Etiket: Irkçılık

  • Irkçılık ve Mesleklendirme: Kürtler İnşaatta

    Irkçılık ve Mesleklendirme: Kürtler İnşaatta


    Hasan Kılıç


    Irkçılığı Avrupa-merkezci dünyanın yükselişi, siyahlarla beyazlar arasındaki ilişki ve/ya sömürgelerde ortaya çıkan tarihte kalmış olaylar ve yaklaşımlardan ibaret görmek büyük bir hatadır. Irkçılığı tarihte dondurmak veya imgelere sıkıştırmak, bugünkü ırkçı hezeyanlara ve çeşitliliğe dair göz kapamayı beraberinde getirir. Irkçılık ne tarihte donmuş ne de bugünden doğru baktığımızda orada bir “hastalık” olarak duran ve tıbbın alanına sevk edilmesi gereken bir olgudur. Irkçılık, tarihsel süreklilikleri olan, çoğunlukla izini sürebileceğimiz diyalektiklere dayanan ve bu yüzyılda da yaşamımızın kılcal damarlarına kadar sirayet etmiş bir düşünme, duygulanma ve eyleme biçimidir.

    21. yüzyılda ırkçılık farklı formlarda ve içeriklerde üretilmeye devam etmektedir. Bu yüzyılın ırkçılığının en belirgin özelliklerinden biri -sömürgelerdeki gibi- dehümanizasyondur. 7 Ekim 2023 tarihinde önce Hamas’ın İsrail’e saldırmasıyla başlayan, sonrasında İsrail’in büyük bir katliama dönüştürdüğü saldırılar esnasında İsrail Savunma Bakanı Yoav Gallant İsrail ordusunun “insanı hayvanlarla” savaştığını ilan etmişti. “İnsansı hayvanlar” bir dehümanizasyondur ve itham ettiğini yok etmek üzere şartlanmıştır. Bu yok etme, hukukun dışında duran egemenin her türlü etik-politik-hukuki çerçeveyi iptal etmesiyle gerçekleşir. Dolayısıyla ırkçılığın modern savaş teknolojisiyle yeniden üretilmesi ve siyasal söyleme tahvil edilmesini örnekler.

    Irkçılık modern dünyanın gerçeklerinden biridir. Irklar arası hiyerarşi, modern kapitalist sistemin grameri içerisinde yer alır. Bu gramer sadece hiyerarşi üretmez. Aynı zamanda sermaye birikimini, şiddeti, ırkçılığı yeniden üreten bir zemini var eder. Bu kapsamda, özellikle son dönemde Türkiye’deki sosyal medya içeriklerinde inşaat sektörü ile Kürt işçiliği arasında kurulan ve çoğunlukla mizaha dayalı üretilen içerikler ırkçılığın yeniden üretimiyle ilgili önemli doneler sunuyor. Irkçılıkta ırkçı, önce ‘aşağı’ kategorisi üretir. Farklı toplumsal kesimleri bu kategoriye dahil ederek kendi ırkçı ruhunu ve bakışını inşa eder. Bu inşa ve çarpıtma sürecinde ‘komiklik’ ile güç hiyerarşisi arasında korelasyon kurulur.

    KÜRTLER İNŞAATTA: MEDENİLİK, MESLEKLENDİRME VE IRKÇILIK

    Ania Loomba Kolonyalizm Postkolonyalizm adıyla Türkçe’ye çevrilen ve Ayrıntı Yayınları tarafından basılan eserinde Aim Cesaire’in bir keresinde Ernst Renan’ı kızgın şekilde aktardığını anlatır. Ernst Renan tam olarak şu ifadeleri kullanmıştır: “Doğa bir işçi ırkını, (…) Çinli ırkını yarattı… Bırakın her ırk hangi görev için yaratıldıysa onu yapsın, böylece her şey yoluna girecektir.” Renan’a göre bir Avrupalıyı “ölesiye” çalıştırdığında isyan eder. Oysa bir Çinli veya Fellah bu durumda isyan etmez çünkü bunlar askeri bir yaratık olma imkanından “zerre kadar nasiplenmemişlerdir.”

    Renan, bu fikirleriyle ırkçılığı meslek/iş ile bir halk arasında özdeşlik kurarak yeniden üretmiştir. Ona göre işçi ırkı, Çinli ırkı demektir. Avrupalı ise askeri bir ırktır. Renan’ın lenslerinde askeri ırk olmaya kendinden menkul değer biçilmiş, Çinlilere ve Fellahlara yönelik ırkçılık yapılmıştır.

    Renan’ın bu fikirlerini bugün sosyal medyada sıklıkla karşılaştığımız “inşaat sektörü”ne dair paylaşımlarda görmek mümkün. Bu paylaşımlarda inşaat sektörü ile Kürtler arasında bir özdeşlik kurulmakta, inşaat işçilerinin Kürtlerden mürekkep olduğu kabulü ile “mizah” adı altında ırkçılık yeniden üretilmektedir.

    Buna göre inşaat kol emeğine dayanır. Kasları gelişmiş, güçlü kişilerin işidir. Tıpkı klasik sömürgecilik döneminde olduğu gibi kas bir sömürgeleştirme nedeni ve göstergesidir. Bugün inşaat sektörü ile Kürt işçi arasında kurulan diyalektik de bunu yeniden üretir. Bu üretimin sosyal medyada temsilleri Kürt işçilerden oluşuyor. Ekşi Sözlük’te Kürt İşçiler başlığındaki bir yorumda bulunan ibareler kas ile ırk arasında kurulan tarihsel ırkçılığı yeniden üretiyor. Bu yorumda yer alan “yaptıkları ağır işlerle inşaat sektörünün olmazsa olmazlarıdır” cümlesi bariz bir örnek olarak ırkçılığı yeniden üretiyor.

    Bir paylaşımda şöyle bir içeriğe yer veriliyor: “Bir aydır şantiyedeyim. Keşke inşaat mühendisliğini %100 İngilizce değil de %100 Kürtçe okusaydım. Daha çok işime yarayabilirdi.” Bu içerik, inşaat işçilerinin Kürt işçilerden oluştuğunu işaretliyor. İnşaatın dilini Kürtçe’yle eşleştiriyor. Renan’a referansla söylersek işçi ırkı Çin’lidir, inşaat işçisi ırkı Kürttür.

    Bir başka paylaşımın içeriğinde bir inşaat işçisi boş kutu ile top sektirir gibi hareketler yapıyor. Paylaşımın üstünde şu cümleler yazılıyor: “İnşaata iki buçuk litre kola getirdiğimde Mardinli ustanın bana yaptığı şov.” Bu algıya göre Kürt, kola gördüğünde şov yapandır. O halde şu soruya cevap bulmak gerekiyor: Sahiden siz hiç sosyal medyada, kola gördüğünde “şov” yapan Türk/İngiliz/Alman vb. işçi temsili gördünüz mü? Kürt işçi kola gördüğünde “şov” yaptı dedirten fikir nasıl bir fikirdir?

    Birçok paylaşımda “kola” Kürt işçinin dilinde “k(u)la”ya dönüştürülür. Modernlik simgesi ürünü, modernlik atfedilen dilde adıyla çağıramama bir modern-olmama halini refere eder. Hiyerarşi kurar, modern olmayanın koordinatlarını belirler. Modernlikle ırkçılık arasındaki sıkı bağları düşündüğümüzde “k(u)la” bir ırkçılık sahası haline gelebilir.

    Bir başka paylaşımda inşaatın farklı katlarında çalışan işçilerin kendi aralarındaki sorunları mühendise yansıtma biçimi ve içerikleri çarpıcı bir odak oluşturuyor. Buna göre üçüncü katta çalışan bir işçi yangın çıktığını ama beşinci kattaki işçilerin yangınla ilgilenmek yerine işine devam ettiğini söylüyor. Bu duruma kızmış olan Kürt işçi, beşinci kattaki işçileri “döveceğini” ifade ediyor. Bu temsilde Kürt inşaat işçisi, sorunlarını iletişim ve diyalog kanallarıyla çözmek yerine “şiddet” ile çözen kişi olarak gösteriliyor. Yani “modern insan”ın sorun çözme yöntemlerine ve kapasitelerine sahip olmayan kişi profili üretilir.

    Paylaşımların sayısını çoğaltmak elbette mümkün. Bahsettiğimiz bu paylaşımlarda görüldüğü üzere Kürt inşaat işçileri modern dönem ürünü olan ve kimi durumlarda simgesel kabul edilen kolaya büyük hayranlık duyarlar. Çünkü onlar modern-olmayandır. Modern-olmayan ile modern olan arasında inşa edilen “arzu” ırkçılığın bir başka boyuttur. Yine modern insanın temel özelliklerinden biri olan “karşılıklı diyalog ve iletişim” yetilerine alabildiğine uzaktırlar. Böylece kurulan hiyerarşide “alttadırlar.” Hem zaten “modernlik atfedilen dili” doğru düzgün kullanamaması da “altta” olanın durumunu güçlendirici bir etki yaratır.

    Görülüyor ki, bahsedilen sosyal medya paylaşımları ve benzerlerinde ırkçılık “mizah maskesi”yle kendi temsilinin sağlıyor, popüler kültür ve popüler uygulamalarla gündelik yaşamın içine girerek kendisini yeniden üretiyor. Bu yüzyılın ırkçılığına özgü olarak medeniyet götürmüyor, bilakis “medeni olan” temsiliyle konuşuyor. Irkçılık yeniden üretilirken, teknoloji sebebiyle bir anda binlere, yüz binlere, milyonlara ulaşıp birçok yüzde tebessüme neden olabiliyor. Bir miktar genellersek, burada asıl sorulması gereken soru şudur: Bu ülkede mizahın ana temsilleri İslamcı veya ulusalcı beyaz Türkler değil de, neden özellikle Lazlar, Çingeneler, Kürtler; yoksullar ve işçiler oluyor? Ve bu ‘mizah’ tertibine kim, hangi motivasyonla karar veriyor?

    Irkçılığın “Kürtler İnşaatta” formuyla yeniden üretimi ırkçılık ile sınıfsallık arasındaki bağları da ele veriyor. Söz konusu sosyal medya paylaşımlarında Kürt kahir ekseriyetle “işçi” olarak, yani emeğini satan olarak temsil ediliyor. Böylece sınıfsallık ile ırkçılık arasındaki ince çizgi oluşuyor. Irk ilişkileriyle emek gücü arasında dinamik bağlar bir kez daha ortaya çıkıyor. Sınıfların oluşumu ve tahkimiyle ırkçılığın üretimi arasındaki doğrusal ilişki bir kez daha gözler önüne seriliyor. 90’larda yerlerinden yurtlarından ettirilip metropollere göç ettirilen yoksul ve köylü Kürtlerin beyazların dilinde kahkahalar eşliğinde ‘kuyruklular’ olarak ifade edildiği, Kürtlerin kısırlaştırılması ve tehcir söylemleri kuşkusuz bugün sosyal medyada Kürt inşaat işçisi üzerinden üretilen ırkçılığın ilham pınarıdır. Meselenin güncelde trajik yönü şudur: Irkçılığın üretildiği inşaatlarda Kürt ve yoksul işçiler iş cinayetlerinde yaşamlarını kaybeder. Irkçı beyaz, ölümün sermayeyle kesiştiği sıfır noktasında hem komiklik malzemesi bulur hem de ölüler üzerinden inşa edilen rezidanslarda yaşar. Cenazeler ise hep Kürt ve yoksulun coğrafyasına gider. ‘Mizah’ ırkçıya, acı Kürde, yoksula kalır.

    TAŞIYICI IRKÇI

    Irkçılık, bu yüzyılda da gündelik yaşamda yeniden üretilerek varlığını sürdürüyor. Yüz binlerce izlenme ve bir o kadar da beğeni ve tebessüme neden olan bu paylaşımları göz önüne aldığımızda zamanımızın ırkçılığına dair neler söyleyebiliriz? Kuşkusuz bir paylaşımın bile çok sayıda izlenme/beğeni/tebessüm ile karşılandığı bir zamanda buraya dahil olan herkese ırkçı demek olabildiğine zordur. Bir yandan ırkçılık üreten pratikler diğer yandan pratiklere dahil olan herkese ırkçı demenin zorlukları arasındaki gerilimi nasıl aşacağız?

    Belki de mizah bu gerilimi aşmamıza yardımcı olabilir? YouTube’da yayınlanan bir Stand-Up gösterisinde günümüz ırkçılığına dair önemli tespitler yapılıyor. Bu gösteride Kürt olduğunu ifade eden Akın Aslan yerinde bir tespitle “Kürt şakalarının çoğu ötekileştirici” diyor ve ırkçılığa dair şunları ifade ediyor: “Kimsenin kötü bir niyeti olduğunu da düşünmüyorum bu arada. Gülen, yapan herkes eğlence peşinde. Yani hiçbirimiz ırkçı değiliz ama her birimiz birer taşıyıcı ırkçıyız bence. Ortamınızda ‘ooo kaçak elektrik’, ‘lastik yakılıyor’ şakaları yapılıyorsa gülümseyip geçiyorsanız ırkçı olmadığınızı düşünmeyin. Taşıyıcı ırkçısınız.”

    Her ne kadar günümüz ırkçılığının büyük bir çoğunluğu Akın Aslan’ın dediği gibi “kötü niyet”ten azade olmasa da taşıyıcı ırkçılık esas sorunlardan biridir. Taşıyıcı ırkçılık, belki de yüzyılın ırkçılığının kılcal damarlara sirayet etmiş halinin kavramsal ifadesidir. Bu yüzyılda ırkçılığı taşıyan bünye biyolojik bir Kürt, Türk, Arap vd olabilir. Ama neticede mesleklendirmeyi özdeşleştiren temsillerle ırkçılığın hem de tebessüm yaratarak ortaya çıktığını söylemek zor değil. Bu yüzyılın ırkçılığı -kimi durumlarda- serotonin salgılayan bir ırkçılıktır. Dehşete düşürücü serotonin…

    HASAN KILIÇ KİMDİR?

    Hasan Kılıç, 1988 yılında Bingöl’de doğdu. İlköğretim ve lise öğrenimini Bingöl’de tamamladı. Lisans ve Yüksek Lisans öğrenimini Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde tamamladı. Doktorasını Hacettepe Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümünde tamamladı. 2023 yılında Dipnot Yayınları tarafından yayınlanan Kürtler ve Cumhuriyet adlı derleme esere katkı sağlamıştır. Çeşitli gazete, internet sitesi ve dergide yazıları yayınlanmış, ulusal konferanslarda sunumlar yapmıştır.

    Kaynak: Artı Gerçek
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Irkçılar tehdit etmişti… Almanya’nın ilk siyah federal milletvekili Karamba Diaby aday olmayacak

    Irkçılar tehdit etmişti… Almanya’nın ilk siyah federal milletvekili Karamba Diaby aday olmayacak


    Aşırı sağ ve ırkçılığın yükselişe geçtiği Almanya’da, ülke tarihinin ilk Afrika doğumlu milletvekili olan Karamba Diaby, peşpeşe maruz bırakıldığı ölüm tehditleri sonrasında gelecek genel seçimde yeniden aday olmayacak. Diaby ailesiyle vakit geçirmek istediğini açıklasa da, bu kararında kendisine kurşun gönderilmesinin ve ofisindeki kundaklama girişimlerinin payı olduğu düşünülüyor.

    Senegal’de doğan ve 1985 yılında, o dönemki Doğu Almanya’ya göç eden Karamba Diaby’nin, 2013 yılında Bundestag’a girmesi Almanya için tarihi bir gelişme olarak nitelenmişti. Sosyal Demokrat Partili Diaby ve Hristiyan Demokratlardan Charles M. Huber, bu dönemde Alman parlamentosundaki ilk siyah vekiller olmuştu.

    ‘GENÇ SİYASETÇİLERE ALAN AÇMAN İSTİYORUM’

    Ancak kimya alanında doktora derecesi de bulunan 62 yaşındaki Diaby, özellikle son haftalarda aldığı nefret içerikli mektuplar, ölüm tehditleri ve maruz kaldığı ırkçı saldırılar sonrasında yeniden aday olmayacağını duyurdu. Diaby, ailesiyle vakit geçirmek istediğini ve daha genç siyasetçilere alan açmak istediğini söyledi. Kendisinin ve ofisinin çalışanlarının maruz bırakıldığı tehditlerin bu kararının “ana sebebi” olmadığını vurgulasa da, Diaby’nin kararında bunun etkili olduğu düşünülüyor.

    ‘AFD’NİN PARLAMENTOYA GİRDİĞİ 2017’DEN SONRA ORTAM DEĞİŞTİ’

    Diaby son söyleşilerinde, Almanya’da hem parlamentoda hem toplumda yayılan artan düşmanca atmosferi eleştirmiş, bundan aşırı sağcı Almanya için Alternatif Partisi’nin 2017 yılında parlamentoya girmesini sorumlu tutmuştu. Politico sitesi ile söyleşisinde, “2017’den beri Alman parlamentosunun tonu sertleşti” diyen Diaby, “AfD’deki meslektaşlarımızdan saldırgan konuşmalar duyuyoruz” ifadelerini kullanıp eklemişti:

    “Bu katkılarda aşağılayıcı ve incitici içerikler duyuyoruz. Bu, 2013-2017 arasındaki döneme kıyasla gerçekten tamamen yeni bir durum. Bu saldırgan konuşma tarzı, sokaklardaki şiddet ve saldırganlık için verimli bir üreme alanı.”

    ‘TEHDİTLER ARTIK SINIRI AŞTI’

    Diaby, son yıllarda giderek daha fazla ırkçı saldırıyla karşı karşıya kalmış, Saksonya Anhalt eyaletinde seçim bölgesi olan Halle’deki ofisi kundaklama girişimlerine hedef olmuş ve pencereden kurşunlar atılmıştı. Diaby de son söyleşisinde, bazı personelinin de onun için çalışmamaları konusunda şantaj girişimlerine ve tehditlere maruz kaldığını söylemişti.

    “Son birkaç yılda birkaç cinayet tehdidiyle karşı karşıya kaldım. Bu artık sınırı aştı” diyen Diaby, “AfD’nin her gün insan nefretiyle dolu anlatılarıyla ektiği nefret, somut psikolojik ve fiziksel şiddette görülüyor. Bu, toplumumuzun bütünlüğünü tehlikeye atıyor. Bunu öylece kabul edemeyiz” ifadelerini kullanmıştı.

    Diaby, önceki gün partideki meslektaşlarına yazdığı mektupta da özellikle seçim öncesindeki 15 ayda SPD’de aktif kalma sözü vererek “Büyük zorluklar ve sıkı çalışmayla karşı karşıyayız… Aynı zamanda aileme, arkadaşlarıma ve görevimize daha fazla zaman ayırmayı dört gözle bekliyorum” demişti. (DIŞ HABERLER)

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Finlandiya’da sağ koalisyon hükümetinde yine ırkçı söylem tartışması

    Finlandiya’da sağ koalisyon hükümetinde yine ırkçı söylem tartışması


    Helsingin Sanomat gazetesi, Finler Partisi üyesi yeni bakanın, eski kız arkadaşına gönderdiği ırkçılık içeren özel mesajları “kamu yararı” adına aokuyucularıyla paylaştı.

    Finlandiya’da yeni atanan Ekonomi Bakanı Wille Rydman’ın yabancı göçmenlere yönelik geçmişte yaptığı ırkçı söylemlerin ortaya çıkması, eleştiri oklarının aşırı sağcı koalisyon hükümetine yeniden yönelmesine neden oldu.

    Bir önceki Ekonomi Bakanı Vilhelm Junnila, yine ırkçı açıklamaları ve ülkedeki Nazi gruplarla ilişkilerinin ortaya çıkması sonucu istifa etmek zorunda kalmıştı.

    Helsingin Sanomat gazetesi, Finler Partisi üyesi yeni bakanın, eski kız arkadaşına gönderdiği ırkçılık içeren özel mesajları “kamu yararı” adına okuyucularıyla paylaştı.

    Bu mesajlarda “Somalililerin yabani otlar gibi yayıldığını” öne süren Rydman’ın, Müslüman kadınların başörtüsü takmasından şikayet ederek, Orta Doğu’dan gelen insanları “maymunlar” ve “çöl maymunları” olarak tanımladığı görüldü.

    Başka bir Finler Partisi milletvekili tarafından kaleme alındığı anlaşılan ve ülkesinden ayrıldıktan sonra bir kadına tecavüz eden göçmen bir Müslümandan bahseden şarkının sözlerini mesajında paylaşan Rydman eski kız arkadaşına bu şarkının öğrenci partilerinde söylenmesini önerdiği ortaya çıktı.

    Yine başka bir mesajında kendi koyu kahverengi gözlerinin kimden kendisine miras kaldığından bahseden Rydman, “Tamamen siyahi bir Nijeryalı zenci ile çiftleşsem bile, doğacak çocuğun yeşil gözlü olma ihtimali yüzde 26 olurdu” diyerek ırkçı söylemlerini sürdürmesi dikkati çekti.

    Helsingin Sanomat gazetesinin genel yayın yönetmeni, Rydman’ın eski kız arkadaşına gönderdiği ve görünüşte özel olan mesajları yayınlamalarının haklı gerekçeleri olduğunu belirterek, “kamu yararına olduğu” gerekçesiyle bu kararı aldıklarını savundu.

    Başbakan Orpo: “Böyle bir konuşma tarzını kabul edemem”

    Finlandiya’da siyasi liderleri ise sağcı koalisyon hükümetini oluşturan dört partiden biri olan Finler Partisi’nin adının karıştığı yeni skandallarla her hafta sarsılmaya neredeyse alışmaya başladı.

    Başbakan Petteri Orpo yaptığı açıklamada mesajların özel olmasına rağmen kullanılan dilin “uygunsuz” olduğunu söyledi. Orpo, “Böyle bir konuşma tarzını kabul edemem” dedi.

    Temmuz ayında yine ırkçılık skandalıyla hükümeti sarsan Finler Partisi lideri Riikka Purra da mesajların uygunsuz olduğunu kabul ederken, eleştirilerin odağındaki bakan Rydman, mesajları yayınladığı için gazeteye karşı yasal işlem başlatabileceğini duyurdu.

    Eski bir bakan, ombudsman ve hükümetin küçük koalisyon ortaklarından İsveç Halk Partisi’nin liderliğine aday olan Eva Biaudet, partisine sağcı koalisyon hükümetinden ayrılması çağrısında bulundu.

    Bu partinin lideri Anna-Maja Henriksson yaptığı açıklamada Rydman’ın sözlerinden dolayı özür dilemesi istedi.

    Devam eden siyasi tartışmalar

    Wille Rydman’ın son zamanlarda Finlandiya’da karıştığı skandallarla medyanın ilgi odağındaki bir siyasetçi olarak ön plana çıkıyor.

    Wille Rydman, bu ayın başlarında, herhangi bir kanıt sunmadan, uluslararası medyanın hükümeti itibarsızlaştırmak amacıyla Finlandiya hakkında “yalan iddialar” yaydığını iddia etmiş, siyasi yorumcular ise bu sözleri nedeniyle kendisini “komplo teorisyeni” olarak ilan etmişti.

    Bu arada Finlandiya Başbakan Yardımcısı Riikka Purra, geçmişte aralarında Türklerin de olduğu göçmenlere yönelik ‘ırkçı’ sözlerinden dolayı özür dilemişti.

    Aşırı sağcı Finler Partisi lideri, “mükemmel bir insan olmadığını” söyleyerek “aptalca sosyal medya yorumları” yaptığını ifade etmişti.

    Purra’nın yaptığı yorumlar arasında “Türk maymunlar”, “silahı olması halinde banliyö treninde insanları vurmak” gibi ifadeler yer alıyor.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Macron’dan Nahel isyanı tepkisi: Otoriteyi her düzeyde tekrar kurmalıyız

    Macron’dan Nahel isyanı tepkisi: Otoriteyi her düzeyde tekrar kurmalıyız


    Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Nahel protestoları sonrası “Ülkemizin aileden başlayarak her düzeyde otoriteye geri dönmeye ihtiyacı var.” dedi.

    Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, 17 yaşındaki Nahel’in polis kurşunuyla ölmesiyle patlak veren şiddet olayları sonrası ‘her düzeyde otoritenin tekrar sağlanması gerektiği” mesajı paylaştı. 

    Macron, “Düzen hakim olmalı. Düzen olmadan özgürlük olamaz ve bu da cumhuriyetçi düzen ve sükunete dönüş anlamına geliyor” dedi. 

    Yeni Kaledonya’da bir televizyona konuşan Macron, “Okulların, belediye binalarının, spor salonlarının, kütüphanelerin yakılmasına; yağmaya yol açan şiddetten çıkardığım ders düzen, düzen, düzendir” ifadelerini kullandı. 

    Polisin ve seçilmiş temsilcilerin otoriteyi sağlamadaki rolünden bahseden Macron, “Ülkemizin aileden başlayarak her düzeyde otoriteye geri dönmeye ihtiyacı var. Bazı aileleri daha sorumlu hale getirmeliyiz, ayrıca sıkıntı içindeki diğer aileleri de desteklemeliyiz ve gençlerimize  büyük yatırımlar yapmalıyız” şeklinde konuştu.

    Macron, şiddet olaylarının yayılmasında sosyal medyanın etkisini eleştirdi.

    Gençlerin çoğunun sosyal ağlar üzerinden isyanları organize ettiğine dikkat çeken Macron, “Öncelikle çocuklarımızı ve gençlerimizi ekranlardan daha iyi korumayı başarmalıyız” dedi.

    “Macron radikalleşiyor”

    Sosyalist Parti birinci sekreteri Olivier Faure, Macron’un “düzen” vurgulu açıklamasına tepki gösterdi. 

    La France insoumise ve Nupes Seine-Saint-Denis milletvekili Aurelie Trouve da Macron’un politikalarında “radikalleşme” olduğunu söyledi. 

    Cumhuriyetçiler Partisi Genel Başkanı Eric Ciotti, “Sayın Başkan, durumun vahameti karşısında kelimeler artık bir etki yaratmıyor. İşe yaramazlar. Fransızlar harekete geçilmesini istiyor.” dedi. 

    Bu arada muhalif partilerden, Fransa Emniyet Genel Müdürü Frederic Veaux’ya eleştiriler yapıldı. 

    Veaux, protestolar sırasında polis şiddeti uyguladığı iddiasıyla Marsilya’da yürütülen bir soruşturma kapsamında hapsedilen bir memurun serbest bırakılması çağrısında bulunarak, “Olası bir yargılamadan önce, bir polis memurunun hapishanede yeri yoktur” demişti. 

    Emmanuel Macron bu sözlerle ilgili yorum yapmayı reddetti ancak “Cumhuriyet’te hiç kimsenin hukukun üstünde olmadığını” tekrarladı. 

    Şiddet olayları 27 Haziran’da bir polis memurunun Paris’te bir trafik çevirmesi sırasında 17 yaşındaki Kuzey Afrika kökenli bir genci vurarak öldürmesiyle başladı. Dört gece süren olaylar 45 bin güvenlik gücünün konuşlandırılmasıyla kontrol altına alındı.

    Ülkede son büyük ayaklanmaların yaşandığı 2005 yılında yaklaşık 400 kişi hapse gönderilmişti.

    BM’den Fransa’ya ırkçılık uyarısı

    Birleşmiş Milletler, bu ayın başlarında Nahel M.’nin polis tarafından öldürülmesiyle ilgili, ‘ırksal profilleme’ ve ‘kolluk kuvvetlerinin aşırı güç kullanımı’ konusunda Paris yönetimine uyarılarda bulundu.

    BM’nin 18 bağımsız uzmandan oluşan Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılması Komitesi (CERD), “protestocuların toplu olarak tutuklanması ve gözaltına alınmasına ilişkin haberleri” de kınadı. Fransa ise BM’nin açıklamasını ‘aşırı’ ve ‘temelsiz’ bularak itiraz etti.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Macron: Fransa’nın son ayaklanmalardan ders çıkarması gerekiyor

    Macron: Fransa’nın son ayaklanmalardan ders çıkarması gerekiyor


    Hükümet değişikliğinden bir gün sonra kabine toplantısında konuşan Fransa lideri Emmanuel Macron, ülkede patlak veren gösterilerin “ulusun parçalanma ve derin bölünme riskini” ortaya çıkardığını dile getirdi.

    Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, hükümetin, geçen ay 17 yaşında bir gencin polis tarafından öldürülmesi sonrası patlak veren son isyanlardan ders çıkarmasını ve ülkede derin bölünmeler yaşanması riskini dikkate alması gerektiğini söyledi.

    Nahel M. isimli gencin bir trafik çevirmesi sırasında polis kurşunuyla ölmesi protestolara, ayaklanmalara ve yağmalamalara yol açmış, bu, birçok kişinin hükümeti polis teşkilatında kurumsal ırkçılık kültürünün yerleşmesine izin vermekle suçlamasına neden olmuştu.

    İkinci görev süresinde protestolar, grevler ve isyanlarla mücadele etmek zorunda kalan Macron, perşembe günü İçişleri, Eğitim, ve Sağlık olmak üzere 8 bakanlıkta değişikliğe gitmişti. 

    Cumhurbaşkanı, kabine değişikliğinin ardından ilk kez toplanan yeni kabinesine mesajlar verdi. 

    Hükümet değişikliğinden bir gün sonra kabine toplantısında konuşan Macron, isyanların “ulusun parçalanma, derin bölünme riskini” ortaya çıkardığını dile getirdi. 

    Bakanlara “otorite ve saygıya ihtiyaç olduğunu” söyleyen Macron, “Yaşananlardan dersler çıkarmalı ve sağlam cevaplar vermeliyiz” ifadesini kullandı. 

    Fransız lider, bu görevin hükümetin yaz tatilinden sonraki çalışmalarını “şekillendireceğini” dile getirdi. 

    Ülkede 2005’ten bu yana yaşanan en ciddi şiddet olayları “kanun ve düzen”, “göçmenlik”, “ırkçılık” ve “polis şiddeti” gibi konularda yoğun tartışma başlatmış durumda. 

    Son kabine değişikliği, Macron’un geçen yıl yeniden seçilmesinden bu yana yaşanan ve emeklilik yaşının yükseltilmesi dahil çeşitli protestoları da içeren krizlerden çıkış adımı olarak yorumlandı.

    Başbakan Elisabeth Borne’un görevinde kalması, kabine değişikliğinin kapsamınının sınırlı kalacağı ve Macron’un “süreklilik ve verimlilik” arzusunu yansıttığı değerlendirmesinde bulunuldu.

    Macron ayrıca kabine toplantısında, Covid-19 salgını sırasında ekonomiyi desteklemek amacıyla yapılan yoğun harcamaların ve hane halkına yönelik enerji sübvansiyonlarının açık ve borçlarda keskin artışı tetiklemesi nedeniyle Fransa’nın finansal durumunu yeniden sağlam bir zemine oturtması gerektiğinin altını çizdi. 

    Yoğun bir mali düzenlemeye işaret eden Macron, “Yazdan sonra ülkeyi bir bakıma kamu maliyesi açısından zorlu bir çerçeve ve düzene hazırlamamız gerekecek” diye konuştu. 

    Fransa’nın bu sayede borçlarını geri ödemeye başlayabileceğini ve vergileri de daha fazla azaltabileceğini belirten Marcon, “Açıklarımızı makul bir şekilde yönetebileceğiz” ifadesini kullandı. 

    Temmuz ayının ilk haftası yapılan bir ankette Macron’un popülaritesi yüzde 31’ide kalmıştı. Nisan ayında ise rekor bir düşüş yaşamıştı.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Yeni Osmanlıcılık: Niçin ve nereye kadar?

    Yeni Osmanlıcılık: Niçin ve nereye kadar?

    Uluslar kapitalizmin şafağında doğarlar.
    Marx

                                                                                                 

    Tarihte ve toplumda, doğa yasalarına benzer genel geçerliliğe sahip bir yasalılıktan söz edilebilir mi?

    1. G. Herder[1] ve Alman tarih okuluyla başlayan ve günümüze dek süregelen bir tartışmayı yukardaki soruyla özetlemek mümkün. Bir yasalılığın gereği midir, tam kestiremesek bile, tarihte bazı dönemlerde birbirini izleyen benzer olay ve olgularla karşılaştığımız söylenebilir çünkü.

    Avrupa’da din savaşları ya da Otuz Yıl Savaşları sonucu Münster, Osnabrück gibi sözleşmelerle ete kemiğe bürünen 1648 Westphalia Barış Süreci, ulus devletlerin temellerinin atıldığı bir dönem olarak anılır. Siyasi diplomatik ifadesini anılan anlaşmayla bulan ve feodalizmin tasfiyesinin başlangıcını ifade eden bu süreç, devamıyla ulusal sınırlar içinde burjuva hukuku temelinde yeni devlet biçimlerinin ortaya çıkmasına yol açıyordu.

    Yine Avrupa’da 1688 İngiliz devrimiyle başlayan sürecin 1789 Fransa ve 1807 Prusya devrimleri üzerinden nihayet 1848’de tüm Avrupa’yı dalgalar halinde sarması, aynı zamanda ulus devletlerin ve meşruti parlamentoların kurulmasıyla sonuçlanıyordu.

    Ülke sınırlarını para, meta ve emek dolaşımı tarafından belirlendiği bu aşamada siyasi egemenliğini pekiştiren burjuvazi, çoğul kültürlü (multi-kulturell) ve çok etnisiteli feodal monarşileri yıkarak, ulusal pazar olarak anılan her bir coğrafyada, ulus devletleri hayata geçiriyordu.

    Ulusal pazarın sunduğu maddi altyapı üzerinde eğitimin, bürokrasinin ve kültür birliğinin, dolayısıyla toplumsal birliğin ifadesini bulacağı merkezi bir dil, bir daha din savaşlarına yol açmayacak seviyeye kadar indirgenmiş “mono-seküler” bir ortam ve gelecek ufkunu içeren eşit yurttaşlık ülküsü etrafında toplumların yeniden düzenlenmesi, dönemin ruhunu ifade ediyordu.

    Burada kısaca çözümlenmeye çalışılan ve ulus formatında birliğin pekiştirilmesi için gerekli olan tinsel veri, milliyetçilik olarak adlandırılan bir idebilim (ideoloji) tarafından temsil ediliyordu.

    Milliyetçilik; Avrupa’da çok etnisiteli monarşilerin ertesinde, burjuvazi önderliğinde gelişen kapitalist ekonomik yaşantı birlikteliğinin oluşturduğu pazarlarla sınırlı, yerel coğrafyalar üzerinde kurulan, yeni toplumsal yapıların siyasi ve ideolojik programı olarak anlaşılabilir.

    Emperyalizm – kapitalizmin üst aşaması

    Yeni bir toplumsal düzeni, tarihte ileri bir aşama olarak değerlendirmek ya da bir toplum yapısından bir başka toplum yapısına geçişi tarihte ilerleme fikrinin kanıtı olarak ele almak ayrı bir tartışma konusunu oluşturuyor. Burada tarihte gerçekleşmiş bir dönemin olguları üzerinden, günümüzde karşımıza çıkan kimi olgu ve iddiaları anlamaya çalışıyoruz.

    Dilimize kentsoylu şeklinde çevrilen burjuva (Bourgeoisie / Bürger) kelimesi sur (Burg) içinde yaşayan şehirli kimliği ifade ediyordu. Şehirli olmak ise artık toprağa bağlı kölelik sisteminin dışına çıkmış, dini ve feodal otoriteden bağımsız, yasa önünde eşit hak ve yükümlülüklere sahip birey yani yurttaş anlamına geliyor. Dolayısıyla burjuva dünya görüşünün verisi olarak ulus tipi toplum, yurttaş denilen bağımsız bireylerden oluşan ve yurttaşların bir sözleşme ve hukukun üstünlüğü uyarınca tesis ettikleri çatı altında, özgür iradeleriyle yer almalarını öngörüyordu.

    1871-1900 yıllarına dek süren kapitalizmin serbest rekabetçi / liberal dönem, Avrupa’da özgür yurttaşların oluşturduğu görece özgür toplumlar dönemi şeklinde tanımlanabilir. Ancak sermaye ve emtia dolanımının ulusal pazarların sınırlarına dayanması, yanı sıra sermayenin merkezileşme ve yoğunlaşma eğilimiyle birlikte kapitalizm, liberal / özgürlükçü döneminin de sonuna geliyor ve 1900’lerden itibaren tekelci aşamaya sıçrıyordu. Bu aşamadan yaklaşık otuz sene sonra burjuvazi, yeni bir ideoloji olarak faşizmi geliştirecek ve onun dayanaklarından birisini oluşturan ırkçılık gibi uygulamalarla orta Avrupa’da boy göstermeye başlayacaktı. Kapitalizmin tekelci aşamaya sıçraması, aynı zamanda sermaye ihracına dayalı yeni tip sömürgeciliğin ya da bir başka deyişle kapitalizmin bir üst aşaması olan emperyalizmin ortaya çıkışını ifade ediyordu.

    Milliyetçilik ve diğerleri

    Buraya değin, orta Avrupa tarihi özelinde yukarıda özetlenen olgu ve olaylar kapsamında milliyetçilik fikrini anlamaya çalışıyoruz. Ancak özetlenen süreçte, devamıyla ortaya çıkan faşizm ve ırkçılık gibi kavram ve uygulamaların, gerek kendi aralarında gerekse milliyetçilikle bağıntısı olmasına rağmen, her birinin farklı içerikleri dolayısıyla birbirlerinin yerine kullanılamayacağını belirtmek gerekiyor.

    Bu kavramları biraz daha açacak olursak: milliyetçilik, çoğul etnisiteli monarşilerin dağılmasıyla ortaya çıkan ve kendi sınırlarını belirleyen bir pazarın, içinde ve çevresinde yaşayan toplulukların birliğini ifade ediyor. (Tarihi ve toplumsal süreçlerde geri dönüşler mümkün müdür ve nasıl? Bunu ayrıca tartışmak gerekir.) Öyleyse günümüzde yeniden monarşiye dönüşü amaçlayan herhangi bir siyasi eğilimin, öncelikle milliyetçilik fikrinden vaz geçmesi gerekiyor.

    Faşizm’e gelince: Komintern’in[2] 7. Kongresi’nde kabul gören Georgi Dimitrov’un[3] değerlendirmesi uyarınca, sermayenin en gerici, en şöven, en saldırgan kesiminin açık terörcü diktatörlüğü şeklinde, bir devlet biçimi olarak tanımlanmakla birlikte, Troçki, bu tanımı genişleterek faşizmi, bütün mülk sahibi sınıfların ideolojisi şeklinde ele alıyordu.

    Dar anlamıyla ırkçılık olarak dilimize çevirilen Napolyon zamanından kalma şövenizme geldiğimizde ise, bu kavram başta kendi ırkı olmak üzere, herhangi bir topluluğu benzerlerinden üstün görme savını içermesiyle, kapitalizmin 20. yüzyıldaki siyasi süreçlerini temsil eden alt unsurlardan birisi olarak anlaşılabilir.

    Tüm bunlardan sonra kapitalizm çağına özgü kavramlar olarak milliyetçilik, faşizm ve ırkçılık, kapitalizm öncesi bir devlet biçimine, örneğin monarşiye dönüş amaçlandığında nasıl bir işlev üstlenirler?

     Bir neo-monarşi ihtimali

    Günümüzde, önüne “neo-” (yeni) takısı getirmek suretiyle çoğul kültürlü (multi-kulturell) ve çoğul etnisiteli bir imparatorluğu canlandırmak sadece naif bir fantezi olarak anlaşılması gerekirken, bunun Türkiye örneği üzerinden gerek Batı’da gerekse yerelde tartışıldığını görmek pek hayıra alamet olmasa gerek. Neo-Habsburgçuluk, neo-Prusyacılık, neo-Romacılık gibi günümüzde ancak folklorik çağrışımlar yapan ifadeler ne denli yadırgatıcı ise neo-Osmanlıcılık da o denli yadırgatıcı olsa gerek. Fakat diyelim ki, burada tarihi örneğin bir tekrarı değil, bölgesel veya küresel bir güç olmak kast ediyor. O halde, kapitalizm çağında, bir imparatorluk kurmak için sermaye ve üretim birikiminizin kendi ihtiyacınızdan fazla vermesi ve bunların dış pazarlara satılması zorunluluğu, imparatorluğun (emperyalizmin) ilk koşulu olarak kendini dayatacaktır.

    Hangi fazla sermayenizi nereye ihraç edeceksiniz?

    Hangi katma değeri yüksek ve fazla ürününüzü nereye ihraç edeceksiniz ve bu çarkı çevirebilmek için nerelerin ham madde ve enerji kaynaklarını elinize geçirmeniz gerekiyor?

    Dünya pazarlarının 1900’lerden itibaren tekelci sermaye tarafından iki dünya savaşı pahasına paylaşılması sonrasında, yeni bir aktörün kendi iç dinamiğiyle kendisine pazar açabilecek güç ve birikimi sağladığı bir örneğe Çin dışında rastlayabiliyor muyuz?

    Kaldı ki, Çin veya G. Kore sermayesinin ve ihraç ürünlerini oluşturan kalemlere ilişkin “know how”[4] kapasitesinin, yine küresel tekellerin denetimi dışında olup olmadığı ayrıca araştırılması gereken bir konudur.

    1900’lerden günümüze sermayelerini sürekli merkezileştiren ve yoğunlaştıran küresel tekellerin, yağma ve av sahası olan herhangi bir coğrafyadan, kapitalist zincirin içinde kalmak suretiyle imparatorluk çıkartmak olası mıdır? Buradan ancak antikapitalist-kolektivist bir ulus devlet olarak sıyrılıp çıkmaktan başka bir öneri gerçekçi görünmüyor. Öyleyse, geleneksel tanımla sömürge ve yarı sömürge konumundaki ülkelerde milliyetçilik, imparatorluk hayalleri, ırkçılık ve benzeri eğilimleri nasıl yorumlamak gerekir?

    Kötülük çiçekleri

    Kendi iç dinamikleriyle semaye birikimini ve sanayileşmesini sağlayan Almanya, İtalya, Japonya gibi ülkelerde faşizm, 30’lu yıllardan başlayarak kitle tabanını aşağıdan yukarıya doğru inşa ederek son kertede devleti ele geçirmişti. Savaştan yenik çıkmalarına rağmen bu ülkeler, vaktiyle sermaye birikimlerini ve sanayileşmelerini tamamlamış olmaları dolayısıyla, ara emperyalist ülkeler olarak varlıklarını günümüze değin sürdüregeliyorlar. Yani ara egemen-emperyal konumdaki ülkelerde faşizm ve ırkçılığın – sömürge ve yarı sömürgelerin tersine – kendileri dışından bir başka güç tarafından yukarıdan aşağıya tesis edilmesi söz konusu değil. Anılan ülkelerde bugün başta yabancı düşmanlığı olmak üzere tüm “reaksiyoner” hareketler, aşağıdan yukarıya tırmanan bir istikamet izliyorlar. Oysa özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan günümüze, birçok Latin Amerika – Asya ülkelerinde ve ülkemizde, bu yazıya konu olan “kötülük çiçeklerinin” darbeler ve işbirlikçi yerel yapılar aracılığıyla yukardan aşağıya inşa edildiğine tanık oluyoruz.

    Kendi iç dinamikleriyle sermaye birikimini ve sanayileşmesini gerçekleştiremediği için dışardan sermaye kiralayarak iç pazarını ayakta tutmaya çalışan ülkelerde, parayı kiraya verenlerin egemenlik kurması, sürecin doğal sonucudur. Küresel sermayenin, girdiği ülkenin iç pazarını kendisine rakip olacak şekilde kalkındıracağını varsayamayacağımız gibi, bu ülkelerin yeraltı ve yerüstü kaynaklarının da küresel sermaye tarafından yağmalanması, yerel tarımın, yerel iletişim ve ulaşım imkânlarının denetime alınması, yine sürecin kaçınılmaz sonuçları arasında yer alıyor.

    Tüm bu verilerin ışığında sömürge ve yarı sömürge kategorisinde yer alan ülkelerdeki milliyetçilik, ırkçılık, imparatorluk hayalleri ve ideolojiye dönüştürülmüş dinin, giderek sivrilen toplumsal piramitte sosyal sınıflar arasında açılan uçurumu yönlendirmek ve statükonun devamını sağlamaktan başka ne gibi bir işlevi olabilir? Ya da üçüncü dünyanın herhangi bir yöresinde neo-imparatorluk fikri, niçin öncelikle İngiliz basınında propaganda edilir, ona bakmak lazım.

     

    [1] Johann Gottfried von Herder: Alman filozof, dinbilimci, şair ve edebiyatçı… Alman romantizmi ve Sturm und Drang (Fırtına ve Coşku) dönemininde dil felsefesi ve tarih felsefesi alanlarında verdiği eserlerle bilinir ve ekolün kurucularından kabul edilir.

    [2] Komünist Enternasyonal ya da Üçüncü Enternasyonal olarak da bilinir. 1919 Mart’ında, savaş komünizmi döneminin (1918-1921) ortasında, Vladimir Lenin ve Sovyetler Birliği Komünist Partisi tarafından kurulan, “silahlı kuvvetler de dahil, tüm araçlarla uluslararası burjuvaziyi yıkmak ve devletin tamamen yok oluşu için bir geçiş aşaması demek olan Uluslararası Sovyet Cumhuriyeti’ni yaratmak için” mücadele etme amacı güden uluslararası bir komünist örgüt.

    [3] Georgi Dimitrov Mihaylov veya bilinen adıyla Georgi Mihayloviç Dimitrov, Bulgaristan’da sosyalist yönetimin kurucusu ve ilk başbakanı olan Bulgar siyasetçi…

    [4] Know-how, bir üründen, bir yöntemden en verimli şekilde veya en kolay biçimde yararlanmayı sağlayan ticari sır veya meslek sırrı anlamına gelir. Yani bir işin nasıl yapılacağı konusundaki püf noktaların, şirketlerin sözleşmeleri doğrultusunda belli bir bedel veya anlaşma karşılığında kullandırılmasıdır.

    BERKE KAYA
    16 Nisan 2023 GÖRÜŞ

    Kaynak: Kronos
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Yeni Yaşam Kadın Eki ‘Kadınlığın göçmen hali’ manşetiyle yayınlandı

    Yeni Yaşam Kadın Eki ‘Kadınlığın göçmen hali’ manşetiyle yayınlandı


    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • İspanyol posta servisinin ırkçılıkla mücadele kampanyasına ters tepki oluşturdu

    İspanyol posta servisinin ırkçılıkla mücadele kampanyasına ters tepki oluşturdu


    İspanyol posta servisinin ırkçılıkla mücadele için başlattığı “eşitlik pulları” kampanyası, beklenen etkiyi yaratmak bir yana test tepti.

    İspanyol posta servisi Correos, ırkçılığın ne kadar yaygın olduğunu göstermek için farklı ten tonlarını temsil eden bir pul koleksiyonu başlattı. Kampanyanın amacı ırksal eşitsizlik konusunda farkındalık yaratmak, çeşitlilik, kapsayıcılık ve eşit haklar için mücadele etmekti.

    Correos yetkilileri kampanyaya ilişkin yaptıkları açıklamada, “Pul ne kadar koyu olursa o kadar az değerli. Bu nedenle, bir mektup için bir tane beyaz pul yeterli iken, aynı mektup için daha fazla siyah kullanmamız gerekiyor. Böylelikle bu pullar ırkçılığın yarattığı eşitsizliğin bir yansıması olacak” ifadelerini kullandı.

    Buna göre siyah pul 70 cent, kahverengi 80 cent, açık kahverengi 1,50 euro ve en değerli olan beyaz pul ise 1,60 euroya satılacak.

    Avrupa Çeşitlilik Ayı ile başlayan bu kampanya ırkçılık ile mücadele eden SOS Racismo STK’sı ile ortak bir çalışmanın ürünü.

    ‘Var olan adaletsiz ve acı bir gerçek’

    Correos sosyal medyada yaptığı açıklamada, bu durumun “var olan adaletsiz ve acı verici bir gerçek” olduğunu vurgulayarak “bir kişinin değerinin renklendirilmemesi gerektiğine” dikkat çekiyor.

    SOS Racismo ise kampanyanın ırk ayrımcılığını görünür kılmanın önemine dikkat çekiyor.

    ‘Yanlışlıkla ırkçı bir kampanya’

    Posta servisinin bu girişimi amaçlanan etkiyi oluşturmadı. Birçok kişi “kampanyanın kendisinin ırkçı olduğunu” iddia etti.

    Sosyal medyada tepkilere neden olan kampanyanın, İspanyol şirketlerindeki ‘çeşitlilik eksikliğinin’ bir göstergesi olduğu yorumları da yapıldı.

    İspanya’da ırkçılık üzerine çalışan Moha Gerehou, “Posta servisinin iyi niyetli bir kampanya başlattığını ancak istemeyerek olsa da ırkçı bir mesaj gönderdiğini” belirtti.

    Gerehou’ya göre bu durum, İspanya’da bu tür kampanyaların genellikle “beyazlar tarafından” tasarlanmasından kaynaklanıyor.