Etiket: rum

  • 6-7 Eylül Pogromu’nda kadınlar

    6-7 Eylül Pogromu’nda kadınlar


    Gizem YILMAZ


    6-7 Eylül 1955’te yaşanan pogromun üzerinden 69 yıl geçti. O iki günde yaşananları aktarmak, yüzleşmek için birçok film çekildi, kitaplar yazıldı. Yaşanan vahşet belgesellere konu oldu. Dönem dönem 6-7 Eylül dosyası tekrar açıldı, yaşananlarla yüzleşme sözleri verildi. Ancak katliamlarla dolu Cumhuriyet tarihinin en karanlık olaylarından biri olan 6-7 Eylül Pogromu’nun arkasındakiler asla aydınlatılmadı.

    O iki gün yaşanan vahşetin bilançosunu hepimiz resmi kaynaklardan gördük. Yaşanan vahşeti anlatan, yağmalanan Hristiyan dükkanları, darp edilen, öldürülen insan görüntüleriyle dolu onlarca fotoğraf karesi de tarih belgeleri arasında yerlerini aldı. Ancak tüm bunların dışında kadın bedeni üzerinden fotoğraflanamayacak kadar korkunç kareler de mevcuttu. Sadece Balıklı Hastanesi’nde 60 Hristiyan kadın tedavi görmüştü.

    SES ÇIKARAMAYANLAR

    Bunlar resmiyette geçen rakamlar, peki ya ses çıkaramayan kadınlar?

    Peki ya çocuklar?

    Döneme ait çarpıcı karelerin sahibi Patrikhane fotoğrafçısı Kalumenos’un söylemiyle 200 Rum kadın ve çocuğa tecavüz ve işkence edildi. Farklı kaynaklara baktığımızda cinsel şiddete maruz kalan kadınların sayısının 400’ü bulduğu söyleniyor. Ancak korku ve utançla susan, susmak zorunda bırakılan kadınları düşündüğümüzde bu rakamların bir anlamı kalmıyor.

    Evlerde tecavüze maruz kalan kadınlar sonradan Yunan Konsolosluğu’nu durumdan haberdar etti. Ancak Yunan polisi devreye girdiğinde kadınların çoğu ya susuyor ya da durumu reddediyordu.

    O dönem doktor olan Yorgos Adasoğlu (6-7 Eylül Olayları kitabında Dilek Güven’e anlatısından) susan kadınlarla alakalı Yunan polisiyle arasında geçen diyaloğu aktarıyor; Adasoğlu polise evli olup olmadığını soruyor. Evli olduğuna dair aldığı cevaptan sonra kurulan cümle aslında durumun özeti niteliğinde: 500 kişi senin eşini ya da kızını taciz etse nasıl anlatırdın?

    KADIN BEDENİ ÜZERİNDEKİ MİLLİYETÇİ VE DİNSEL TAHAKKÜM

    Savaşlarda, soykırımlarda, sürgünlerde yaşanan benzer taciz, tecavüz olaylarını salt erkeğin haz alma aracı olarak mağdur kadınların bedenlerine saldırması olarak nitelendirmek mümkün değil. Aslında burada verilen kadın bedeni üzerinden bir iktidar mücadelesi. Erkekleri savaşlarda kadınlara tecavüzü, bedenlerini sokak ortasında teşhir etmesi adeta bir savaş silahı haline dönüştü.

    Hamas tarafından katledilen İsrailli Shani Louk bedeninin kamyonetin arkasında dolaştırıldığı video örgütün sosyal medya propogandasına dönüştü. Look’un bedenine yönelik yapılan saldırıyla çıplak bedeni askerlerce teşhir edilen Ekin Wan’ın bedenine yönelik saldırının da birbirinden hiçbir farkı yok tıpkı 6-7 Eylül pogromunda isimlerini dahi bilmediğimiz tecavüze uğrayan onlarca kadın gibi.

    Erkek devletler, işledikleri suçları karşı tarafın yaptıklarına karşılık sayar ve büyük bir kesimin de zihninde meşrulaştırır. Toplumsal olarak tarihsel bir yüzleşme yaşamamış halklar için de yapılan zulmü meşru görmek hiç de zor olmaz.

    Evet fiilen kadın bedeni yağmalanmaktadır ancak savaşın kadın bedeni üzerindeki vahşi yüzünü düşündüğümüzde, düşmanın asıl hedefi kadınların ait oldukları topluma, inanca, kimliğe saldırmaktır. Erkekler kadın bedeni üzerinde yeri gelir Türklüğünü ispatlar yeri gelir Müslümanlığını. 6-7 Eylül 1955 Pogromu’nda kiliselerde yaşanan tecavüz örnekleri de bu durumun birebir kanıtı niteliğinde, amaç Müslüman Türklüğü kanıtlamak.

    Cumhuriyet tarihindeki katliamlarla toplumsal yüzleşme sağlanmadığı sürece kadın bedeni üzerindeki iktidar mücadelesi de bitmeyecek.

    Kaynak: Artı Gerçek
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • 30 Ağustos neyin zaferi?

    30 Ağustos neyin zaferi?


    Tamer ÇİLİNGİR *


    19 Mayıs 1919’da Samsun’a giden Mustafa Kemal’in öncülüğünde yedi düvele karşı, anti emperyalist bir kurtuluş savaşı verilmişti; işte bu kurtuluş savaşının zaferi ise 30 Ağustos 1922 yılında, Yunan-Türk çatışmasının sonlandığı tarih olarak belirlenmişti. Ve 1935 yılından itibaren 30 Ağustos her yıl Zafer Bayramı olarak kutlanacaktı cumhuriyet tarihi boyunca.

    Yeryüzünde böyle bir millet yoktu ki, toprakları emperyalistler tarafından işgal edilmiş, yöneticileri bu emperyalistlerle iş birliği içindeyken, I. Dünya Savaşı’nda verdiği büyük kayıplara rağmen küllerinden yeniden doğacak büyük fedakarlıklarla vatan topraklarını kurtaracak ve cumhuriyeti kuracaktı. İşte bu yüzden ne mutluydu Türküm demek.

    19 MAYIS 1919

    19 Mayıs 1919’da Samsun’a yanaşan Bandırma gemisinden inen subaylar bir kurtuluş savaşını başlatmak için oradaydılar. Ama bu kurtuluş savaşı emperyalizme karşı bir kurtuluş savaşı değil, başta Pontos olmak üzere Osmanlı’dan geriye kalan topraklardaki Rumlardan kurtuluş savaşı idi.

    Alman efendilerle birlikte girilen I. Dünya Savaşı hüsranla sonuçlanmış, yenilmişlerdi.
    Ama buna rağmen savaş bahane edilerek Osmanlı coğrafyasındaki Ermeni ve Süryanilerin
    büyük bir kısmı katledilmiş ve sürgün edilmişti. Bu arada Rumlar da Küçük Asya ve Trakya’da sürgünlere tabi tutulmuşlardı. 1916’da ise Pontos’ta yine savaş bahane edilerek iç bölgelere sürgünler organize edilmişti.

    Ancak Ermeni ve Süryanilere yönelik sürgün ve katliamlarla soykırım süreci hemen hemen tamamlanırken Rumlar hala sorun olarak önlerindeydi. Pontos’ta Rumlar direniyordu. Rum köylerine yönelik çete saldırıları karşısında bir yandan Metropolitler halkı korumak ve katliamların önüne geçmek için çağrılar ve görüşmeler yapıyorken, halk dağlara sığınmak zorunda kalıyor, partizan örgütlenmeleri kuruyordu.

    Bandırma gemisinden inen subaylar ilk iş olarak Pontos’taki çete reisleri ile görüştüler. Amaç bu coğrafyada Rumlardan geriye tek bir iz bile bırakmamaktı.

    19. yüzyılın son çeyreğinden o güne kadar Jön Türklerin öncülüğünde şekillenen Hristiyan halklardan kurtulma planı artık son aşamasına gelmişti.

    TEK BİR İNGİLİZ VE İTALYAN ASKERİNİN BURNU BİLE KANAMAZ

    Savaşın galibi İngiltere, Fransa ve İtalya açısından savaşın galibi olmalarına rağmen durum pek de iç açıcı değildi. Her şeyden önce bu üç ülkede de yönetim krizi vardı ve halk savaşın ortaya çıkardığı kayıp ve yıkımlardan hoşnut değildi. Bir kapitalist pazar paylaşımı olan bu savaş esnasında dünyanın altıda birinin bu pazar dışına çıkacağı bir gelişme yaşanmıştı.

    1917’de Rusya’da bir sosyalist devrim gerçekleşmişti. Rusya, 1917’de hem savaş dışında kalmış hem de savaş sonrasında Bolşevikler öncülüğünde emperyalist kapitalist cephenin karşısında yeni bir karşı cephe ortaya çıkmıştı. İşte bu durum savaşın galipleri açısından Osmanlı’dan geriye kalan topraklara ilişkin yeni bir bakış açısına ihtiyacı doğurmuştu.

    Sevr’deki düşünceler adım adım değişecek ve Jön Türklerin, geride kalan son Hristiyan halkına; Rumlara yönelik imha ve sürgün politikalarının önü açılacak. Böylece başarılı olup olmamalarına bakarak yeni sürecin şekillenmesi belirlenecekti. Bu arada savaşın galibi İngilizlerin İstanbul’da, İtalyanların Antalya ve çevresinde, Fransızların ise Antep ve Maraş’ta askerlerinin varlığı sembolik olmanın ötesinde değildi.

    İngilizlerin, Osmanlı mahkemelerince Ermeni ve Süryanilere yönelik sürgün ve katliamlardan sorumlu bulunup cezalandırılan İttihat ve Terakkici kadrolarına yönelik tutuklamalar ve Fransızlar ile küçük çatışmaların ötesine geçmeyen olaylar dışında I. Dünya Savaşı’nın galibi devletlerle Türk güçleri arasında bir savaş yaşanmadı. Tek bir İngiliz ve İtalyan askerinin burnu bile kanamadı. 100 yıl boyunca propagandası yapılan yedi düvele karşı kurtuluş savaşı da koca bir yalandı. Kurtuluş savaşı diye anlatılan hikayenin aslı Yunan Ordusu ile yaşanan iki cephe savaşı dışında bütün Pontos’u kana boyayacak olan Pontoslu Rumlara yönelik gerçekleştiren sürgün ve katliamlardı.

    YUNAN ORDUSUNUN İZMİR’E ÇIKIŞI

    15 Mayıs 1919 tarihinde Yunan Ordusu İzmir’deydi. Yunanistan’ın amacı Rumlara yönelik gerçekleştirilen katliamları önlemek miydi?

    30 Mart’ta imzalanan Mondros Mütarekesi’ne göre Osmanlı’nın savaşın mağlubu olarak uyması gereken kurallardan biri silah bırakmak ve teslim olmak iken durum böyle değildi. Özellikle İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin gizli örgütü Teşkilat-ı Mahsusa varlığını sürdürmekte ve çeteleri aracılığıyla Rumlara yönelik katliamlara devam etmekteydi.

    İzmir ve çevresinde Türk çeteler tarafından Rumlara yönelik katliamlar gerekçe gösterilerek İtilaf devletlerinin de onayı ile Yunan Ordusu İzmir’e çıkarma yaptı. Hiçbir direnişle karşılaşmadan Afyon’a kadar ilerledi.

    Bu arada diğer İtilaf devletleri gibi Yunanistan’da da siyasi bir kriz yaşanıyordu. Bir yanda Alman yanlısı Kral ile siyasi çekişme içinde olan Venizelos, savaşın Almanlar aleyhine sonuçlanmasını da fırsat bilip Küçük Asya macerası ile bu çekişmenin de galibi olacağını umuyordu.

    Öte yandan Pontos’ta yaşananlara dair metropolitlerin ve bazı siyasi liderlerin Paris Barış Konferansı’na yolladıkları bildiriler ciddiye alınmıyordu. Bu konuda Venizelos da aynı tutum içindeydi, Pontos onun başını ağrıtacak bir sorundu. İttifak güçlerinden ve Yunanistan’dan yardım bekleyen Pontos’un metropolitleri ve umutlandırdıkları halk, büyük bir hayal kırıklığı yaşayacaktı. İtilaf devletlerinin Yunan Ordusu’nun Küçük Asya’daki varlığına desteği 1921 yılından itibaren sona erdi.

    ANKARA MECLİSİ VE MERKEZ ORDUSU’NUN KURULMASI

    23 Nisan 1920’de Ankara’da Büyük Millet Meclisi açılışı yapıldı. Jön Türk hareketi elbise değiştiriyordu. Yeni çıkarılacak yasalarla kendileri dışındaki tüm örgütlenmeleri yasaklayacak 1908’den beri yapmayı planladıkları her şeyi adım adım hayata geçirmeye başlayacaklardı. Önlerindeki en önemli sorun ise Rumlardı. O yıllarda hem Kazım Karabekir hem de İsmet İnönü’nün de dile getirdiği gibi tehlike İngilizler değil, içerideki ‘hainlerdi’.

    Hatta Mustafa Kemal, Pontoslu Rumları, Yunan Ordusu’ndan daha tehlikeli gördüğünü “…dahilî isyanları bastırmak, Yunan taarruzunu tevkif etmekten elbette daha mühimdir” sözleriyle ifade edecekti.

    Yüz yıldır tarih kitaplarında İngilizlerin İstanbul’u, İtalyanların Antalya ve çevresini, Fransızların Antep ve Maraş çevresini işgal ettiği ve Yunan Ordusu’nun Afyon’a kadar ilerlediği ve yedi düvele karşı nasıl bir direniş yaşandığını anlatıldı. Aralık 1920 yılında BMM tarafından ilk düzenli ordu olan Merkez Ordusu kuruldu. Ama bu ordunun çalışma alanı işgal altında olduğu söylenen yerler değil Pontos ve Sivas’tır.

    353.000

    Bu arada Sovyetler Birliği’nin tutumu da çok önemlidir. Sovyetler Birliği, Mustafa Kemal’i anti emperyalist olarak değerlendirir. Lozan’a kadar uzanacak olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurulması sürecinde en önemli desteği Sovyetler Birliği verir. Sovyet yetkililerin katil Topal Osman’a yazdığı telgraflardan anlaşıldığına göre silah, cephane ve lojistik yardımlar ile Sovyetler Birliği Pontos’ta gerçekleştirilen soykırımda da pay sahibidir.

    1914 yılından 1923 yılına kadar Pontos’ta 353 bin Pontoslu Rum katledilmiştir.

    19 Mayıs 1919’dan itibaren ise süreç soykırıma evrilmiş adeta geride Rumlardan iz bırakılmamaya çalışılmıştır.

    1920’de Milli Eğitim Bakanlığı, 1921’de ise Sağlık ve Dışişleri Bakanlığı yapmış olan Rıza Nur ile Topal Osman arasında geçen bir diyalogda, Rıza Nur, Topal Osman’a sorar,
    “bütün binaları yıktınız mı?” diye. Topal Osman ise “sağlam olanları kendimize ayırdık” der. Rıza Nur ise “hayır hayır hepsini yıkın, geride iz bile kalmasın” diye cevap verir. İşte bu soykırımın itirafıdır. Amaçları geride Rumlardan iz bırakmamaktır.

    Yunan Ordusu’yla yaşanan çatışmanın sonu geldiğinde, Türk ve Yunan ordularının kayıp sayısı 40 bin civarında iken, Pontos’ta bilanço 353 bin Rum’un katledilmesi, Küçük Asya’da ise 800 bin sivil Rum’un kayıp olmasıdır. 14 Eylül’de ise İzmir ateşe verilecektir. İngiliz, Fransız ve İtalyan askerleri tatildedir Küçük Asya’da.

    HALKIN ZAFERİ Mİ?

    Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı’nın firar eden asker sayısı 300.000’dir.[1]

    Yine ilk olarak 18 Eylül 1920 yılında kurulan İstiklal Mahkemeleri’nin kuruluş gerekçelerinin en önemli sebeplerinden biri de asker kaçaklarıdır.

    Ergün Aybars, İstiklal Mahkemeleri adlı kitabında “Ülkenin maddi varlığı tehlikeye girmiş olmasına karşın, geniş köylü kitleleri durumlarında önemli bir değişiklik olacağı umudunu taşımadıklarından olacak, şimdiye dek arkasından gittiği seçkinlerin mücadelesi olarak baktıkları savaşı desteklemek istememiş isyan ederek ya da askerden kaçarak, muhalefetini ve savaşa olan isteksizliğini göstermiştir.”[2] diyerek 1920’li yıllarda geniş bir yoksul kitlenin tercihini nasıl yaptığına işaret ediyor.

    10-24 Temmuz 1921 tarihleri arasındaki Kütahya-Eskişehir Savaşı boyunca ise 30.700 kişi firar etmiştir.[3] İstiklal Mahkemeleri’nin kapatılmasıyla, askerden kaçma olayları artar ve Sakarya Savaşı’na (23 Ağustos-13 Eylül 1921) kadar ordudaki askerlerin neredeyse yarısı firar etmiş haldedir.[4] Bu sayı İstiklal Mahkemeleri’nin etkisiyle gittikçe azalarak Ağustos’ta 4.400-4.500’e düşmüşken, 15 Eylül 1921’de Sakarya Savaşı’nda 120.000 olan asker mevcudunun 10.000’i firar etmiştir.[5] Sakarya Savaşı sonunda, toplam firar sayısı 48.335’e ulaşmıştır.[6]

    BU TARİHSEL GERÇEKLER IŞIĞINDA BU ZAFER HAMASETİ BİZE NE ANLATIYOR?

    Bütün bu hamasete rağmen ortada bir kurtuluş savaşından hele hele anti-emperyalist bir kurtuluş savaşından söz etmek imkansız. Cumhuriyetin kurucuları 12 yıl sonra 30 Ağustos’u zafer bayramı ilan ederken aynı zamanda bir resmi tarih de oluşturdular.

    Bu resmi tarih mazlum bir ulusun zalimlere karşı mücadele edip başarılı olduğunu anlatmayı hedefliyordu. Ama hem cumhuriyet öncesi hem cumhuriyet sonrası yaşananlar bize bu zaferin ne anlama geldiğini çok iyi anlatıyor.

    30 Ağustos binlerce yıldır yaşadıkları topraklarda mezarsız yatan Pontoslu Rumlara ve Küçük Asya Rumlarına karşı işlenmiş soykırımın zaferidir.

    30 Ağustos, Abdülhamit’ten İttihat ve Terakki’ye darbeler tarihi olan Osmanlı’nın İstanbul’daki iktidarına karşı 23 Nisan 1920 yılında Ankara’da meclis kurularak yapılan darbenin tescillenmesinin zaferidir.


    * Araştırmacı, Pontos Gerçeği kitabının yazarı.

    KAYNAKÇA

    [1] Eric Jan Zürcher, Bir Ulusun İnşası; Osmanlı İmparatorluğu’ndan Atatürk Türkiye’sine Jön Türk Mirası, Çev. Lütfi Kılıç, Akılçelen Kitaplar, Ankara, 2015, s. 261-282.

    [2] Ergün Aybars, İstiklal Mahkemeleri, Doğan Kitap, Ankara, 2014, s. 66.

    [3] İbrahim Artıuç, Büyük Dönemeç Sakarya Meydan Muharebesi, Kastaş Yayınları, İstanbul, 1985 s. 41.

    [4] Aybars, age., s. 200.

    [5] Eric Jan Zürcher, “Hizmet Etmeyi Başka Biçimlerde Reddetmek: Osmanlı İmparatorluğu’nun Son Dönemlerinde Asker Kaçaklığı”, Çarklardaki Kum: Vicdani Red Düşünsel Kaynaklar ve Deneyimler, Haz. Özgür Heval Çınar, Coşkun Üsterci, İletişim Yayınları, İstanbul, 2014, s. 67.

    [6] Doğu Ergil, Millî Mücadele’nin Sosyal Tarihi, Turhan Kitabevi, Ankara, 1981, s. 224

    Kaynak: Artı Gerçek
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Bir devlet geleneği: El koymak

    Bir devlet geleneği: El koymak


    Tamer ÇİLİNGİR*


    Belediyelere kayyım atamak, özellikle Kürt coğrafyasında 2016 tarihinden bugüne devam eden bir el koyma biçimi olarak karşımıza çıksa da devletin, belirli gerekçelerle yönetime müdahale etmesi ve kayyım ataması, bu coğrafyanın köklü bir geleneğidir. Bu, yalnızca yerel yönetimlerde değil, tarihin birçok döneminde ve farklı alanlarında da görülen bir uygulamadır.

    27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat bu el koyma örneklerinden bazılarıdır. Bu el koyma örnekleri parlamentoya, yerel yönetimlere el koyma ile sınırlı da değildir. Polis, asker ve mahkemeler aracılığıyla hak ve özgürlüklere de el koyulur.

    NELERE EL KOYULMAZ Kİ?

    İnançlara el koyulur, dillere el koyulur.

    İsimlerine el koyulur insanların, köylerin, kasabaların, şehirlerin.

    Çocuklarına el koyulur, o çocukların oyunlarına, oyuncaklarına el koyulur. Ninnilerine, uykularına, hayallerine el koyulur. Geleceklerine el koyulur.

    Şarkılara, danslara, hikayelere, masallara el koyulur.

    TARİHE EL KOYULUR

    Resmi Tarih hakim sınıfların bilinmesini istediği tarihtir. Tarihin, geçmişte yaşanmış olanın iktidar sahiplerinin ihtiyaçları doğrultusunda kurgulanmış versiyonudur. Bu amaçla toplumsal bellek (hafıza-ı enam) yok edilmek, toplum hafıza kaybına uğratılmak istenir. (Fikret Başkaya)

    ŞEHİRLERE EL KOYULUR

    İsimlerine el koyulan köylere, kasabalara ve şehirlere de el koyulur.

    Bu el koyma eylemi hiç bitmez. Defalarca kez el koyulur.

    Örneğin 1453 yılında el koyulan Konstantinopolis’e, 1461’de el koyulan Trabzon’a her el koyma yıldönümünde tarih sahnesinde yeniden yeniden el koyulur.

    1974 yılında Kıbrıs’ın işgali de bir başka el koyma biçimidir. Kıbrıs’ın Lefkoşa, Girne, Magosa Güzelyurt, İskele ve Lefke şehirlerine el koyulur.

    MALLARA, MÜLKLERE EL KOYMAK DA BİR GELENEKTİR

    Yüz yıl boyunca Rumların, Ermenilerin mallarına, mülklerine el koymak haktır. Canlarına el koymak ise büyük sevaptır. Okullara, kiliselere el koyulur. Evlere, bağlara, bahçelere el koyulur.

    Örneğin 1912 yılında Trabzon’da inşa edilmiş Konstantin Kabayannidis’e ait köşke 1923 yılında el koyulur ve Mustafa Kemal’in özel mülkiyetine geçirilerek adı Atatürk Köşkü olarak değiştirilir.

    1942 yılında çıkarılan Varlık vergisi ise geride kalan az sayıdaki Rum, Ermeni ve Yahudi vatandaşın da mallarına el koyulmasını sağlar.

    6-7 Eylül 1955’de bir kez daha el koyar devlet Rumların mallarına ve canlarına. Bu kez 1915 ve 1919’daki gibi ‘gavurun malı helaldir’ denerek el koymak işi kitleselleştirilir.

    PARTİLERE EL KOYULUR

    Cumhuriyet tarihi boyunca 50’nin üzerinde parti mahkeme kararlarıyla kapatılır. 1980’den bu yana ise 44 milletvekilinin dokunulmazlığı kaldırılarak milletvekilliği düşürülür.

    BELEDİYELERE EL KOYULUR

    1918 Eylül’ünde hastalığı sebebiyle görevinden istifa ettiği söylenen Giresun belediye başkanı Dizdarzâde Eşref Bey’in yerine başkanlığa Topal Osman el koyar. Başkan olarak yaptığı ilk işlerin başında, 1885-1904 yılları arasında belediye başkanlığı yapan Kaptan Yorgi tarafından yaptırılan Giresun Saat Kulesini yıkmak olur. Bu tarihten itibaren Rumlara karşı gerçekleştirilecek katliamların merkezi olacaktır Giresun belediyesi.

    Yüz yıl sonra ise bu kez Kürt şehirlerindeki şehir ve ilçe belediyelerine el koyulur. Kendi belirlediği seçimler sonucunda halkın büyük çoğunluğu ile seçilen belediye başkanlarının görevden alınıp yerlerine kayyım atanması biçiminde şekillenen bu el koyma aynı zamanda halkın iradesine de el koyulmasıdır.

    Darbeler, el koymalar, kayyımlar, hak gaspları, özgürlükler önündeki yasaklar, sürekli şiddet ve baskı Türkiye Cumhuriyeti’nin yönetim biçimidir.


    * Araştırmacı, Pontos Gerçeği kitabının yazarı.

    Kaynak: Artı Gerçek
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Pontos’un 19 Mayıs yüzü

    Pontos’un 19 Mayıs yüzü


    Tamer ÇİLİNGİR


    Helen mitolojisinin ilk tanrılarından biri olan Pontos, denizi simgelemektedir. M. Ö. 8. yüzyılda buraya yerleşen Helenler Karadeniz’e Pontos ismini verirler.

    Eski Helen dilinde, Pontos birçok kaynakta ‘deniz’, ‘Karadeniz sahili’, Pontos Euxenios ise ‘Yabancılara dost deniz’ anlamında kullanılmaktadır. Yine birçok kaynakta Pontos, Küçük Asya’nın kuzeydoğusunda, Kızılırmak Nehri’nin doğusunda kalan coğrafi bölgenin Antikçağ’daki adıdır.

    Pontos bölgesi dendiğinde, Helenistik çağda Pontos Krallığı’nın egemenliğini yaydığı tüm bölgeleri anlamak pek doğru değildir. Zira bu egemenlik alanı, Mithradates Eupator döneminde, Küçük Asya’yı, Kolkhis bölgesini hatta Kırım Yarımadası’nı da kapsamıştır.

    Bugün Sinop’tan Rize’ye kadar uzanan sahil şeridini ve güneyde Erzincan ile Kemah’ı, Divriği, Sivas ve Yıldızeli’ni, Zile, Tokat ve Turhal’ı, Amasya, Gümüşhane ve Bayburt’u içine alan bölgeye Pontos Helen kültürünün üç bin yıldır yaşadığı coğrafya olarak Pontos denir.

    BATILILAŞMADAN PONTOSLULAR DA ETKİLENDİ

    15. yy’dan itibaren Osmanlı İmparatorluğu’nun egemenlik alanına girmeye başlayan Pontos, Osmanlı’daki gelişmelerden doğrudan etkilenen bir konumdaydı.

    Osmanlı’daki Batılılaşma girişimlerinin diğer tüm Hristiyan kesimler gibi sadece Pontoslu Hristiyan Rumlar açısından değil, Müslüman Rumları da edebiyat, sanat, tıp, eğitim gibi konularda 19. yy ortalarından itibaren bir aydınlanma sürecine taşıdığına şahit oluyoruz.

    İttihatçılarla direkt ilişki içinde olunmasa da özgürlük, adalet ve eşitlik sloganlarından Pontoslu Rumlar da etkilendi. Pontos şehirlerinde 1908 sonrası kitlesel mitingler düzenlenip bayram havası coşkusu yaşandı ve İttihatçılara ilk etapta olumlu bakıldı.

    1876’da ilan edilen I. Meşrutiyet ve Osmanlı İmparatorluğu’nun ilk anayasayısının kabulü çok kısa sürdü ve II. Abdülhamid tarafından anayasa rafa kaldırılıp, parlamento feshedildi. II. Abdülhamid, 33 yıl süren İstibdad Dönemi’nde tüm muhaliflere ama özellikle Ermenilere yönelik katliam ve sürgün girişimlerinde bulundu. 300 bin Ermeni’nin hayatını kaybettiği bu süreç, Hristiyan uluslara yönelik yapılacak olan soykırım planının başlangıcı oldu.

    1909’DAN SONRA ETNİK TEMİZLİK BAŞLADI

    1909 yılında Kilikya’da Ermenilere yönelik gerçekleştirilen katliam ile başlayan süreç 1912’de yaşanan Balkan Savaşı yenilgisiyle etnik temizliğe dönüştü. I. Dünya Savaşı’na Almanların safında giren Osmanlı, 1915 yılında özellikle Ermenilere yönelik 1,5 milyon insanın hayatını kaybedeceği dünyanın en büyük soykırımlarından birine imza attı. Bu süreçte 300 bine yakın Süryani ve 150 bin Pontos Rum’u da hayatını kaybetti.

    İlk tehcir (sürgün) ise 1911’de Rumlara yönelik gerçekleştirildi. Ermeni Soykırımı öncesi yaşanan bu tehcir, İttihatçılar açısından önemli bir deneyim, tecrübe ve prova oldu. 1916 yılından itibaren ise iki yıl sürecek “Rumların Tehciri”yle bu süreç devam etti; bu süreçte ölen Rum sayısı da 150 bin civarındaydı.

    19 MAYIS 1919’DA SOYKIRIM BAŞLADI

    Pontoslu Rumlara yönelik asıl soykırım uygulamaları ise 1919 yılından sonra gündeme geldi. 19 Mayıs 1919 günü Samsun’a çıkan Mustafa Kemal, burada ilk olarak Pontos Rum Soykırımı’ndan başrol oynayan Topal Osman, Kel Hasan, Halil Tapanoğlu, Said Tapanoğlu, Mehmet Tataloğlu, Kara Mehmet, Larçınzade Hakkı Bey, Mehmet Tirali, İpsiz Recep gibi çetecilerle görüştükten sonra Pontos Rumlarına yönelik başlattıkları saldırılarda binlerce Rum katledildi. Bu görüşmenin ardından başlayan süreçte Pontos’ta büyük çoğunluğu sivil halkın olduğu büyük bir soykırım başladı.

    Yürütüldüğü iddia edilen savaş ‘yedi düvele’ karşı verilmiş bir savaş değildi. Zira ne İngilizlerle ne Fransızlarla ne de İtalyanlarla bir çatışma yaşanmıştı. 9 Aralık 1920 tarihinde kurulan Merkez Ordusu’nun karargahı ve çalışma alanını ne İngilizlerin olduğu İstanbul, ne İtalyanların olduğu Antalya, ne de Yunan ordusunun ulaştığı Afyon olmuştu. Karargah, Pontos şehri Amasya’ya kurulmuştu. Merkez Ordusu’nun başına getirilen Nurettin Paşa sınırsız yetki ilde donatıldı. Yasa da, mahkeme de, savcı da, yargıç da kendisiydi. Ama buradan anlaşılması gereken, ona bu yetkiyi verenlerden bağımsız hareket ettiği değil, Pontos’daki tüm uygulamaları bizzat kendisini yetkilendirenlerin emirleriyle yerine getirdiği olmalıdır.

    Özellikle savunmasız Rumların köylerine yaptığı saldırılarda yağma, yakıp yıkmanın yanı sıra, kadın ve çocuklara yaptıkları zalimliklerle Rumları yıldırmayı hedefliyorlardı. Özellikle eli silah tutan Rumların partizanlara katılmalarıyla savunmasız kalan köyler hedefleriydi. Bire bir partizanlarla çatışmaktan çekiniyorlardı. Rumlara karşı kurulmuş olan bu çeteler, sadece Rum köylerine yönelik değil, canları istediğinde Müslümanlara da saldırıyor, köy halkının her türlü erzakına, malına mülküne el koyabiliyor, genç kızlara musallat oluyor, can alıyorlardı.

    353 BİN PONTOSLU SOYKIRIMA UĞRADI

    Yüzyıllardır Osmanlı’nın zulmü ile açlık ve yoksullukla boğuşan Rumlar birçok katliama uğrayıp dili, dini ve kültürü yok edilmek istendi. 1914-1921 yılları arasında Amasya, Samsun ve Giresun’da 134 bin 78, Niksar’da 27 bin 216, Trabzon’da 38 bin 434, Tokat’ta 64 bin 582, Maçka’da 17 bin 479, Şebinkarahisar’da 21 bin 448 Rum, mübadele yollarında hayatını kaybeden 50 bin insanla birlikte toplam 353 bin Pontuslu soykırıma uğradı.

    Yunanlılarla yaşanan iki cephe çatışması dışında asıl savaş Pontoslu Rumlara yönelik yapıldı ve memleket işgalcilerden değil, binlerce yıldır o topraklarda doğup büyüyen Rumlardan kurtarıldı. Bu süreçte ayrıca Pontos ve Küçük Asya’da yaşayan 800 bin Rum kayboldu, akıbetleri öğrenilemedi. Pontos’taki kayıpların arasında 25 bine yakın çocuk da vardı.

    Pontos Rum Soykırımı aslında II. Abdülhamid döneminde Ermeniler ile başlayan Hristiyan soykırımının üçüncü etabıydı. 1908’de II. Abdülhamid’in tahttan indirilip II. Meşrutiyet’in ilanıyla birlikte 1876’da rafa kaldırılan anayasa tekrar yürürlüğe girdi ve parlamento açıldı. Bu girişimler Osmanlı’dan geri kalan topraklarda özellikle Hristiyan uluslar arasında heyecan yaratıp, bir arada yaşamın umutlarının doğduğu düşüncesini oluşturdu.

    Ancak daha 1909 yılında Kilikya’da Ermenilere yönelik gerçekleştirilen katliam, Hristiyan uluslara yönelik niyeti ortaya çıkardı. 1912 yılındaki Balkan savaşından yenik ayrılan Osmanlı iktidarı, 1876’da II. Abdülhamid’in tahta çıkarılması ile başlayan tek bir etnik ve dini kimlikli modern devlet projesi için kolları sıvadı. Daha önce de bahsedildiği gibi 1876’dan itibaren, toplam 4,5 milyon Hristiyan yok edildi. Ki Osmanlı’nın 1914 nüfus sayımındaki toplam nüfusu 16 milyon civarındaydı. Hristiyanlar bu nüfus içerisinde yaklaşık üçte bir oranında bulunuyorlardı.

    SERMAYENİN ÖNCE MÜSLÜMANLAŞTIRILMASI SONRA MİLLİLEŞTİRİLMESİ

    Bu kadar büyük bir soykırımın bir boyutu da elbette sermaye aktarım süreçleriyle ilgiliydi. Sıkça kullanılan “sermayenin millileştirilmesi” tanımından farklı olarak, bence burada sermayenin millileştirilmesi değil de “Müslümanlaştırılması” süreci desek daha doğru olacak. Genel olarak tüm Hristiyan topluluklarının imhası asıl olarak sermayelerine de el koymak biçiminde şekillendi. Millileşme meselesi Cumhuriyet sonrası için ifade edilebilir.

    Rumlar Osmanlı ekonomisinin yüzde 50’sini ellerinde bulunduruyorlardı. Pontos Rumları da bu yüzdenin içinde önemli bir yerdedirler. Pontoslu Rumların da tüm mal varlıklarına el konuldu bu süreçte. Pontos bölgesindeki ticaret hacminden bahsetmek gerekirse, İngiliz tarihçi Antony Bryer, 1869 yılı itibarıyla Trabzon’un sadece İran ile yapılan ticaret ve denizciliğin yüzde 40’ını elinde bulundurduğundan bahseder. Yine Bryer aynı yıl içerisinde bu ticaretten 200 milyon frank gelir elde edildiğinden aktarır. Öte yandan bir dönem Trabzon Metropoliti olarak görev yapan Yunanistan Başkpiskoposu Chrysantos’un aktarımına göre, Pontos bölgesinin tüm ekonomisini Trabzon’daki dört büyük Yunan bankası kontrol ediyordu. Osmanlı Bankası ise ancak beşinci sırada yer buluyordu.

    Tekrar sermayenin ilk etapta Müslümanlaştırılması, sonrasında ise millileştirilmesi sürecine dönersek, Pontos bölgesindeki ekonominin büyüklüğü İttihatçı ve Kemalist kadrolar tarafından kontrol edilmek istenmiş olabilir. Burada Küçük Asya’da bulunan Rumları hem soykırım hem de mübadele yoluyla imha etmek bir seçenek olarak doğdu. Mübadele ile Yunanistan’a zorunlu göçe tabi tutulan 1 milyon 250 bin Rum’un yaklaşık 200 bini Pontos Rumlarından oluşuyordu.

    PONTOS SOYKIRIMI’YLA YÜZLEŞME

    İttihatçi kadro tarafından başlatılan, Kemalist kadro tarafından devam ettirilen soykırım cumhuriyet döneminde inkar ile birlikte asimilasyona dönüştürüldü. Yüz yıldır okullarda Pontos soykırımı üzerine verilen yanlış bilgilerle orada bir kırımın yaşanmadığı, Pontosluların ‘eşkiya’ olduğu öğretiliyor. İlk olarak bu inkar siyasetinden vazgeçilmesi gerekiyor. Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı’yla başlayan cumhuriyet ile devam eden soykırımı tanımalı, 353 bin Rum’un katledildiğini kabul etmeli. Bu kabul yüzleşmenin ilk adımı olabilir. Fakat bu yetmez. Yüzyıllardır bölgede uygulanan asimilasyon politikaları terk edilerek, Pontos Rumlarının dilini, kültürünü, geleneklerini yaşatmasını bizzat devlet tarafından teşvik edilmeli. Tek dilde eğitim nedeniyle Pontoslulara unutturulan Romeika için devlet bu konudaki sorumluluğunu almalı. Kendi çabalarıyla yok olmaya terk ettiği dili yine kendi çabalarıyla canlandırmalı.

    Kaynak: Artı Gerçek
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • ‘Kulüp’ ya da Türkiye’nin unutturulan Toplama Kampları

    ‘Kulüp’ ya da Türkiye’nin unutturulan Toplama Kampları


    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***