Etiket: kent

  • Bir pasajın hafızası

    Bir pasajın hafızası


    Adalet ÇAVDAR


    Ah Beyoğlu Vah Beyoğlu… Salah Birsel boşuna böyle yazmamış. Bu semt, İstanbul’da yaşayan herkesin hayatında derin izler bırakmış, ahlarla ve vahlarla anılan bir yer oldu hep. İstanbul’a yerleşeli 18 yıl oldu; bu yılların büyük bir kısmını Beyoğlu’nda dolaşarak geçirdim. Öyle ki hafızamda hatırladıklarımdan çok unuttuklarım var. Artık sadece Beyoğlu’nda değil, evimizin sokağında bile her şey hızla değişiyor. Bir anda kendimizi “Burada daha önce ne vardı?” diye düşünürken buluyoruz. Herkesin hafızasında, bu semtin başka bir köşesi başka bir hikâyeyle yaşamaya devam ediyor. Semtlerin de birer canlı olduğunu farz edersek, Beyoğlu kim bilir kaç ömür yaşadı? Acaba şu anki haliyle mutlu mu? Kim bilir…

    Krepen Pasajı Nerededir? Pera Tarihine Bir Uğrayış…, Ümit Nar, 152 syf., Turkuaz Yayınları, 2024.

    Yakınlarda Hermes Sahaf’tan bahsedildiğini duymuş olabilirsiniz. Hatta birkaç ay önce, ünlü Fransız markası Hermès, bu küçük sahafa marka ismini kullandığı gerekçesiyle dava açtı. Koskoca Hermès’in bir sahafla uğraşması tuhaf değil mi? Neyse ki dava Hermes Sahaf’ın sahibi Ümit Nar lehine sonuçlandı. Ümit, 2008 yılına kadar devlet memuru olarak çalıştıktan sonra istifa edip Beyoğlu’ndaki Aslıhan Pasajı’nda bir sahaf dükkânı açmış. 16 yıldır varlığını sürdüren bu sahaf, birçok kitap severin uğrak noktası oldu. Birkaç sene önce Ümit, Hermes Sahaf’la birlikte İzmir’e taşındı. Ben de taşınmadan önceki o küçücük, 8 metrekarelik dükkânda kitap bakarken tanışmıştım Ümit’le. Zamanla arkadaş olduk.

    Bu hafta size Ümit Nar’ın yazdığı Krepen Pasajı Nerededir? kitabından bahsedeceğim. Ama şunu baştan söyleyeyim: Bu yazıyı yazmamın sebebi Ümit’le arkadaşlığımız değil. Kitabın kendisi, Pera ve Krepen Pasajı üzerine anlattıklarıyla zaten başlı başına bir keşif.

    Anlattığına göre, Ümit’in bu kitabı yazmaya başlamasının sebebi, Beyoğlu’nda dolaşırken “Burada, bundan önce ne vardı?” sorusuna sık sık denk gelmesi. Bu soru o kadar çok tekrar ediliyor ki, sonunda Krepen’in hikâyesini kazmaya karar veriyor Ümit. Edebiyatımızın önemli isimlerinin yazdıkları arasında küçük pasajlara rastlıyor, ama nafile; Krepen’in izlerini bulmak kolay değil. Bu izleri sürmek için Atina’ya kadar gidiyor, İstanbul’dan göç eden Rumların kurduğu derneklerin üyeleriyle görüşüyor. Sahaf üstatlarından bir iki resim, evrak ve biraz bilgi toplamayı başarıyor. Tüm bu çabanın arkasında, Krepen’in tarihteki hakkını teslim etme isteği yatıyor.

    Krepen Pasajı Nerededir?, sadece bir mekânın değil, aynı zamanda bir hafızanın peşine düşülen, zorlu ve değerli bir yolculuğun ürünü. Ümit’e sorsanız, bunca çabayla topladıkları ancak birkaç ipucundan ibaret. Birilerinin bu ip uçlarından hareketle Krepen’in hikâyesini araştırmaya ve yazmaya devam etmesini umuyor.

    Ümit Nar, kaybolmaya yüz tutmuş bir mekânın izini sürerken, Krepen’in tarihi dokusunun ve Beyoğlu’nun geçmişinin hak ettiği değeri hatırlatıyor. Onun için Krepen, yalnızca bir pasaj değil, bir dönemin kültürel hafızasıyla yeniden ilişkilenebilmek için bir “anahtar”, belki de bir köprü ya da geçit.

    Ümit Nar, anlatısına okura Kostantiniyye’yi hatırlatarak başlıyor ve hikâyeden hikâyeye geçmişin kıyılarında dolaşırken şehrin tarihini oluşturan katmanlar arasında bir zaman yolculuğu sunuyor.

    “Alışılmadık olanın modern ışığı”nın yansıdığı Krepen, Benjamin’in de Aragon’un da bahsettiğinin tersine üstü kapatılmadan hayatını sürdürmüş, biraz ilginç bir yapıdır. Meşrutiyet Caddesi tarafından girdiğinizde, pasaja vasıl olmak için üç dört basamaklı bir merdiveni çıkmanız gerekir, dolayısıyla o giriş biraz karanlıktır; Sahne Sokak tarafıysa zaten iki kişinin yan yana zor yürüdüğü bir girişe sahiptir. Hatta ileriki zamanlarda girişi daha da kapatacak olan kokoreç tezgâhı yüzünden (meşhur Şampiyon Kokoreç bu tezgâhta doğmuştur), biraz da meyhanelerde biraları fondipledikten sonra teşaşür için civarda yer bulamayıp girişteki duvarın dibine çöküverenler sebebiyle “Sidikli Pasaj” olarak da anılacak; kokunun ve girişin darlığı insanları pasajdan uzak tutacaktır.” (Sayfa 34-35)

    Okuru adım adım Beyoğlu’nda dolaştırarak Krepen’e getiren Ümit Nar, pasajın ilk andan itibaren değişen çehresini, etrafındaki sokaklarla olan ilişkisini hikâyelendiriyor. Pasaj, en hareketli dönemini 1890-1910 yılları arasında yaşamış anlaşılan. O dönem kunduracıların hakimiyeti altında imiş. Yanı sıra, terziler, şapkacılar ve bir de müzik dükkânları ile geliştirmiş ilişkilerini şehirle.

    Ümit Nar, Krepen’in geçmişini keşif yolculuğundaki kaynakları da tanıtıyor anlatısında. Örneğin Şark Ticaret Yıllıkları’nın sayfaları arasında gezinirken tesadüf ettiği eski haritalardan ve yazarların günlüklerinden de söz ediyor. Bir yandan Krepen’in izlerini sürerken, bir yandan başka hikâyelere de kapılar açabilecek kaynakları tanıtıyor okuruna ve ilgilisine.

    Krepen yıllıklarında yer alan esnaflara ulaşma çabası tam bir macera. Her birini hakkıyla anmak için adeta iğneyle kuyu kazıyor. Dükkan sahiplerinden müdavimlere kadar Krepen’de hayat bulan hikayeleri de göz ardı etmiyor. Pasajda çalışan insanların izlerini sürerken onların bu mekâna yaptıkları katkının da kaydını tutuyor bir bakıma.

    “Hayalet Oğuz gibi dünya malına itibar etmeyen lâmekan bir bohemin cenazesinin peşinden Krepen’e gidilmesi tesadüf değildir elbette. Pasajın müdavimlerinden Dürnev Tunaseli, imamın sorduğu ‘Anne adı?’ sorusunu kimsecikler yanıtlayamayınca, radyolarda da çınlayan sesiyle, ‘Havva!’ diye ses veren kadındır.” Sayfa 69

    Hiç eksik olur mu, dedikodu da var elbette Krepen kitabında. Krepen’deki meyhaneler, meyhanelerin müdavimleri ve o müdavimlerin yazıp söyledikleriyle hikâye iyiden iyiye lezzetleniyor. Bir anda kendinizi “sahici bohemlerin” arasında buluyorsunuz. O müdavimler arasında kimler yok ki! Ancak bu hikâyeleri buraya aktarma hakkını görmüyorum kendimde. Bu bohemlerin hayat hikâyelerinde büyük yer tutan mekânları ve o dönemin ruhunu kendinizin keşfetmesi gerektiğine inanıyorum. Eğer benim gibi o dönemin edebi dedikodularına meraklıysanız, bu kitap size çok leziz hikâyeler sunacak, buna emin olabilirsiniz.

    Kitabın gelirinin Ali İsmail Korkmaz Vakfı’na bağışlanacağını da not düşmek gerek.

    Ve sonra finale geliyoruz. Krepen yıkılır, yerine bugün bildiğimiz Aslıhan Pasajı dikilir. Eski Krepen’den geriye neredeyse hiçbir iz kalmamıştır. Her şey, bugün olduğu gibi, bir anda olup biter. Kitabın bu kısmında hikâyenin ufku kararıyor adeta; az önceki neşeden eser kalmıyor artık. “Sahici bohemler,” birer birer aramızdan ayrılmıştır. Herkes, adı aynı kalan ama aslında çoktan yok olmuş mekânları, geçmişini ezbere bildiği günlerin yasını tutar gibi tecrübe eder olmuştur artık. Krepen’in sonu, sadece bir mekânın değil, aynı zamanda bir dönemin kapanışını temsil eder.

    Ümit Nar’ı bir gün bir yerde kitabını anlatırken yakalarsanız, mutlaka dinleyin. Kendisi adeta bir ayaklı hikâye makinesi; onu dinledikten sonra insan, kitabı da onun sesiyle okuyor gibi hissediyor. Umarım bir gün hiç tanımadığı birileri çıkar ve der ki, “Bende de böyle bir hikâye var Krepen’le ilgili.” İşte böyle böyle büyür bu kitap, hikâyeler birbirine eklenir.

    Ben, insan hafızası kadardır diye düşünürüm. Bu hayattan göçüp giden insanlar, yaşayan birinin hafızasında yer etmezse, gerçekten yok olurlar gibi gelir bana. Evet, hafızamız bazen bedenimize ağır gelir, bu doğru. Ama hayatın anlamını, yaşadığımız yerleri anarak ve onları anlatarak daha derin bir şekilde kavrayabiliriz sanki.

    Biz hâlâ buradayız, Beyoğlu. Sana bir kere gelen, senden gitmeyi pek beceremez. Dünyanın neresinde olursak olalım, bir gün yine sende, bir meyhanede oturup “Burada daha önce ne vardı?” diye sorarak olan biteni konuşacağız.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Kolektif hafızanın parçası olan izlerin, yaraların peşindeyim

    Kolektif hafızanın parçası olan izlerin, yaraların peşindeyim


    Abdullah EZİK


    Osman Bozkurt, Merdiven Art Space’te gerçekleşen “Hatırla” başlıklı yeni kişisel sergisinde farklı dönemlerde ürettiği işlerini bir araya getiriyor. Çoğunlukla kent ve kent tarihiyle bağ kuran bu işler, izleyicilere mimari, kültür ve kentin sosyal tarihine dair de yeni sorular yöneltiyor.

    POST – ITS FOR THE FUTURE / ‘GELECEK İÇİN POST İT’LER

    “Hatırla” özellikle kent ve kent tarihiyle kurduğu bağ ile dikkat çeken ve izleyicilere geçmişe, şimdiye ve geleceğe dair yeni sorular yönelten bir sergi. Bu noktada öncelikle kent olgusuyla başlamak istiyorum: Kent ve kent tarihi, bir temel mesele olarak sizin sanat pratiğinizde nasıl bir anlam ifade ediyor?

    İşlerimde genel olarak fotoğraf ve video yoluyla kentsel bir hafıza oluşturmaya çalışıyorum. Kamusal ve özel alanın arasındaki boşluklar, muğlaklıklar, sınırlar ilgimi çekiyor. Kent hayatı ve mimarisi, kimlik, toplumsal bellek, paradokslar ve bunun ardında yatan gerçeklik üzerine çalışıyorum. Pek de dikkat çekmeyen, her gün önünden geçtiğimiz sıradan yerler, anlar ve durumlar işlerimin konusu oluyor çoğu kez. Üzerinde çalıştığım projeler için zamana yayılan araştırmalar ve gözlem yaparım. Bu sergi bağlamında da sosyoloji, tarih ve arkeoloji faydalandığım ana disiplinler oldu. “Hatırla” sergisinde görülen yeni ve eski işlerimin birbiriyle bağlantılı bir süreklilik içerisinde ilerlediğini söyleyebilirim. İnsanların kentte bıraktığı, kolektif hafızanın parçası olan izlerin, yaraların peşindeyim.

    dongu-cycle.jpg
    DÖNGÜ (CYCLE)

    Zaman ve hafıza, sizin üretimlerinizdeki en önemli iki başlık olarak değerlendirilebilir, ki bu kavramların karşılıklarını sergideki işlerde de görebiliyoruz. Temelde bu iki başlık sizin için nasıl bir anlama sahip? Sergideki işler, zamana ve hafızaya dair bize ne söyler?

    Merdiven Art Space’deki sergim zaman, hafıza ve döngü kavramları üzerine odaklanıyor. Hafızanın kuma resim yapmak gibi değişken yapısı ve zamanın (daha doğrusu onu meydana getiren olaylar örgüsünün) belli bir döngü halinde kendini tekrar etmesi; yıkım ve inşa süreçlerinin kaçınılmaz döngüsü… Sergideki işlere kaynaklık eden yapı kalıntıları -kelimenin tam anlamıyla- medeniyetimizin yapı taşlarını temsil ediyor. İster bir höyük, ister bir moloz yığını olsun her biri içinde bir tarih barındırıyor. Kısa yaşam sürelerimizde kavrayamasak da tarih bize gösteriyor ki tüm bu yaşananlar bir döngüden ibaret. Sergi, toplumsal hafıza bağlamında hem medeniyet dediğimiz insanlık mirasımızı hem de kişisel olarak varoluşumuzu, dönüşümü, iyiye doğru ilerleme potansiyelimizi ve dengeyi bize hatırlatıyor.

    kiremit-i-roof-tile-i-kiremit-ii-roof-tile-ii-kiremit-iii-roof-tile-iii.jpeg
    KİREMİT I (ROOF TILE I), KİREMİT II (ROOF TILE II), KİREMİT III (ROOF TILE III)

    “Hatırla” bir kavram ve edime işaret etmesi bakımından oldukça güçlü ve özel bir ifade. Serginin üzerine yükseldiği düşünsel zeminle de daha anlamlı bir hâl aldığını söylemek mümkün. Sözgelimi MŌLĒS I (2024) ve MŌLĒS II (2024) gibi. Sergide yer alan işler üzerinden özellikle vurgulamak istediğiniz bu hatırlama edimi ve hatırlamaya değer olan nedir?

    MŌLĒS I (2024) ve MŌLĒS II (2024) Moloz parçalarını üst üste koyarak yaptığım bu düzenleme aslında bir işaret, yol gösterici ve hatırlatıcı. Bize, bana, zamanı, varoluşu ve yeni başlangıçları hatırlatıyor. Hatırlama edimi ve bu çağrı, geçmişi yeniden kurma onu geri çağırma değil aslında içinde yaşadığımız varoluşun, şimdinin hatırlanması olarak da düşünülebilir. Bu aynı zamanda elimizdekini koruma, onunla empati kurma çağrısı. Bu vesileyle yüzleşme ve yeni bir gelecek inşaa etme çabası. Yıkıntıları geride bırakıp geleceğe ilerleme, artık varolmayan birşeyin parçası olmayı bırakıp iyileşmek. Sergideki işler vasıtasıyla hem kişisel hem de toplumsal hafıza bağlamında hatırlatmaya çalıştığım şeyler bunlar.

    obozkurt-hatirla-dsc0072.jpg
    “HATIRLA” (Sergiden bir görüntü)

    Kentin sosyal coğrafyası, mimari ve kültürel tarihi, sergideki işler üzerinden okunup takip edilebilir. Sürekli bir değişim hâlindeki kent, bu noktada üzerine multidisipliner bir araştırma yürütülebilecek özel bir olgu olarak da belirir. Sizin işlerinizde de kentin salt kendi sınırları içerisinde değil, bir parçası olduğu sosyal, kültürel ve toplumsal yapıyla biçimlendiği görülür. Kendine büyük büyük kentler inşa eden insanın varlığı/yokluğu, sizin işlerinizde [DESTRUCTION (2007) ve TUĞLA (2024) gibi] nasıl görünür?

    Büyük şehirlerde herşey devinim halindedir, hareket vardır, gelişir, değişir, bu bazen iyi bazen de kötü yönde olur hatta yok olur… İnsanlık tarihini önümüze koyduğumuzda yeryüzünde bıraktığımız izler bizi tanımlıyor ve şekillendiriyor. Kentlerin sosyal, kültürel ve mimari yapısı, onların sadece fiziki sınırlarını değil, aynı zamanda toplumsal belleklerini de yansıtır. Sergideki işlerimde bu olguyu, kent dokusunu oluşturan yapıları birer hafıza taşıyıcısı olarak ele alarak gösteriyorum.

    Örneğin, DESTRUCTION (2007) adlı işimde, yıkımın kendisi sadece bir fiziksel olay değil, aynı zamanda toplumsal bellekteki boşlukları da temsil eden bir olguydu. Bina üzerindeki rölyef ve bununla tezat bir görüntü oluşturan alltaki işçilerin yıkım eylemi bunu vurguluyor, tarihsel bir döngüyü hatırlatıyor.

    TUĞLA (2024) gibi bir işte ise, mimaride en temel ‘yapı taşı’ olan tuğlanın bir metafor olarak kullanılması, yapıların yalnızca maddi varlıklarını değil, aynı zamanda toplumsal, kültürel ve bireysel hafızaları nasıl taşıdığını da araştırıyor. Aslında şehirler, insan varlığıyla biçimlenir, ancak aynı zamanda insanın yokluğunda bile doğanın yardımıyla bu biçimlendirme devam eder hatta bin yıllar sonra bir höyük olarak karşımıza çıkar. Şehirler, bu yıkımların ve yeniden yapılanmaların hikâyeleriyle de yaşar.

    Kentin mimarisi, kültürü ve sosyal yapısı birbirinden ayrılmaz; bu yüzden sergideki işlerimde sadece binaları değil, o binaların inşa edildiği toplumsal ve kültürel zemini de görünür kılmaya çalışıyorum. Merdiven Art Space’deki sergimde bu bağlamı, buluntu yapı kalıntıları, molozlar, eskiyle yeninin iç içe geçtiği imgeler aracılığıyla sunuyorum. Böylece kent, toplumsal hafızanın bir parçası olarak bir inşa ve yıkım döngüsünde var olurken, insanın bu döngüdeki varlığını ya da yokluğunu da sürekli hatırlatan bir anıta dönüşüyor.

    osman-bozkurt-moles-i-buluntu-yapi-kalintilari-celik-baglanti-aparatlari-ve-kum-106-x-69-x-86-cm-2024-moles-ii-buluntu-yapi-kalintilari-celik-baglanti-aparatlari-ve-kum-82-x-50-x-122-cm-2024-001.jpeg
    Osman Bozkurt, “MŌLĒS I”, Buluntu yapı kalıntıları, çelik bağlantı aparatları ve kum, 106 x 69 x 86 cm, 2024 & “MŌLĒS II”, Buluntu yapı kalıntıları, çelik bağlantı aparatları ve kum, 82 x 50 x 122 cm 2024

    “Hatırla”da fotoğraf, video, heykel, ses ve yerleştirmeleriniz bir araya gelirken kentin silinen hafızasına dair somut bir iz sürme hadisesinin de izinden gidilir. Bir yandan kentin hafızası silinirken öte yandan tüm bunlar kayıt altına alınır. Bu dikkat çekici bir tavır. Bunca farklı medyumla/disiplinle çalışıp çeşitlilik esasına göre iş üretmek, tüm bu somut verileri farklı görünümlerde dışa vurmak sizin için bir temel düstur olarak görülebilir mi?

    Aslında işlerimi üretirken kullandığım temel medyumlar fotoğraf ve video.

    Enstalasyonlarımda hazır yapım ve buluntu nesnelere de yer veriyorum. Bu sergide ele aldığım konular ve kavramlar yapı kalıntıları üzerinden vücut buldu diyebilirim. Hatta 2020 yılıda ürettiğim Domestik Arkeoloji videosu ile ilk kez kendimi de bir “oyuncu” olarak işin içine kattım. Kent, yalnızca fiziksel bir alan değil; aynı zamanda sosyal, kültürel ve kişisel hafızanın da bir mekânıdır. Bu yüzden, heykel, ses, yerleştirme gibi farklı disiplinleri bir araya getirerek, kentin hem geçmişteki hem de günümüzdeki izlerini birbiriyle ilişkilendirmek ve bu izleri bir çeşit “belge” olarak sunmak bana anlamlı geldi.

    Bu tür bir yaklaşımda, farklı disiplinlerin sunduğu ifade biçimleriyle kent hafızasını hem görsel hem de duyusal olarak yeniden kurmayı amaçladım. Dolayısıyla, farklı medyumlar aracılığıyla çalışmak benim için yalnızca bir yöntem değil, aynı zamanda kentin değişen dokusunu çok katmanlı bir şekilde anlamanın ve anlatmanın bir yolu oldu.

    destruction-yikim.jpg
    DESTRUCTION (YIKIM)

    Katmanlaşma, farklı zamansal ve sosyolojik hadiseleri iç içe geçirerek işleme, mesele özellikle de kent olunca daha da anlamlı bir olgu olarak ön plana çıkar. Sergideki işler de aslında bu katmanlaşmaya vurgu yaparken hiçbir şeyin tek bir ân ve durumdan meydana gelmediğine işaret eder. Peki siz tüm bu katmanları inşa ederken tarih ve kent sosyolojisinden nasıl yararlandınız? Zamanın geçişi ve kentin sosyal tarihi, sosyolojisi işlerde nasıl belirdi?

    Elbette bütün bu işler bir araştırmanın ve birikim sonucu. Sosyoloji ve tarih özel ilgi alanım olarak herzaman faydalandığım kaynaklar olmuştur. Özellikle İstanbul’u ele alırken, onu yalnızca bir coğrafi mekân olarak değil, aynı zamanda zamanlar arası bir geçiş alanı, çok katmanlı bir hafıza mekanı olarak okurum. İstanbul gibi kadim bir kent, sadece bugünün izlerini değil, aynı zamanda yüzyıllar boyunca biriken olayların, sosyolojik dönüşümlerin ve kültürel etkileşimlerin de izlerini taşır.

    Kentin sosyal tarihi ve sosyolojisi, işlerimde katmanlar halinde beliren ve zamanın geçtiği izleri barındıran bir zemin oluşturur. Kentin hafızası, sadece yapıların değil, bu yapıların inşa edildiği sosyal ve kültürel bağlamların da bir yansımasıdır. Her şey bir anda meydana gelmediği gibi, hiçbir şey de tamamen yok olmaz; izler, kalıntılar ve hatırlatıcılar daima var olur. Benim işim, bu izleri toplayıp, onları çok katmanlı bir anlatı aracılığıyla görünür kılmaya çalışmak.

    post-its-for-the-future-gelecek-icin-post-itler.jpg

    Serginin üst katında yer alan ve Covid-19 salgınının izini süren işlerinizde karantina günlerindeki yıkıma odaklanıyorsunuz. Bu da bir sanatçının günü/dönemiyle nasıl bir ilişki kurduğunu, bunu kendi sanat pratiğiyle nasıl iç içe geçirdiğini göstermesi/örneklemesi bakımından kıymetli bir durum. DOMESTIC ARCHEOLOGY (2020) başlıklı video-iş, KİREMİTLER (2024) ve ANTEN’den (2024) hareketle salgın dönemi size neler düşündürdü ve tüm bu düşünceler sergide de yer alan işlere nasıl yansıdı?

    Covid-19 pandemisi ve karantina süreci, ne kadar kırılgan olduğumuzu ve doğaya ne denli hoyratça davrandığımızı bizlere açık bir şekilde gösterdi. Küresel çapta yaşadığımız bu zorluklar, insanlık olarak yetersizliklerimizi ortaya koyarken, aynı zamanda unuttuğumuz köklerimizi hatırlamamıza ve özdeğerlerimizi yeniden inşa etmemize vesile oldu. Virüsün insanlığı belirsiz bir geleceğe doğru sürüklediği o günlerde pek kavrayamasak da; bu dünyada sadece 12 bin yıldır şehirler kurup bir arada yaşadığımızı unutuyoruz. Bütün bir evreni ve evrimi düşününce karantinada yaşadığımız o zaman diliminin beni bir hiçlik duygusuna sürüklediğini söyleyebilirim.

    Pandemi döneminde ürettiğim Domestik Arkeoloji adlı video, beni uzak geçmişi, yakın tarihi ve içinde bulunduğumuz zamanı daha derinlemesine düşünmeye yöneltti. İstanbul’un farklı bölgelerinden topladığım moloz kalıntıları ile bu düşünceler daha da genişleyerek sergiye kaynaklık eden varoluşsal soruları sormama yol açtı.

    Sergide, stüdyomun yanındaki yıkılmakta olan binanın çatısında bulduğum, başka bir yapıdan devşirilmiş 150 yıllık Marsilya kiremitleri ve çeşitli yapı kalıntılarından ürettiğim eserler aracılığıyla, yerel tarihin izlerini sürerken pandeminin küresel düzeyde üzerimizde yarattığı etkileri, ülkenin yaşadığı yıkım ve yeniden inşa süreçlerini toplumsal ve kişisel bağlamda ele aldım.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Bakanlık vaka sayılarını açıkladı: Sınır hareketliliği vakaları patlattı

    Bakanlık vaka sayılarını açıkladı: Sınır hareketliliği vakaları patlattı


    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***