Etiket: k.manşet

  • “İşe yarar” vatandaş olmak yahut olmamak – işte tüm mesele bu!

    “İşe yarar” vatandaş olmak yahut olmamak – işte tüm mesele bu!

    Türkiye nüfusu için alarm zilleri çalıyor. Çalıyor; çünkü, günden günde artan yabancıları saymazsak, nüfus adeta eriyor, azalıyor. Daha düne kadar gençlerinin niceliğiyle övünürken bugün hızla yaşlanan ülkeler arasındayız. Bunun acı bir tarafı var: Demografik fırsat penceresi kapanıyor.

    Hal böyleyken sürekli baskılanan döviz freni patladı. Enflasyon çarkının dişleri kırıldı. Ancak asıl yarılmayı ekonomik çökme değil, hür düşünceye vurulan pranga tesis etti. İlkin benden ve senden arasına sıkışan kesim soluğu dışarıda aldı. Sonra ‘giderlerse gitsinler’ dediği doktorlar… Beyin göçünün son ve en net karesini ise bin 500 akademisyen oluşturdu. Böylelikle yalnız gündelik hayat değil, kamusal alan da çölleşti.

    Nazi Almanyası’ndan kaçan bilim insanları bu kadar değildi.

    Düşünün, demek ki Şahsım Cumhuriyeti’nin yarattığı iklim, ne menem bir iklimse, Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi’nin (NSDAP) akademiyi tasfiyesine baskın geliyor.

    Sosyal duygular, siyasal sonuçlar doğurur. Böyle diyor Richard Sennett. Böyle diyor ve ekliyor: Yani o ‘duygu’ diye küçümsediğimiz şey, insanların bir arada yaşama becerisini geliştiren bağlar yaratır ve toplumsallığı inşa eder.

    Sennett’in ‘kamusal insan’ı güncel modernliğe ait sancılar sebebiyle çökerken, durum bizde hayli hazin: Gericiliğin ateşine odun taşımak istemeyenlerin çaresizliği dekedansı yaratan.

    Ama gelin Çetin Altan’a itimat edip enseyi karartmayalım. Kişisel gelişimcilerin ‘olumlu bak’ mottosu gibi…

    Şurası açık: Son yıllarda tüm dünyada birbiri ardına gelen ve iç içe geçmiş krizler, umutlarımızı azaltıyor.

    Ancak yine de bir çıkış var bu labirentten: Harekete geçmek ve dayanışmanın gücüne inanmak.

    Masal gibi değil mi?

    Oysa masallar güzel söylenmiş yalanlardır. Ve işinde bulunduğumuz ahval içinde yalana değil hakikate ihtiyacımız var sanki.

    Yine de, ne bileyim, Yeni Vatandaşlık Projesi’nin (New Citizenship Project) kurucu ortağı ve yazar Jon Alexander’ın karalamalarını okumak belki iyi gelir dedim. Psyche internet sitesindeki yazısını satır satır okudum.


    İNSANA İNANCIMIZI MI KAYBEDİYORUZ?

    Hiç kıvırtmaya gerek yok. Sosyal zenne miyiz biz?

    İnsana da, insanlığa da inanmıyoruz artık. Hemen düzelteyim: Eski kadar inanmıyoruz.

    Bir cephe, büyükçe bir cephe, zaten düşünmüyor. Ağızlarına bırakılan sakızın şekeri geçene kadar çiğneyip duruyorlar bir ezberi. Kim attıysa o sakızı, onun şarkısını mırıldanıyorlar tüm çiğneme boyunca. Sonra sakız atılıyor, sıra elma şekerine geliyor. Bir müddet de o avutuyor karın gurultusu metrelerce öteden duyulan. Ama o sağır. Kendine ve çevresine sağır. Kendi ve milleti için bir şey dileyecek, bir şey yapacak durumu yok

    Bir cephe, arada/arafta bir cephe; kuklanın ipini tutan kişinin sözcüsü… Onun dediğini altındakine dikte ediyor. Onun demediğini de o demiş gibi dikte ediyor altındakine. Böylece kakofoni başlıyor. Kraldan çok kralcı olmak – eh, az çok bu işte!

    Bu kaos, kendinizi dünyadan kopmuş hissetmemizi sağlıyor, çok şükür.

    Başımızı azıcık yukarı kaldırsak, görüyoruz ki, Rusya Ukrayna’yı işgalle meşgul. Biraz ötede Çin ile ABD didişiyor. Küresel iklim kasıp kavuruyor her yeri. Ama yetmez; sofraya giderek artan eşitsizliği, yoğun izolasyonu, işsizliği ve aidiyetsizliği de ekleme gerekir muhakkak.

    Kontrolümüz dışında gelişen ne çok şey var.

    Belli ki bir çöküş dönemindeyiz.

    Bizler kendimizi, birbirimizi ve gezegenimizi bozuyoruz.

    Jon Alexander, benim çöküş demekten gocunmadığım şeye (!) o yenilenme diyor. Ve ekliyor: “Sekiz yıl boyunca Yeni Vatandaşlık Projesi adlı bir danışmanlık işini yürüttükten sonra ve 2022’de yayımlanan Vatandaşlar adlı kitabım için yaptığım tüm araştırmalarda, bozulan şeyin insan doğası değil, son 80 yıldır neredeyse tüm insan toplumu üzerinde giderek artan etkiye sahip bir hikâye olduğunu fark ettim. Bunu fark ettiğinizde, insanlığa olan inancınızı geri kazanmaya başlayabilirsiniz; bunu sadece bir çöküş değil, bir yenilenme zamanı olarak görmeye başlayabilir ve adım atmanın yepyeni yollarını bulabilirsiniz.”


    HAY BİN KUNDUZ

    Bayılıyorum böylelerine. Yediğin kazıkları toplar yakarsan ısınırsın. Toplamazsan canın yanar, hatta kan kaybından ölürsün. Ama üzülme… diye uzar gider hikâye.

    Biri de çıkıp şu kazıklar nasıl yenilmez, onu öğretmez. Yahut: Bu kazığı atanı kolluk kuvvetleri yakalar, hukuk cezasını verir, yanına kâr kalmaz diyen de pek çıkmaz.

    Oysa diş gıcırdamıyor artık. Çünkü ortada diş yok.

    Jon Alexander ilginç biri yine de… Biraz önce sözünü ettiği ‘hikâye’de, bireyler olarak rolümüzün, toplum için en iyi sonuçları elde etme temelinde kişisel çıkarlarımızın peşinden koşmaktır, diyor.

    Şuradan şuraya uzanmaya takati kalmamış insanlar için ne bulunmaz tavsiye ama.

    Ezber aynı: Kendimizi rekabetle tanımlarız. Yol boyunca yaptığımız seçimler gücümüzü, yaratıcılığımızı, kimliğimizi temsil eder; bizi biz yapan seçimlerdir.

    Hay bin kunduz!

    Bizi biz yapan seçimlerimiz ya…

    Neredeyse çeyrek asırdır müthiş bir istikrarla yaptığımız seçimler.

    Son anket umudumuzu harlı tutmak için fırsat da veriyor hem. Neymiş, son seçimde oy kullananların yüzde 72’si verdikleri oyun değiştirmek istemiyormuş.

    Muhteşem bir şey. Aranıp da bulunmayacak bir şey.

    Güldürmeye bir şaka gibi. Ama bu şaka, kimilerinin ölüme yakın deneyimler yaşamasına sebep oluyor. Kimin umurunda.

    Jon Alexander diyor ki: Bir eşitsizlik krizi yaşıyoruz, çünkü bize başarının rekabet ve birikim olduğunu söyleyen bir hikâyenin içindeyiz. Ekolojik bir krizimiz var, çünkü bize doğadan ayrı olduğumuzu ve ona hükmetmemiz gerektiğini söyleyen bir hikâyeye hapsolmuş durumdayız. Bir yalnızlık krizi yaşıyoruz, çünkü hikâye bize, tek başına hareket etmesi (ya da etmemesi) gereken bağımsız bireyler olduğumuzu söylüyor. En tehlikelisi ise bu krizler karşısında kendimizi güçsüz hissetmemiz ki bu da hikâyenin bir sonucu. Bireysel seçimlerimiz varlığımızı temsil ettiğinden, hikâye bize dünyanın sorunlarını çözmek için yapabileceğimiz tek şeyin farklı seçimlerde bulunmak olduğunu söylüyor: Yeniden kullanılabilir bir bardak kullanmak, daha kısa süreli duşlar almak, uçmak yerine trene binmek. En güçlü eylemimiz olduğu varsayılan oy verme bile, muhtemelen bireysel tercihin başka bir ifadesi. Yanlış anlamayın, bunlar önemli ve yapılması iyi şeyler ama derinlerde, çoğu insan bunların karşılaştığımız zorluklarla orantılı olmadığını anlayacaktır.


    NASIL VATANDAŞ OLUNUR?

    Ne harika, değil mi?

    Muhteşemden azıcık daha iyi!

    Telkin ettiği şu efendim: Zamanımızın krizlerini bir hikâye krizi olarak gördüğümüzde, hepimizin onu değiştirecek güce sahip olduğunun farkına varırsınız. Bu tür bir güç, süpermarketteki ve hatta sandıktaki kişisel tercihlerinizin çok ötesine geçer; bu, yalnızca size sunulanları ihtimallerin sınırları olarak kabul etmekle kalmayıp, seçenekleri şekillendirmek için varlığınıza sahip çıkmakla ilgilidir.

    Henüz düşüp bayılmadıysanız, son darbeyi şöyle indiriyor. Dahası, nasıl vatandaş olunacağına dair dört adım sıralıyor:


    Hikâyeyi bulun

    Sadece fark ederek başlayabilirsiniz. Etrafınıza bakın. Her gün, kendimizi birer tüketici olarak düşünmemizi şart koşan mesaj bombardımanına tutuluyoruz. Birbirine bağımlı sosyal varlıklar yerine bağımsız ve kendine yeten bireyler olarak görülüyoruz. Bu sadece en yeni akıllı telefon reklamlarıyla ilgili de değil. Bir belediyenin ‘müşteri hizmetleri yardım hattı’ olması veya siyasi bir kampanyanın yalnızca tıklama sayısı ile ilgilenmesi de bu kapsamda. Ne yazık ki kuruluşlar nadiren bizimle vatandaşmışız gibi konuşuyor. (…)

    İlk adım, Yurttaş Hikâyesi’nin nerede ortaya çıktığını ve Tüketici Hikâyesi’nin daha kalıcı ve önemli bir değişim yolunda nereye gittiğini belirlemekle ilgili. (…) Belki de etik konularla ilgili bir işte çalışıyorsunuz ya da bir topluluk projesini veya kampanyasını destekliyorsunuz. Yaptığınız ‘iyi şey’ ne ise, ona yeni bir gözle bakın ve şu soruları sorun:

    – Bu ‘iyi şey’ insanlarla birlikte mi yoksa insanlar için mi olumlu bir değişim yaratıyor?

    – Ne tür bir dil kullanıyor? Bu dil, insanlara katkılarını sunmaya ve katılıma davet eden aktif vatandaşlar olarak mı yoksa pasif tüketiciler olarak mı hitap ediyor?

    – Bu ‘iyi şey’, farklı geçmişlere sahip daha fazla insanı daha fazla dahil ederek, onlarla farklı şekilde konuşarak ve onların becerilerinden, tutkularından, empatilerinden ve fikirlerinden yararlanarak nasıl daha da iyi hale gelebilir?

    Hikâyeleri kendi dünyanızda görmeye başladıkça, ötesindeki dünyaya bakmaya ve onları orada da bulmaya başlayabilirsiniz. (…) İş dünyasında, çok sayıda start-up ve büyük şirket, müşterilerinin ellerine anlamlı bir güç veren ve bu süreçte zengin bir fikir akışı sağlayan yapılar yarattı. Hayırseverlik sektöründe de, büyük kuruluşların stratejilerini basitçe para istemekten uzaklaştırarak yeniden yönlendirmesi ve bunun yerine sahada değişime öncülük eden vatandaşların enerjisini desteklemesiyle büyük bir değişim yaşanıyor. (…)


    Kaydolun

    Vatandaş olmak, tek başınıza değil, diğer insanlarla birlikte olur. Belli mecralara kaydolmak veya üye olmak, yalnız olmadığınız gerçeğini benimsemede çok önemli bir psikolojik adımdır. Aynı şeyleri önemseyen başka insanlar da var, onları destekleyebilir ve onlarla birlikte çalışabilirsiniz. Bunun büyük bir taahhüt olması gerekmez. (…)

    Birkaç fikir:

    – Kuruluşların bültenlerine abone olun. (…)

    – Yerel sosyal medya gruplarına katılın. Örneğin mahallenizin WhatsApp veya Facebook grubu olabilir. (…)

    – Büyük bir kuruluş için çalışıyorsanız, ilgi alanlarınıza uygun personel gruplarına, derneklere ya da LinkedIn’de ilgili meslek ağlarına bakın ve oradaki sohbetlere dahil olun. (…)

     

    Katılın

    Bir sonraki adım, yalnızca orada olmaktan aktif katılıma geçmektir. Bunu yapmanın pek çok yolu vardır, önemli olan sizin için işe yarayanını bulmaktır. (…)

    Sonraki adımı nasıl atabileceğinize dair birkaç fikir:

    – Becerilerinizi paylaşın (ve yenilerini öğrenin). Neyin iyi olduğunu ve nelerden hoşlandığınızı düşünün ve becerilerinizi sunmanın bir yolunu bulun. (…)

    – Vatandaş bilim insanı olun. Veri toplamak, özellikle zamanınız kısıtlıysa, fark yaratmanın gerçekten basit ve kullanışlı bir yolu olabilir. (…)

    – Bir proje veya hareket için kitle fonlaması yapın. Biraz nakit paranız varsa, önemsediğiniz bir projeye dahil olabilir ve projenin yatırımcı ve hayırseverlerden oluşan topluluğuna katılabilirsiniz. Bunu Kickstarter’dan Indiegogo’ya kadar herhangi bir kitlesel fonlama platformunda yapabilirsiniz. (…)    

    Bir hareket başlatın

    Dördüncü adım, katkıda bulunmak istediği topluluğu ve içindeki yerini bulanlar için geçerli değildir. Henüz bulamayanlar, kendileri bir şeyler başlatmayı deneyebilirler. Bunu yaptığınız takdirde, amacın, kendinizi kahraman haline getirmek ya da tüm işi üstlenmek olmadığını unutmayın. Başkalarının da dahil olması için yer ve alan açmak önemlidir. Bu sayede üzerinizdeki baskı azalacaktır.

    Hangi alanda değişim yaratmak istediğinize dair fikir edindikten sonra, başlamayı daha kolay ve yönetilebilir hale getirmenin yolları şunlardır:

    – Önce bağlantılar kurun. İlerlemeden önce, insanları bir araya toplayın, aklınızdan geçenleri konuşun, ilgilendiğiniz konu etrafında hâlihazırda olup bitenleri araştırın. Bir şeye başlamak birlikte hareket etmekle olur, başkalarını davanız için seferber etmekle değil.

    – Mevcut yapılar içindeki fırsatları arayın. Olumlu bir değişiklik yaratmak için tamamen yeni ve bağımsız bir şey yaratmanız gerekmez. Size ilham veren topluluk liderliğindeki hareketleri bulmaya çalışın. (…)

    – Hızlı ve küçük adımlar atın, fazla düşünmeyin. Grubunuz ne yapmak istediğine dair bir fikre sahip olduğunda, büyük bir plan geliştirmek için uzun yıllar harcamaktansa (ki kendinizi yormuş olursunuz) birlikte yapılacak küçük bir eylem bulmanın daha iyi olduğunu unutmayın. (…)

    – Başarıları kutlayın. Bu çok önemlidir ve kolayca gözden kaçırılır. İşler iyi gittiğinde bunu diğerlerine anlatın. Ekibinizle başarılarınızı kutlamaya zaman ayırın ve herkesin katkısını takdir edin. (…)

     

    MASAL DEĞİL, KORKU HİKÂYESİ BU

    Masalı masal yapan, sonunun hep iyi, hep güzel bitmesidir. Jon Alexander da bize böylesi bir masal anlatıyor mır mır. Ama burası Türkiye! Kıta Avrupası değil. Kapitalist diye günah keçisine çevirdiğimiz Almanya’daki sosyal hakların yüzde birine sahip değiliz.

    En çok hapiste yatan gazeteci bizde.

    En çok çocuk ölümü bizde.

    En çok cumhurbaşkanına hakaret suçu sebebiyle yargılanan ve ceza alan bizde.

    En yüksek enflasyon ve en büyük işsizlik bizde.

    Saymaya üşeniyor insan. Ne kadar menfi, ne kadar şirret, ne kadar rezil, ne kadar yararsız şey varsa, hepsi değilse bile çoğu bizde.

    Hal böyleyken bizim hikâyemiz olsa olsa korku hikâyesi olur. Ve korku hikâyelerinin başında da, sonunda da birileri daima ölür. Kan gövdeyi götürür. Ve suçlu yakalanmaz.

    İşin tuhafı sinemanın kapıları da kapalı. Kapıların ardında jandarma…

    Çıkmaya çalışsan çıkamıyorsun. Hadi çıktın diyelim, coptan kurtulamıyorsun.

    Böyle bir süreçte ‘işe yarar’ olmak kimin aklına gelir Allah aşkına!

    BERKE KAYA
    13 Ağustos 2023 GÖRÜŞ

    Kaynak: Kronos
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Deutsche Bank niçin Orhan Pamuk basmaz?

    Deutsche Bank niçin Orhan Pamuk basmaz?

    Farkında mısınız; sürekli yakınıyoruz. Bir şeftali 100 liraya olur mu hiç, diyoruz. Etin, yumurtanın yanına yaklaşılmıyor, diyoruz. Kiralar uçtu, insanlar bir müddet sonra sokakta yaşayacaklar, diyoruz.

    O kadar çok şey söylüyoruz ki… Kitaba sıra gelmiyor.

    Hatta sinema, tiyatro bilet fiyatları dahi ara ara konuşuluyor, dedikodulara ‘malzeme’ ediliyor, hayatımıza bir kez daha giren LP’lerin cep yaktığından yakınılıyor… Ne ki kitap yok aklımızda!

    Hal böyle olunca, hemen savunmaya geçiyor ve “Bu ülkede kitaplar suç aleti olarak görüldü yıllarca” diyor ve rahatlıyoruz. Bir şeyin bir kere, üç kere yahut yüz kere olması, o şeyin kalıcı olmasını gerektirir mi? İşte bunu sormuyoruz kendimize.

    Çocuklarımız okuyunca, bunu iftihar vesilesi sayıyor, okuduğu için onu ödüllendiriyoruz. Neyle? Bir Playstation yahut Xbox’la… On günlük deniz tatiliyle… Şunla yahut bunla.

    Yurt dışında yaşayanlar bilirler; tramvay, otobüs yahut U-Bahn olsun, hemen hemen herkesin elinde kitap vardır. Boş boş oturmak yahut şu ne giymiş bu ne diyor diye vakit geçirmektense okurlar. Bu gayet sıradan, olağan bir eylemdir.

    Bizde ise iyiliği, yararı, zorunluluğu tartışma kabul etmeyen, ancak kimsenin gönüllülükle yapmadığı bir eylemdir okumak… Hele hele diploma almış ve hayata atılmışların ilişkilerini neredeyse büsbütün kestikleri bir eylem.

    Bir insan su içebiliyor, ekmek çiğneyebiliyor diye ödüllendirilir mi?

    Eğer bunları yapabilecek fiziki bir engeli yoksa ödüllendirilmez elbette.

    Nefes alabiliyor olmanın neresi mucizevidir, tüm organlar yerinde ise…

    İşte okumak da aslında böyle bir şey; yemek gibi, içmek gibi, nefes almak gibi yapmamız gereken bir şey.

    Gel gör ki, ülkemizde ödüllendirilmesi, teşvik edilmesi gereken bir şey.

     

    Eser dediğin, yeni alınan tv ünitesinin rengine uymalı…

    Galiba iki tür okur var: a.) okuyan okur, b.) okumayan okur!

    Okuyan okur, kitabı bir ‘araç’ olarak görmüyor; ihtiyaç duyduğunda, hatta duymadığında, gidip kitabevine, koklayıp bazılarını, bütçesi ne kadarına yetiyorsa o kadarını alıyor. Okuduğu kitapların işaret ettiği, seslendiği, bağ kurduğu, selam gönderdiği, el aldığı kitaplara öncelik tanıyor. Sevdiği eserin yazarını sahiplenip diğer eserlerine uzanıyor bir bir… Metin odaklı bir ilişki yani…

    Okumayan okurda ise durum farklı: Onun için kitabın adı, boyu bosu, yazarın üslubundan, eserin kurgusundan, konusundan daha önemli. Öyle ya, eser dediğin, yeni alınan tv ünitesinin rengine uyum sağlamalı öncelikle… Boyu rafa uymalı… Şık ve ağır gözükmeli… Yerini yadırgamamalı… Arkadaş sohbetlerinde sahibini (!) utandırmamalı… Yalnız ismi, kapak resmi bile hakkında üç beş cümle kurmasına yetmeli… Ve asla okumadığı anlaşılmamalı…

    İki okur tipi arasında küçük bir ayrıntı: Okuyan okur, okudukça eksikliğini fark eder ve bunu gidermeye yönelik şiddetli bir arzu duyar. Okumayan okur ise, “sahip olmak” ile meşguldür daha çok… “Olmak”la ilgilenmez pek… Anadan doğma entelektüeldir ve paçalarından kültür akabilir şapır şapır… Koskoca okyanus ne kaybedecektir ki bir iki damlası eksilse…

    Hiç kuşkusuz bilimsel bir zemine oturmayan afaki bir yaklaşım benimkisi… Ancak bulunduğum yerden gördüğüm manzara bu.

     

    O uslu, disiplinli insanlar…

    Gelin size bir başka ‘manzara’dan söz edeyim, dilim döndüğünce…

    Kocaeli’ndeyiz. Kitap fuarında. Bir ada, yaklaşık 40 metre kare… Etrafı on üç, bilemediniz on beş yaşındaki kızlarla çevrili. Kalabalık an be an artmakta üstelik. Belki de bu sebeple güvenlik görevlileri devreye girdi. İki ada arasına şerit çekti. Muhtemelen civardaki yayınevleri kalabalıktan rahatsız olmasınlar diye…

    Heyecan verici bir durumdu. Bir film gibi izlemeye başladım olup bitenleri. Onca insanın nadir görülen bir disiplinle gürültü patırtı çıkarmadan beklemeleri, geleceğe dair umutlarımı yeşertti. Neyse ki çok sürmedi ve o umutlar çarçabuk soldu. Önce hafif kıpırdanmalar, homurdanmalar, sonra yüksek sesle konuşmalar, itişip kakışmalar… Öğrendim ki geliyormuş zat-ı âlileri… Büyük şair ve büyük yazar yani…

    Gayri ihtiyarı, içleri ve dışları kıpır kıpır kitlenin baktığı yöne baktım… Dönüp bir daha baktım… Ve bir daha… Gelenin gidenin olmadığını dinen heyecandan anladım. Ben diyeyim 50, siz deyin 100 metre uzayan kuyruk donakalmıştı yine… Sessizlik bir tül gibi gerilmişti üstlerine… Enerjilerini boşa harcamamak için nefeslerini tutuyorlardı adeta.

    Derken biri geldi. Sandalyenin üzerine çıktı. Kalabalığa bir şeyler söyledi. Kuyruğun fotoğraflarını çekti. O uslu, disiplinli insanlar da, düğmelerine basılmış gibi başladılar “yuppiii”lere, “hiyyooo”lara…

     

    Kitapsız yazar…

    Çok geçmedi, koca salonu farklı tizlikte, farklı renkte çığlıklar kapladı. Nasırına basılmış insan ile fena halde acıkmış kedinin atacağı türden çığlıklar… Büyük ve kıymeti belli çevrelerce bilinmeyen bir şairin imzasına tanık olacaktım galiba, az sonra…

    Hipnotik bir etki olsa gerek, geç fark ettim: sıradaki gençlerin elinde kitap mitap yok. Elliye yetmiş bir afiş sallanıyor sağa sola… Sordum birilerine merakıma yenilip ve ilginç bir bilgiye ulaştım: Onca insan, Meriç İzgi adında on yedilik bir manken için gelmiş meğer… Canhıraş bağırtıların, kızgın sac üzerinde dans eder gibi tepinmelerinin sebebi buymuş…

    Daha ilginci: Saçının bir bölümü gümüşi olan bu filinta bir şey yazmamış. Evet; yanlış okumadınız, kendine ait bir kitabı, hatta bir broşürü bile yok… Gel gör ki, vahşi kapitalizm ve yeni değerler eğitimi, babasının yazdığı kitaba imza atmasını ve bunun için ayıplanmamasını sağlıyor çok şükür. “Ben ne yapayım babasının kitabını. Bana sen gerek!” diyenler için de yedekte afiş tutulmuş… Oh! Alan memnun satan memnun…

     

    Öpmek serbest…

    Şu lanet yeryüzünde bir benzeri var mı bu durumun, bilmiyorum. Hele hele söz konusu vahameti eleştirmeye nereden başlamalı, düzeltmek mümkün mü, işte bunu hiç bilmiyorum. O kadar naçar hissediyorum ki kendimi…

    Evet, babası Orhan Kemal’in kitaplarını imzalayan Işık Öğütçü örneği var… Zaman zaman Rıfat Ilgaz kitaplarını imzalayan Aydın Ilgaz örneği de… Ancak on yedi yaşında, Instagram fenomeni, çıtır (!) bir mankenin kitap fuarında poster imzalaması, galiba bu iki örneğin de ötesinde bir şey sanki…

    Tabii üzerinde durulması gereken sosyolojik bir malzeme de şu: Genç kızlar özgürce sarılıp öpüyorlar Meriç İzgi denilen sevgi böceğini… Bazılarının yanında ağabeyleri, babaları yahut bir büyüğü var. Başı örtülü o kızımız mahalleden, okuldan birine sarılsa bu denli iştahla, kıyamet kopar. Ama bir şöhrete sarılmakta sakınca yok. İyi de neden?

    Benzer bir şey diziler, filmler için de geçerli… Muhafazakâr bir ailenin kapalı kızı için hayat çoğu dizideki kadar “güzel”, “rahat” değil muhtemelen. Bikini giymesi hayal mesela… Kapanana kadar barlarda kalması, dans etmesi, içki içmesi de keza öyle… İki üç ay arayla sevgili değiştirmesi düşünülemez bile… Evlenmeden sevgilisiyle birlikte olacağına ölsün daha iyi… Lakin dizideki kız, patadak çıkıp gelse karşılarına, karışsa gerçek hayata, saygıda kusur edilmiyor… Kendi kızlarına, kardeşlerine göstermedikleri hoşgörü ona gösteriliyor. Acaba niye?

    Okumayan okur tipinin yeni ailesi bu tür kızlardan oluşuyor ne yazık ki… Ve bu kızlar, sıkıştırılmışlıklarını, onaylanmış ve görece zararsız bir ikona, canlı kanlı bir mite sarılarak pansuman ediyorlar sanki… Normalin dışına taşma arzularını bu şekilde doyuruyorlar sanki… Bir yasa koyucu gibi davranıp haklı-haksız kısıtlamalarla kendini bulmasını, hayatı tatmasını geciktiren yahut büsbütün anlamsız kılan ebeveynler ise nedendir bilinmez, yahut bilinir, gözlerinden sakındıkları kızlarının saatlerce kuyrukta beklemesine, yedi kat yabancı bir adama sarılıp onu öpmesine göz yumuyorlar. Başka bir deyişle iliklerimize işleyen riya ile takiyyenin ocağına odun atıyorlar. Ne güzel, değil mi?

     

    Okumadan âlim, yazmadan kâtip…

    Şimdi kitapla bir bağ kurulmuş mu olundu? Kitap bir daha çıkmamak üzere hayatımıza girdi mi sahiden?

    Şu yaşa geldim ve iki şeyi anlamakta zorlandım hep: a. Biz Türkler neden yabancı dil öğrenmekte bunca zorlanıyoruz? b. Okumayı bunca yüceltirken, okumuş, kendini geliştirmiş olanı neye “entel dantel” diyerek küçümsüyor, onu topluluk dışına iterek yalnızlaştırıyoruz?

    Bugün, bir rektör yardımcısı çıkıp, “Okuma oranı arttıkça beni afakanlar basıyor, ben her zaman cahil halka güvendim” diyebiliyor gönül rahatlığıyla. Der elbette. Sonuçta burası özgür bir ülke.

    Sıkıntı şu: Üniversite bir ‘öğretim’ kurumu. Ve bu öğretimde de en çok ihtiyaç duyulan şeylerden biri, belki de başlıcası ‘kitap’…

    Bu durumda rektör yardımcısının arzusu nasıl mümkün olacak?

    Dahası: Bir rektör yardımcısı bunu nasıl düşünür?

    Oysa halimiz artık şöyle: Tutkuyla sevilen bu güzel ve yalnız ülkede günümüz gençleri artık okumadan âlim, yazmadan kâtip oluyor. Tam da arzulandığı gibi…

     

    Deutsche Bank Orhan Pamuk basar mı?

    Yalnız anne babaları ve eğitim kurumlarını suçlamayalım. Diğer kurumlara da uzanalım biraz…

    Malum, artık Milli Eğitim yahut Kültür Bakanlığı, eskiden olduğu gibi klasik yahut güncel eser basmıyor. Vaktiyle basılan Hasan Ali Yücel öncülüğündeki çeviriler ise bir bankanın yayın listesinde, en çok okunanlar arasında…

    Sizce de bir tuhaflık yok mu bunda?

    Hiç Deutsche Bank yahut Commerzbank, Orhan Pamuk, Elif Şafak, Yaşar Kemal ya da Hekimoğlu İsmail basar mı? Basıp bunları bir yayıncı gibi dağıtım kanallarını kullanarak kitabevlerine girer mi? Bastığı kitapların reklamını her köşe başına yerleştirdiği ATM’lerde yapar mı? Kitaplara ilişkin hazırlattığı video kliplerini mudilerinin cep telefonlarına gönderir mi?

    Rekabet Kurulu niye var?

    Hadi bu tartışmaya girmeden, ilk soldan dönelim.

     

    İBB Kitapları

    İstanbul Büyükşehir Belediyesi piyasaya çok sayıda yayın çıkarıyor. Hemen hemen her yaşa uygun, çoğu ilginç ve bilgilendirici kitaplar bunlar…

    Almak istiyorsanız eğer, bir şeylerden feragat etmeniz gerek ama.

    Niye mi?

    Söyleyeyim: Bir kitap alacaksınız, mesela Lozan; ne kadar biliyor musunuz? Tam tamına 832 lira.

    Hadi birkaç örnek daha vereyim: Muhsin Ertuğrul, 396 TL; İstanbul Eğleniyor, 342 TL; İstanbul’un Kuşları, 396 TL; Türk Tiyatrosunda İstanbul, 450 TL; Şiirlerde İstanbul, 540 TL; Cihannüma, 900 TL…

    İBB bu kitapları niçin basıyor? Muhtemelen okunsun diye…

    Peki, İBB askeri ücretin ne kadar olduğundan bihaber mi? Muhtemelen hayır…

    Bu durumda kime hitap ediyor İBB kitapları? Eğer bir öğrenci, bir memur, bir işçi bu kitapları alırken zorlanıyorsa, bu kitapları basmanın anlamı ne?

    Sorsanız kendilerine diyecekler ki: En iyi kalite kâğıt, kapak ve baskı malzemesi kullanıyoruz. Enflasyon da bizim suçumuz değil. Zam geldikçe fiyatlar yükseliyor.

    Mantıklı mı?

    Bence değil.

    Hepi topu bin, bilemedin 3 bin basılan bu kitapların her tarafı masraf olsa ne olur. İBB ticari bir kuruluş değil. Temel görevlerinden biri de kitap basmak değil.

    Madem kitap basmayı bir görev olarak gördün kendine, niye maliyetini üstlenip cüzi bir ücretle satmazsın?

    Bir billboard ilanı kaça veriliyor?

    Görmüşsünüzdür; İstanbul’un dört bir yanı Ekrem İmamoğlu ilanlarıyla süslü şu sıralar.

    Belki benim gözümden kaçmıştır, ama hiçbirinde CHP logosu yok.

    Oysa Ekrem İmamoğlu, logosunu dahi kullanmadığı partinin genel başkanlığını arzulamıyor mu? O parti sayesinde İBB başkanı olmadı mı?

    Şimdi kendisi partiler ötesi bir siyasi kimlik mi oldu?

    Vardır muhakkak bir bildiği…

    Benim bildiğim, bu pahalılıkta, bu kitaplara, bu bedeli ödeyecek vatandaşın sınırlı olduğu.

    Eğer sözü edilen rektör yardımcısıyla aynı arzuyu paylaşmıyorsa…

    Ve o kitapları basmanın ardında, başka bir amaç yoksa…

    BERKE KAYA
    06 Ağustos 2023 KÜLTÜR

    Kaynak: Kronos
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Kadınlar: “Soframızdaki yeri öküzümüzden sonra gelen”lerden bugünlere

    Kadınlar: “Soframızdaki yeri öküzümüzden sonra gelen”lerden bugünlere

    Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, geçtiğimiz günlerde katıldığı A Haber yayınında karma eğitimle ilgili gelen bir soruya, “Gerekirse kız okulları da açabilmeliyiz” dedi ve kızılca kıyamet kopmadı.

    E, sonuçta artık ‘yeni’ Türkiye’de yaşıyoruz. Yeni değerlerimiz var. Yeni bakış açılarımız. Gerçi tüm bu yeniler biraz naftalin kokuyor… Ama olsun. Sonuçta keskin ve kendine özgü bir kokusu var bu naftalinin. Ve yeni’nin de çokça alıcısı…

    Tekin’in bu çıkışına sağ da, sol da, kanaat önderleri bağlamında söylüyorum, radikal bir çıkış sergilemedi. CHP ve ekürileri mır mır bir şeyler mırıldanırken, MHP ve türevleri destek vermekte çekince görmedi.

    Sivil toplum kuruluşları çabalasa da vahameti görünür kılmaya, bazıları çıkıp “Ama Nişantaşı Kız Lisesi var”, “Ama Kabataş Erkek Lisesi var” gibi örneklerle dalgalanır gibi olan denizi yatıştırmaya çabaladılar. Hepsi bu… Şu buz dağının altında ne var acep, diyen pek çıkmadı.

    En keskin ve en net yanıt milli voleybolculardan geldi. Epeydir eşiğinden döndükleri kupaya uzanarak ilk kez Dünya Şampiyonu oldular. Hem de güle eğlene…

    Spor ile siyaseti iç içe yahut yan yana düşünmek pek doğru değil. Ama öyle bir dönemdeyiz ki, artık açık açık söylediklerinizin pek bir önemi yok. Dolayımlı mesajlar revaçta. Sanırsınız Enigma uzmanı herkes.

    Kim bilir, belki de bundan ötürü İmâ Çağı’ndayız.

    Jane Birkin Marsilya’da, 1977. (FOTOĞRAF: AFP)

    JANE BIRKIN VE GİDİŞİYLE ANIMSANANLAR 

    Yakın zamanda Jane Birkin, hayatta kalma hastalığına tutulmadan ayrıldı aramızdan. Herkes aşklarını konuştu. Sigaraya tiryakiliğini… Hatta Antalya’da Tuncel Kurtiz’in elini öpüşünü…

    Neredeyse hatırlanan her şey ‘tensel’…

    Fikri bağlamda Birkin’i anan kimseye tesadüf etmedim.

    Neden zahmet edip oylumlu bir portre yazılmadı hakkında? Değmeyecek biri miydi?

    Güncelin peşinden koşanlar için bir anlam ifade etmeyecektir söyleyeceklerim hiç kuşkusuz. Yine de kadın olmanın hallerini idrak teşebbüsü olarak okunabilsin isterim aşağıdaki satırlar…

    Belki böylelikle İsmet Özel şiiriyle hoyratlıkta sınır tanımayanlara karşılık veren Ebrar Karakurt’u… Ebrar Karakurt’a destek veren ‘başörtülü (ne kadar ayıp insanları takkeli, eşarplı, fesli diye tanımlamak!) tekvandocu Kübra Dağlı’ya selam verip… Kübra Dağlı’ya ateş püsküren Buket Aydın’a ‘iyi misiniz’ deme fırsatı bulurum.

    Jane Birkin, 2020. (FOTOĞRAF: AFP)

     

    ENGELS – EN FEMİNİST SOSYOLOG

    Hazin bir manzara: Yoksul kadınlar dünya nüfusunun üçte birini oluşturuyor.

    Cinsiyetçilik, fallokrasi’nin (penis egemenliği) doğurduğu bir sonuç. Buna kimileri androkrasi (erkek egemenliği), kimileri de ataerkil (patriyarkal) sistem diyor…

    19. yüzyılın en feminist sosyologu Frederich Engels’dir. Ancak o dahi, Germanya kadınlarının yaşlılar ve çocuklarla ilgili olarak neler yaptığını söyler yahut sıralarken, onların aynı zamanda tarlada çalıştıklarını unutmuştur.

    İlkçağlardaki mağara resimleri incelendiğinde kadın ve erkeğin cinselliklerinin eşit oranda işlendiği, buna mukabil kadın figürünün/simgesinin daha ‘gerçekçi’ olduğu söylenebilir. Bunu Meryem Ana figürü ve öyküsü ile karıştırmamalı. Çünkü o erkek tanrıya bağımlı idi. Tanrının gölgesinde kalmıştı. Kadının daha gerçekçi olmasında yüksek oranda çocuk ve anne ölümünün yattığı öne sürülebilir.

    Özel mülkiyet ve birikim; cinslerin üzerinde egemenliği belirleyen iki temel kavram. Bu iki kavram bir cinsin diğerini sömürmesine temel oluşturuyor – ne tuhaf!

    Gordon Childe ve E. Boulding, tarımın kadınların icadı olduğun söyler. Erkek ise avcı, toparlayıcı ve çapacıdır.

    Göçebelikten yerleşik düzene geçildiğinde, av giderek önemini yitirir ve toplayıcılık ile yabani tahıllar önem kazanır. Kadınlar bu anda tohumu ve tahılların yeniden üreme devresini keşfederler. Bu keşif, beraberinde öğütücü taşların keşfini, tohumların saklanabilmesi için yeni yöntemlerin bulunmasını, mesela çömlek, sağlar. Daha sonra kadınlar iplik eğirip dokumayı gündelik hayatın içine sokarlar.

    Unutmamalı, bu dönemde akrabalık kadın soyundan devam ediyor.

     

    SERVETİN BELLİ ELLERDE TOPLANMASI KADINLARI ZAYIFLATIR

    İ.Ö. 6000 ve 3000 yılları arasında ikinci teknik devrim gerçekleşir. Toplumsal örgütlenmeler başlar ve nüfus patlaması yaşanır. Öküz, rüzgâr ve su gibi enerji kaynakları bulunur. Daha ileri teknoloji olarak da saban, su ve rüzgâr değirmenleri devreye sokulur. Güneş takviminin icadı, tuğlanın yapımı, mimari ve uygulamalı matematiğin gelişimi, tarımda erkeğin öne çıkması, kadıların toplumdaki yerini de değiştirir.

    Derken nüfus patlaması, muazzam besin kaynağı yerleşik düzen alışkanlığını pekiştirir. Köyler kasabalara, kasabalar kentlere dönüşür. Kent, ilk sınıf çatışmasını doğurur. Çünkü kent, özel mülkiyetin gelişmesi ve birikim yapılması, dolayısıyla bir sınıfın kendini bir başka sınıfa besletmesi demektir bir anlamda. Servetin belli ellerde toplanması, köleliğe dayalı devletli toplumun ve sosyal sınıfların ortaya çıkmasını sağlar. Bu da kadınların durumunun bozulmasına yol açar.

    Bu durumu betimlemek yine kadın tarihçi ve etnologlara kalır tabii. Tillion’un iddiasına göre; besin kaynaklarının çoğalması yerleşik ailelerin yeni yayılma ve dışarıya karşı yeni ilişkiler geliştirmesine neden olur. Av esnasında ittifak halinde olmaları gerekiyordur. Bu yüzden ‘dış’tan biriyle evlenmek zorundaydılar. Yerleşik düzene geçildiğinde ise ‘iç’erden evlenme tercih sebebi olur. Artık aile reisleri –ki erkektir- doğurganlıklarını evin büyümesi amacıyla değerlendirmek üzere kızlarını kuzenleri için saklamaya başlarlar. Kadınların kapatılmasının (?) başlangıcı buraya dayanır. Burada önemli nokta erkeğin üremedeki rolünü anlamasıdır.

     

    HAREMİN ÇOK EŞLİLİKLE HİÇBİR BAĞI YOKTUR

    Hayvanların ehlileştirilme dönemi, tarımın keşfi ile aynı yıllara denk düşer. Burada da kadının belirleyici olduğunu görüyoruz. Ancak temel hayvancılığın keşfinde erkekler ağırlık kazanır. Göçebe çobanlar vs. Bu bilgi, kadınların aşağılanmasına, kapatılmasına yol açar. Göçebe çobanlık devri binlerce yıl sürer. Bu devirde kadının rolü giderek geriler. Ancak aksini gösteren kaynaklar da var. Göçebe aşiretlerde kadınların güçlerini hâlâ korumakta olduklarını gösteren ilk örneği İ.Ö. 5. yy.’dan İsa’nın doğumuna kadar Asya steplerinde yaşayan ve oradan oraya göçen İskitler verir.

    Bir de şu var, tabii. Göçebe yaşam, kadınların, erkeklere ait kamusal alan ile kadınlara ait özel alan ayrımı içine girmelerini geciktirir. Kentleşme, site kadınlığını doğuracak, bu da göçebe yaşamda kazandığı haklardan yoksun kalmasına yol açacaktır.

    Tarihçilere göre devletleşmiş şehir toplumlarında erkek saraylarına simetrik olarak kadın sarayları da yapılır; buna Arapça ‘harem’ denir. Ancak haremin eski Mısır’da, ne çokeşlilik ne de kapatılma ile bir ilgisi vardı. Çünkü harem, Mısır’da kadınların, ulusal ve uluslararası sorunlara ilişkin yönetsel kararları aldıkları bir saraydı. Yani kadının gücünü ortaya koyan bir gösterge idi.

    Ne ki Suriyeli Yahudi tacirler arasında Atina jinese’si (kadın dairesi) lafı edilir. Bu, haremin zıddı birşeydi. Kadın, kendi dairesinde efendi, ama bu dairenin dışına çıkma olanağı bulunmayan biri idi. Jinese’nin sonradan Pers ve Doğu imparatorluklarının yukarı tabaka kadıları için bir uygarlık modeli olduğu anlaşılıyor. Bu jinese’ler Bizans İmparatorluğu’nda da çok yaygındı. Müslüman yazarlara göre, eskiden çok özgür olan göçebe Arap kadınları arasına purdah’ın (tül perde) girmesinden Bizans sorumludur. Bu kirimi Hindistan’a ve Çin’e taşıyanlar da büyük olasılıkla, Yunanlı ve Pers tacirlerdi.

    Sabanın, toprağı ekime hazır hale getiren bir araç olarak algılanması, bugün dinde kaynaklarını gördüğümüz kadın-tarla arasındaki ilişkiye gönderme yapar.

    Çoğalmak için erkek ve dişinin gerekli olduğunun anlaşılması, önce Ana Tanrıça’ya erkek bir eş bulmaya yol açtı. Oğul, âşık, erkek kardeş ya da koca olsun bu eş, önceleri Ana Tanrıça’ya göre ikincil bir konumdaydı. Zamanla onun eşiti oldu, sonunda da Atina ve Mısır’da madde ve insanın mutlak yaratıcısı Tanrı-Baba’ya dönüştü.

    Hıristiyanlık ve İslam’ın ortaya çıkışlarında kadınların durumunu iyileştirdikleri iddia edilir. Ne ki Yahudilik dâhil, her üç dinde de kadınları cinsiyetleri nedeniyle ruhani görevleri yerine getirmeleri mümkün olmayan ikinci sınıf insanlar olarak gören baskıcı bir tavrın tohumları baştan beri vardır.

    Roma İmparatorluğu’nun çöküşü, geleneksel olarak kadınların özgürleşmesine karşı olan kurumları sarstı. Bunların başlıcaları, merkezi devlet, kent ve onu tamamlayan temel öğe olan orta sınıflarda. Orta sınıflar için kadınların evlere kapatılması, rahatlık ve sosyal hiyerarşide tırmanma anlamına geliyordu.

    İmparatorluğun çöküşü German ve Franklar’ın örgütlenmelerini ön plana çıkardı. Tacitus, Germenlerin kadınlara ilişkin örfleri çok katı olmasına rağmen, kadınların rahibe, peygamber ve savaşçı olabildiklerini gördüğünde çok şaşırmıştı.

     

    LAİKLER ARASINDA YALNIZCA KRALİÇE ‘ONLAR’ KADAR YETKİLİYDİ

    6. ve 7. yüzyıllarda, her ne kadar kilise ileri gelenleri, kadınları kilise hiyerarşisine girme hakkından yosun bırakmışlarsa da kadınların, tarıma açılmamış bölgelerde manastır kurmalarına engel olmamıştır. Dahası, kadınlar keşişler ve rahibeler, eski bilgileri saklamakta ve Hıristiyanlaştırdıkları yeni şeflere danışmanlık yapmakta idiler. Denetledikleri topraklar ve yönettikleri insanlar yönünden, manastır kurucusu olan bu kadınların gücü, erkeklerinkine eşitti. Hatta bazen daha üst bir mertebede bulunan piskoposların gücünden aşağı kalmıyordu. Laikler arasında yalnızca kraliçeler, onlar kadar yetkiliydi.

    7. yüzyılda hem Fransa, hem de İngiltere7de yaygın olan manastır biçimi karma manastırdı. Bu manastırlarda yaşayan kadın ve erkekler aynı kurallara uyarlardı. Üst yöneticiler genellikle kadındı. 7. yüzyılda yaşamış Whitby’li Hilda örneğin, yedi manastır ve dini okul kurmuş, bu kurumlardan yedi piskopos yetiştirmişti.

    Ancak 8. yüzyılın sonunda Charlemagne, rahibelerin ve manastırda yaşayan öteki kadınların, erkek çocukların eğitimiyle uğraşmalarını yasakladı. İzleyen yıllarda kadınlar genellikle kocalarından, bunların kral olması durumunda bile, daha iyi eğitim almışlardı. 5. yüzyıldan 10. yüzyıla değin Avrupa’da tek bir tiyatro yazarından söz edilir. Bu da bir kadın, on kadar piyes yazmış olan Alman rahibesi Gandersheimli Hroswitha’dır.

    Barbar imparatorların karıları aynı zamanda diplomattılar, barışın yapılmasına, okulların kurulmasına katkıda bulun, Hıristiyan dinince kutsal sayılan işler yaparlardı. Hatta Hıristiyanlığın barbarlar arasında kralların karıları kanalından yayıldığı bile söylenebilir. Örneğin Clotilde, kocasını Hıristiyan olmaya ikna etmiş ve pek çok kilise ve manastır kurmuştu.

    701 – 1200 yılları arasında İspanya, Fransa ve Almanya’da toprakların 1/5’i kadınlara aitti. Kadınlar reşit olmayan çocuklarının mallarını işletmekten de yararlanıyorlardı.

    Kadınlar 10. ve 11. yüzyılların barış dönemine birçok avantajla girdiler. Siyasi ve iktisadi iktidarlarından önemli bir pay aldılar. Şatoların ve toprakların mutlak efendisiydiler.

    Kral ve prenslerin karıları, kardeşleri ve kızları da çok geniş yetkilerle donatılmışlardı. Örneğin, Quedlingburg manastırının yöneticisi Mathilde, kardeşi Otto İtalya krallığı ile meşgulken Almanya’yı yönetti. Pek çok dini konsile başkanlık yaptı. Biyografisinde, iktidarının geniş bir yörenin piskoposundan daha az olmadığı yazılıdır. Toskanyalı Mathilde, ordusunun başında norman istilasını püskürttükten sonra topraklarını Papa Gregoire’a bırakmıştır. IV. Henri, Papa’nın dinsel toplumluk üzerindeki önderliğini, Mathilde’nin Canossa şatosunda kabul etmiştir.

    Roma İmparatorluğu’nun öbür ucunda, Bjzans, kraliçeleri ve bilimle uğraşan kadınların sayısı ve niteliğiyle ün yapmıştı. Bu konuda pek çok örnek verilebilir. Örneğin I. Theodosius’un kızı ve II. Theodoius’un kız kardeşi İmparotoriçe Pulcheria, 15 yaşında tahta çıkmış ve devleti kardeşinin yerine o yönetmişti.

    8. ve 9. yüz yıllarda Müslüman pek çok kadın şan ve şöhret kazanmıştı. Batıdaki kız kardeşleri gibi imaretlerde yoksullar ve hastalar için didinen (Hz./ Aziz Rabia), okumuş, dinbilimle, şiirle, hukukla uğraşan (Hz. Muhammed’in kızı Fatma’nın torunu Şukayna), başarıyla hükümet eden (Mısır halifesinin kız kardeşi Sitt Al mülk, 1021’de kardeşinin ölümünde iktidarı ele almış ve krallığı ehliyet ve dirayetle yönetmişti), ya da üniversite ve sosyal kurumlar kuran pek çok kadından söz edilebilir.

    12. yüzyıl öncesinde Doğu ve Batı’da kadınların durumlarının benzerliği dikkat çekicidir. Kültür, din ve siyasi sitem yönünden aralarında varolan büyük farklara karşın, İ.S.’ki bu ilk 1.000 yıl içinde kadınların toplumsal yaşamdan dışlanmışlığına ilişkin yerleşik inanç henüz ne Batıda ne de Bizans’ta ne de Müslüman toplumlarda doğmuştur. Bu toplumların hepsinde kadınların geniş özgürlükleri vardı; dolayısıyla cinslerine sonradan yasaklanacak olan hemen her rolü serbestçe üstlenebiliyorlardı.

    12. ve 14. yüzyıllar, arasında ellerinden alınan hakları geri almak için direnen kadınların mücadelesine sahne oldu. Aquitaine’li Alienor, bu direnen kadınların en ünlülerinden biridir. İngiltere’de ve kendi prensliğinde son derece önemli bir siyasi rol oynamış, din ve eğitim kurumları açmış, aşk divanlarının başlatıcısı olmuş haklı olarak “yüzyılın annesi” lakabını kazanmıştı.

     

    KADINLARIN ÇENE ÇALMAK İÇİN BİR ARAYA GELİP KONUŞMALARI YASAKLANIR

    Aquitaine’li Alienoor’un kraliçe, prenses ve saz şairi birçok başka kadınla birlikte ün yaptığı aşk divanları kurumu eski ayrıcalıklarını yitiren soylu kadınların rollerine gittikçe kısıtlayan bir dünyada kendilerine kültürel alanda da olsa, bir uzmanlık konusu oluşturma çabalarını yansıtır.

    Kadınların, hiç değilse burjuva kadınlarının siyasi yönden ölmeleri de fazla uzun sürmez. 1789 ve 1848’de devrimciler, Fransız kadınları için bunu tescil etmezden önce, 1547’de İngiltere’de alınan bir kararla kadınların çene çalmak için bir araya gelip konuşmaları yasaklanacak ve kocalar karılarını evde tutmakla yükümlü kılınacaktı.

    Reform hareketi, Martin Luther’in karısı Katherina von Bora’nın şahsında, 20. yüzyıl ortalarına değin Protestan ülkelerin orta sınıflarında benimsenecek olan bir zevce-kadın modeli geliştirildi.

    Kadıların “eve kapatılma”ya karşı direnişleri genellikle soylu kadınlardan geldi. Örneğin İskoçya’yı krallığına bağlayan İngiltere Kraliçesi Anne ve 1762’den 1796’ya değin ülkesinin yöneten Çariçe II. Katerina gibi. Büyük Katerina, feodallerle mücadele eden, ülkesini modernleştirmek için kendine sadık bir bürokrasi kurdu, Rusya’yı Avrupa güçleri arasına kattı ve muhalefette bulundukları sırada Diderot’nun Ansiklopediciler’in tasarılarını destekledi. Voltaire ve Avrupalı filozoflarla kalın ciltler oluşturan yazışmalar sürdürdü.

    18. yüzyıl Fransa’sı ‘salonu olan kadınların’ saygınlıklarının doruğuna ulaştıkları ülkeydi. Her kadın belli bir dalda uzmanlaşmış ve Aydınlanma Çağı’nın bir ya da birkaç yazarını himayesine almıştı. Lambert Markizi feminist görüşler dile getiriyor, Mme d’Epinay Rahip Galiani’yi, Mme du Chatele Voltaire’i, Mlle d’Espinasse d’Alambert’i destekliyordu. Bankacıların karıları ve kızları da önemli roller oynadılar. Mme Necker ve kızı, Germaine de Stael, salonlarını liberallere açtılar. Mme de Stael, bir kadın düşmanı olan Napolyon’a şiddetle karşı çıktı ve birçok gazete çıkardı.

    Bu yüzyılda (18) İtalya’da ortaçağın başından beri bilimle uğraşan kadınlar geleneğini sürdürdü. Bologna Üniversitesi’nde hocalık yapan üç kadın tüm Avrupa’da çalışmalarıyla ün kazandılar. Laura Bassi, fizik hocasıydı, Anna Manzoli anatomideki buluşları ve mumdan yaptığı anatomi modeliyle ünlendiyse de Avrupa üniversitelerinden gelen bütün teklifleri geri çevirdi. Maria Agnesi, matematik çözümleme üzerine yazdığı kitapla Fransız Bilimler akademisi’nin övgüsünü kazanmıştı, ama Akademi, cinsiyeti nedeniyle onu üyeliğe alamadı. Agnesi, 30 yaşında görevinden çekilerek kendini yoksullara adadı.

    Bir gölge kadın da Emilie du Chatelet’dir. Chatele, Newton’un Prensipler’ini Fransızca’ya çevirmişti.

     

    TOPLUMSAL BAĞLAMDA BAZI KADINLARIN RESMİGEÇİDİ

    Çok kabaca, hayli ansiklopedik ve didaktik bir genellemeden sonra, gelin birlikte tuttuğum şu küçük notlara bakalım.  Kadın – erkek ilişkisine sosyolojik bağlamdan bakma da diyebiliriz sanırım buna:

     

    Mustafa Kemal – Latife Hanım

    Eğitim görmüş bir kadın olan Latife Hanım’la evlendiğinde, düğününe (1924) kadınları da davet eder Atatürk. Bu, katı bir cinsiyet ayrımı bulunan Türkiye’de küçük bir devrim anlamına gelir. Gel gör ki, o devrimcinin evliliği süre süre 18 ay sürer.

     

    Che Guevera – Chichina Ferreyna

    60’lı yıllarda başkaldıran gençliğin politik simgesi, Arjantinli özgürlük savaşçısı. Latin Amerika ülkelerinde bağımsız bir marksizmin gelişmesine önemli katkıları bulunan biri. Küba Devrimi’nde Fidel Castro’nun yanında savaştı. Buna karşın Che, dokuz yıl boyunda ülkesinin en varlıklı ailelerinden birinin kızı olan Chichina Ferreyna’ya büyük bir aşkla sevdi. Bir anlamda gönül ferman dinlemedi.

     

    Eva Peron – Domingo Peron

    Evita Peron, 1945’te kocası Juan Domingo Peron’a başkanlık yolunu açan genel grevi örgütleyen kadındı. Resmi bir görevi olmaksızın sosyal politik görevler üstlendi. Fiilen sağlık ve çalışma bakanı gibi davrandı. Kocasıyla sendikalar arasında arabuluculuk görevini üstlendi. Çok sayıda vakıf, hastane ve sosyal tesisler kurdu. 1947’de kadınların seçme ve seçilme hakkına kavuşmalarını sağladı. Yaşarken bir azize saygınlığına ulaştı.

     

    Engin Turgut – Tütü

    Şair ve ressam Engin Turgut, türlü işlerde, üstelik akla hayale gelmeyecek çeşitlilikte iş yaptıktan sonra evine kapanır. Kendini tamamen şiire ve resme adar. Ailenin geçimini eşi Tütü üstlenir. Tütü bankada çalışan bir memure. Ben sana bakarım, sen nasıl mutlu oluyorsan öyle yaşa, deme cesaretini gösteren bir kadın. Artık hayatta değil.

     

    Doğan Hızlan ve annesi

    Hürriyet’in yayın danışmanı, yazın eleştirmeni, kütür adamı… Bugüne değin hiç evlenmemiş olması onun yaşamında kadınların belirleyici olmadığını söylemeyi gerektirmez. Doğan Hızlan’ın yaşamında annesi ve teyzeleri önceliklerini daima korumuş. 70 yılını beraber geçirdiği annesini 2012’de kaybeder. Herkesten ve her şeyden şüphelenen bir için kendini çekincesiz teslim edebileceği kimse kalmaz.

     

    Selim İleri ve …

    Benzer şekilde Selim İleri’nin de yaşamında anne figürü önemlidir. Onun istisnai durumu ise Kerime Nadir, Peride Celal gibi kadın yazarların, hatta uzaktan uzağa Sevda Ferdağ ve Türkan Şoray’ın yazınsal kişiliğini oluşturmada yardımcı öğe olarak gözükmesidir.

    Seni Kalbime Gömdüm adlı romanı aynı adla filme uyarlanır. Filmi Feyzi Tuna yönetir, Türkan Şoray başrol oynar. Kadın kahraman Eylül, erkek kahraman Ali ile ilişkisinde türlü acılar yaşar. Feyzi Tuna’ya göre Eylül, yemeyen, içmeyen, sevmeyen, maddi hiçbir şey hissetmeyen, yaşamayan bir tiptir.

    Selim İleri, Hatırlıyorum adlı kitabında Türkan Şoray’a âşık olduğunu bir anlamda itiraf eder. Bu, platonik duygularla donanmış bir aşktır.

     

    Vladamir Mayakovski – Lili Brik

    Bir orman bekçisinin oğlu Mayakovski. Gürcistan’da Bagdali’de doğmuştur. Kafkasların eşsiz güzelliği içinde büyümüştür. Zorunlu olmayan Gürcüce’yi okulda okuyan tek Rus idi. Henüz on beş yaşındayken Rus Sosyalist (Bolşevik) Partisi’ne üye olmuş, iki defa tevkif edilmiştir. 1912 yılında fütürizmin öncülüğünü yapar, akımın doğumunda belirleyici rol üstlenir. Almanya, İspanya, Fransa, Küba, Meksika, Amerika gibi ülkeleri dolaşır. Ruhi buhran sonucu Moskova’da intihar eder. Onun da yaşamına Lili’nin, Lili Brik’in çok önemli bir yeri vardır. Büyük ablası Ludmilla ve kız kardeşi Olga’nın olduğu gibi… Ki, Mayakovski, Olga’yla birlikte yetişmiştir.

     

    Baudelaire ve annesi

    Baudelaire, özel yaşamını, sanat yaşamını açıklıkla bir tek annesine anlatmıştır. Küçük yaşta eline düştüğü üvey babası General Aupick’in üzerindeki baskı, annesinin sevgisini üvey babası ile paylaşmasına razı olamaması önemlidir. Öz babasından kalan mirası idare edememesi yüzünden annesinin oğluna vasi tayin ettirmesini şair bir türlü hazmedemez. Yıllarca beraber yaşadığı Jeanne, şaire çok çektirmiştir. İngilizce’yi Baudelaire’e annesi öğretir. Şair, annesini, hayatı boyunca bir sanat eleştirmeni, bir dost, bir arkadaş saymıştır. Felçli olarak ölümle pençeleşmiştir.

     

    Enis Behiç Koryürek

    Düşünebiliyor musunuz, “Güzel Macar kızı, güzel Macar kızı!/ Öptürmez misin o küçük kırmızı/ Dudaklarınızı?..” gibi bir dönem ‘seksüel’ bulunan şiirlere imza atan bir şair, en büyük eseri “Vâridât-ı Süleyman”ı, kendisine “Fânûs” diyen Çedikçi Süleyman Efendi’nin kılavuzluğunda yazdığını, dahası onun dikte ettiğini söylüyor.

    Burası önemli: Çedikçi Süleyman Efendi, şairin ifadesine göre, XVII. yy.da yaşamış, Hicri 1112 yılında Trabzon’da ölmüş, bugün mezarı dahi bilinmeyen hikmet ve muhabbet dağıtan bir aziz Mevlevî. Tekrar ölüp çürüyor, tekrar yaşayıp duruyor… İşte Koryürek’in gönlünü bu şahıs dolduruyor. Ve bundan sonra da Bezm-i Âlî (Yüce Meclis) adını verdikleri, haftanın 4 günü yineledikleri ruh çağırma seansları düzenliyorlar. Kimler yok ki Bezm-i Âlî’de: Ankara Radyosu’ndan Fâhire ve Refik Fersan, Neyzen Şevkî Bey vd. Önce fasıl geçiliyor, ardından da Süleyman Efendi masa üzerindeki harfleri teker teker işaretleyerek şiiri yazdırıyor.

    Sıradan bir Bezm-i Âlî gecesinde alışılmadık bir şey olur ve Koryürek, ruhun ses tonu ve telaffuzuyla konuşmaya başlar:

     

    Fincana yok ihtiyâcın

    Rûhunda yükselmede serâcın.

    Söylemek istedin mi söyle

    Çırpınma tereddüdünle böyle!

     

    Bu arada şair 1946’da Zonguldak’tan D.P. milletvekili adayı olur ve kaybeder. Üç yıl resmi görevden uzak kalır. Geçim sıkıntısı içindedir. Yakın arkadaşlarına borçlanmıştır. Buna karşılık Süleyman Çelebi kitabın bastırılması için diretmektedir. Bir gece rüyasında kulağına Sûre-tül-Nasr okunur. Rüya tabirlerine bakarlar ki “ya çok büyük bir mevkie gelecek ve devlet idâresinde önemli bir vazife alacak; veyâ dünyâsını terk edecek”tir. Şair “yeni bir sorumluluk alamayacağını, yeni bir dünyâya doğacağını” söyler. Ve aile dostu Emniyet Müdürü Salâhaddin Korkut, Selim Arık ve Abdurrahim Güzelyazıcı’nın gayretleri, eşi Müfide Hanım’ın tashihi ile basılır.

    İlgi de görür. Yakın dostu Dr. Fethi Tevetoğlu’na göre “Beyoğlu’nda kadınlar, çocuk arabaları, el arabaları içerisinde” kitabı satarlar.

     

    Kemalettin Kamu

    Kim derdi ki, hem edebi hem de medeni kışkırtıcılığı aynı hamurda mayalayan Ağır Roman’ın, hop oturup ‘pop’ kalktığımız ratingi düşük şu günlerde, tıbbın mide teşhisine rağmen kalp’ten giden bir ‘gurbet şairi’ni anımsatmaya vesile olacağını… Aslında vesileye sebep, Metin Kaçan imzalı Mustafa Altıoklar cilalı bu uzun metrajın kendisi değil; o uzun metraj sayesinde yeniden düzenlenip bir kez daha piyasaya arz edilen bir şarkı: Birgün belki hayattan/ Geçmişteki günlerden/ Bir teselli ararsan/ Bak o zaman resmime.

    Gerçi bu post-modern çağda -sahi, biz hiç ‘modern’ olduk mu?- teselliyi bir resimde -doğrusu ‘fotoğraf’ değil mi?- aramak gibi ‘eski’ bir alışkanlığı yeniden ısıtmayı deneyenlerin sayısı sıfıra yakın ise de istisnaları unutmamak gerek (Selim İleri ve kimi yönleri ile Cezmi Ersöz’ün kıyıdakileri anlama çabaları, yalnızca bu açıdan saygıya değer, diye düşünüyorum).

    Tüm bunları düşünmeme ise hem milletvekili (Rize ve Erzurum) hem de bir şair olarak tarihin bize ait kısmına kendince bir işaret koyan Kemalettin Kamu’nun fotoğrafına, Kadıköy’deki bir kenar mahallede, eski dergi ve kitap satan bir ‘gezgin sahaf’ın tezgâhında rastlamam. Adaşı Kemalettin Tuğcu’nun romanlarındaki atmosferi yüzüne gönüllü taşımışçasına biraz hüzün, biraz da şüphe içinde boşluğa bakan Kamu, kimbilir hangi akılalmaz serüvenden sonra, bu kalabalığın içine karıştı. Kimbilir kimin arşivinden kaçarak düştü hem cinslerinin arasına.

    Hafızamdaki bilgileri Gültekin Sâmanoğlu ve yakın arkadaşı Rifat Necdet Evrimer’in kitapları ile tazeleyerek baktım ki en az fotoğrafının başından geçen serüven kadar iç burkan, yürek törpüleyen bir yaşamı (15 Eylül 1901-06 Mart 1948), eni konu düzenlemeye çalışarak sürmüş, Kamu. Sevdiği kalemler arasında Namık Kemal daima ayrıcalıklı bir yer tutarken, onu Cenap Şahabettin, Mehmet Emin (Yurdakul), Hüseyin Cahit (Yalçın), Yahya Kemal (Beyatlı), Fuzuli, Nedim, Ahmet Muhip Dranas ve Mehmet Akif (Ersoy) izlemiş.

    Kaynaklar, onda çocuk saffeti ve samimiliği olduğunu, Anadolu Ajansı’nda başmuharrirlik ettiğini, kendi şiirleri içinde en çok “Bingöl Çobanları”nı sevdiğini, cins kedileri evinin daimi misafiri yaptığını ve ölünceye değin bekar yaşadığını söylüyor. Bekarlığının gerekçesi müşkülpesentliği değil, sevdiği ve nişan için gün saydığı kızın baloya bir bekarla gitmesi…  Bu durum üzerine Kamu, 25 Şubat 1926 tarihli mektubunda kıza hitaben şunu yazmış:  “Dans etmemek şartiyle baloya gitmek için annenizden müsaade istihsal etmişsiniz. Bunu kazanılmış bir muvaffakiyet gibi anlattılar. Bu kararınızın izaha lüzum görmediğim mahzurlarına ehemmiyetle dikkatini celbederim. Yeni bir hayatın, fena bir hâtıra ile zehirlenmesini istemediğim içindir ki size ilk defe hitap etmeye kendimde cür’et buldum. Bunun son bir rica olmasını ve kat’i kararınızı verirken biraz daha düşünmenizi temenni ediyorum. Maamafih sizi kalbinizle başbaşa bıraktıktan sonra isterseniz ‘güle güle gidiniz!’ diyebilirim. Hürmetlerimin kabulü ve affımın ricasile.”

    O akşam yüzüne kapanan kapıdan sonra Kamu da bir daha kimseye kalbinin kapılarını açmamış; bu aşktan geriye ise “Havada Esen” kalmış:

     

    Vuruldum nesine bilmem ki nasıl?

    Üç yıl tapındım da ona muttasıl,

    Bilmem ahengini hâlâ sesinin!..

     

    Nurullah Ataç, ölümünü gazeteden öğrendiği Kamu için bakın ne yazmış: “Yakıştıramadık sana ölümü… Neydi ki daha yaşın? (…) Yapayalnızmışsın ölürken, bir türlü kurtulamadın o ürktüğün yalnızlıktan.” Kurtuldun, demek gelirdi ya içimden, ne mümkün! Sen hâlâ Yıldırım Gürses’in bestelediği “Ben gurbette değilim/ Gurbet benim içimde”nin şairisin ve korkarım kimse de Hüseyin Alemdar’ın Orhon Murat Arıburnu’ya yaptığını yapmayacak sana…

    Gelin biz sözü kendisine vermekle yetinelim; sorumluluğu başkalarına atarak:

     

    Ses yok, mesafe silik,

    Odamda varlığımın

    Bütün tüyleri dimdik.

    (Zaman İçinde)

     

     

    BERKE KAYA
    23 Temmuz 2023 GÖRÜŞ

    Kaynak: Kronos
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Haytanın İlmihali: Lee Marvin

    Haytanın İlmihali: Lee Marvin

    Kişi ne zaman kendi olur? Ruhsal yahut bedeni ihtiyaçlarını eksiksiz giderdiğinde mi? Yoksa ihtiyaç denen şeyin içeriğini bizzat belirlediğinde mi?

    Ah, şu ‘mutlak doğruluk’ ve ‘mutlak iyilik’ türeyeli, mutluluğu tükettiğimizi fark eden çıkar mı acaba!.. Toplumsal yapının yahut ahlak, gelenek gibi üst yapısal formların diretmeleri sayesinde kuklaya dönüşen insanın azabını, şu modern, cafcaflı dünyanın hengâmesinde gören, dahası görmeye yeltenen olur mu acaba…

    Zaman denen işkembesi geniş şey, o büyük oyunbozan, çomağını sokmakta tereddüt etmez. Gün gelir, benim denilen nice şey, anlaşılır ki, kimsenindir. Çocukluk hariç…

    Bundandır ki, “ben işemedim miki işedi” dendiğinde gülünür. Bundandır ki, en beklenmedik anda, en yalın soruyu, içtenlikle sorduğunda, kafamıza balyoz yemişçesine dağılırız: Beni niye doğurdun?

    Haytalığı, bu çabuk yitirilen çocukluktan kalma bir parça olarak görürüm çoğu kere. Kişinin daha bir kendi olduğu dönemdir sanki… Kendine dikte edilenlere gayriihtiyari diretilen ayak ne hoştur. Yeri gelince kendini dahi umursamamak…

    Lee Marvin, bilhassa 60’lı ve 70’li yıllarda parlayan, hakiki bir yalnız gezerdir. Zira sinemanın büyüsüne, beraberinde getirdiği şöhrete rağmen, tarihe kendi aklı ile yön verme ihtiyacına girmeksizin, yaptığını yalnızca içinden öyle geldiği için yapan biridir o.

    Bıçak ucunda yürümekten farksızdır bu ruh hali: başarılı olduğunuzda kral, başarısız olduğunuzda ise şapşalsınızdır. Riya fışkırır dokunduğunuz her şeyden… Alkışların gürültüsü, yüreğinizin gümbürtüsünü örter. Alkışların kesildiği an da, yüreğinizin mecali kalmamıştır artık: rölantideki bir araba gibi kat eder yolları.

    Tesisatçıydım Oyuncu Oldum

    Bir reklamcı (baba) ile bir modacının (anne) oğlu olarak dünyaya gelir Lee Marvin: 19 Şubat 1924. New York şehri ne sunmuşsa onu almıştır. Eğlence, özgürlük, seyahat… Yerinde durmaz, duramaz biridir. Florida-New York hattı üzerinde uğramadığı yer yok gibidir.

    Tam 11 okul değiştirir. Son gittiği düz lisenin henüz bitirme sınavlarına girmeden, kendi isteğiyle Amerikan Deniz Kuvvetleri’ne bahriyeli olarak yazılır: Sene 1947. İkinci Dünya Savaşı sürmektedir. Saipan seferinde feci şekilde yaralanır. (Saipan Japonya’ya 2400 km. uzaklıktadır ve Mariana Adaları’nın başkentidir.) Talihsizlik! Halbuki gözlerinin çelik mavisi ne de güzel uymuştur okyanusun rengine… Uzakların çağrısı, denizin şefkati kesilir bu kuşatmayla. “Purple Heart” denen Birleşmiş Milletler’in yegâne gazi madalyasıyla onurlandırılır. Ve hayat uyarır: dinlen!

    Yaklaşık bir yıl dinlenir Lee Marvin. Nekahet ertesi tesisatçı çıraklığı yapar. Bir gün, taşra sayılabilecek bir yerleşkede, sahne işleriyle (sahnenin üstüyle değil, daha çok alt yapısıyla) uğraşırken, içine kurt kaçar. Oyunculardan birinin hastalığı da içine kaçan kurdu dışarı çıkarmasına yol açar. Gerçi o bunu böyle yorumlamayacaktır: “Ta bahriyelik dönemimden kalma bir şeydi bu bende. Muharebe esnasında kişilere moralin bozukken değilmiş gibi yapmak oyunculuk değil de nedir?”

    Taşra Sahnelerinden Beyaz Perdeye

    Taşradaki bu sahne deneyimi, tarifsiz hazlar bırakır yüreğinde. American Theater Wing’te (New York) sinema eğitimi almaya başlar. Eğitiminin daha birinci yılında (1948) Maverick Theatre in Woodstock’ta kendini gösterme imkânı bulur. Hermann Melvill’in aynı adlı eserinden uyarlanan “Billy Budd”, pek iltifat görür. Hakiki bir başarıdır bu.

    Ancak bu başarı, bir klişeyi de beraberinden getirir: vahşi, zorba, sert adam rolleri. Fritz Lang’ın yönettiği “Heisses Eisen” (The Big Heat, 1953) böylesi filmlerden biridir mesela. Araya şunu sıkıştırmakta yarar var galiba: 1948’den 1953’e kadar, küçük yahut yan rol diyebileceğim rollerde gözükür ve yine hepsi klişe rollerdir. Ancak 53’te, bir motosikletçiyi canlandırdığı film vardır ki, sonradan “rockerfilm” olarak da nitelenecektir, neredeyse kült olmuştur: The Wild One (Die Wilde). Marlon Brando, genç bir asidir; deri ceketlidir, havaridir. Kasabanın en güzel kızı Kathie’ye (Mary Murphy) gönlünü kaptırınca işin rengi değişir. Lee Marvin, burada ‘psikopat’ diyebileceğimiz ruh ayarı bozuk bir tipi (Chino) canlandırmaktadır ki, beti benzeri yoktur.

    John Sturges’in 81 dakikalık thriller’ı “Bad Day at Black Rock”ta (Almanya’da “Stadt in Angst”, bizde ise “Zafer Madalyası” olarak bilinir.) küçük bir rol (Hector David) kapar. Film, Howard Breslin’in romanından sinemaya uyarlanmıştır. MGM’nin o dönemki başkanı Nickolas Schenk, filmin tutmayacağı kanaatindedir. Zaten yapılan izleyici testi de müspet sonuç vermemiştir. Üstelik senatör John Mc Carthy’den çekinilmektedir; filmin gösterimi durumunda, komünizm propagandası yapmakla suçlanmaları an meselesidir zira. Bir küçük not daha: Film, MGM’nin CinemaScope’de çekilen ilk filmidir; gel gör ki 20 yıllık sözleşmesi olan Spancer Tracy’nın MGM’ye yaptığı en son filmdir aynı zamanda. Daha da komiği: Tracy, bu filmdeki rolüyle Cannes’dan ödülle döner (1955) ve film Altın Palmiye’ye uzanarak yılın filmi seçilir. BAFTA ve Oscar’ları ise saymıyorum.

    Ne Varsa Televizyonda Var

    Peki, Lee Marvin ne kazanmıştır bu filmden? Kocaman bir hiç değil belki, ama kayda değer bir şey de geçmemiştir eline. Bundandır belki de, 1957’den itibaren üç yıl boyunca bir televizyon dizisinde (“M Squad”, 30’ar dakikalık 117 bölümden oluşan polisiye bir dizidir. NBC’de yayımlanır.), kanunların yanında durur: Chicago Polis Departmanı adına çalışan teğmen Frank Ballinger rolündedir. Dizi, televizyon izleyicilerinin beğenisini kazanır, kısa sürede televizyon yıldızları arasına girer. Yaklaşık 100 bölümde oynar. Artık o bir televizyon gülüdür. Haniyse 60’lı yıllar boyunca televizyondan inmez. Ta ki 1962 yapımı John Ford’un western klasiği “The Man Who Shot Liberty Valance”te (Kahramanın Sonu) görünene değin. John Wayne ve James Stewart’ın arasında ezilmeden varolmak fevkalade zordur. Filme adını veren Liberty Valance’ı canlandırmasına rağmen, afişte yalnızca Stewart ve Wayne’in yüzü görünmektedir. Kaldı ki Wayne, buradaki Tom Doniphon rolüyle Laurel ödülünü (1948’den 1968’e kadar aralıksız verilen, 1970 ve 1971’den sonra da dağıtılmayan Amerikan film ödülüdür) kazanır. (Bilmeyenler için söyleyelim: Marvin, 2007’de Ulusal Film Arşivi’ne [National Film Registry] alınan bu filmde, tabiri caizse hayvan herifin tekini ete kemiğe büründürür.)

    Hollywood Diyor ki: Yürü Marvin!

    Takvim yaprakları 1965’i gösterdiğinde Marvin (41 yaşındadır), zirveye ayarlı yürüyen merdivenin basamaklarına ayağını atmıştı bile: Elliot Silverstein’ın yönettiği “Cat Ballou” adlı western komedisinde alkol bağımlısı bir silahşorla onun ikiz kardeşini canlandırır: Yani hem Kid Shelleen’i oynar Lee Marvin, hem de Tim Strawn’ı… Bu çifte rol kendisine Oscar getirir. Bir süre en aranılan, en beğenilen oyuncu olur.

    Ancak sanılmasın ki, istediği rolü seçme hakkına sahiptir. Tüm beğeni ve alkış, yalnızca belirli rollerle sınırlıdır. Çoğu kere yalnız adamı oynar.

    Robert Aldrich’in E.M. Nathanson’un aynı adlı eserinden uyarladığı ve uzunluğu iki saati aşan “On İki Kirli Adam”ı (The Dirty Dozen), Lee Marvin için dönüm noktasıdır. 16 yaş ve üstünün izlemesine müsaade edilen bu savaş filminde, Major John Reisman rolü için düşünülen ilk isim John Wayne’dir. Wayne’nin yoğun programı (demek ki o dönemde de insanlar yoğun olabiliyormuş) rolü Marvin’e kazandırır.

    Filmin biri biter biri başlar: “Point Blank” (1967); “Hell In The Pacific” (1968); “Paint Your Wagon” (1969); “Monte Walsh” (1969)… Kimi gangster thriller’ı, kimi western müzikalidir…

    Kartallar Alçak da Uçar

    70’lerle birlikte Lee Marvin’in de yıldızı sönmeye başlar. Pek çok başrolü ret eder. Kaçırdıkları olur: Steven Spielberg, “Jaws”ta (1975) oynatmak ister kendisini.

    Zaten bir kere yokuştan aşağıya inmeye başlayınca insan duramaz: paldır küldür yıkılır üstüne her şey, kendinin yanı sıra.

    Oynadığı çoğu film hüsranla sonuçlanır: “Avalanche Express” (1979); “The Big Red One” (1980); “Gorky Park” (1983) … Derken bir devam filmi: On İki Kirli Adam 2 (1985). Ve nihayetinde: “The Delta Force” (1986).

    Soru şu mudur acaba: Kariyerindeki yükseliş ve inişte ana rolü ne oynamıştır? Geçimsiz biri midir Lee Marvin? Hayta mıdır? Doğrusu şıppadak verilecek yanıtlarımız yok bu hususta. Ne ki, zor bir insandır, pek çok sanatçı gibi. Yaşadığı iki evlilik bunun göstergesi olabilir pekâlâ. Dört çocuk annesi Betty Ebeling (1951–1967 arası evli kalmıştır Marvin’le) sanırım çok daha fazlasını söyleyebilir. Ya da 1970’ten ölümüne kadar kendisine eşlik eden Pamela Freeley, belki detaylar hakkında fikir verebilir.

    Alkole düşkünlüğü de rol oynamış mıdır acaba bu iniş ve çıkışlarda? En sevdiği içkinin Boilermaker olduğu söylenir: cin ile Guinnes birasının karışımıdır. Guinnes dedikleri İrlanda usulü koyu bir biradır.

    Hayata bakın ki, bahriyeliyken talihsizlik olarak nükseden yaralanma, ölümünde işe yarayacaktır: 1987’de kalp krizinden öldüğünde naaşı Arlington Ulusal Mezarlığı’na gömülür.

     

    BERKE KAYA
    02 Temmuz 2023 KÜLTÜR

    Kaynak: Kronos
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Ölümün ilmihali: Heath Ledger

    Ölümün ilmihali: Heath Ledger

    Gazetede çift sütuna sıkıştırılmış bir haber: Yatağında ölü bulundu! Önemsemiyorum. Ölümün kendi kadar cazip gelmiyor. Üstelik fotoğrafsız. Halbuki biliyoruz: Görünmek için varız! Şimdilerde buna ‘göstermek’ de eklendi. Andy Warhol’ün kulağı çınlasın: Artık yetmiyor 15 dakika! Şimdi ve daima…. Her yerde olmak istiyoruz: televizyonda, sinemada, sahnede, billboardlarda… Yalnız sahip olduklarımızı değil, olmadıklarımızı da sergiliyoruz; saçıyoruz orta yere bit pazarı esnafı gibi…

    Cesetler Kişi Değildir!

    Seçici algılama. “Sinema oyuncusu” tamlaması çekiyor ilgimi. Okuyorum: Ünlü sinema oyuncusu, önceki gün yatağında hizmetçi tarafından çıplak vaziyette, yüzüstü yatar durumda ölü bulundu. İki satır ilerisi: Polis sözcüsü Paul Browne, “aşırı doz olasılığı üzerinde duruyoruz… Yatağın yanında haplar vardı.” Ve magazin: İki yaşındaki kızı Matilda’nın annesi oyuncu Michelle Williams’dan Eylül ayında ayrılmıştı.

    Bir yanına Hegel, diğer yanına Nietzsche’yi almadan uyuyamayan Wisconsin Üniversitesi Felsefe Profesörü Ivan Soll, Thomas Nagel’in elini tutarak der ki bir yazısında: ölen birine acırken, aslında ölümden önce var olan canlı ya da sağlıklı kişiye acırız. Bu acıma hissi, tuhaf bir şekilde, “ama ben yaşıyorum”un sırtını sıvazlayan bir şeydir. Ölen üzerinden varlık kutsanır! Kitle iletişim araçları, bir arınma ve kutsama ayinine soyunup, ulaşabildiği kişileri de buna araç kılar. Bu tarifi imkânsız iletişim şöleni, sevgide ve övgüde abartının sınırlarını ihlal eder sık sık. Samimiyet dahi bazen kirlenir.

    Dünyevi şeylerle alışverişi kesenler karşısında hiç olmadığımız kadar özgür ve sahihiz. Böylelikle de bazı şeyleri sahteleştirme ve değersizleştirmede bir mahzur görmeyiz. (Hemen anımsayalım: Hegel’e göre hakikat ve özgürlük peşinde koşmak Hıristiyanlığa aykırıdır ve hatta küfür sayılır.) Ölüm, rekabet duygusunu seyrelttiğinden midir, bilinmez; ertelenenler dışavurulur.

    Diğer gazetelere uzanıyor elim. Öğrenilmiş bir çaresizlikle okuyorum söylenilenleri: “Ondan çok umutluydum. Daha yeni atağa geçmişti. Genç yaşta hayatını kaybetmesi trajik.” (Mel Gibson). “Korkunç bir trajedi. Kalbim ailesiyle birlikte…” (Nicole Kidman) “Favori aktörlerim arasındaydı.” (John Travolta) “Filmdeki performansı bir ‘oyunculuk harikası’. Marlon Brando’nun gençliğini anımsatıyordu bana.” (Ang Lee) Ve: “Ölüme neyin sebebiyet verdiği araştırılıyor; intihar ihtimali üzerinde de duruluyor.*” (BBC muhabiri Matthew Price)

    İnsan: Katmerli Muamma

    Modern zamanlarda acılar çabuk sönüyor. Unuta unuta ilerliyoruz hayatta. Bir süre sonra hayat dediğimiz şey de zaten ardımızda bıraktıklarımız değil, henüz yaşamadıklarımız oluyor.

    Heath Ledger’ın ölümünün yol açtığı şaşkınlığı, demlenmesine dahi müsaade etmeden, atmışım üzerimden. Sokaklar kalabalık… Ekonomi krizde… İktidar malum… Muhalefet eh işte… Trafik kaos… İşsizler kuyrukta… Beter bir hengâme! Derken bir palyaço görüntüsü… Aklıma geliyor: İyi, ama bu amcam en hakikatli filmi (The Dark Knight [Kara Şövalye]) gösterime girmeden önce vefat etti. Tam 6 ay önce… Çekimleri henüz tamamlanmadan öldüğü The Imaginarium of Doctor Parnassus’u izlemeden hele karar vermek ne muazzam bir eksiklik. O halde, düzülen methiyeler, iskeletten yoksun, görülmeden süslenen şeytan merdivenleri miydi?

    Belki değildi. Zira Hollywood mübalağanın iklim değiştirmiş halidir olsa olsa. Ahmet Muhip Dranas’ın şiirine atfen söylersek: aşk dahil, büyük olur orada her şey! Mübalağa yaşanan hayatın da tercümesi fevkalade zordur. İçten okumayı, içtenlikle okumayı gerektirir. Ve baştan mağlubiyeti…

    Değil mi ki o, “yüzümü afişlere koyup, omuzlarıma inanılmaz sorumluluklar yüklediler. Hak etmediğimi düşündüğüm bir kariyerdi bu sanki. Zira henüz kendimi kanıtlamamıştım ben. Dönüm noktası Ned Kelly oldu. Çok önemsedim bu filmi. Ondan sonra da bana reva görülen kariyeri yıkıp, kendime hak ettiğimi düşündüğüm yeni bir kariyer inşa ettim.” derken, ilerlemenin biraz da geçmişle vedalaşmaktan geçtiğini erken keşfedenlerdendir.

    Erken Gelen Çabuk Gider

    Heath Ledger, 4 Nisan 1979’da Avustralya’nın Perth şehrinde dünyaya açtı gözlerini. Babası büyük bir dökümhanenin sahibiydi. Annesi ise Fransızca öğretmeni. Henüz 10 yaşındayken sahnenin tozunu yuttu. Okuduğu Guilford Grammar School’de Peter Pan’ı canlandırdı. Bu mutluluk, anne ve babasının ayrılmasıyla gölgelendi (annesi daha sonra Roger Bell, babası da Emma Brown ile evlendi). Ne ki bu gölge, oyunculuk iştahını söndürmedi: 16 yaşında erken mezuniyet sınavlarına girdi. Peşi sırada da Sydney’in yolunu tuttu. Bir televizyon dizisinde (Sweat, 1996) eşcinsel bir motosikletçiyi ete kemiğe bürüdü. Çocuklar için çekilmiş Ship to Shore’da göründü. İşin tuhafı: Bu mütevazı yapım pek çok ülkede iltifat gördü: Almanya, Yeni Zelanda, İzlanda, İrlanda, İsrail, Hollanda, Portekiz ve Amerika. Bunu Roar (konuk oyuncu) ile Home and Away adlı diziler takip etti.

    Bu ara süreçte ilginç bir film vardır: Clowning Around (1992). George Whaley’in yönettiği bu film Ledger’ın ilk, Van Johnson’ın ise son filmidir (meraklısı kendisini Kahire’nin Mor Gülleri’nden anımsayacaktır).

    Derken Paws’ta (1997) şöyle bir görünür ve Blackrock (1997) belirir ufukta. Bu Avustralya Film Enstitüsü ödüllerinde 5 dalda aday gösterilen filmi Two Hands takip eder. Bu filmde canlandırdığı Jimmy rolü kendisine AFI-En İyi Çıkış Yapan Genç Aktör ödülünü getirir.

    Çok geçmeden Hollywood’a sıçrar Ledger. Shakespeare’den (The Taming of the Shrew) aşırı esinlenildiği iddia edilen bir gençlik filmidir ilk, geniş yığınların kalbini çalan: 10 Things I Hate about You (Gil Junger, 1999). Pek çok sahnesiyle akılda kalan vasati bir filmdir bu ama.

    Ne Hoş Tesadüf: Terry Gilliam

    Kendisi için dönüm noktası olduğunu savunduğu Ned Kelly’e kadar 4 film daha çeker Ledger: The Patriot (R. Emmerich, 2000), Monster’s Ball (Mark Forster, 2001 [Halle Berry, canlandırdığı Leticia Musgrove rolüyle En İyi Kadın Oyuncu Oscarı’na uzanır]), A Knight’s Tale (Brian Helgeland, 2001) ve The Four Feathers (Shekhar Kapur, 2002). Ancak hiçbirinde yığınların ilgisini çekemez. Rol arkadaşlarının ve yönetmenlerin takdiri dışında… Ned Kelly, yani Gregor Jordan’ın westerni bir edebiyat uyarlamasıdır: Our Sunshine (Roberd Drewe). 6,5 milyon dolara yakın hasılat yapan 120 dakikalık filmde Ledger’e Orlando Bloom, Geoffrey Rush ve Naomi Watts eşlik eder.

    Ne ki Ang Lee’nin Brokeback Mountain’ine (2005) değin çektiği üç film de beklentilerini doyuran türden değildir. (Belki The Brothers Grimm’e (2005) bir parantez açmakta yarar var. İlk sebep: Son filminin de yönetmeni olan Terry Gilliam’dır. Brasil  (1985) gibi kült bir filme imza atan bu Hollywood karşıtı, sinema tarihinin sıra dışı yönetmeni, hiç kuşkusuz Ledger’in kumaşına çıkmayan izler bırakmıştır. İkinci sebep: Matt Damon. O ki, hem kalemi hem de oyunculuğuyla ciddi bir cazibe merkezidir. Merak ediyorum: Ledger, Damon’ın çekim gücünden kendini ne kadar uzak tutabildi?) Ang Lee ona bu film aracılığıyla içindeki cevheri çıkarma fırsatı sundu. Ve Ledger da bunu iyi değerlendirdi. Sanırım New York Times yazarı Stephen Holden’ın şu değerlendirmesi, Akademi Ödülleri’nde En İyi Erkek Oyuncu için gösterilen en genç dokuzuncu aday olmasından çok daha makbul olsa gerek: “Bay Ledger canlandırdığı karakterin içinde esrarengiz bir şekilde yeniden var oluyor. Bu Marlon Brando ve Sean Penn’in muhteşem performansları kadar iyi bir oyunculuk.”

    Beni Orada Arama, Ben Hiçbir Yerdeyim!

    Artık taşlar yerine oturmuştu. Hep oynamayı düşündüğü satranç masasındaydı. Kendini kanıtlama safhasından kendini gelişme safhasına geçmişti. Üstelik yönetmenlik teklifleri de almaya başlamıştı. Nitekim birkaç klip yönetti (hayat izin verseydi, uzun metraj da çekerdi). Gel gör ki, kendisine kendi olma imkânı yaratan film, bazı hasarlar da bıraktı: “Rol çok yıpratıcıydı. Günde iki saat uyuyabildim. Sürekli düşündüm. Bedenim bitap düştü ve yıprandı” (Empire)

    Bu açıklama, daha sonra yapacağı açıklamalarla birleşince, ölümüne giydirilen sis perdesini bir parça aralamaya yardımcı olur. Nitekim I’m Not There (Todd Haynes, 2007) ve The Dark Knight (Chirstopher Nolan, 2008) gibi dünyevi getirisi yüksek iki filmdeki oyunculuk kalitesi ile yüreğin daimi konuğu olsa da pek iflah olmaz: tek çocuğunun annesi Michelle Williams, Interviews dergisine yaptığı açıklamayla duruma açıklık kazandırır: “bildiğim kadarıyla da insomnia hastalığına tutulmuştu. Çok fazla enerjisi vardı. Aklı dönüyordu, dönüyordu, hep dönüyordu.”

    Ledger, New York Times’tan Sarah Lyall’le yaptığı görüşmede, Williams’ın açıklamasını teyit eder adeta: “Geçen hafta büyük olasılıkla, her gece ortalama iki saat uyuyabildim… Ben durmadan düşünen biriyim. Vücudum bitkin düştü ve aklımı kaçırmak üzereydim.” (4 Kasım 2007) Yine gazeteden öğreniyoruz ki Ledger, bu yüzden düzenli olarak Ambien hapı almaktadır: “Buna rağmen ancak kısa bir süre uyuyabiliyorum. Tekrar uyanıyorum. Zihnim durmuyor. Ancak bedenim yorgun. Bundan çok rahatsızım.”

    Kendimi Bir Şişe Kola Gibi Hissediyorum

    Beklenmeyen son gelmişti. Gazetelere yansıyan haberler dünyanın dört bir yanına dağıldı. Nice insanı hüzün içinde bıraktı.

    Herkes gelip geçer de fırlatılıp atıldığı dünyadan şöylesi bir paragrafı ardında bırakacak pek az oyuncu bulunur: “Kendimi bir şişe kola gibi hissetmeye başlamıştım. Çevremde beni popüler bir şişe haline getirmek için pazarlama dolapları dönüyordu. Halbuki kolanın tadı bok gibidir. Ama her yerde afişleri asılıdır. İnsanlar bunlara kanar ve satın alırlar. İşte ben de kendimi […] sebepsiz yere satın alınıyormuşum gibi hissediyordum” (Rolling Stones, 2007)

    Özlemek doğru bir sözcük gibi gelmiyor bazen insana. Eğer özlenen daima aklınızdaysa…

     

    * Toksikolojik laboratuar sonuçlarına göre Ledger, baş ağrısı, uyku sorunu ve korku ataklarını önlemek adına 6 çeşit ilaç almıştır. Bunların birbirleriyle etkileşimi sonucu bünyesi iflas etmiş, akut zehirlenmeden ölmüştür.

     

     

    BERKE KAYA
    25 Haziran 2023 GÖRÜŞ

    Kaynak: Kronos
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Oy vermezsek ne olur, bir düşünün

    Oy vermezsek ne olur, bir düşünün

    İsmet İnönü’nün “Büyük devletlerle ilişkiler ayıyla yatağa girmek gibidir” dediği söylenir. Türkiye’de siyaset dediğim ‘şey’, üç aşağı beş yukarı bu mahiyette. Cıva misali sızıyor her boşluğa. Görüp dokunduğunuz şeyin görüp dokunduğunuz şey olmadığını anlamanız zaman alıyor. Bilimsel veriler, tarihsel perspektif, sosyolojik analiz, bir anda çöpe gidiyor. Ve o çöpte, her türlü haşarat çoğalma imkânı buluyor da umut pek yeşermiyor.

    14 Mayıs seçimleri öncesi kamuoyu yoklaması yapan kuruluşların çoğu yanıldı. Altılı Ganyan değil ki bu, ‘tutturamadık’ diyelim. Sandıktan öyle bir sonuç çıktı ki, ‘yanılma payı’ olarak bırakılan yüzde bile utancından bir köşeye çekilip sustu.

    2020 Eylül’ü yahut Ekim’iydi sanırım; Gürsel Tekin, bir ‘Z Kuşağı Raporu’ yayınladı ve 7 milyon gencin ilk kez oy kullanacağını belirtti.

    YSK, üç yıl sonra, 5 Nisan’da 7 milyon ‘yeni’ seçmenin sandığa gideceğini duyurdu.

    Aynı YSK, 20 gün sonra kendini değilledi ve ilk kez oy kullanacak kişi sayısını ‘yaklaşık 5 milyon’ diye açıkladı.

    Bir anda 2 milyon seçmen toz oldu, uçtu gitti bir bilinmeze…

    2020 ile 2023 arasında değişmeyen 7 milyon genç seçmen, nasıl oldu da 5 Nisan ile 25 Nisan arasında 5 milyona düştü?

    Bunu sorgulayan birine tesadüf ettiniz mi?

    ***

    Saat 18.48. Yayın yasağı kaldırıldı. Sayımı yapılmış ilk oylar açıklanıyor. A Haber, ilk verilerde açılan sandık oranını yüzde 9,1, Tayyip Erdoğan’ı yüzde 59,5, Kemal Kılıçdaroğlu’nu yüzde 34,8 olarak gösterdi. Sinan Oğan’ın oy yüzdesi 5,1.

    Saat 20.58. Sinan Oğan’ın oy yüzdesi 5,3.

    Saat 21.38. Sinan Oğan’ın oy yüzdesi 5,3.

    Saat 22.50. Sinan Oğan’ın oy yüzdesi 5,3.

    Uzatmayayım; ilk saatlerde yüzde 5 civarında olan Sinan Oğan oyları, sabahın erken saatlerinde de değişmedi ve 5,1 ile noktalandı.

    Hangi matematik, hangi istatistik, bu kadar kararlı, bu kadar isabetli olabilir?

    18.48’de 5,1 ile başlayan maraton, ertesi günün ortasında 5,1 ile kapanıyor.

    Evet; halk ‘istikrar’ seviyor.

    Yahut düzeltelim: Halkın istikrarı sevdiği yalanı ikna edici kılınıyor.

    Sizi temin ederim ki, oy oranındaki şu istikrarı yakalamak özgür irade ile başarılabilecek bir şey değil.

    Peki, biz cüz’i iradelilerin kavrayamadığı ne oldu?

    ***

    Kulaklara biraz kar suyu kaçıralım…

    Washington merkezli, kâr amacı gütmeyen bir araştırma ve savunma kuruluşu var. Adı Project on Middle East Democracy. POMED diye kısaltılıyor.

    Bu kuruluşun Türkiye program direktörü olan Merve Tahiroğlu, seçim öncesinde, 14 Mayıs seçimleriyle ilgili bir analiz yayınlıyor.

    Analizde Erdoğan’ın seçimlerde hile yapacağı, kaybetmesi durumunda ise şiddete başvuracağı iddia ediliyor. Muhalefet ve uluslararası toplum, ‘turuncu darbe’ için uyarılıyor.

    POMED, CIA’nın yönettiği kuruluşlardan.

    Onun duyurusunu, Amerikalı akademisyen ve Ortadoğu uzmanı Henri Jak Barkey paylaşıyor.

    Barkey ise CIA’ye yakınlığı dedikodudan öteye taşınmış biri.

    Sizce POMED’in bu duyurusunu Türkiye’de kaç kanal, kaç gazete, kaç dergi, kaç site paylaştı?

    Benim bildiğim ve bulabildiğim şu: Bir tek Aydınlık gazetesi.

    Aydınlık ise Cumhur İttifakı’na katılma arzuları kabul görmeyince, “Açıkça belirtmek durumundayız: Türkiye’nin bağımsızlığı, güvenliği ve üretim devrimi yolunu değil, ABD’ye boyun eğme yolunu seçtiler” diyen, Erdoğan ikinci tura kalınca da, Erdoğan’ı destekleyeceklerini açıklayan Doğu Perinçek’in.

    Şimdi, “hiçbir şey olmasa da bir şey oldu” mu demeliyiz?

    ***

    Onursal Adıgüzel; CHP Bilgi ve İletişim Teknolojilerinden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı… 30 yaşında CHP’nin en genç üyesi olarak Meclis’e girdi. 2015’teki LGBTI Onur Yürüyüşü’ne verdiği destek ve katkılarla takdir topladı.

    Ama 2018 yılında CHP cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce’nin hedef tahtasına koyduğu isim.

    Hatırlarsanız, Muharrem İnce, 24 Haziran’da kendisine veri akışının verilmediğini iddia etmişti.

    Bir detay: O tarihte, basına ve kamuoyuna açıklama yapan ekip içinde Adıgüzel de var. Ancak 14 Mayıs’taki açıklamalarda yok. Oysa henüz ne görevden alırmış duruda, ne de kendisi istifa etmiş…

    Biz, bu iki fotoğraftan ne anlamamız gerekiyor?

    Şimdi iddialara gelelim…

    Adıgüzel, bir bilişimci değil; endüstri mühendisi. Ama “bilgi ve iletişim teknolojileri”nden sorumlu kişi bir bilen olmasa da idare eden olmalı hiç değilse. Oysa kurduğu sistem iki seçimde de çökmüş. Birinin mesuliyet alması gerekmez mi?

    Tele 1’e çıktığında vahim bir izahta bulunuyor Adıgüzel. “%60’dan veri alabildim” diyor. Yani ulaşılamamış 191 bin sandık söz konusu. Akıl alacak gibi değil.

    Hadi teknoloji tarafındaki ihmali, vurdumduymazlığı birilerine ihale edelim; peki sandıklara görevli koymak, koyduğu görevlileri eğitmek, ilgili sandığa göndermek, lojistik olarak bu kişilere yiyecek ve içecek sağlamak, ulaşım, hukuk desteği vermek kimin sorumluluğu?

    2018’in üzerinden koskoca 5 sene geçmiş. Bunca zaman içinde böyle bir düzenek, çalışır bir network kuramamak, uygun insan gücünü hazırlamamak fiyasko değil de nedir?

    Beş yılda başarılamayan şeyin iki hafta içinde toparlanacağına inanmak mümkün mü?

    Hem de ittifak ortaklar arzuladıkları oranda milletvekili çıkarmış, unlarını elemiş, alacaklarını almışken?

    Bu zihniyet Güneydoğu’daki sandıkları nasıl koruyacak?

    Bir küçük ilave: YSK’nın başındaki Ahmet Yener ile Sayıştay’ın başındaki Metin Yener kardeş ve bu kardeşler Erdoğan’a çok yakın bir ailenin üyesi.

    Şu bilgiyi de sıkıştırmama müsaade ediniz lütfen: Onursal Adıgüzel’in eşi Elif Duygu, Sabah gazetesi yazarı Mahmut Övür’ün yeğeni. Mahmut Övür ise Süleyman Soylu ile yakın.

    Aslında kimin eli kimin cebinde hadisesi.

    Bu hadiseyi bir de Tuncay Özkan üzerinden süslemek var ki… Pastayı tadından yenmez hale getirir. Ancak bir yaş pasta sevmez olarak bunu bir başka yazıya saklıyorum.

    ***

    Çıplak bir gerçek var: Erdoğan kişisel oy oranını korudu. Yüzde 49’u geçen oy oranı yüzde 50-55 civarında aldığı oy oranının biraz altında da olsa fark etmez; radikal bir değişiklik yok, 20 yılın iktidar yorgunluğuna rağmen.

    MHP’nin oy oranının yükselmesi ise olsa olsa AKP’den ve İYİ Parti’den oy kaymasıyla açıklanabilir. Kürt köylerindeki oy hırsızlığı unutulmadan tabii…

    Oy sandıklarını korumakla yükümlü jandarmaya ne demeli, bilemiyorum. Gözünün önünde muhtar basıyor mührü MHP’ye!

    Seçimlerde oy oyunları yapıldı mı? Şaibe, hile var mı? Sorusuna rahatlıkla “evet” diyebilirim. Ama bunların çok da fazla etkili olduğunu sanmıyorum.

    Seçime dair TV kanallarında yorum yapanların çoğunun yaptığı gevezelik; siyasi yeterlikleri yok.

    Bir örnek: Barış Pehlivan günlerce bas bas bağırdı Halk Tv’de. Yok efendim neymiş, eski AKP’li bir bakan CHP’nin garantili sırasından aday gösterilmişmiş. Yahu sana ne? Sen haberini ver, kendince yorumunu yap. Partinin politikasına (sonucu olumsuz etkileyecek biçimde hem de) müdahale hakkına sahip değilsin. Kaldı ki yorumları da sıradan. Kemal Kılıçdaroğlu’nun lider olarak yürüttüğü stratejinin yanında çok çocuksu.

    Şu unutuluyor: Gazetecilik ile taraftarlık ayrı şeyler. Yandaş medyayı eleştirirken aynı duruma düşülüyor.

    ***

    CHP liderine sıkı sıkı sarılmalı. Kemal Kılıçdaroğlu doğru bir strateji yürütüyor. Ülkeyi aşiret yönetir gibi büyük bir ciddiyetsizlikle, üç beş liyakatsiz kişiyle yöneten bir zihniyete karşı başka türlü bir siyaset yürütülemez. Bu zihniyete karşı İnce dâhil herkesle ittifak kurulmalı. Sinan Oğan ile mutlaka anlaşmalı. 50+1’i bulmanın başka yolu yok. İnce tarihe gömmüş olsa da kendini, onun sevenleri ittifaka çekilmeli.

    Bu millet muhafazakâr, dindar. Milliyetçi, mukadderatçı. Milletin yapısının böyle olmasının tarihi köklü sebepleri var. Sol bu milletin değerleriyle barışmalı. Kibri, küstahlığı bırakmalı. İdris Küçükömer, Şerif Mardin, Hikmet Kıvılcımlı, Cemil Meriç gibi yazar ve düşünürler okunarak yeniden ülke tahlili/analizi yapılıp ona göre yol haritası çizilmeli. Feodal değerler, yiğitlik vb. şeyler solun liderlere olan bakışında önemli faktör halen. Yine başka ülkelere has yol haritaları ile toplumsal mühendislik bir tarafa itilmeli. Demokratik sosyalizm şiar olmalı.

    İktidarın halk içinde kök tutmuş propagandaları boşa çıkarılmalı.

    Bir örnek vereyim: Erdoğan yönetemiyor, ama muhalefette de yönetecek kimse yok deniyor. Unutulan şey şu: Şeyh uçmaz mürit uçurur.

    Bir başka örnek: Kılıçdaroğlu vizyonsuzmuş (bunu daha çok sol kesim söylüyor). Oysa vizyon satın alınmaz, edinilir. Siz kırk defa derseniz öyle olur.

    Eğer Kılıçdaroğlu için “bay bay” yapılan değil, “bay bay” diyen olsun istiyorsak çok çalışmak gerekir.

    Voltaire’in Kandid’te söylediği gibi: Bizi çalışmak kurtarır!

    ***

    Psikolog Robert Cialdini’nin pek hoş bir eseri vardır: İknanın Psikolojisi.

    Cialdini, burada bir bağış toplama etkinliği için kendisine yaklaşan küçük bir izciden söz eder. İzci tanesi 5 dolardan sirk bileti almak isteyip istemediğini sorar. Cialdini, “Hayır, teşekkürler” deyince çocuk, “Madem bilet almak istemiyorsun, çikolatalarımızdan almaya ne dersin? Tanesi sadece 1 dolar” der. Cialdini izciyi kırmaz ve bir çift çikolata satın alır.

    Ve hemen ardından önemli bir şeyin farkına varır: a.) Kendisi çikolata sevmiyordur, b.) Tutumludur; dolarlarını seviyordur, ama c.) Sevdiği bir şey karşılığında sevmediği bir şey almıştır.

    Sözün özü: Eğer sevdiğimiz (adına demokrasi, özgürlük, parlamenter sistem vs, ne derseniz deyin) bir şey karşılığında sevmediğimiz (tek adam rejimi, faşizm vs.) almak istemiyorsak, umutsuzluğu, depremzedelere küfretmeyi, korkuyu bir kenara bırakıp çalışmalıyız. Çalışanları da takdir ve teşvik etmeliyiz. Zira bir şehvetli ağız sur’u üflemeye her zamankinden daha yakın!

    Unutmayalım lütfen, “Bir daha sandığa gitmem” demek ve gitmemek her seçmenin en doğal hakkı, ama sorun şu: Belki bir daha hakkını aramaya gidebileceğin bir sandık bile olmayacak…

    BERKE KAYA
    18 Mayıs 2023 GÖRÜŞ

    Kaynak: Kronos
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Muktediri indirmeden sükûnetin haram olacağını unutmayalım

    Muktediri indirmeden sükûnetin haram olacağını unutmayalım

    Sevmek için değilse bile nefret için sebep bulmak öyle kolay ki… Küçücük bir şey yetiyor öfkemizin köpürmesine: Pazartesilerden nefret ederiz: Salı, Çarşamba bizdendir. Trafik sıkışıklığı olmasa deriz, evin önünden vızır vızır geçen arabalara bakarak. Brokoliyi yahut balığı sokmayız eve. Şu yahut bu kişi, şu ya da bu grup bize göre değildir.

    Kimi evlilikten nefret eder, kimi gelecek planlarından…

    Nefret daima bir taraftar bulur kendine.

    Sevgide aranan öz, sağlam dayanak, nefrette aranmaz pek; demek ki Özdemir Erdoğan yanılıyor!

    Hatırlayalım; ne diyordu Sevdim Seni Bir Kere’de?

     

    Sevgi anlaşmak değildir, nedensiz de sevilir

    Bazen küçük bir an için ömür bile verilir

     

    İşin latifesi elbette bu. Ancak nefret ciddi ciddi çekilecek şey değil doğrusu.

    Sahi, böyle mi?

    Tiksinti, kızgınlık ve öfke nerede buluşuyor, nasıl ayrılıyor nefretten?

    Hadi, biraz oyalanalım…

     ***

    Nefret ağır, çok ağır bir mesele. İnsanlar, önyargıyı, terörizmi veya soykırımı anlamaya çalışırken, nefretin bunların birincil sebeplerinden biri olduğunu düşünmeden edemezler. Etmemeliler de…

    Belki de bundan ötürü nefretin doğası hakkında bir fikir birliği bulunmuyor. Çoğu kere bir duygu olarak kabul görürken, bazen de tutum olarak çıkıyor karşımıza.

    Bazı akademisyenlere göre nefret, öfke ile hoşlanmamanın aşırı bir versiyonu.

    Bazılarına göre de hor görme ile tiksinmenin karışımı.

    Nefretin öncülleri, tetikleyicileri, işlevleri ve davranışsal sonuçlarına ilişkin öyle farklı şeyler söyleniyor ki, nefret ediyorsunuz kendinizden ve anlama çabanızdan.

    Uzlaşılan nokta ise şu: Farklı ve benzersiz!

    Tüm bu farklılık ve benzersizliğe rağmen insanlar nefret söylemi, nefret suçu veya nefret karşıtı kampanyalar hakkında konuşmadan duramaz. İrili ufaklı laflar ederler, bazen de dağları devirirler – ama ne gam!

    Bildiğimiz bir şey var: Nefret yoğun ve kalıcı. Özünde kötü ve tehdit edici.

    Mesela Hutular[1], 1994 Ruanda soykırımında Tutsileri[2] katlettiklerinde, nefretleri, Tutsilerin özünde kötü olduğu ve ortadan kaldırılması gerektiği algısına dayanıyordu.

    Şu talihsizliğe bakınız ki, bir halk (Tutsiler), dünya tarihinde kendine Ruanda Soykırımı ile yer bulabiliyor.

    Başka bir örneğe uzanalım. Ku Klux Klan ve benzeri grupları, oluşumları düşünün. Bunlardaki nefret, on yılları, hatta nesilleri aşar ve bazen yeni bir tetikleyici bulana kadar uyur vaziyette kalır.

    Ayrıca insanların aile üyelerinden, arkadaşlarından, sevgililerinden de nefret edebileceğini biliyoruz.

    Nefret, hemen uzanabileceğimiz bir komşu bahçe meyvesi gibi. Yemeyen keriz.

    ***

    Mizojini diye bir şey bulmuş ve yüzyıllarca altını harlı tutmuş bir insanlık sözkonusu. Mizojini, yani kadına duyulan nefret, öyle bir şey ki, Eski Yunan filozoflarının ışıklı düşüncelerinden, 21’inci yüzyıl İstanbul’unun karanlık sokaklarına kadar uzanıyor.

    Cinderesi yatağında yüzünün ve vücudunun bir bölümü yanmış bir kadın – adı Özgecan.

    Cansız bedeni bir varil içerisinde yakıldıktan sonra üzerine beton dökülmüş bir kadın – adı Pınar.

    Evinin önünde, kapı girişinde, göğsüne ve karnına aldığı bıçak darbeleriyle katledilen bir kadın – adı Gizem.

    Özgecan’dan bugüne, yani 3 yıl içinde 2 bin 200 kadın… Yakılmış, bıçaklanmış, kurşunlanmış, dövülmüş ve nihayetinde öldürülmüş.

    Ha 3’üncü yüzyılın Hıristiyan estetiği ha Afganistan’daki Taliban rejimi; nefret hep kadın cinsinin aşağılanması olarak karşımızda.

    Ortaçağ çıkışında yaşanan cadı avlarını ise nereye koyacağını bilemiyor insan. Yüz binlerce kadın, odun ateşinde yakılarak öldürülüyor.

    Hem uygarlığın yetiştirdiği büyük ve ünlü sanatçıların eserlerinde hem de modern pornografinin en bayağı karelerinde hep bu nefret duyulan kadın motifi…

    Kadına düşmanlığın tarihi, bin yıllar boyunca süren ve Aristoteles’i Jack the Ripper’a (Karındeşen Jack), Kral Lear’ı James Bond’a bağlayan benzersiz, tarifi zor bir nefretin tarihi aslında.

    Jack Holland diyor ki: “Bu tarih içinde bir cinsel birleşme, en kişisel düzlemde bile olsa, aşağılanma ve ayıp olarak algılanıyor —bunu yaşayan kadın için bir aşağılanma ve bunu yapan erkek için bir ayıp—. Belfast argosunda to stiff sözcüğünün iki anlamı var: “Bir kadınla yatmak” ve “öldürmek”. Fakat buradaki öldürme, Fransızların la petit mord (küçük ölüm) dedikleri ve orgazmdan sonraki kendinden geçme olarak betimlenen olgudan farklı bir eylem. “I just stiffed that cunt” cümlesi, “Onu vurarak öldürdüm” anlamına da gelebilir “Onu becerdim” anlamına da. Hangi anlamda olursa olsun bu, “kurban”ın değersizleştiği ve aslında kişiliksizleştirildiği anlamını taşıyor.”

    Ne tuhaf – “kadın düşmanlığı”ndaki temel güdü, aslında erkeğin kadına, kadının da erkeğe karşı duyduğu arzu.

    Burada nefret ile arzu garip bir biçimde iç içe geçiyor. Bu nedenle kadına düşmanlık, böylesine karmaşık bir olgu.

    ***

    Bakışımızı özelden genele alalım ve nefretin hoşlanmama, öfke, hor görme ve tiksinme duygusundan nasıl farklılaştığına bakalım.

    Vrije Üniversitesi’nden (Amsterdam) Jan-Willem van Prooijen ile Paul van Lange’nin nefrete dair çalışmaları mühim.

    İkili, bir deneyde, kişilerden olumsuz duyguları tanımlamalarını istiyor. Her deneyimin duygusal yoğunluğunu ve süresini, kişiyi veya grubu ne kadar tehdit edici olarak algıladıklarını ve deneyimin diğer boyutlarını değerlendiriyorlar.

    Görülüyor ki, çoğu insan nefret ettiği kişileri ve grupları, genellikle katartik bir ayrıntı düzeyinde tanımlıyor. Bu da insanların, yaşamlarındaki nefret tecrübesinin tahmin edebileceğimizden daha sık olduğunu düşündürüyor.

    İkilinin temel bulgusu şu oluyor: Nefret, en çok hoşlanmama ve öfkeden ayrışıyor, hor görme ile az çok akraba, ama en az ayrışma tiksinmede…

    Hoşlanmama, öfke veya hor görme (ama tiksinme değil) ile karşılaştırıldığında, katılımcılar nefret deneyimlerini daha yoğun olarak değerlendiriyor. Belirli kişilere yönelik hoşlanmama veya öfke ile karşılaştırıldığında ise nefret deneyimlerini daha kalıcı olarak tanımlıyorlar. Nefret edilen kişileri toplum için daha tehditkâr olarak algılıyorlar. Onlarla yüzleşme, onlara zarar verme veya onları incitme gibi davranışlarda bulunmaya daha eğilimli görünüyorlar.

    Bu bulgular nefretin ayrı bir his olduğunu, ancak diğer duygularla, özellikle hor görme ve tiksinme ile bazı özellikleri paylaştığını gösteriyor.

    Peki, nefret ve diğer olumsuz duygular arasındaki bu farklılıklar nasıl açıklanıyor?

     ***

    Nefretin öfke, hor görme ve tiksinmeye mesafesi sanıldığı kadar uzak değil. Biri uygunsuz davrandığında hemen sinirleniyoruz. Öfke, kısa vadede bizi ele geçiriyor.

    Ancak, öfkeden farklı olarak nefret, hedeflerin davranışlarına değil, kendilerine (yani, kim oldukları veya neyi temsil ettiklerine) odaklanıyor. Bu nedenle nefretin amacı, hedefin davranışlarını değiştirmek değil, esasen kötü ve değişmez oldukları algısına dayanarak hedeflerden kurtulmaktır. İnsanların, nefreti, istenmeyen davranışlar sona erdiğinde nispeten hızlı bir şekilde kaybolan öfkeden daha uzun süre tecrübe etme eğiliminde olmasının bir nedeni de muhtemelen budur.

    Hor görme ve tiksinme, tıpkı nefret gibi, bir kişinin ya da grubun eğilimine odaklanır. Hor görme, başkalarına ‘tepeden bakmak’ veya onları aşağı görmekten ileri gelir. Amaç, bu kişileri küçümsemek ve dışlamaktır.

    İnsanlar başkalarını ahlaksız veya istenmeyen kişi olarak değerlendirdiğinde tiksinme kendini gösterir. Amaç, bu kişilerden kaçınmak veya uzaklaşmaktır.

    Nefret duyduklarında ise tüm bunlar geçerli olabilse de hedefler sadece aşağı, ahlaksız veya istenmeyen olarak algılanmaz.

    ***

    Adına ister Eros deyin, ister yaşam enerjisi, eğer bu, doğal akışına bırakılmazsa tıkanır, donar ve zamanla ölüm enerjisine (Thanatos) dönüşür.

    Enerjisini yaşama dönüştüremeyen kişi, ölümü yüceltir.

    Öyle yüceltir ki, bir noktadan sonra, ölümü, öldürmeyi sever hale gelir.

    Yetersizlik ve değersizlik hissinden kurtulmak için de bir muktedir arar.

    İşte tam da bu noktada başlar asıl hikâye.

    Aidiyetler ve sıfatlar edinir. Artık başında bir muzaffer, arkasında çokluk vardır.

    Hadi zât-ı âliyi bir köşeye koyalım. Biz Adolf Hitler’e bakalım.

    Hitler, birileri için delinin tekiydi, küçük bir azınlık içinse dâhi.

    Soru şu: Ne yaptı da kendine hayran bir kitle yarattı?

    Çok basite indirgeyerek söylüyorum: Ötekileştirdi. Daha doğrusu, öteki’ni düşman ilan etti. Yani ayrıştırdı.

    Hitler’in ötekisi Musevilerdi.

    Kendini ezik, kendini zayıf, kendini aşağılanmış hisseden kitleye nefretini kusabileceği bir hedef verdi.

    O hedefe önce su atıldı. Sonra taş. Derken kan sıçratıldı üzerlerine. Ve gaz odalarında son nefesleri alındı.

    Zayıf olanın bir muktedir elinden nefretini dışavurumu…

    Muktedirin yüceliği, kendini o grup, o topluluk, o çokluk içinde hisseden kişinin suçluluk ve utanç duygusunu ya yok etti ya da basıncını azalttı.

    Nefretin yıkıcılığı sel gibidir; önüne çıkanı süpürür. Kanın tadını almış vampirden farksız hale gelir ezilenler. Artık güçlü olan kendisidir çünkü. Bu yanılsama muktedirin yara alması yahut gücünü kaybetmesine değin sürer.

    Kendi geleceği için muktediri besler. Bu yüzden kendinden ziyade, muktediri savunur cansiperane. Sürekli savunma halinde oluşu bundandır.

    Kazanılmış bir kimliği vardır, bu kimliği muktedirin varlığına borçludur. Dolayısıyla toz kondurmaz yüceye.

    Bu haldeki kişinin hakikati kavraması imkânsızdır.

    Çünkü dâhil olduğu çember ona bambaşka bir gerçeklik sunmuştur. O gerçeklikte kendisinin bir değeri ve önemi vardır. Dahası: nefretini yönlendirebileceği, yıkıcı etkisini tadabileceği bir hedef ve özne mevcuttur.

    Bu kazanılmış olanı kaybetmemek adına gerekirse yalan söyler, gerekirse şiddete başvurur. Bazen doz aşımı da yaşanır.

    Doz aşımının normalleştiği noktada da olumlu hisler geriye itilir ve bastırılır.

    İnsan içindeyken fotoğrafın kendini görmez. Eğer onu fotoğrafın dışına çıkaracak manzarayı sunamazsak, vahametinin farkına varması, halini idrak etmesi, eylemlerini sorgulaması neredeyse imkânsızdır.

    Böylelerini tek tek terapi odasına almak mümkündür elbet. Eh, o kişinin şifaya kavuşması da az çok imkân dahilindedir. Ancak koskoca toplumun yarısını alacak bir terapi odasını inşa etmek – işte bu namümkün!

    Ne diyor Necip Fazıl, 1978’de yazdığı şiirde:

     

    Sen ki, bir sapık ırza geçse nefret kusarsın;

    Milletin ruh ırzına geçerler de susarsın

     

    Biz susmama hakkımızı kullanalım; ama muktediri indirmeden de sükûnetin haram olacağını unutmayalım.

     

    [1] Burundi ve Ruanda’da yaşayan Bantu halklarından biri. Ruanda nüfusunun %84’ü ve Burundi nüfusunun %85’i Hutu kökenlidir. Bantu ise Sahraaltı Afrika’da yaşayan ve Bantu dilini konuşan 300–600 etnik gruptan oluşan halklardır.

    [2] Bugünkü Ruanda ve Burundi sınırları içinde yaşamakta olan etnik gruplardan biri.

    BERKE KAYA
    07 Mayıs 2023 GÖRÜŞ

    Kaynak: Kronos
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Bay Kemal bir karar vermiş; Alevi videosu bir kopuşun örneği

    Bay Kemal bir karar vermiş; Alevi videosu bir kopuşun örneği

    Yüzdük yüzdük ve kuyruğuna geldik; 14 Mayıs’ta oyumuzu kullanacak ve 15 Mayıs’ta, oy verdiğimiz kişinin/partinin zaferiyle uyanmayı umacağız.

    Gayet ‘normal’ sayılan bu davranış, öteden beri bana ‘tuhaf” geliyor. Zira bazı şeyleri anlamakta zorlanıyorum: Seçmen partiye, dolayısıyla onun temsil ettiği ideolojiye mi oy veriyor? Yoksa lidere, başka bir deyişle onun alına moruna, şovuna bakarak mı ikna oluyor?

    Ortada bana göre çok ‘karışık’ bir şey var, ama bundan rahatsız olan kimse yok.

    Deniyor ki: Kılıçdaroğlu ilk Alevi cumhurbaşkanı olacak!

    Şimdi bu cümlede neye bakmak gerek? Kılıçdaroğlu’na mı, Aleviliğe mi, cumhurbaşkanlığına mı, yoksa ilk’e mi?

    İnsan bir kere soru sormaya başlayınca tutamıyor kendini.

    Kılıçdaroğlu’na baktığımızı varsayalım. Kılıçdaroğlu solcu mu? Savunduğu değerler, mitinglerde saçtığı vaatler sol ideolojiyle uyum içinde mi?

    Aleviliğe bakalım. Her Alevi’nin ideal insan olduğunu söylemek mümkün mü? Diyelim ki, mümkün. Her ideal insanın iyi politikacı olma olasılığı nedir?

    Bu böyle sürüp gider. Çünkü bazı şeyleri karıştırmayı seviyoruz. Nasıl ki iyi insan, ideal insan olmak kişiyi şair, terzi, hamal, berber yahut bilgisayar mühendisi yapmazsa, kişinin Alevi yahut Sünni, solcu yahut sağcı olması da onu iyi politikacı yapmaz.

    Buradan da şuna geliriz hemen: İyi politika nedir?

    Merak ettiğim şu: Seçmen ‘ne’ye bakıyor? Verdiği kararlar rasyonel mi? Belli bir iradesi var mı? Babadan oğula, anneden kıza geçen bir oy verme alışkanlığı söz konusu mu?

    Hadi biraz köpürtelim konuyu: Aynı vaatleri, cümlesi cümlesine Kılıçdaroğlu değil de Mılıçdaroğlu söylese, ama Mılıçdaroğlu 40’ında Brad Pitt’i kıskandıracak kadar yakışıklı, Elon Musk kadar zengin ve cömert biri olsa, kime oy verilir?

    Siyasetin Cilveleri

    Hatırlıyorum; 25 Haziran 1993’te Tansu Çiller, Türkiye’nin ilk kadın başbakanı olmuştu. 1991 seçimlerinde İstanbul milletvekili seçilmişti; Sosyal Demokrat Halkçı Parti ile kurulan Süleyman Demirel’in başbakanlığındaki koalisyon hükümetinde ekonomiden sorumlu devlet bakanlığı görevi layık görülmüştü kendisine.

    Demirel’in dokuzuncu cumhurbaşkanı seçilmesini takiben DYP genel başkanlığına soyundu. 13 Haziran 1993 tarihli DYP olağanüstü genel kurulunda da en yüksek oyu alarak genel başkan seçildi. Peşi sıra da başbakan…

    Hüsamettin Cindoruk’un naklettiğine göre; Çiller, “Ben hayatımda hiç sağ partiye oy vermedim”[1] diyen biri.

    Demirel, bu ‘sarışın’ kadını, Boğaziçi Üniversitesi’nde ekonomi profesörüyken keşfediyor ve DYP saflarında siyasete kazandırıyor. Çiller’e vaadi şu: “Seni yıldız yapacağım!”[2]

    Hiçbir sağ partiye oy vermeyen Çiller, DYP’ye geçtiğinde Ecevit hayranı…

    Şimdi buna siyasetin cilveleri mi diyeceğiz?

    Çiller’in iktidarı öyle bir girdap, öyle karanlık ki, kelimeler kifayetsiz kalıyor.

    İyisi mi sözü Doğan Akın’a verelim. O daha sakin anlatmayı başarıyor çünkü: “Tansu Çiller Türkiye’sinin karanlığında Kürt siyasetçi, hukukçu ve işadamlarını hedef alan cinayet zincirinin üzerinden geçen 20 yılda ortaya çıkan ‘deliller’e rağmen hâlâ hakkında hüküm tesis edilmiş tek fail bile bulunmuyor.

    Görünmek isteyen, kendisini adeta ilan eden gerçeklerin yıllarca devlet katında örtbas edilmesiyle hesabı taammüden sorulmamış bir cinayet zinciri karşısındayız. Öyle bir cinayet zinciri ki, gerçeklerin ortaya çıkması, davanın ardında bir devlet iradesinin varlığını değil, aksine yıllardır gerçeği örtbas eden, yalanlarla çarpıtan devletin dava mahallinden uzaklaştırılmasını gerektiriyor!”

    Neye bakmıştık?

    Tansu Çiller’in kadın oluşuna…

    Demirel onu ne yapacaktı?

    Yıldız…

    Peki, gelinen nokta ne?

    …… (uygun sözcüğü yahut cümleyi siz yazın lütfen)

    Geçiş Nesneleri – Avuntu Nesneleri

    Üniversiteyi bitirmiş, Meclis’in arkasında, Çankaya’ya uzanan Hoşdere Caddesi’nde bir dükkân açmıştım. Bozkurt Güvenç, Cahit Külebi gibi pek çok ‘müşteri’m vardı. Düğünler, toplantılar, konferanslar vs. bizim ilgi alanımızdı.

    Hatta ameliyatlara bile giriyordum. Diz ameliyatlarına bilhassa…

    Çektiğimiz görüntüleri video kasetlerine kaydediyor ve İspanya’ya gönderiyorduk.

    O zamanlar pek tanınmayan biri daha vardı: Engin Özkoç.

    Özkoç, Sakarya Belediye Başkanı Ünal Ozan’ın yardımcısıydı. Benim halimi görünce, “Ada’ya gel!” demişti. Amcam da oradaydı. Gittim. Ev dâhil her şeyi satıp…

    Sakarya’da bir reklam ve organizasyon şirketi kurdum. Sakarya gazetesi ve radyosuyla bağ kurdum. Çalışıyorum…

    Derken 27 Mart yerel seçimleri geldi dayandı.

    Özkoç, amcamın arkadaşıydı. Dolayısıyla SHP’den ‘iş’ almak yakışmazdı.

    Aydın Zengin çaldı kapımızı. Sakarya Spor’un efsane başkanı…

    “Aday adaylığı” hadisesi ilk kez o sene ortaya çıkmıştı. Aday adayıydı ANAP’tan… ANAP ise gözde partiydi hâlâ.

    Bir de adını şimdi hatırlayamadığım bir başka aday vardı. Serdivan’a talipti MHP’ten… Ağabeyi de Serdivan’a talipti. Ama başka bir partiden…

    Bu iki adayın tanıtım sorumluluğunu üstlendik.

    Defalarca anketler yaptık. SHP önde gözüküyordu. Ünal Ozan sevilen bir başkandı. Çok hizmeti dokunmuştu şehre…

    Ancak seçim sonuçları yanılttı bizi. Hem de ne yanılma…

    Refah Partisi ipi göğüsledi, Aziz Duran belediye başkanlığı koltuğuna oturdu.

    Seçmenin kime, hangi sebeple oy vereceğini kestirmemiz mümkün olmadı.

    Gördüm ki, toplumun zaman zaman tercih ettiği bazı ‘geçiş nesneleri’ var. Bir dönem (ANAP ve SHP) çöktüğünde, yeni döneme geçilirken ‘avuntu nesneleri’ cazip geliyor. Tabir-i caizse daha sempatik, daha şirin, daha hafif (!), daha gözde, daha bilinir, daha lay lay lom isimlere yöneliyor seçmen.

    Cem Uzan mesela böyle biriydi.

    Tansu Çiller de üç aşağı beş yukarı böyle biri…

    Ama toplumsal hayatın bir fotoğrafını çekmeye kalksanız; ne tesadüftür ki, çöküşte avuntu nesnelerinin, öyle ya da böyle bir sorumluluğu olduğunu görürsünüz. Çünkü onların bulunduğu yerde ya leke vardır ya da orası flu’dur.

    Siyasetçiler ‘Mal’, Seçmen ‘Tüketici’ Olunca…

    Söz konusu bir ‘seçim’ ise son söz hiç kuşkusuz seçmenindir.

    Biz öyle sanırız. Paşa gönlümüzü bu masalla avutmak iyi gelir tekleyen kalbimize…

    Radyonun yaygınlaşmasıyla siyasetçi-seçmen arasındaki katmanlar azaldı. Sonra internet ile neredeyse sıfırlandı.

    Artık dokunamasak da bir tuş kadar yakınlar bize.

    O bizi, biz onu görmesek de, yorum yazıyor, beğeniyor yahut ileterek paylaşımını etkileşimde bulunuyoruz. Daha ne olsun!

    Hal böyle olunca da siyasetçiler ‘mal’, seçmen ise ‘tüketici’ oldu. Rafta en iyi yere konan, en çok tanıtılan, en ucuz ve en hoş olan cüzdanımızın açılmasını sağlıyor.

    Tarihe ‘ekonomik buhran’ olarak geçen günleri bir düşünün. İkinci Dünya Savaşı’nın acılarını tatlı tatlı anlatan Roosevelt’i… Halkına “kan, ter ve gözyaşı” vadeden Churchill’i…

    Ortada, ama hayali ama somut, bir ‘ürün’ var. Ve o ürüne talip yahut talip olması arzulanan (buna zorlanan) bir tüketici var.

    Kimse ‘içerik’ ile ilgilenmiyor.

    Bunu gören siyasetçiler ise rakiplerine fark atıyor.

    Demirtaş mesela. Yaklaşık 6 buçuk yıldır tutuklu. Ama hayatın içinde gibi. Her gün sosyal medya hesabından paylaşımlarda bulunuyor. Avukatları aracılığıyla söyleşiler yapıyor ve yayınlatıyor. Halkın (tüketicinin) nabzını tutuyor.

    Hiç kimse gücenmesin, ama… Bunu Pervin Buldan yapıyor mu?

    Soru şu olabilir o vakit: Bunu yapmalı mı?

    Bir siyasetçi, tüketicinin taleplerini karşılamak üzerine kendini yeniden konumlandırmalı mı?

    Kılıçdaroğlu’nun Alevi açılımı, Kürtler’e dair videosu, hatta Bay Kemal’in Tahtası bir kopuşun örneği.

    Belli ki Kılıçdaroğlu, karar vermiş. Artık seçmenle aynı hizadan konuşmuyor. Kendini yukarı konumlandırmış vaziyette. Halkım diyor, vatandaşım diyor. Elinde kalem, ders veriyor. Gençlere özenip eliyle kalp yapıyor. Tüketiciyi tavlamaya oynuyor.

    Bu, bir tercihtir.

    Eğer satışa çıkardığınız ürüne talep olursa, yani tüketici (seçmen) iltifat ederse, sunulan şeyi satın alırsa amacınıza ulaşırsınız.

    Lakin tüketici kitlenin önemli bir bölümü yoksuldur. Alım gücü zayıftır.

    Ve şu sözde demokraside siyasetçiyi iktidara taşıyan çoğunluğun oylarıdır.

    O halde çoğunluğun dilinden konuşmanız, onun beklentilerini doyurmanız, gerekirse ağzına bir (yahut birkaç) parmak bal çalmanız gerekir.

    Bu da şu demektir: Pırıl pırıl elmalarım var. Şekerli elma bunlar! Tanesi 3 lira.

    O elmaların çürümüş elma mı olduğunu bilmez seçmen. Dış görünümüne bakar. Fiyatına bakar. Ulaşılıp ulaşılamaz oluşuna bir de… Eğer ikna olursa satın alır.

    Bazen de göz hakkı ister.

    Şimdi bu durumda CHP’nin temsil ettiği ideoloji ve değerlere mi oy verilmiş oluyor? Yoksa tezgâha itinayla konulmuş ve makbul olduğu savlanan ‘ürün’e mi?

    [1] Ayrıntılar için bkz. Son Darbe, Mehmet Ali Birand – Reyhan Yıldız, Doğan Kitap, 2012
    [2] Ayrıntılar için bkz. Tansu Çiller’in Siyaset Romanı,  Nursun Erel, Ali Bilge, Bilgi Yayınevi, 1994

    BERKE KAYA
    28 Nisan 2023 GÖRÜŞ

    Kaynak: Kronos
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Sürüye karışmak mı, muhaliflerle barışmak mı: Hangisi daha beter

    Sürüye karışmak mı, muhaliflerle barışmak mı: Hangisi daha beter

    Farkındalık, etrafımızda gelişen olayları bilme, algılama ve duyumsama becerisi kazandırır insana. Bu, çoğu kere can sıkıcıdır. Ağız tadımızı bozar. Alacağımız hazzı azaltır. Sürprizin üzerini örter.

    Bunun neresi ilginç? Neresi eğlenceli, değil mi…

    Oysa tekerleğe çomak sokmak gibisi var mı? Rüzgâra karşı işemek…

    Ah, bu da biraz tehlikeli, biraz nahoş bir durum…

    Hadi küçük bir fikir turuna çıkalım o halde. Belki bu süreçte bazı kalıpları kırar, karanlıkta kalmış kimi yerlere ışık tutar yahut aynı sakızı tekrar tekrar çiğneriz, aynı nakarata eşlik ederiz. Yolda keşfettiklerimiz de yanımızı kâr kalır.

    ***

    Şehrin ana caddesinde olduğunuzu düşünün lütfen. Sakin sakin yürürken, içinizdeki diktatöre uyup aniden hızlanarak kalabalığa karışmak arzusuyla tutuştuğunuz oldu mu hiç?

    Absürt bir şey değildir bu: Hayvanî içgüdünüz size bir sürünün parçası olmanızı fısıldar kulağınıza. Yalnız olmak risk içerir. Sürüde yer almak ise güvenlidir.

    Evet; korku bizi birbirimize yaklaştırır.

    Yalnızlık savunmasız olduğumuzu hissettirir. Kalabalık içinde olmak ise güven telkin eder.

    Kaldırımda kalabalık içinde yürürken size bir arabanın çarpma olasılığının düşük olduğunu düşünürsürüz. Çevrenizdeki kişilerin sizi bu tehlikeden koruyacağını…

    Bu fikir, sarhoş edici bir güç duygusuyla gelir: Kalabak içindeyken kendimizi gerçekte olduğumuzdan çok daha güçlü ve cesur hissedersiniz. Tek başına “sinek bile incitmeyecek” bir kişiyken, öfkeli bir kitlenin parçası olduğumuzda bir hükümet binasını ateşe vermekten veya bir içki dükkânını soymaktan çekinmezsiniz.

    En yumuşak huylu olanlar dahi çevrimiçi bir çetenin parçası olduğunda en acımasız yorumları yapabilir.

    Sürü, kişide harikalar yaratan psikolojik dönüşümlere sebep olur: Bir anda ihtiyat budalalığa, pervasızlığa, edep ise vahşete dönüşür. Bir kez girdaba kapıldınız mı, kendinizi tutmak neredeyse imkânsızlaşır.

    Gerçek hayatta yahut sosyal medyada işlenen linç eylemi, işte böyle bir şeydir.

    Sürü, üyelerine orantısız bir kişisel değer duygusu verir. Bireysel varoluşları ne kadar boş veya sefil olursa olsun, belirli bir gruba (sürüye) ait olmak, onlara kabul edildiğini, hatta kendisine saygı duyulduğunu hissettirir.

    Kişinin içinde bulunduğu sürüye olan yoğun bağlılığının dolduramayacağı hiçbir boşluk, iyileştiremeyeceği hiçbir travma yoktur. Tarikatlar ve çeteler, kenar mahalle örgütleri yahut mezhepler bu yüzden olağanüstü bir çekiciliğe sahiptir; kafası karışmış bir ruha ailenin, arkadaşların ve mesleğin sağlayamayacağı bir tatmin ve takdir duygusu sunabilirler.

    Nasıl ki oldukça zehirli bir madde dahi iyileştirici güçlere sahip olabilirse, bir sürü de benzer bir etkiyle tedavi edici, onarıcı olabilir.

    Bu hal, bu güdü, paradoksal bir kimlik doğurur: Kalabalığın içinde erimiş olmanıza rağmen değil, kalabalığın içinde erimeniz nedeniyle bir değersinizdir.

    Tek başınıza bir hiçken, hayat çok boş gelebilir, ama sürüyle anlamlı bir bağ kurmayı başardıysanız, onun volkanik, sınırsız imkânı size bulaşır ve içinizi doldurur.

    Sürüyle kurduğunuz bağ, yalnız içsel bir boşluğu doldurmakla kalmaz, aynı zamanda yolunu şaşırmış varoluşunuza bir amaç da katar. Ne kadar çok kişi sahip olduğu kafa karışıklığını sürüye getirirse sürü de o denli canlanır. Ancak bunun küçük (!) bir kusru vardır: Durum giderek tehlikeli bir hal alır.

    ***

    Mübalağa etmeye lüzum yok; bunların hepsi içgüdüsel tepkilerdir. Ne kadar rasyonelleştirmeye çalışırsak çalışalım, tüm bunlar biyolojinin içimizdeki sinsi işleyişidir.

    Ekonomist Michelle Baddeley, Copycats and Contrarians (2018) adlı kitabında der ki: “Hayvanlarla, sürü halinde yaşama hususunda şaşırtıcı derecede benzer içgüdülere sahibiz.”

    İtiraz edilecek bir yan yok. Ne kıyımlar oldu. Ne felaketler yaşandı. Ama bir şekilde hayatta kaldık. En yakın hayvan akrabalarımıza hızlı bir bakışın doğrulayabileceği gibi, uzun bir evrimsel tarih bizi sürüye koşullandırdı.

    Onlarca yıldır maymunların sosyal ve politik davranışlarını inceleyen primatolog Frans de Waal, Mama’s Last Hug (2018) adlı kitabında, primatların, yani ilkellerin “sosyal olması için yaratıldığını” ve “aynısının bizim için de geçerli olduğunu” söylüyor.

    Unutmayalım lütfen: Sürüler halinde yaşamak bir hayatta kalma stratejisidir.

    Hepimiz tarikatlara, uç örgütlere veya popülist siyasete dahil olmayabiliriz, ama hepimiz buna programlanmış durumdayız. Her an güdülebiliriz – savaştığımızda, barıştığımızda, seviştiğimizde, kutladığımızda ve yas tuttuğumuzda, hatta işte ve tatilde.

    Sürünün ille de dışarıda bir yerlerde olması gerekmez. Onu içimizde de taşırız. Sürüye dair tüm veriler zihnimizin derinliklerinde saklıdır çünkü.

    Bu, hayatımızın pratik idaresi yahut hayatta kalma mücadelesi söz konusu olduğunda, kötü bir düzenleme değildir. Kafamızdaki sürü sayesinde başkalarıyla bağlantı, iletişim kurmayı ve işbirliğine gitmeyi başarırız rahatlıkla.

    Sürü davranışımız nedeniyle bir grubun içinde hayatta kalma şansımız, kendi başımızayken bunu başarma olasılığından daha yüksektir. Sorun, zihnimizi biyolojimize karşı kullanmaya karar verdiğimizde başlar.

    Böyle bir durumda ilerleme kaydedeceksek sürüyü aklımızdan çıkarıp bir kenara bırakmamız gerekir ki bu görev son derece zor olabilir. Bu tür bir radikal düşünme, yalnızca sürünün birçok biçimindeki etkisinin yokluğunda yapılabilir: Toplumsal baskı, siyasi partizanlık, ideolojik önyargı, dini beyin yıkama, medyanın neden olduğu geçici hevesler ve modalar, entelektüel mimetizm veya diğer –izm’ler…

    Bu tür dış etkenler, bizi tamamen körleştirmese de, bizi yoldan çıkarmaya eğilimlidir. Bundandır ki çoğu zaman yeni, gerçek bilgi üretmeyiz; toplumumuzun dayandığı yerleşik (sürü onaylı ve sürüleri memnun eden) bilgiyi geri dönüştürürüz.

    Ne muhteşem ve belki de ne hazin bir manzara – geri dönüşüm!

    ***

    Ekonomist John Kenneth Galbraith’in The Affluent Society’de (1958) anaakım bilginin nasıl “dinî bir ayine” benzediğini anlatıyor.

    Bir toplum ritüeller (kutsal veya dünyevi, açık veya gizli) olmadan yapamaz. Bundandır ki, yerleşik bilginin topluluğun önünde kutlanması gerekir.

    Ritüelin amacı, “bilgiyi iletmek değil, öğrenmeyi ve öğrenilmiş olanı kutsamak”tır.

    Bu gibi durumlarda, bilginlerin özel bir tür elbise, ortaçağ kıyafeti veya başka bir büyücü cübbesi giymeleri şaşırtıcı değildir.

    ***

    Batı felsefesinin, eksantrik ve aykırı biri tarafından, sürüyle dalga geçen biri tarafından kurulması son derece ironiktir.

    Tabii aynı derecede önemli olan bir başka şey de şu: Sürü, birine bunu yapma izni verirken, peşi sıra da onu öldürür.

    Sokrates’ten söz ediyorum. Sokrates’in iki katlı öyküsünden…

    Onun hayatı bir yanıyla radikal düşüncenin tipik olarak neleri içerdiğini gösterir, bir başka yanıyla da meydan okumanın, kibrin, şüphe ve direnişin, küskünlük ve nihayetinde intikamın neye tekabül ettiğini gösterir.

    Toplumun taleplerine cüretkâr bir aykırılık eylemi ve hemen ardından kanlı bir toplumsal tepki – işte Batı’da felsefe böyle doğdu.

    Bu doğum travması felsefeyi hiçbir zaman gerçekten terk etmedi: Herhangi bir müteakip canlandırma Sokratik cüretkârlık, toplum düşmanlığı şu ya da bu ölçüde yeniden harekete geçirecektir. Filozofun uygunsuzluğu ne kadar meydan okursa, toplumun tepkisi de o kadar kaba olur.

    André Gide bir keresinde şunu gözlemler: Bir yazarın gerçek değeri, onun devrimci gücünde ya da daha doğrusu muhalefet niteliğindedir. Büyük bir sanatçı, zorunlu olarak bir “konformist olmayan”dır ve günün(ün) akıntısına karşı yüzmesi gerekir.

    Gide’in ‘büyük sanatçı’ hakkında söyledikleri, ‘büyük filozof’ için de geçerlidir. ‘Akıntıya karşı yüzme’ yeteneği, mutlak bir ön koşul olarak görülmelidir.

    Bir düşünür, toplumunun yerleşik bilgi olarak değer verdiği ve övdüğü şeye karşı çıkmadıkça, sürüyü ifşa etmedikçe fark yaratamaz.

    Bu genellikle yerleşik bilgiyi korumakla görevli olanlarla açık bir çatışma anlamına gelir. Bunu göze alan düşünür marjinalleşir. O marjinalleştikçe sürü tarafından aforoz edilir, dışlanır.

    ***

    Düşünme tarihinin özeti budur, diyebiliriz. Sokrates’in karşıtlık sopası, tarih boyunca birilerine devredildi: Kinik Diogenes’ten Hypatia’ya, Spinoza’dan Kierkegaard’a, Nietzsche’den Walter Benjamin’e…

    Bu düşünürler, öyle ya da böyle, açık ya da daha ihtiyatlı bir şekilde, hepsi kendi zamanlarının sürü düşüncesine karşı çıktılar ve arkalarında entelektüel sapkınlıklar, cesur içgörüler ve çoğu zaman sosyal skandallar bıraktılar.

    Yaptıklarıyla, bu tür figürler, düşünme dahil her şeyin kalıplara ve rutinlere düşme eğiliminde olduğu ve sonuç olarak körelip öldüğü bir dünyada düşünceyi canlı tuttular.

    Görünüşe göre öyle yaratılmışız ki, ruhsal olarak uyanık ve entelektüel olarak canlı kalabilmek için bedenimizde bir dikene ihtiyacımız var. Şanslı sayılırız: Muhalif düşünürler bize gerekli rahatsızlığı memnuniyetle sağlamakla yükümlüler.

    ***

    John Stuart Mill On Liberty (1859) adlı kitabında, sözü dönüp dolaştırıp bir noktada her şeyi eksantrikliğe getirir ve methiyeler düzer. Dünyayı ayakta tutanların cömert bakış açıları, taze içgörüleri ve yeni fikirleriyle ‘eksantrikler’ olduğunu öne sürer.

    Ona göre ne kadar eksantrik varsa, dünyanın ahlaki ve entelektüel durumu o kadar iyidir.

    Muhaliflerin bolca sahip olduğu bu kurtarıcıdır ‘eksantriklik’.

    Düşüncelerinin yeniliği ve keskinliği, büyük ölçüde, herhangi bir sürünün kendini tanımlamak için kuma çizdiği açık ya da zımni çemberin dışında kalma kararlılığından gelir.

    Olduğu gibi bırakılan karşıtlar, yalnızca gütme, marjinalleştirme ve dışlamanın nasıl çalıştığını gözlemlemek için iyi bir konumda değiller, aynı zamanda sapkın görüşlerini dile getirerek ve yayarak artık kaybedecek hiçbir şeyleri olmayan kişilerdir. Onlar ideal olarak ‘kamu aydınları’ olması gereken kişilerdir – uzlaşmaz ‘toplum eleştirmenleri’…

    ***

    Yine de çok heyecanlanmamak gerekiyor. Muhaliflerin bu kadar cesur bir figür oluşturması, galip gelecekleri anlamına gelmez. Tüm gösterişlerine, cesaretlerine ve ara sıra elde ettikleri başarılara rağmen, muhalifler asla kazanan olamazlar. Bir veya iki çatışma kazanabilirler belki, ancak bir savaş asla.

    En canlı ve kendiliğinden hareketlerimiz bile er ya da geç kalıplara ve rutine yenik düştüğü için süreçte bazen taktiksel geri çekilmeler ve ayarlamalar yapmak zorunda kalsa da, uzun vadede galip gelen düzendir.

    İlk başta, düzen rakiplerini ezmeye ve susturmaya çalışır. Muhalefete müsamaha gösteremeyeceğinden değil, ama herhangi bir örgütlü güç gibi kendine güven, sebat ve yenilmezlik yansıtması gerekir. Gerçekten de marjinalleştirme, dışlama ve günah keçisi ilan etme ritüelleri, topluluğu daha sıkı bir şekilde bir araya getirmek ve onu güç merkezi etrafında toplamak içindir.

    Sürü, istenmeyenleri şiddetle kovarak hem doğruluğu onaylatır hem de gücüne güveni artırır.

    Onay damgamızın gerçek bir değeri yoktur aslında.

    Düzen çoğu kere muhaliflerin söylemini kucaklar ve onları anaakım haline getirir.

    Kierkegaard’dan kurtulmanın ya da onu görmezden gelmenin çok zor olduğu ortaya çıkarsa, onun düşüncesini bir ders kitabı formatında sindirerek ve ardından onu canı sıkılan lisans öğrencilerine öğreterek sonunu getirir.

    Hiçbir gerçek düşünce buna dayanamaz.

    Nietzsche’yi bastıramıyorsa, ona daha çok zarar verecek bir şey yapar: Bir akademik çalışma alanı haline getirir. Böylelikle onu öldürmeyen şey onu gülünç yapar. Nietzsche’nin bu hareketi önceden tahmin etmesi, darbeyi daha az ölümcül yapmaz.

    ***

    İroni mühimdir: Muhalifler kendilerini düzene karşı tanımlarlar, onunla vahşice dalga geçerler ve onu baltalamak için ellerinden gelen her şeyi yaparlar.

    Peki, kurulu düzen ne yapar?

    O muhalifi ve temsil ettiklerini bir –izm’e dönüştürür.

    Spinoza ölür ölmez Spinozacılık doğar.

    Nietzsche bugün mucizevi bir şekilde hayata mı döndü, sorun değil. Hemen Nietzsche kursları açılır, seminerler ve konferanslar düzenlenir. Buralarda onun içgörülerini nasıl sorunsallaştırdığı anlatılır. Böylelikle Nietzsche ve temsil ettikleri utanç ve mahcubiyetten yeniden ölür.

    Hatırlayalım; Walter Benjamin’in habilitasyon tezi, Frankfurt Üniversitesi tarafından tatmin edici bulunmaz ve bu da onun bir öğretmenlik kariyerine erişimini engeller. Oysa bugün, Benjamin’in -habilitasyon tezi dahil- zihin uyuşturan sorunsallaştırmaya tabi tutulmadığı çok az üniversite var.

    Emil Cioran hayattayken üniversitelere karşı amansız bir savaş yürüttü. Bunların genel bir tehlike, ‘ruhun ölümü’ olduğunu söyledi. Akademisyenler onu sorunsallaştırmaya yeni yeni başladılar. Üç vakte kadar öleceğinden emin olabilirsiniz.

    Kurulu düzen her zaman kazanır.

    Bu kinci sorunsallaştırmanın nihai sonucu, sağlıksız olduğu kadar tatsız da olan, fazlasıyla işlenmiş bir üründür: Kutulanmış düşünce.

    Bir zamanlar taze, vahşi ve nabız gibi atan fikirler tamamen kandan arındırıldı, temizlendi ve kısırlaştırıldı – peşi sıra da muhafaza için ağır bir anlaşılmaz jargon sosunda boğuldu.

    Jargon, buradaki anahtar bileşen, dönüşüm aracıdır. Çünkü akademik sürünün sonunda karşıtları yenmesi, öncelikle jargonun çalışmasıyla olur.

    Onun korozyonuna hiçbir şey dayanamaz; hiçbir şey aynı kalmaz.

    Muhaliflerin yazılarında indirgenemez derecede kişisel, renkli ve tuhaf olan her şey, artık kişisel olmayan bir ortak paydaya indirgenmiştir. Jargon herkesi aynı hizaya getirir, ayrımcılık yapmaz, kayırmacılık göstermez ve merhamet göstermez. Eşitlik çıldırır.

    Jargonun sadece ‘akademik bir üslup’ olduğunu söylemek yanlış olur. Jargon bir üslup değildir, üslubun ölümüdür.

    Bu yavaş bir suikasttır. Jargona boğulan ve onun yıpratıcı çalışmasına maruz kalan karşıtların üslup zenginliğinin hiç şansı yoktur.

    Böylelerinin konserve düşüncelerini tatmak istediğinizde, damağınız şenlenmez. Hiçbir şey hissetmezsiniz.

    Sistem muhalifleri yutar, iyice çiğner ve sonra tükürür. Bu sayede muhalifler kamu tüketimi için güvenli hale gelir.

    Bugünün akademisindeki, sürünün merkezine doğru hızlanma ve akın etme dürtüsünü görmemiş olamazsınız.

    Dışarıda bırakılmaktan, açıkta kalmaktan ve savunmasız kalmaktan korkarak, sürünün en yoğun olduğu yerde olmak için her şeyi yapıyoruz.

    Taşrada yahut büyükşehirde, fark etmiyor; her zaman, her koşulda akademik sürünün içinde erimeye çalışıyoruz – sanki bu bir akademisyenin yapması gereken en doğal şeymiş gibi.

    Hayatta kalma içgüdümüz bize, sürüye karşı değil, sürüyle birlikte gitmenin daha güvenli olduğunu söylüyor.

    Bunun için süslü bir terim kullanıyoruz: ‘Ağ oluşturma’.

    Ayıplamak anlamsız. Bu içgüdüsel bir tepki, hayatta kalma dürtüsünün zar zor gizlenmiş ifadesi…

    Merkezde yaşamak için her şeyi yaparız: hakkında söyleyecek bir şeyimiz olsun ya da olmasın, moda olan her konu üzerinde çalışırız; güç ve nüfuz sahibi kişileri körü körüne taklit ederiz.

    Gerçek bilgiye -her şeyi olduğu gibi görmeye- talip olan herkes için bu politik oyunun başarısızlığa bir reçete olduğunu kalbimizin derinliklerinde biliriz, ama bu bizi çok fazla endişelendirmez.

    John Maynard Keynes yaklaşık bir asır önce, “Dünyevi bilgelik, itibar için geleneksel olarak başarısız olmanın, alışılmadık bir şekilde başarılı olmaktan daha iyi olduğunu öğretir” demiş. Üzerine daha fazla ne denebilir ki…

    Asıl arzumuz sürünün merkezinde kalmak olduğunda, sürünün gelenekleri size ne yapmamız gerektiğini söyler ve sorgusuz sualsiz onu yaparız.

    Çoğu kere de bilgiyi, sürülerimizi kontrol altında tutmak için değil, taleplerini daha iyi karşılamak için takip ederiz.

    ***

    Ciddi ciddi hastayız ve maruz kaldığımız durumun (kronik gregarit) norm haline gelmiş olması pek teselli edici değil.

    Bir hastalık, hemen hemen herkeste olduğu için daha az ciddi değildir oysa.

    Aklımız başımıza gelsin istiyorsak, sürüden nasıl kurtulacağımızı öğrenmemiz gerekir.

    Çoban olmaya programlanmış olabiliriz ve hayatta kalmamız buna bağlı olabilir; ancak unutmamalıyız ki, yalnız sürüden uzakta kaldığımızda ruhen bütün olabiliriz. Biyoloji ve ruh, zıt âlemlere aittir.

    BERKE KAYA
    23 Nisan 2023 GÖRÜŞ

    Kaynak: Kronos
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Akşener kimin aklıyla intihar girişiminde bulundu?

    Akşener kimin aklıyla intihar girişiminde bulundu?

    En son söylenecek olanı baştan söyleyeyim: Türkiye’de muhalefetin en önemli itici gücü Erdoğan’ı bodrum katı dolarla dolu olan villasında torun sevmeye göndermektir. Bunu görmeyen siyasetçi, siyasi parti ve toplumsal grup hata yapar. İYİ Parti lideri Akşener bu hatayı yaptı.

    Erdoğan sonrası için çok önemli pozisyonlara gelebilecek bir lider olmasına rağmen acemi bir politikacının yapmayacağı şeyi yaptı ve muhalefetin en güçlü olduğu dönemde sebebini açıklamakta zorlandığı bir gerekçe ile kendini kenara çekti.

    2007 yılındaki 367 krizinde DYP lideri Mehmet Ağar ve Anavatan Partisi lideri Erkan Mumcu’nun yaptığı gibi… Meclis’e girmiş olsalar siyasi tarihleri farklı yazılacaktı ama öyle bir hata yaptılar ki bir daha siyaset sahnesinden silindiler.

    Siyasette 40 yıl boyunca çalışır çabalarsınız ancak verdiğiniz bir yanlış kararla tarihteki yerinizi alırsınız. Akşener artık ‘tek adam rejimine payanda olan’ veya ‘can suyu veren’ kişi olarak anılacak. Akşener, önemli bir sınavdan kötü not alarak çıktı.

    MERKEZ SAĞDA OLSAYDI…

    İYİ Parti’nin merkez sağda güçlü bir parti olmasının bu ülke için çok gerekli olacağını düşünenlerdenim. Akşener de ilk günden itibaren merkez sağ bir parti olacaklarını vaad etti. Ama parti kadroları ve söylemi buna uygun oluşmadı. Akşener, partiyi kurduktan sonra önüne çıkan ilk engelli Kemal Kılıçdaroğlu’nun desteğiyle aştı ve Meclis’te temsil edilme imkanı elde etti. Ama Meclis’te ülke gündemiyle ilgili konu seçen, taraf seçen, mağdurlar arasında fark gözeten bir politika izledi. Ülkenin en önemli sorunlarıyla ilgili ya hiç ses çıkarmadı ya da ayrıldığı MHP’ye yakın bir noktada kaldı. Bu şekilde de merkeze değil, ne dediği hep muallakta kalan bir pozisyonda durdu.

    BÜYÜKŞEHİR BELEDİYELERİ İYİ PARTİ’YE YARADI

    Süreci hatırlayalım. 2019 yılındaki yerel seçimlerde önemli büyükşehirlerin tamamına yakını HDP’nin desteğiyle Millet İttifakı adayları tarafından kazanılınca İYİ Parti’ye ilgi artmaya başladı. Çünkü büyükşehirler ciddi  güçtü. Partililerin iş bulması, ihale alması ve kenar mahallelere yardım dağıtılması için önemli bir avantaj ele geçirilmişti. CHP’den seçilmesine rağmen kadrosunun büyük çoğunluğu eski ülkücülerden oluşan Ankara Büyükşehir Belediyesi de toplumun önemi bir kesimine ulaşma imkanına kavuştu. Bu durume İYİ Parti’ye yönelik ilgiyi artırdı.

    Aynı dönemde yaşanan ekonomik kriz iktidarın iki ortağı AKP-MHP’nin oylarında erimeye yol açtı. İYİ Parti bu iki partiden yüzde 5 civarında oy aldı. Yaz aylarında İYİ Parti’nin oy oranı yüzde 18-19’a ulaştı. Ancak AKP’nin sahaya inmesi ve Zafer Partisi’nin kurulmasıyla yüzde 13-14’lere geriledi. Ve İYİ Parti merkez sağ hedefini unutup milliyetçi reflekslerine döndü.

    KILIÇDAROĞLU’NUN ‘ALEVİ’ KİMLİĞİNİ DEVAMLI GÜNDEME GETİRDİLER

    Altılı Masa kurulduktan sonra İYİ Parti sözcüleri ortaklarını rahatsız edecek açıklamalar yaptı. ‘Kazanacak aday’ vurgusu ile başlayan imalar zaman zaman Kemal Kılıçdaroğlu’nun kimliğine vurguya da dönüştü. Önce bunların bireysel çıkış olduğu iddia edildi. Ancak sonra Akşener’ib bilgisi dahilinde olduğu dile getirilmeye başlandı.

    Son bir hafta içerisinde bir televizyon kanalında ve Meclis’teki konuşmasında Akşener, Kılıçdaroğlu’nun adaylığına karşı olduğunu açıkça dile getirdi.  Altılı Masa’nın son toplantısında ise adaylık süreciyle ilgili imzayı attıktan sonra masadan ayrıldığını ilan eden bir açıklamayla toplumun tek adam rejimini çöpe atma hayaline/projesine en önemli darbeyi vurdu.

    Meral Akşener siyasi hayatına DYP’de başladı. Dönemin Başbakanı Tansu Çiller’e yakın bir isim olarak bilinmesine rağmen 2001 yılında partiden ayrıldı. AKP’nin kuruluş çalışmalarına katıldı. Daha sonra AKP’nin ‘Milli Görüş’ çizgisinde olduğunu iddia ederek buradan ayrıldı ve MHP’ye katıldı. 2016 yılında MHP’den ihraç edilen Akşener, 2017 yılında İYİ Parti’yi kurdu.

    Siyaseti yakından takip eden birçok isme göre özellikle oylarında yükselişten sonra İYİ Parti sözcüleri küçük partileri ‘hiçe sayma’ gibi bir iktidar hastalığına yakalandı. Bu tutumun sadece söylemde olduğu,  Akşener’in daha fazla vekil, daha fazla bakanlık için bu tür çıkışları yaptığı öne sürüldü. Ama Altılı Masa’ya tekme atmasıyla planlı bir eylem olduğu ortaya çıktı.

    KİM HATA YAPTIRDI?

    Akşener ve  İYİ Parti yönetimi bu hamlenin sonuçlarını göremeyecek duruma nasıl geldi? Üstelik deprem felakketi sonrası hata üstüne hata yapan bir iktidar varken… Bu kadar deneyimli bir politikacı, seçmenlerin bütün motivasyonunu Erdoğan’ın gitmesi üzerine kurduğu bir dönemde nasıl bu yanlışı yaptı? İYİ Parti’ye oy veren seçmen kitlesinin önemli bir kesiminin CHP’ye rahatlıkla oy verebileceğini nasıl gözden kaçırmış olabilirler? Yoksa İYİ Parti yönetimine bu hatayı danışman grubu mu yaptırdı? Bu danışman grubu Saray’dan finanse edilen bir ekip olmasın? Ya da Erdoğan’ın gitmesini istemeyen grup mu partiyi ele geçirdi?

    Bu sorulara olumlu ya da olumsuz yanıtlar verilebilir. Ama rakiplerinde “kurmay akıl” arayanların, o aklı en hayati anda akıl edememeleri pahalıya mal olacak. Siyasi bir intihar kendini göstere göstere geldi…

    SÜLEYMAN ÖZKAYA
    04 Mart 2023 GÖRÜŞ

    Kaynak: Kronos
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***