Etiket: mehmed sıddık kaya

  • Atatürk’ü süslemeyi bırakın – onun yarattığı haksızlıkları çözmeyi düşünün!

    Atatürk’ü süslemeyi bırakın – onun yarattığı haksızlıkları çözmeyi düşünün!


    Mehmed S. KAYA


    Türk siyasal sistemi derin bir kriz içindedir. Devlet kontrolündeki ve sansürü etkili bir şekilde kullanan gazeteleri okuyarak dünya hakkında bir şeyler öğreneceğinizi düşünmek bir yanılsamadır. Ve bir bilgi kaynağı olarak sosyal medya çoğu zaman cehaletin değiş tokuşundan başka bir şey değildir. Burada Atatürk’ün tartışmalı fikirlerini ve siyasi uygulamalarını en çok kimin yücelttiği konusunda bir rekabet var.

    Bilhassa CHP’ye yakın medya Atatürk ile ilgili aşırı ve bitmek bilmeyen propagandaları sıklıkla duyuyor ve okuyoruz. Birçok kişi onun mutluluğa giden yolu gösterdiğini düşünüyor. Ama başka bir şey bilmiyorlar; ve başka hangi düşünme biçiminin daha iyi olduğunu bilmedikleri için kendi cehaletleri tarafından korunurlar. Kemalistler boş sözlerle artık kendilerini süslemezler. Rüzgârın hızlandığını görüyoruz. Çürümeden bahsediyorum. İdeolojik, siyasi ve kültürel açıdan açığa çıkan bir durum ciddidir. Bir medeniyet krizinden bahsediyorum.

    Atatürk, kemalistler tarafından o kadar kapsamlı modern görüşlerle süslenmiştir ki, topluma nesnel bir şekilde yayılabilmesi adına birileri, özellikle de tarafsız uzmanların – tarihçiler, siyaset bilimciler, sosyologlar, antropologlar, hukukçular, din bilimciler vb. – onun gerçekte neyi temsil ettiğini ve ne ile suçlandığını topluma anlatması kaçınılmaz hale gelmiş. Sanırım benim gibi pek çok kişi kemalistlerin Halk TV, Sözcü TV, Tele 1’de durmadan tekrarladığı yalan propagandalardan bıktı.

    Siyasi krizin belki de en önemli nedeni, totaliter fikirleri toplumun derinliklerine çivileyen Kemalizm’den kurtulmanın zorluğudur. Erdoğan hükümeti son yıllarda Kemalizm’in etkisini azaltmaya çalıştı ancak başarılı olamadı. Başta MHP olmak üzere pek çok milliyetçi parti – ki bu partilerin hepsi Atatürk’ün fikirlerini savunurlar – Erdoğan hükümetinin önünü tıkıyor. Bu partiler ve Atatürk’ün halefi CHP’nin temel argümanı, Erdoğan’ın amacının Atatürk’ün fikirlerini İslamcı temelli tekparti otokrasisiyle değiştirmek olduğu yönünde.

    ÜLKE 21. YÜZYILA UYGUN YENİ BİR SİYASİ ROTAYA İHTİYACI VAR

    Türkiye’nin 21. yüzyılda demokrasi için ne gibi taleplerde bulunması gerektiğini araştıracak, bağımsız akademisyenlerden oluşan bir komisyona acil ihtiyacı var. Çünkü siyasetçilerin halkı yanlış bilgilendirdiği çok açık. DEM parti dışında siyasetçiler milliyetçi-kemalist bir bakış açısıyla toplumu yönlendiriyorlar. Ve bu demokratik bir sorundur: Aydınlanmamış bir halk basitçe yanıltılabilir ve gericiliğin (irrasyonelliğin) ve otoriter güçlerin tüm dünyada yükselişte olduğu bir çağda demokratik hazırlıktan kolaylıkla yoksun kalabilirler.

    İnsanların hakikatleri bilmesi gerekiyor: Demokrasi nedir, bilim nedir, siyasi etik nedir, neyin doğru neyin yanlış olduğu vb. Hem Kemalistler hem de İslamcılar hakikatleri kendi ideolojik görüşlerine göre yorumluyorlar. Basit bir örnek: Kürtlerin mücadelesini, Kürtler olmadan ya da Kürtlerin bakış açısı temsil edilmeden tartışmak. Bunu neredeyse her gün TV kanallarında izliyoruz.

    Bu, demir bir kafeste yaşadığımızı gösteriyor. Otoriter sistem her yerde kendini gösteriyor. Dolayısıyla şu: Gidilecek tek yol olarak Atatürk’ün öğretilerine bağlı kalırsak Türkiye asla demokrasi olamaz.

    Atatürkçülük yüz yıldır süregelen aşırı milliyetçi telkinlerden besleniyor. Performansı, etkili devlet propagandası yoluyla etkili beyin yıkamadan kaynaklanmaktadır. Kemalist propaganda, güçlü milliyetçi sloganlarla, Atatürk’ü geniş çapta överek ve süsleyerek düşüncelerimizi yönlendirmeye çabalıyor.

    İLETŞİMCİNİN MESAJINI HANGİ BİLGİ KAYNAĞINA DAYANDIRDIĞI, MESAJIN GÜVENİRLİĞİ BELİRLER

    Yalnızca bir tek bilgi kaynağına veya hakikatin tek bir versiyonuna erişiminiz varsa, buna nasıl inanmazsınız?

    Mekanizma basittir; psikolog ve Nobel ekonomi ödülü sahibi Daniel Kahneman konuyu şu şekilde özetliyor: «What You See is All There Is».[1] Yani ne görüyorsan, hepsi odur. Hakikatler karmaşık olabilir ama bizim versiyonumuz gerçekte gördüklerimiz veya deneyimlediklerimizle sınırlıdır.

    Kahneman tezini Türkiye özelinde yorumlayacak olursak; eğer tek bilgi kaynağınız Atatürkçü çizgide olan TV ise, o zaman Atatürkçü TV’ye inanırsınız çünkü hakkında hiçbir şey bilmediğiniz başka şeye inanamazsınız. Türklerin önemli bir kısmı için, kendi küçük çevrelerinin dışındaki dünyaya ilişkin en baskın bilgi kaynağı kesinlikle televizyondur.

    Türkiye’de yazılı medya, internet ya da kağıt her zaman tek yönlü olmuştur ve bu, Türk televizyonuna erişimi olmayan herkesin bile Kemalist propagandanın nasıl işlediğini anlamasını kolaylaştırmaktadır. Kahneman’ın tezini şu örnekle teyit edebiliriz; Halk TV’i açın (Tele1 veya başka kanallar da olabilir). Kürtlerin anayasanın ilk dört maddesinde değişiklik talebiyle ilgili siyasi tartışmaları dinleyin. Tüm katılımcıların aynı görüşü savunduğunu duyuyorsunuz. Katılımcılar, çoğunlukla CHP’ye yakın emekli generaller, amiraller, istihbaratçılar, büyükelçiler, akademisyenler, siyasetçiler, gazetecilerden oluşan, bilinçli olarak seçilmiş “uzmanlar” ekibidir. Bunlardan birbiriyle çelişen herhangi bir bilgi duymuyorsunuz. Başkalarıyla paylaştığınız veya başkaları için “gördüğünüz” herkesin aynı algı veya düşünceye sahip olduğunu görürsünüz.

    Kürtlerin anayasanın ilk dört maddesinde değişiklik yapma isteğinin kabul edilemez olduğunu ve reddedilmesi gerektiğini ve Kürtlerin Türk hukukuna ve egemenliğine saygısız bir şey talep ettiğini tüm tartışmacılardan mutlaka duydunuz, deği mi? Çünkü tartışmacıların görevi, Atatürk’ün ruhuna uygun olarak, diğerlerini (Kürtleri) Türklerle aynı haklardan mahrum bırakacak şekilde kendilerini ifade etmektir. Oysa demokratik ülkelerde bunun tam tersi bir ilke uygulanıyor: Kendinizi, başkalarını da aynısını yapma hakkından mahrum bırakacak şekilde ifade etmemelisiniz!

    Halk TV’den duyduklarınızın doğru olmadığına inanmanız için özel bir neden var mı? HAYIR. Görünen o ki, demokratik ülkelerdeki medyadan farkı Halk TV’nin hakikatlere aykırı bir hikaye anlatmasıdır. Tek bilgi kaynağı olarak bunu kullanan insanlar, birdenbire dünyayı tamamen yeni bir ışıkta göremez elbette. Aşırı milliyetçi ideolojiler arasında ideolojinin anlam kazanabilmesi için gerçekliğin inkar edilmesi yaygındır.

    O zaman tarafsız kaynaklar önem kazanıyor. Neyin propaganda edildiğini bilirseniz ve kemalizme eleştirel gözle bakarsanız biraz daha dik durursunuz. Belki o kadar kararlı duruyorsunuz ki, aynı fikirde olmadığınız tutum ve gündemlerle karşılaştığınızda daha kolay misilleme yapıyor ve sesinizi yükseltiyorsunuz?

    Şunu hatırlamak önemlidir: Otoriter ve totaliter siyasi rejimlerin yükselişini karakterize eden şey, kendini ifade etme fırsatının, ya şiddet tehdidiyle ya da platformun kaldırılması yoluyla sistematik olarak ortadan kaldırılmasıdır. İnsanların kendilerini ifade etmelerine izin verilmemesi yönündeki herhangi bir talep, bu tür rejimleri tam olarak karakterize eden bir düzeltmenin tohumlarını içinde taşır. Sonuçta Türkiye’de Kemalizm, Almanya’da Nasyonal Sosyalizm, Sovyetler Birliği’nde Stalinizm, tartışmaları kazandıkları için değil, onları ortadan kaldırdıkları için galip geldi.

    100 yıldır Kemalizm kendisini derinden trajik bir duruma soktu; etkileri gelecek kuşaklara da yansıdı. Bu konuda şöyle bir atasözü vardır: “Hakikatleri inkar ederek, yalan söyleyerek dünyada çok yol kat edebilirsiniz ama geri dönüş yolunu bulamazsınız.”

    Yalana karşı tek çare hakikat ve doğru bilgidir; ama hakikat ve bilgi bastırıldığında kazanan yalan olur. Böyle bir durumda hepimiz savunmasız kalırız.

    Kemalizm var oldukça Türkiye’nin demokratikleşme tartışmasına karşı tanrılar bile boşuna savaşıyor. Yinede her zaman umut vardır.

    Mustafa Kemal ve haleflerinin yürüttüğü acımasız politikaları değiştirmek için ne yapılabilir? Geçmişi eleştirmeli, geleceği ise yapıcı yapmalıyız. Kemalistlerin nihai hedefinin Türkiye’yi saf bir etnik Türk ırkı haline getirmek olduğunu düşünmek saf romantizmdir.

    Yapıcı düşünmek yeni fikirler üretirken, Kemalizm otoriter eskiyi geri dönüştürüyor. Yani 1930’ların temellerine dönüş! Ya da Anadolu medeniyetinin yapı-söküme uğraması.

    Atatürk Kürtleri bir halk olarak inkar etti. Kürtlerin inkar edilmesi, temsil ettikleri her şeyin topyekün yok edilmesini ve değersizleştirilmesini amaçlayan bir başa çıkma stratejisidir. Yani Kürtlerin halk olarak tanınma talebi, kemalistlerin hoşnutsuzluğunu, hoşgörüsüzlüğünü, tiksintisini, hatta küçümsemelerini, nefretlerini harekete geçiriyor.

    Anladığım kadarıyla dikilmiş düğmeler ve cam boncuklar artık çekici değil. Tarih, eninde sonunda kemalist devletin egemen sınıfı hakkındaki hükmünü verecektir.

    EĞER CHP SOSYAL DEMOKRAT OLMAYI SEÇERSE KEMALİZMDEN VAZGEÇMELİ

    Sosyal demokrat CHP, Kemalizmi hatırlatabilecek her şeyden kurtulabilecek mi? Avrupa’da faşizmi savunan hiçbir sosyal demokrat parti bilmiyorum, yoktur. Kemalizm Türkiye dışında Franco-faşizmi ile eş tutuluyor. İspanya parlamentosu Franco’nun faşist yönetimini kınadı, demokrasiye geçti, AB’ye üye oldu ve diktatör Franco’nun naaşını Valle de los Caídos onur yerinden aile mezarlığına taşıdı.1974 yılında askeri cuntayı deviren Yunanistan, aynı zamanda diktatörlüğü de kınayarak demokrasiyi inşa etti ve AB’ye katıldı. Bu bağlamda Portekiz’in de İspanya ve Yunanistan ile aynı yolu izlediğini belirtmek gerekir.

    Bu ülkelerin rejimleriyle Atatürk rejimi arasında birçok ortak referans noktası vardı. Bu ülkelerin askeri diktatörlüklerinde olduğu gibi Atatürk’ün de askeri geçmişe sahip olmasıdır. Atatürk, sivil toplumu askeri zihniyetle yönetti. Atatürk, iktidarı boyunca muhalefeti yok etmek veya kendi iradesini onlara dayatmak amacıyla askeri mantığı ve silah gücünü kullanmıştır. Gücün merkezileştirilmesi, yani tüm gücü kendi elinde toplaması bir komuta yönetimi mantığıdır. Gücün merkezileşmesiyle birlikte Atatürk, Kürtlere yönelik baskıyı artırdı ve bu da Kürtlerin Atatürk’e olan nefretini artırdı.

    NORVEÇ ÖRNEĞİ

    Demokratikleşmeyi savunan bir parti Atatürk’ün eylemlerini ve duruşunu haklı gösterebilir mi? Hükümet konumundaki CHP, Atatürk ve haleflerinin gurur duyduğu Türk hakim etnik milliyetçi anlayışından vazgeçebilecek mi? Örneğin Norveç 1980’li yıllarda anayasasına ülkenin Norveçlilerden ve Samilerden (Laponlar) oluştuğunu belirten bir madde ekledi. Resmi olarak 35 bin nüfusa sahip olan Samiler, Norveç’in yerli halkıdır. Sami dili Norveççe’nin yanı sıra resmi dildir. Samilerin çoğunlukta olduğu beş belediyede Sami dili birinci resmi dildir. CHP, Türkiye’deki Kürtler için Norveç örneğini tanıyabilir mi? Bu CHP için belki en önemli demokrasi sınavı olmalı.

    Mevcut hükümet komşu ülkelerle ilişkilerde yayılmacı bir politika izliyor. CHP, Erdoğan hükümetinin yayılmacı politikasını devam ettirecek mi, yoksa kınayacak mı? En önemlisi; İktidardaki CHP, Atatürk’ün bizzat uygulamaya koyduğu inkar ve zorunlu asimilasyon politikasından tamamen vazgeçecek mi? Asimilasyon, çağımızda en ırkçı deney olarak algılanıyor. Yoksa partinin söyleminde önümüzdeki yıllarda Atatürk milliyetçiliği hakim olmaya devam mı edecek? Ve belki de bir o kadar önemli soru; CHP hükümetinin selefleri gibi Kürt siyasal hareketinin varoluş mücadelesini terör olarak tanımlamaya devam edip etmeyeceğini bilmek de cazip geliyor?

    CHP ülkeyi hâlâ Atatürk’le özdeşleştiriyor. CHP’nin yeniden düşünmesi gerekiyor. Kürtler için Atatürk hiçbir zaman Türkleri ve Kürtleri birleştirebilecek bir simge olmadı ve olmayacak! Atatürk’ün inkar ve zorla asimilasyon anlayışı Kürt halkı arasında hiçbir zaman destek ve saygı görmedi. O, katı güç kullanarak ve bunu “Türkiye Türklerindir”, “Ne mutlu Türküm diyene” “Vatandaş türkçe konuş” gibi ırkçı propagandalarla birleştirerek ülkenin kontrolünü elinde tuttu.

    Pek çok kişi Atatürk’ün totaliter olmasına gözlerini kapattı ya da ülkenin bu kadar güçlü bir lidere sahip olmasının gerekli olduğunu düşündü. Bu şaşırtıcı değil. Bahane uydurmak Türkiye’de yaygın bir kültür haline geldi. Atatürk eşi benzeri olmayan bir kişisel kültün nesnesi haline getirildi. Pek çok yere, okullara, üniversitelere, caddelere, limanlara, spor sahalarına, köprülere, havaalanlarına onun adı verilmiştir. Bu girişim Kürtlerin gözüne sopa sokmakla aynı şey değil mi?


    Mehmed S. Kaya kimdir?

    Bingöl’ün Solhan ilçesinin Keşkon mezrası doğumludur. Lillehammer Inland Norveç Üniversitesi’nde sosyoloji profesörüdür. ‘The Zaza Kurds of Turkey’ kitabının yazarıdır.

    KAYNAKÇA

    Daniel Kahneman: Thinking, Fast and Slow, Penguin Books Ltd, 2012.

    Kaynak: Artı Gerçek
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Güç ve karşı-güç

    Güç ve karşı-güç


    Makalede, Mustafa Kemal’in 1923-1924’te kaba güce dayalı uygulamaya koyduğu cumhuriyetin tartışmalı temel ilkelerinin, 2024’te yeniden tartışıldığına dikkat çekiliyor. Bu ilkeler Kürtler tarafından hoşgörü ötesi kötülük olarak algılanırken, çoğu Türk için bunlar onur olarak kabul edilir. Bu bölünme, ülkenin yalnızca kaba güç üzerine inşa edilmiş tasarımının bir sonucudur.

    Michel Foucault’nun dediği gibi, gücün temel olarak kaba kuvvete dayalı değil, insan zihnine ve onu değiştirme becerisine bağlı olduğudur. Düşünme şeklimiz tıpkı Gramsci’nin hegemonya kavramında olduğu gibi belirleyicidir. Mesela gerçek seçenekler olsaydı çoğu insanın milliyetçiliği/Kemalizmi tercih edeceğini düşünmüyorum ama alternatifleri de yoktu.

    Ayrıca Türkiye’deki insanlara “Türkün Türk’ten başka dostu yoktur” propagandası yapıldı. “Avrupa Birliği dahil diğer tüm siyasi sistemlerin bizim gerçekliğimize uymadığı” söylendi. Örneğin Süleyman Demirel’in söylediği, “Başkalarının elbisesi bize bol geliyor”. Aynı zamanda Kürtler neden bir sisteme isyan etsin eğer sistem onları da kapsıyor ve onlar için de çalışıyorsa? Başka bir deyişle güç temeldir ve insanların başkalarının değer ve çıkarlarını kendilerinin kuralları gibi kabul etmeleri yoluyla zihinlerinde var olan bir şeydir.

    Ancak aynı zamanda, gücün olduğu yerde karşıt güç de vardır. Gücün kökleri devletin kurumlarındadır, ancak toplumda diğer çıkar ve değerler aracılığıyla etkileşime giren karşı-güç de vardır. Toplumsal değişimleri yönlendiren şey, güç (iktidar) ile karşı-güç (muhalifler) arasındaki bu dinamiktir.

    GÜÇ KAYNAĞI VEYA GÜCÜN ÖZÜ NE?

    Neden birçok kişi Kemalizm’i hala tek kurtuluş yolu olarak görüyor? Muhtemelen esas olan Kemalizm’de yatan güç yüzünden değil, gücü kullanma şeklindendir. Çoğu Kemalist taraftar devlet gücünün nasıl işlemesi gerektiğini düşünüyor. Yani, devlet gücünün, Mustafa Kemal’in döneminde olduğu gibi toplumsal yaşamın tamamı üzerinde acımasızca işlemesi gerektiğini düşünüyorlar.

    Başka bir deyişle, Mustafa Kemal’in kutsadığı devletin ve yine onun yücelttiği etnik Türkler tarafından kontrol edilmesi, en önemli siyasi kararlarda tek söz sahibi olması ve onun döneminde olduğu gibi özel alan üzerinde de tam kontrol sahibi olmasıyla ilgili. Mustafa Kemal, böylelikle devlet gücü ile etnik Türk kimliği arasında yakın bir bağ kurdu. Yani Türklerin devleti kendilerine ait kılmasını sağladı, diğerleri ise dışlandı.

    Kemalizm’e tarihsel açıdan daha yakından bakıldığında bilinen net bir ilişki ortaya çıkıyor: Kaba ve katı güç kullanımı ile Kürtlere yönelik topyekün inkar ve baskı arasında yakın bir bağlantı var. Kürtlere yönelik bu tür cezalandırmalar özellikle şiddet içeren şekilde ve acımasızdı; Mustafa Kemal, demokrasiyle ve insan haklarıyla uyumlu olanın çok ötesinde bir şey arıyordu. İnsanları varlıklarını inkar etmek ile yaşadıkları yerleri terk etmek arasında seçim yapmaya zorlayan acımasız istismar, sadece dehşet verici değil; aynı zamanda cezanın, gücün nasıl çalıştığını teyit eden halka açık bir ritüel olması gerektiğini de söylüyor.

    Kemalizm’den miras kalan bu tartışmasız düşünce tarzı ve uygulama, toplumun nesilden nesile övünerek aktardığı ve bizim de bunu olduğu gibi kabul etmemiz gerektiği dayatmasıyla hala toplumun bazı kesimlerinde hakim. Bu, totaliter bir kötülüğün toplumun ruhunun ne kadar derinlerine kök saldığını gösteriyor.

    KEMALİZM GERÇEKLERLE YÜZLEŞTİĞİNDE

    Bugünkü tartışmayla örneklendiğinde, Kemalizm’in zorlayıcı gücünün hâlâ toplumun temel direklerini oluşturduğu ortaya çıkıyor. Mustafa Kemal kendine özgü ulus inşasıyla tekçi bireyler ve toplum (monizm) yarattı. Monizm, toplumdaki çeşitliliğin tek bir maddeye veya tek bir temel ilkeye dayalı olarak açıklanmasıdır. Çoğulculuğa karşı çıkıyor. Bu aynı zamanda Türk siyasi tartışmalarının da karakteristik özelliğidir. Anayasanın ilk dört maddesiyle ilgili tartışma bunu gösteriyor.

    Birkaç gün önce HÜDA-PAR lideri anayasanın dördüncü maddesine karşı olduğunu açıkladı. Açıklama, Halk TV’de CHP’li, İyi Partili, Demokrat Partili siyasetçiler ve kanalın sözde siyasi yorumcularından oluşan panelde tartışıldı. Panelistler arka arkaya HÜDA-PAR’a sert eleştiriler yönelttiler. Bunların tamamı açıklamaya şiddetle karşı çıktılar ve ilgili maddenin değiştirilebileceği yönündeki talebi reddettiler –Maddelerin değiştirilmesi dahi teklif edilemez – çok tanıdık bir tekrar – ortak görüşleri idi.

    HÜDA-PAR’ın açıklamasıyla ilgili pek çok yorum ve analizi diğer televizyon kanallarından da takip ettim. Bütün yorumlar tek boyutluydu. Bu maddelerin Kürtler için ne anlama geldiğini, bu maddelerden dolayı Kürtlerin ne gibi acılar çektiği vs. tartışılmadı. Maddeleri sorunsallaştırmak hala bir tabudur. Yorumcuların tek bir amacı vardı: Maddelerin değiştirilmesi yönündeki her türlü talebi kınamak. Ve değişim isteği suçla aynı şey gibi algılanıyordu. Çünkü maddelerin içeriği Kürtler tarafından kendi kimliklerinin inkarına zemin olarak görülüyor. Katılımcılar bu maddelerin normal demokratik standartlara göre ne anlama geldiğini tartışmaktan kaçındılar.

    Dört maddenin yeniden tanımlanamayacağını iddia etmek diktatör (totaliter) görüşün ifadesidir. Bu, halkın bunu değiştirme hakkının olmadığını söylemekle aynı şeydir. Azınlıkların hukuki güvenliğini ve temel insan haklarını korumayan, sağlamayan maddeler neden değiştirilmesin?

    Türk milliyetçileri milli hassasiyetler dedikleri şeyi her bağlamda olduğu gibi bu tartışmada da tekrarlıyorlar. Bu bağlamda Türk olmayan azınlıklar üzerindeki Türk hakimiyetinin öneminin altını çiziyorlar. O halde şu soruyu sormak doğaldır: Çoğunluğun azınlıklara eziyet etmekten duyduğu mutluluk, azınlıklara acı çektirmekten daha mı önemli?

    Milliyetçilerin hassasiyetten kastettikleri, Kürt siyasetçilerle bir arada görülmemek, Kürt faaliyetlerine katılmamak, onlara dayanışma göstermemek, Kürtler hakkında olumlu sözler söylememek, onların haklarını savunmamak, Kürtçe olan her şeye net bir şekilde mesafe koymaktır.

    KEMALİSTLER ATATÜRK İLKELERİNİ AYET GİBİ OKURLAR

    Sosyal demokrat bir parti olmak isteyen CHP bile demokrasiyi çoğunluk yönetimi olarak tanımlıyor, bu da etnik Türklerin öncüllerine dayalı yönetim şeklinin değiştirilmemesi gerektiği anlamına geliyor. Böyle bir tanımın sorunu, örneğin Türkiye’de çoğunluğun, Kürt azınlığın demokratik haklarını elde edemeyeceğine karar vermesidir. Böyle bir durumda (şu anda öyle) ülke kendisine demokratik diyemez, çünkü Kürtler Türklerle eşit haklara ve fırsatlara sahip değildir.

    Anayasanın ilgili maddelerinin değiştirilmesine yönelik Kemalist muhalefet, Hannah Arendt’in, kötülüğün sisteme nasıl itaat veya inanç kılığına girdiğine dair görüşünü hatırlatıyor: Nazi döneminde körü körüne veya itaatkar bir şekilde “işlerini yapan memurlar” ortaya çıktı.[1] Kemalistler Atatürk ilkelerini Allah’ın ayetleri gibi okurlar. Bir halka yapılan kötülük aynı zamanda o halkta direnişi seferber etme hakkını da verir.

    Anayasa toplumun ihtiyaçlarını bir bütün olarak karşılamıyorsa elbette tartışılmalıdır. Anayasanın ülke gerçeklerine uygun olması lazım. Kürtler de burada yaşıyor.

    İyi işleyen bir demokraside tartışmalı maddelerin değişmesi, özgür basının, bağımsız mahkemelerin ve aktif bir sivil toplumun olduğu bir toplumda, sansürsüz toplumsal tartışmalara dayanarak yapılır ve karara bağlanır. Bu, çoğunluğun hakimiyeti karşısında azınlıkların haklarının korunmasını içerir.

    Demokrasinin sağlıklı işleyebilmesi için anayasanın ortak değer temelli olarak algılanması gerekmektedir. Şimdiye kadar olduğu gibi yalnızca egemen grubun çıkarlarına hizmet ettiği için toplumda çatışmalara neden oldu. Bir toplum yalnızca bireylerden ya da tek bir etnik gruptan oluşmaz; aynı zamanda farklı çıkarlara sahip, farklı güç ve etki fırsatlarına sahip farklı türde gruplardan da oluşur. Bu tür gruplar örneğin cinsiyete, dine, etnik kökene veya coğrafi bağlılığa dayanabilir. Herkes için fırsat eşitliğine katkıda bulunacak haklara sahip olmak önemli bir demokratik ilkedir.

    FEDERAL SİSTEM TALEBİ DEMOKRATİK BİR HAKTIR

    HÜDA-PAR’a yönelik bir başka itiraz noktası ise bu partinin Türkiye’nin devlet çerçevesi içinde Kürtler için federal bir sistemin kamuoyunda tartışılması arzusu programına alması idi. Panelistler böyle bir iddianın ortaya atılmasının kabul edilemez olduğu izlenimini veriyordu. HÜDA-PAR’ın federal sistemi tartışmaya davet etmesi, etnik çatışmanın var olması ve partinin destekçileri adına savunduğu bir çözüm olmasından kaynaklanıyor elbette.

    Kürtler, genel olarak Kemalistleri tam da bu ülkenin nüfusunun tek tip bir grup olduğu fikrini idealleştirdikleri için eleştiriyorlar. HÜDA-PAR’ın talebi veya dileği tümüyle demokratik standartlara uygundur. Federal düzenleme talep etmek, kim talep ederse etsin, demokratik bir haktır. Demokratik toplumlarda partiler kendi ülkeleri için federal bir sistem önerdikleri takdirde eleştirilmezler.

    Trajik ama şaşırtıcı olmayan bir gerçek, Kemalist panelistlerin HÜDA-PAR’ın Kürt sorununa yönelik federal çözümüne karşı demokratik bir alternatifleri yoktu. İzlenimim, günümüzün Kemalistleri arasında 1919’daki Mustafa Kemal’in kandırmaca konseptinden farklı olmayan yeni bir tür Kürt kandırmacası saklı olduğu yönünde.

    Panelistlerin görüşlerinin Kemalist ideolojiye dayandığı çok açık. Bunlar net totaliter mesajlardı! Demokrasiyi tehdit eden tam da bu görüş değil mi? Yoksa buna çoğunluğun zulmü mü diyelim? Ancak bu ülkede kendilerini Türk olarak tanımlamayan başka gruplar da yaşıyor. Anayasanın ilk dört maddesi Türk milliyetçi değerlerine dayalı değil mi? Bu dört madde etnik kökene dayalı olarak güçlü bir Türk kimlik tanımı dile getirmiyor mu? Bunlar günümüzün Kemalistleri, ama 1930’ların görüşlerinin beyinlerini yıkamalarına şaşmamak gerek. Bu Kemal’in gücünün alenen kanıtı mıydı?

    2. MADDE SORUN YARATIYOR

    Cumhuriyetin niteliklerini sayan 2. madde Kürtler açısından ciddi sorunlar içeriyor. Örneğin Atatürk milliyetçiliğine bağlılık ilkesi, Ayrıca Türk ve Türklük terimlerinin tanımı: “Hiçbir düşünce ve mülahazanın Türk millî menfaatlerinin, Türk varlığının Devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının, Türklüğün tarihi ve manevi değerlerinin, Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkilapları ve medeniyetçiliğinin karşısında koruma göremeyeceği”. Kürtler bu formüllere öteden beri karşı çıkmışlar. Hatta birçok kez isyan bile ettiler. Türkler ve Kürtler arasındaki sorunların kaynağı da yeni kurulan cumhuriyetteki güç dengesinin bu çarpık dağılımıdır.

    Diğer yandan Kürtlerin demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti ilkelerine karşı olduklarını sanmıyorum. Ancak bu sosyal yapılar Türkiye’de mevcut değil, olmadı da, en azından Kemal’in döneminde yoktu. Cumhuriyetin ana fikirlerinden biri farklılıklar yerine birliği dayatma prensibi demokratik degil. Kürtler ayrıca Atatürk ilkelerinin ayrıştırıcı olduğuna inanırlar.

    Özetle, güç, yine Mustafa Kemal’in 1923’teki cumhuriyet planına gönderme yapan anayasanın ilk dört maddesinin arkasındaki stratejide yatmaktadır. Burada Kürtlerin özyönetim hayali Kemal tarafından reddedilmişti. Maddeler Kürtleri kapsamadigi için, Kürtler, Kemal ve Türk çoğunluğu tarafından ayrımcılığa uğradığını düşünüyorlar. Bu da karşı-güç yarattı, yaratiyor.

    Totaliter Kemalizmin sonunu hayal etmenin dünyanın sonunu hayal etmek kadar zor. Onun için Kemalizm’le mücadele edilmeden Türkiye demokratik bir ülke olmayacaktır. Kemalizm totaliter bir toplum modelini savunur (tek parti sistemi 1923-1945). Bu modelde ifade özgürlüğü tamamen kısıtlanmış, bireye hiçbir hukuki güvence verilmemiş, muhalefet partilerinin siyasi faaliyette bulunmasına izin verilmemiş, üyeler hapsedilmiş, işkenceye maruz bırakılmış, öldürülmüş, temel insan hakları ihlal edilmiştir. Ve insanlar soykırımı eleştirmeye cesaret edemiyorlardı. İnkar etmek zorunda kaldılar. Kemalizm döneminde bu uygulamalar hakimdi.

    Türkiye’de gerçek bir demokratik muhalefet Kemalizm’e karşı olmalıdır. Kritik sorun, Kemalist düşüncenin büyük çoğunluğunun artık çağımıza uygun olduğunun söylenememesidir. Geçmişten ders alabiliriz ama onu basitçe yeniden üretemeyiz. Mesela Kemalizm’i yeniden üretemeyiz. Ancak Türk milliyetçi partilerinin çoğu Kemalizm’i yeniden üretiyor. Bu, etnik gruplar arasında çatışmaların devam etmesi anlamına geliyor. Siyasi düşüncede bir değişim ve insanların taleplerine uygun, günümüz toplumuna daha uyumlu bir sistem yaratmalıyız. İfade özgürlüğünün yerini hiçbir şey tutamaz, çünkü ancak böyle bir özgürlük sayesinde yeni gözlemler üretebilir, değişimlere katkıda bulunabilir ve demokratik girdi sağlayabiliriz.

    Mustafa Kemal’in çürümüş tezi (totaliter toplumsal düzen) yerini demokratikleşme tezine bırakmalıdır. Çünkü Mustafa Kemal’in Türklerin demokratik toplumsal koşullar algısı üzerindeki etkisi şu ana kadar hiçbir çatışmayı çözmedi. Tam tersine çatışmaların artmasına ve ciddileşmesine neden oldu. İşin garibi, Türkiye’de pek çok insan, Kemalizm’de bir şeylerin ters gittiğini, Kemal’in totaliter düşüncesi demokrasiyi engellediğini, varlığının tanınmaması nedeniyle kimliğini savunanlar için adaletsizlik yarattığını görmüyorlar.

    Žižek’in dediği gibi “ideoloji, bir gerçeği saklayan, yanıltıcı bir bilgi biçimi değildir. Bir ideolojinin doğal ve gerekli bir şey olarak işlev görmesi gerekir ki, toplum değer açısından tarafsız bir anlamda doğru görünsün”.[2] Hakikatlere dayanmayan Kemalist düşünce ve uygulamalar anlaşılmaz ya da yersiz görünüyor. O zaman şu soruyu sormak lazım: Eylemlerinin adaletsizlik yarattığını veya toplumu deneyimleme biçimlerinin doğru olmadığını neden görmüyorlar? Ve neden kemalist formasyonun çerçevesi ve sınırları aşılamıyor? Eğer aşılırsa bu, Türklerin Kürtler üzerindeki hakimiyetinin sonu olarak okunabilir.

    Kemal’in totaliter ilkeleri, koşulsuz itaat talebi hala yürürlüktedir: Kürtlerin varlığını yasaklayan kanunların Türkler ile Kürtler arasında kutuplaştırıcı bir etki yaratmasının nedeni budur. Örneğin geçmişte muhaliflere yönelik siyasi cinayetlerin, işkencelerin ve1990’lı yıllarda binlerce Kürt muhaliflerin ortadan kaybolmasının nedeni totaliter devlet yapısından kaynaklandığı dile getirilmedi, getirilmiyor. Demokratik ideolojiler ile çılgın şiddet içeren ideolojiler arasında keskin bir ayrım yapabilmek için totalitarizm terimini kullanmamız gerekiyor. Halihazırda da ağır baskı altında olan insanların temel haklara yönelik meşru taleplerine karşı silah ve şiddet kullanımı her zaman gayri meşru ve totaliterdir. Totaliter politikacılar, muhaliflere karşı hangi güç araçlarını ve şiddet eylemlerini uygulayacaklarını dikkatle seçmiyorlar.

    Mustafa Kemal’in mirası olan totaliter statükoyu toplumun tek meşru düzeni haline getirerek ve geri kalan her şeyi bölücü sapma olarak nitelendirmek, mevcut düzenin ve onun tarihinin meşrulaştırılmasına katkıda bulunulur. Bu ancak milliyetçi partilerin hayalidir. Geçmişteki rejimleri savunmanın, Kemalizm döneminde yaşanan suistimallere, korkunç olaylara anlayış göstermenin hiçbir anlamı yok. Statükonun ötesine geçen bir toplumsal düzeni zımnen kabul etmek önemlidir. Benim iddiam totaliter devlet yapılarının buna engel olduğu yönünde ancak karşı argümanları duymaktan da mutlu olurum.


    Mehmed S. Kaya kimdir?

    Bingöl’ün Solhan ilçesinin Keşkon mezrası doğumludur. Lillehammer Inland Norveç Üniversitesi’nde sosyoloji profesörüdür. ‘The Zaza Kurds of Turkey’ kitabının yazarıdır.

    KAYNAKÇA

    [1] Hannah Arendt: The Origins of Totalitarianism. SD Books 1973.

    [2] Slavoj Žižek, The Sublime Object of Ideology. New York & London: Verso 1989.

    Kaynak: Artı Gerçek
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Halay avı bize ne anlatıyor?

    Halay avı bize ne anlatıyor?


    Mehmed S. KAYA*


    Halay’la yaşanan çatışma, anti-sömürgecilerin, bir ulusun diğer ulusları işgal etmeye veya üzerinde hakimiyet kurmaya çalıştığı ve işgal edilen ulusun doğuştan gelen doğal haklarını, tarihsel geleneklerini, kültürünü, kimliğini, yaşam biçimini kısıtladığı her yerde savaşın var olduğu iddiasını bir kez daha doğruluyor.

    Kürtler, haklarını tanımayan, aynı zamanda Kürtleri Bozkurt işaretleriyle tehdit eden aşırı milliyetçi ırkçı gruplara izin veren Erdoğan hükümetine karşı amansız bir mücadele veriyorlar.

    Türkiye nüfusunun yaklaşık 1/3’ünü oluşturan Kürtlerin kendi tarihini, kültürünü, dilini, yaşam tarzını ve kimliğini yaşama ve geliştirme hakkına sahip olmadığı sürece Türk devletinin bakış açısıyla Kürtler daha ne kadar yaşayabilirler?

    Bu Kürt karşıtlığı bakış açısını Mustafa Kemal tarafından yaratıldı ve çok acımasızca uygulandı, onun ölümünden sonra halefleri tarafından esas alındı ve şu an ülkeyi yöneten AKP-MHP koalisyonu tarafından hâlâ sürdürülüyor. İslamcı hareketin bir uzantısı olarak görülen AKP, tam da Kemalizm karşıtlığı üzerinden yükseldi ve iktidar oldu. Ama sonunda Kemalistlerin esaretine sarılmak zorunda kaldı, çünkü son dönemde Kürt Halay’ına yapılan zulüm, Erdoğan hükümetinin Kemalizmin yüz yıllık despotizmini nasıl tamamladığını gösteriyor. Ve Halay baskısı AKP-MHP koalisyonunun Kemalist bakış açısını koruduğunu bize net bir şekilde gösterdi. Ne ironiktir ki, Mustafa Kemal’in kurduğu CHP, Kürt kültürünün terörize edilmesine karşı çıkacak ve Kürtlere karşı daha adil davranacak gibi görünüyor.

    Kürt Halay ve kültürüne yönelik şiddet içeren uygulamalar yetkililer ve Türk milliyetçileri tarafından yüceltiliyor. Halay avı veya devletin halaycılara karşı şiddet eylemleri (tutuklamalar, kovuşturmalar, hapis cezaları, zorunlu yasağın uygulanması) aslında bir tür devlet terörü faaliyeti olarak görülüyor, çünkü terör tanımı aynı zamanda devletin siyasi veya ideolojik amaçlara ulaşmak için kişilere veya savunmasız gruplara yönelik tehdit, şiddet gibi zorlayıcı güç kullanmasını da içermektedir.[1] Türkiye, Halay’a zulmetmekle, imzaladığı insan hakları ve kültürel azınlıkların haklarına ilişkin uluslararası sözleşmeleri ihlal ediyor.[2] Ama devlet bunu Mustafa Kemal döneminden bu yana çekinmeden yaptı. Burada amaç Kürtleri asimilasyona zorlamaktır.

    HALAY ZULMÜ AĞIR İNSAN HAKLARI İHLALİDİR

    Kürt düğünlerinde müzisyenlere, katılımcılara veya organizatörlere yapılan zulüm, insan hakları bağlamında ciddi bir ihlaldir. Yetkililerin Kürt kimliği nedeniyle sürekli avlanmaları ve saldırıları ciddi endişe yaratıyor. Türkiye’nin resmi iddiası, yetkililerin yalnızca “terör”ü çağrıştıran müziklerin peşinde olduğu, uluslararası alanda ciddiye alınmadığı yönünde. Terör iddiasının arkasına saklanmak inandırıcı gelmiyor. Her şeyden önce, Türk devletinin terör kavramının tanımı Batı demokrasilerinin tanımından neredeyse tamamen farklı. Türkiye’nin terör tanımı Rusya’nın, Çin’in, İran’ın, Mısır’ın ve diğer totaliter ya da otoriter devletlerin terör tanımına daha yakın.

    Bir yandan NATO müttefiki olmak, bir yandan da demokratik olmayan ülkelere yakın durmak ne anlama geliyor? Halay yasağında olduğu gibi Batının temel evrensel ve demokratik değerlerinden uzaklaşmak demektir. O halde NATO’ya ve diğer Batılı kurumlara üye olmanın ne anlamı var?

    HALAY VE KÜRT MUZİĞİ BLUES VE INDIGENOUS MUSIC (YERLİ) MÜZİKLE EŞ ANLAMLIDIR

    Kürt müziği büyük ölçüde töreler, ritüeller ve sosyal hayatla (baskı, ezilmişlik, zulüme vs karşı, tıpkı Blues ve indigenous music gibi toplumsal koşullara uygun olarak yazılan şarkılardır. Şarkılar sivil haklar, kadınların özgürlüğü, ırkçılığa, savaşa veya otoriter baskıya karşı direniş gibi konularla ilgilidir. Protesto şarkıları sosyal ve politik mesajları teşvik ederken, aynı zamanda popüler hareketler ve onlarla bağlantılı insanlar için bir araya gelme sembolü olarak da hizmet ediyor.

    Protesto şarkıları birçok müzik türünde ve çoğu kültürde bulunur. Müzik özellikle sivil haklar hareketi ve Vietnam Savaşı’na muhalefetle bağlantılıydı. Diğer ülkelerdeki protesto şarkılarına örnek olarak Victor Jara ve Violetta Parra ile Şili’deki Nueva canción hareketi, reggae sanatçısı Bob Marley’in yoksulluk ve ırkçılığa karşı şarkıları, Arap ve Kuzey Afrikalı müzisyenlerin Arap Baharı ve Rus grup Pussy Riot ile bağlantılı protesto şarkıları verilebilir. Eşitlik, ırkçılık ve sosyal baskı yinelenen temalardır. Jay-Z, Eminem, Pink ve Beyoncé gibi sanatçıların hepsi protesto şarkısı olarak tanımlanan şarkılar yayınladı. İkincisi, Flawless (2013) şarkısında net bir feminist mesajı teşvik ediyor.

    HALAY VE POW-WOW ARASINDAKİ BENZERLİKLER

    Kürtçe halayı Pow-wow dans müziğine benzetebiliriz. Pow-wow dans müziği hem Yerli halkı hem de Kanadalıları etkiliyor, her iki insan grubunu da memnun ediyor.

    Pow-wow aynı zamanda yerli kimliğe sahip olmayan insanlar için de geniş bir çekiciliğe sahiptir ve stereotiplerin (önyargıların) ötesine geçebilecek bir sohbetin/mesajin temelini oluşturur.

    Pow-wow, “her şeyin ırkçı milliyetçilikle ilgili olması gerektiği fikrinin ötesine geçmedik mi”, diye soruyor.

    Kürt Halaycı arayışı, Mali’de Bluesrock müziğinin son 10-15 yılda maruz kaldığı durumu hatırlatıyor.

    Binlerce yıllık geleneklere sahip Blues rock, Mali’de siyasi olarak zulüm görüyor. Militan İslamcılık müzik pratiğini yasa dışı hale getirdi ve müzisyenlerin ülkeden kitlesel göçüne yol açtı. Muzikciler artık hem müziği yaymak hem de ülke içindeki durum hakkında farkındalık yaratmak ve müziği bir silah olarak kullanarak hakları için mücadele etmek amacıyla uluslararası turnelere çıkıyor.

    KÜRT MÜZIĞİNİN VE HALAY İNKARININ MİMARI KİMDİR?

    Müzik dünyası iki dünya savaşı arası dönemden bu yana ırkçılığa karşı yoğun bir mücadele verirken, Türkiye’de gelişmeler tam tersi yönde ilerledi. Bugünkü Halay avı kendiliğinden ortaya çıkmadı. Kökü geçmişe dayanmaktadır. Bu 1920’li yıllara kadar uzanıyor. Yani, bize Mustafa Kemal döneminde Kürtlere karşı yapılan zulmü hatırlatıyor.

    Kürtlerin müziği ve kültürü, Mustafa Kemal’in tek adam rejimi tarafından kaba bir şekilde baskı altında tutuldu. Mustafa Kemal döneminde mevzuata dayanılarak yaşam biçimleri sınırlandırılmaya, muzik ve kültürleri yok edilmeye çalışıldı. Geçmişi Güney Makedonya’ya dayanan Kemal’in Anadolu’daki kültürler, müzik ve gelenekler hakkında çok az bilgisi vardı. Bu da hoşgörüyü, anlayışı ve farklılıklara saygıyı sağlamaz.

    Kürtler geleneksel olarak Anadolu’nun halk müziği kültürünün en önemli taşıyıcıları olmuştur. Birçoğu halk müziğiyle ilgilenen ve Anadolu geneline yayan yetenekli halay oyunculardı. Ancak Mustafa Kemal’in acımasız müdahalesiyle bu katkı asimilasyona dönüştü. Celal Güzelses, Nuri Sesigüzel, İbrahim Tatlıses ve diğerleri gibi çok sayıda Kürt müzisyen Kürtçe müzik, Türkçe sözlerle Halay çekerek Türkleştirmeye katkı sağladı.

    Literatüre göre asimilasyonun temelinde ırkçılık anlayışı yatıyor. Irkçılık 1920 ve 1930’lardan bu yana Türk toplumunu karakterize etmektedir ve aynı zamanda müzik sahnesini de etkiledi.

    Türkler ve Kürtler arasındaki eşitlik yalnızca temel bir insan hakkı değil, aynı zamanda barışçıl, sürdürülebilir bir toplum yaratmak için de gereklidir.

    Kürtlere yönelik ayrımcılık ve şiddet temel insan haklarının ihlalidir. Halay çekmeleri, kendi kültürlerini yaşamaları, dillerini konuşmaları ve okulda eğitim görmeleri engellenmiştir. Ayrıca Kürt politikacılara, toplumlarının nasıl yönetilmesi gerektiğine dair politika belirleme yetkisi verilmemektedir.

    Türkler ile Türk olmayanlar arasındaki eşitlik, sürdürülebilir kalkınmanın ve insan haklarının korunmasının sağlanmasının ön şartıdır.

    100 yıllık tek taraflı ırkçı devlet zulmü deneyimi ve buna karşı Kürt direnişleri, barışı getirmedi. Dünyada eşdeğerini bulmanın pek de kolay olmadığı bu sert baskıcı deney başarıya ulaşmadı. Türk sömürgeciliği çok özeldir. klasik Batı sömürgeciliğinden farklıdır. Karakter, inkarcılık, saldırganlık, acımasızlık ve insanlık dışılık açısından Balkanların özelliklerini barındırıyor. Halay avı da bunun küçük bir örneği değil mi? Bu, Batı’nın emperyalist sömürgeciliğine hiç benzemiyor. Batılı emperyalistler sömürgelerin dilini, kimliğini yasaklamadıkları gibi, sömürgelerin halaylarını ve müziğini de yasaklamadılar. Çünkü bu barbarlıktır! Kürtlerin Halay’ına, muziği üzerine asker ve polis ile gitmek artık çözüm değil. Bölgenin siviller tarafından yönetilmesi gerekiyor.


    * Lillehammer Inland Norveç Üniversitesi’nde sosyoloji profesörü. ‘The Zaza Kurds of Turkey’ kitabının yazarı.

    KAYNAKÇA

    Kofi Annan: Interventions: A Life in War and Peace Paperback, 2013.

    Council of Europe: Framework Convention on the Protection of National Minorities (Avrupa Konseyi: Ulusal Azınlıkların Korunmasına İlişkin Çerçeve Sözleşmesi), Viyana 1993.

    1948 tarihli BM İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, Madde 2, 27 ve 30.

    Kaynak: Artı Gerçek
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***