Etiket: kayyım

  • Muhalefet kazandı, film festivalleri kurtuldu mu?

    Muhalefet kazandı, film festivalleri kurtuldu mu?



    Muhalefetin yerel seçimlerdeki zaferi, sinema sektörünün derin bir nefes almasını sağlamış görünüyor. Özellikle de tamamen yerel yönetimin inisiyatifine bağlı olan ülkenin en önemli iki film festivali Antalya Altın Portakal ve Adana Altın Koza’nın kaderi iktidar bloğundan birisinin eline geçmesi durumunda akıbeti meçhul hale gelecekti. Malum, 2014’teki sansür krizinin ardından dönemin AKP’li belediyesi ve festival yönetimi sorunu ulusal ve belgesel filmleri festivalden çıkararak çözmüşlerdi! Adana’da ise 2014-2019 yılları arasında yerel yönetimde MHP’nin olduğu dönemde de festival devam ettirilse de ciddi sıkıntılar söz konusu olmuştu.

    Peki, 2019’da bu belediyeler CHP yönetimine geçtiğinde her şey güllük gülistanlık mı oldu? Ya da bir dönem öyle olmuş olsa bile, seçim öncesinde devreden bakiye bize gelecek için umut veriyor mu?

    ALTIN PORTAKAL’IN SIKINTILARI

    Memleketin en uzun soluklu ve en etkili festivali olan Antalya Altın Portakal’dan başlayalım. 2019 baharında seçimin kazanılmasının ardından festivalin başına getirilen ekip, sektör tarafından coşkuyla karşılanmıştı. Haksız bir coşku değildi bu. Yıllardır Gezici Film Festivali’ni yapan, herkesin saygı duyduğu bu ekibin festivale eski görkemini kazandıracağı öngörülüyordu ki, hayli mesafe de kat edildi bu konuda. Ancak, başlarken iki büyük hata yapıldı. İlki, sektör bileşenlerinin festival süreçlerinden dışlanması ve 2014’teki sansür kriziyle hesaplaşılmadan yola devam edilmek istenmesi. Üstelik bu tutumun ileride sorun yaratabileceği o günlerde de yazıldı, çizildi ve söylendi. Gece yarısı yönetmelik değiştirmek gibi Altın Portakal tarihini bilenlerin vaka-i adiyeden sayacağı kimi ‘küçük skandalları’ saymazsak 2023’e kadar özellikle de ulusal (kurmaca, belgesel, kısa) yarışmalar anlamında hayli güçlü bir festivale tanıklık ettik.

    Ve fakat ekim ayında düzenlenmesi planlanan 2023 festivalinin hemen öncesinde iktidar cenahının bastırmasıyla “Kanun Hükmü” belgeselinin yarışmadan çıkarılması, sonra tepkiler sonucu geri alınması, sonra tekrar çıkarılması gibi kötü bir süreç yaşandı. Festival yönetimi, bu süreçte paydaş olarak sektörü sürecin içine katmaya çalışsa da bu bağlar güçlü kurulmadığı için yeterince işlevli olamadı. Kendi başlarına çözmeye çalıştıkça da daha büyük hatalar yapıldı. Başta belediye başkanı olmak üzere Antalya yerel yönetiminin de kültür bakanlığı ve iktidar cenahının/ medyasının tazyikine boyun eğmesi sonucu festival iptal edildi. Daha fazla ayrıntıya gerek yok. Merak eden arşivleri inceleyebilir.

    Antalya için şimdi önümüzde iki sorun var. İlki bu yaşananların üzerine festival yönetimi kime verilecek, bu teklifi kim kabul etmeye cesaret edecek? İkincisi tekrar yönetime gelen ekibin bu yıl ve sonrasında iktidar cenahının her tazyikine direnmek yerine afallayıp programdan film çıkarmak, festival iptal etmek gibi yöntemleri tekrar edip etmeyeceği sorusu. İkincisinden başlarsak, bir direnişin söz konusu olmasını beklemek eldeki verilerse ‘saflık’ olacaktır. Mevcut yönetim festivali yeniden görkemli hale getireceğini vaat ediyor. Görkemden ne anladıklarını bilmiyoruz. Zira sahneye şöhret çıkarmak olarak algılanabiliyor çoğu zaman. Yapılabileceklerin en kötüsü festival programını oluştururken ciddi bir ‘denetim’ inşa etmek ve sinemayı iktidarın istediği dar alanın içine hapsetmek olacaktır. İktidar bloğunun seçim sonrası yaptığı açıklamalardan önümüzdeki dönemin daha da sert geçeceğini, kırmızıçizgilerin artacağını ve toplumu dar bir alana sıkıştırmak için yoğun bir baskı kurulacağını öngörmek zor değil. Peki, bu yoğunlukta belediye yönetimi Altın Portakal’ı bir sanatsal özgürlük olanı olarak savunabilecek, oradaki eserlerin arkasında durabilecek mi? Umutlu değiliz açıkçası.

    Altın Portakal bahsini daha çok konuşacağız gibi görünüyor. Ancak olası en yakın gelişme üzerine bir öneride bulunalım. Yeni dönemde festivalin ‘artistik direktörlüğü’nü üstlenecek kişi veya ekip, geçen yıl yaşananlardan önemli dersler çıkarmış olmalı. Belediye yönetiminin onları ateşe atabilme potansiyelini unutmadan, en başta gerekli “dokunulmazlıkları” talep etmeli. İkinci olarak da festivalin organizasyonuna değil ama genel dokusuna dair süreçleri sektör bileşenleriyle birlikte inşa etmeli. Bileşenlerin süreçlere dahil olması geçen yılki gibi durumlar karşısında sektörün daha hızlı hareket etmesi, daha çabuk refleks göstermesi ve baskı unsuru oluşturması anlamına gelecektir.

    30-uluslararasi-adana-altin-koza-film-festivali-odulleri-sahiplerini-buldu-b2yk.jpg

    ALTIN KOZA’NIN OLANAKLARI

    Adana Altın Koza ise program direktörü Kadir Beycioğlu’nun kaybının ardından ciddi bir kan kaybı yaşıyor. Festivalin yetkili bir direktöre ihtiyacı olduğu çok açık. Yetkili vurgusunu özellikle yapıyorum çünkü festival ile dönemsel bağ kuran çok iyi isimler olmasına rağmen tuhaf biçimde festivalde fazla sorumluluk almaları sağlanmıyor. Film seçicisi, programcı olmanın ötesine geçemiyorlar. Halbuki festival düzenlemek herkesin yapabileceği bir organizasyon değil. Altın Koza’nın gözleyebildiğimiz sorunlarından birisi de yetki ve alan karmaşası. Festivalin genelinden sorumlu olan ekiple, jürilerin oluşturulması, film seçimi ve yarışmalardan oluşan ekibin alanlarının birbirine karışması. Seçilecek filmlerden, oluşturulacak jürilere kadar kararı bağımsızca verecek yetkili ve işine karışılmayacak bir sanat yönetmeni festivalin en büyük ihtiyacı şu anda. Bu sanat yönetmenin ilk işi de başvuru için film beklemek değil, yeni filmini bitirmiş önemli yönetmenlerin, yurtdışında gösterimi yapılmış yapımların peşine düşüp en iyi seçkiyi oluşturmak olmalı. Çok festival ama az sayıda nitelikli filmin olduğu bir ülkedeyiz ve iyi filmi festival seçkisinde yer almasını sağlamak bir sanat yönetmenin en önemli işi olmalı bana göre.

    DEM’Lİ BELEDİYELER VE YENİ DÖNEM

    Bitirirken gelişmelere göre ilerleyen günlerde yeniden ele almak üzere DEM Partili belediyelere dair de birkaç söz söylemek gerek. İlk kayyumlar atanmadan önce, Sur’da daha çatışmalar devam ederken Amed’te belediyenin çağrısıyla bir toplantıya katılmıştım. Kürt sinemacılar ve benim gibi İstanbul’dan gelmiş olanlar, bölge belediyelerinin kültür alanındaki sorumlularıyla “nasıl bir film festivali” sorusu üzerine kafa yormuş ve hayli de mesafe kat etmiştik. Diyarbakır merkezli olacak ve bütün bölgeye yayılacak uzun soluklu bir festival projesi masadaydı. Kürt Ulusal Sineması’nı büyütmeye dair böylesi bir adım heyecan vericiydi. Çünkü buna paralel olarak partinin yönettiği belediyelere sinema perdesi kazandırılması da planlanıyordu. Ancak o günden bugüne bölgede büyük bir tahribat yaşandı. Orada yaşayan ve üreten yönetmen dostlarımızın bir kısmı sürgünde. Eminim DEM Partili eşbaşkanlar kayyımların verdiği zararları tespit edip tedaviye başladıktan sonra önünde sonunda benzer projeleri hayata geçirmek için harekete geçecektir. Hali hazırda yapılmış o çalıştayın hafızası da duruyordur bir yerlerde. O çalıştayda konuşmaya fırsat bulamadığımız başlıklardan birisi bu festivalleri kimin düzenleyeceği, kimlerin sorumluluğunda olacağıydı. Ama bu sorunun cevabı çok net biçimde “tabii ki Kürt sinemasının her türden bileşeni” olduğu için tartışmaya açmadık belki de. Antalya, Adana’da yapıldığı gibi ‘parayı verenin düdüğü çaldığı’ değil, sinemacıların konuştuğu, filmlerin konuşulduğu festivaller umuduyla…

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Ummak İstiyoruz

    Ummak İstiyoruz


    Tanıl BORA*


    Tatlı bir Napoli atasözü var: “Yarın yine borçlarım olacak ama bu akşam ben bir kralım.” Bu seçimlerin, muhalifler, hoşnutsuzlar, yılgınlar üzerindeki duygusal etkisini, bununla tarif edebiliriz. Evet, yarın yine -düz ve mecazi anlamıyla- borçlar olacak, ama bir akşam, krallık…

    ***

    “Türkiye toplumunu bir arada tutan nedir?” 2010’da Toplum ve Bilim’de bu soru etrafında bir tartışma yürütmüştük. Suç ortaklığı, şiddet, klientalizm, borç-borçluluk üzerinde durulmuştu. O zaman yeterince işlenmeyen cevap adaylarından biri de, seçimdi. Bu yerel seçimlerde, bunun bir teyidini gördük. Bu toplumu, yani asgari bir müşterek sorumluluğa dayanan, asgari bir eşitlik içinde birlikteliği, -olduğu kadarıyla, diye eklemeliyiz-, tutan ‘şeylerden’ biri, hem de önemli birisi, seçimdir. “Sistemin” güvencesidir, işleyen bir supaptır. Bir gelecek tasavvurunu, umutları kısık ateşte tutar; sonunda dip tutsa da, iştahlandırıcıdır. Olduğu kadar’ı, hep eklemeliyiz.

    ***

    Seçimin gözde mefhumlarından biri: Dip dalga. Aslında şöyle böyle on yıldır, yerleşik siyasetin kavrayamadığı ve onu alt üst edecek büyük bir toplumsal değişim infilâkının, onun beklentisinin mecazı olarak kullanılıyor. (Yanılmıyorsam ilkin, Cumhuriyet mitingleri arifesinde ulusalcı akım içinde dillendirilmişti bu terim.) Geçen yıl Cumhurbaşkanlığı seçiminde bir dip dalga anons edilmişti, ancak işte şimdi kopup geldiği söyleniyor; bu gecikmenin nedenleri de şimdiden tartışılmaya başladı.

    Dip dalgayla kastedilen, yüzeyde görülmeyen, alttan alta muazzam bir güçle akıntıdır. Okyanusta, derin suda, öyle akar gider. Suyun sığlaştığı koşullarda, kıyıya yıkıcı bir şiddetle vurur.

    Dip dalgayı beklemek veya ‘bilmek,’ takdir edersiniz, siyasi bir eylemi tarif etmiyor. Hatta, siyaseti sosyolojiye (sosyolojizme) havale etmek demektir. Teşbihimizi son haddine vardırırsak, sığda beklemektir ve tsunamidir, yıkımdır. Machiavelli, Prens’in maharetini, seli seylabı kontrol etme kabiliyetine teşbih ederdi. Dip dalgayı karşılamak, önlem almak veya dalgadan enerji üretmek (teşbihi sürdüreceksek: dalga enerjisi santrali diye bir teknoloji var) – işte o siyasi bir eylemdir. Siyasal muhalefetten, dip dalgası kutlaması yapmaktan veya yeni dalga ve dalgalar beklemekten fazlasını yapmasını beklemeli.

    ***

    Yorumcular, galiba her zamankinden de büyük bir şevkle, “seçmen ne mesaj verdi?”yi anlatmaya giriştiler. Daha çok iktidar havuzlarında ve jakuzilerinde serinleyenler meşgul bununla; çünkü “seçmen mesajı” tefsirciliği, esasen bir hayra yorma, bir hüsnütabir işidir. Fakat muhalifler de, yine hayra yorma meyliyle, bundan geri kalmıyor.

    Seçmen, tekil bir özne veya bileşke vektör değil. Farklı saiklerle, farklı çıkarların peşinde, farklı önceliklerle hareket eden seçmen grupları var. Bu saikleri, bu çıkarları, bu öncelikleri ve onların karşılaşmalarını, etkileşimlerini “okumak,” daha yararlı olmaz mı?

    Seçmen, mesaj vermez. Seçmen, mesajlara reaksiyonlar verir. Mesajı, partiler verir. Vermesi gerekir. İhtiyacımız, partilerin, daha fazla ve daha açık mesaj vermesi.

    ***

    1989 yerel seçimlerinde SHP’nin (Sosyaldemokrat Halkçı Parti) birinci parti olmasından beri ilk kez seçimlerden birinci çıkan CHP’nin, tarihî denebilecek bir başarı kazandığını teslim etmek gerek.

    CHP Genel Başkanı Özgür Özel, seçim gecesi konuşmalarında, önce örgüte teşekkür etti, hatta en çok parti emekçilerine şükranını dillendirirken hislendi. Parti kongresinde Kılıçdaroğlu’na karşı kazanmasında da, örgütün gönlüne hitap etmesi, danışmanlardan, anketçilerden önce örgütün önemli olduğunu vurgulaması etkili olmuştu. Gerçekten, bu seçim başarısında örgütün payı ne kadar oldu? Sahici meraktır.

    CHP ‘kültüründe’ örgütü, dışa dönük bir siyasal ilişki olarak örgüt ve bir iç evren olarak örgüt diye ikiye ayırabilir miyiz? İç evren olarak örgüt, -kim aday olacak, kim ilçe başkanı olacak-, CHPlilere asıl neşe veren, onların enerjilerini soğuran, birçok zaman paralel evreni andıran bir âlemdir. Örgütün dışa dönük veçhesi ise, ahaliyle, “sokak”la, kitle örgütleriyle ve kendi soluyla temaslı bir ilişki ağı… Örgütleme faaliyeti… Yani, siyasetin medya-odaklı hale gelmesine, ideolojisizleşmesine bağlı olarak bütün dünyada geçersizleşen bir siyaset medyası (aracı) olarak örgüt… Geçersizleşmesi, iyi bir şey değil! İllâ eski usullere sıkışmadan, canlandırılması, tazelenmesi, esaslı bir demokratikleşme meselesidir. CHP’nin şimdi yerel yönetim olanaklarıyla bir iç âlem olarak şenlenen örgütünün; bir örgütlenme derdi, heyecanı olacak mı? CHP örgütünün iyice iç evrene ve paralel evrene dönüşmesine büyük katkısı olmuş eski bir CHP genel başkanının sevdiği ifadeyle: “ummak isteriz”!

    ***

    Özgür Özel’in seçim gecesi konuşmasında, sıcağı sıcağına ve açıkça, DEM Parti’yi alt etme amacıyla, “kolluk kuvvetlerini” seferber eden oy taşımacılığını tel’in etmesi, önemliydi. “Kent uzlaşıları” da öyle… Fakat “Kürt meselesi,” CHP’nin bir muamması olmaktan çıkmış değil.

    İki Kürt büyükşehrinde, Diyarbakır ve Van’da, DEM Parti silkindi ve toplamda iniş seyrinde olan oylarını artırdı; AKP 2019’a kıyasla iki haneli rakamlara varan kayba uğradı. İşte bu, güçlü bir “mesaj.” Şimdi, ana iktidar ve ana muhalefetin müştereken tebrik ettiği “demokrasimiz”in imtihanı, bir sürekli olağanüstü hal yöntemi olarak kurumlaşan “kayyım”[1] uygulamasıdır. Kayyımsız olacaksa; özellikle Van ve Diyarbakır belediyelerinin, “Kürt siyaseti”nin çehresinde belirleyici bir etki yaratmaların “ummak isteriz”… diye yazdıktan birkaç saat sonra, Van Büyükşehir’e (% 55,4 oyla) seçilen Abdullah Zeydan’ın “seçilme yeterliliği olmadığına” hükmedilerek, mazbatanın (% 27,1’le ikinci gelen) AKP adayına verildiği haberi geldi.[2] İktidar partisinin bizzat kayyımlaşması…

    ***

    Kadın belediye başkanı sayısındaki bariz artış, bir “yarın yine borçlarım olacak ama bu akşam ben bir kraliçeyim” sevinci veriyor.

    CHP’nin, 2014’te emekli müftüyle zorladığı alamadığı (yabana atılmayacak bir ihtimal: sayımlara yapılan bir “müdahale” sonucu kaybettiği) muhafazakar “sosyolojili”[3] Üsküdar’ı, mühendis bir ‘açık’ genç kadınla kazanması da; kimlik, sosyoloji ve sembol siyaseti ezberleri üzerine bir durup düşünmeye çağırmıyor mu?

    ***

    CHP’nin yeni kazandığı belediyeler arasında, özellikle “muhafazakâr” mührü vurulmuş yerler, iri ve ufak taşralar, uzak ve yakın taşralar (biliyorsunuz, bir bakıma İstanbul’dan hariç her yer taşradır ve biliyorsunuz, İstanbul içinde de nice taşralar vardır), ayrı bir ilgiyi celp ediyor. Taşraları, -İslamcı-dindar muhafazakarlıkla sınırlamıyor, milliyetçi-muhafazakarlığı da, cumhuriyetçi-muhafazakarlığı da katıyor, en çok sıradan-muhafazakarlığı kastediyorum-,[4] “muhafazakarlık”la eşanlamlı sayılmaktan uzaklaştırmaya dönük bir arayış görebilecek miyiz? (Çok şey istiyoruz!) Hiç yoksa, biraz ufuk açmaya, biraz hava aldırmaya, biraz başka-türlü-bir-şeye açılmaya dönük bir arayış, görecek miyiz? Şehirlere, kimlikleriyle (veya “marka” olarak) değil de, karakterleriyle değer kazandıran bir yerel siyasetin uç vermesini ummak isteriz.


    [1] Yedi yılı geçti… Kayyım

    [2] Işıl Kurnaz, bunun “hukukunu” sıcağı sıcağına yazdı: Kışa Dönmeden Yazımız

    [3] Sosyoloji

    [4] Sıradan Muhafazakarlık


    * Bu yazı ilk olarak Birikim Haftalık’ta yayınlanmıştır.

    Kaynak: Artı Gerçek
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • FIFA, TFF’ye ‘kayyım’ atayabilir iddiası: Büyükekşi’nin göreve geliş şekli ve federasyonun özerkliği inceleniyor

    FIFA, TFF’ye ‘kayyım’ atayabilir iddiası: Büyükekşi’nin göreve geliş şekli ve federasyonun özerkliği inceleniyor


    Türkiye Futbol Federasyonu’na ‘kayyım’ atanabilir.

    Geçtiğimiz yıl TFF başkanlığı için Mehmet Büyükekşi’ye rakip olan Prof. Dr. Sebahattin Devecioğlu, X hesabından paylaştığı bilgide, TFF’ye FIFA tarafından ‘kayyım’ atanabileceğini bildirdi.

    FIFA’nın uzun süredir TFF’nin özerklik sorunu yaşadığı ile ilgili 2021’den kalma bir dosya üzerinde çalıştığı söylendi.

    Ayrıca Bir süredir İstanbul’da olan FIFA Acil Durum Komitesi’nin (FEC) müfettişleri bazı saptamalarda bulunduğu kaydedildi.

    Eğer TFF Yürütme Komitesi’ne dışarıdan müdahale edildiği sonucuna varılırsa; Türkiye’nin FIFA lisansının askıya alınması ve federasyonun bağımsız bir şekilde işlev görene kadar uzaklaştırma cezasının uygulanması mümkün. FEC müfettişlerinin “Mehmet Büyükekşi’nin seçilmiş değil, atanmış olduğu” iddialarını da inceldiği bildirildi.

    Konuyla ilgili hazırlanmış raporda şu ifadelere yer verildi;

    – Türkiye’de futbolun bağımsız ve tarafsız bir spor yargısının oluşturulması konusunda sorunlar vardır.

    – Kurul üyelerinin atanmasında çıkar çatışmasına neden olabilecek keyfi uygulamalar mümkündür.

    – Futbol uyuşmazlıklarının çözümündeki sistematik problemler dikkat çekmektedir.

    -Tahkim Kurulu, TFF Yönetim Kurulu’ndan bağımsız değildir.

    -2021 yılında Kamu Denetçiliği Kurumu’na yapılan başvuru neticesinde TFF kurullarının bağımsız olmadığına dair Türk Hükümeti’nin birimleri tarafından alınan bir karar vardır.

    -TFF kurullarının, bağımsızlığını kazanmasını sağlayacak, FIFA kriterlerine uygun adımların atılmasını tavsiye edilmelidir.

    Kaynak: Gerçek Gündem


    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Ahmet Türk: Bu sefer kayyım atayacaklarına inanmıyoruz. Böyle bir politika Kürtlere de Türklere de yaramaz

    Ahmet Türk: Bu sefer kayyım atayacaklarına inanmıyoruz. Böyle bir politika Kürtlere de Türklere de yaramaz



    DEM Partisi Mardin Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Ahmet Türk, 18 gün sonra (31 Mart’ta) gerçekleşecek yerel seçimlerle ilgili açıklamalarda bulundu. Rudaw’a konuşan tecrübeli Kürt siyasetçi Türk, daha önce iki kez kayyum atandığını hatırlattı ve “Bu sefer kayyum atayacaklarına inanmıyoruz” dedi.

    Kısa Dalga Podcast’te Kemal Göktaş’ın Zor Soru programına konuk olan DEM Parti İzmir adayı Akın Birdal “1 Nisan’da farklı bir Türkiye’ye uyanacağımızı düşünüyorum. Taşların yerinden çok oynayacağı bir seçim olacak. DEM’in alacağı oy yüzdesi bu bağlamda önemli olacak. Yeniden böyle bir görüşmenin (çözüm süreci) kapısını aralayabilir diye düşünüyorum ben” dedi.

    Mardin’deki yarışın DEM Parti ile AKP arasında gerçekleşmesi bekleniyor. Anketlerde iki partinin birbirlerine yakın olduğu görülürken, daha önce Büyükşehir Belediye Başkanlığı yapan Ahmet Türk, yarışın favorisi durumunda.

    Ahmet Türk, 2014 ve 2019 yıllarında Mardin Büyükşehir Belediyesi Eş Başkanlığı yaptı ancak AKP her iki dönemde de yerine kayyım atadı.

    AKP’nin Mardin Büyükşehir Belediyesi Başkan adayı ise Abdullah Erin oldu.

    “HEDEFİMİZ KÜRT HALKININ IŞIĞA ULAŞMASI”

    Rudaw’a konuşan Ahmet Türk, demokrasi mücadelesi verdiklerini ancak belediyelere de önem verdiklerini belirterek, şunları söyledi:

    “Amacımız, mücadelemiz Kürt halkının aydınlığa çıkması içindir. Demokrasi için, eşitlik için, onurlu bir gelecek için çalışıyoruz. Ancak belediyeler de bizim için halkımıza hizmet açısından çok önemli. Sivil kurumlarımızla, partimizle, halkımızla nerede bir eksiklik varsa milletimize hizmet etmeye öncülük ediyoruz. Büyük projelerden bahsetmiyoruz çünkü devletin ekonomik anlamda her şeyi elimizden aldığını biliyoruz. Onun için önce halkımıza ulaşalım ve öncelikle halkımıza hangi hizmetleri sunacağımıza hep birlikte karar verelim.

    Yapmak istediklerimiz üzerinde çalışmaya devam edeceğiz ama aslında çok değerli projelerimiz var. Halkın belediye çalışmalarına katılması gerektiğini söylüyoruz. Kooperatifler kuralım, elimizde ne kadar ürün varsa halkın ayağına götürelim. Mardin kadim, tarihi bir şehir. Turizm açısından herkes Mardin’i görmek ister. Turizm çalışmalarını yaygınlaştırıp Mardin’in Türkiye’nin ve dünyanın her yerinden tanıtımını yaparak turizm kenti olmasını istiyoruz. Bu hizmetleri biz sağlayacağız.”

    “BU POLİTİKAYI ÜÇÜNCÜ KEZ SÜRDÜRÜRLERSE KÜRT HALKIYLA TÜRK HALKI DAHA DA AYRIŞACAKTIR”

    DEM Partili belediyelere kayyım atanması politikasının devam edip etmeyeceği yönündeki kanaatini de paylaşan Ahmet Türk, “Daha önce iki kez belediye başkanı oldunuz ama devlet kayyım atadı. Devletin yeniden kayyım atayacağı korkusu mu var?” sorusuna, “Bu sefer kayyım atayacaklarına inanmıyoruz. Daha önce iki kez kayyım atadılar. Halk buna şiddetle karşı çıktı. İnsanlar onları eleştirdi. İnsanlar politikalarını eleştirdi. Bu politikayı üçüncü kez sürdürürlerse Kürt halkıyla Türk halkı daha da ayrışacaktır. Böyle bir politika Kürtlere de Türklere de yaramaz. Türk devleti veya Türk hükümeti çağdaş bir politika oluşturmalıdır. Bu zihniyetle Türklere de Kürtlere de zarar veriyorlar. Bizim için önemli olan şey, her şart altında halkımızın iradesinin bir kez daha ortaya çıkmasıdır. Halkımız ‘kayyım siyasetinden memnun değiliz’ desin ve bu ortaya çıksın.” yanıtını verdi.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Boğaziçi Üniversitesi Akademisyenleri: Yönetimin istifasını talep ediyoruz

    Boğaziçi Üniversitesi Akademisyenleri: Yönetimin istifasını talep ediyoruz



    GERÇEK GÜNDEM – Boğaziçi Üniversitesi’nde kayyum yönetim, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi’nin (İİBF) kapatılmasına gelen tepkilerin ardından geri adım atmıştı. Ancak senatoda alınan karara göre Fen-Edebiyat Fakültesi, ‘Fen Fakültesi’ ve ‘İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi’ olarak ikiye bölündü. Yönetim Bilimleri Fakültesi de kapatılarak İİBF’ye dahil edilecek. Plan, oy çokluğuyla kabul edildi.

    Kayyum yönetimin fakülteleri bölmesi kararının üzerine Boğaziçi Üniversitesi akademisyenleri açıklama yaptı. Akademisyenler, yönetimin istifasını talep etti.

    “REKTÖRLÜK TARAFINDAN YAPILAN VE TAMAMEN GERÇEK DIŞI AÇIKLAMA UTANÇ VERİCİ”

    Boğaziçi Üniversitesi Senatosunun 20 Aralık 2023 toplantısında fakültelerle ilgili aldığı kararın kabul edilemez ve kaygı verici olduğunu söyleyen akademisyenler, “Öğrencilerimiz ve kamuoyundan gelen ciddi tepkiler üzerine rektörlük tarafından yapılan ve tamamen gerçek dışı bilgiler içeren açıklama da utanç verici ve kurumumuz adına son derece üzücüdür. Fen-Edebiyat Fakültesindeki tüm birimler fakültenin ikiye bölünmesi konusunda aylar önce olumsuz görüş bildirmiş olmasına rağmen konu hiçbir akademik kurulda tartışılmadan senato gündemine getirilmiştir. Dayatılan usul bu denli geniş çaplı bir yeniden yapılandırmaya ne denli özensiz ve keyfi bir şekilde girişildiğini gözler önüne sermektedir. Üniversitemizde üç yıldır itiraz ettiğimiz şeffaflıktan ve hesap verilebilirlikten uzak, tepeden inme karar verme anlayışı maalesef bir kez daha ortaya çıkmıştır” açıklamasında bulundu.

    KARARLAR SENATO TOPLANTI TARİHİNDEN SADECE 2 GÜN ÖNCE BİLDİRİLDİ

    İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi’nin kapatılması ve Fen-Edebiyat Fakültesinin Fen ve Toplum ve İnsan Bilimleri Fakülteleri olarak ikiye bölünmesi önerisi senatonun toplantı tarihinden sadece iki gün önce senatörlere bildirildi. Bu öneri ise toplantı sabahı yeniden değiştirildi, bu sefer de kayyum yönetim tarafından henüz 16 ay önce yeni bir fakülte altında yapılandırılmış olan eski Uygulamalı Bilimler Yüksek Okulu bölümlerinin İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi’ne eklenmesi gündeme alındı.

    Akademisyenler, ani gündem değişikliği ile senatörlerin temsil etmekte oldukları birimlere hiçbir danışma imkanları olmadan karar vermeye mecbur bırakıldıklarını söyledi.

    “YÖNETİM TARAFINDAN YAPILAN AÇIKLAMALAR KAMUOYUNU YANILTIYOR”

    Üniversite yönetimi tarafından yapılan açıklamanın kamuoyunu yanıltma amacı taşıdığını ifade eden akademisyenler, “Öncelikle belirtmek gerekir ki senatoda rektör ve yardımcıları dahil 4 kişi, birden çok makam işgal etmeleri ve mükerrer oy kullanmaları sebebiyle 8 oya sahiptir. Son 3 yılda hoyratça yapılan değişikliklerle, Senato akademik birimleri temsil etme geleneğini kaybetmiştir. Böyle bir senatoda yapılan oylamanın sağlığından, salt veya nitelikli çoğunlukla karar alınması arasındaki farkın anlamından söz etmek mümkün değildir. Bu şartlar altında mevcut yönetimin yerleşmiş akademik usul ve esasları yok sayan tasarrufları meşru kabul edilemez” dedi.

    “AKADEMİSYENLERDEN YÜZDE 94 GÜVENSİZLİK OYU ALAN ATANMIŞ BİR YÖNETİMLE DEVAM ETMEK MÜMKÜN DEĞİL”

    Kayyum yönetimin liyakat üzerine kurulu bir sistemi son 3 yılda tamamen altüst ettiğini ifade eden akademisyenler, rektörlüğün okulun geleneklerinden ve itibarından tamamen uzaklaştığını söyledi:

    “Üstelik yıllarca tüm akademik birimlerde çalışılıp 2012’de Senato’da oybirliği ile kabul edilen akademik ilkeleri yok saymış, akademisyenlerden yüzde 94 güvensizlik oyu almış atanmış bir yönetimin sağlıklı bir kurumsal tasarım yapabilmesi zaten mümkün değil. Usullere en ufak bir saygı göstermeden alınan kararlarla Boğaziçi Üniversitesi yeni bir yönetim krizine daha sokulmaktadır. Öğretim üyelerinin yanı sıra, bin bir zorluklarla üniversitemize giren öğrencilerimiz de fakültelerinin bu şekilde dönüştürülmesine itirazlarını kuvvetle dile getirmektedir.”

    “BOĞAZİÇİ DÜZELTİLEMEYECEK ZARARLAR GÖRMEDEN YÖNETİMİN İSTİFASINI TALEP EDİYORUZ”

    Boğaziçi Üniversitesi akademisyenleri, yönetimin istifasını talep ettiklerini ifade etti:

    “Bu yönetimin ülkenin en güzide üniversitelerinden birini yönetemediği bir kere daha acı bir şekilde ortaya çıkmıştır. Bir üniversitenin akademisyenlerine ve öğrencilerine RAĞMEN yönetilmesi mümkün değildir. Boğaziçi Üniversitesi düzeltilemeyecek zararlar görmeden bu yönetimin istifasını talep ediyoruz.”

    Kaynak: Gerçek Gündem

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • İstanbul Üniversitesi Rektörü yine gündemde: Otel açıklaması sonrası bir tepki çeken duyuru daha

    İstanbul Üniversitesi Rektörü yine gündemde: Otel açıklaması sonrası bir tepki çeken duyuru daha



    Akademi camiasında “Kayyım rektör” olarak anılan isimlerden olan Prof. Dr. Osman Bülent Zülfikar, yeni bir skandala daha imza attı.

    Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 1 Ağustos tarihinde yayınladığı genelge ile İstanbul Üniversitesi’ne rektör Mahmut Ak yerine atanan kayyım Prof. Dr. Osman Bülent Zülfikar, ilk işi olarak kardeşini danışman olarak atamış ve tepkilerin odağı olmuştu.

    Geçtiğimiz gün okulun web sitesinde Konya’da ailesi ile gittiği bir otelde, rezervasyon yaptırdığı ve saatlerce odalarına giriş yapabilmek için sıra beklediklerinin duyurusunu yapan Zülfikar, tepkilerin ardından yazıyı kaldırtmıştı.

    Üniversite’nin sitesinden bir tartışma yaratan açıklama daha yayımlandı.

    “Genç akademisyenlerle buluşma” isimli duyuruda “İstanbul Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Osman Bülent Zülfikar’ın şahsi ikramı olan kahvaltının ardından gerçekleşen…” cümlesinin kullanılması kamuoyunda eleştirilerin odağı haline geldi.

    Okulun kendi imkanlarıyla verilen kahvaltıda kendi reklamını yapması, birçok kişi tarafından tepkiyle karşılandı.

    Duyurunun tamamı şöyle:

    İstanbul Üniversitesi Rektörü yine gündemde: Otel açıklaması sonrası bir tepki çeken duyuru daha - Resim : 1

    Kaynak: Gerçek Gündem

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • İmamoğlu’nun ocak ayının ilk haftası görevden alınması bekleniyor | Kulis

    İmamoğlu’nun ocak ayının ilk haftası görevden alınması bekleniyor | Kulis


    İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı (İBB) Ekrem İmamoğlu’nun Yüksek Seçim Kurulu (YSK) üyelerine hakaret ettiği suçlamasıyla aldığı hapis cezasının yankıları sürerken, İmamoğlu’nun İçişleri Bakanlığı’nın başlattığı “terör soruşturması”nda önümüzdeki günlerde görevden alınacağı yönünde bir beklenti söz konusu. euronews’in edindiği bilgilere göre İmamoğlu, ocak ayının ilk haftası görevden alınabilir.

    Ekrem İmamoğlu’nun hakaret davasında aldığı siyasi yasak ve hapis cezası sonrası dikkatler İBB’ye yönelik başlatılan terör soruşturmasında.

    İçişleri Bakanı Süleyman Soylu kasım ayında gazetecilerin yönelttiği, “Terör soruşturması sebebiyle İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne kayyum atanacak mı?” sorusuna “Bu tip bir kayyum, böyle bir değerlendirme gündemimizde yok” yanıtını vermişti.

    euronews’in edindiği bilgilere göre İBB’ye bir kayyım ataması beklenmiyor ancak ocak ayının ilk haftası Ekrem İmamoğlu görevden uzaklaştırılacak. Belediyede bu yönde hazırlıkların olduğu ve pek çok çalışanın da iş aramaya başladığı belirtildi.

    İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, YSK üyelerine hakaret suçundan geçtiğimiz günlerde 2 yıl 7 hapse mahkum oldu ve mahkeme İmamoğlu hakkında siyasi yasak istemişti.

    Kararın kesinleşmesi halinde İmamoğlu, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aday olamayacak. Bununla birlikte karar kesinleştiğinde başkanlık koltuğunun boşalması sonrası Belediye Kanunu devreye girecek. 

    Bu durumda Belediye Meclisinin bir başkan seçmesi gerekecek. Meclis bir seçim yapamazsa İçişleri Bakanı’nın bir görevlendirme yapması öngörülüyor.

    euronews’e konuşan kaynak görevden uzaklaştırma söz konusu olduğundan Belediye Meclis’inde yeni başkanın atamasının yapılacağını ifade etti.

    İçişleri Bakanı Soylu, geçtiğimiz günlerde yaptığı açıklamada, İBB Başkanı İmamoğlu’nu hakaret davasında suçlu bulunduğu için görevden alamayacağını, ancak terör soruşturmalarında İçişleri Bakanlığının böyle bir yetkisinin olduğunu söylemişti.

    İBB’ye neden terör soruşturması açıldı?

    İçişleri Bakanlığı, İBB’ye yönelik Aralık 2021’de terör soruşturması başlattı.

    Teftiş heyetinin incelemesi sonrası İBB ve şirketlerinde terör örgütleriyle irtibatlı/iltisaklı 1.668 kişi çalıştığının tespit edildiği ve ön incelemeye tabi 505 kişiden 484’ünün güvenlik soruşturması yapılmadan işe alındığı kaydedildi.

    İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, İmamoğlu döneminde alınan 505 kişinin tamamının terörle irtibat ve iltisaklı olduğu için kamu görevinin yapılmasına engel teşkil eden kişiler olduğunu söyledi.

    İmamoğlu’ndan terör soruşturması açıklaması: Heyetin başına militan AKP’li getirildi

    İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu, İBB ve şirketlerinde terör örgütleriyle irtibatlı/iltisaklı bin 668 kişinin çalıştığını belirten İçişleri Bakanlığı raporunun ardından iddialara cevap verdi.

    Altılı masanın temsilcileriyle birlikte çarşamba günü Saraçhane’de basın açıklaması yapan İmamoğlu, açılan soruşturma hakkında belediyeye bilgi verilmediğini, işe alınanların bir kısmının da AK Partili Mevlüt Uysal ve Vali Ali Yerlikaya döneminde alındığını söyledi.

    İmamoğlu, İçişleri Bakanı Soylu’nun devlet adamı kavramıyla bağdaşmayacak şekilde İBB’ye ve çalışanların ailelerine terörle ilgili suçlamalarda bulunduğunu söyledi.

    Ekrem İmamoğlu, suçlamalara konu olan bu isimleri hem İçişleri Bakanlığı hem de İstanbul Valiliği’ne yazı göndererek sorduklarını fakat gelen yanıtın ‘Muhatabımız değilsiniz’ şeklinde olduğunu ifade etti.

    İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, İBB’deki yürütülen terör soruşturmayla ilgili olarak, “505 kişi İmamoğlu döneminde alınmış ve bunların bizatihi işe girmelerinde engel durum söz konusu. Bu kadar açık ve net.” dedi.

    Bakan Soylu: İmamoğlu arayıp ricacı oldu

    İBB Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun ‘bizatihi saygılarını sunarak’ kendisini aradığını belirten Soylu, “Beni aradı. Bana belli bir konuda CHP beni sevmiyor. Bu konuda bana yardımcı olur musunuz diye ricası oldu. Kanun neyi gerektiriyorsa biz onu yaparız dedik ve yaptık. İşine geldiği zaman alttan almayı bileceksin diğer taraftan dönüp hakaret edeceksin ve bunu kendine hak göreceksin. Bu iki yüzlülüktür, bunu tarihin akışına bırakıyorum. Böyle bir ikiyüzlülüğe sahip olmadık.” dedi

    Sosyal medya hesabından Soylu’nun telefonla arama iddiasına yanıt veren Ekrem İmamoğlu “Bakan Soylu “Saygılarımla” diyerek kendisini aradığımı ve yardım istediğimi söylemiş. Bu kuyruklu bir YALAN! İstihbarat sende, telefon takibi sende, tüm bilgilere erişme gücün var. Bunu ispat edersen ben, edemezsen sen istifa etmelisin.” ifadelerini kullandı.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Batman’da Kürt şair ve yazar Cegerxwîn’in büstü, kayyım tarafından kaldırdı

    Batman’da Kürt şair ve yazar Cegerxwîn’in büstü, kayyım tarafından kaldırdı


    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Cizre Kaymakamlığı, ‘Mem û Zîn’ oyununu iptal etti: Kürtçe eserlere yönelik tutum ve zihniyet budur

    Cizre Kaymakamlığı, ‘Mem û Zîn’ oyununu iptal etti: Kürtçe eserlere yönelik tutum ve zihniyet budur


    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Ayhan Bilgen: Çözüm süreci daha ketum yönetilmeliydi, davul zurnayla değil

    Ayhan Bilgen: Çözüm süreci daha ketum yönetilmeliydi, davul zurnayla değil


    Halkların Demokratik Partisi’nde milletvekilliği, parti sözcülüğü ve bir dönem de belediye eş başkanlığı ile 2007’den beri aktif siyaset yapan Ayhan Bilgen istifası ve HDP’ye yönelik eleştirileriyle gündemde.

    Yeni bir siyasi hareketin çalışmaları içinde olduğunu ve hatta ilerleyen zamanlarda bunun bir siyasi partiye dönüşebileceğinin sinyalini veren Bilgen, Türkiye’nin sorunlarını çözmeye talip…

    Euronews’in sorularını yanıtlayan siyasetçi ve insan hakları savunucusu Bilgen HDP’ye yönelik yaptığı eleştirileri uzun süre parti içerisinde de gerekli mekanizmalarla paylaştığını ancak sonuç alamadığını ifade ediyor.

    ”HDP 7 Haziran sonrası kilitlendi, tıkandı”

    Medyada HDP’ye yönelik eleştirileri ve istifa kararıyla gündem olan Bilgen, HDP’ye alternatif olmadığının altını çiziyor.

    HDP’nin kendini yenilemeye en açık parti olmasına rağmen bunu başaramadığı görüşünde Bilgen.

    ‘’Ben parti içinde eleştirilerimi hep dile getirdim. Hem BDP döneminde MYK’dayken paylaştım. Farklı birimlere düşüncelerimi paylaştım, yapısal sorunlarla ilgili somut önerilerde bulundum. Hem de sonrasında HDP kurulurken eleştirilerimin dikkate alındığını, Türkiye siyasetinde ihtiyaç olan barış ve demokratikleşme ilişkisini doğru okuyan bir formül geliştiğini düşündüm. Ve o nedenle katıldım. Ama ne yazık ki 7 Haziran sonrasında yine kilitlendik, yine tıkandık. Bu HDP’den kaynaklanmadı ama yetersiz kaldı bu aşmada. Türkiye siyasetinde Kürtlerin sosyal psikolojisi dikkate almadığınız takdirde HDP’nin genişleme imkanı olmaz. Türkiye’de Kürt sorunu çözüm sürecinde başka bir atmosferdeydi. 7 Haziran’dan sonra başka bir atmosfere evrildi. Ama biz çözüm süreci devam ediyormuş gibi bir dil kullanmaya devam ettik. Bence yeni bir dünya ve yeni bi kuşak var. HDP de bu iddiayla yola çıktığına göre kendini yenilemeliydi ama gereğini yapamadı. Kendimi dahil ederek söylüyorum. Ben genişlemeden sorumlu eş genel başkan yardımcısıydım sonuçta. Oyun kurucu özne hale gelemedik.’’

    ”Parti kurma arayışımız yok ama geleneksel partiler Türkiye’deki dinamiği siyasete taşıyamıyor”

    Zorlama bir parti kurma arayışı yok Bilgen’in ama toplumsal talebe ve heyecana göre ilerde bir partileşme sürecinin de olabileceğinin sinyalini veriyor.

    “Günlük siyasetle düşünsel arayışı ve fikri derinliği buluşturacak bir formül geliştirilmesi gerekiyor’’ diyen Ayhan Bilgen mevcut siyaset anlayışını eleştiriyor ve geleneksel partilerin Türkiye’deki dinamiği siyasete taşıyamadığını düşünüyor.

    “B_en Türkiye’de siyasette etiği, müzakereyi ve diyaloğu çizgi haline getirmek gerektiği kanaatindeyim. Klasik sol, klasik muhafazakarlık ve klasik milliyetçilik gibi kavramların siyasette karşılıkları bitti artık. Ben artık eklektik bir araya gelişlerin yetmediğini düşünüyorum. Bu bir araya gelişten yeni ve ortak bir söz üretemiyorsunuz. Biz şu anda farklılıkların bir araya gelmesi değil, bu farklılıkların ortak sözü kurması dönemindeyiz. Siyaseti yeniden kurmak için ve güçlü söz kurmak için bir sentez yakalamalıyız.’’_

    HDP’de siyaset yapmış olan kişiler de dahil pek çok farklı siyasi düşünceden isimlerle temas halinde olduğunu ifade eden Ayhan Bilgen, “Hak mücadelesinde ve çalışmalarda bulunmuş kişilerin siyasete taşınması gerektiğini düşünüyorum’’ diyor.

    “Mevcut partilerinden memnun olanları almak ve devşirmek niyetinde değiliz. Ama Türkiye siyasetinde seçmenin yarısına yakını partisinden memnun değil. Belki en kenetlenmiş olan HDP seçmenidir ama onlar da bile parti politikasını beğenmeyenlerin oranı üçte bir. Bizim hedef kitlemiz öncelikle kararsız seçmen. Ne yapılmayacağını bilen ve nasıl yapılmadığını gören başka bir şey arayan seçmen kitlesine hitap etmeliyiz.’’

    Kürt meselesinin çözümü de Ayhan Bilgen’in de en önemli gündemlerinden.

    Müzakere sürecinde parti içinde Anayasa yapma yönteminin yanlış olduğunu ve çözüm sürecinin de yanlış yürütüldüğünü defalarca dile getirdiğine dikkat çekiyor Bilgen.

    “Bir sorun çözülemediyse mutlaka bir eksiklik vardır. Bunda iktidarın olduğu kadar muhalefetin de payı vardır. İktidarın sorumluluğunu muhalefetin de sorumsuzluğunu sorgulamalıyız. Bu zor ve riski bir alan. Siyaseten elinizi taşın altına koyduğunuzda kaybedebilirsiniz ama kaybetmek uğruna ülkenin kazanacağını düşünerek hamleler yapmak zorundasınız. Eğer Türkiye’de Kürtlerin taleplerini sadece Kürtler dillendirmeye devam ederse ilerleme kaydedemeyiz. Türkiye’de çözüm süreçlerine ve demokratik sivil anayasa yapmaya ihtiyaç var. Silahlı aktörlerin silahsızlandırma süreci başka bir yönteme dayanmalı, demokratikleşme pazarlık konusu yapılmamalıdır. Yani silah bırakırsanız anadille ilgili bu olur demek doğru yöntem değil. Bu toplumda öfkeyi arttırır. Silahlı ve çatışmalı süreç ile aktörleri arasındaki süreç daha ketum yönetilmeliydi. Davul zurnayla yönetilmemeliydi. Ama demokrasi ve insan haklarıyla ilgili ayrımcılığı bitirecek süreçler de son dere şeffaf yönetilmeliydi, kapalı kapılar arkasında sadece iki parti arasında değil toplumun önünde yapılmalıydı.’’_

    ”Kürt meselesinin çözümü Meclis’tir. Öcalan’ın kendisi de Meclis demişti”

    Siyasetçi ve insan hakları aktivisti Bilgen, Kürt meselesinin çözümü noktasında muhataplık tartışmaları ile ilgili ise adres olarak Meclis’i gösteriyor.

    “O dönemde Öcalan’ın kendisi Meclis demişti zaten. Sürekli geri dönüp duruyoruz, bir sarmal var. Eğer mevzuatta bir iyileştirme yapılacaksa bunun adresi Meclis’tir. Eğer toplumsal barış ile ilgili bir şey arıyorsanız muhatap bu ülkede yaşayan herkestir. Silah bıraktırmak istiyorsanız muhatabınız elinde silah olandır ya da İmralı’dır. Dolayısıyla burada kategorik bir muhatap aramak yerine, hangi sorunu çözmek istiyorsanız muhataplık kurmak zorundasınızdır.’’

    Kars Belediyesi eş başkanıyken gözaltında yapmış olduğu istifa da o dönem çokça tartışıldı. Hatta tutuklanması ve belediyeye kayyım atanması bu istifaya bağlandı. Bu yöndeki açıklamalara da yanıtı şöyle oluyor Bilgen’in:

    “Bunu ben şaka olarak görüyorum. O günkü atmosferde geriye iki il kalmıştı, Kars’a neden atanmıyor diye soruluyordu. Bugün de tutuksuz yargılanan siyasetçiler neden tutuklu değil diye sorusu soruluyor. Bu aslında çaresizliğin kabullenilmesidir. Biz o gün parti kurumlarına ‘dokunulmazlığım kalktı ve hakkımda sekiz dosya var. Bu kadar dosyam varsa mutlaka biri gerekçe gösterilecek ve görevden alınacağım’ dedim. Ve Kars’ta ilk defa beş partinin temsil edildiği bir belediye meclisinde ortak kararlar alıyoruz. ‘Bu bir başarı’ dedim. Benim kişisel bir hırsım yok vekilliği bıraktığım gibi belediye başkanlığını da bırakırım dedim. Belediye meclisi kendi içinden başkanı seçsin ve kayyım atanmayan bir belediyemiz olsun istedim. Uzlaşma ile yönetilen bir şehir olsun bu ülkede, hem Türkiye demokrasisine bir leke düşmesin hem de HDP’nin kazandığı belediyelerden birlikte yönetilen bir belediye kalsın istedim. Ama maalesef bu irade gerçekleşmedi. Tutuklandığımızda zaten kayyım atanacağı belliydi, böyle bir durumda şehri mi yoksa kendimi mi düşünecektim. Eğer kendimi düşünseydim hiç istifayı gündeme getirmezdim. Şehirdeki ortak payda dağılmasın istedim.’’

    2007’den beri HDP’de siyaset yapan Ayhan Bilgen istifasıyla birlikte çözüm ve aksiyon odaklı bir siyaset hedefliyor.

    Siyasi ve hak temelli çalışmalarında demokratikleşme vizyonuna eğilecek. Ama dış politika, ekonomi, hukuk alanında yaşanan her bir sorun da Bilgen’in gündeminde yer alacak… Yeni bir partinin ihtiyacını da bu süreçte temasları belirleyecek.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***