Etiket: gündem manşet

  • Takiye ahlakı neden iflas etti?

    Takiye ahlakı neden iflas etti?

    Dünyanın hemen her yerinde politikacılar ahlak, dürüstlük ve tutarlılık bakımından sıklıkla eleştirilirler. Ne yazık ki günümüzde birçok kişi yaşadığı ülkelerdeki politikacıları yalancılıkla, ikiyüzlülükle ya da çıkarcılıkla suçlar. Dizi, film ve edebiyattaki politikacı figürleri de genellikle bu ahlaksız profili gözümüzde canlandırır. Güç ve iktidarın insan karakterindeki ifsat edici etkisi, denge ve kontrol mekanizmalarındaki boşluklar ve pedagojik yetersizlikler günümüzde ahlaksız politikacı profilini öne çıkarıyor. Yine de dindar olan ve dini kimlik üzerinden siyaset yapan kişi ve grupların ahlaksızlığı üzerinde durulması gereken bir husus. Topluma oldukça dindar ve prensipli bir profil çizen bu politikacılar bütünüyle pragmatist, riyakâr, bencil ve ilkesiz siyasetlerini nasıl bu kadar kolay gizleyebiliyorlar? Türkiye’deki siyasal İslamcılar özelinde ahlak ve ahlaksızlığı aynı kişilikte birleştirmeyi sağlayan en kullanışlı araç ise takiyedir. Peki takiyenin dini kaynağı var mıdır? Bunu anlamak için ilk önce Kur’an’ın korku ve sevgi kavramlarına yaklaşımını ele almak gerekir.

    Korku en güçlü duygulardan birisidir. Korkuyu dikkate almadan insanı anlamak mümkün değildir. Bundan dolayı dinlerde Tanrı’yı sevmek kadar korkmak da önemli görülmüştür. Ancak İslam dininde soyut sevgi ve korku duygularından ziyade sevgi ve korkunun pratiğe yani amele yansımaları daha fazla ön plana çıkmıştır. Nitekim sevgi yerine taat korku yerine takva duygularına vurgu yapılmıştır. Hatta Kur’an’da, “De ki ey Peygamber! Allah’ı seviyorsanız, bana itaat edin ki Allah da sizi sevsin.” (Al-i İmran 31) buyrulmuştur. Böylece soyut sevginin pratiğe yansımasının önemi vurgulanmıştır.

    Korku duygusunun pratik hayata yansıması ise korunmak anlamına gelen takva kavramıyla ifade edilmiştir. Takvanın ne kadar güçlü ve önemli bir davranış olduğu ayet-i kerimede, “Allah katında en şerefli ve değerliniz en takvalı olandır.” (Hucurat 13) şeklinde açıklanmıştır. Takva yalnızca hukuki ve ahlaki kurallara uymayı değil aynı zamanda Allah Teala’nın kâinata koyduğu kanunlara karşı saygıyı da ifade eder. Takva dini literatürde Allah’ın yasaklarından sakınmak şeklinde anlaşılır.

    İnsan tabiatında var olan korku duygusunun dini literatürde Allah’a saygı ve O’nun gazabından korunma şeklinde tezahürü aslında bize gerçekte yalnızca O’ndan korkmak gerektiğini ifade eder. Ancak insan diğer insanlardan da korkar. Bu korkunun Allah korkusunun önüne geçmemesi gerekir. Ancak istisnai olarak bazen insanlardan korkmak ve korkunun gereği olarak onlardan gelecek tehlikelerden sakınmak gerekir. İşte Kur’an, bu insani durum karşısında ne yapılacağını da açıklar: “Müminler, müminleri bırakıp, kâfirleri velî edinmesinler! Kim böyle yaparsa, Allah ile ilişiğini kesmiş olur. Ancak onlar tarafından gelebilecek bir tehlike olursa başka! Allah sizi, Kendisine isyan etmekten sakındırır. Dönüş yalnız Allah’adır.” (Al-i İmran 28)

    Ayet kafirlerden gelecek tehlike karşısında müminlerin kendini korumasına izin verir. Bir başka ayette ise bu korumanın şartları biraz daha açık bir şekilde şöyle ifade edilir: “Kalbi imanla dolu olarak mutmain iken, dini inkâr etmeye mecbur bırakılıp da yalnız dilleriyle inkâr sözünü söyleyenler hariç, kim imanından sonra Allah’ı inkâr ederek gönlünü inkâra açar, göğsüne küfrü yerleştirirse, onlara Allah tarafından bir gazap, hem de müthiş bir azap vardır.” (Nahl 106)

    ZAMANLA AHLAK HALİNE GELEN TAKİYYE
    Bu ayetlerin sebeb-i nüzulü olarak gösterilen Yasir ailesinin başına gelenler, ayetlerde anlatılan durumu daha açık ve somut bir şekilde anlamamıza yardım eder. Annesi ve babası işkence ile öldürülen Ammar b. Yasir işkence altında inancını inkâr etmek zorunda kalmıştır. Durumunu gelip anlatınca Hz. Peygamber, “Yine sana işkence ederlerse, onlara istediklerini söyle ama kalbi inancını kaybetme.” diyerek, ona bir çözüm yolu göstermiştir. Bu ayetlerden ve Hz. Peygamber zamanında yaşanan örnekten hareketle İslam fakihleri savaş durumunda ve ölüm tehlikesi altında bir insanın kalbi inancını kaybetmemek şartıyla diliyle aksini ifade etmesine izin (ruhsat) vermişlerdir. Ancak bu sözlü itiraf bir başkasına zarar vermemeli ve tehlike zanni bir ihtimal değil somut ve hayatı tehdit edici mahiyette olmalıdır.

    İslam fakihleri bu durumu takiye yerine yine Kur’ani bir kavram olan ikrah kavramı altında fıkıh kitaplarında ele almışlardır. Zira 12 imam Şiiliği ayette farklı bir formuyla geçen (tukâh) takiye kavramını politik muhalefetlerinin merkezine yerleştirmişlerdir. Uzun süre muhalif ve azınlık olarak yaşayan Şiiler kimliklerini korumak için gizliliğe önem vermiş ve olduklarından farklı görünmeye çalışmışlardır. Bu yaklaşım onları bir süre sonra istisnai ve birtakım şartlara bağlanmış takiye izninin kapsamını genişletmeye sevk etmiştir. Zamanla bir ahlak haline gelen takiye anlayışı Şii ilim adamlarının ahlaki güvenirliklerinin tartışmalı hale gelmesine sebep olmuştur. Bundan dolayı günümüzde bazı Şii aydınlar bu uygulamaya tamamen karşı çıkmakta bir kısmı da kapsam alanını sınıflandırarak yıkıcı toplumsal etkisini azaltmaya çalışmaktadır. Ancak azınlık ve korku siyasetinin bu önemli enstrümanı günümüz politik sahnesinde İslamcı politikacılar tarafından yeniden canlandırılmıştır. Siyaseti cihad olarak algılayan ve kendilerine taraf olmayan Müslüman çoğunluğu cahiliye toplumu olarak adlandıran İslamcılar bu söylemi rahatlıkla içselleştirmişlerdir.

    Siyaset sahnesinde başarılı olan siyasi İslamcılar rakipleri tarafından takiyeci olarak suçlanıyordu. İktidara gelince takiye ahlakı yağma ve talanı meşrulaştırıcı bir fonksiyon gördü. Samimi dindarlar bu durumdan duydukları rahatsızlığı ifade ettiklerinden dolayı suçlandı ve zindanlara atıldı. Şu an Türkiye’deki İslamcı iktidar hem ekonomik hem de politik açıdan gerileme sürecine girdi. Buna paralel olarak hayal kırıklığına uğrayan gençler, takiye ahlakının sonuçlarını sorgulamaya başladı. İslamcı politikacılarla İslam’ı özleştirdikleri için de öfke ve hayal kırıklıklarını doğrudan dine yöneltmeye başladılar. Neticede politik açıdan zirve yapan İslamcılık ahlaki açıdan tam bir yıkıma sebep olmuş gözükmektedir.

    Daha Fazla Göster:
    Takiye

    AYHAN TEKİNEŞ
    29 Nisan 2024 GÖRÜŞ

    Kaynak: Kronos
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • ‘Kritik bir eşiğe gidiyoruz; ara seçim kararı alınırsa Saray çok eğlenir’

    ‘Kritik bir eşiğe gidiyoruz; ara seçim kararı alınırsa Saray çok eğlenir’

    Bayrak, ezan, Kur’an derken konu doğrudan şeriata geldi. Erdoğan’ın bir huyu var, devamlı kamuoyunda sondaj yapıyor, nabız yokluyor. Siz söylemiyorsunuz, başka birisi söylüyor veyahut da başka aktörler bir şey atıyor ortaya, ortalık karışıyor. Siz yukarıdan seyrediyorsunuz. Sonra bir sağınıza bir solunuza bakıyorsunuz, diyorsunuz ki, biz rejim değişikliği gibi bir şeyin karşısında dururuz. Belki biraz da gaz alınıyor, muhalefetin bir kesimine de ‘oh be en azından onu düşünmüyor’ dedirtiyor.

    Şeriat dine ait her kavram gibi yoruma çok açık. Bir yandan dine ait hükümler kurallar ama bir de çok spesifik bir anlamı var. Bir politik irade biçimi. Ve Erdoğan siyasi bir liderlikten 15 Temmuz’da doğal lidere çevirdi kendisini. Böyle uhrevi, ilahi bir tat katmaya çalışıyor hem kendi hem de etrafındakiler. Kendisi bir ilahi çerçeveyle sabitlemek, kendinden sonrasına da kalabilecek bir şahıs yönetimi arzuluyor.

    SARAY DA RAHATSIZ ÇÜNKÜ O DA ÖNGÖRÜLEBİLİR BİR REJİM İSTİYOR

    Diğer yandan araçsallaştırmak dışında İslamı bir toplumsal vicdan ve itaat sağlama aracı olarak görüyor. Toplumsal vicdandan kastım şu, yeni bir vicdan yarattı Erdoğan. Nasıl bir vicdan? Kendi düşmanlarına yapılacak herhangi bir şeye evet diyecek bir kitle yarattı. Demek değil ki bu insanlar vicdansızlar. Hayır, çocuklarını seviyorlar, sorsanız ülkelerini seviyorlar, her şeyi seviyorlar. Samimidirler de ama düşman gördüklerine yapılan her şeye ‘evet’ diyorlar. Bu iktidarı elinde tutması için kalan istikamet belli, İslam. Kendi anladığı anlamda bir İslamcılaştırma. Çünkü stabilize olamayan bir otoriterlik var. Gördüğümüz kadarıyla bundan Saray da rahatsız çünkü o da öngörülebilir bir rejim istiyor.

    Çünkü Saray sonunun ne olduğunu çok iyi biliyor. O yüzden sadece bugününü garanti almaya çalışmıyor hafızasını, nasıl hatırlanacağını da garanti altına almaya çalışıyor. Öyle bir rejim kurmalıyım ki tahttan düştüğüm zaman başıma Kenan Evren’in başına gelenler gelmesin. Kalan istikamet ise İslamcılaştırma.

    Bu nedenle bugün şunu söylemek lazım muhalefet adına; özgürlükçü bir sekülerizm Türkiye’de en önde savunulması gereken bir mevzi durumunda. Kaybedilmiş, tekrar kazanılması -aslında belki de hiç olmamış bir- yaratılması kurulması ve savunulması gereken bir mevzi.

    Cumhuriyet ve sekülerizm kavramlarını zamanında sadece bir grup Kemalist’in ağzından çıkan şeylerdi ama artık bugün ciddiye alınmalı. Bugün ciddi tehdit altında. Merkezine cumhuriyet, sekülerizm ve ademi merkezciliği alan bir anlayışı savunmak gerekiyor.

    Anayasayı da konuşalım. Ortada yargı krizi filan yok. Erdoğan, anayasayı evire çevire ayaklarımın altına almama ‘Evet’ diyor musunuz, diyor aslında. Hani cambaza bak oyunu var ya, bu durum cambaza bak oyununun sözlük tanımı olabilir. Yoksa yargının iktidardan habersiz böyle bir şeye cüreti yetebilir mi?

    Bir ülkede tabii ki anayasa tartışmaya açılabilir. Anayasaya uygun mu değil mi tartışılır. Hatta bizim yakın tarihimizde ‘anayasa bir kere delmekle bir şey olmaz’ gibi bir veciz ifade var hatırlayacaksınız. Ama bir anayasanın taammüden, mütemadiyen ve evire çevire ilgası gibi bir durumla karşı karşıyayız. Bunun anayasada da suç olarak karşılığı da yok. Anayasada ne olabilir anayasayı ihlal suçu olabilir mesela değil mi ama taammüden, mütemadiyen ihlal, ayağının altında çiğneme diye bir durum var bu rejim altında.

    YAPILMASI GEREKEN TEK ŞEY: BU REJİMİ ENGELLEMEK

    Dolayısıyla bunun tahlilini yapmaya çalışanların da kafası karışıyor. Çünkü Türkiye öyle bir noktaya gelmiş durumdaki şu içine girdiğimiz çukurdan ve girdaptan anayasanın tarif ettiği usullerle çıkma zamanını çok geçtik. Anayasaya böyle muamele yapan bir rejimi anayasanın kurallarını uygulayarak seçim gideceğini düşünerek sandık marifetiyle tehdit edeceğini düşünmek bence bir çıkmaz sokak.

    Bakın şimdi anayasaya uyulmuyor ve siz buna karşı mücadelenin aracı olarak, zaten sağlıklı bir şekilde yapılmadığını bildiğiniz ara ya da erken seçimi öneriyorsunuz. Bu bence çıkmaz sokak ya bence bunu yapsanız Saray çok eğlenir. Çünkü muhalif 30 milletvekil istifa edecek, ‘tamam’ diyecek rejim, yeniden seçim yapılacak 30 milletvekilinden 10’unu 15’ini siz alacaksınız. Buna ancak sevinir bu rejim.

    Diyebilirsiniz ki muhalefet tümden çekilebilir mi? Çekilemez. ‘Seçimlerden çekiliyoruz kardeşim alın başınıza çalın’ diyebilir mi, diyemez. Yapılması gereken bir şey var. Engellemek. Ve engellemenin de bedeli çok yüksek. Bütün bu tartışmalar içerisinde gözden kaçtı. TİP’liler, başka partililer, vatandaşlar sokağa çıktılar, Büyük Birlik Partisi başkanı ‘ölümlerden siz sorumlu olacaksınız’ dedi. Ya ölüm nereden çıktı. Bir dakika şimdi demek ki şöyle bir durum var:

    BU REJİME KARŞI ÇIKMANIN BİR DİLİ BİR FİYATI VAR 

    Bugün bu rejime gerçekten karşı çıkmanın bir fiyatı var bir dili var bir konumu var ne bu fiyatı ödemeye hazır ne bu konumda olan ne bu dile sahip bir muhalefet var. Uyumsuzluk burada, çaresizliğimiz de burada. Şimdi bakın aslında anayasayı böyle dövmek böyle aciz hale getirmek bu ihlal falan değil buna ihlal dersek kendimizi kandırırız buna darbe dersek de kendimizi kandırırız. Yahu bir ülkede 10 yılda 10 kere 15 kere anayasaya darbesi olur mu? O bir kere olan bir şeydir ve bunu yapanın yüzü kızarıyorsa o anayasaya darbedir. E şimdi savunuyorsa başka bir probleminiz vardır.

    Çok kritik bir eşiğe gidiyoruz şimdi. Çok kritik derken 31 Mart’ta seçim kazanacak pespembe bir ülke olacak değil. Kılıçdaroğlu ve ekibi bizi buna inandırmaya çalıştılar. Biz buraları çok çok geçtik. İdrak edelim. Bakın rejim tarafından da sürekli bir şey söyleniyor. Rejime de bazen hak vermek gerekiyor o da şu: ‘Ya hala anlamıyorsunuz’ diyor rejim ‘hala anayasa diye mırmır ediyorsunuz, geçtik oraları’ demeye çalışıyor. Sürekli muhalefete ve kamuoyuna otoriterliğin nereye geldiğini nasıl anlatabilirim’ diyor.

    Bu yazı Yektan Türkyılmaz’ın Analiz programındaki konuşmalarından özetlenmiştir. 

    YEKTAN TÜRKYILMAZ
    05 Şubat 2024 GÖRÜŞ

    Kaynak: Kronos
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Komutanları tahliye edildi: Müebbet verilen kurmay öğrenciler kim?

    Komutanları tahliye edildi: Müebbet verilen kurmay öğrenciler kim?

    Kamuoyunda “Harp Akademileri Levent Davası” olarak bilinen davada komutanları tahliye edildiği halde halen tutuklu bulunan kurmay öğrenciler olduğundan dün söz etmiştim. Peki kim bu kurmay öğrenciler? Ne eğitimi alıyorlar? 15 Temmuz gecesi nasıl oldu da akıl almaz bir şekilde ‘darbecilikle’ suçlandılar?

    Öncelikle askeri okullarla ilgili bilgisi olmayanlar için şunu belirtelim. Kurmay öğrenciler bildiğimiz harbiyeliler değiller. Kara, Hava, Deniz Harp okullarında 8 yıl eğitim gördükten sonra teğmen olarak göreve başlayan öğrenciler onlar. Subaylığın 6. yılında yapılan kurmaylık sınavlarına giriyorlar. Yüksek lisans ya da doktora gibi iki yıl süren bir eğitim alıyorlar ama Genelkurmay Başkanlığı’na bağlı olan Harp Akademileri Komutanlığında veriliyor bu eğitim.

    Akademide üç kuvvet komutanlığından toplam 700 civarında öğrenci var. Kurmaylık eğitimi alanlar, Genelkurmay Başkanlığı’na kadar yükselebiliyor. Eğitim almayanlar albaylıktan emekli oluyor. Eğitim aşamasında bu öğrenciler nöbet tutmuyor ve silah kullanmıyorlar. Emir verme yetkileri de yok.

    Kurmay öğrenciler tutuklanırken… 20 Ağustos 2016, İstanbul

    “FONKSİYONEL FAYDA SAĞLADILAR” NE DEMEK?

    Şimdi gelelim darbe ile suçlanan ve ceza alan bu öğrencilerin 15 Temmuz’daki ‘rollerine’. Mahkeme tutanaklarına göre, öğrencilerden biri 15 Temmuz gecesinde doğum gününü kutlamak için evinde parti hazırlığı yapıyor, diğeri sabah arkadaşlarıyla balık tutmaya gideceği için erkenden uyumuş, bir diğeri Ortaköy’de wuffle yiyor. Peki sonra? WhatsApp gruplarına sıralı amirlerinden çağrı emri geldiği için eğitim gördükleri binaya gidiyorlar. Sadece öğrenciler değil, tüm öğretim ve idari kadrolu personel de görev yerinde toplanıyor ve herkese “Ülke genelinde kamu kurumlarına karşı bir terör saldırısı var, kamu kurumlarına yardım edeceğiz.” deniliyor.

    Öğrenciler zaten akademi içindeki lojmanlarda kalıyor. “Herkes 15 dakika içinde sınıfında olacak” emri üzerine kurmay öğrenciler de gelen sınıflarına gidiyor. Sınıfa gelen kurmay öğrenciler ceza aldı. Bazı öğrenciler amirleriyle birlikte akademiden dışarı çıkıyor, onlara da dışarı çıktıkları için ceza verildi.

    Öğrencilerin bir kısmı geri dönüp akademiye girmeye çalıştığı, bazıları akademide kaldıkları ve amirlerinin emirlerini yerine getirdikleri için müebbet hapis cezasına çarptırıldı. O gece çocuğu hasta olduğu için akademiye gidemeyen ya da akademinin dışında olan öğrencilere ise örgüt bağlantısı iddiasıyla ceza verildi.

    Dahası da var. Ders gördükleri binalardan dışarı çıkmayan ve hiçbir eylemde bulunmayan öğrencilere de “fonksiyonel fayda sağladılar” denilerek müebbet hapis cezası verildi. Ve onlar bu suçlamalarla hapis yatarken komutanları ‘ak’landı ve serbest bırakıldı. Öğrenciler mahkemede kendilerini “Bizim akademide çakmak bile çakılmadı.” diye savundu ama dinleyen olmadı.

    AKADEMİDEN ÇIKAN DA SUÇLU KALAN DA

    Ulaştığım bilgilere göre kurmay öğrencilerden dördünün o gece yaşadıkları tam anlamıyla ibretlik. Çünkü 4 kurmay öğrenci diğer arkadaşları gibi emir üzerine akademiye, sınıflarına gidiyorlar. Bir albay sınıfa giriyor, arkada oturan 4 kişiyi “Siz benimle gelin” diyerek sınıftan çıkarıyor. “Nereye gidiyoruz komutanım” diye soruyorlar albaya. ‘Birini almaya gidiyoruz, arabayla beni takip edin’ diyor.

    Yola çıkıyorlar. Malum İstanbul’da akşam trafiği, arabaya binen 4 öğrenci yolda albayın izini kaybediyor. Telefon açıyorlar. Albay da “Tamam siz geri dönün” diye emir veriyor. Bu sırada köprüler kapatılmış, ortamın karışık olduğunu anlayan öğrenciler, önce okullarına geri dönmek istiyorlar. Yollar kapalı, mümkün değil. Altunizade’de pazar yeri gibi bir yerde bekliyorlar. Kendilerini güvene almak istiyorlar.

    O sırada WhatsApp grubunda, Bursa’dan görev yerine çağrılan ama yollar kapalı olduğu Fenerbahçe Orduevine sığınan bir arkadaşlarından ‘Burası güvenli’ mesajı geliyor. Dört arkadaş Fenerbahçe Orduevine gidiyor. Kapıdan girince silahlarını kullanmadıklarına dair tutanak tutturuyorlar. Böylece bir olaya karışmadıklarını kayıt altına aldırıyorlar. Yapılabilecek en doğru adımlardan biri. Sonra Fenerbahçe Orduevi’nde kiminle karşılaşıyorlar? Hava Harp Akademisi Komutanı Recep Yüksel. Mehmet Şanver’in kızının Moda Deniz Kulübü’ndeki düğününden çıkan Yüksel de bir komutan olarak orduevine sığınmış.

    “KOMUTANLAR BİLİNÇLİ BİR ŞEKİLDE BOŞLUK OLUŞTURDULAR”

    İşte bu nedenle kurmay öğrencilerinden biri savunmasında şunları söylüyor:

    “Komutanlar komutanlık görevini yapmadı. Tahir Bekiroğlu da dahil hepsi bilinçli bir şekilde bir boşluk oluşturdular. Bekiroğlu Hasdal Kışlası’na düğüne gider gibi takım elbisesini giyip gitti. Düğüne gider gibi terk edilen bu komutansız birlikte gelen emirlerin, görevlendirmelerin asılsız olduğunu fark ettiyseniz ‘Yetki mi bende, sorumluluk mu bende ya da bu rüzgarın yönünü görmek için biraz bekleyeyim mi acaba’ demeden önce yapılacak ilk iş, bir askeri vasıf olarak inisiyatif alarak birliği bu hain kalkışmadan engelleyecek güvenlik tedbirlerini almaktır. Nizamiyelerden giriş çıkışlar yasak gibi. Yetersiz bir emir yerine ‘Tüm nizamiyelerdeki mantar bariyerler yukarı kalksın. Destek kıtalarındaki araçlar nizamiyelerden giriş çıkışları engelleyecek şekilde konumlansın. Ani müdahale mangası nizamiyeler konuşlansın. Dışarda darbe yapılıyor. Biz iştirak etmeyelim’ gibi çok zeka istemeyen daha basit emirler vermek, yıllardır TSK’da komutanlık yapanlar için zor olmasa gerek.”

    O gece bunlar yaşansa da 4 arkadaş sırf akademiden dışarı çıkarıldıkları için ‘darbe yapmaya gidiyorlardı’ suçlamasıyla ‘ceza’landırıldılar. Üstelik haklarında bir gözaltı kararı bile olmamasına rağmen akademinin önünde yarı çıplak vaziyetteyken, Albay Mehmet Örkem tarafından kameraya çekildi, ters kelepçe yapıldı ve 22 saat Beşiktaş Karakolu’nda insanlık dışı uygulamalara maruz kaldılar.

    MÜŞTEKİ OLAN İKİ ÖĞRENCİ 

    Bir de bu davada müşteki öğrenciler konusu var. Bot bağcıkları sökülerek Ata Anfisi’nde tecrit altında tutulan öğrenci subaylar Cihan Okur ve Hüseyin Balık olayı da cevapsız sorularla dolu.

    Sicil amirleri Levent Özüarap’ın emriyle gözlem altına alındıkları için hem ona hem de arkadaşlarına çok kızgın oldukları söylenen Okur ve Balık, sınıf arkadaşlarıyla yüzleşmek için mahkemeye bile getirilmedi. Gelmediler değil, getirilmediler, ‘özel’ bir kalkanla korunuyorlar.

    Yargılamalar sırasındaki çelişkiler ve hukuksuzluklar dizboyu. Bir örnek: 26. ACM Heyeti, o gece akademide olan olaylarla ilgili rapor hazırlayan İdari Tahkikat Heyeti’nde bulunan Albay Önder Kara’ya “Mesaiye niye tabancayla geldin?” diye sorar. Albay da “Ben subayım, belimde tabanca olmasından daha doğal ne olabilir ki.” der. Mahkeme heyeti bu cevabı makul bulurken, kurmay öğrencilerinin ve diğer subayların silahla okula gelmelerini darbeye teşebbüs olarak değerlendirdi.

    Harp Akademileri Levent Davası bunun gibi birçok çelişkiyle dolu. Akademiden çıkan da suçlu, kalan da suçlu. Tabancısını yanına alan da suçlu almayan da suçlu.

    Serbest Görüş:

      dEmir veren 3 komutan tahliye edildi, kurmay öğrenciler neden tutuklu?

      dKursiyer teğmen: ‘Düğünüm olacaktı, gelinliğime ne oldu, bilmiyorum…’

      dAYM: Kursiyer teğmenin kelepçeli muayenesi hak ihlalidir, savcılık yeniden soruştursun

      dKHK’lı tutuklu 2 askeri öldürmek isteyen Gültekin Alan kimdir?

      dElazığ’da KHK’lı mahpus askerlere ‘biz derin devletiz’ diyerek şişle saldırdılar

      dÖldürülmek istenen astsubay: 15 Temmuz gecesi Ömer Halisdemir’le selamlaştık…

      dKHK’lı askerlere saldıran hükümlü ‘Ömer Halisdemir’in intikamı için buradayız” demiş

    MUSTAFA ŞENTOP’UN MAHKEME ZİYARETİ VE HAKİME MESAJ BASKISI

    Son olarak kurmay öğrencilerin yargılandığı davadaki siyasi baskıya dair yine ibretlik bir örnek verelim.

    26.ncı Ağır Ceza Mahkemesi’nde Haziran 2017’de başlayan yargılamalar sırasında yaşanan olay çok manidar. Mahkemeleri takip eden oğlu tutuklu bir baba, TBMM avukatlarından Rıza Saka ile Silivri’de görülen duruşmalarda öğle yemeğinde karşılaşır ve yemekhanede aralarında şöyle bir diyalog geçer:

    Baba: İki haftadır dava devam ediyor. Oğlumun savunmasını biraz önce dinlediniz, bir suçu var mı? Sizce ne var bu davada?

    Rıza Saka: Hiçbir şey yok ama olsun, birçok davada itirafçı var, akademi gibi bir yerde itirafçı olmaması mümkün mü. Bunların hepsi fetöcü. Hepsi müebbet alacak, göreceksin. 

    Böyle bir psikolojide geçen mahkemenin ara karar duruşmasına dönemin TBMM Başkanı Mustafa Şentop’un bizzat geldiği, savcı ile avukatın arasına en öne oturarak hakime mesaj gönderip baskı yaptığı ve bunun üzerine hakimin savunmaları kısa kestiği iddialar arasında. Öğrencilerin sadece savunma hakları engellenmedi, akademideki kamera kayıtları da mahkeme incelenmedi.

    Nihayetinde rüzgar ne tarafa eserse oraya göre konum almaya kendini odaklayan komutanlar tahliye edildi, kurmay öğrenciler ise hapishane kuyularında hala adalet bekliyor.

    Tahliye edilen komutanların yargılanma aşamalarını ve kurmay öğrencilerin eleştirini de yarın anlatıp bitirelim.

    Daha Fazla Göster:
    Harp Akademileri Levent DavasıNevzat TaşdelerRecep YüksekSelim MretTahir BekiroğluTümgeneral

    SEVİNÇ ÖZARSLAN
    15 Ocak 2024 HABER ANALİZ

    Kaynak: Kronos
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Manisa neden hedef seçildi? Eski dostları tutuklanan Arınç neden sessiz?

    Manisa neden hedef seçildi? Eski dostları tutuklanan Arınç neden sessiz?

    Geçirdiği kalp krizi sonucu önceki gün hayatını kaybeden iş insanı Mustafa Yerkazanoğlu (84), geçen yıl cezaevinde ölüme sürüklenen ayakkabıcı Nusret Muğla (85) ve üç yıldır hapiste olan emekli imam Halil Karakoç (83)…  Bu üç ismin ortak özelliği eski TBMM Başkanı Bülent Arınç’ın Manisa’da yakından tanıdığı, birlikte oturup kalktığı isimler olmaları…

    Bu insanlar ilerleyen yaşlarına rağmen “terör” soruşturması geçirdi, gözaltına alındı, yargılandı, tutuklandı. Nusret Muğla cezaevinde maruz kaldığı hak ihlalleriyle nedeniyle 13 Şubat 2020’de öldü. Muğla ile aynı gün tutuklanan Halil Karakoç ise, ciddi hastalıkları ve ilerleyen yaşına rağmen halen Menemen Cezaevinde tutuluyor.

    Peki Arınç’ın yakından tanıdığı 80 küsur yaşındaki aile dostları neden terörist ilan edildi? Memleketi Manisa nasıl oldu da “terör yuvası” oldu?

    NEVBAHAR’DAN CEZAEVİNE UZANAN YOL… 

    İnançları, itikatları gereği hayır işlemekten başka hedefleri olmayan piri fani denecek yaştaki bu insanların terörden yargılanmalarına gerekçe yapılan affedilmez suçları 70’li yılların başlarına kadar uzanıyor. Muğla, Karakoç ve Yerkazanoğlu, 10-15 kişiyi bir araya gelip Nevbahar aldı bir grup kuruyor ve bu grup çatısı altında hayır işlerine başlıyorlar.

    İlk yaptıkları işlerinden biri Manisa’daki ilk kolejlerinden Şehzade Koleji’nin açılması için uğraşmaları. Arınç da o dönemde her yönden destek olmuş, yalnız bırakmamış. Ta ki İslamcı iktidar bir dini cemaati yok etmeye karar verene kadar. Sonra iktidar Manisa’yı merkez seçti, özellikle bu şehirde yaşlı başlı insanlara bir bedel ödetti. Manisa’da tutuklanma oranı başka illere göre de daha yüksek. Sanki Manisa’ya özel bir kin ve nefret var.

    İLK GÖZALTI FURYASI 2015’TE BAŞLADI… 

    Manisa’da ev baskınları ve gözaltılar ilk olarak 2015 yılının kasım ayında başladı. 31 kişi bankaya para yatırma, kurban bağışı, okul ve yurt yaptırma gerekçesiyle ilk o yıl tutuklandı. Gözaltına alınan Ümran teyzeye, gelini Sema’ya, Hamdiye ablaya, Şemsettin öğretmene önce kelepçe takılmadı, sonra “yukarıdan” gelen emirle basının karşısına kelepçeli çıkarıldı.

    Dün defnedilen Mustafa Yerkazanoğlu da iki oğlu ve geliniyle birlikte gözaltına alınanlar arasındaydı. Kendisi ve gelini serbest bırakıldı ancak iki oğlu tutuklandı. Yerkazanoğlu, 28 Şubat ve önceki dönemleri de yaşadığı için muhatap olduğu suçlamanın karşısında şaşkındı. Yaşananlar 80’li, 90’lı yıllarda “irtica” adı altında yapılanları bile aratacak düzeydeydi.

    ‘MANİSA LABORATUVAR OLMUŞ’ DEMİŞTİ

    KHK ile kapatılan Özgür Düşünce gazetesinin 29 Şubat 2016 tarihli 1. sayfası.

    Altmış yıldır esnaflık yapan Mustafa Yerkazanoğlu, çocukları tutuklandıktan sonra KHK ile kapatılan Özgür Düşünce gazetesine verdiği röportajda şaşkınlığını dile getirmiş ve “Ömrüm boyunca güvene dayalı bir hayat yaşadım. Beni herkes tanır. Bu yaşadıklarım çok ağır geldi. Manisa laboratuvar olmuş. Hırsla yürütülen bir süreçteyiz. Birileri çok iyi plan yapmış. Tanınan, güvenilen insanlar terörist diye gözaltına alınıyor. Belli bir kesime yönelik soykırım yapılıyor. Bundan millet de, ülke de zarar görüyor. Ben üç aydır uyumuyorum. Oğullarım aklımdan çıkmıyor. Gözümden dökülenler gözyaşı değil, kan ve ızdıraptır. Gelinime, oğluma takılan kelepçeler bizim ailemizin şerefidir” demişti.

    Yerkazanoğlu ile aynı gün gözaltına alınıp tutuklanan din kültürü öğretmeni Şemsettin Ayyıldız, polis otobüsünden inerken “Bu ahlaksızca zulmü bize reva görenleri Allah kahr-u perişan eylesin. Hırsızlık yapmadım, rüşvet yemedim. Elimde bile bıçağı aileme verirken tersinden veriyorum ki ürkütmemek için. Terörden tutuklanıyorum ben. Allahtan korkun be!” diye haykırmıştı.

    “NEYİ İTİRAF EDEYİM DİYE KALAKALDIM”

    Örnekler o kadar çok ki. Hamdiye-Metin Arslan, “Bankaya neden para yatırdın?” sorusuyla ilk muhatap olan ailelerden biriydi. Hamdiye Arslan, polis sorgusunda kendisine “İtiraf et kurtul”  dendiğinde “Neyi itiraf edeyim” diye kalakaldı. Neyi itiraf edeceklerdi? Nasıl ve neden hayır işlediklerini mi?

    Kentin Ümran Teyze’si olarak tanınan başka bir hayırsever Ümran Ercan ise ev baskınlarını Yunanistan’ın Ege’yi işgal etmesine benzetti: “Yunanlıların Manisa halkına yaptığı zulüm bugün yine bu halka yapılıyor. Hadi onlar düşmandı, sen bizi nasıl böyle bölüyorsun. Beni de alırlar, çünkü ne kanun var ne Allah korkusu. Valizim kapının yanında hazır.”

    Ümran teyze, ta o zamanlarda insanların haksızlıklara sessiz kalmasının acı bir durum olduğunu belirtmiş ve bugünleri görerek “Ne zaman kadar susulacak? Mısır gibi Suriye gibi olduktan sonra mı insanlar konuşmaya başlayacak?” diye sormuştu.

    Ümran Ercan, “Öz evladım gibi seviyordum” dediği Erdoğan’ın 2009 seçimlerinde Manisa ziyaretinde otobüsün önünü keser ve Menderes’in idam edilmesi olayı hatırlatarak “Oğlum bize Menderes’i kaybetme acısını yaşattılar, doğru yoldan ayrılma bize ikinci Menderes acısı yaşatma” der. Menderes’in acısını hala unutamayan Ümran teyze, “Aynı şeyi Erdoğan’a da yapacaklar diye içim titriyordu” diyen bir kadın. Ne manidardır ki, Ümran teyze ve onun gibi nice kadınları 15 Temmuz’dan sonra darbecilikle suçladılar, cezaevlerine attılar.

    KAPISINDAN POLİS GİRMEYEN AİLE KALMADI

    Manisa’nın tanınan ailelerinin 15 Temmuz’dan yaklaşık 7-8 ay önce yaşadığı şokları, o tarihten sonra neredeyse her aile yaşamaya başladı. Hala operasyonlar devam ediyor. Gün geçmiyor ki Manisa’da bir sabah ev baskını yapılmasın. Şehirde, yoldan kimi çevirip sorsanız “İşlemden geçmeyen aile, kapısından polis girmeyen ev kalmadı” diyor. Sokakta yürüyen iki kişiden biri gözaltına alındı demek abartı olmaz. Fabrikada çalışan işçilere bile ‘operasyon’ yapıldı.

    Bugünlerde Netflix’te yayınlanan ve ses getiren Emin Alper’in Kurak Günler filmi ile yönetmenin bir önceki filmi Abluka’da işlenen “kuşatılmışlık” hissi, korkunun bir yeri bütünüyle esir alması Manisa’da adeta ete kemiğe bürünmüş halde. Ölenin cenazesini merkez camiinden değil de kimsenin bilmediği bir camiden kaldırmak isteyecek kadar…

    15 Temmuz’a kadar bu baskınlara cılız da olsa ses çıkarıp itiraz eden Bülent Arınç sonra sessizliğe gömüldü ve yapılanları uzaktan izledi. Lise yıllarından beri tanıdığı ve “Nusret Ağabey” diye hitap ettiği Nusret Muğla vefat ettikten sonra vicdanını rahatlatmak için bir mesaj yayınladı ama Muğla ailesi taziye ziyareti talebini kabul etmedi. Çünkü ölen ölmüş, giden gitmişti.

    BÜLENT ARINÇ: MANİSALILAR VEFALIDIR

    En son Erdoğan’ın 20 Ağustos 2022’de Manisa’da bir açılış töreninde konuşan Bülent Arınç, “Birkaç kelimeyle Bülent Arınç’ın Manisa için ne ifade ettiği anlatmak isterim. 5 dönem milletvekilliği yaptım, 4 dönem milletvekili yaptı, başbakan yardımcısı yaptı, Meclis başkanı yaptı, 5 senedir de aktif siyasi hayattan ayrıldım. Manisa vefalıdır. Bana gösterdiği vefanın 10 mislini Sayın Cumhurbaşkanımıza da onun partisine de gösterecektir.” dedi.

    Hemşehrililerinden Erdoğan için vefa bekleyen Arınç, kendi dostlarının hiçbirine vefa göstermedi.

    Mustafa Yerkazanoğlu’nun vefatıyla gözler yine Arınç’a çevrildi ancak ses seda çıkmadı kendisinden. Masum insanların terörle suçlandığı Manisa, Arınç’ın eski Manisa’sı olmasa gerek. Belki de eski arkadaşlarının gördüğü zulüm “eskide” kaldı.

    Ama şimdi 83 yaşındaki emekli imam Halil Karakoç’u, yakın arkadaşı Nusret Ağabey’in oğlu Mustafa Muğla’yı hapisten kurtarmak için belki de üstün avukatlık yeteneklerini konuşturmaya hazırlanıyordur, kim bilir?

    “Adamı ipten alır, ipe götürürüm” diye övünüyordu malum, 2014’te…

    Daha Fazla Göster:
    Bülent ArınçHalil KarakoçManisaMustaf yerkazanoğluNusret Muğlaterörterörist

    SEVİNÇ ÖZARSLAN
    23 Mayıs 2023 GÖRÜŞ

    Kaynak: Kronos
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Akşener’in dağıttığı Millet İttifakı’nı ‘millet’ yeniden kurdu

    Akşener’in dağıttığı Millet İttifakı’nı ‘millet’ yeniden kurdu

    Türkiye siyasetinde muhaliflerin en önemli motivasyon kaynağının tek adam rejimine son vermek olduğunu anlamayan siyasetçi yanlış karar alır, bilim insanı isabetsiz analiz yapar, gazeteci ise yetersiz öngörüde bulunur. Aslında Erdoğan’ın en büyük rakibi bu motivasyona sahip insanlar. Bu insanlar Erdoğan’a 2019 yerel seçimlerinde hayatının dersini verdi. Bu insanlar bu kez Millet İttifakı’nın sorun çıkaran partisi İYİ Parti’yi tekmelediği masaya döndürdü.

    İYİ Parti lideri Meral Akşener’in masadan ayrılması sonrasındaki gelişmelerde bunu çok net bir şekilde gördük. Tek adam rejiminin son bulmasını isteyen milyonlarca insan bu gelişmeye tepki gösterdi. İYİ Parti’nin kendi tabanı ‘bu kararı bir anlamda tanımıyorum’ dedi. Partiden ciddi sayıda üye istifa etti. Toplumda kanaat önderi durumunda olan insanlar Akşener’in ne yapmak istediğini sorguladı ve kararın anlamsızlığını net bir şekilde ortaya koydu. Erdoğan rejimine karşı diğer partili seçmenleri ise partilerine çözüm bulunsun baskısında bulundu. ‘Tek adam rejimini’ istemeyen milyonların kararlı itirazı Altılı Masa’nın toplanmasını ve adayın açıklanmasını sağladı.

    Türkiye siyasetinde belkide bir ilki yaşandı. Bugüne kadar siyasetçiler karar alır ve halktan buna uymalarını isterlerdi. Bu kez halk yüksek bir sesle siyasetçiye ‘senin aldığın kararı tanımıyorum’ ve ‘oturun sorunu’ çözün dedi. Bu tepkiyi gören başta Akşener ve diğer liderler sorunu çözümü için adım atmak zorunda kaldılar. Akşener, Kılıçdaroğlu’nun adaylığını Mansur Yavaş ve Ekrem İmamoğlu’nun Cumhurbaşkanı yardımcısı olmaları şartıyla kabul etti. Aslında Akşener’e ‘onurlu dönüş’ yolu açılmış oldu. Kriz sonrasında yanına İmamoğlu ve Yavaş’ı alan Kılıçdaroğlu’nun kazanma ihtimali arttı.

    Bütün bu yaşananlar halkın Altılı Masa’yı sahiplendiğini ve bu haliyle tek adam rejimine son verilmesi için son şans yol olarak gördüğü anlaşıldı. Türk siyasetinde seçim öncesinde tahmin edilmeyen sonuçlara yol açacak hareketlenemeler için kullanılan dip dalga bir süredir siyasete direk müdahil olmuş durumda. Bu dip dalgayı hafife alan siyasetçinin siyasi ömrü uzun olmaz. Bu dip dalgayı görmezden gelerek oturduğu güvenli köşeden analiz yapan bilim adamları ve olayları yakından takip eden gazetecilerin öngörülerinin doğru çıkma imkanı yok.

    Halkın ekonomik kriz öncesinde tek adam rejimine yönelik tepkisi Cumhurbaşkanlığı refarandumu sonuçlarında iller bazında görülmüştü. Bu dalgayı gören Erdoğan, yıpranmış belediye başkanlarını görevden almasına rağmen dip dalganın çarpmasıyla hayatının yenilgisini almıştı. Ülkede yaşanan ekonomik kriz ve ardından milyonlarca insanın hayatını etkileyen depremdeki kurtarma rezaleti sonrasında iktidara yönelik tepkiler iyice arttı. Cumhurbaşkanlığı adaylığı resmen ilan edilen CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu, tek adam rejimi karşıtı kitleyi dahada büyütecek şekilde bir kampanya yürütmeli. Millet İttifakı liderleri partiler arasındaki sorunların kendi aralarında çözmeli ve halkın tek adam rejiminin bir dönem daha görevde kalacağı izlenimi verecek söylem ve eylemlerden kaçınmalı. Oluşan bu dip dalganın büyüsünü bozacak siyasetçi bunun faturasını siyasetten silinmekle öder. Bu saatten sonra Millet İttifakı liderlerinin hata yapma lüksleri yok.

    SİYASİ İNTİHAR GİRİŞİMİNİ TOPLUM ÖNLEDİ

    Meral Akşener’in Altılı Masa’yı terk etmesiyle ilgili kararını ‘Akşener kimin aklıyla intihar girişiminde bulundu?’ diye sormuştum. Bu sorumun hala arkasındayım. Akşener’e siyasetten intihar anlamına gelen konuşmayı kim yaptırdı, konuşma metnini kim yazdı? Masadan çekilme kararını hararetle kim savundu? Bu soruların karşılığını bulmak çok önemli İYİ Parti için. Bu kişiler tespit edilip etkisiz hale getirilmediği durumda seçim öncesinde olduğu gibi seçim sonrasında ciddi sorun çıkarma potansiyeller var. Partinin yönetici kadrosu içindeki insanların o anda kızgınlık karar vermesini önleyecek olan danışmanlarda görevlerini yapmadılar. Basın danışmanı ve metin yazarı parti liderlerine bu tür konuşmayı nasıl yaptırır? Bu soru sorulmalı ve danışman kadrosu gözden geçirilmeli. Akşener, o açıklamayı danışmanlarından habersiz yaptıysa ise sorun tahminimizden daha büyük demektir. İYİ Parti’nin ikinci bir hata yapma lüksü yok. Halkın ne istediğini umarım anlamıştır İYİ Parti yönetimi.

    SÜLEYMAN ÖZKAYA
    06 Mart 2023 GÖRÜŞ

    Kaynak: Kronos
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Akşener krizinin Z raporu: İYİ Parti ne kazanır ne kaybeder?

    Akşener krizinin Z raporu: İYİ Parti ne kazanır ne kaybeder?

    İYİ Parti’nin Altılı Masa’dan kalkarak kaybettiklerini ve kazandıklarını sıralamak istiyorum. Böylece kâr-zarar muhasebesi yapma imkanı olabilir.

    İlk olarak kaybettiklerini sıralayalım. Meral Akşener, Altılı Masa’yı terk ederek kendisine inanan kitlelerin güvenini kaybetti. Bu güveni tekrar sağlaması neredeyse imkansıza yakın. Attığı imzanın mürekkebi kurumadan siyaseten önünü açan lidere karşı sokak kavgasında bile kullanılmayacak ifadeleri kullanması hiçbir zaman unutulmaz.

    HALKA ULAŞMA ŞANSI AZALDI

    İYİ Parti, masadan kalkarak belediyeler üzerinden halka ulaşma imkanını tamamen yitirdi. Özellikle büyükşehir belediyelerinin halka ulaşmada çok önemli fonksiyonu var. Şehrin kenar mahallerine ekmek, gıda, giysi, yardım paketi ulaştırmada belediyelerin fonksiyonunu en bilen siyasetçi Erdoğan’dır. İstanbul Büyükşehir’i kaybeden AKP’nin İstanbul’da miting yapamaz duruma geldiğini görmek gerekir.

    Belediyelerin seçim dönemlerinde program düzenleme, etkinlerle ilgili ihtiyaçları karşılamada da çok önemli bir yeri var. Belediyenin ulaşım desteği desteği vermediği büyük kentlerde İYİ Parti’nin etkinlik düzenlemesi ve miting yapması zorlaşacak. Sonuçta güç gösterisi yapmak için meydanlara istediği kalabalığı toplayamayacak.

    MEDYA GÜCÜ DE GİTTİ

    CHP’ye yakın medya organlarını istedikleri şekilde kullanma ve her istediklerinde ekrana çıkabilme imkanları ellerinden gitti.

    Gün aşırı Halk TV, KRT TV ve Tele1’e rahatlıkla çıkabilen İYİ Parti yöneticileri ve sözcüleri bu fırsatı ya artık bulamayacak ya da çok az bulacak. CHP ile ortaklığın büyük avantajlarından biri de bu medya gücünü istediği zaman kullanabilmesiydi.

    İktidarın çok sayıda medya organı var ama son yıllarda CHP de bu açığını kapatmak için sektörde önemli yatırımlar yaptı. Dijital medyada önemli siteler yayın hayatına başladı. Bu medya organlarının haberlerinde İYİ Parti sözcüleri ya görmezden gelinecek ya da arka taraflara atılacaktır.

    SOSYAL MEDYADAKİ GÜÇ YİTİRİLDİ

    Eğitimli bir kitleyi karşılarına aldıkları için sosyal medya da bu saatten sonra İYİ Parti’nin sesini duyurabileceği alan olmaktan çıktı. Özellikle CHP’li seçmenler sosyal medyada İYİ Partili gibi çalışıyordu. Akşener ve İYİ Parti sözcülerinin açıklamalarını ve eylemlerini geniş kitlelere paylaşım, beğenme ve alıntı yoluyla ulaştırıyyorlardı. Şimdi CHP’li ve İYİ Partili seçmen ayrışması daha net olacak.

    BAŞTA KHK’LILAR, STRATEJİK KİTLELER UZAKLAŞTI

    Ülkeyi tek adam rejiminden kurtarmak için stratejik oy kullanan kitlelerle arası da açıldı İYİ Parti’nin. 150 bin üniversite mezunu KHK’lı başta olmak üzere. Aileleriyle birlikte milyonlarca insan artık İYİ Parti’ye daha uzaklar.

    FAZLA VEKİL ÇIKARMA ŞANSINI KAYBETTİ

    İttifak içindeki partilerden alacağı oylarla daha fazla vekil çıkarma imkanını da kaybetti. İYİ Parti’nin oyları bir bölgeye ve bir alana yoğunlaşmadığı için milletvekili sayısını ciddi oranda etkileyecektir. 2018 seçimlerinde orta Anadolu’da CHP’den gelen artı oylarla vekil çıkarma imkanı elde etmişti.

    İYİ Parti liderinin söylem ve eylemleri de bir süre sonra dikkate alınmayacaktır. Medyada yer bulmak için marjinal ve dikkat çekici bir dil kullanması gerekecek. Bu durum kısa vadede işe yarasa da zaman geçtikçe medyanın radarından çıkacak ve halka ulaşması iyice zorlaşacak. İktidar denkleminin dışında kalacağı için iş dünyasının, bürokrasinin ve toplumun farklı kesimlerinin ilgisi de azalacak.

    KAZANÇLARI NELER?

    İttifaktan ayrılmakla İYİ Parti’nin siyaset alanı genişledi. İttifak içindeki partileri olumsuz etkileyecek söylem sınırlaması ortadan kalktı. Örneğin Kürt meselesinde MHP’ye yakın politikalarını rahatlıkla dile getirme fırsatına kavuştu veya KHK’lılar konusunda iktidarla aynı düşünceleri dile getirmekten çekinmesine gerek kalmadı.

    YANDAŞ MEDYADA ALAN AÇILACAK

    İktidarın kontrolündeki yandaş medyada Millet İttifakı aleyhine konuştukları takdirde çok fazla görünme imkanı elde edecek. Belki buradan MHP ve AKP tabanına ulaşmayı düşünebilir. Ancak muhalefetin ‘vitaminsiz Goobbels’ olarak yaftaladığı Fahrettin Altun’un kontrolündeki AKP medyasında bunu yapmasının çok zor olduğunu hatırlatmakta fayda var.

    PARASAL SORUNLARIN SEÇİME KADAR OLMAYACAK

    İyi Parti’nin bu ayrılıktan en önemli kazancı ‘Beşli Çete’ ve iktidara yakın işadamları tarafından paraya boğulmaları olacaktır. Seçim kampanyası için hesap yapmak zorunda kalmayacaklar.

    Bilançoya bakılırsa İYİ Parti’nin bu ayrılıktan ciddi bir kazancı olduğu söylenemez. Öyleyse soru hala ortada: Akşener hayatının en riskli bu siyasi hamlesini niye yaptı? 2007 Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde olduğu gibi görünmez bir el partiyi bu yöne sevk etmiş olabilir mi? Devreye görünmez bir el girdiyse kim adına girdi ve ne vadetti?

    Bu soruların cevabını hiçbir zaman net öğrenemeyiz. Ancak gelişmelere bakarak doğru sonuçlara varabiliriz.

    Son bir not:

    Meral Akşener, İmamoğlu ya da Yavaş’ın adaylığını Altılı Masa’ya kabul ettirebileceğine gerçekten inandı mı? İnandıysa bu özgüveni kendinde nasıl buldu? Sanırım Akşener, öncelikle Kılıçdaroğlu’nun her zaman alttan alan bir dil kullanmasını ve nezaketini yanlış anladı. Ama asıl önemlisi İYİ Parti’yi itifak için vazgeçilmez gördü ve bu güçle istediğini yaptırabileceği düşündü. Oysa her parti stratejik konumu nedeniyle önemli. Akşener bunu dikkate almamış görünüyor.

     

    SÜLEYMAN ÖZKAYA
    05 Mart 2023 GÖRÜŞ

    Kaynak: Kronos
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Akşener kimin aklıyla intihar girişiminde bulundu?

    Akşener kimin aklıyla intihar girişiminde bulundu?

    En son söylenecek olanı baştan söyleyeyim: Türkiye’de muhalefetin en önemli itici gücü Erdoğan’ı bodrum katı dolarla dolu olan villasında torun sevmeye göndermektir. Bunu görmeyen siyasetçi, siyasi parti ve toplumsal grup hata yapar. İYİ Parti lideri Akşener bu hatayı yaptı.

    Erdoğan sonrası için çok önemli pozisyonlara gelebilecek bir lider olmasına rağmen acemi bir politikacının yapmayacağı şeyi yaptı ve muhalefetin en güçlü olduğu dönemde sebebini açıklamakta zorlandığı bir gerekçe ile kendini kenara çekti.

    2007 yılındaki 367 krizinde DYP lideri Mehmet Ağar ve Anavatan Partisi lideri Erkan Mumcu’nun yaptığı gibi… Meclis’e girmiş olsalar siyasi tarihleri farklı yazılacaktı ama öyle bir hata yaptılar ki bir daha siyaset sahnesinden silindiler.

    Siyasette 40 yıl boyunca çalışır çabalarsınız ancak verdiğiniz bir yanlış kararla tarihteki yerinizi alırsınız. Akşener artık ‘tek adam rejimine payanda olan’ veya ‘can suyu veren’ kişi olarak anılacak. Akşener, önemli bir sınavdan kötü not alarak çıktı.

    MERKEZ SAĞDA OLSAYDI…

    İYİ Parti’nin merkez sağda güçlü bir parti olmasının bu ülke için çok gerekli olacağını düşünenlerdenim. Akşener de ilk günden itibaren merkez sağ bir parti olacaklarını vaad etti. Ama parti kadroları ve söylemi buna uygun oluşmadı. Akşener, partiyi kurduktan sonra önüne çıkan ilk engelli Kemal Kılıçdaroğlu’nun desteğiyle aştı ve Meclis’te temsil edilme imkanı elde etti. Ama Meclis’te ülke gündemiyle ilgili konu seçen, taraf seçen, mağdurlar arasında fark gözeten bir politika izledi. Ülkenin en önemli sorunlarıyla ilgili ya hiç ses çıkarmadı ya da ayrıldığı MHP’ye yakın bir noktada kaldı. Bu şekilde de merkeze değil, ne dediği hep muallakta kalan bir pozisyonda durdu.

    BÜYÜKŞEHİR BELEDİYELERİ İYİ PARTİ’YE YARADI

    Süreci hatırlayalım. 2019 yılındaki yerel seçimlerde önemli büyükşehirlerin tamamına yakını HDP’nin desteğiyle Millet İttifakı adayları tarafından kazanılınca İYİ Parti’ye ilgi artmaya başladı. Çünkü büyükşehirler ciddi  güçtü. Partililerin iş bulması, ihale alması ve kenar mahallelere yardım dağıtılması için önemli bir avantaj ele geçirilmişti. CHP’den seçilmesine rağmen kadrosunun büyük çoğunluğu eski ülkücülerden oluşan Ankara Büyükşehir Belediyesi de toplumun önemi bir kesimine ulaşma imkanına kavuştu. Bu durume İYİ Parti’ye yönelik ilgiyi artırdı.

    Aynı dönemde yaşanan ekonomik kriz iktidarın iki ortağı AKP-MHP’nin oylarında erimeye yol açtı. İYİ Parti bu iki partiden yüzde 5 civarında oy aldı. Yaz aylarında İYİ Parti’nin oy oranı yüzde 18-19’a ulaştı. Ancak AKP’nin sahaya inmesi ve Zafer Partisi’nin kurulmasıyla yüzde 13-14’lere geriledi. Ve İYİ Parti merkez sağ hedefini unutup milliyetçi reflekslerine döndü.

    KILIÇDAROĞLU’NUN ‘ALEVİ’ KİMLİĞİNİ DEVAMLI GÜNDEME GETİRDİLER

    Altılı Masa kurulduktan sonra İYİ Parti sözcüleri ortaklarını rahatsız edecek açıklamalar yaptı. ‘Kazanacak aday’ vurgusu ile başlayan imalar zaman zaman Kemal Kılıçdaroğlu’nun kimliğine vurguya da dönüştü. Önce bunların bireysel çıkış olduğu iddia edildi. Ancak sonra Akşener’ib bilgisi dahilinde olduğu dile getirilmeye başlandı.

    Son bir hafta içerisinde bir televizyon kanalında ve Meclis’teki konuşmasında Akşener, Kılıçdaroğlu’nun adaylığına karşı olduğunu açıkça dile getirdi.  Altılı Masa’nın son toplantısında ise adaylık süreciyle ilgili imzayı attıktan sonra masadan ayrıldığını ilan eden bir açıklamayla toplumun tek adam rejimini çöpe atma hayaline/projesine en önemli darbeyi vurdu.

    Meral Akşener siyasi hayatına DYP’de başladı. Dönemin Başbakanı Tansu Çiller’e yakın bir isim olarak bilinmesine rağmen 2001 yılında partiden ayrıldı. AKP’nin kuruluş çalışmalarına katıldı. Daha sonra AKP’nin ‘Milli Görüş’ çizgisinde olduğunu iddia ederek buradan ayrıldı ve MHP’ye katıldı. 2016 yılında MHP’den ihraç edilen Akşener, 2017 yılında İYİ Parti’yi kurdu.

    Siyaseti yakından takip eden birçok isme göre özellikle oylarında yükselişten sonra İYİ Parti sözcüleri küçük partileri ‘hiçe sayma’ gibi bir iktidar hastalığına yakalandı. Bu tutumun sadece söylemde olduğu,  Akşener’in daha fazla vekil, daha fazla bakanlık için bu tür çıkışları yaptığı öne sürüldü. Ama Altılı Masa’ya tekme atmasıyla planlı bir eylem olduğu ortaya çıktı.

    KİM HATA YAPTIRDI?

    Akşener ve  İYİ Parti yönetimi bu hamlenin sonuçlarını göremeyecek duruma nasıl geldi? Üstelik deprem felakketi sonrası hata üstüne hata yapan bir iktidar varken… Bu kadar deneyimli bir politikacı, seçmenlerin bütün motivasyonunu Erdoğan’ın gitmesi üzerine kurduğu bir dönemde nasıl bu yanlışı yaptı? İYİ Parti’ye oy veren seçmen kitlesinin önemli bir kesiminin CHP’ye rahatlıkla oy verebileceğini nasıl gözden kaçırmış olabilirler? Yoksa İYİ Parti yönetimine bu hatayı danışman grubu mu yaptırdı? Bu danışman grubu Saray’dan finanse edilen bir ekip olmasın? Ya da Erdoğan’ın gitmesini istemeyen grup mu partiyi ele geçirdi?

    Bu sorulara olumlu ya da olumsuz yanıtlar verilebilir. Ama rakiplerinde “kurmay akıl” arayanların, o aklı en hayati anda akıl edememeleri pahalıya mal olacak. Siyasi bir intihar kendini göstere göstere geldi…

    SÜLEYMAN ÖZKAYA
    04 Mart 2023 GÖRÜŞ

    Kaynak: Kronos
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Depremzedeler yasal haklarını nasıl aramalı?

    Depremzedeler yasal haklarını nasıl aramalı?

    AVUKAT FİKRET DURAN YAZDI…

    Türkiye’nin 6 Şubat 2023 sabahında büyük bir deprem felaketiyle uyanmasının ardından, artçıların yanı sıra her deprem sonrası olağan hale gelen tartışma tekrarlanıyor:

    Kayıpların sebebi kader mi, çarpık yapılaşma mı?

    Sorumlu olanlar hesap verecek mi, siyasi irade yine göstermelik yargılamalarla üstünü mü örtecek?

    Deprem, Allah’tan gelen bir afet olsa da kayıpların büyüklüğünün mevzuata aykırı yapılaşmadan kaynaklandığı inkâr edilemez bir gerçek. Zemini iyi etüt etmeyen, kalitesiz beton ve yetersiz demir kullanan, ucuz işçiliğe kaçan, aç gözlü ve hileli davranan müteahhitlerin yanı sıra onay ve denetim görevlerini yapmayarak bütün bunlara çanak tutan kamu görevlilerinin ağır kusur ve sorumlulukları bulunmakta. Hukukun alanına giren işte bu rant düzeni, açgözlülük, ihmal ve hileler ve bunların sebep olduğu zararlardır.

    Peki, gerçekleşen can ve mal kayıplarının sorumluları kimdedir?

    Bu sorumluluğun tespiti için neler yapılmalı, hangi hukuki yollara nasıl başvurulmalıdır?

    Depremde zarar görmüş kişilerin yapacağı hukuk mücadelesi, yargının birden çok alanını ilgilendiriyor. Sorumluların cezalandırılmasına yönelik Ceza Yargılamaları ve uğranılan zararın telafisine yönelik Tazminat Davaları başat rol oynar.

    Ceza Yargılamaları: Suç duyurusu yapılması

    Deprem mağdurlarının hiç vakit kaybetmeden atması gereken ilk adım, kusur ve sorumlulukları bulunanların cezalandırılmasına yönelik suç duyurusu yapılmasıdır.

    Ceza yargılamamızda kusur sorumluluğu esası kabul edilmiştir. Yani fail olarak değerlendirilen kişiler, kusurlu davranışları ortaya konulması halinde cezalandırılacaktır.

     Kimler şikayetçi olabilir?

     Depremde yakınını kaybetmiş kişiler, yaralanmış kişiler ve depremde taşınır ve taşınmaz malları zarar görmüş kişiler şikayetçi olabilirler. Bu kişilerin avukatları da savcılığa yapacakları başvuru ile şikayetçi olabilirler.

    Savcılık re ‘sen soruşturma yürütecek olsa da mağdurların ayrıca şikayetçi olması önem taşımaktadır. Zira şikayetçi olunması halinde;

    • Savcılıkça soruşturma sonunda takipsizlik kararı verilmesi durumunda bu karara karşı 15 gün içinde, Sulh Ceza Hakimliği’ne itiraz etme hakkı kazanılır. Şikayetçi olunmadığı takdirde, itiraz hakkı da olmayacaktır.
    • Aynı şekilde, savcılıkça ceza davası açılması durumunda, yargılama sırasında suçtan zarar görmüş olunması nedeniyle şikayetçinin davaya katılma/müdahale hakkı olacak, bu da sanıkların beraat etmesi veya hak ettiklerinden daha az cezaya çarptırılması durumunda kararı temyiz etme hakkı sağlayacaktır.

    Şikâyet nereye yapılmalı?

    Şikâyet, depremin gerçekleştiği yer Cumhuriyet Savcılığı’na verilecek şikâyet dilekçesi ile yapılabilir. Mağdur başka bir şehre gitmişse, depremin gerçekleştiği yer savcılığına gönderilmek üzere bulunduğu yerdeki Cumhuriyet Savcılığına da başvuru yapılabilir.

    Cumhuriyet Savcılığı kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verirse, 15 gün içinde Sulh Ceza Hakimliği’ne itiraz yolu açıktır. İlgili Sulh Ceza Hakimliği’nin itiraz üzerine ret kararı vermesi durumunda 30 gün içinde Anayasa Mahkemesi’ne, buradan da ret kararı verilirse 4 ay içinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvuru yapılabilir.

    Hangi deliller önemli?

    Delillerin toplanması görevi savcılık makamlarına aittir. Zaman darlığı ve depremin çok geniş bir coğrafyada gerçekleşmesi delillerin toplanmasını güçleştirir. Bu nedenle şikayetçi ve avukatların toplayacağı delillerin savcılık makamı ile paylaşması adaletin tesisine önemli katkı sağlar.

    Enkazlar kaldırılmadan önce -mümkünse- bilirkişi eşliğinde alınan beton, demir, kiriş ve kolon numuneleri, bunlara ait fotoğraf ve video kayıtları, internet ortamındaki koordinatlardan bulunarak fotoğraflanan uydu görüntüleri, sosyal medyada ve açık kaynaklarda paylaşılan haber, fotoğraf ve videolar, depremden önceki tarihlerde o bölgenin deprem riski taşıdığına dair rapor, haber ve makaleler, inşaatlara ilişkin denetim ve yapı ruhsatları, yapılara ait eser, satış ve kira sözleşmeleri, imar affı veya benzer idari düzenlemeleri gösteren dokümanlar ve tanık beyanları delil değeri taşır.

    Kimler hakkında şikayetçi olunabilir?

    Faillerin tespitinde deprem gerçekleşmeden önce kusuru olan ve deprem yaşandıktan sonra kayıpların büyümesinde kusuru bulunanlar şeklinde ayrıma gidilebilir.

    Birinci grupta sorumluluğu bulunanlar; müteahhitler, mühendisler, yapı denetçiler, inşaatları gereği gibi denetlemeden ruhsat veya yapı kullanma izni veren belediye ve bakanlık görevlileri, imar affı ve idari düzenlemelerle çürük yapılarda insanları oturmaya teşvik eden idareciler, kusuru bilmesine rağmen saklayarak satış yapan önceki malik veya kusuru bilmesine rağmen gizleyerek kiraya veren ev sahipleridir.

    Deprem gerçekleştikten sonraki kayıplarda ise; ihmal, ayrımcılık veya idari kararları ile müdahalede geç kalınmasında, müdahalenin bilimsel ve teknik kurallara aykırı yapılmasında doğrudan veya dolaylı kusuru bulunan kamu görevlileri şüpheli olarak gösterilebilir.

    Kamu görevlileri hakkında soruşturma yürütülmesi idari izne bağlıdır. Savcılık, kamu görevlisinin çalıştığı kuruma yazı yazarak soruşturma izni verip verilmediğini sorar. Olumlu cevap gelirse soruşturmayı sürdürebilir. İdari makam tarafından soruşturma izni verilmemesi veya işleme koymama kararlarına karşı şikayetçinin Bölge İdare Mahkemesi veya Danıştay’a kararın tebliğinden itibaren 10 gün içinde itiraz etme hakkı bulunmaktadır.

    İşlenen Suçlar:

    Gerçekleşen ölümlerle ilgili; deprem kuşağında olan bölgelerde, göz göre göre mevzuata ve yapı tekniğine aykırı şekilde güvensiz inşaatlar yapılarak ölüme davetiye çıkarılmasındaki kusur, “kasten adam öldürme”, kasten adam öldürmenin alt basamağında yer alan “olası kasıt” ve “bilinçli taksir” olarak karşımıza çıkıyor. Gerek 2011 yılındaki Van Depreminden sonra yapılan yargılamalar, gerekse 6 Şubat depremi sonrasında müteahhitlerin tutuklanma gerekçeleri yargı makamlarının da eylemi bu şekilde yorumladıklarını gösteriyor. Türk Ceza Kanunu’nun göre olası kasıtla öldürme halinde 20 yıl, bilinçli taksirle öldürme halinde ise 15 yıl ceza verileceği düzenlenmektedir.

    Yaralanma durumunda faillerin kusurunun ağırlığı ile orantılı olarak; Kasten veya taksirle yaralama ve kamu görevlileri açısından görevi kötüye kullanma suçları oluşur.

    Menkul ve gayrimenkullerin zarar görmesi durumunda; Mala zarar verme ve kamu görevlileri açısından görevi kötüye kullanma suçları oluşur.

    Yaralama ve zarar verme suçları şikâyete bağlı olduğundan 6 aylık hak düşürücü zamanaşımına tabidir. Bu nedenle 6 aylık sürenin aşılmaması önem taşımaktadır.

    Maddi ve Manevi Tazminat Davaları

    Deprem mağdurları suç duyurusu yapmanın yanı sıra maddi ve manevi tazminat davası da açabilirler. Meydana gelen zararın deprem sebebiyle yıkılan, ayrılan, düşen yapı eserinden kaynaklanması ve bu yapının bilimsel, fenni ve teknik kurallara aykırı yapılmış olduğunun ortaya konması gerekir. Suç duyurusu bölümünde bahsedildiği gibi, faillere açılabilecek tazminat davalarında, zarar ile binanın ayıplı yapılması arasında nedensellik bağının ortaya konması önem taşır.

    Kimler dava açabilir?

    Ölüm gerçekleşmesi durumunda ölenin yasal mirasçıları, ölenin yakınları, ölenin bakmakla yükümlü olduğu ve ölüm nedeniyle bundan mahrum kalan kişiler, yaralanma durumunda beden bütünlüğü bozulmuş kişiler, taşınır veya taşınmaz malları kısmen veya tamamen zarara uğramış kişiler tazminat davası açabilirler.

    Tazminat davasıyla neler istenebilir?

    Defin ve cenaze giderleri, tedavi ve bakım giderleri, çalışılamayan süreye ilişkin kazanç kayıpları, ölüm veya çalışamama nedeniyle yükümlü olunup da karşılanamayan maddi destekler, kısmen veya tamamen zarar gören taşınır ve taşınmaz mallar nedeniyle uğranılan kayıplar veya bunlara ait değer kayıpları için tazminat davaları açılabilir.

    Dava açma süresi

    Tazminat davalarında, dava zaman aşımı süresi kusur oranına göre değişir. Satıcı veya müteahhidin ağır kusur veya ihmali bulunması durumunda zamanaşımı süresi 20 yıl olarak hesaplanır. Bu süre, ağır kusur yoksa taşınmazlar için 5 yıl, taşınırlar için 2 yıldır. Dava, sigorta sözleşmesine dayanıyorsa aynı şekilde 2 yıllık bir zamanaşımı süresi söz konusudur.

    Zarar, cezayı gerektiren bir fiilden dolayı gerçekleşmişse, tazminat davası da o cezanın gerektirdiği zamanaşımı süresine tabidir. Örneğin zarar, “olası kasıtla öldürme” nedeniyle oluşmuşsa 20 yıl, “bilinçli taksirle öldürme” nedeniyle oluşmuşsa on beş 15 yıllık zamanaşımı süreleri söz konusudur.

    Yetkili ve Görevli Mahkeme

    Yetki yönünden kusurlu yapının satıcına, müteahhide ve sigorta şirketine açılacak tazminat davalarında davalıların yerleşim yeri veya depremin olduğu yerdeki hukuk mahkemeleri yetkilidir.

    Görevli mahkeme ise; binalar için satış sözleşmesi, eser (yüklenicilik) sözleşmesi ve sigorta sözleşmesine dayanılıyorsa Tüketici Mahkemesi, kira sözleşmesine dayanılıyorsa Sulh Hukuk Mahkemesidir. Ticari davalarda Ticaret Mahkemeleridir.

    Tüketici Mahkemesinin bulunmadığı yerlerde Asliye Hukuk Mahkemesi Tüketici Mahkemesi sıfatıyla görevlidir.

    Müteahhite, mimara, denetleyen mimar veya mühendise, yapı denetim firmasına ya da yapı sahibine karşı açılacak dava haksız fiil hükümlerine dayanıyorsa, davacının veya davalının yerleşim yerindeki veya depremin olduğu yerdeki Asliye Hukuk Mahkemesinde görevli mahkemedir.

    Veraset ilamı alınması

    Depremde ölen kişinin mirasçıları mirasçılık sıfatını ispat edebilmek için, ölümün nüfus siciline kaydından sonra Noterden veya ölen kişinin ikamet ettiği yerdeki Sulh Hukuk Mahkemesinden veraset ilamı almaları gerekir. Ölenin tarafı olduğu davaların takibi için de veraset ilamı alınması gerekmektedir.

    Cesede ulaşılamamış fakat enkaz altında öldüğü düşünülüyorsa, ölümüne kesin gözle bakılması durumunda ölüm karinesi hükümleri uygulanır. Bu durumda, öldüğü varsayılan kişinin yakınları dilekçe ile nüfus müdürlüğüne başvurması gerekir.

    Mirasçılar, mirası reddetmek istiyorsa ölümden veya ölümün öğrenilmesinden itibaren 3 ay içinde, ölen kişinin yaşadığı Sulh Hukuk Mahkemesi’ne başvurarak redd-i miras talebinde bulunulabilir.

    Tam ölüm zamanının tespiti mirasçılık hakkının oluşmasında büyük önem taşıdığından buna yönelik olarak otopsi yapılması önem taşımaktadır. Aynı aileden birden fazla kişinin ölmesi halinde, kimin daha önce öldüğü tespit edilemezse, birlikte öldüğü var sayılır.

    Son söz

    Deprem bölgesi toplu bir suç mahalli gibi adeta. Enkazı alelacele kaldıran iş makinaları, aslında alelacele delilleri karartıyor. Verilecek hukuk mücadelesinin başarısı delillerin karartılmadan toplanmasından geçecek gibi görünüyor.

    KRONOS
    28 Şubat 2023 GÖRÜŞ

    Kaynak: Kronos
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***