahmut Turgut imzası yer alıyor.

    ŞİİRLERDE KAMYON

    Modern Türkçe şiirde kamyon temasına ilk yer veren şair kimdir? Bunu saptayacak bir araştırma yapılmış mıdır, bizdeki bilgiye göre kesin bir şey söylememiz zor. Ancak mevcut bilgi ve bulgulara göre Nâzım Hikmet’in bu konuda da öncü olduğunu söyleyebiliriz. Zaman zaman, yazılacak birçok şeyi Nâzım Hikmet, daha önce şu ya da bu şekilde şiirleştirmiştir denilmesi boşuna değil elbette. Öncü şairin 1939 İstanbul Tevkifanesi’nde başlayıp 1941’de Bursa Çezaevi’nde tamamladığı “Kuvayi Milliye Destanı”nın sekizinci babında yer alan “İstanbullu Şoför Ahmet” ve “kamyonu”nun macerasının girişinden bir betik aktaralım:

    İstanbullu şoför Ahmet
    ve onun kamyoneti vardı.
    Bir acayip mahlûktu üç numrolu kamyonet:
    İhtiyar,
    cesur,
    inatçı ve şirret.
    Kırılıp dağlarda kalan sol arka makası yerine
    şasinin altına, dingilin üzerine
    budaklı bir gürgen kütüğü sarmış olmasına rağmen
    ve kalb ağrılarıyla
    ve on kilometrede bir
    karanlığa yaslanıp durduğu halde
    ve vantilâtöründe dört kanattan ikisi noksan iken
    şahsının vekarlı kudretini resmen biliyordu

    Modern Türkçe şiirin hafızasında derin bir iz bıraktığını söyleyebileceğimiz Cahit Külebi’nin “İstanbul” adlı şiirindeki “komyon”un yeri de bir başkadır:

    Kamyonlar kavun taşır ve ben
    Boyuna onu düşünürdüm,
    Kamyonlar kavun taşır ve ben
    Boyuna onu düşünürdüm,
    Niksar’da evimizdeyken
    Küçük bir serçe kadar hürdüm.

    Külebi ilk betiğini okuduğumuz ve 1939 tarihli şiirini şöyle bitirir:

    Anladım bu şehir başkadır
    Herkes beni aldattı gitti,
    Anladım bu şehir başkadır
    Herkes beni aldattı gitti.
    Yine kamyonlar kavun taşır,
    Fakat içimde şarkı bitti.

    Aklı kurcalayan bir soru: Acaba Külebi’nin Nâzım Hikmet’in “Şoför Ahmet ve komyonu”ndan haberi var mıydı? Aynı soruyu şöyle de sorabiliriz: Nâzım Hikmet acaba Külebi’nin şiirini okumuş muydu?

    MAKİNE VE İNSAN

    Şiirde okurun karşısına kamyon ve elbette şoförleriyle ya da sürücüsüyle çıkan şairlerden biri de Can Yücel’dir. Şairin “Dinar Yolunda Devrilen Bir Fordun Şoför Ahmet İçin Yaktığı Ağıt” başlıklı şiirinden bir parça sunalım:

    Ah Ahmet ah sana söylediler de
    Yollar bozuk Dinar üstünden gitme diye
    Hani köprülerde yavaşlayacaktın
    Delibozuk bir uçurtmaydın Ahmet
    Takıldın tellere sonunda
    İttin ursuzdun oruspu çocuğuydun
    Esrar boyalı ispirto eroin
    Çirkefliğin daniskası sende
    Bir gün tatlı bir sözünü mü işittim
    Bari kırk yılın başında bir
    Bu da senin diye bir çift yeni lastik alsan
    Biliyorum tapondum Ferttum 45 modeliydim
    Lakin ellerine yangındım Ahmet
    Ah domuz ah nasıl da karıştırırdın ötemi berimi
    Sevgi derdim de sana dinletemezdim

    (…)

    Her şeye razıydım sırf anlayasın diye
    Ne mene şeydir sevgi
    Böyle bok yoluna gidecektin madem
    Bari ben çiğneyeydim seni.

    Abdülkadir Budak’ın “Plakası Okunmuyor” kitabından kısa bir süre önce Roni Margulies’in harfiyat kamyonları”na değinmiştik. Bir bakıma hemen hemen aynı zaman dilimi içerisinde iki kamyon şiiri ve kitabı okumuş olduk.
    Kamyon imgesi ya da metaforuyla uğraşan şairlerden bir başkası da Cemal Süreya’dır. Çocuk yaşında ailesiyle sürgüne gönderilen şairin o trajik yolculuğu bir kamyonun kasasında gerçekleşir. Şiirlerinde kamyon metaforunun birden çok kez yer bulmasında sürgün yolculuğunun hatırasının da payının olmaması düşünülebilir mi? “Van’da güreşçi develer gibi süslediklerini kamyonları” dizesi ona aittir. Bir başka şiirinde de “Telgraf çiçekleri astımlı kamyonlar” betimlemesi yer alır. “Ama yük kamyonları Denizli’den geçerken plaka değiştirir” dizesi de öyle. Bir tane daha:

    Bir at kişner sümbüli
    Kamyonları ala boyar

    Şiirlerde kamyondan söz ettik. Elbette bir de sinemanın meşhur kamyonu var. “Selvi Boylum Al Yazmalım” filminin başrol oyuncuları Türkan Şoray, Kadir İnanır kadar olmasa da anlatıya bir karakter olarak katılan kamyonu ve filmin yönetmeninin onu yorumlayışını unutmamak gerekir. Filmde kamyon da adeta “şiir gibi” ifadesinin birebir karşılığı olarak yorumlanmıştır.

    ŞİİR ŞİİRE BAKA BAKA YAZILIR

    Budak’ın yeni kitabında da okur için sürpriz yok. Öte yandan şairin okuruyla yeni bir temayla buluşması da sürpriz değil midir?

    Ömrünü şiirle geçirmiş şairlerden biri olan Abdülkadir Budak’ın kitabından çıkardığımız asıl mesaj, şiirin şiire baka baka yazılmasının yanı sıra şairin şaire baka baka yol aldığı gerçeğinin hatırlatılması olduğunu söylemeden geçemeyelim.

    Budak’ın kamyonu kişileştirdiğini kaydetmiştik. Dikiz aynasından geçen zamana bakar. Dikiz aynasına çoğunlukla yansıyan geçen zaman yine kendi yüzü olur.

    Yani her kamyonda olduğu gibi
    Sevinç nedir, acı nedir bilirim
    Düğüne de gittim, cenazeye de
    İlkinde kasam davul
    Tabut ikincisinde

    EMEKTAR ARAÇLAR

    Rampa çıkan, yokuş inen, taşıdığı yükler nedeniyle zaman içinde yorgunluğu artan bir kamyon dile gelir, konuşur. Ya da şair konuşturur onu. Acılarını, aşklarını, yorgunluklarını, yaslarını, sıkıntılarını, huzursuzluklarını, mutsuzluklarını, hayatın anlamına yönelik sorularını, varoluşa ve varlık durumuna ilişkin sorunlarını toplayıp içini döker kamyon. Bir kamyon, sürücüsünden bağımsız olarak bir kamyon konuşur şiirde. Kitabın kırk dokuzuncu sayfasında yer alan şu betikte olduğu gibi:

    Hayat kamyona mı yüküne mi benziyor?
    Bunu aklımdan geçirdim vites küçültürken
    Rampanın tam ortasında
    Sürücü yerine geçtim
    Aynı anda öksürdük kamyonun motoruyla
    Üstelik yaz sıcağında

    Kamyon diyorum, kamyon
    Rampa diyorum, rampa

    Bu haliyle Budak’ın yolun sonuna gelmiş kamyonu, yılların yükünü çekmiş bir aile babasını, daha çok da emekliliği yaklaşmış bir devlet memurunu çağrıştırıyor. Ama en çok da acı taşıyan bir kamyon olmasıyla dikkati çekiyor. Kitaptan son bir şiir daha okuyalım:

    İnsanlardan farkım neydi?
    O da yorgundu ben de
    Ova düzüne uzandım
    Yaslandım dağın göğsüne
    Taşıdığım yüke bile inandım
    İnsanın acısına

    YOLUN BURADAN SONRASINI DA KAMYONLA GİDECEĞİZ

    Sayfaları çevirdikçe kamyonla çıktığınız yolculukta, bir an araç değişecekmiş gibi bir izlenim oluşsa da araya derinden şöyle bir anons girip uyarıyor sanki: Yolun buradan sonrasını da kamyonla gideceğiz.
    Budak’ın şiiri, yaşamımızda yer alan bazı araçların ya da eşyanın, kullanım değeri kalmasa da önemi üzerinde düşünmeye yöneltmesi bakımından da dikkate değer.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Nihat Özdal’ın ‘Yük Yeri’

    Nihat Özdal’ın ‘Yük Yeri’


    Son yılların yeni kuşaktan şairleri arasında üretkenliğiyle dikkat çeken Nihat Özdal’ın (1984), 2010 yılından sonra okurla buluşan yapıtları tek kitapta toplanarak “Yük Yeri” adıyla yayımlandı. Özdal da böylece bu yıl toplu şiirleri yayımlanan şairler arasına katılmış oldu. Nihat Özdal’ın yaz başında okurla buluşan toplu şiirlerini oluşturan kitapları şunlar: “Google’dan Önce” (2010), “Kanat İzleri” (2012), “Düğmeler” (2015), “Deri” (2017), “Koordinatlar” (2021), “Dalgalar Nasıl Oluşur?” (2022), “Caz ve Muvaşşah” (2023), “Çerçeve” (2023), “Makas” (2023), “Çekim Yasası” (2023), “Kumaş” (2023), “Harita” (2024) ve “Mülkiyet Fikri” (2024). Özdal neyi var neyi yok bir bagajda toplamış. Şairin “Yük Yeri”nden kastının bagaj olduğu yorumunu yaptık. Ama belli olmaz, Özdal bir bakmışsınız bagaj adlı başka bir kitap yayımlamış. Çünkü onun yapıtları ve onların adları daha çok bir konseptle ilgili. Özdal belirlediği temalarda seçilmiş birtakım olgu ve objelerin metaforik düzlemdeki anlamlarının izini sürüyor.

    BİR ZAMANLAR ‘AZİZ GOOGLE’ YOKTU

    İnternetin günlük dildeki anlamlarından biri de Google oldu, ama Google bir marka adı aslında. Kâğıt mendilin adının ‘Selpak’, tıraş bıçağının adının ‘Jilet’ olması gibi. İnternetin müşterek dilde ve günlük ifadede adı Google. Karşılığını merak ettiğimiz bir soruyla ilgili bilgiyi internette aramıyoruz da örneğin Google’a soruyoruz. Neyse, teknik ayrıntıya girmeyelim. Söz dallanır budaklanır. Konu dağılır. O yüzden Nihat Özdal’ın ilk kitabının adından devam edelim. Özdal’ın ilk kitabının adı ilk izlenim olarak şairin dikkatleri bir çağ dönümüne çekmek istediğini düşündürüyor.

    Çağ dönümleri daha çok takvimlerde bir yüzyıl bitip yenisi başlayınca değil de sanki dünya kalıcı bir yenilikle tanışınca gerçekleşiyor. Yirminci yüzyılı bitiren ve yirmi birinci yüzyılı başlatan değişimlerin en kapsamlısı internet oldu denilemez mi? Bir kez daha neyse deyip devam ediyoruz.

    Nihat Özdal’ın ilk kitabında, aslında daha fazlasının bulunduğunu, yani onun yalnızca bir çağ dönümüyle ilgilenmemiş olduğunu söyleyebiliriz. İlk kitapla birlikte şair, o zamana kadar hazırladığı bavulunu açıyor. Sandığını açıyor demek daha doğru belki. Bavul, sandık, hatta kara kutu; şair şiir yolculuğuna son derece hazırlıklı çıktığını, ilk kitabında sevdiği, dolayısıyla okuduğu, dolayısıyla öğrencisi olduğu, usta kabul ettiği şairlerin kimler olduğunu tek tek sıralayarak okurla paylaşıyor. Bunun önemi şu: Özdal, okura, şiirlerle birlikte oluşturduğu yan metinde nasıl bir şiir arayışı benimsediğini, ne yapmak istediğini, yönünü, hedefini, kısaca poetikasını da sunmayı amaçlamış.

    Bir zamanlar “Aziz Google yoktu” ve o dönemde şair harıl harıl yazacağı şiir için çalışıyordu. Seçtiği şairlerin yapıtlarından yolunu, yönünü belirleme çabası içindeydi demeye getirdiği bile öre sürülebilir.
    Elbette şairin, başka türlü de okunup yorumlanabilecek ilk kitabı için aslında şiire hazırlıklı başladığını ya da yayımlamadan önce, “çok şiir yakmış” olabileceğini de düşündürtüyor diyebiliriz. Kitaptan bir şiir okuyarak devam edelim:

    Kızdım,
    Son damla değilim taşan demlikten.

    Sormuşun;
    Sivas’ın sabahçı kahveleri, ishak
    o benim
    yangında şair kalan.

    Özdal’ın doğadan, doğanın ortasından seslenen çobanıl özellikli, idil ya da pastoral tarzlı ve haikuyu da çağrıştıran şiirleri ağırlıktadır ilk kitabında. İkinci kitabındaysa hareketlendiği, daha doğrusu o minimal evrenden çıkarak yollara düştüğü söylenebilir. Kitabın adı da buna işaret ediyor: “Kanat İzleri”. Şairin ilk kitabında olduğu gibi etkilendiği, esinlendiği şairleri, bu kitabında da okurla paylaştığını görüyoruz. Nihat Özdal’ın ilk iki kitabında üç yazar ve otuz bir şairin adının geçtiğini, o isimlerin yazı ve şiirlerinden alıntılar yapıldığını da kaydedelim.

    “Kanat İzleri” hem artık uçma alıştırmalarını tamamlanmış ve havalanan şairin gökyüzünde süzülmesine işaret ediyor hem de yolcusu olunan uçağın gökyüzünde bıraktığı ize… Değil mi ki ancak uçan varlıklar kanat izleri bırakabilir ve elbette gökyüzünde.
    “Kanat İzleri” aslında doğrudan şairin artık yollarda olduğuna işaret ediyor. “Kuşlar” başlıklı şiirin son bölümünden aktardığımız şu betikleri buna örnek olarak okumak da mümkün:

    7/

    (…)
    Bu yolculuk,
    bu şarkı,
    bu eksiklik,
    bu sınır,
    bu toz,
    bu yara,
    bu geride bıraktıklarım,

    kumları örseleyerek
    nereye gitsek şimdi?

    8/

    Uçmayı öğretemediğim
    kanatlarım var

    9/
    Söylemeseydim
    yalnız kalırdı;

    kanat izleri…

    POSTLİRİK ARAYIŞLAR

    Boşluklar, esler, sayfa yerleştirmeleri şiir için öncelikle biçimsel sınırları genişletmeye, esnetmeye yönelik önemli bir girişimdir. Ama biçimsel olanı içerikten bağımsız düşünemeyiz. Dolayısıyla biçimsel imkânlardaki genişleme, içeriği de etkiler. Ya da içeriğin talebi doğrultusunda biçimsel arayışlar söz konusu olur. Aslında içerikle biçim arasında bir belirleyicilik önceliğinden söz etmek çok da gerekli değil. Yapıtın oluşumunda eşitler arasında birinci belirlemek o kadar da önemli olmayabilir. Okur için esas olan şiirdeki öğelerin şiire katılarak okunması, yorumlanmasıdır. Öyle olması beklenir. Örneğin sayfa boşluklarının şiire dahil olduğunu ihmal etmeyen okuma, bilhassa lirik sonrası gelişen şiirin kavranmasında ve yorumlanmasında önemli rol oynar.

    Nihat Özdal’ın girişimi postmodern çağın postlirik ve avangart arayışı çerçevesinde değerlendirilebilir. Bununla birlikte onun ikibinli yıllardan sonra gelişen antilirik şiir yönelişinin içinde olmadığını da söyleyebiliriz. İçinde değil belki ama kıyısında.

    “Şair ve şiir radarı” gibi çalışan Haydar Ergülen, “şair-yazıcı” olarak tanımladığı Özdal için, toplu şiirleri vesilesiyle kaleme aldığı yazısında, şunları dile getiriyor: “Denilebilir ki, şiir onun yazısıdır. Başka bilgilerin yazılarıyla birlikte onun bir yeryüzü açık hava okuluna dönüştürdüğü şiirde, eskilerden el alan yeni bir büyücü soğukkanlılığı ve sadeliğiyle, okuru anlamın şaşırtıcılığıyla bir kez daha tanıştırmadadır.”

    Nihat Özdal’ın şiirsel arayışının akla öncelikle İlhan Berk ve Enis Batur’u getirdiğini de belirtmek gerekir. Şairlerin, hele de genç şairin kendisinden önceki şairlerden ve onların deneylerinden, yapıtlarından etkilenmemesi, esinlenmemesi düşünülemez. Öyle anlaşılıyor ki Özdal birçok şairin yapıtıyla temas kurmuş, ama daha çok Berk ve Batur’dan etkilenmiş.

    Şairin üçüncü kitabından itibaren birtakım objelerin şiirini aramaya, araştırmaya yönelmesi, dili ve şair dikkatini oraya yöneltmesi de bu izlenimimizi destekler nitelikte. Modern Türkçe şiirde İlhan Berk’in, değişik objeleri şiirleştirmek konusundaki öncülüğü bilinmektedir.

    Özdal üçüncü kitabında “Düğmeler”e odaklanıyor. Varlıktaki, varoluştaki, duygulardaki ve düşüncelerdeki düğmeleri onlarla birlikte düğümleri irdeliyor. Şair kırk dokuz düğme sayıyor ve bir de son düğme ekliyor. O son düğmenin kaçıncı düğme olduğunu aslında bilmiyoruz ya da bilemiyoruz. Çünkü onun adı, elli ya da ellinci düğme değil; son düğme. O, birdenbire kırk dokuzdan daha uzaktakine atlanmış bir düğme de olabilir. Şair o atlama aralığını kapatmıyor çünkü. Atlama aralığı, aynı zamanda şiirin çağrışım aralığını, imgesel boşluğunu da oluşturuyor. İmgelem için bir boş levha sunuyor da diyebiliriz. Şiirde boşlukların önemine dikkat çekmiştik. Okumak için kitaptan iki düğme açıyoruz. Ancak şair düğmeleri açıyor mu, kapatıyor mu; onu her okur kendisi keşfetse sanki daha isabetli olacak:

    Kırk Yedinci Düğme

    Ne suçu var düğmelerin?

    Büyüdüğünü sandığın şehirlerin yerlisi hiç olmadın,
    belindeki kuşgözü çakımına karışmasını
    uzun bekleme göğün

    Son Düğme

    Düğmeler biter, sen başlarsın…

    ŞAİRİN ATLASI

    Nihat Özdal’ın şiirden şiire süren yolculuğun sonunda toplu şiirlerine ilişkin bir atlas imgesi oluşuyor. Onu şairin atlası hatta daha açık ifadeyle şairin şiir atlası olarak tanımlayabiliriz…

    Atlas imgesi aslında, “Yük Yeri” ifadesini de kapsamına alıyor. Atlas sözcüğü de çoklu anlamını açıyor okura. O zaman “Yük Yeri”, atlasın omzu metaforunu katıyor çağrışım yelpazesine. Böylece omuz ve bagaj sözcüklerinin çağrışımları, Özdal’ın şiirlerindeki, kitaplarındaki “kartları” yeniden karıyor ve dağıtıyor. “Kumaş” kitabından, şairin makasını duyarlılıkla ve farkındalıkla çalıştırdığı şiirlerden birinden, taşlanmış kotun neye nelere mal olduğunu, kot taşlama işçiliğinin içyüzünü sorunsallaştırdığı “Denim başlıklı şiirden bir bölüm aktaralım:

    Taşlanan güneş, yitirilen adresten bir rüzgâr esse, rayına
    otursa güller, hepsi yaklaşan dumanla, içimdeki geçitten
    umutlanamaz ki…

    Anla, ağaran mavi değil, umudum kötücül kumaştan sekip
    Giderken.
    Senden ilk geçişim arasından, bir vakitler göğe bakardım,
    Yenilerek başlıyor mavi.
    Nehrin karşı kıyısında iklimler, bu acemi söz yer bulamıyor.

    GİRİŞİMCİ…

    Özdal nerdeyse dalga boyunda bulduğu her şeyi şiirin çekim sahasına taşıyor. Öyle ki disiplinlerarası, metinlerarası, sınırlar arası, diller üstü; arada ve üstünde, yeryüzünde ne varsa onun dalga boyunda görünüyor ve manyetik çekimine kapılıyor sanki. Disiplinlerarası dedik, ama orda durmuş değil. Belki onun en dikkat çekici özelliği durmuyor olması. Hiperaktif; kendisini bilemeyiz, ama şiirleri hiperaktif. Durduğu yerde durmuyor. Yapıbozum, yapısöküm de işliyor onun şiirlerinde. Gelenekselin de, modernin de postmodernin de beraberinde elbette lirik şiirin de, antilirik şiirin de, deneysel şiirin ve türevlerinin de yapıbozumuna, yapısökümüne girişiyor.

    Nihat Özdal’ı ve deneylerini galiba isabetli biçimde kuşatıp tanımlayan sözcük girişimci olabilir. Son dönemde modern Türkçe şiirde Nihat Özdal’ınki kadar geniş kapsamlı bir girişimcilik olmadı diyebiliriz.
    Bir yerde olmakla ve olamamakla ilgili “derdi” var. “Harita” başlıklı şiir de onlardan biri. Şiirin ilk betiğini paylaşalım:

    Çoğu yerde kaybediyorum kim olduğumu, Nerede
    olduğumu, neden olduğumu.
    Bir haritaya ihtiyacım var.

    Daha önce de ifade etmiştik, yineleyeceğiz. Çünkü gelişmeler bizi yanıltmıyor. Bu yıl, şiirin eski, yeni kuşaktan birçok şairin toplu şiirlerinin yayımlandığı bir dönem olarak da anılacak gibi. Görünen o ki toplu şiirler rüzgârı yılın ikinci yarısında da devam edecek. Bizce iyi oluyor. Toplu yapıtlar şairleri ve yapıtlarını bilenlere onları bir daha hatırlatıyor, bilmeyenler içinse öğrenme imkânı sunuyor. Okur, şairlerin yıllara dağılmış yapıtlarını, bir arada okuma imkânı buluyor. “Hafızayı beşer nisyanla malul.” Hatırlatmak hafızayı tazelemek gerekir. Hafıza mağduru olmanın ceremesi ağır. Son dönemi olduğu kadar daha uzak geçmişe kadar bir sürecin de hatırlanmasını kışkırtıyor Özdal’ın toplu şiirleri.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Şehrimiz annemiz gibidir, bağlarımızı koparamayız

    Şehrimiz annemiz gibidir, bağlarımızı koparamayız


    Selda MANDUZ


    KARS- C. Hakkı Zariç’in memleketi Kars-Susuz’da geçirdiği çocukluğunda uzun kış geceleri, halk âşıkları ve masallar onu şiir yolculuğuna çıkardı. Susuz’un sokakları ve insanları Zariç’in şiirinde derin izler bıraktı. Sert iklim ve kar yağışının oluşturduğu ‘bitimsiz beyazlık’ şairde doğaya karşı çaresizlik ve hayranlık duyguları uyandırıken şiirine de can suyu oldu.

    ‘HALK ÂŞIKLARININ ÇALIP ÇIĞIRMALARI BENİ BELİRLEDİ’

    Şair, çocukluk yıllarında kahvehanelerde dinlediği halk âşıklarından, atışmalarından ve yeteneklerinden büyük ölçüde etkilendiği anlatıyor. Âşıklar hakkında konuşurken hayranlığını gizlemeyen Zariç, “Buradaki yerel kaynaklar, özellikle halk âşıkları, benim için büyük bir olanak yarattı. Çocukken onlar kahvehanelere gelirlerdi. Benim yaşım küçük olduğu için kahveye almazlardı. Ben de merakla cama yapışıp onları dinlemeye çalışırdım. Onların yetenekleri, sözü alıp bazen ironi ile bazen şakayla karışık bir halde karşıdaki ozana aktararak devam etmeleri çok ilgimi çekerdi. Hâlâ halk âşıklarını dinlerim ve onların yaratıcılığı beni etkileyen unsurların başında gelir. Karacaoğlan’ı, Yunus’u okurum, divan edebiyatından da yararlanırım ama burada en çok halk âşıklarının çalıp çığırmaları beni belirledi” diyor.

    ‘BİTİMSİZ BİR BEYAZLIK HÂKİM’

    Zariç, susuz’un sert iklimi ve bol kar yağışı, hikayeler ve radyo Zariç’in büyük bir olanak yarattığını anlatıyor:

    “İklim çok sert ve kapalı. Çok fazla kar yağışı var; bitimsiz bir beyazlık hâkim. O karın kalkacağını, baharın geleceğini düşünemezdim. Karın kalkmasına çocukken ihtimal vermezdim, nereye baksanız büyük bir kar yığını vardı. İnsanın doğaya karşı çaresizliğini öğrenmesi için büyük bir olanaktı. Ev işlerinde, hikayelerle, radyoyla geçen bir hayatım oldu. Kitaplarla tanışmam da bir biçimde önümü açtı. Buradaki yerel hayat, insanlar ve çağdaş Nasrettin Hoca gibi kişilerle tanışmak, onların ironilerine gülmek, şiir birikimi, sözlü tarih ve hikaye aktarımı Susuz’da büyüyen bir şair için iyi bir olanaktı.”

    ‘HİKAYE BURADA BAŞLADI, BURADA ÇOĞALDI’

    “Susuz hep belirleyici mi oldu şiirinizde?” sorumuza Zariç, Nazım Hikmet’in ‘Saman Sarısı’ şiiri ile yanıt veriyor:

    “Nazım Hikmet, bir şiirinde der ki ‘İki şey var anca ölünce unutulur: Annemizin yüzü ile şehrimizin yüzü. Şehrimiz bizim annemiz gibidir. Nasıl ki annemizden o bağı koparamazsak, şehrimizle de bağlarımızı koparamayız. Bizim köklerimiz burada, buraya aitiz. Burada doğduk, burada büyüdük, burada kendimizi belirledik. Hikaye burada başladı, burada çoğaldı. Dolayısıyla burası bizim annemizdir ve annemize karşı duyduğumuz saf sadakat ve sevgi, değişmeyen bir yakınlık duygusudur. Ona temas etmek, yanında olmak, zor durumda başımızı okşamasını isteriz, şehrimiz de böyledir. Uzakta kalınca biraz da sitem ederiz. Ama şehriniz sizi belirler; o sokaklar, insan ilişkileri, yapılar, yoksulluk. Birinin kim olduğunu anlamazsanız, üstündeki ceketten ya da paltodan tanıyabilirdiniz çünkü herkesin bir tane ceketi ya da paltosu vardı. Bunlar beni çok etkilemiştir, lirik bir hikaye gibidir. İçinde şiiri saklar bu insanların saflığı. Türkiye’nin her yerinde bir başkası kendi doğduğu köyden bahsederken eminim bu duygularla bahsedecektir. Bizim için burası özel bir yer fakat başkası için kendi doğduğu topraklar özeldir. Biz bu özelliği kendi içimizde, annemize duyduğumuz sevgi gibi büyütüyoruz.”

    ‘BİR EDEBİYAT PROLETERİ OLARAK YENİDEN ÜRETMEYE ÇALIŞIYORUM’

    Kendisini ‘amele sınıfının şairi’ olarak tanımlayan Zariç, şiirin aynı zamanda bir itirazı dile getirdiğini vurguluyor:

    “Şiirin neden etkileneceğini biraz da şairin izleri belirler. Avusturya İşçi Marşı’nda dediği gibi ‘Anamız amele sınıfıdır’ ve biz amele sınıfının şairleriyiz. Amele sınıfının şairleri olarak, bu şiiri kurmak ve itiraz odakları oluşturmakta hem yoksullukla hem de bu gidişatın saçmalığı ile mücadele etmekle bir şair olarak kendimi zorunlu ve görevli hissediyorum. Amele sınıfının bir mensubu, bir şiir işçisi, bir edebiyat proleteri olarak yeniden üretmeye çalışıyorum.

    Bir yerlerde bir insanın sizin şiirinize dair bir şeyler söylüyor olması, tanımadığınız bir insanın yazdıklarınızla ilişkilendiğini bilmek mutluluk verici. Sermayenin ya da sponsorların ne yaptıkları ilgimi çekmiyor. Bir okurum var ve okurlarımla aramda sevgi ve saygıya dayalı bir ilişki var. Sıradan insanların çok büyük şiirleri ve hikayeleri olabilir. Gündelik hayatımızın içinden yoğrulmuş ve çıkmış çok büyük şiirler var. Şairlerimiz bunları büyük özveri ve çalışkanlıkla ürettiler. Biz sıradan insanlar olarak bu hayata yeni şiirler bırakmaya devam edeceğiz.”

    HAKKI ZARİÇ KİMDİR?

    Kars-Susuz’da doğan Hakkı Zariç, 12 Eylül 1991’de Kars’ta yakalanarak ‘gizli örgüt üyeliği’ suçlamasıyla 12.5 yıl hapse mahkûm edildi. Cezaevinde, açık öğretim fakültesinin işletme önlisans bölümünü bitirdi. Selçuk Yamen, Hasan Basri Ünlü, Ümit Şener, Reha Yünlüel ile birlikte ‘Ağır Ol Bay Düzyazı’ adlı şiir dergisini çıkardı. Zariç’in şiir ve yazıları Evrensel Kültür, İzlek, Öteki-siz, Kirpi, Erkekçe, Üç Nokta, Bireylikler ve Rüzgâr gibi dergilerde yayınlandı. Zariç’in 2006’da ‘Senli’, 2014’te ‘Sıfır’, 2015’te ‘Toz kadınları’ ve 2017’da Zona’ adını verdiği şiir kitapları okuyucuyla buluştu.Türkiye Yazarlar Sendikası ve PEN Türkiye üyesi olan Zariç, BUYAZ 2017 Şiir Onur Ödülüne lâyık görüldü.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Arkamdan hiç bir şeyi yarım bırakmayacağım

    Arkamdan hiç bir şeyi yarım bırakmayacağım


    Sinan ŞAHİN


    ANTEP – Şair ve Yazar Şükrü Erbaş, Nar Bilim Kültür ve Sanat Derneği’nin (Nar Sanat) düzenlendiği imza ve söyleşi gününde edebiyatseverlerle bir araya geldi.

    Söyleşide, edebiyata ve edebi hayatına dair paylaşımlarda bulunan Erbaş, edebiyat tutkusuna ilk okul yıllarından itibaren sahip olduğunu ve o yıllarda Sait Faik Abasıyanık ve Yaşar Kemal’den çok etkilendiğini söyledi.

    ‘ARKAMDAN HİÇ BİR ŞEYİ YARIM BIRAKMAYACAĞIM’

    Şiirle ve edebiyatla hep iç içe yaşadığını söyleyen Erbaş, “Yaklaşık 55 yıldır şiir yazıyorum. Deneme ve düz yazı yazıyorum. İlk şiirimin yayımlanmasının üzerinden 46 yıl geçti. Kendi kendime son zamanlarda şunu söylüyorum; Ölüme bırakmayacağım şiiri. Masamda yarım kalmış hiç bir şey bırakmayacağım. Bunu bir takıntı haline getirdim. Arkamdan hiç bir şeyi yarım bırakmayacağım. Çünkü bizim sözümüzü, şiirimizi, yazımızı, resmimizi, müziğimizi bizden sonra kimse tamamlayamaz, tamamlayamamalı” dedi.

    ‘YAZMAK BENİ İYİ BİR İNSAN YAPTI’

    “Kendi kendime eğer şair olmasaydım iki şey olurdum diyorum’ diyen Erbaş, şöyle devam etti:

    “Bugünkü aklımla söylüyorum. Birincisi, ağır kamyon şoförü olurdum. Bineceksin ve gideceksin. Aidiyet duygusunun olduğu her yerden uzaklaşacaksın. Onlar bir şeyler yükleyip ‘buradan şuraya götür’ diyecekler. Sen sadece sürmekten sorumlusun. İkincisi; mafya babası olurdum diyorum. Koro halinde sesler yükselmeye başlıyor; Niye mafya babası diye. Yani rica ile bir şey düzelmiyor. Emir komuta zinciri içerisinde oluyor. Tabi mafya babası olmadım (gülerek). Ama yazmak beni iyi bir insan yaptı diyorum. Yazmak bir iyilik duygusunu öğretti bana. Paylaşmayı, başka hayatların bilgisini öğretti bana. Kendi hayatımı, başkalarının hayatlarını anlamak için çırpına çırpına yazdım. Çünkü hiçbirimizin hayatı kendi hayatlarımızla sınırlı değil” dedi.

    ‘BİZ BİRBİRİNDEN ÇOK UZAKTA YAŞAYAN İNSANLAR DEĞİLİZ’

    Geçmişte bir okuruyla yaşadığı bir anıyı anlatan Erbaş, “Genç bir lise öğrencisi. Gözlerinde yaşlar dökerek, ‘bizim dönemimizde yaşananları size kim anlattı?’ İkimiz başladık ağlamaya. Yıllar sonra o soru üzerine şöyle bir yere vardım, o çocuğun bilmediği şuydu; onun evi benim evimin içindeydi, benim evim onun evinin içindeydi. Biz birbirinden çok uzak yaşayan insanlar değiliz. Aynı sofra, aynı kültür, aynı öfke, aynı şiddet, aynı yoksulluk, aynı arzular, hayal kırıklıkları. Onun için ben bir aşk şiiri söylediğimde o aşkı yaşamış-yaşamamış kim varsa onlar da o şiiri yaşıyorlar. İfade edemiyorlar sadece. Boğazıma, kalbinde, aklında düğümlenmiş bir duygu var. İçinden çıkamıyor, yanıt veremiyor. Günah ve ayıp duygusuyla kültürle baskılanmış. Benim yazdıklarımla birden bire soluk almaya başlıyor.

    whatsapp-gorsel-2024-06-23-saat-16-53-22-64ae21f0.jpg

    ‘ÇOCUKLUKTAN ÇIKTIYSAK BİR APTAL GEZİYORDUR İÇİMİZDE’

    Son kitabı ‘Yalnızca Çocuklar Uzağa Bakar’ hakkında da konuşan Erbaş, “Büyük şairler çocuğa değinmeden ağzını açamamıştır. Bütün büyük yaratıcılar döner ve çocukluktaki o büyük hazineden bir şeyler alır. Louise Elizabeth Glück der ki; ‘Dünyaya bir kez bakarız, çocuklukta. Geri kalanı hatıradır.’ Bu büyülü bir şeydir. Biz kocaman adamlar yüzyıl bir hatıraya, hayale bakar dururuz. Ama çocuk o hayalin yaratıcısıdır. Atilla İlhan’ın bir şiiri var; ‘çocukluktan çıktığımızı sanmak aslında çocukçadır’ öyle bir şey yok. Çocukluktan çıktıysak bir aptal geziyordur içimizden” dedi.

    ‘ŞİİR, SİZDEN MUTLAK BİR YALNIZLIK VE SESSİZLİK İSTER’

    Bir dinleyicinin şiir yazarken motivasyon kaynağını sorması üzerine Erbaş, “Roman yazıyor olsaydım bir yalnızlık, plan program gerekli olabilirdi. Şiirin abuk sabuk, başıboş bir disiplini var. Daha doğrusu disiplinsiz gibi görünen bir disiplini var. Şiirin doğuşunu, o karmakarışık psikolojik sürecini kimse anlayamaz. Şairin kendisi de dahil. Bu ön görülemez, sezgisel bir vergidir. Ama ilk bir kaç dizeden sonra sizden mutlaka ama mutlaka bir yalnızlık ve mutlak bir sessizlik ister.

    whatsapp-gorsel-2024-06-23-saat-16-52-32-3face121.jpg

    ‘SOSYAL MEDYA BİR BATAKLIKTIR’

    Erbaş, bir başka dinleyicinin sosyal medyada alıntı yapılan şiirlerin yanlış kaynak gösterilerek paylaşılması ve şairlere yönelik hakaretlere varan yorumların yapılması ile ilgili sorduğu soruya ise şöyle yanıt verdi:

    “O mecranın şöyle bir kaderi var. Yanlış doğrudan çok daha hızlı yayılıyor. Ataol Behramoğlu’na ait diye bir şiir yayınlıyorlar. Ataol, ‘benim böyle bir şiirim yok’ diyor. ‘Yok yok iyi siz iyi bakın vardır’ diyorlar. Benim bir metninin altına Aragon’un ismini yazdılar. Başım üstüne ama metin benim. Orası (sosyal medya) bir batakhane. En çok şanssızlığa uğrayan Can Yücel’dir. Adamın sonradan kırk şiiri daha oldu. Haberi yok yazdığından. Can Yücel’in şiir diye uydurup uydurup paylaşıyorlar. Ben ve başka arkadaşlarım da yaşadık bunu. Nazım Hikmet de en çok yaşayanlardan bir tanesi. Sosyal medya dediğimiz o batakhanede insanların bu kadar pervasızca yazarlara saldırması da akla, mantığa, ahlaka hiç bir şekilde sığmaz.”

    Erbaş’ın ara ara bazı şiirlerini de okuduğu söyleşi, soru cevap kısmıyla son buldu. Erbaş, söyleşinin ardından katılımcılar için kendi şiir kitaplarını imzaladı.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Emel İrtem: İyi şiirde direnenler kalacak

    Emel İrtem: İyi şiirde direnenler kalacak


    Bazı şairlerin şiirlerinin alt metninde kılavuz cümleler var gibidir ve okura sanki şöyle derler: Ben güleceğim, sizi bilmem… Bunu çeşitlendirmek de mümkün: Ben biraz dalga geçeceğim, sizi bilmem. Ben biraz eğleneceğim, sizi bilmem. Ben biraz şamata yapacağım, sizi bilmem. Ben biraz daha araştıracağım, sizi bilmem. Ben uyuyamam, sizi bilmem vb… Ama yine de unutmamak gerekir ki her büyük gülümseme, kendisinden daha büyük bir kederi geriye itmek içindir. Aslında bu kedigillerden bildiğimiz, öne fırlamak için bir tür gerilme hareketi gibidir. Amaç; şair, menziline girecek okurun duygu ve düşüncesinde dilini, sözünü, hedefe isabet ettirebilsin. Bazı şiirler öyledir. Kendisine çeker. Bazıları anafor oluşturur, okurunu yutar adeta. Bazıları turunç çiçeklerinin kokuları gibi mest ederek sarar sarmalar, kendisine bağlar okuru. Onların şiirlerindeki ironi, mizah güzel kokular gibidir. Okuru sarar sarmalar. Emel İrtem’in (1969) de o şairlerden biri olduğu söylenebilir.

    Dergi, gazete, edebiyat platformu gibi mecralarda 1990’dan itibaren yayımlanmaya başlayan şiirleriyle dikkat çeken İrtem’in ilk kitabı “Divaneliğe Dönen Pergel” 1999’da okurla buluşur. Şair, çift sıfırlı yılları “Zehirli Rüya” (2006), “Marcus’un Lisan-ı Kalbi” (2007), “Zaviyesi Yıkık Gönye” (2009) kitaplarıyla kapatır. Milenyumun ikinci on yılı ise 2013’te yayımlanan “Seni Seviyem”le başlar ve biter. Geçen ay (Mayıs 2024) Emel İrtem’in tüm bu kitaplarında yer alan şiirleri toplu olarak, Bi’dünya dizisinden “Turuncu Travers” adıyla yayımlandı.

    İYİLER YÜZÜNDEN BAŞLADIM ŞİİRE

    Emel İrtem’e şiir yolculuğunun yirmi üç yılına yayılan ürünlerinin topluca okurla buluşması vesilesiyle sorular yönelttik. İlk soru başlangıçla, kanat hareketlerinin başladığı döneme dair oldu. Şöyle sorduk: Şiire doksanda başladığını biliyoruz. Niye başladın şiire? Seni şiire yönelten neydi? İrtem, “Aslında şiire elbette daha önce başlamıştım. Doksandan itibaren şiirlerimi yayımlatmaya başladım” dedi ve şöyle devam etti: “Neden yazmaya başladım? İyiler yüzünden; Karacaoğlan yüzünden, eski bir Çin şiiri yüzünden, Haşim yüzünden, Nâzım yüzünden, tasarruflu söyleyişin ahengi ve gücüyle ferahlığın tadını aldığım için ve nezaket için elbette… Neden yayımlattın dersen, oluyor öyle şeyler. İnsan kendine aynada bakmak ister. Hele gençken daha sık olur bu…” İkinci soruya geçmeden şairden bir şiirle soluklanalım diye düşündük ve “Oz Büyücüsü” başlıklı şiirden şu dizeleri alıntıladık:

    sonra baktıkça gülerler, sen gülmeyenlerden kork
    onlar görkemli bir kederin peşindedirler

    çok yürürüm, yorulurum, deliririm bu mesafede
    gövdem başka, aklım başka başka yerlerde
    bari ellerimi sıkı tut bir kalem tutar gibi
    bulur getiririm aklımı iflah olduğu vakit

    DOKSANLAR BİR EŞİK

    Doksanlı yılları dikine geçmiş bir şair kadına, o dönemi sormadan şiir konuşmak çok da mümkün değil. İrtem’in de şiire başladığı doksanlar, bilhassa şair kadınlar için aynı zamanda önemli bir eşiktir. Şöyle ki; o tarihe kadar şiirleriyle şair olarak ünlenmiş tek isim Gülten Akın’dır diyebiliriz. Bir de Sennur Sezer var elbette. Altmışlardan, yetmişlerden gelen başka isimler de var. Leyla Şahin, Ayten Mutlu, Lale Müldür, Gülseli İnal gibi. Ama doksanlı yılların başında onların tanınırlıkları, okunurlukları çok sınırlı. Eril ve erkek bir geleneği var modern Türkçe şiirin. Seksenlerde çıkan ve “kentlere düş alanı” isteyen Nilgün Marmara var bir de, ama o da Ece Ayhan’ın tanımıyla bilhassa o yıllarda “marjinal” bir şair. Üstelik şiirleriyle daha çok arkadaş çevresinin şairi. Ayrıca o dönemde yerleşik bir anlayış da var. Dili eril, sözü erkek egemen modern Türkçe şiirin düşünsel, duygusal birikimini de yansıtıyor. “Kadından şair olmaz” deniliyor ve bu tez o günün medyasında savunulabiliyor.

    Doksanlar modern Türkçe şiirde şair kadınların, şair ve kadın olarak biz de varız dedikleri, seslerini duyurmaya başladıkları bir dönemin başlangıcıdır diyebiliriz. Bu çerçevede, şair olarak Emel İrtem’i doksanlar nasıl etkiledi ve dönemin yakın tanığı olarak bu süreçte, sonrasında neler oldu, neler yaşandı, sen neler yaşadın diyerek başladığımı sorumuzu, o dönemi nasıl değerlendiriyorsun diye tamamladık. Doksanlar konuş konuş bitmeyecek bir süreç aslında. Çünkü gerektiği kadar üzerinde durulmuş ve konuşulmuş değil. Elbette İrtem de farkında bunun ki yanıtında son derece önemli noktalara değindi.

    ASIL KIRILMA DOKSANLARDA OLDU

    “Doksanlar Perestroyka, Körfez Savaşı, Bosna, Hizbullah, Doğu ve Güneydoğu’da olağanüstü hal, Madımak yangını, Onat Kutlar, Köprüaltı, Çorlulu, türban, Türk- İslam felsefesi, suikastlar, Televole ve şu an aklıma gelmeyen bütün olayların birlikte harmanlandığı o tuhaf yıllar içinde; kadının adı var mı, yok mu? Kadın da insan mı, şiir yazar mı, yazması gerekir mi? Yazanlar güzel mi, çirkin mi gibi sorularla da hemhal olmuşluğumuz var elbet. Bugün bulunduğumuz yerden baktım da o yıllar daha özgürlükçüymüş gibi geliyor, tabii İstanbul özelinde. Sen de oradaydın, hep birlikteydik; konuşur, tartışır, kavga eder, çok okur, çok yazardık. Kadınlar sokaktaydı, keşfediyorduk, ama elbette sayımız azdı. Arada özellikle küçük İskender’in düzenlediği şiir matinelerine Lale’nin ve Gülseli’nin geldiği olurdu. Arife Kalender, Ayten Mutlu, Leyla Şahin, Birhan Keskin, Nur Saka, Didem Madak imzaları dergilerdeydi. Sennur Sezer, eskimeyen bir tüfek olarak sosyalist cepheden şiirlerini yazmaya devam ediyordu. Sonra farklı kanatlardan pek çok isim daha eklendi. ‘Kadından şair olmaz’ diyen Adonis’e, her birinin yazdığı şiir şık bir tokat oldu. Doksanlar, üzerinde az konuşulan, çok şey yaşanan bir dönem. Seksenler kuşağına eklemlenmiş bir dönem değil, asıl kırılmanın doksanlarda olduğunu düşünüyorum. Bunda da kadınların payı var. Belki doksanların tanıkları olarak bütün bunları masaya günahıyla, sevabıyla yatırmalıyız. Seksenlerin kalbi kırık çocukları doksanların üstünden kendi başlarına değil, provokatörleriyle el ele tutuşup atlıyorlar. At ölmüş, silah tutukluk yapmış, şapka delinmiş, ama şerif yıldızlarının tozunu üstümüzde parlatmaya çalışıyor, doksanlarda şiir mi vardı diyorlar. Öyle miydi gerçekten; hem biz şiir gibi yaşayan çocuklardık… Dışarıdaydık, hayat öncülümüzdü. Pazartesi dergisi doksanlarda yayımlanmaya başladı. Doksanlarda Sombahar, Şizofrengi, Ludingirra, Öküz, doksanlarda rock, grunge ve şiir; o bizdik.”
    Nasıl ki seksenler, yetmişler, altmışlar, İkinciyeni, Garip, Nâzım doksanlarda bitmemiş idiyse çift sıfırlı yıllarda da doksanlar bitmemişti.

    Kuruyan boğaz için su ne kadar gerekli ve önemliyse şiir üzerine sohbetlerde de araya giren şiirler o kadar ehven diye düşünüyoruz. Bu gerekçeye de dayanarak aralarda şiir alıntılarına yer veriyoruz. Bu defa ilk betiğini sunacağımız şiirin başlığı “Eskir Geçmiş”:

    senin eski dediğin
    içimde duraklayan zaman
    ateşini yerken yazın
    sen sararıp solarken
    kuşlar da kör olurdu
    ben etiketlere gülerdim
    senin eski dediğin
    ne çok acıtır beni

    YAZMASAK AYIP OLURDU

    Belli bir zamandan sonra şairler bilmek ister neler yapmışlar, neler yapıyorlar. Öyle ki kimilerinin yapıtlarına bile yansır bu tutumları. Biz de İrtem’e; şiir yazdığına, yazmaya devam etmene değdi mi, değiyor mu? Yazmak, şiir yazmak nasıl bir yolculuk oldu, oluyor senin için sorusunu bunu düşünerek sorduk. “Yazmasak ayıp olurdu” dedi ve devam etti: “Yazdığım okunduğu zaman, okunan anlaşıldığı zaman, anlaşılan anlatıldığı zaman şiir yazmış olurum sanırım. Şiirle uğraşmak yerine pek çok şey yapabilirdim, ama hiçbiri şiir kuvvetinde bir bakış sağlamazdı bana.”

    Modern Türkçe şiirde her şairin bir İstanbul’u var mıdır? Yoksa da olmalı diyebiliriz… İstanbul’suz şiir sanki biraz eksiktir. Niye eksiktir; şimdilik karşılığını başka bir zamanda arayacağımız bir soru olarak kalsın. İrtem’in şiirlerinde İstanbul daha çok bir ruh olarak yer alır. “İstambol İncisi” başlıklı şiire de yansımıştır o ruh:

    bayırdan mı indim yoksa bağrından mı?
    aydan mı indim çamurdan mı?
    yüz memleketten toprak böldüm getirdim
    kalamış’tan bir deli sevdim delirdim
    bir vapur gibi denize kilitli

    ŞİİRİN BİRİKİMDEN ÖNCE GÖRGÜSÜNE TUTUNUYORUM

    Şair ve şiir için birikim, deneyim, görgü, etkileşim önemlidir. Buna istinaden yönelttiğimiz şiir kaynakların neler? Deneyim, birikim seni nasıl etkiledi, etkiliyor sorumuza şairin verdiği yanıt şöyle oldu:

    “Dünyalar içinde dünyalar, güneşler içinde güneşler var… Görüyorum ve yola böyle artarak devam ediyorum. Hep eksikmiş gibi… Bu şahane bir yolculuk. Her şeye şiir yazabilirim. Peçeteye, bardağa, Zetina dikiş makinesine, pencere önündeki Benjamin çiçeğine… Şiir insana ait bir şey değil, insanın dünyayı en saf haliyle görme, söyleme, tanımlama biçimi. Sonra aidiyeti yok. Gidip kendi nesnesine yapışıyor. Birikimden önce görgüsüne tutunuyorum sanırım. Sonra onun üstüne ilave ediyorum ne varsa. Toplamda bu kadarım; ne eksik, ne fazla.”

    İrtem’in şiirlerinde mizahi öğeler, ironi, muziplik sanki daha çok kederi geri çekmeye, diplere itmeye yöneliktir. Öte yandan Modern Türkçe şiirde şair kadınların yapıtlarında mizahi unsurlara çok sık rastlanmaz. O nedenle İrtem’in şiirleri bu açıdan da dikkate değerdir. Şairin “Üryan Cam” başlıklı şiirinin son iki betiğini okuyalım:

    benim ağrılarımı hesaba katma
    saat yediye çeyrek var beklerim
    Sicilya’ya üç kere gidip gelirim
    eğer dişimi biraz daha sıksam…

    beklemenin iyi tarafı budur
    kalbin içerde mi atar, dışarıda mı?
    bilirsin sözlüğe bakmadan

    ŞİİR BATMAZ, GERİLEMEZ

    Şiir enine boyuna, belli belirsiz bir değişim, dönüşüm geçiriyor. Aslında devinim yoksa şiir olmaz. O nedenle şaşırmıyoruz. Yine de şairler durumu farklı açılardan değerlendirebiliyor. Çoğu şair şiir yazmakla kalmaz şiirin hem tarihsel, yapısal hem de güncel sorunlarıyla da ilgilenirler. Olup biteni anlamak için çaba sarf ederler. Buna istinaden sorumuzu şöyle yönelttik: Bugünden baktığında şiir ve şiirdeki gelişmeleri; ilerleme, gerileme gibi sorunlar ekseninde nasıl değerlendiriyorsun? Mesela şiir batıyor mu, çıkıyor mu; yoksa kendi etrafında mı dönüyor?

    İrtem: “Abartmamak lazım. Çok güzel şiirler okuyorum. Özellikle son dönemde. Şiir batmaz, gerilemez. Karanlık çağda yazı unutuldu mesela, ama akabinde Hesiodos, Homeros, Sapho, Thales, Herakleitos ortaya çıktılar… Nasıl oluyor. Demek ki hiçbir şey gerçekten ortadan kaybolmuyor. Hiçbir şey unutulmuyor. Hiçbir şey nihai son değil. Genç şiir geliyor. Sadece işleri zor. Görünür olmak, okurunu bulmak, destek bulmak zor. İnternet, yapay zekâ, kıl tüy zekâ, her şey var ortalıkta. Görünene değil, söze düşelim. Bizi nereye götüreceğini görelim. İyi şiirde direnenler kalacak. Ben heyecanlıyım.”

    Şairin Madam Anahit’e, Beyoğlu’nun doksanlarda da efsane Ermeni akerdeoncusuna adadığı kitabında yer alan “Hicran ve Kiraza Kesilmiş Hayta” başlıklı şiirden bir betik aktaralım:

    gitmek bütün olmaktır
    kirazın aman, aman, aman demesidir
    tercümesi yalnızlığın sorulunca
    biri kiraz der, tuğlayı tükürür hayta
    yıkık bir ev yapmak için geride
    her şey valize girdiğimiz zaman başlar
    sökülür hasır ve altındaki gölge

    (…)

    Frensiz bisikletin adıdır hayta

    OKUR EMEL İRTEM, ŞAİR EMEL İRTEM’E

    Şairin heyecanını biraz daha yükseltebilecek bir soru yönelttik bu defa. Dedik ki şiir okuru Emel İrtem, belki bir tren istasyonunda, şair Emel İrtem’i görüyor. Elinde de biraz önce kitapçıdan aldığı “Turuncu Travers” var. Daha önce de hiç karşılaşmamışsınız. Acaba okur Emel İrtem, şair Emel İrtem’e ne sorardı? Buna şair Emel İrtem ne karşılık verirdi? Yedi düvele duyuracak kadar olmasa bile dolu dolu bir kahkaha attıktan sonra geldi şairin yanıtı: “Ne güzel bir soru. Kırık galiba, kafasına göre takılmış, kalbi kırılmış, kendini bir tavana da asmamış, garantisiz yaşamış, yazmış. Öldürmeyen Allah böyle güldürmüş diyen Emel okuruna, Emel şairi ne desin. Eyvallah! Allah seni de güldürsün. Dünyanın gürültüsüne karışan mezarlıklardan yükselen kahkahayı al, sayfaların arasına koy; kitabı kapat ve def ol!..”

    Bu “def ol”u bir tersleme değil, bir tersinleme; yani çağrı, davet kabul ederek okumalı ve yorumlamalı… Şair sözü sadece şiirde değil, gündelik iletişimin müşterek dilinde de şiirlidir, rüyalıdır…

    Bazı kitaplar, bilhassa şiir kitaplarının sayfaları biter, ama kapağı kapatılamaz. Şiirler sürüyordur çünkü… Son alıntımızı “Aba’ma” başlıklı şiirden yapacağız:

    bir bıçak gibi kestim bakışımla gökdenizi
    bu coğrafyadan bana başka bir entari dik
    sana küçük gelenleri giymek istemiyorum

    Şairin “def ol” deyişinin aslında çağrı olduğuna değinmiştik. O çağrıya gitmeye, o davete icabet etmeye, o şiir yolculuğuna değer bir toplam “Turuncu Travers”…

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Altay Öktem: Şiir geldi beni buldu…

    Altay Öktem: Şiir geldi beni buldu…


    Kırk yılın ürünü dokuz şiir kitabını, yakın zamanda, iki kapağın arasında bir araya getirerek okurla buluşturan şairlerden biri de Altay Öktem (1964) oldu. Öktem’in “Kuşlarım Üşüyor” adlı toplu şiirleri, bir önceki yazıda konu ve konuk ettiğimiz Turgay Kantürk’ün kitabıyla aynı zamanda ve aynı yayınevinin şiir dizisinden çıktı. Bu arada Altay Öktem’in yeni bir yayınevi olan SRC’nin şiir dizisi Bi’dünya’nın yayın danışmanlığını ve editörlüğünü üstlenmiş olduğunu da kaydedelim. Şunu da ekleyelim: Sözünü ettiğimiz şiir dizisinden üç şairin toplu şiirleri eşzamanlı olarak okurla buluştu. Bi’dünya dizisinden Kantürk ve Öktem’le birlikte toplu şiirleri yayımlanan şairlerden biri de Emel İrtem oldu. Eşzamanlı yayımlanan toplu şiirler vesilesiyle şair ve şiir eksenli röportaj serimizi, Emel İrtem’le tamamlamayı tasarladığımızı da belirtelim.

    TOPLU ŞİİRLER YILI, 2024

    Bu arada 2024, sanki geç seksenlerden ve doksanlardan geçip gelen, bir zamanların genç şairlerinin, değişik tarihlerde okurla buluşan yapıtlarının derlenip toparlanarak yayımlandığı bir yıl, bir başka deyişle “toplu şiirler yılı” oluyor gibi. Yılın ilk aylarında da değişik yayınevlerinden farklı şairlerin toplu şiirleri okurla buluşmuştu; buluşmaya da devam ediyor. Bir karşılaştırma yapacak olursak diyebiliriz ki bugün itibarıyla, yayımlanan toplu şiirlerin sayısı çıkan yeni şiir kitaplarının sayısından daha az değil.

    “Toplu şiirler” ya da kitapların bir araya getirilerek yeniden yayımlanmasını farklı değerlendirenler olabilir. Okur açısından bakıldığında son derece isabetli bir karar ve yerinde bir girişim diye düşünüyoruz. Bilhassa yeni kuşaklar için ilgi duyduğu, merak ettiği şairlerin yapıtlarına bir arada ulaşması son derece önemli.

    Şairin “Kuşlarım Üşüyor” adı altında toplanan dokuz kitabı şunlar: “Eski Bir Çocuk” (1992), “Sukuşu” (1992), “Beni Yanlış Öptüler” (1993), “Çamur Şiir” (1995), “Her Şey: Oda, Kırbaç, Ayna (1998), “Sokaklar Tekin Değil” (2003), “Parça Tesirli” (2005), “Dört Kırıtık Opera” (2009) ve “Fazla Elli” (2016). Altay Öktem’in onuncu kitabı 2023’te yayımlanan “Ağaçlar Ayağa Kalkar” olmuştu.

    ŞİİR BENİ BULDU

    İlk şiiri 1984 yılında, İzmir’de yayımlanan Yamaç dergisinde okurla buluşan Öktem’e sorular yönelttik. Aslında şiir, şair ve onun kırk yıllık şiir serüveni üzerine sohbet ettik demek belki daha doğru olacak. Söze bir yerden başlamak gerekiyordu, başladık.

    Bildiğimiz kadarıyla kırk yıldır şairsin. Şiire nerde, neden, nasıl yöneldin? Kırk yıl öncesini bugün için anlatmanı istesek neler söylersin diye sorduk: “Kırk yıl önce şiir daha çok hayatımızın içindeydi. Şimdilerde, şiir belki o dönemki kadar doğrudan girmiyor hayatımıza, ancak, sürekli sızıyor. Şiirin, bulduğu her boşluğu doldurma gibi bir özelliği var. Daha çok da ruhumuzdaki boşlukları” dedikten sonra şöyle devam etti: “İlk gençlik yıllarımdayken sanki şiir geldi beni buldu. Kendime bir benlik oluşturma çabasındayken, elimden tutan yegâne şey şiirdi. Sonra hiç kopmadık.”

    Başlangıçlarda, üstünden ne kadar zaman geçerse geçsin, büyüsünü koruyan, karanlık kalan bir taraf her zaman vardır. Şairlerin yayımlanan ilk şiirlerinden duydukları heyecan önemlidir. Ama ilk kitabın sarhoşluğu hiçbir şeye değişilmez. Altay Öktem’in ilk kitabı “Eski Bir Çocuk”tan kitaba adını veren şiirden bir bölüm aktaralım:

    sigara paketine yazılmış birkaç dize:
    mürekkebi dağılmış bir mavi imge: ıssızlık
    köhne evleri olan
    bakkal dükkânı, elektrik direkleri
    kedileri ve yıldızlı bir gökyüzü
    bolca hüznü, ayrılığı, özlemi bolca
    ve sessiz ölümleri olan
    bir sokak arasının kuytularında
    açan bir çiçektir olsa olsa

    Öktem’in ilk kitabı, iki bölümden oluşuyor. Aslında iki bölüm, iki ayrı kitap gibi de okunabilir. Kitaba adını veren ve yukarıda bir betiğini paylaştığımız şiir form olarak Edip Cansever’in “Tragedyalar”ını, dolayısıyla Antik Yunan tiyatrosunun tragedya geleneğini çağrıştırıyor. Ama bir kısa film senaryosu gibi de yorumlanabilir. Şiirin içerik olarak matrisini şairin çocukluğu oluşturuyor diyebiliriz. Alt metinde çocukluğa dair, Yunan tragedyalarında olduğu gibi bir ayin ve kurban töreninin yer aldığı da ifade edilebilir. Kısaca tragedyanın etimolojisinin ayin ve kurban törenine dayandığını da ifade edelim. Şairin bu tragedya biçimini daha sonraki şiirlerinde de zaman zaman kullandığını kaydedelim.

    NEŞELİ YAS, DALGACI ÇİLECİLİK…

    Altay Öktem’e ikinci sorumuz, geçen süreçte şiirde ne ya da neler yapmak istedin, hedefine ulaşabildin mi? Yoksa ufuk gibi şiirdeki hedef de yaklaştıkça uzaklaşıyor mu, oldu. Öktem’in yanıtı şöyle: “Şiirle olan ilişkide tek hedefim, aramızdaki bağın hiç kopmaması, sürekli güçlenmesiydi. Bunu, en azından şu ana dek başardım. Şiirde ufuk çizgisi yok, ulaşılacak bir yer yok. Şiir sürekli bir çıraklık hali. Tam ustalaştığını düşündüğün anda, başka bir şiire geçiyorsun ve geçtiğin yerin çırağı oluyorsun. Aksi gibi, zamanla bu sonsuz döngüden zevk almaya da başlıyorsun. Şiir, zihninin bir köşesine kendi çilehaneni kurmak gibi bir şey. Bile isteye, güle oynaya çile çekme hali.” Öktem’in yanıtında da işaret edildiği üzere şiire, yazıya adanmış, ama bu adanmayı abartarak abanmaya vardırmamış olmak önemli. Hele bile isteye, güle oynaya çile çekmek, yani yazmanın bir tür neşeli çilecilik halini alması… Mizah yoksa, humor yoksa, ironi yoksa başka nasıl korunabilir başka bir dünya, daha iyi bir hayat umudu… Altay Öktem’in şiirlerinde mizah, bilhassa ironi adeta bir yapı taşı gibidir. İnce alay hem kendine yönelik, hem çevresine karşı her daim dilin değirmenine su taşır… Ancak Öktem’in şiirlerde ironinin bazen daha belirgin olurken bazen daha derinlere çekildiği gözlemlerin.

    Şu dizeler de daha önce bir bölümünü paylaştığımız aynı şiirden:

    uğruna kartlar bastırdığımız güvercinler
    açıkça sıçıyordu boşalttığımız meydanlara
    bir de pişman olanlar vardı, çağın rekoruydu bu çubukla sınıf atlamada

    ŞİİR YAZMAK, ŞİİRİ DÜŞÜNMEK…

    Modern Türkçe şiirin birkaç isim dışında eleştirmeni yine şairler olmuştur. Şairlerin aynı zamanda şiir düşünürleri olmasında şaşılacak bir yan yok. Şaşırtıcı olan şiir düşünürü şair sayının azlığı… Bilhassa günümüzde. Her şair aynı zamanda bir şiir düşünürü olmalı mı? Behçet Necatigil’in tarif ettiği “şiir burçları” vardır. Üç tanedir. O burçların üçüncüsüne şair, ancak şiir düşünürü olmak için çalışırsa ulaşabiliyor. Birçok şairin, hatta popülerleşmiş birçok şairin, zaman içinde akışını kaybetmesi, kuruyan çaylar gibi şiirsiz kalması biraz da şiir üzerine düşünmek için emek harcamamasındandır denilebilir.

    Altay Öktem’e bir sonraki sorumuzu bu çerçevede düşünerek yönelttik. Dedik ki şiir üzerine de düşünüyor ve yazıyorsun. Şiir üzerine düşünen ve yazan şairlerin sayısında sanki eski zamanlara göre bir azalma söz konusu. Şairlerin sayısı artarken şiir üzerine düşünenlerin sayısının azalmasını nasıl değerlendiriyorsun? Şairin yanıtı, kırk yıllık deneyimini de içeriyor, dahası şiir için satır aralarında önemli mesajlar içeriyor: “Şiir üzerine yazmanın, öncelikle kendi şiirinin meselesi üzerinde düşünmek ve filizlendiği toprağı tanımakla ilgili olduğunu düşünüyorum. Bunu yaparken başka şiirlerin meselesini de çözüyorsun ve geçmişle bağını kuruyorsun. Şiire daha bütünsel bir yerden bakınca, ister istemez şiir üzerine de yazmaya başlıyorsun.”

    Öktem’in “Tenimden akan deniz Deniz Durukan”a ithafıyla başlayan toplu şiirlerde üçüncü kitabı olarak yer alan “Milattan Önce” başlıklı ilk şiirinden bir betik okuyarak devam edelim:

    yılını şaşırmış bir yalvaç koşardı hayata
    bir köylü biçiminde yürürdü zaman tarlaların içinde başaklar sallanırdı sarı
    atayakları, dörtduvar, güneşaltı, kerpiçlerde ısı iç içeydi yani zaman ve zamandışı

    NÂZIM HİKMET’İN AÇTIĞI YOL

    Modern Türkçe şiirin kırk yılını üreterek geçirmiş şairi bulmuşken kısaca cumhuriyet dönemi şiiri de diyebileceğimiz yüzyıllık dönemin geleneğine, deneyimine, birikimine ilişkin düşüncelerini, değerlendirmelerini de sorduk. Kolayca özetlenecek gibi değil aslında. Ama satır başlarıyla da olsa bir değerlendirme yapması için sözü şaire bıraktık: “Hayli kapsamlı bir konu. Yine de birkaç şey söyleyeyim. Modern Türkçe şiirin başlangıcı, özellikle kurucusu olan Fransız şairlerini iyi özümseyip şiirimizde bir kırılma yaratmış olan isim Tevfik Fikret’tir. Ancak asıl kırılma noktası elbette ki Nâzım Hikmet. Nâzım’ın modernist avangart şiiri dilimize kazandırmasını ve siyasal avangartla birleştirmesini şiirde bir devrim olarak nitelendirebiliriz.

    Garip şairleri, Nâzım’ın açtığı yoldan gidip siyasi olmayan avangart bir şiir yazmışlar, ancak söyleyeceklerini söyledikten sonra, hacminin genişlemesi mümkün olmayan bu anlayıştan uzaklaşıp farklı şiir anlayışlarına yönelmişler. Nâzım dildeki bu dönüşümü gerçekleştirmeseydi, sanırım İkinciyeni de bugünkü haliyle var olamazdı. Bu arada, çok güçlü örnekleri olmasa da Cumhuriyet döneminde yazan Ermeni şairleri, örneğin Garbis Cancikyan’ı önemsiyorum. Yüz yıllık şiir birikiminden bahsederken, Türkçe yazan Kürt şairlere de ayrı ve geniş bir parantez açmak gerek. Şiirimizde kırılmalar yaratan, yeni kanallar açan çok sayıda Kürt şair var ki bu ayrıca ele alınması gereken geniş bir konu.”

    ŞİİR DEĞİŞİYOR, DÖNÜŞÜYOR

    Konuşan şairi konuşturmak gerekir. Bu düşünceyle; günümüze dönelim diye başladık bir sonraki sorumuza ve şiir nereden geliyor, nereye gidiyor mu yoksa biraz da gülümsetme maksadıyla doğrudan, ne olacak bu şiirin hali diye mi sorsak dedik ve ekledik: Öyle de sorsak, böyle de sorsak; yani sorunun her iki biçiminde de mesele aynı. Şiirde bugünkü durum nedir? Öktem’in sorumuza karşılığı, “Ne olacak şiirin bu hali sızlanması, sanırım şiir tarihimizin her döneminde var. Hayatın ve dilin değişimini, dönüşümünü yakalayamayan kuşakların, geçmişe duydukları özlemleri arttıkça daha da güçlenen bir sızlanma hali bu. Oysa şiir de her şey gibi değişiyor, dönüşüyor ve biz beğensek de beğenmesek de farklı yönlere doğru evriliyor” oldu.

    Seksenlerin genç şairi doksanlara kitapla başlar. Bu dönemi “Her Şey: Oda Kırbaç Ayna” ile de kapatır. Arada yayımlanan üç kitap daha vardır. Onu doksanların şairi olarak düşünmemizin nedenlerinin başında da bu olgu vardır. Doksanlı yıllarda beş şiir kitabı yayımlanan şairin, iki binli yıllarda ise üç şiir kitabının çıkması bir ölçüt oluşturabilir.

    Arada, on yıllık kesitlerden söz etmemizin aslında, şairin şiir serüvenine değinirken maksadımız sözü kolaylaştırmak. Toplu şiirlerin beşinci kitabı olan “Her Şey: Oda Kırbaç Ayna”da yer alan “Oyun” başlıklı şiirden bir bölüm okuyarak devam edelim:

    kum saati dördü gösteriyordu ve kum yoktu içinde
    şimdi ben hangi taşı oynasam başka bir vezir
    çıkıyor karşıma bazen kırbaç, bazen bir sehpa
    bir duvar, ansızın başlayan kar biçiminde
    alıp götürüyor beni kendimin olmayan tıknaz mevsimlere
    onlar ölü, diyorum. bayağı yüksek sesle söylüyorum bunu

    ŞİİR OYUN

    Öktem’in şiirinde arayış vardır, ama kopuşa varan sıçrayışlar söz konusu değildir. Bunun büyük ölçüde nedeni, Altay Öktem’in de şiire hazırlanmış, şiiri hazır olarak başlayanlardan olması. Şiiri hazır olmak; kervanı yolda dizenlerden değildir anlamında… Bu arada şiire hazır başlamayı olumlarken kervanı yolda dizmeyi olumsuzladığımız sanılmamalı. Her iki durumda olumlu ve olumsuz olan yönler bulunur.

    Şiirde değişik söz ve dil oyunları her zaman vardır. Altay Öktem’in de şiir yazmaya başladığı yıllarda bu biçime yönelenlerin sayısı sanki biraz daha artmış gibidir. Öktem, dil ya da söz oyunlarını şiirine öğe olarak katmak yerine bizzat şiirin kendisini oyunlaştırıyor. Bir başka deyişle: “Şiirli oyunlar” ya da “şiir oyunlar” yazıyor. Şairin bu girişiminin bir boyutu da okura bizzat katılma imkânı sunması.

    Öyle ya kimin ihtiyacı yok ki oyuna, oynamaya… Öktem’in “Gürültülü Rapsodi” başlıklı şiirine de “şiir oyun”un deneysel görsel örneği olarak işaret edilebilir. Tek dizelik şiir şöyle:

    BİZ NASIL BAĞIŞLARIZ ŞİMDİ KENDİMİZİ

    Bu tek dize, kitapta bir önceki “Sessiz Rapsodi” başlıklı şiirin aynı zamanda son dizesi. Ama sonraki sayfada biçimsel formu değiştirilmiş ve görselleştirilmiş olarak çıkıyor okurun karşısına. Öktem’in şiirinde dikkat çeken şiir oyun girişimi için bir ipucu olarak değerlendirilebilir. Bu bağlamda şairin “Üflemeli, Vurmalı Çalgı Çeşitleri ve Muhtelif Çalma Yöntemleri” başlıklı şiiri gibi aslında herhangi bir şiirini örnek göstermek mümkün. Andığımız şiirin üçüncü parçasını alıntılıyoruz:

    en eski soytarı benim soğuk sarayda
    tabutunu zorlayan ölü hovarda
    fırtınalı havalarda mezarları kokladım
    sırt üstü uzandım ekşi bir tümörle
    aynı hızda çürüyen kadınlar arasına

    ölüler de sevişir büyük bir tangırtıyla

    Şair şaire ve şair şiire baka baka…

    Şair şaire baka baka ve şair şiire baka baka yol alır… Öyle midir? Şaire şöyle sorduk: Şairlerin şairlerle etkileşimine nasıl bakıyorsun? Şairler birbirlerinin üretimine katkıda bulunabilirler mi? Yeni, eski şair kuşakları arasında ilişki, iletişim şiire katkı sağlar mı? Sorunun son cümlesi Öktem’in sözünün eşiği oldu.

    “Elbette sağlar” diyerek başladı ve devam etti:

    “Ancak yüz yüze iletişim kanalları gittikçe azalıyor. Bize düşen, bunu gerçekleşebileceği alanlar yaratılmasına katkıda bulunmak. Deneyimin aktarılması ve yeni bakış açıları geliştirilebilmesi açısından bu etkileşim önemli ancak, eski ve yeni kuşaklar arasındaki en sağlıklı ve olmazsa olmaz iletişim biçimi, şiir aracılığıyla kurulur. Aslolan şairlerle değil, onların şiirleriyle kurulan bağdır.”

    Poetika olarak duygu ve düşüncelerin mizah aracılığıyla oyunlaştırılarak dışa vurumunu benimseyen şairin bu tavrı, toplu şiirlerin içinde yer alan ellinci yaş kitabı “Fazla Elli”de de değişmez. Burada da şairin neşeli yası, dalgacı çileciliği yansımıştır şiirlere. Yapacağımız son şiir alıntısı “Altay, Çek Git Başımdan” başlıklı şiirden:

    sadece velvele
    sadece vesvese
    çek git başımdan, çek git bedenimden, çek git benden
    çek git altay
    git sadece

    ŞİİR OKUMAK İÇİN ZAMAN AYIRMAYA DEĞER

    Okurun ilgisine ve bilgisine sunuyoruz: Bu yaz, şiir okumak için zaman ayırmaya değer yapıtlar yayımlandı ve yayımlanmaya devam ediyor. “Kuşlarım Üşüyor” da okuyanların yeniden okumaktan pişman olmayacağı, okumayanların elinden bırakamayacağı şiir kitaplarından…

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Görsel şiir, performans, parlak düşünce ağı

    Görsel şiir, performans, parlak düşünce ağı



    İlker Cihan BİNER


    Şair ve performans sanatçısı Ekin Metin Sözüpek ile Orlando Art’tan çıkan ikinci şiir kitabı “İncinebilirlik”in açtığı yoldan, fikir, şiir ve görselliğin kesişimini konuştuk. Sözüpek’in şairlikten editörlüğe, öykücülükten dublaj sanatına kadar uzanan, pek çok alanda eser verdiği disiplinlerarası macerasını dinlemek için sözü fazla uzatmadan röportaja bağlanalım.

    İncinebilirlik, Ekin Metin Sozüpek, 20 syf., Orlando Art, 2023.

    “İncinebilirlik” adlı şiir kitabının baskısı tükendi. Kaleme aldığın eserin önce satması ve sonra bulunamaması senin için ne ifade ediyor?

    Eserin formu, fiziki serüveni, okurla ilişkilenme ve temas etme biçimi de şiire içkin geliyor bana. Burada da yayıncılığın anlaşılabilir dogmalarıyla karşılaşıyoruz. Berbat kurgulanmış maddi gerçeklik şiirin haptik algı çizgisini bu alanda devam ettirebilmesine imkan tanımıyor. Bir nesne olarak tasarımının her kolu; renk, boyut, font, adet, kağıt türü vb. birçok değişken yaratıcı boyutta oyun sahası olabilir ancak bunu yapmaya sadece dağıtım ağı kaçağı gerilla yayıncılar cüret edebiliyor.

    “İncinebilirlik”’in evrenini ve yayın sürecini düşündüğümde, Orlando Art’ın yayıncılık ufkuyla şanslı bir bağdaşım gördüm ve buradan akmasına sevindim. Şiire verdiğim kasti ara, geri çekilme, dışa çıkma, nekahat döneminde 4 sene sadece şiir dilimi parçalayacak antrenmanlar ve farklı yazı türlerinde gezintiler yapmıştım. Bu süreç sonunda; 3 yıl boyunca her yılın eylül ayında tesadüfi şekilde sadece tek bir şiir (toplamda 3 adet uzun şiir) yazdığımı, bu yazılanların içsel süreçlere ziyaret minvalinde olup dönemeçler oluşturduğunu, aralarında bir tema bağı bulunduğunu Orlando’nun teklifi sonrası gözlemleyebildim. Üçüncü ve son şiiri yazdığımda bunun bir şeylerin başlangıcı olacak bir bitiş şiiri olduğunu biliyordum ve kendi incinebilirliğimle yüzleştiğim bir dönemin konsept ve minör bir eseri olarak kendisine yaraşır bir forma giymesini ya da susmasını arzuluyordum.

    Gerek tüm bu süreç gerekse dosyanın Orlando’nun talep ettiği ve tasarladığı formata sayfa sayısı olarak bile kusursuz oturması, beni hayatın gizil matematiğine daha gür bir kuvvette inandırdı. Kağan Kahveci bunu müthiş bir icatla “uğurun mantığı” olarak tanımlıyor. (1) Öyleyse eser şimdi fiziksel serüveninde bu mantığa layık bir hareket yöntemi benimsemeli. O tam da böyle bir kitap olmalıydı; beyaz, süssüz, küçük, ince, zarifçe tasarlanmış, ufak fontlu, üstünde belki sadece bir soyut lekenin bulunduğu ve dağıtım ağı dışından, daha farklı bir seçilmiş, kısıtlı okur kitlesine, tek tek numaralandırılarak, özel bir tasarımla ve bandrol giymeden ulaştırılmalıydı. Bu şiirlerin sadece onu edinecek 100 kişiyle özel, yoğun bir bağ kurmasını; kopya bir materyal gibi değil, ortak incinebilirlik yazgımıza bakabileceğimiz bir pencere gibi algılanmasını diledim. Kitap baskı ve satış ritüellerinin dışına çıktığınızda, sayıyı kısıtlı ve nüshaları ayrı olarak işaretlendirilmiş tuttuğunuzda, metnin sınırsız çoğaltımının getirdiği buruk sıradanlaşmaya ve çağın çarpık tüketim alışkanlığına da minik bir nanik çekebilmiş oluyorsunuz. Ulaştığında doğru kişilere ulaşması ve şimdi bulunamaması bu bağlamda hoşuma gidiyor.

    Geçip gidicilik, daimi değişim ve yitim de incinebilirliğimizin temel bir ayağı ve bu durumları en çok şiir kabul ediyor gibi. Hiçbir şeye tutunmamalı, o vardı ve şimdi yok: Yola bakmalı. Böylece, ilişkilenmemize bedeni, duyguları, teması, sohbeti dahil edebilmiş olduk elimizden geldiğince. Birbirini içinden tanıyan ve yaralarını paylaşan azınlık bir komiteyle, biricik bir deneyime düşebilmeye…

    Editörlük ve düz yazı deneyimin de var. Bu süreçten bahseder misin?

    Sözünü ettiğim nekahat dönemimle pandeminin dayattığı atmosfer selamlaştı. Uyumlanarak kapanır ve bir tür iç araştırma yürütürken diğer yandan da şiirin dışından dolanıp mevziilerimi genişletme arzumu tatmin edebileceğim; yabancı bir bakış giyip edinilmemiş pozisyonlardan köke bakış atabileceğim, ataletten uzak dinamik bir sürecin de yollarını arıyordum. Bu esnada maddi zorluklar da mesleki açıdan yayıncılık alanına doğru itiyordu beni ancak kariyerimin bu yönde sürmesinin getireceği profesyonel bakışın götürebileceklerinden korktum. Örnek olarak; dublaj kariyerine başlarken ses kullanımımı biricikleştirebileceğini düşünüyordum ancak belirli bir zamanda bırakmak da beni karikatür bir sesten koruyacaktı sanki. Tam o esnada önüme freelance fırsatlar çıkınca bunun bal almak isteyeceğim bir çiçek olduğunu düşünerek daldım bu alana. Editörlük sürecinin bağımsız ve çeperden yürüdüğü sürece, edebiyatın mutfağına, iş sahasına girmek, kitap üretiminin zanaat yönüne eğilip türlü maddesel dinamikleri gözetmek; dramaturji yapıp bağlam oturtmak, dengeyi taramak, derleyip toplamak, ele’ştirip yordamlamak, usulünce yontmak ve dışında gerekli insani ilişkileri yönetmek gibi anlamlarda bana çok şey katacağını bildim.

    7.png

    Mimar Sinan GSÜ Sosyoloji’den tanıdığım, disiplinlerarası utkumuzun ve çalışma disiplin ve yöntemlerimizin birbiriyle çok uyumlu olduğu dostum Ozan Eren; bana ve diğer dört güzel yazar dostuma editörlüğü bulaştırdı. “Karşı Salgın” başlıklı bu kitabın içinde bulunduğumuz kırılma döneminin doğurduğu buhranı, eyleme teşvik eden kıvılcımlara dönüştürmek; ataletten silkinip birlikte kuvvet bulmak arzusuyla hareket eden bulaşıcı matematiği hepimizi cezbetmişti ve biz de bu virüsü disiplinlerarası işler gören yirmidokuz sanatçıya bulaştırdık. Kolektif kitap denince ilk etapta aklımıza gelen, bir kavram etrafında örgütlenen kurgu dışı metinler ya da bir tür – tema etrafında örgütlenen kurgu metinler tasarısından farklı olarak; kendi aczimize de açılacak “duygu”ları merkeze alan ve ifadesinde farklı sanat dillerinin yorum gücünü kullanan projeler üretmenin önemli olduğunu düşündük. Bir nevi çağını etinde duyumsayan sanatçılarla dönemimizin “duygu antolojilerini” oluşturmak gibi değerlendirdik bu girişimleri ve sonrasında da yine Ozan Eren ve İbrahim Karaoğlu’yla birlikte “Başkalaştıran Karşılaşmalar” projemizde aynı niyeti sürdürdük. Stillerin, yaşın, cinsel yönelimlerin, tecrübe derecelerinin, sanat türlerinin dengeli bir kimyayla içiçe geçtiği; farklı ruhlarda sanatçıların birbirleriyle çarpışmayı denediği ve çağın çok yönlülüğünün altını çizdiğimiz işler oldu bu son eser de, ilkine yakınsayarak. Benim için editörlük bir ayağıyla da hayatta kalışa daraltılmış bir yaşantıyı ve temassızlığı dayatan bir dönemde bu türden yaratıcı ilişki ağlarını çoğaltmak anlamına geldi.

    Bu sürece paralel olarak bu şiirdışı dönemde uzun düzyazı (roman?) antrenmanları da yapıyordum. Romanın mimarisini tek seferde ayakta tutabilecek teknik beceriden henüz yoksun olduğumu anladığımda uzun öykü fikrine yöneldim. O yüzden yazar olarak da davetli olduğum bu iki kitaba “Kapan Tırnağı” ve “Suratından Toz Kaldıran Tokat” öykülerimle katılmış oldum. Birçok kuvvetli öykücüyle birlikte yola çıkacak olmak hem ilham alma hem de ehliyet baskısı anlamında benim için itici bir güç teşkil etti.

    Şiirde gerekliliğini öne sürdüğüm ve otantik olabilmesini önemli gördüğüm biçimsel uğraşları düzyazı yolculuğumda da sürdürüyorum. Her bir öykünün benden kendine özgü bir form talep ettiğini duyumsuyorum ve kendimi bu tuhaf bir keyif de sunan form icat kaygısına bırakıyorum. Örneğin; Kapan Tırnağı’nda karakter-anlatıcının ateşi yükseldikçe yazı da parçalanıp şiirselleşiyordu. Son öykümde aşırı tansiyonlu bir daimi hareket sürecini betimlerken noktalama işaretlerini aradan çektim ancak devreye girdikleri her an da, tekil varoluşlarıyla hikayenin büyük kırılımlarını belirleyebilir güçte olmalarını diledim.

    Düzyazıda devam etme konusunda çok istekliyim. Yırtıklardan, tokatlardan bolca söz ettim ancak sanatın etki gücünü sadece bu yönde işletebileceği yönündeki dar fikirden usandım. Düz yazıda daha ferah bir imkanını bulduğum; dokunan, doğrudan bağlar kuran, biraz da sakin ve toplu, daha yüksek şefkat tonlu, belki apaçık bir şeyin peşindeyim.

    5-1.webp
    “Artık:Pop up disiplinlerarası şiir” – afiş

    Karşı Sanat’taki “Artık: Pop up disiplinlerarası şiir” adlı performansını konuşalım istiyorum. Başkalarıyla beraber yaptığın ortak bir çalışma. Emre Varışlı, Suhan Lalettayin, Behiç Karataş var. Nasıl bir araya geldiniz?

    Emre ile 15 yıldır hikayemizin habersizce ama ritmik olarak kesişmesi aramızdakini ruh örtüşmesinin delili değil de nedir? Özellikle performans alanında uzun yıllar yürüttüğümüz uğraşlardan edindiğimiz deneyim bize; bu alandaki algıların oldukça kısır kaldığını, bilgi sahasında büyük noksanlıklar barındığını ve hatalı kanaatlerin kol gezdiğini, şiirin alternatif kanallardaki varoluşlarıyla ilgili şiir erkinin sakil tahakkümünün sürdüğünü gösterdi. Ve buna karşı bizim de yanıp söner manifestolarımız ve kendisini konuşan işlerimiz haricinde tumturaklı bir söylem üretimine girmediğimizi fark etmiştik.

    Aynı dertten bezgin olan ve şiir sahasını dört koldan genişletme yönünde onulmaz aksiyonları olan Suhan’la da sık sık karşılaşır, ortak işlere girişir haldeydik. Öncelikle bu rastlaşmanın çok şanslı ve aramızdaki kimyanın nadir olduğunu algıladık; ardından bu bizi ortak, güçlü ve değişik bir şey doğurmaya itti (artık). Suhan şiirin multidisipliner sahasında söylem üretme konusunda bizi dürttü ve bağlamı da dürdü. Ancak kelimelerin arkasında poz kesmek istemiyorduk; hayret ve meraka dayalı, deneyimsel, çıplak, çiğ, hafif doğaçlama, sıcak bir söyleşiyi hedefliyorduk. Bu sebeple söyleşi öncesi mini bir performansla izleyicinin duyargalarını uyarmak istedik. (Daha öncesinde de sergi süreciyle başarmış olduk bunu.)

    4-1-001.jpg
    Soldan Sağa: Emre Varışlı, Suhan Lalettayin, Ekin Metin Sözüpek (Fotoğraf: Özcan Yaman)

    İzleyicinin doğrudan gördüğü üzerine harekete geçmiş ilksel düşünceleri bizimle paylaşmaları; bizim de bağlamımız belli olsa dahi yanıtları tam da o an içinde canlı, birliktelikte ve kusurlu olarak üretiyor olmamız değerliydi. Performans esnasında doğaçlama kabiliyetine ve şairleri iyi anlayarak işler üzerine detaylıca çalışma yetisine güvendiğimiz Behiç Karataş’tan eşliğini rica ettik.

    Ezgi Bakçay’a ve Sena Tunal’a bu fikirlerimizi anlattığımızda, önerdikleri günlerden 29 Şubat (the artık gün) epey yükseltti bizi. Üstelik o gün doğan boşlukta görsel-deneysel işlerimizin, kolaj video art vb. multidisipliner girişimlerimizin geniş bir sergisini düzebileceğimizi söylediklerinde topyekun bir kalkışma için kolları sıvarken bulduk kendimizi. Harry Potter’da sadece büyücülerin görebildiği ya da açabildiği mekanlar vardı ya; zamanlama sisteminin bug’ı artık gün bir karadelik gibi açıverince kendini, şiirin şanına yaraşır şekilde bu delikten dalmak istedik. Happening ruhundan ilhamla o gün açılıverecek ve belki bir daha gözlemlenemeyecek türden kırılgan, parlayıp yiten, pop up bir muziplik; şiirin ele avuca gelmezliğini, zapt edilemezliğini anıştırıyordu. “Artık” kelime olarak bir yandan bir usanmışlığı, ağzının ucuna kadar gelmiş olmazsa olmayacak sözü, bir atiklik ve atılımı, değişimde ısrarcı bir isyanı ve cüreti çağrıştırırken; bir yandan da ötelenmişi, süs ve atık olarak görüneni, taşmışı, düşmüşü, sapmışı, erk alanından atılmışı vurguluyordu. Öte yandan güzel bir ses yığını ve artistik bir tınıydı.

    3-1.jpg
    Ekin Metin Sözüpek’in Karşı Sanat’taki performansı (Fotoğraf: Volkan Yalçın)

    Bir manifesto da yazdık, bastık, dağıttık, okuduk, fırlattık. Geleneksel hece dize dörtlük sistemlerinden fırlayıp onu dönüştüren, olabildiğine basit ve oyuncul, kıvrak şen ve pür bir sesle çınlamasını istedik. Emre kolajladı afişi, Suhan yazıladı ve tasarladı, ben metne giriştim ve atomize bireyler olarak asla erişemeyeceğimiz üretim olanaklarına eriştik. Kolektif dayanışmacı bir sürece ne kadar ihtiyacımız olduğunu keşfettik, egolardan mümkünce azade birbirimize karışırken zihnin beynin ötesindeki ilişkisel kıvrımlarında dolaştık (mı?). Bunu yaparken de deneysel – görsel – somut şiir / performans – ses şiiri / videoart – foto-şiir gibi alanlarda uzun yıllardır ülkemizde gösterilmiş direngen çabaları onurlandırmayı, onlara eklemlenip naçizane ayrık sözü çoğaltmayı önemsedik.

    Gelecek projelerin var mı? Şiir, performansla ilişkili neler yapacaksın?

    Söz ettiğim süreçlerde yeterince güç topladığımı ve artık bir dönemin sonunun geldiğini hissediyorum. Ama önce birkaç minör adım daha atacağım. Yine editör – öykücü olarak yer alacağım ikinci toplu projemiz “Başkalaştıran Karşılaşmalar”ın yayınlanmasını bekliyoruz. “Gaipliğe” başlıklı tek başına kitap dosyası teşkil eden yoğunluktaki uzun öykümün de mümkünse art-book formatında yayın sürecini bekliyorum. Ardından onu birtakım ortaklıklarla sahneye taşımayı deneyeceğim. Yine öykü ve denemeler ile yer aldığım iki adet toplu kitap projesi var, yakında yayınlanmasını öngördüğümüz. Tüm bu kolektif deneyimler ve yayınların arasına girecek diğer dallardaki çalışmaların ardından, elimde şiir ya da roman türünde olacak majör dosyama odaklanmak için yeterli malzeme olacağını öngörüyorum.

    Bir yandan başka hiçbir yerde yayınlanmayacak ve müzik ortaklıkları için özel olarak ürettiğim şiirlerden oluşan “Kağıtdışı Antoloji”me; “!Avam Karnaval” ve “Patika”nın ardından üçüncü bir işle ek yapacağım. Kağıt içi bazı eski işlerin müzikal ortaklıklarla kayıtlarını alıp bu antolojiyi genişletebilirim. Çeviri şiir ve yurtdışı performans imkanlarında gelişmeler var, burayı da zorlayabilsem ne güzel olur. Yıl içinde muhtemelen birden fazla sürpriz performans yapıp daha önce sahnede denemediğim sulara yüzebilecek miyim bakacak ve yeni kitaba kapanacağım görünüşe göre. Tüm bu karmaşanın ardında gizlenen asli arzum da ölmüş değil. Hala, hırpalansa da inatçı bir umutla müzik kariyerimi sürdürmeyi hedefliyorum.

    1)Kağan Kahveci’nin k24’teki metni: https://t24.com.tr/k24/yazi/mallarme-meillassoux-ugurlu-bir-rastlanti,3137

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Yiten bir yıldızın ardından: Süreyya Berfe

    Yiten bir yıldızın ardından: Süreyya Berfe


    Abdullah EZİK


    “İşte yaralı insanların fotoğrafları

    İşte yangından çıkarılan çocuk cesetleri

    Bu, savaşmış bir atlının sakat kalan ayağı

    Bu kesik kol, önemsiz bir iş kazası”

    Süreyya Berfe, 1960’lardan bugünlere uzanan çizgide Türk şiirinin kendine özgü bir yer edinmiş, varlığı ile, sözü ve eserleriyle farklı bir çizgi benimsemiş şairlerinden biri. 9 Ocak 2024 itibariyle aramızdan ayrılan Berfe, ardında bıraktıkları, sözü ve sanatıyla değerini her zaman koruyacak bir isim.

    Bir şairi şiiriyle, onu var eden dizelerle yâd etmek gerek. İlk şiirlerini 1960’larda yayımlayan, o günlerden bugünlere dur durak bilmeden yazmaya, üretmeye, sözünü sakınmadan dile getirmeye devam eden Süreyya Berfe, bugün nihayetinde ulaştığı yerde kendisine özel bir yer edindi. İlk şiirini 1962 yılında Yön dergisinde yayımlayan Berfe, her zaman kendisini ve sözünü yenileyerek mücadelesine devam eden bir şair olarak ön plana çıktı.

    Hayatını büyük oranda şiirleri ve dostlukları üzerine kuran, onun üzerinden tanımlayan ve geliştiren bir şair olarak Süreyya Berfe, Cemal Süreya, Tomris Uyar, İsmet Özel, Ataol Behramoğlu, Refik Durbaş, Özkan Mert, Ali Özgentürk gibi birçok isim ile beraber hareket etmiş; söz konusu tüm bu isimlerle yolu kimi zaman doğrudan kimi zaman dolaylı yoldan kesişmiştir. Geçmişten bugüne uzanan çizgide nihayetinde şiir bağlamında bir kanon inşa eden tüm bu şairler, günümüz Türk şiirinin yakın dönem usta isimleri olarak da anılabilir. Dolayısıyla kendisi kadar yakın çevresi de, birlikte hareket ettiği şair, yazar ve entelektüeller de Süreyya Berfe için önemli bir yerde durmaktadır.

    60 yılı aşkın bir süre şiir yazmayı sürdüren Süreyya Berfe, hayatının hemen her döneminde farklı bir yoldan gitmiş, ortak duyarlılıklarını korumakla birlikte gerek biçim gerekse içerik olarak şiirinde hemen yeni bir arayışın izini sürmüştür. Bu anlamda her bir kitabında farklı bir yoldan giden Berfe, nihayetinde ortaya hakkında çok şey söylenebilecek özel bir şiir dünyası var etmiştir.

    İlk dönem şiirlerinde dönemin ruhuna uygun bir şekilde imgeler üzerinde duran, dil ve içeriği itibariyle daha soyut bir anlayışın izinden giden Süreyya Berfe için şiir, imgeler üzerinden hayata dair açılımların söz konusu olduğu geniş bir hattır. Bu hat odağında hayatın nasıl alımlanabileceği, kişinin dünyadaki yeri ve anlamı, imgeci ve soyut bir tavır ile araştırılır. Özellikle Gün Ola’da bu anlayışın peşinden giden Berfe, daha sonra hem şiirinde hem de dilinde daha farklı bir arayışın izini sürecektir. Bu, onun hemen hızla şiirini de kendisini de yenileyebileceğini gösteren, Berfe’nin yenilikçi ruhuna ışık tutan bir mesele olarak değerlendirilebilir.

    Savrulan ile başlayan ve Hayat ile Şiir gibi metinlerle devam eden çizgide Süreyya Berfe, yavaş yavaş başka bir akıntı ile hareket etmeye doğru evrilir. Gün Ola’dan farklı olarak bu kez kendisini imgelerden arınmış, hayatı tüm çıplaklığıyla kuşatır bir hâlde bulan şair, toplum ile yakınlaşma yoluna girer. Her metin, şiir, yazı nihayetinde bir amaca hizmet eder veya amacın kendisi olur. Berfe de bu noktada toplum ile kendisi arasında birtakım bağıntılar kurar ve bunu şiirlerinde açıkça duyurur. Okurun karşısında yeni bir şair ve yeni bir şiir söz konusudur.

    Şiir ile hayat, birbirleriyle kesiştiği alanlarda Berfe için değer taşır. Süreyya Berfe’nin şiiri hayattan, hayatı şiirden bağımsız değildir. Bu meselenin izleri Sen, Basmasın, Şiir Çalışmaları, Ruhumun gibi kitaplar üzerinden uzun yıllar devam eder. Şiirini sürekli olarak yenilemekten ve her bir kitabında farklı bir yoldan gitmekten geri durmayan şair, bunu aynı zamanda bir meydan okuma olarak görür. Hayat tekrarlar üzerine kurulu değildir, sürekli yeni bir gelişme, yeni bir olaylar silsilesi söz konusudur. O hâlde şiir de sürekli yenilenmesi gereken ve hayata ortaklık eden bir araç olmalıdır. Berfe, işte özellikle 1980 sonrası şiirinde bu anlayışın peşinden gider. Artık her bir kitabını farklı bir eksen genişleten/geliştiren bir şair ile karşı karşıyadır okur.

    1980, şüphesiz Türkiye için olduğu kadar entelektüeller, bireyler, kişiler için de farklı bir yıl olarak değerlendirilebilir. Darbenin hemen ardından yaşananlar, ülkenin içerisinde bulunduğu durum, toplumun ve bireyin aldığı konum zamanla birçok şeyi etkilemiş, beraberinde büyük bir yıkım da getirmiştir. 1980 sonrası şiirinde hayata dair daha içten bir bakış geliştiren ve bütün yaşam tecrübesini şiirinde işlemeye başlayan Berfe de artık kişisel yaşantısını metinlerine taşıma yolundan gider. Dile getirdiği onca zorlu tecrübeye rağmen yalın bir dil ile şiirini farklı bir noktaya taşıyan şair, bu yaklaşımını ilerleyen yıllarda da sürdürür.

    “Olduğum yerden başlasam yaşamağa; / olduğumu sandığım yerden.” (“Şiir Çalışmaları”), “Serin bir su alnının kokusu / Bu çok sıcak şehirde / birdenbire önüne çıkan / yenileyen dirilten / serin bir su” (“Uçurum, Su, Kırlangıç”), “Öldürmüşler babamı / yangın yılında” (“Yangın Yılı”), “Davullar zurnalar arasındaki şaşkın güveyi / Yürümek isterim son yolunu / Uyumak son geceni / Görmek isterim düşünü / Erginliğinde tanıdığın hayvanlarla boğuşmanı” (“Yeni Güveyi”) dizeleri sürekli kendini yenileyen bir şairin, hayatı boyunca sürdürdüğü yeni bir arayışın, yeni bir dil ve anlatı düzenin peşinden giden bir şairin zihinlere kazılı cümleleridir bugün için. Berfe de şiiri de bu düzlem üzerine yaşamaya, var olmaya devam edecektir şüphesiz.

    1943 doğumlu Süreyya Berfe, şiiriyle bütün bir hayatını kuşatmış, kendisini şiiri ile ifade etmiş şairlerden biri olarak edebiyat tarihlerinde yerini aldı. Onun bugün için var ettiği ve kendisinden sıkça söz ettiren şiiri aşkla, geçmişle, bugünle, hesaplaşmalarla, hayatın iniş çıkışlarıyla dolu, sonu gelmez, paha biçilmez bir hediye olarak tahayyül edilebilir. 80 yıllık yaşamını hemen her zaman şiirle hak eden Berfe, şüphesiz dizeleriyle var olmaya devam edecektir.

    Ve son söz yine Berfe’den, geçmişe, zamana ve anılara dair:

    “Yanında oturan ben değilim / Zamanla dirilen anılar / Sorular soran ben değilim / Pişman eden merak / Geçmişi kabartan ben değilim / Yeni biten maceralar / Seninle yaşayan ben değilim / Yere düşen yaprak”

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***