Etiket: Karl Marx

  • Buffy yeniden!

    Buffy yeniden!


    Bu hafta güncel bir diziden değil, onun yerine hakkında güncel bir bilgi olan Buffy The Vampire Slayer’dan (Vampir Avcısı Buffy) bahsedeceğim. 90’ların ikonik dizisi Buffy’nin geri döneceği neredeyse resmen duyuruldu. 22 yıl sonra dönecek olan dizinin yeni bir vampir avcısına odaklanacağı ve de diziyi Oscar’lı Chloe Zhao’nun yöneteceği haberi çıktı.

    Ardından Buffy’i canlandıran Michelle Gellar Instagram’da bir açıklama yaparak haberleri doğruladı ve başta soğuk baksa da Chloe Zhao ile görüşmesinin çok eğlenceli geçtiğini ve ikna olduğunu yazdı. Gellar ayrıca bu konuda son derece titiz olduğunu da şu sözlerle aktardı: “Hayranları her zaman dinledim ve Buffy’yi ve onun dünyasını yeniden ziyaret etme isteğinizi duydum ama doğru yapacağımızdan emin olmadan yapabileceğim bir şey değildi. Bu uzun bir süreç oldu ve henüz bitmedi. Size söz veriyorum, bu diziyi ancak doğru yapabileceğimizi bilirsek yapacağız. Ve size bu yolda ilerlediğimizi söyleyebilirim.”

    Aslında Buffy’nin geri döneceği haberi ilk kez çıkmıyor. 2018’de yine benzeri açıklamalar kamuoyuna yansımıştı. Hatta Spike’ı canlandıran James Marsters’ın dizinin dönmesi için çok hevesli olduğuna dair birkaç röportajına denk gelmiştim. Marsters kişisel Instagram hesabında da zaman zaman bunu yazıyordu. Fakat Michelle Gellar’ın yazdıkları şimdiye kadar yapılan açıklamalar arasında en resmisi oldu.

    Tabii yeni bir Buffy’de Michelle Gellar’ın yan rolde olacağı söyleniyor ama diğer karakterler yeniden dizide olacak mı bilemiyoruz. Örneğin Spike’ın Sunnydale yok olurken orada kaldığını biliyoruz. Tabii fantastik bir dizide bu tür şeylerin iki sihre bakacağı tahmin edilebilir.

    Buffy yeniden! - Resim : 2

    Bu yazıda biraz Buffy The Vampire Slayer evrenini anlatmaya çalışacağım. Buffy hem ergenlik döneminde, o zamanın CNBC-e’sinde takip ettiğimiz hem de internetin faydalarından yararlanarak izlediğimiz bir dizi. Tabii merak edenler için Disney Plus’ta tüm bölümlerinin olduğunu da eklemek isterim.

    Joss Whedon’un yarattığı dizi ilk olarak 1997’de, 7 sezon ve 150 bölüm şeklinde yayınladı. Bu arada güncele dair şunu eklemek gerekli Whedon bu yeni yapımda yer almayacak. Birçok oyuncu tarafından baskıcı biri olmakla itham edilen Whedon, bir süredir sektörden elini ayağını çekmiş durumda. Bu arada Buffy’nin ilk olarak 92’de sinema filmi olarak çekildiğini belirteyim. Hatta Wedon’un bu versiyonu pek sevmediği de biliniyor. Kristy Swanson başrolde olduğu filmde Luke Perry rol alıyor ve hatta Ben Affleck de figüran olarak bir sahnede geçiyor. Luke Perry filmde insan rolünde fakat hem giyimi hem de tipi düşünüldüğünde vampir olan Spike karakterinin ondan esinlendiğine neredeyse eminim.

    Buffy yeniden! - Resim : 3

    Tabii Whedon’un Buffy karakterini nasıl yarattığına dair de bazı şeyler söylemek lazım. Whedon, Hollywood korku mantığını tersine çeviren bir yerden yaklaşarak bu karakteri yaratıyor. Şöyle ki ara sokağa girip ilk öldürülen sarışın kadın imajını tersine çevirip ondan bir kahraman yaratıyor. Buffy Summers da tam olarak böyle bir karakter, çelimsiz bir sarışın ve hatta avcı olduğu kendisine ilk açıklandığında lisede ponpon kızlar takımında ve de süslü, cici bir genç kadın. Fakat son 15 yılın en çok sevilen tanımı olan anti-kahraman değil. Güçsüz olduğu ve ilk öleceği düşünülen bir karakterin doğaüstü güçlere sahip olması söz konusu.

    Dizinin konusu ise özetle şöyle, boşanmış ve yalnız bir anne ile yaşayan Buffy, önceki yaşadıkları yerde avcılık yaparken okulu yaktığından annesiyle yeni bir başlangıç için California’daki kurgu bir kasaba olan Sunnydale’e geliyor. Fakat kaderi burada onu hemen bırakmıyor ve her avcıyı eşlik eden gözetmenlerden biri olan Rupert Giles (Anthony Head) ile tanışıp bu yeni kasabada da avcılık yapmaya devam ediyor. O sırada lisede Xander Harris (Nicholas Brendon) ve Willow Rosenberg (Alyson Hannigan) ile tanışıp yakın arkadaş oluyor. Xander ve Willow bir süre sonra Buffy’nin sırrını öğrenip ona yardım etmeye başlıyor. Dizi her bölümü hemen hemen mezarlıkta başlatıyor. Yeni vampir olmuş birini mezar başında bekleyen Buffy, birkaç dövüş tekniğiyle vampirleri küle çeviriyor. Tabii dizide sadece vampirler yok, 7 sezon boyunca farklı fantastik yaratıklara, büyücülere ve canavarlara karşı savaşı izliyoruz. Hepsinin bu Amerikan kasabasına gelmesinin bir sebebi ise buranın Cehennem ağızlarından biri olması. Vampirler de dahil bütün yaratıklar bu ağzı açıp cehennem ile dünya arasında bir geçiş sağlamaya çalışıyor. Buffy’nin de yer yer alaycı bir şekilde tekrarladığı bir replikle anlatacak olursak her bölüm “dünyanın sonu geliyor!”

    Buffy yeniden! - Resim : 4

    Buffy The Vampire Slayer’ın bazı önemli noktalarına değinmek lazım, özellikle Batman, Superman, Spiderman gibi süper kahramanların olduğu sektör içinde Buffy’nin bir kadın kahraman olması dikkat çekici. Öte yandan avcıların hepsinin kadın olması da (biri ölünce diğeri devralıyor) önemli bir detay. Ayrıca Buffy çelimsiz, sarışın bir kadın olsa da sarkastik bir karakter. Dikkatimi çeken bir başka önemli detay ise her ne kadar cehennem kavramı ve elbette canavarlar kullanılsa da kilise neredeyse dizide hiç görmediğimiz bir şey. Buffy’nin gözetmeni Giles dahil tüm gözetmenler İngiltere’ye bağlı bir konsey tarafından görevlendiriliyor. Nesiller boyunca avcılık ve gözetmenlik üzerine eğitimler veriyorlar. Bu anlamıyla dizi dindarlığı kendinden bir yerde uzak tutuyor ama elbette fantastik bir evrende cehennem kavramını sık sık kullanıyor. Öte yandan şimdilerde Türkiyeli herhangi bir yapımda, platformlarda bile, yasak olan eşcinselliği belki de Türkiye’deki TV ekranlarında ilk kez burada izledik. Tabii geçmişteki tüm diziler için emin değilim ama bir gençlik dizisinde benim hatırladığım ilk lezbiyen karakter de bu dizideydi.

    Dizi her ne kadar Buffy henüz lisedeyken başlasa da bir genç kadının ergenlikten yetişkinliğe geçişini de izliyoruz. Bir vampir avcısı olmasına rağmen Buffy iki ayrı vampire de âşık oluyor. Biri ilk ve imkânsız aşkı Angel (David Boreanaz) diğeri ise azılı düşmanı olarak diziye giren ve ilerleyen dönemde aralarındaki ilişkinin değiştiği Spike. Ayrıca yeri gelmişken Angel’ın daha sonra Buffy The Vampire Slayer’ın spin off dizisi olarak yayınlandığını da eklemek gerekli.

    Buffy yeniden! - Resim : 5

    Karl Marx’ın hem Kapital’de hem de başka eserlerinde kapitalizmden bahsederken “vampir, mezar kazıcı, canavarlar” gibi gotik ve fantastik öğeler kullandığı biliniyor. Bunun da etkisiyle Buffy’nin bir çizgi roman versiyonu daha var. “Anarko Sendikalist Buffy- Kapitalizm Isırır” başlıklı bu çizgi roman, kan emici sermayedarlara ve CEO’lara karşı savaşan devrimci Buffy ve arkadaşlarını anlatıyor. Aslında Buffy The Vampire Slayer içerisinde de bir sistem eleştiri var. Annesini kaybeden Buffy, çalışmak zorunda kalınca McDonald’s gibi bir yerde işe başlıyordu. Bu iş yeri çalışanların zombileştiği bir yer olarak tarif ediliyordu. Dizinin yaratıcısı Joss Whedon’un da Amerikan seçimlerinde Barack Obama’yla 2012’de Cumhuriyetçilerin adayı olarak yarışan Willard Mitt Romney’e karşı olduğu biliniyor. Hatta Rommney’in ülkeyi zombileştireceğine dair bir video çekip sağlık, eğitim vs. giderlerinin kesilmesini desteklediğinden dolayı Romney’i eleştirmişti. Aslında bu çalışanların zombileşmesine bir örnek, hatta doğrudan Amazon ismi telaffuz da edilerek bunu işleyen bir başka dizi de Evil’dı. Yine o da fantastik bir dizi olan Evil’ı daha önce bu köşede yazdım. Bazen fantastik deyip geçmemek lazım…

    Bitirirken yeniden çekilecek Buffy ya da olası adı sadece “Vampir Avcısı” olması muhtemel dizi nasıl olacak kestirmek zor; ama 90’ların tadını verebilecekse bence güzel olur. Çünkü bugün izlediğimizde efektleri basit gelebilecek bu dizinin birçok yapıma da ilham verdiğini unutmamak lazım. Bir bölümü tamamen sesiz ya da müzikal olarak çekilen dizinin izlerinden ya da Buffy’nin adından söz edilen çok yapım vardır. Hatta ilginç gelebilir ama Willow’u canlandıran Alyson Hanniga başta olmak üzere birçok Buffy The Vampire Slayer oyuncusu How I Met Your Mother’da rol almıştır. Benim sayabildiğim en az beş tane var. Bu da ilginç bir detay olarak akıllarda kalsın…

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Kapital’in çeşitli versiyonları

    Kapital’in çeşitli versiyonları


    Marcello MUSTO

    Çeviren: Gencer ÇAKIR


    İlk yayınlanışının üzerinden onlarca yıl geçse de, ne kadar sık modası geçmiş diye reddedilse de, Karl Marx’ın Kapital’i tekrar tekrar tartışmaların merkezine geri dönüyor. 157 yaşında olan (ilk kez 14 Eylül 1867’de yayımlanmıştır) bu “ekonomi politiğin eleştirisi”, büyük klasiklerin tüm erdemlerine sahiptir: Her yeniden okumada yeni düşünceleri harekete geçirdiği gibi gerek geçmişin gerekse günümüzün en önemli meselelerine ışık tutma yeteneğine de sahiptir.

    Kapital’in en büyük meziyetlerinden biri içinde bulunduğumuz dönemin gelişmelerini doğru bir tarihsel perspektife oturtmamıza yardımcı olmasıdır. Ünlü İtalyan yazar Italo Calvino, bir klasiğin klasik olmasının nedenlerinden birinin “güncel olayları uğultu seviyesine indirmemize” yardımcı olması olduğunu söylemiştir. Bu tür eserler, doğru bir şekilde anlamak ve bir yol bulmak için etrafından dolaşılamayacak temel sorulara işaret eder. İşte bu yüzden klasikler her zaman yeni nesil okuyucuların ilgisini çeker ve aradan geçen zamana rağmen vazgeçilmez olmaya devam ederler.

    İlk yayımlanışından bu yana 157 yıl geçen Kapital için söyleyebileceğimiz tek şey bu. Aslında, kapitalizm gezegenin her köşesine yayıldıkça ve varlığımızın tüm alanlarına nüfuz ettikçe eser daha da etkili hale geldi.

    2007-8’de patlak veren ekonomik krizin ardından, Marx’ın magnum opus’unun yeniden keşfedilmesi gerçek bir gereklilik, yaşananlara verilen âdeta bir acil durum tepkisiydi. Marx’ın büyük eseri Berlin Duvarı’nın yıkılışının ardından unutulmuş olsa da, kapitalizmin yıkıcı çılgınlığının gerçek nedenlerini anlamak için hâlâ geçerli ipuçları sunuyordu. Böylece dünya borsa endeksleri yüz milyarlarca dolar erirken ve çok sayıda finans kuruluşu iflas bayrağını çekerken Kapital sadece birkaç ay içinde önceki yirmi yılda sattığından daha fazla sattı.

    Kapital’in yeniden canlanışının siyasi sol güçlerden geriye kalanlarla yolunun kesişmemesi çok üzücüydü. Bu kesimler, gittikçe daha fazla reforme edilemez olduğunu kanıtlayan bir sistemle oynayabileceklerini düşünerek kendilerini kandırdılar. Hükümete girdiklerindeyse, giderek dramatik hale gelen sosyal-ekonomik eşitsizlikleri ve halen sürmekte olan ekolojik krizi hiçbir şekilde azaltmayacak hafif palyatif önlemlerle yetindiler. Bu tercihlerinin sonuçları ise ayan beyan ortada.

    Ancak mevcut Kapital’in yeniden canlandırılması başka bir ihtiyaca cevap verdi: Marx’ın entelektüel emeğinin çoğunu adadığı metnin en güvenilir versiyonunun tam olarak hangisi olduğunu (yeni çalışmaların da yardımıyla) belirlemek. Bu, Marx’ın çalışmasını üretme ve rafine etme biçiminden kaynaklanan, uzun süredir çözülememiş bir sorundur.

    KAPİTAL’İN BİRİNCİ CİLDİNİN ÇOK SAYIDA VERSİYONU

    Alman devrimcinin ilk hazırlık taslağını (1857-58 tarihli Grundrisse) hazırlarken asıl niyeti, çalışmasını altı cilde bölmekti. İlk üç cilt sermaye, toprak mülkiyeti ve ücretli emeğe; sonrakiler ise devlet, dış ticaret ve dünya pazarına ayrılacaktı.

    Yıllar geçtikçe böylesine kapsamlı bir planı hayata geçirmenin imkânsız olduğunu fark etmesi Marx’ı daha pratik bir proje geliştirmeye sevk etti. Son üç cildi dışarıda bırakmayı, toprak mülkiyeti ve ücretli emeğe ayrılmış bazı bölümleri sermaye kitabına entegre etmeyi düşündü. Bu ikinci versiyon üç bölüm olarak tasarlandı. I. Cilt Sermayenin Üretim Süreci‘ne, II. Cilt Sermayenin Dolaşım Süreci‘ne ve III. Cilt Kapitalist Üretimin Genel Süreci‘ne ayrılacaktı. Bunlara bir de teorinin tarihine ayrılmış IV. Cilt eklenecekti; ancak bu cilt hiçbir zaman başlatılamadı ve çoğu zaman yanlışlıkla Artı Değer Teorileri ile karıştırıldı.

    Bilindiği üzere Marx sadece I. Cildi tamamlayabilmişti. İkinci ve üçüncü ciltler ölümünden sonra gün ışığına çıkabildi; Friedrich Engels’in muazzam editörlük çabası sayesinde bunlar sırasıyla 1885 ve 1894’te yayınlandılar.

    En titiz akademisyenler, yıllar arayla yazılmış, tamamlanmamış ve bölük pörçük elyazmaları temelinde oluşturulmuş ve çok sayıda çözülmemiş teorik sorun içeren bu iki cildin güvenilirliğini defalarca sorgulamış olsa da, çok azı kendisini daha az çetrefilli olmayan başka bir soruya adamıştır: Cilt I’in gerçekten de son bir versiyonunun olup olmadığı.

    Bu tartışma yeniden çevirmenlerin ve yayıncıların ilgi odağı haline geldi ve son yıllarda Kapital’in pek çok önemli yeni baskısı yapıldı. Bunlardan bazıları 2024 yılında Brezilya’da, İtalya’da ve hatta Amerika Birleşik Devletleri’nde çıktı. Princeton University Press bu hafta çevirmen Paul Reitter ve editör Paul North sayesinde elli yıl sonra ilk yeni İngilizce versiyonu (toplamda dördüncü versiyon) yayınladı.

    Yirmi yılı aşkın bir hazırlık çalışmasının ardından 1867’de yayınlanan eserin yapısı Marx’ı tam olarak tatmin etmemişti. Sonunda kitabı sadece altı uzun bölüme ayırmıştı. Hepsinden önemlisi, değer teorisini açıklama biçiminden memnun değildi; bunu iki bölüme ayırmak zorunda kalmıştı: biri ilk bölümde, diğeri el yazması teslim edildikten sonra alelacele yazılan bir ekte. Böylece Cilt I’in yazımı, basıldıktan sonra bile, Marx’ın enerjisini tüketmeye devam etti.

    Marx, 1872 ve 1873 yılları arasında fasiküller halinde satılan ikinci baskıya hazırlanırken, değer teorisi üzerine olan önemli bölümü yeniden yazdı; sabit ve değişken sermaye arasındaki fark, artı değer ile makine ve teknoloji kullanımı üzerine çeşitli eklemeler yaptı. Ayrıca kitabın tüm yapısını yeniden şekillendirerek yirmi beş bölümden oluşan yedi kısma ayırdı ve bu kısımları da dikkatlice alt bölümlere ayırdı.

    Marx Rusça çevirinin (1872) sürecini yakından takip etti; 1872 ile 1875 yılları arasında fasiküller halinde çıkan Fransızca versiyona daha fazla enerji harcadı. Çeviriyi kontrol etmek için beklenenden çok daha fazla zaman harcamak zorunda kaldı. Çevirmenin aşırı literal metninden memnun olmayan Marx, diyalektik açıklamalarla yüklü kısımları Fransız okuyucu kitlesinin sindirmesini kolaylaştırmak ve gerekli gördüğü değişiklikleri yapmak için tüm sayfaları yeniden yazdı.

    Bu değişiklikler çoğunlukla “Sermaye Birikim Süreci”ne ayrılmış olan son bölümle ilgiliydi. Ayrıca metni daha fazla bölüme ayırdı. Fransızca baskının sonsözünde Marx, Fransızca versiyonun “orijinalinden bağımsız bir bilimsel değere” sahip olduğunu yazdı ve “Almanca diline aşina okuyucular tarafından da başvurulması gerektiğini” belirtti.

    Bekleneceği üzere, 1877’de İngilizce bir baskı önerildiğinde, Marx çevirmenin “ikinci Almanca baskıyı Fransızca olanla karşılaştırmak zorunda kalacağını”, çünkü Fransızca baskıya “yeni şeyler eklediğini ve … birçok şeyi daha iyi açıkladığını” belirtmiştir. Üstelik bunlar sadece üslup rötuşları da değildi. Çeşitli baskılara eklediği değişiklikler Marx’ın devam eden çalışmalarının sonuçlarını ve sürekli gelişen eleştirel düşüncesindeki gelişmeleri de içeriyordu.

    Marx ertesi yıl Fransızca versiyonu, artılarını ve eksilerini vurgulayarak, tekrar gözden geçirdi. Kapital’in Rusça çevirmeni Nikolai Danielson’a Fransızca metnin “birçok önemli değişiklik ve ekleme” içerdiğini yazdı, ancak “özellikle ilk bölümde anlatımı ‘düzleştirmek’ zorunda kaldığını” da ekledi. Bu nedenle, “Meta ve Para” ile “Paranın Sermayeye Dönüşümü” bölümlerinin “yalnızca Almanca metne sadık kalınarak çevrilmesi” gerektiğini açıklama ihtiyacı hissetmişti. Her halükarda, Fransızca versiyonun bir çeviriden çok daha fazlasını teşkil ettiği söylenebilir.

    Marx ve Engels’in bu konuda farklı fikirleri vardı. Marx yeni versiyondan memnundu ve birçok açıdan öncekilere göre bir gelişme olduğunu düşünüyordu. Ancak Engels, yapılan bazı teorik iyileştirmeleri övmekle birlikte, Fransız dilinin dayattığı edebi üslup konusunda şüpheciydi. “Bence Fransızca versiyonu İngilizce bir çeviri için temel olarak kullanmak büyük bir hata olur” diye yazmıştı.

    Marx’ın ölümünden kısa bir süre sonra kendisinden I. Cilt’in üçüncü Almanca baskısını (1883) hazırlaması istendiğinde Engels “sadece en gerekli değişiklikleri” yaptı. Önsöz’ünde okuyuculara Marx’ın “I. Cilt metninin büyük bir bölümünü yeniden yazmaya” niyetlendiğini, ancak sağlığının bunu yapmasına engel olduğunu söyledi. Engels, yazar tarafından birkaç yerde düzeltilmiş Almanca bir kopyadan ve Marx’ın zorunlu gördüğü değişiklikleri belirttiği Fransızca çevirinin bir kopyasından yararlandı. Müdahalelerinde tutumlu davranan Engels, “bu üçüncü baskıda, yazarın kendisinin değiştireceğine dair kesin inancım olmadan tek bir kelime bile değiştirilmedi” diye belirtmesine rağmen Marx tarafından işaret edilen tüm değişiklikleri dâhil etmemiştir.

    Tamamen Engels tarafından denetlenen İngilizce çeviri (1887), üçüncü Almanca baskıya dayanıyordu. Bu metnin, ikinci Almanca baskı gibi, Fransızca çeviriden daha üstün olduğunu iddia etti, özellikle de bölüm yapısı nedeniyle. İngilizce metnin önsözünde, Fransızca baskının öncelikle “çeviride orijinal metnin tüm içeriğinden bir şeylerin feda edilmesi gerektiğinde yazarın kendisinin neleri feda etmeye hazır olduğunu” test etmek için kullanıldığını açıkladı. Kısa bir süre önce Engels, “Marx Nasıl Çevrilmez” başlıklı makalesinde, John Broadhouse’un Kapital’in bazı sayfalarını çevirmesini sert bir dille eleştirmiş ve “eseri çevirmek için güçlü Almanca güçlü bir İngilizceyi gerektirir … yeni icat edilen Almanca terimler İngilizce’de buna karşılık gelen yeni terimlerin icat edilmesini gerektirir” demişti.

    Dördüncü Almanca baskı 1890’da çıktı; bu Engels tarafından hazırlanan son baskıydı. Engels, daha fazla zamanı olduğu için, Marx tarafından Fransızca versiyona yapılan bazı düzeltmeleri entegre ederken, diğerlerini baskıya dahil etmedi. Önsöz’de, “Fransızca baskı ile Marx’ın el yazması açıklamalarını tekrar karşılaştırdıktan sonra, bu çeviriden Almanca metne bazı eklemeler yaptım” demiştir. Engels elde ettiği sonuçtan çok memnundu; sadece 1914 yılında Karl Kautsky tarafından hazırlanan popüler baskıda daha fazla iyileştirme yapıldı.

    SON VERSİYONU ARARKEN

    Engels’in hazırladığı Kapital’in ilk cildinin 1890 baskısı dünya çapında çoğu çevirinin yapıldığı kanonik versiyon haline geldi. Bugüne kadar I. Cilt altmış altı dilde yayımlandı ve bu projelerin elli dokuzunda II. ve III. Ciltler de çevrildi. Engels’le birlikte yazılan ve muhtemelen beş yüz milyondan fazla basılan Komünist Manifesto ve daha da büyük bir tiraja sahip olan Mao Zedong’un Küçük Kırmızı Kitap’ı dışında başka hiçbir siyaset, felsefe veya ekonomi klasiği Kapital’in I. Cildiyle karşılaştırılabilir bir tiraja sahip olmamıştır.

    Yine de en iyi versiyon tartışması hiç bitmedi. Bu beş baskıdan hangisi en iyi yapıyı sunmaktadır? Hangi versiyon Marx’ın geç dönemki teorik kazanımlarını içermektedir? Birinci Cilt, Engels tarafından yapılan yüzlerce değişikliği içeren İkinci ve Üçüncü Ciltlerin editöryel zorluklarını taşımamakla birlikte yine de oldukça baş ağrıtıcıdır.

    Bazı çevirmenler, Reitter ve North’un yeni İngilizce baskısında olduğu gibi, Marx tarafından gözden geçirilen son Almanca baskı olan 1872-73 versiyonuna güvenmeye karar verdiler. Thomas Kuczynski’nin editörlüğünü yaptığı 2017 tarihli bir Almanca versiyon, Marx’ın kendi niyetlerine daha fazla sadık kaldığını iddia ederek, Fransızca çeviri için hazırlanan ancak Engels tarafından göz ardı edilen ek değişiklikleri içeren bir varyant önerdi. İlk tercih, Fransızca versiyonun Almanca versiyondan kesinlikle daha üstün olan kısımlarını ihmal etmek gibi bir sınırlamaya sahipken, ikincisi kafa karıştırıcı ve okunması zor bir metin ortaya çıkarmıştır.

    Bu nedenle, Marx ve Engels’in her bir versiyonda yaptığı değişiklikleri, ayrıca Marx’ın şimdiye kadar yalnızca Almanca ve birkaç diğer dilde yayımlanmış olan önemli hazırlık el yazmalarını içeren bir ek sunan baskılar daha iyidir. Marx ve Engels tarafından yapılan revizyonların sistematik olarak karşılaştırılması, en dikkatli öğrencileri tarafından yapılacak daha ileri araştırmalara bağlıdır.

    Marx sık sık modası geçmiş olarak adlandırılmış ve siyasi düşüncesine karşı çıkanlar da onu yenilmiş ilan etmeye bayılmışlardır. Ancak bir kez daha, yeni bir okur, aktivist ve akademisyen kuşağı onun kapitalizm eleştirisine el atıyor. Şu anki gibi karanlık zamanlarda, bu, gelecek için küçük bir umut işaretidir.


    Marcello Musto kimdir?

    Kanada-Toronto’daki York Üniversitesi’nde Sosyoloji profesörüdür. Yayınlanmış kitaplarından birkaçı: Another Marx: Early Manuscripts to the International ve The Last Years of Karl Marx: An Intellectual Biography.

    Kaynak: Why Karl Marx Kept Reworking Capital

    Kaynak: Artı Gerçek
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Frankfurt Okulu’nun düşünce kaynakları üzerine

    Frankfurt Okulu’nun düşünce kaynakları üzerine


    Gillian ROSE

    Çeviren: Gencer ÇAKIR


    Aşağıdaki parçada Rose, Frankfurt Okulu teorisyenlerinin Karl Marx, Friedrich Nietzsche ve Sigmund Freud’u kendi eleştirel teorilerine nasıl dâhil ettiklerini ve kullandıklarını ele alıyor.

    KARL MARX

    Tarihte birbirini izleyen farklı kültür biçimleri kavramı G. W. F. Hegel için merkezi bir önem taşısa da Marx’ın düşüncesinde birbirini izleyen üretim biçimleri ve bunlar tarafından belirlenen farklı toplumsal biçimler yer alıyordu. Marx’ta, Hegel’de olduğu gibi, bir kültür teorisi yoktu. Hegel’de ise böyle bir teori vardı ve bu teori onun tarih felsefesinin temelini teşkil ediyordu. On dokuzuncu yüzyılın sonlarında Marx’ın bakış açısı, ekonomik temel ile ideolojik, hukuki ve siyasi üstyapı arasında statik, mekanik ve determinist ayrımlara dönüşerek katılaşmaya başladı.

    Frankfurt Okulu, kültür ve ideoloji modeli olarak temel ve üstyapı arasındaki bir ayrımdan ziyade, Marx’ın meta fetişizmi teorisine dayanarak toplumsal süreçler ile bunların sonucunda ortaya çıkan toplumsal biçimler arasındaki dinamik bir ayrıma başvurmuştur. Fetişizm teorisinin klasik ifadesi Kapital cilt 1, bölüm 1’de ve Grundrisse’de yer alıyor. Şimdi Marx’ın meta fetişizmi teorisinin ne olduğunu çok kabaca özetlemeye çalışacağım.

    Kapital’in 1. cildindeki şu birkaç sayfaya bakmanızı tavsiye ederim. Marx’a göre metalar, emek gücünün ücret karşılığında satıldığı bir toplumda üretilir, ve bu emeğin ürünü işçi tarafından değil girişimci ya da işveren tarafından kâr amacıyla satıldığında artı değer elde edilir.

    Bu durum, doğrudan üreticinin ya da işçinin emeğinin ürününü kendisinin tükettiği ya da sattığı pre-kapitalist ya da kapitalist-olmayan bir toplumla bir tezat oluşturur. Burada işçi emek gücünü satmıyor ve üründe içerilen değeri doğrudan kendisi gerçekleştiriyordur. Buna mukabil bir meta, yani kapitalist koşullar altında üretilen bir ürün, iki bileşenden oluşur: kullanım değeri ve değişim değeri.

    Metanın kullanım değeri, onun belirli nitelikleri anlamına gelir; örneğin bir elmanın tadı ya da giydiğiniz paltonun sıcaklığı gibi. Buna karşılık değişim değeri, bir metanın başka bir metanın oranı olarak neye eşdeğer olduğudur ve genellikle para ile ifade edilir. Yani değişim değeri bir oran, kullanım değeri ise bir ürünün somut nitelikleridir.

    Kullanım ve değişim arasındaki bu ayrımın bir sonucu da değişim değerinin, yani ürünün fiyatının, ürünün kendisine ait bir özellikmiş gibi görünmesidir. İnsanlar değerin ürünün kendisinde var olduğunu düşünürler, ve aslında bunun insanlar arasındaki belirli sosyal ilişkilerin ve faaliyetlerin bir ifadesi olduğunu anlamazlar.

    Marx şöyle der: “Üretimin toplumsal karakteri, ürünün toplumsal biçimi ve bireylerin üretimdeki payı, burada metada yabancı ve nesnel bir şey olarak görünür.” “İnsanlar arasındaki belirli bir toplumsal ilişki, şeyler arasındaki bir ilişkinin fantazmagorik biçimini alır.” İşte can alıcı cümle bu; Marx buna fetişizm diyor: bir şeyi kendi içinde bir şey olarak ele aldığınızda, aslında o şey, insanlar arasındaki belirli toplumsal ilişkilerin bir ifadesidir.

    Frankfurt Okulu, insanlar arasındaki gerçek toplumsal ilişkilerin şeyler arasındaki ilişkilere dönüştüğü ve yanlış anlaşıldığı fikrinin, toplumsal süreçler ile toplumsal kurumlar ve bilinç arasındaki ilişki için bir model sağladığını düşünüyordu.

    Bu model, ekonomik temel ile ideolojik üstyapı arasındaki ayrımın aksine, kurumsal ve ideolojik oluşumları sadece epifenomenlere ya da bir temelin basit yansımalarına indirgemiyordu. Kültür gibi diğer toplumsal biçimlerin toplumsal belirlenimine, ama aynı zamanda göreli özerkliğine, sosyolojik bir açıklama getiriyordu. Bir şeyin hem toplumsal olarak belirlendiğini hem de kısmen özerk olduğunu söylemek için bir açıklama sunuyordu.

    Marx, örneğin, meta fetişizminden kaynaklanan yanılsamaların yanlış olduğunu söylemiyor; bu yanılsamaların gerekli ve gerçek olduğunu, ancak yine de yanılsama olduklarını söylüyordu. Georg Lukács’tan itibaren Frankfurt Okulu’nun “şeyleşme” diye adlandırdığı şey budur. Bu terimi Marx’ın kendisi kullanmamıştır, ancak çeşitli nedenlerle bu terim onunla ilişkilendirilmiştir.

    Şeyleşme kavramını benimsemeleri Frankfurt Okulu’nun üyelerine Marx’ı farklı yorumlama konusunda muazzam bir özgürlük sağlamıştır. Meta fetişizmi teorisi bile oldukça farklı tarih felsefelerini ve birbirinden oldukça farklı siyasi pozisyonları ve kültür teorilerini destekler hale gelmiştir.

    FRİEDRİCH NİETZSCHE

    Nietzsche’nin fikirlerinin yirminci yüzyıl sosyal teorisyenleri ve sağ politikacılarca istismar edildiği olağan bir durumdur. Örneğin Oswald Spengler ya da Ernst Jünger’i duymuş olabilirsiniz. Ancak Nietzsche’nin yirminci yüzyıl sol teorisyenleri üzerinde muazzam bir etkiye sahip olduğu pek bilinmez.

    Bu durum özellikle Bloch, Horkheimer, Benjamin ve Adorno için geçerlidir. Bu düşünürler Nietzsche ile neden ilgileniyorlardı? Nietzsche ile ilgilenmelerinin birçok nedeni vardı ve ben bunları kısaca sıralayacağım:

    • Nietzsche, tarihte nihai bir telos ya da amaç, gelecekte ideal bir toplum ya da tüm çelişkilerin uzlaştırılması fikrine dayanan Hegel’in tarih felsefesini reddetmiştir. Nietzsche çelişki kavramını iyimser tarih felsefesinin bizzat kendisine uygulamıştır; örneğin, tarihsel değişim sürecinin tüm ideallerin tam tersine dönüşebilmesi fikri, ileride Horkheimer ve Adorno tarafından “Aydınlanmanın diyalektiği” olarak adlandırılacaktır.
    • Nietzsche ile ilgilenmelerinin bir diğer nedeni, Nietzsche’nin geleneksel felsefi özne kavramını eleştirmiş olmasıdır. Marksizmin bazı biçimleri, örneğin Marksizmin varoluşçu yorumu tarafından da benimsenen bu geleneksel felsefi özne kavramı, bilincin birliğinin tüm gerçekliğin temeli olduğu şeklindedir. Frankfurt Okulu ise tam tersine, toplumsal gerçekliğin bilinç olgularının toplamına indirgenemeyeceğine inanıyordu. Bu noktayı hem toplumsal gerçekliğin insanların bilincine indirgenemeyeceğini hem de analiz açısından öznellik biçimlerinin toplumsal belirlenişinin esas olduğunu, yani öznelliğin toplumsal bir kategori olduğunu vurgulamak için kullanmıştır.
    • Nietzsche’ye ilgi duymalarının üçüncü bir nedeni de Nietzsche’nin düşüncesinin “güç istenci” fikrine dayanmasıdır. Frankfurt Okulu da herkesi eşit derecede etkileyen ve klasik özgürleştirici proleter sınıf bilincinin oluşmasını engelleyen anonim ve evrensel siyasal-kültürel tahakkümün yeni biçimlerini analiz etmekle ilgileniyordu.
    • Dördüncüsü, Nietzsche ile ilgileniyorlardı çünkü Nietzsche kendi zamanının burjuva kültürüne bir saldırı başlatmıştı. Tıpkı Marx gibi o da “burjuva kültürsüzlüğü” (bourgeois philistinism) olgusundan söz ediyordu. Keza Frankfurt Okulu da hem “popüler” hem de “yüksek” kültürde toplumsal çelişkilerin yeniden ortaya çıkışını göstermek istiyordu. Frankfurt Okulu hem yüksek hem de bayağı kültürü eşit derecede eleştiriyor; aslında böylesi bir ayrımı reddediyordu.
    • Frankfurt Okulu’nun Nietzsche’yle ilgilenmesinin son nedeni, Nietzsche’nin Yunan toplumunda trajedinin doğuşuna dair radikal biçimde sosyolojik olan ve Alman düşüncesindeki önceki gelenekten farklı olarak Yunan toplumunu idealize etmeyen bir analiz üretmiş olmasıdır. Bu, Frankfurt Okulu’nun ileri kapitalist toplumdaki edebi türlere ilişkin analizleri için bir model sağlamıştır. Frankfurt Okulu vurgusunu içeriğe değil, edebi biçime yapıyordu.

    SİGMUND FREUD

    Geleneksel özne kavramı kabul edilemezse, onun yerini ne alacaktı? Frankfurt Okulu, öznelliğin toplumsal oluşumunu ve ileri kapitalist toplumdaki çelişkilerini açıklamak için Freudyen teoriyi kullandı. Psikanalitik teorinin, ekonomik ve siyasi süreçler ile bunların sonucunda ortaya çıkan kültürel biçimler arasındaki bağlantıyı açıklayacağını düşünüyordu.

    Ancak Frankfurt Okulu, Freud’un Uygarlık ve Hoşnutsuzlukları gibi daha sonraki, daha açık ve doğrudan sosyolojik çalışmalarına yönelmedi. Daha ziyade Freud’un en merkezi psikanalitik kavramlarının analizine dayalı bir yorum geliştirdi. Frankfurt Okulu, Freud’un bireyselliğin bir oluşum, bir kazanım olduğu, mutlak ya da verili olmadığı yönündeki görüşünden özellikle etkilenmiştir. Okul, ileri kapitalist toplumda bireyin özerkliğini kaybetmesi ya da gerilemesine dair, en başta özerklik ya da bireysellik olarak sayılan şeyi idealize etmeyecek bir teori geliştirme niyetindeydi.

    Frankfurt Okulu, Freudyen teoriyi birçok önemli çalışmasında kullanmıştır; örneğin, geç-kapitalist toplumda otoritenin kabulü ve yeniden üretimi üzerine olan çalışmalarında; faşizmin başarısını inceleme ve açıklama girişimlerinde; kültür endüstrisi kavramının geliştirilmesinde ve bunun insanların bilinci ve bilinçdışı üzerindeki etkisinde; ve son olarak, geç-kapitalist toplumda kültürel ve estetik deneyimin olasılığı ya da imkânsızlığı üzerine genel bir sorgulamada Frankfurt Okulu düşünürleri Freudyen teoriyi kullanmıştır.


    Gillian Rose kimdir?

    Britanyalı filozof ve sosyolog. Rose, arammızdan ayrıldığı 1995 yılına kadar Warwick Üniversitesi’nde sosyal ve siyasi düşünce kürsüsü başkanlığı yapmıştır. Ayrıca Sussex Üniversitesi’nde çalışmıştır.

    Gillian Rose’un (1947-1995) yayınlanmış eserleri:

    The Melancholy Science, Paradiso, Mourning Becomes the Law, The Broken Middle, Dialectic of Nihilism, Hegel Contra Sociology, and Love’s Work.

    Kaynak: How the Frankfurt School Used Marx, Nietzsche, and Freud

    Kaynak: Artı Gerçek
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***