Etiket: Kürtler

  • Atatürk’ü süslemeyi bırakın – onun yarattığı haksızlıkları çözmeyi düşünün!

    Atatürk’ü süslemeyi bırakın – onun yarattığı haksızlıkları çözmeyi düşünün!


    Mehmed S. KAYA


    Türk siyasal sistemi derin bir kriz içindedir. Devlet kontrolündeki ve sansürü etkili bir şekilde kullanan gazeteleri okuyarak dünya hakkında bir şeyler öğreneceğinizi düşünmek bir yanılsamadır. Ve bir bilgi kaynağı olarak sosyal medya çoğu zaman cehaletin değiş tokuşundan başka bir şey değildir. Burada Atatürk’ün tartışmalı fikirlerini ve siyasi uygulamalarını en çok kimin yücelttiği konusunda bir rekabet var.

    Bilhassa CHP’ye yakın medya Atatürk ile ilgili aşırı ve bitmek bilmeyen propagandaları sıklıkla duyuyor ve okuyoruz. Birçok kişi onun mutluluğa giden yolu gösterdiğini düşünüyor. Ama başka bir şey bilmiyorlar; ve başka hangi düşünme biçiminin daha iyi olduğunu bilmedikleri için kendi cehaletleri tarafından korunurlar. Kemalistler boş sözlerle artık kendilerini süslemezler. Rüzgârın hızlandığını görüyoruz. Çürümeden bahsediyorum. İdeolojik, siyasi ve kültürel açıdan açığa çıkan bir durum ciddidir. Bir medeniyet krizinden bahsediyorum.

    Atatürk, kemalistler tarafından o kadar kapsamlı modern görüşlerle süslenmiştir ki, topluma nesnel bir şekilde yayılabilmesi adına birileri, özellikle de tarafsız uzmanların – tarihçiler, siyaset bilimciler, sosyologlar, antropologlar, hukukçular, din bilimciler vb. – onun gerçekte neyi temsil ettiğini ve ne ile suçlandığını topluma anlatması kaçınılmaz hale gelmiş. Sanırım benim gibi pek çok kişi kemalistlerin Halk TV, Sözcü TV, Tele 1’de durmadan tekrarladığı yalan propagandalardan bıktı.

    Siyasi krizin belki de en önemli nedeni, totaliter fikirleri toplumun derinliklerine çivileyen Kemalizm’den kurtulmanın zorluğudur. Erdoğan hükümeti son yıllarda Kemalizm’in etkisini azaltmaya çalıştı ancak başarılı olamadı. Başta MHP olmak üzere pek çok milliyetçi parti – ki bu partilerin hepsi Atatürk’ün fikirlerini savunurlar – Erdoğan hükümetinin önünü tıkıyor. Bu partiler ve Atatürk’ün halefi CHP’nin temel argümanı, Erdoğan’ın amacının Atatürk’ün fikirlerini İslamcı temelli tekparti otokrasisiyle değiştirmek olduğu yönünde.

    ÜLKE 21. YÜZYILA UYGUN YENİ BİR SİYASİ ROTAYA İHTİYACI VAR

    Türkiye’nin 21. yüzyılda demokrasi için ne gibi taleplerde bulunması gerektiğini araştıracak, bağımsız akademisyenlerden oluşan bir komisyona acil ihtiyacı var. Çünkü siyasetçilerin halkı yanlış bilgilendirdiği çok açık. DEM parti dışında siyasetçiler milliyetçi-kemalist bir bakış açısıyla toplumu yönlendiriyorlar. Ve bu demokratik bir sorundur: Aydınlanmamış bir halk basitçe yanıltılabilir ve gericiliğin (irrasyonelliğin) ve otoriter güçlerin tüm dünyada yükselişte olduğu bir çağda demokratik hazırlıktan kolaylıkla yoksun kalabilirler.

    İnsanların hakikatleri bilmesi gerekiyor: Demokrasi nedir, bilim nedir, siyasi etik nedir, neyin doğru neyin yanlış olduğu vb. Hem Kemalistler hem de İslamcılar hakikatleri kendi ideolojik görüşlerine göre yorumluyorlar. Basit bir örnek: Kürtlerin mücadelesini, Kürtler olmadan ya da Kürtlerin bakış açısı temsil edilmeden tartışmak. Bunu neredeyse her gün TV kanallarında izliyoruz.

    Bu, demir bir kafeste yaşadığımızı gösteriyor. Otoriter sistem her yerde kendini gösteriyor. Dolayısıyla şu: Gidilecek tek yol olarak Atatürk’ün öğretilerine bağlı kalırsak Türkiye asla demokrasi olamaz.

    Atatürkçülük yüz yıldır süregelen aşırı milliyetçi telkinlerden besleniyor. Performansı, etkili devlet propagandası yoluyla etkili beyin yıkamadan kaynaklanmaktadır. Kemalist propaganda, güçlü milliyetçi sloganlarla, Atatürk’ü geniş çapta överek ve süsleyerek düşüncelerimizi yönlendirmeye çabalıyor.

    İLETŞİMCİNİN MESAJINI HANGİ BİLGİ KAYNAĞINA DAYANDIRDIĞI, MESAJIN GÜVENİRLİĞİ BELİRLER

    Yalnızca bir tek bilgi kaynağına veya hakikatin tek bir versiyonuna erişiminiz varsa, buna nasıl inanmazsınız?

    Mekanizma basittir; psikolog ve Nobel ekonomi ödülü sahibi Daniel Kahneman konuyu şu şekilde özetliyor: «What You See is All There Is».[1] Yani ne görüyorsan, hepsi odur. Hakikatler karmaşık olabilir ama bizim versiyonumuz gerçekte gördüklerimiz veya deneyimlediklerimizle sınırlıdır.

    Kahneman tezini Türkiye özelinde yorumlayacak olursak; eğer tek bilgi kaynağınız Atatürkçü çizgide olan TV ise, o zaman Atatürkçü TV’ye inanırsınız çünkü hakkında hiçbir şey bilmediğiniz başka şeye inanamazsınız. Türklerin önemli bir kısmı için, kendi küçük çevrelerinin dışındaki dünyaya ilişkin en baskın bilgi kaynağı kesinlikle televizyondur.

    Türkiye’de yazılı medya, internet ya da kağıt her zaman tek yönlü olmuştur ve bu, Türk televizyonuna erişimi olmayan herkesin bile Kemalist propagandanın nasıl işlediğini anlamasını kolaylaştırmaktadır. Kahneman’ın tezini şu örnekle teyit edebiliriz; Halk TV’i açın (Tele1 veya başka kanallar da olabilir). Kürtlerin anayasanın ilk dört maddesinde değişiklik talebiyle ilgili siyasi tartışmaları dinleyin. Tüm katılımcıların aynı görüşü savunduğunu duyuyorsunuz. Katılımcılar, çoğunlukla CHP’ye yakın emekli generaller, amiraller, istihbaratçılar, büyükelçiler, akademisyenler, siyasetçiler, gazetecilerden oluşan, bilinçli olarak seçilmiş “uzmanlar” ekibidir. Bunlardan birbiriyle çelişen herhangi bir bilgi duymuyorsunuz. Başkalarıyla paylaştığınız veya başkaları için “gördüğünüz” herkesin aynı algı veya düşünceye sahip olduğunu görürsünüz.

    Kürtlerin anayasanın ilk dört maddesinde değişiklik yapma isteğinin kabul edilemez olduğunu ve reddedilmesi gerektiğini ve Kürtlerin Türk hukukuna ve egemenliğine saygısız bir şey talep ettiğini tüm tartışmacılardan mutlaka duydunuz, deği mi? Çünkü tartışmacıların görevi, Atatürk’ün ruhuna uygun olarak, diğerlerini (Kürtleri) Türklerle aynı haklardan mahrum bırakacak şekilde kendilerini ifade etmektir. Oysa demokratik ülkelerde bunun tam tersi bir ilke uygulanıyor: Kendinizi, başkalarını da aynısını yapma hakkından mahrum bırakacak şekilde ifade etmemelisiniz!

    Halk TV’den duyduklarınızın doğru olmadığına inanmanız için özel bir neden var mı? HAYIR. Görünen o ki, demokratik ülkelerdeki medyadan farkı Halk TV’nin hakikatlere aykırı bir hikaye anlatmasıdır. Tek bilgi kaynağı olarak bunu kullanan insanlar, birdenbire dünyayı tamamen yeni bir ışıkta göremez elbette. Aşırı milliyetçi ideolojiler arasında ideolojinin anlam kazanabilmesi için gerçekliğin inkar edilmesi yaygındır.

    O zaman tarafsız kaynaklar önem kazanıyor. Neyin propaganda edildiğini bilirseniz ve kemalizme eleştirel gözle bakarsanız biraz daha dik durursunuz. Belki o kadar kararlı duruyorsunuz ki, aynı fikirde olmadığınız tutum ve gündemlerle karşılaştığınızda daha kolay misilleme yapıyor ve sesinizi yükseltiyorsunuz?

    Şunu hatırlamak önemlidir: Otoriter ve totaliter siyasi rejimlerin yükselişini karakterize eden şey, kendini ifade etme fırsatının, ya şiddet tehdidiyle ya da platformun kaldırılması yoluyla sistematik olarak ortadan kaldırılmasıdır. İnsanların kendilerini ifade etmelerine izin verilmemesi yönündeki herhangi bir talep, bu tür rejimleri tam olarak karakterize eden bir düzeltmenin tohumlarını içinde taşır. Sonuçta Türkiye’de Kemalizm, Almanya’da Nasyonal Sosyalizm, Sovyetler Birliği’nde Stalinizm, tartışmaları kazandıkları için değil, onları ortadan kaldırdıkları için galip geldi.

    100 yıldır Kemalizm kendisini derinden trajik bir duruma soktu; etkileri gelecek kuşaklara da yansıdı. Bu konuda şöyle bir atasözü vardır: “Hakikatleri inkar ederek, yalan söyleyerek dünyada çok yol kat edebilirsiniz ama geri dönüş yolunu bulamazsınız.”

    Yalana karşı tek çare hakikat ve doğru bilgidir; ama hakikat ve bilgi bastırıldığında kazanan yalan olur. Böyle bir durumda hepimiz savunmasız kalırız.

    Kemalizm var oldukça Türkiye’nin demokratikleşme tartışmasına karşı tanrılar bile boşuna savaşıyor. Yinede her zaman umut vardır.

    Mustafa Kemal ve haleflerinin yürüttüğü acımasız politikaları değiştirmek için ne yapılabilir? Geçmişi eleştirmeli, geleceği ise yapıcı yapmalıyız. Kemalistlerin nihai hedefinin Türkiye’yi saf bir etnik Türk ırkı haline getirmek olduğunu düşünmek saf romantizmdir.

    Yapıcı düşünmek yeni fikirler üretirken, Kemalizm otoriter eskiyi geri dönüştürüyor. Yani 1930’ların temellerine dönüş! Ya da Anadolu medeniyetinin yapı-söküme uğraması.

    Atatürk Kürtleri bir halk olarak inkar etti. Kürtlerin inkar edilmesi, temsil ettikleri her şeyin topyekün yok edilmesini ve değersizleştirilmesini amaçlayan bir başa çıkma stratejisidir. Yani Kürtlerin halk olarak tanınma talebi, kemalistlerin hoşnutsuzluğunu, hoşgörüsüzlüğünü, tiksintisini, hatta küçümsemelerini, nefretlerini harekete geçiriyor.

    Anladığım kadarıyla dikilmiş düğmeler ve cam boncuklar artık çekici değil. Tarih, eninde sonunda kemalist devletin egemen sınıfı hakkındaki hükmünü verecektir.

    EĞER CHP SOSYAL DEMOKRAT OLMAYI SEÇERSE KEMALİZMDEN VAZGEÇMELİ

    Sosyal demokrat CHP, Kemalizmi hatırlatabilecek her şeyden kurtulabilecek mi? Avrupa’da faşizmi savunan hiçbir sosyal demokrat parti bilmiyorum, yoktur. Kemalizm Türkiye dışında Franco-faşizmi ile eş tutuluyor. İspanya parlamentosu Franco’nun faşist yönetimini kınadı, demokrasiye geçti, AB’ye üye oldu ve diktatör Franco’nun naaşını Valle de los Caídos onur yerinden aile mezarlığına taşıdı.1974 yılında askeri cuntayı deviren Yunanistan, aynı zamanda diktatörlüğü de kınayarak demokrasiyi inşa etti ve AB’ye katıldı. Bu bağlamda Portekiz’in de İspanya ve Yunanistan ile aynı yolu izlediğini belirtmek gerekir.

    Bu ülkelerin rejimleriyle Atatürk rejimi arasında birçok ortak referans noktası vardı. Bu ülkelerin askeri diktatörlüklerinde olduğu gibi Atatürk’ün de askeri geçmişe sahip olmasıdır. Atatürk, sivil toplumu askeri zihniyetle yönetti. Atatürk, iktidarı boyunca muhalefeti yok etmek veya kendi iradesini onlara dayatmak amacıyla askeri mantığı ve silah gücünü kullanmıştır. Gücün merkezileştirilmesi, yani tüm gücü kendi elinde toplaması bir komuta yönetimi mantığıdır. Gücün merkezileşmesiyle birlikte Atatürk, Kürtlere yönelik baskıyı artırdı ve bu da Kürtlerin Atatürk’e olan nefretini artırdı.

    NORVEÇ ÖRNEĞİ

    Demokratikleşmeyi savunan bir parti Atatürk’ün eylemlerini ve duruşunu haklı gösterebilir mi? Hükümet konumundaki CHP, Atatürk ve haleflerinin gurur duyduğu Türk hakim etnik milliyetçi anlayışından vazgeçebilecek mi? Örneğin Norveç 1980’li yıllarda anayasasına ülkenin Norveçlilerden ve Samilerden (Laponlar) oluştuğunu belirten bir madde ekledi. Resmi olarak 35 bin nüfusa sahip olan Samiler, Norveç’in yerli halkıdır. Sami dili Norveççe’nin yanı sıra resmi dildir. Samilerin çoğunlukta olduğu beş belediyede Sami dili birinci resmi dildir. CHP, Türkiye’deki Kürtler için Norveç örneğini tanıyabilir mi? Bu CHP için belki en önemli demokrasi sınavı olmalı.

    Mevcut hükümet komşu ülkelerle ilişkilerde yayılmacı bir politika izliyor. CHP, Erdoğan hükümetinin yayılmacı politikasını devam ettirecek mi, yoksa kınayacak mı? En önemlisi; İktidardaki CHP, Atatürk’ün bizzat uygulamaya koyduğu inkar ve zorunlu asimilasyon politikasından tamamen vazgeçecek mi? Asimilasyon, çağımızda en ırkçı deney olarak algılanıyor. Yoksa partinin söyleminde önümüzdeki yıllarda Atatürk milliyetçiliği hakim olmaya devam mı edecek? Ve belki de bir o kadar önemli soru; CHP hükümetinin selefleri gibi Kürt siyasal hareketinin varoluş mücadelesini terör olarak tanımlamaya devam edip etmeyeceğini bilmek de cazip geliyor?

    CHP ülkeyi hâlâ Atatürk’le özdeşleştiriyor. CHP’nin yeniden düşünmesi gerekiyor. Kürtler için Atatürk hiçbir zaman Türkleri ve Kürtleri birleştirebilecek bir simge olmadı ve olmayacak! Atatürk’ün inkar ve zorla asimilasyon anlayışı Kürt halkı arasında hiçbir zaman destek ve saygı görmedi. O, katı güç kullanarak ve bunu “Türkiye Türklerindir”, “Ne mutlu Türküm diyene” “Vatandaş türkçe konuş” gibi ırkçı propagandalarla birleştirerek ülkenin kontrolünü elinde tuttu.

    Pek çok kişi Atatürk’ün totaliter olmasına gözlerini kapattı ya da ülkenin bu kadar güçlü bir lidere sahip olmasının gerekli olduğunu düşündü. Bu şaşırtıcı değil. Bahane uydurmak Türkiye’de yaygın bir kültür haline geldi. Atatürk eşi benzeri olmayan bir kişisel kültün nesnesi haline getirildi. Pek çok yere, okullara, üniversitelere, caddelere, limanlara, spor sahalarına, köprülere, havaalanlarına onun adı verilmiştir. Bu girişim Kürtlerin gözüne sopa sokmakla aynı şey değil mi?


    Mehmed S. Kaya kimdir?

    Bingöl’ün Solhan ilçesinin Keşkon mezrası doğumludur. Lillehammer Inland Norveç Üniversitesi’nde sosyoloji profesörüdür. ‘The Zaza Kurds of Turkey’ kitabının yazarıdır.

    KAYNAKÇA

    Daniel Kahneman: Thinking, Fast and Slow, Penguin Books Ltd, 2012.

    Kaynak: Artı Gerçek
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Onuncu yıldönümünde Şengal Êzidî Soykırımı’nı yeniden düşünmek

    Onuncu yıldönümünde Şengal Êzidî Soykırımı’nı yeniden düşünmek


    Namık Kemal DİNÇ*


    Şengal’de yaşanan 73. Ferman’ın onuncu yıl dönümünde (aradan geçen her yıl dönümünde olduğu gibi) Êzidîlerin maruz kaldığı soykırım anılacak, yazılar yazılacak, acılar dile getirilerek IŞİD canilerine beddualar okunmaya devam edilecek.

    21. yüzyılın başlangıcında bütün dünyanın gözleri önünde gerçekleşen ve televizyonlardan naklen yayınlanan Şengal Êzidî Soykırımı’nın mutad anmaları değerli olmakla birlikte, bu yazı, anmadan ziyade neler yaşandığını, neden yaşandığını yeniden düşünmek gayesi gütmektedir.

    Yeniden düşünürken, Êzidîlerin inançlarını, rütiellerini, geleneklerini, yaşam alışkanlıklarını tarif etmek, güzellemeler dizmek ya da yermek veya tartışmaya açmak gibi bir amacı da yok.

    Aslında Ortadoğu’da gökle yer arasında tarih boyunca olan ve olmaya devam eden hiçbir şey yeni ve bilinmez değil. Hatta tekerrürden dolayı hafızamız sanılandan çok daha derin ve güçlü. Öylesine güçlü ki her şeye bir ad takmak, damgalamak, unutmaya müsaade etmeyecek izler bırakarak hafızaya kodlamak ve nesiller boyu aktarmakta dehşetengiz bir maharete sahip.

    “İKİ KERE ÖLDÜRÜLMEK”

    2014 yılında yaptığımız bir görüşmede Şengalli bir Êzidî yaşadıklarını böyle tanımlıyordu. Yüzyıllardır Şengal Dağı’na ve coğrafyasına yaslanarak varlığını sürdürmüş, kadim bir inancı bütün engellemelere rağmen bugünlere taşıyan etno-dinsel bir topluluk soyu kırılsın, yok olsun diye her türlü canavarlığa maruz kaldı. İnsan öldürmeyi meşrulaştırmanın ötesinde varlığını böcekten daha değersiz kılan ideolojik manipülasyon (ister dinsel motivasyon deyin ister hala cari fetvalar olarak okuyun) sayesinde, mezbahaya dönüştürülen “Êzidî Dağı’nda” halihazırda 61 toplu mezar açılmış, onlarcası da açılmayı beklemektedir.

    Şengal Soykırımı, insanı “öldürmekten beter eden” ürkünç usulleriyle hafızalarımıza işledi. İnsanın köleleştirilmesi hangi yüzyılda kalmıştı? Ya da ele geçirilen kadınlara sen artık bizim cariyemizsin, istediğimiz her şeyi yapacaksın denilmesi? Veyahut zorla din değiştirmenin dayatılması? Zorla Müslümanlaştırılıp savaşa sürülen çocukların annelerini, babalarını, akrabalarını öldürmeye gönderilmesi?

    Neler yaşanmadı ki? Bunları tek tek sıralamaya hacet var mı? Sadece Êzidî kadınların hala yaşadıkları travma bile sözü anlamsız kılmaya yeter. Ya da basına yansıdığı gibi Êzidî çocukların IŞİD’lilerin kaçırdığı ülkelerde köle olarak kullanılmaya devam ediyor olması insanlığımızdan utanmak için yeterli değil mi? Bu çocukların Şengal’den yüzlerce, binlerce kilometre uzakta Türkiye’nin başkentinde köle olarak yaşamaya zorlanması veya Katar’ın, Birleşik Arap Emirlikleri’nin, Suudi Arabistan’ın ve daha birçok ülkenin bilinmeyen bir şehrinde bu çileyi yaşamaya devam ediyor olması nasıl büyük bir utanç!

    Ve tabii bütün bu haksızlıkları, bütün bu utancı giderecek uluslararası, ulusal hukuki çabaların olmaması! Sadece Êzidîlerin ve sınırlı bir insan grubunun gayretleriyle kaderine terk edilen bu insanların kurtarılmaya çalışılması. Ortadoğu’da soykırıma göz yuman ya da dolaylı olarak destek veren devletlerin hiçbirinin soykırımı resmen tanımamış olmasının bunda payı nedir acaba?

    Tevrat “Önce söz vardı” diye başlar. Sözün kutsallığı bu toprakların geleneğindendir. Peki sözün anlamsızlaştığı, insanın değersizleştiği bir noktada bu “kutsal” diye bilinenlerin etkisi yok mu? Buyurun İsrail’in Gazze’de devam eden soykırımına bakalım. İnsan yiyerek büyüyen bir Leviathan’dan başka ne ki İsrail?

    HALA CARİ OLAN İÇTİHATLAR

    Şengal Soykırımı’nı yeniden düşünürken nedenlerine niçinlerine daha çok kafa yormak zorunluluğu var. Vahşetin sorumluluğunu sonradan ismini İslam Devleti olarak değiştiren IŞİD [1] (Irak Şam İslam Devleti) canilerine yükleyip kurtulmak mümkün mü? Ya onların yeniden yeniden üremesini sağlayan zeminin, içtihadın varlığını nereye yerleştireceğiz? Bu zeminle, bu akıl(sızlık)la hesaplaşmadan “bir daha asla” yaşanmaz diyebilir miyiz? 19. yüzyılda mağduriyet üzerinden gelişen siyasal İslam’ın yüzyıllar öncesine refere ederek geliştirdiği içtihatları (fetvaları) ulus devlet paradigmasıyla meczederek nasıl bir kıyıcılığa sebep olduğunu görmek gerekmiyor mu?

    Türkiye devleti “nüfusumuzun yüzde 99’u Müslüman” derken bu kıyıcılığı ikrar etmiş olmuyor mu? Cumhuriyet ilan edildiğinde dünyadaki Êzidî nüfusun yarıya yakını Türkiye devletinin siyasal hâkimiyetindeki topraklarda yaşarken bugün resmi sayıların sadece birkaç yüz kişi ile sınırlı kalması aynı aklın ürünü değil mi? Irak devleti kuruluşundan beri Êzidîleri tanımadı, “siz Arapsınız” dedi. İnançlarını değiştirmek, İslamlaştırmak için her türlü baskıyı yaptı. Şengal’de Êzidîlere soykırım uygulayan İslam Devleti bu zeminden beslenmedi mi? Şengal’daki Müslümanların (istisnalar dışında) çoğunlukla kırıma iştirak etmesi başka nasıl izah edilebilir?

    İslam Devleti’nin 2014 yılında yaptıklarıyla Osmanlı döneminde Şengal’de yapılanlar arasındaki sürekliliği görmek için Evliya Çelebi’nin yazdıklarına bakmak yeterli. Melek Ahmet Paşa’nın komutasında “İslam ordularının Şengal’deki Yezidileri kebap ettiğini, yüklü miktarda ganimete el koyduğunu, kadınlarını ve çocuklarını esir edip köleleştirdiğini” büyük bir zevkle anlatır Evliya. Onları hep aşağılayan tabirler kullanarak insan olarak görmediğini gösterir. Ömer Vehbi Paşa’nın 1892’de II. Abdülhamit’in talimatıyla Fırkayı Islahiye ordusuyla tashih-i itikad adına yani zorla İslamlaştırmak için yaptığı katliamlar Êzidîlerin hafızasında Ferik Paşa Fermanı olarak özel bir yere sahiptir. Tarih boyunca sayısız kırıma (fermana) uğrayan bir topluluktan bahsediyoruz.

    Bu topraklarda azınlıkta kalmış olanlara, farklı inanç ve kültürü yaşamayı devam ettirenlere tahammülsüzlük ve yok etme arzusu hala çok güçlü. Soyları neredeyse yok düzeye indirilmiş Ermeni, Rum, Süryani düşmanlığının hala çok revaçta olmasının izahı zor olsa gerek. 2016 yılında başarısız darbe girişiminin olduğu günlerde Malatya’da Alevi mahallelerine saldırılar gerçekleşti. Kalabalık halde biriken güruhlar sanki darbenin sorumlusu gibi Alevilere saldırmaya başladı.

    O günlerde yapılan bir röportajda orta yaşlı bir Alevi kadını ağlayarak derdini anlatırken bunların başlarına “sahipsizlikten” dolayı geldiğini söylüyordu. Bu grupların hukuk şemsiyesinin koruması altında olmaması, eşit vatandaş olarak görülmemesi, devletlerin azaltma, zayıflatma, dönüştürme stratejilerinin alttan alta devam etmesi bu arzuları, nefreti, saldırıları besleyen zemin değil mi?

    Osmanlı bakiyesi bu topraklarda bitmeyen bir ayrımcılık, dışlama, ırkçılık ve dahi “Apartheid” rejim(ler)i hüküm sürmeye devam etti. Osmanlının resmi söylemiyle toplum ikiye ayrılmıştı. Millet-i Hakime olan Müslümanlar ve Millet-i Mahkume olarak kodlanan gayri-müslimler. Yüzyıllarca bu ilke çerçevesinde şekillenen toplulukların davranış kalıplarında değişiklik o kadar kolay olmayacaktı.

    Kaldı ki 19. yüzyılda gayri-müslimler lehine yapılan bütün düzenlemeler Müslümanların tepkisini çekmiş ve ayrıcalıklarından vazgeçmek istemediklerini kimi zaman eylem kimi zaman protesto telgraflarıyla merkeze bildirmekten geri durmamışlardı. Hiçbir zaman gayri-müslimlerle eşit olmayı içine sindiremeyen büyük bir “çoğunluk” vardı.

    1912 ile 1922 arasında vuku bulan kırımlara toplumsal katılımın hayli yüksek olmasının başka izahı yoktur. Êzidîler, Kızılbaşlar, Bektaşiler, Kakailer, Durziler gibi grupları ise Hıristiyan ve Yahudiler gibi zimmi statüsünde kabul edilmedikleri için sapkın ve katli vacip olarak kodlanmışlardı. Osmanlı sonrası kurulan “modern” ulus-devletlerin bu refleksi de devam etti. Ortadoğu’da hukukun üstünlüğünün hayat bulduğu, eşitlik, özgürlük, hak ve adaletin cari olduğu bir rejim maalesef ki kurulamadı.

    Tarih yaprakları 3 Ağustos 2014’ü gösterdiğinde Şengal’de Êzidîler verilen bütün sözlerin karşılığı olmadığını, “sahipsiz” kaldıklarını gördüler. Bağlı oldukları devlet, o devletin içindeki özerk yapı, komşu ülkeler ve dahi dünyanın süper güçleri İslam Devleti’nin hunhar saldırıları karşısında onları kendi başına bıraktı. Sanki elbirliği, söz birliği etmiş gibi bir anda sahadan çekilmeleri modern zamanların canavarlarına, cellatlarına buyur gir demekten başka bir şey değildi.

    Bütün bu güçlerin geri durmalarının elbette bir nedeni olmalıydı. Şengal’in stratejik konumu, burası üzerinden yapılan gelecek projeksiyonları (Irak-Suriye-Türkiye sınır üçgenine hâkim olma; kalkınma yolu projeleri; petrol kaynaklarına sahip olma vb.) buradaki Êzidî varlığını bir sorun olarak görmekte ortak müşterekleri oluyordu. Şairin dediği gibi “söylemeye dilim varmıyor ama” sonucun bu minvalde olmasından başka seçenek bırakılmadı. Êzidîler en zor koşullardaki direnişleriyle fiziki varlıklarını korumaya çalıştılar. Kendilerine kol-kanat gerenleri ise bağırlarına bastılar, kutsalları içerisindeki 12 melekle özdeşleştirdiler.

    İNSANLIK BORCU

    Şengal’de halihazırda Êzidîler lehine, onların çıkarını önceleyen, geri dönüşlerine imkan sağlayacak düzenlemelerin yapılmıyor olması aynı projeksiyonların devam ettiğini göstermekte. 1920’de Şengal, İngiltere ve Fransa arasında ikiye bölünerek yönetildiğinde, Êzidîler, aşiret birliklerinin resmen tanınarak kendilerini koruma altına almak istemişlerdi. Bunu kabul etmeyen büyük güçlere karşı da savaşmışlardı.

    Şengal Dağı’nın batılı araştırmacılar nezdinde ismi Êzidî Dağı’dır. Êzidîlerin buraya Êzidxan (yada Êzdixan) demesi boşuna değildir. Bu yakın ve geçmiş tarih deneyimi bize Şengal’in gerçek sahibi olan Êzidîlerin kendi özyönetimlerini ve öz savunmalarını kurmalarının zorunlu olduğunu anlatmakta. Birleşmiş Milletler gibi uluslararası kuruluşların gözetim ve denetiminde, ulusal ve uluslararası hukukun sağlayacağı güvencelerle özerk bir Şengal yönetiminin oluşturulması soykırıma verilecek en doğru cevap olup bu kadim topluluğa karşı insanlık borcudur.


    * Araştırmacı

    [1] Temelleri 1999-2013 yıllarında atılan ve kendisini Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) olarak lanse eden cihatçı, selefist örgüt 2014 yılında itibaren ismini İslam Devleti olarak değiştirmiştir.

    Kaynak: Artı Gerçek
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Irkçılık siyasi gündemini Kürt karşıtlığı üzerine kurmuş

    Irkçılık siyasi gündemini Kürt karşıtlığı üzerine kurmuş


    Mehmed S. KAYA*


    Irkçılık ve ayrımcılık farklı şekillerde ifade edilebilir ve farklı kişiler tarafından farklı şekilde deneyimlenebilir. Irkçılık ve ayrımcılık, örneğin siyasete veya karar alma sürecine katılım, kültürel faaliyetlere, bilimsel faaliyetlere, sivil topluma vb. katılım gibi çeşitli alanlarda toplumsal katılımın önünde engel teşkil etmektedir.

    Pek çok kişi ve kurum Türk devletinin başta Kürtler olmak üzere etnik azınlıkları dışlayan ırkçı ve ayrımcı ilkelere dayandığına inanıyor. Bunda Avrupa Birliği de dahildir.

    Bu konunun kamuoyunda tartışılması verimli olur. Bu da şu soruyu akla getiriyor: Bu devlet toplumsal misyonunu nasıl yerine getirecek?

    Konu önemlidir çünkü ırkçılık ve ayrımcılık zor ve tartışmalı konulardır. Eylemler ırkçılık ve ayrımcılık olarak yorumlandığında veya sınıflandırıldığında sıklıkla çatışmalar ortaya çıkıyor. Tartışmaların patlayıcı özü kısmen ırkçılık ve ayrımcılığın akademi, politika, ahlak ve deneyim arasındaki sınırlara meydan okuması gerçeğinden, kısmen de bu alandaki çarpıcı kavramsal belirsizlikten oluşuyor.

    IRKÇILIK VE AYIRIMCILIĞIN GENEL TARİFİ

    Irkçılık ve ayrımcılık, cinsiyet, ten rengi, etnik köken, dini inançlar ve ulusal köken gibi koşullar ne olursa olsun herkese eşit fırsatlar sağlanması gereken temel demokratik hakların ihlallerini temsil etmektedir. Bu hakim ideallerin aksine, toplumun oluşumunun gerçekte farklı göründüğünü kanıtlayan örneklerle her gün karşılaşıyoruz. Örnekler çoktur ve geniş bir yelpazeye yayılmaktadır. Bir sosyal topluluğun parçası olmamanın öznel deneyimlerinden, işsizlikteki sistematik farklılıklara veya belirli gruplara ayrılan bireylere yönelik daha açık nefret ve şiddete kadar.

    Klasik ya da biyolojik ırkçılığın ilginç bir özelliği, Türk kamuoyunda sıklıkla, ortak noktası bugün başka bir zamana ait olarak algılanan tarihi olaylarla ilişkilendirilmesidir. 1915-1938 döneminde yaşanan katliamlara doğrudan değinmeden; ‘Geride bıraktığımız bir kötülük’ diye geçiştiriyorlar. Gerçekten bunu geride bıraktık mı? Pek çok siyasi çevre, Türk yargısının terör bahanesi altında ırkçılığı meşrulaştırma çabasında olduğuna inanıyor.

    Onlarca Kürtçe şarkının yasaklanması bunun bariz örneği olarak gösteriliyor. Irkçılığı, savaşı veya otoriter baskıyı protesto etmek için yazılan şarkılar neden terörle ilişkilendiriliyor? Sivil haklar, insan hakları, kadınların özgürleşmesi, çevrenin korunması gibi konular etrafında dönen şarkılarda neden sorun yaşanıyor? ABD’de ve dünyada kölelikten kurtuluş ve özgürlük özlemini dile getiren şarkılar ünlenirken, Türkiye’de paralel şarkılar terörizmle suçlanıyor. Blues’un şarkı sözleriyle terörle suçlanan Kürtçe şarkılar arasında pek çok benzerlik var. Örneğin ‘Insensitive cops’ (duyarsız polisler) ve ‘Oppression from white and hard times’ (beyazlardan gelen baskılar ve zor zamanlar) sözleri Türk yargısının Kürt müzisyenlere nasıl davrandığını çok anımsatıyor.

    Türk yargıçlar uluslararası alanda siyasi muhaliflere yönelik delilleri çarpıtma ve yanlış yorumlama konusunda da iyi biliniyor. Bunun en son bir örneği, Siirt’te 8 Mart Kadınlar Günü’nde ‘Berxwedan xweş doz e’ şarkısının çalınması üzerine savcılığın Kürt kadınlara yönelik suçlamada bulunmasıyla yaşandı. ‘Berxwedan xweş doz e’, yani ‘Direniş iyi bir davadır’, şarkısını ‘terörizm propagandası’ ile ilişkilendirmek yanıltıcıdır, çarpıtmadır. Şarkı şu konularla ilgili mücadeleyle bağlantılı olarak kullanılmış: Kadınların mücadelesi çalışma hakkını, kürtaj hakkını, boşanma hakkını, miras hakkını, kendi hayatı ve bedeni hakkında karar verme hakkı, erkek egemenliğinden bağımsız olma, kendi ayakları üzerinde durma, kendini geçindirme, kendisine ve çocuklarına bakma hakkını kapsıyor. Başka bir deyişle, cinsiyetler arasında adil ve eşit muamele için verilen mücadele.

    Bu hayati mücadele uğruna yapılan eylemlerin yanlış çarpıtılması, iddia makamını hakikate yaklaştırmıyor. Güçlü olmak her zaman haklı olmak ya da her zaman en iyisini bilmek değildir. Güçlü olmak, zor da olsa gerçeklerle yüzleşmek demektir.

    Bu örnek de gösteriyorki Kürtlerin kendi hayatları ile ne yapmak istedikleri Türk siyasi yargısı açısından hiçbir önemi yoktur. Demekki Kürtlerin hayatları, Türklerin onlardan ne anladığıdır.

    KÜRTLERIN KARAR ALMA SÜRECLERİNE KATILMASINI ENGELLEYEN ÖRNEKLER

    Bastırıcı kibir aynı zamanda parlamentodaki seçilmiş Kürt temsilcilere karşı da sergileniyor. Örneğin bazı Kürt milletvekilleri meclis kürsüsünden Kürtçe selamlamaya kalkıştığında, hemen ‘ayrılıkçı veya terör destekçisi olmakla’ suçlanıyorlar. Kürt temsilciler bunun aksini nasıl ispatlayacaklar? Bu bağlamda en ilginç şeylerden biri de tam tersinin yaşanmış olmasıdır.

    Medyada çokça yer bulan Karadeniz’de, Ege Bölgesi’nde, orada burada mevsimlik Kürt işçilere yönelik saldırıları bu tablo içinde nasıl yorumlamalıyız? Ya da Kürt sokak müzisyenlerinin dövüldüğünü, sokaklarda, konserlerde, düğünlerde şarkı söylemeyi reddettiklerini, hatta öldürüldüğünü?

    Bu olayların iki önemli boyutu var: Birincisi, Kürt temsilcilerin meclis kürsüsünden Kürtçe konuşmalarının engellemesi, diğer toplumsal alanlardaki yaygın ve sistematik ayrımcılık veya dışlamanın küçümsenen bir ifadesidir. Bu, Türklerin Cumhuriyet kuruluşundan beri ellerinde bulundurdukları güç hegemonyası, devlet ile etnik azınlıklar arasındaki ilişkilere hâlâ damgasını vuruyor. İkincisi, Kürtlere yönelik saldırılar gibi aşırı olayların ırkçılığın kötülük olduğu anlayışının güçlenmesine yardımcı olması ve Türklerin kendi anlayışının ırkçı olmayan bir haleyle büründüğü anlamına geliyor.

    Terimin klasik tanımına göre bu saldırılar ırksal motivasyonla mı gerçekleştiriliyor? Pek çok Kürt, saldırıların ve şiddetin ‘biz’in (yani Kürtlerin) hoşgörülü ve insani imajını güçlendirmeye yardımcı olduğuna dikkat çekiyor.

    Fakat Türkiye’de ırkçılığın yapısal ya da sistemik düzeyde var olduğunu gösteren, egemen grubun azınlıklara yönelik uygulamalarında üstü kapalı olarak pek çok örnek bulunmaktadır. Kobani vakası bunun son örneği olarak değerlendiriliyor.

    Çoğu Türk, Kobani davasında Kürt siyasetçilere verilen cezalara ya pasif tepki verdi, ya da kayısız kaldı ve bu durum son derece sorunlu görüldü. Pek çok açıdan sonuç, İngilizlerin söylediği türden: ‘Damned if you do, damned if you don’t’ (yaparsan kahredici, yapmazsan da kahredici.)

    Bu bağlamda azınlıkların yanı sıra egemen grubu da vuran bir mekanizma: Egemen grup bir yandan fazla kayıtsız kaldığı için eleştiriliyor, diğer yandan her türlü taahhüt kişinin kendi rahatlığının teyidi olarak yorumlanıyor. Azınlıklar için mantık genellikle farklı bir şekilde uygulanır: Ya ‘terörist’ olarak kabul edilirler ya da kendilerini ikincil konumlarda bulan ve çoğunluğun yapmak istemediği işleri yapan topluluk olarak görülür.

    KLASİK IRKÇILIKTAN YENI IRKÇILIĞA GEÇİŞ

    Avrupa’da ayrımcılık, azaltılmasına yönelik stratejiler gerektiren toplumsal bir sorun olarak görülürken, Türkiye’de hem ‘Berxwedan xweş doz e’ şarkısıyla ilgili olay hem de daha birçok örnek gösteriyor ki, çelişkileri arttıran stratejiler tercih ediliyor. Kürtlere göre, başta MHP olmak üzere, milliyetçiler bu süreçte büyük rol oynuyor.

    Milliyetçilik, bölünme ve çoğu zaman da yabancı düşmanlığı ve ırkçılık anlamına gelir. Dünya daha önce milliyetçiliği denedi ve iki kanlı dünya savaşıyla sonuçlandı. Bunun tekrarını kim ister? Ama Türkiye’de pek çok kişinin bunu istediği açık.

    Son dönemde Türkiye’de Kürtler gibi azınlık gruplar karşısında ırkçı ideolojiler dönüşerek güçleniyor. Araştırmacılar arasındaki ortak algı, aşırı milliyetçi ideolojiler arasında, en önemli düzenleyici kategori olarak ‘ırk’ın yerini ‘kültür’ün aldığı retorik bir değişim olduğu yönündedir. Farklı kültürler arasındaki farklılıkların uyumsuz olduğu ve azınlıklara daha fazla hak tanınmasının çatışmaya yol açacağı gerçeğine vurgu yapılıyor ve bu nedenle baskıcı bir azınlık politikası için argüman işlevi görüyor.

    Kültürel açıdan farklı olarak algılanan insanlara, ulus devlete veya çoğunluğun yaşam tarzına yönelik bir ‘tehdit’ oluşturan özellikler atfedilmektedir. Kürtler, ya baskın egemen grup tarafından tanımlanan bir topluluk içinde asimile edilmeli, ya da ülkeyi terk etmeliler. Örneğin, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 2019 konuşması: ‘Bu ülkeyi bölemeyecekler. Kürdistan Kuzey Irak’ta, çok seviyorlarsa oraya gitsinler. Benim ülkemde ‘Kürdistan’ diye bir bölge yok’.(1)

    ‘Irk’tan ‘kültür’e bu geçiş genellikle klasik ‘eski’ ırkçılıktan neo-ırkçılığa geçiş olarak tanımlanır. Mustafa Kemal, Kürtleri ve Türk olmayan diğer grupları daha az gelişmiş, düşük ırklar olarak görüyordu. Amaç, Kürtleri ve diğer azınlıkları baskı altında tutabilmek ve onları sadece egemen Türk etnik çoğunluğun çıkarı için tasfiye etmekti.

    Mustafa Kemal iktidarı döneminde, özellikle Kürtler ‘ahmak’ nüfüs olarak öngürüldü. Atatürk’ü sevmedikleri için Kürtleri nefret ve ışağılayıcı bir dil ile ‘modernite düşmanları, uygarlıktan anlamayan, feodalizmin peşinde giden gericiler’ olarak yaftalandilar.

    Türkiye’deki neo-ırkçılık, klasik ırkçılıktan öncelikle 1930’larda olduğu gibi biyolojiye dayanmamasıyla ayrılıyor. İkisi arasındaki benzerlik, bazı insanların diğerlerinden daha değerli kabul edildiği bir değer hiyerarşisinin mevcut olduğu fikrinde yatmaktadır.

    Kürt temsilcilerin meclis kürsüsünden Kürtçe selam vermeye çalışması ve Kürtçenin baskın grup temsilcileri tarafından ‘bilinmeyen dil’ olarak tanımlanması aslında klasik ırkçılığın bir ifadesidir. Her şey olması gerektiği gibi olmuyor. İnsanın iki kulağı, iki gözü ve bir ağzı vardır. ‘Bilinmeyen dil’ ya da yok sayılan dil Ortadoğu’da 30 ila 40 milyon insan tarafindan konuşuluyor. Ve ben de onlardan biriyim.

    Mantıklı insanlar gerçeklikten kaçamazlar. Hiç kimse benim iznim olmadan dilimi yok sayamaz. Yani başkalarının fikirlerini onaylayan biziz. Ancak başkalarının verdiğimiz kararlar hakkında ne düşündüğü bizim için önemli olmamalıdır, çünkü onların da bizim kadar yanlış olma olasılıkları vardır. Dünyada hiçbir şey ana dilimle olan ilişkimi değiştiremez. Kendi yalanlarına inanan kibirli insanlarla tartışmanın faydası yoktur. Ben sadece ana dilimde ifade ettiğimden sorumluyum, sizin anladığınızdan değil.

    Türkiye’de Kürt meselesi dahil her konuda uzman olduğunu düşünenler var. Bu tür kişiler bilinçli olarak ‘Kürt sorunu yoktur’, ‘Kürtçe bir aşiret dilidir’ vb. ifadelerle insanlarda güvensizlik ve huzursuzluk yaratıyorlar. Bunların sizi küçük görmesine asla izin vermemelisiniz. Gücünü başkalarını aşağılamak için kullanan birinden daha önemsiz bir insan yoktur.

    Bu, Kürtleri ‘hiç’ konumuna sürüklemek demektir. Trajikomedi olarak başka ne adlandırılabilir? Akıl ve cehalet arasındaki fark, aklın sınırını görmesidir. Cahil o sınırı görmez.

    KÜRTLERİ SİYASİ KARAR ALMA SÜRECİNİN DIŞINA İTMEK

    Parlamento yasa yapma konusunda en yüksek karar alma organıdır. Kürtlerin burada karar alma süreçlerine katılmasının engellenmesi ve ‘kültürel özelliklerine’ yönelik aşağılayıcı tepkiler ırkçılığın ve ayrımcılığın mükemmel bir sonucudur.

    Kürt illerinde halkın seçtiği belediye başkanlarının yerine kayyımların atanması da bir başka güncel örnek.

    Bu örnekler aynı zamanda ırkçılık ve ayrımcılığın kanıtlarını açığa vuran bir etkinlik olarak kabul ediliyor. Örnekler aynı zamanda hangi ırkçılık ve ayrımcılık mekanizmalarının hala devrede olduğunu da gösteriyor. Bir bakıma pek çok Türk’ün hayran olduğu 1920’li ve 1930’lu yıllardan kalma ırkçılık ve ayrımcılık yeni kıyafetlere büründü diyebiliriz. Kürtlere yönelik baskıları tarihsel bağından sapmamak adına şunu belirtmek gerekir ki, Mustafa Kemal’den Devlet Bahçeli’ye kadar bütün milliyetçi totaliter ve otoriter liderleri arasında güç kibri o kadar büyük olmuştur ki, ırkçılığı ve ayrımcılığı hararetle meşrulaştırmaya çalışmışlardır.

    Milliyetçiler güç ve kibirleriyle övünebilirler, etnik ve kültürel farklılıklara karşı verdikleri ısrarlı mücadeleyle gurur duyabilirler. Ancak buna karşı çıkanlar şu soruyu soruyor: Milliyetçiler, uygar bir topluma yakışmayan zalimce eylemlerden başka, kendi halklarına ne gibi kötülük ve yıkım getirebilirler?

    Sağduyu ile zehirli milliyetçilik arasındaki çizgi nerede? Zehirli milliyetçiliğin ne zaman başladığını biliyoruz, ancak ne zaman biteceğini bilmiyoruz. Pek çok kişi sorunun Kürtlerle onurlu bir çözümle sonuçlanacağına inanıyor.


    (1) NTV, 28.02.2019.

    * Lillehammer Inland Norveç Üniversitesi’nde sosyoloji profesörü. ‘The Zaza Kurds of Turkey’ kitabının yazarı.

    Kaynak: Artı Gerçek
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Gazetecilik suç sayılabilir mi?

    Gazetecilik suç sayılabilir mi?



    Suzan SAKA*


    Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğu ilk yıllardan itibaren muhalif olan gazeteci, yazar, çizer ve şairlere karşı devlet her dönem gözaltı, tutuklama, işkence vb. yöntemleri ile baskı ve şiddet aygıtını sürekli olarak kullanmıştır. Onlarca aydın, yazar, gazeteci faili meçhul cinayetler, gözaltında kayıplar ve suikastlar yoluyla katledilmiştir. Devlet, bu gazeteciler ve yazarlar hakkında yüzlerce dava açarak, hakikatin ortaya çıkmasını engellemiştir. Bugün 3 Mayıs Dünya Basın Özgürlüğü Günü ve yine biz yüzyıl öncesi olduğu gibi gazetecilere karşı uygulanan baskıları konuşuyoruz.

    Gazetecilik mesleğinin yüceliğini bir tarafa bırakalım gazetecilerin ailelerine yaşatılan eziyete bakalım. Onların sevdiklerinden, çocuklarından, anne-babalarından ve sevgililerinden koparılmaları duygusal, psikolojik olarak başta gazetecilerin ve ailelerinin üzerinde çok yıkıcı bir travma bırakmaktadır. Geride kalanların günlük yaşamdan kopmalarına, sürekli bir korku ve kaygıyla yaşamalarına sebep olmaktadır. Bu durum çocukların duygusal dünyasında onarılması büyük bir tahribata yol açar. İlerleyen yaşlarda çocuklar, hem ilişkilendikleri bireylerle, hem de toplumsal olarak girdikleri ortamlarda daha çekingen, içine kapanık kırılgan olurlar. Çünkü kas hafızası denen olguda beden, travmayı hatırlar. Tüm hücrelerine yayar. Sadece psikoljik olarak etkilenmenin de ötesine geçer. Dolayısıyla iyileşmek için travmanın onarılması şarttır.

    Devlet, iktidarlar değişse de Türkiye’de tüm azınlıklara, Alevilere, Kürtlere, demokrasi güçlerine, aydınlara, gazetecilere, akademisyenlere, siyasetçilere, devrimcilere, işçilere her dönem baskı uygulamıştır. Bu baskıyı mücadele edenleri -düş yolcularını cezaevlerine koyarak cezalandırmakla kalmamış, katliamlarla, idamlarla, faili meçhul cinayetlerle, işten çıkarmalarla onların varlıklarını yok etmeye çalışmıştır. Oysa ki, direnen bu düş yolcuları, toplumların gelişmesine ve ilerlemesine öncülük yapar. Devlet aslında bu düş yolcularına, uyguladığı baskı ve şiddetle, denize atılan bir taşın seke seke düştüğü yerde nasıl küçük halkalarla başlayıp giderek, daha büyüyen halkalarla denizde dalga yaratması misali, başta aileleri olmak üzere, sevdikleri, yakınları, meslektaşları ve ait oldukları toplumları da cezalandırır ve bunu da bilinçli yapar. Çünkü asıl amaç kişiyle birlikte yakınlarına ve topluma da ceza çektirmek ve gözdağı vermektir. Toplumun susmasını sağlamak, sessizleştirmektir. Toplumsal güçler, demokratik güçler elinden geldiğince bu tür hak ihlallerine karşı durmaya çalışır her alanda ses yükseltirler. Ama bununla bitmez. Asıl el ayak çekildiğinde, sular dindiğinde geriye kalanlardır. Yani o düş yolcuları ve aileleri uğradıkları haksızlıklarla ve yaşadıkları acıyla yalnız kalırlar.

    Düş yolcularını, düşüncelerinden dolayı cezalandırılanları, içerdekileri unutmayalım. Onların, sadece bir numaradan bir isimden ibaret olduğunu düşünmeyelim. Tıpkı bizler gibi birer insan olduklarını ve yaşamlarının böylesi bir şekilde sekteye uğramasının hukuksal boyutu bir yana insani boyutuyla da bir haksızlık olduğunu hatırlayalım. Her an toplumsal mücadeleyle birlikte, ailelerin yanlarında olabilmenin ve onların hassasiyetlerini anlayabilmenin çaresine bakalım. Nasıl bizler, evlatlarımızı iki gün görmeyince burnumuzda tütüyorsa onlarında yıllarca dört duvar arasında kendi ev ortamlarından, sevdiklerinden zorunlu bir şekilde kopartılarak böyle biz ezaya reva görülmelerini hep hatırlayalım. Unutmadıklarımız, hatırladıklarımızdır…

    Metin Göktepe’yi hangimiz unuttuk? Biz unuttuysak bile Fadime Ana unuttu mu?

    Metin Göktepe’den sonra bayrağı devralan daha nice gazeteciler oldu ve olacak da! Genç, cesur, vicdanlı yürekler… Toplumun gerçek habere ulaşması için baskılara boyun eğmeyen, maddi zorlukları dayanışmayla aşan Türkiye’de ve dünyadaki sesi duyulmayanların çığlığı olan, sınır tanımayan gözü pek ve hakikatin sırrına inanan gazeteciler… Bu koca-yaşlı dünya ancak ve ancak bu düş yolcuları sayesinde milyarlarca yıldır döndü ve bundan sonra da dönecek. Neticede mutlak olan hakikat ve iyiliktir.

    İşte basın emekçilerinin, özgür basınının, hakikati ortaya çıkaranların günü bugün. Bugün ana akım medyada tanınmayan, yereldeki gazetecilerin de günü. Onların sesini duymak böylesi sisli-puslu zamanlarda daha da zor. O emekçilerden bir tanesi de Diren Keser… Uzun yıllardır yerelde gazetecilik, programcılık, belgesel yönetmenliği yapan Diren; Alevilerin, Kürtlerin, Kadınların, LGBTİ+’ların, doğanın ve çevrenin sesidir. Depremde göçük altında kalanların çığlığıdır. Senin, benim, onun, ötekinin sesidir.

    Diren’in ve hakikatin sesi olalım. Çünkü er ya da geç hakikatin ortaya çıkma gibi bir huyu vardır.

    Adı gibi direne direne yaşayan Diren’e ve direne direne yaşayan herkese selam olsun!

    direnkeser.webp


    * Avustralya Alevi Bektaşi Federasyonu Genel Başkanı.

    Yazının İngilizce versiyonuna buradan ulaşabilirsiniz.

    Kaynak: Artı Gerçek
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Yeşil Sol Parti ve HDP’den ikinci tur açıklaması: Hep birlikte tek adam rejimini değiştireceğiz

    Yeşil Sol Parti ve HDP’den ikinci tur açıklaması: Hep birlikte tek adam rejimini değiştireceğiz


    HDP ve Yeşil Sol Parti, millet ittifakının cumhurbaşkanı adayı Kemal Kılıçdaroğlu’nu desteklemeye devam edeceklerini açıkladı.

    HDP Eş Genel Başkanları Pervin Buldan ve Mithat Sancar ile Yeşil Sol Parti Sözcüleri Çiğdem Kılıçgün ve İbrahim Akın, kameralar karşısına geçerek ikinci turda da Millet İttifakının Cumhurbaşkanı adayı Kemal Kılıçdaroğlu’nu desteklemeye devam edeceklerini açıkladı. 

    Buldan, HDP Genel Merkezi’nde düzenlenen basın toplantısında, 28 Mayıs’ta yapılacak Cumhurbaşkanı Seçimi’nin ikinci turunun referandum niteliğinde olduğunu söyledi.

    Mülteci ve kayyum politikalarını eleştiren parti yetkilileri, tüm seçmenlere sandığa gitmeleri çağrısında bulundu.

    “Sandığa eksiksiz gideceğiz ve hep birlikte tek adam rejimini değiştireceğiz”

    “Sandığa eksiksiz gideceğiz ve hep birlikte tek adam rejimini değiştireceğiz” diyen HDP Eş Genel Başkanı Pervin Buldan ve diğer partililerin açıklamasında satır başları şöyle; 

    Açıklamadan öne çıkan ifadeler şöyle:

    • Sığınmacıları siyasi çıkarların malzemesi haline getirmek yanlış ve insani değildir

    • Tek ölçütümüz ucube rejimin sıkıntıların da temel sebebidir. 28 Mayıs’ta oylanacak da bu ucube rejimin devam edip etmeyeceğidir

    • İkinci turda değişim arzusunun egemen olacağına inanıyoruz. Herkes sandığa gitsin. Bizler de çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Sandığa gidelim, geleceğimize sahip çıkalım.

    • Dün Zafer Partisi ile Kılıçdaroğlu arasında imzalanan protokolle ilgili eleştirilerimizi paylaştık.

    • Israrla vurguluyoruz, Kürtlerin politik iradesine kayyum yoluylla ipotek koyanlar tüm Türk halkının da iradesine ipotek koymaktır.

    • Erdoğan bizler açısından asla bir seçenek değildir. Bir kez daha belirtiyoruz ki Kürt halkının demokrasi, hukuk, adalet ve özgürlük beklentisini demokratik sandık iradesini tanımak son derece önemli. 

    • 28 Mayıs’ta tarihin akışını hep birlikte demokratik akış yönünde çevirebileceğimiz yönündeki umudumuzu koruyoruz.

    • Sandığa gideceğiz ve tek adam rejimini değiştireceğiz. Israr ve inatla mücadelemizi sürdüreceğiz. Mutlaka ama mutlaka bizler kazanacağız.

    • Göçmen veya mültecileri siyasi çıkarların malzemesi haline getirmek yanlıştır.

    • Tercihimizi saray rejimini değiştirme konusunda ortaya koymuştuk, aynı kararlılıkla bu politikamızı sürdürüyoruz.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Kürtlerin Türkiye siyasetindeki geleceği nereye evriliyor?

    Kürtlerin Türkiye siyasetindeki geleceği nereye evriliyor?


    Metropoll Araştırma Şirketi’nin kurucusu Sencar’a göre Kürt meselesinin çözümü diye bir başlık söz konusu değil ve bu saatten sonra Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu meselenin çözümüne dair bir söylemi de olmayacak.

    14 Mayıs sandık sonuçlarından çıkan en önemli sonuçlardan biri Yeşil Sol Parti adıyla seçimle giren HDP’nin Türkiye genelindeki oy oranının yüzde 11,7’den 8,8’e gerilemesi oldu.

    2018’de 67 vekil çıkaran HDP’nin hedefi yüze yakın vekil çıkarmaktı. Ancak 62 vekilde kaldı.

    Şimdiye kadar yapılan siyasi analizlerde Kürt oylarının ülke yönetiminde önemli olduğu vurgulandı. Hatta ülke yönetimine aday olan siyasetçinin Kürt oylarını alabilmesi halinde iktidarın kapılarını aralayabileceği tespiti yapıldı.

    Peki 14 Mayıs seçim sonuçlarına bakıldığında Kürt oyları hala önemli mi ya da iktidarı almak isteyen yakın gelecekte Kürt meselesinin çözümü için siyasi hamleler yapmak durumunda mı?

    Türkiye’de 65 milyon seçmenin yüzde 18’ini oluşturan Kürt seçmenin önemli olduğunu fakat siyasi açıdan her gidişatı yönlendiremeyeceğini düşünen MetroPOLL Araştırma’nın Kurucusu ve Yöneticisi Özer Sencar, her dönem Kürt seçmenle iyi ilişki kuranların bu çoğunluktan istifade ettiğini dile getiriyor.

    Sencar, bu dönemde CHP liderinin HDP’yi yanına alarak oyunu yüzde 45’e kadar yükseltmesini olumlu değerlendiriyor ancak Kemal Kılıçdaroğlu’nun adaylığını doğru bulmuyor:

    ‘’Ben tüm ölçümlerimiz sonrasında söyledim; şansı en yüksek aday Ekrem İmamoğlu’ydu. Muhalefet çevreleri ‘Erdoğan o kadar yıprandı ki karşısına kim çıksa kazanır’ dedi, Kılıçdaroğlu da ‘o zaman ben aday olayım, ben kazanayım’ dedi. Bu Erdoğan’ı ve de Türkiye’de sağ, muhafazakar, dindar seçmeni yeterince tanımadığını gösteriyor.’’

    “Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Kürt meselesine dair bir adımı ve söylemi bu saatten sonra asla olmayacaktır”

    Metropoll Araştırma Şirketi’nin kurucusu Sencar’a göre Kürt meselesinin çözümü diye bir başlık söz konusu değil ve bu saatten sonra Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu meselenin çözümüne dair bir söylemi de olmayacak.

    HDP’lilerin net bir biçimde Kılıçdaroğlu’nu desteklediğini belirten Sencar, şu ifadeleri kullandı:

    “Bundan sonra Erdoğan ne derse desin HDP’li seçmen arkasından gitmez. Ama Kılıçdaroğlu’nu da desteklemesi yeterli sonuç vermedi. Çünkü Kılıçdaroğlu’nun Türkler arasındaki oyu yeterli değil. Dört puan oy kaybı var HDP’nin. Dindar Kürtler de Erdoğan’a gitmiş olabilir. HDP’nin yüzde 20’si dindar Kürt seçmen, onlar Kılıçdaroğlu’na oy vermedi. Kürt meselesinin çözümü diye bir süreç olmayacak.’’

    Türkiye’de demokrasi ve hukuk sorunu olduğunu ifade eden Sencar, olayın sadece Kürt meselesi olmadığı görüşünde.

    ‘’Demokrasi olmadan Kürt meselesi çözülemez, aksi olursa bu ülkenin sorunu olmaktan çıkmaz’’ diyen Özer Sencar, daha önceki açılım sürecini ise siyasi bir oyun olarak nitelendiriyor:

    ‘’Kürt meselesinin çözümü ülkenin diğer sorunlarının çözümü gibi bir demokrasi ve hukuk devleti sorunudur. Kürt meselesinin çözümü dedikleri şey, özerk bir Kürt devleti düşüncesi ise bu yanlış bir şeydir. Sorunun çözüm yeri Meclis, bu bir anayasa ve de yasa meselesidir. Ve bunun toplumsal desteğe dönüştürülmesi gerekiyor. Her Kürt vatandaşına her Türk vatandaşına verdiğiniz hakları verecek ve bunu sistem içerisinde denetleyeceksiniz.’’

    Sencar, bu seçimde HDP’nin oy kaybını emanet oylara bağlıyor. HDP’nin sadece Kürtlerin oy verdiği bir parti olmadığını, protest gençler veya stratejik oy kullanan sol kesimden hatta sağ kesimden bile oy aldığının altını çizen Sencar, Metropoll Araştırma Şirketi’nin mayıs ayının başındaki ölçümlerinde HDP seçmeninin yüzde 14’ünün CHP’ye kaydığını söylüyor:

    ‘’HDP, parlamentoda olsun, baraj aşılmazsa oylar AK Parti’ye gider denilerek oy veriliyordu. Bu stratejik bir değerlendirmedir. Ama son dönemde önemli ölçüde oyları CHP’ye döndü. Bizim mayıs ayındaki ölçümümüzde gördük ki; 24 Haziran’da HDP’ye oy veren seçmenin yüzde 14’ü CHP’ye gitti. Bu emanet oylar uygun şartlar da geri gider ve bu seçimde de vekil sayısı artsın diye seçmen CHP’ye oy verdi. 8-10 Mayıs arasındaki çalışmamızda ise HDP’lilerin yüzde 15’i CHP’ye oy vereceğini söyledi. Yine de yüzde 10 oyu olan bir kitlenin ülke siyasetinde yeri yok denilemez. Ama vekil sayısı azaldı, sandıktan çıkan oyu düştü ve bu da güç kaybettiğini gösterir.”

    Kürt meselesi üzerine çalışmalar yapan gazeteci-yazar Dr. Ecevit Kılıç’a göre 14 mayıs seçimi iki önemli avantajı veya önceliği ortadan kaldırdı:

    • Birincisi, bir lider veya parti iktidara gelmek istiyorsa Kürt sorununu çözme vaadinde bulunması geleneğini. 
    • İkincisi ise HDP’nin veya Kürt sorununun Türkiye siyasetinde tuttuğu yer.

    Cumhuriyet tarihi boyunca ilk Meclis’ten itibaren iktidara gelmek isteyen liderlerin ve partilerin Kürt sorununu çözme vaadinde bulunduklarını belirten Ecevit Kılıç, şu noktalara dikkat çekiyor:

    “Geriye dönüp aynı tarihe baktığımızda toplumun da buna oy verdiğini, bu sorununun çözümünü istediğini görüyoruz. Ancak bu seçimde adayların hiçbiri bu kez sorunu çözme vaadinde bulunmadı. Sadece Kemal Kılıçdaroğlu, Meclis’i işaret ederek çözümün olası usulüne yönelik cümle kurdu. Kürt sorununu seçime gidişte belirleyici ana faktör olmasa da seçimin sonucu, aynı sorununun çözümünü dayatabilirdi. Bu da HDP’nin yani Yeşil Sol’un güçlü çıkmasıyla mümkün olurdu. Hatta, HDP’nin güçlü çıktığı bir Meclis aritmetiği olsaydı çözüm adımını iktidar veya muhalefetten beklemek yerine ana çözüm aktörü de yine HDP olabilirdi. Dolayısıyla bu seçim iki önemli avantajı veya önceliği kaybettirdi. Birincisi, bir lider veya parti iktidara gelmek istiyorsa Kürt sorununu çözme vaadinde bulunması geleneğini. İkincisi ise HDP’nin veya Kürt sorununun Türkiye siyasetinde tuttuğu yer.’’

    “Kürt sorununun Türkiye politikasındaki belirleyiciliğinde ciddi bir alan kaybı yaratacak”

    Özer Sencar’ın aksine Dr. Kılıç’a göre HDP’nin destekleyeceği ittifakın daha rahat siyaset yürüteceği denklemi bozuldu. 

    Dr.Kılıç, bu sonucun Kürt sorununun, Türkiye politikasındaki belirleyiciliğinde ciddi bir alan kaybı yaratacağı görüşünde.

    Dr. Ecevit Kılıç’a göre bütün bu değişimlerin ve HDP’nin oy kaybetmesinde belirgin ve güçlü siyasetçilerinin cezaevinde olması, kapatma davası ve başka bir partiyle seçime gitmesinin etkisi. 

    Kılıç, bu meselenin nedenlerini ise şöyle sıralıyor:

    “HDP hem Kılıçdaroğlu’nu destekleme kararında hem de CHP’yle ilişkisinde denge tutturamadı. İlişkinin tonu ve izahı kamuoyuna iyi yapılamadı. Ve bu da, Kürt seçmenin CHP’ye geçişkenliğini getirdi. Bununla ilintili olan ikinci neden ise HDP’nin ilk turda aday çıkartmaması. HDP ilk turda Kürt seçmenin bütünsel olarak etrafında toparlandığı, sol ve liberal çevrelerin de destek verdiği bir aday çıkartmış olsaydı gerçekten de oy kaybı olmazdı. HDP’nin kendi yaptırdığı anketlerde Gültan Kışanak çok güçlü bir aday olarak öne çıkıyordu. Hatta bildiğim kadarıyla HDP kendi seçmenine “Gültan Kışanak mı, Selahattin Demirtaş mı” diye sordu. Kafa kafaya bir sonuç çıktı.”

    HDP, TİP ile ortaklığını başarılı yürüttü mü?

    Euronews’in sorularını yanıtlayan Gazeteci Dr. Kılıç, TİP’in ittifak içinde ayrı liste ile seçime girmesini de başka bir sorun olarak görüyor. Kılıç, bu noktada HDP’nin tam olarak TİP’le ilişkisini de yönetemediği kanaatinde:

    “Üçüncü neden ise TİP’in ittifak içinde ayrı liste ile seçime girmesi. Biraz sert bir eleştiri olacak ama HDP, tam olarak TİP’le ilişkisini de yönetemedi. Yanılmıyorsam Euronews’in HDP’li kaynaklara dayandırdığı bir haberi vardı. Kendi logosu ile seçime giren ittifak içi partilere vekil kontenjanı verilmeyeceği yönünde. İşte HDP seçmeni o çizgiyi istiyordu. Ne istiyorlarsa taviz verelim yeter ki ittifak bozulmasın çizgisi kayba neden oldu.”

    Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Cumhur İttifakı’nın, Kılıçdaroğlu’na yönelik söylediği “terör örgütüyle işbirliği yapıyor” söyleminin de Antalya, Adana veya başka kıyı kentlerinde HDP’den de oy götürdüğü görüşünü paylaşıyor gazeteci Kılıç.

    Bununla birlikte vekil listelerinin de HDP tabanını memnun etmediğinin altını çizen Dr. Kılıç, bu konuda en çok gelen eleştirinin tanınmamış, halkın bilmediği isimlerin listelerde yer alması ile alakalı olduğunu ifade ediyor:

    “Öyle ya da böyle benzeri çizgilerde olan isimlerden oluşan kontenjan listenin de tepki çektiği görülüyor. HDP’nin İstanbul 2. Bölgedeki oy kaybı bu açıdan ayrı bir analizi gerçekten hak ediyor. Bu isimlerin aday olduktan sonra iktidarla Kürt sorunu üzerinden değil de İslam, Ergenekon ve 15 Temmuz üzerinden hesaplaşmaya yönelik sözleri bu sonucun işaretiydi aslında.”

    Peki Kürt siyasal hareketi yeniden belirgin aktör olabilir mi ve eski gücünün de üstüne çıkabilir mi?

    ‘Kemal Kılıçdaroğlu’nun ikinci turda seçilmesi durumunda bir iyileşme olacağı görüşünü dile getiren Kılıç, yerel seçimlere dikkat çekiyor:

    “Bir yıl içerisinde de yerel seçimler geliyor. Kürt siyaseti, zaten olanları net olarak görüyordur. HDP’nin bu süreçte yeni bir politik yapılanmaya gitmesi olası. En basiti TİP’le ittifak durumunun veya ilişkisinin devam edip etmeyeceği sorusu önem kazanıyor. Daha da önemlisi Kürt seçmenle politik bağınız güçlü de olsa sokak sokak, ev ev, kişi kişi onlara dokunmak önemli. Belki bu da eksikti.”

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • ‘Erdoğan kaybetse de gitmez’ efsanesi…

    ‘Erdoğan kaybetse de gitmez’ efsanesi…

    Erdoğan ve AKP sözcülerinin ‘darbe’ açıklamalarını duydukça aklıma 28 Şubatçı paşalar geliyor. Refah Partisi iktidarını önlemek amacıyla o dönemin paşaları da isimleriyle ve isimsiz olarak ana akım medyaya ‘darbeyi çağrıştıracak’ açıklamalar yapardı. Bu açıklamalar ülkeyi önce ekonomik krize sürükledi ardından AKP iktidarına giden süreci başlattı. AKP’nin girdiği ilk seçimde yüzde 34 oy almasında 28 Şubatçı paşalar ve onlarla ortaklık eden siyasilerin büyük payı var.

    28 Şubatçılardan dayak yemiş siyasi geleneğin temsilcisi Erdoğan, kendisine yapılanı başkasına yapmaktan çekinmiyor. Üstelik bunu siyasetçi olarak yapıyor. Onlar askerdi, silah zoruyla yönetmeye her an talipti, Erdoğan görünürde sivil ama farklı yöntemlerle o paşalara rahmet okutulacak kadar ‘şahin’. Bu tavır aslında oturduğu koltuğu da inkar demek.

    Son açıklamalar iktidarı kaybettiklerinin göstergesi. Son bir hamle ile devrilen otobüsü kurtarmak istiyorlar. Halktan normal vaad ve icraat yoluyla oy alamayacağını gören Erdoğan, 28 Şubatçı generaller gibi halkı korkutarak sonuca gitmek istiyor. Darbe diyerek, terör diyerek, bölünme diyerek, ezeli korkuları depreştirerek…

    Ama Erdoğan nasıl 28 Şubatçı paşalara karşı durarak iktidara geldiyse, bugün de Millet İttifakı da sivil general Erdoğan’a karşı durarak iktidara gelecek.

    MUHARREM İNCE’NİN ENTEL VERSİYONLARI

    Çevremde çok sayıda insanın “Erdoğan’ın seçimi kaybetse bile iktidardan gitmeyeceği” yönünde açıklamalarını ve değerlendirmelerini görüyorum. Erdoğan’ın her yaptığında bir keramet arayan bu kitlenin içerisinde çok sayıda iyi eğitim almış ve dünyayı tanıyan insanlar da bulunuyor. Muharrem İnce’nin entelektüel versiyonu desek yanlış olmaz. İnce nasıl muhalefeti oylarıyla bölüyorsa bu bakış da iktidarın gitmesini sağlayacak psikolojik ortamın oluşmasını engelliyorlar.

    Erdoğan’a muhalif görünüp onu değirmenine su taşıyan Yılmaz Özdil gibileri ise ayrı kategoride değerlendirmek lazım.

    GÜLENCİLERİ VE KÜRTLERİ DÖVMEK KOLAYDI, YA YÜZDE 60’I DÖVMEK?

    Uzun yıllar Ankara’da yaşamış birisi olarak şunun farkındayım: Erdoğan ve ekibi iktidarını kaybetmemek için ülkede hukuku ve demokrasiyi rafa kaldırmaktan asla çekinmez ve çekinmedi de. Erdoğan, iktidarını kaybetmemek için Ankara’nın göbeğinde üç bombanın patlamasın seyretti. Ardından 15 Temmuz’da yüzlerce insanın öldürülmesini, cezaevine konulmasını ve işinden atılmasını sağladı. ‘Seni başkan yaptırmayacağız’ diyen Demirtaş ve Kürt siyasetinin önemli isimlerini cezaevine atmaktan çekinmedi. Toplumda öteki kabul edilen gruplara Erdoğan rejiminin yaptıkları muhalefet içinden de ciddi bir destek buldu. Erdoğan güçsüz yapıları ezdikçe ezdi, tepindikçe tepindi. Ama Erdoğan’ın bu kez karşısına aldığı grup toplumun yüzde 60’ı ve “öteki” gruptan sayılmayacak kadar büyük.

    Erdoğan’ın güç karşısında nasıl eğildiğini şu olaylarda net olarak gördük: Rusya’nın kendisiyle ilgili IŞİD dosyasını Birleşmiş Milletler’e taşımasının ardından özür diledi. ‘Darbeci’ dediği Birleşik Arap Emirlikleri’ne nasıl yanaştığı, Suudi Arabistan veliaht prensine ‘katil’ deyip sonrasında nasıl para dilendiği de ortada. Darbeci dediği Sisi ile nasıl biraraya geldiğini ve Esad ile bir araya gelmek için nasıl kıvrandığını da biliyoruz. ABD Başkanı Biden ile bir görüşme yapmak için nelerden taviz vereceğini az çok tahmin ediyoruz. Karşımızda gücü gördüğünde olay yerini terk eden ‘dünya lideri’ var. Bu liderin gücü sadece ülkedeki ezilenlere, yoksullara ve gösteri yapan gençlere yetiyor.

    MAZLUMA KARŞI ZALİM, GÜÇLÜ KARŞISINDA KORKAK

    Bildiğim bir şey daha var: Erdoğan ekibinin gözü karalığı olduğu kadar korkak da olduğu. Gezi olayları sırasında ne kadar korktuğunu ve sonrasında bu korku üzerine politika inşa ettiğini gördük. 17 Aralık sabahı korkudan kısık sesle oğlunu ve kızını aramasını da duyduk. Karşısında kendisinden daha güçlü biri varsa geri çekilmesini de bilir.

    Erdoğan, seçim sonucunu oldu bittiye getirme girişimiyle karşısına yüzde 60’lık bir halk kitlesini alacağını ve Saray’ından çıkamayacağını bilemeyecek kadar acemi politikacı değil. Eğer bunları dikkate almaz, oldu bitte ile seçim sonuçlarını kendi lehine açıklatma girişiminde bulunursa Saray’ında uzun süre oturamayacağını, ülkenin mevcut şartları ve sağlık durumu zaten söylüyor. Seçimi kaybetmiş bir Erdoğan’ın arkasında kitlelerin duracağını kim iddia edebilir? Erdoğan’a destek veren birilerinin ‘Anadolu irfanı’ diye yücelttiği bana göre ise ‘Anadolu cehaletini’ temsil eden kitlenin anladığı tek şey çıkarları ve güçtür. Seçimi tartışmalı şekilde kazanmış bir Erdoğan’ın bu seçmene verebileceği bir şey yoktur.

    ‘Erdoğan ne yapar eder iktidarı devretmez’ diyenlere kulak asmayın. Yapılacak en önemli şey seçim sonuçlarının sağlıklı bir şekilde sandıktan alınması ve bunun hızlı bir şekilde kurulacak sistem yoluyla topluma ve medyaya ulaştırılmasıdır.

    Çevrenizdeki ümitsizliği dikkate almayın, Kılıçdaroğlu’na bir fazla oy kazandırmanın yolunu bulmaya çalışın.

    Daha Fazla Göster:
    28 ŞubatAKPanalistErdoğangülen cemaatiİktidariktidarı bırakmazKürtlerpaşa

    SÜLEYMAN ÖZKAYA
    04 Mayıs 2023 GÖRÜŞ

    Kaynak: Kronos
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Ciwan Haco: Kürtler arası savaşı kınıyorum

    Ciwan Haco: Kürtler arası savaşı kınıyorum


    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • İlk sergisini açacak olan Filiz: Yaralarımı kültürümün renkleriyle sarmaya çalıyorum

    İlk sergisini açacak olan Filiz: Yaralarımı kültürümün renkleriyle sarmaya çalıyorum


    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***