Etiket: görüş

  • Takiye ahlakı neden iflas etti?

    Takiye ahlakı neden iflas etti?

    Dünyanın hemen her yerinde politikacılar ahlak, dürüstlük ve tutarlılık bakımından sıklıkla eleştirilirler. Ne yazık ki günümüzde birçok kişi yaşadığı ülkelerdeki politikacıları yalancılıkla, ikiyüzlülükle ya da çıkarcılıkla suçlar. Dizi, film ve edebiyattaki politikacı figürleri de genellikle bu ahlaksız profili gözümüzde canlandırır. Güç ve iktidarın insan karakterindeki ifsat edici etkisi, denge ve kontrol mekanizmalarındaki boşluklar ve pedagojik yetersizlikler günümüzde ahlaksız politikacı profilini öne çıkarıyor. Yine de dindar olan ve dini kimlik üzerinden siyaset yapan kişi ve grupların ahlaksızlığı üzerinde durulması gereken bir husus. Topluma oldukça dindar ve prensipli bir profil çizen bu politikacılar bütünüyle pragmatist, riyakâr, bencil ve ilkesiz siyasetlerini nasıl bu kadar kolay gizleyebiliyorlar? Türkiye’deki siyasal İslamcılar özelinde ahlak ve ahlaksızlığı aynı kişilikte birleştirmeyi sağlayan en kullanışlı araç ise takiyedir. Peki takiyenin dini kaynağı var mıdır? Bunu anlamak için ilk önce Kur’an’ın korku ve sevgi kavramlarına yaklaşımını ele almak gerekir.

    Korku en güçlü duygulardan birisidir. Korkuyu dikkate almadan insanı anlamak mümkün değildir. Bundan dolayı dinlerde Tanrı’yı sevmek kadar korkmak da önemli görülmüştür. Ancak İslam dininde soyut sevgi ve korku duygularından ziyade sevgi ve korkunun pratiğe yani amele yansımaları daha fazla ön plana çıkmıştır. Nitekim sevgi yerine taat korku yerine takva duygularına vurgu yapılmıştır. Hatta Kur’an’da, “De ki ey Peygamber! Allah’ı seviyorsanız, bana itaat edin ki Allah da sizi sevsin.” (Al-i İmran 31) buyrulmuştur. Böylece soyut sevginin pratiğe yansımasının önemi vurgulanmıştır.

    Korku duygusunun pratik hayata yansıması ise korunmak anlamına gelen takva kavramıyla ifade edilmiştir. Takvanın ne kadar güçlü ve önemli bir davranış olduğu ayet-i kerimede, “Allah katında en şerefli ve değerliniz en takvalı olandır.” (Hucurat 13) şeklinde açıklanmıştır. Takva yalnızca hukuki ve ahlaki kurallara uymayı değil aynı zamanda Allah Teala’nın kâinata koyduğu kanunlara karşı saygıyı da ifade eder. Takva dini literatürde Allah’ın yasaklarından sakınmak şeklinde anlaşılır.

    İnsan tabiatında var olan korku duygusunun dini literatürde Allah’a saygı ve O’nun gazabından korunma şeklinde tezahürü aslında bize gerçekte yalnızca O’ndan korkmak gerektiğini ifade eder. Ancak insan diğer insanlardan da korkar. Bu korkunun Allah korkusunun önüne geçmemesi gerekir. Ancak istisnai olarak bazen insanlardan korkmak ve korkunun gereği olarak onlardan gelecek tehlikelerden sakınmak gerekir. İşte Kur’an, bu insani durum karşısında ne yapılacağını da açıklar: “Müminler, müminleri bırakıp, kâfirleri velî edinmesinler! Kim böyle yaparsa, Allah ile ilişiğini kesmiş olur. Ancak onlar tarafından gelebilecek bir tehlike olursa başka! Allah sizi, Kendisine isyan etmekten sakındırır. Dönüş yalnız Allah’adır.” (Al-i İmran 28)

    Ayet kafirlerden gelecek tehlike karşısında müminlerin kendini korumasına izin verir. Bir başka ayette ise bu korumanın şartları biraz daha açık bir şekilde şöyle ifade edilir: “Kalbi imanla dolu olarak mutmain iken, dini inkâr etmeye mecbur bırakılıp da yalnız dilleriyle inkâr sözünü söyleyenler hariç, kim imanından sonra Allah’ı inkâr ederek gönlünü inkâra açar, göğsüne küfrü yerleştirirse, onlara Allah tarafından bir gazap, hem de müthiş bir azap vardır.” (Nahl 106)

    ZAMANLA AHLAK HALİNE GELEN TAKİYYE
    Bu ayetlerin sebeb-i nüzulü olarak gösterilen Yasir ailesinin başına gelenler, ayetlerde anlatılan durumu daha açık ve somut bir şekilde anlamamıza yardım eder. Annesi ve babası işkence ile öldürülen Ammar b. Yasir işkence altında inancını inkâr etmek zorunda kalmıştır. Durumunu gelip anlatınca Hz. Peygamber, “Yine sana işkence ederlerse, onlara istediklerini söyle ama kalbi inancını kaybetme.” diyerek, ona bir çözüm yolu göstermiştir. Bu ayetlerden ve Hz. Peygamber zamanında yaşanan örnekten hareketle İslam fakihleri savaş durumunda ve ölüm tehlikesi altında bir insanın kalbi inancını kaybetmemek şartıyla diliyle aksini ifade etmesine izin (ruhsat) vermişlerdir. Ancak bu sözlü itiraf bir başkasına zarar vermemeli ve tehlike zanni bir ihtimal değil somut ve hayatı tehdit edici mahiyette olmalıdır.

    İslam fakihleri bu durumu takiye yerine yine Kur’ani bir kavram olan ikrah kavramı altında fıkıh kitaplarında ele almışlardır. Zira 12 imam Şiiliği ayette farklı bir formuyla geçen (tukâh) takiye kavramını politik muhalefetlerinin merkezine yerleştirmişlerdir. Uzun süre muhalif ve azınlık olarak yaşayan Şiiler kimliklerini korumak için gizliliğe önem vermiş ve olduklarından farklı görünmeye çalışmışlardır. Bu yaklaşım onları bir süre sonra istisnai ve birtakım şartlara bağlanmış takiye izninin kapsamını genişletmeye sevk etmiştir. Zamanla bir ahlak haline gelen takiye anlayışı Şii ilim adamlarının ahlaki güvenirliklerinin tartışmalı hale gelmesine sebep olmuştur. Bundan dolayı günümüzde bazı Şii aydınlar bu uygulamaya tamamen karşı çıkmakta bir kısmı da kapsam alanını sınıflandırarak yıkıcı toplumsal etkisini azaltmaya çalışmaktadır. Ancak azınlık ve korku siyasetinin bu önemli enstrümanı günümüz politik sahnesinde İslamcı politikacılar tarafından yeniden canlandırılmıştır. Siyaseti cihad olarak algılayan ve kendilerine taraf olmayan Müslüman çoğunluğu cahiliye toplumu olarak adlandıran İslamcılar bu söylemi rahatlıkla içselleştirmişlerdir.

    Siyaset sahnesinde başarılı olan siyasi İslamcılar rakipleri tarafından takiyeci olarak suçlanıyordu. İktidara gelince takiye ahlakı yağma ve talanı meşrulaştırıcı bir fonksiyon gördü. Samimi dindarlar bu durumdan duydukları rahatsızlığı ifade ettiklerinden dolayı suçlandı ve zindanlara atıldı. Şu an Türkiye’deki İslamcı iktidar hem ekonomik hem de politik açıdan gerileme sürecine girdi. Buna paralel olarak hayal kırıklığına uğrayan gençler, takiye ahlakının sonuçlarını sorgulamaya başladı. İslamcı politikacılarla İslam’ı özleştirdikleri için de öfke ve hayal kırıklıklarını doğrudan dine yöneltmeye başladılar. Neticede politik açıdan zirve yapan İslamcılık ahlaki açıdan tam bir yıkıma sebep olmuş gözükmektedir.

    Daha Fazla Göster:
    Takiye

    AYHAN TEKİNEŞ
    29 Nisan 2024 GÖRÜŞ

    Kaynak: Kronos
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • ‘Kritik bir eşiğe gidiyoruz; ara seçim kararı alınırsa Saray çok eğlenir’

    ‘Kritik bir eşiğe gidiyoruz; ara seçim kararı alınırsa Saray çok eğlenir’

    Bayrak, ezan, Kur’an derken konu doğrudan şeriata geldi. Erdoğan’ın bir huyu var, devamlı kamuoyunda sondaj yapıyor, nabız yokluyor. Siz söylemiyorsunuz, başka birisi söylüyor veyahut da başka aktörler bir şey atıyor ortaya, ortalık karışıyor. Siz yukarıdan seyrediyorsunuz. Sonra bir sağınıza bir solunuza bakıyorsunuz, diyorsunuz ki, biz rejim değişikliği gibi bir şeyin karşısında dururuz. Belki biraz da gaz alınıyor, muhalefetin bir kesimine de ‘oh be en azından onu düşünmüyor’ dedirtiyor.

    Şeriat dine ait her kavram gibi yoruma çok açık. Bir yandan dine ait hükümler kurallar ama bir de çok spesifik bir anlamı var. Bir politik irade biçimi. Ve Erdoğan siyasi bir liderlikten 15 Temmuz’da doğal lidere çevirdi kendisini. Böyle uhrevi, ilahi bir tat katmaya çalışıyor hem kendi hem de etrafındakiler. Kendisi bir ilahi çerçeveyle sabitlemek, kendinden sonrasına da kalabilecek bir şahıs yönetimi arzuluyor.

    SARAY DA RAHATSIZ ÇÜNKÜ O DA ÖNGÖRÜLEBİLİR BİR REJİM İSTİYOR

    Diğer yandan araçsallaştırmak dışında İslamı bir toplumsal vicdan ve itaat sağlama aracı olarak görüyor. Toplumsal vicdandan kastım şu, yeni bir vicdan yarattı Erdoğan. Nasıl bir vicdan? Kendi düşmanlarına yapılacak herhangi bir şeye evet diyecek bir kitle yarattı. Demek değil ki bu insanlar vicdansızlar. Hayır, çocuklarını seviyorlar, sorsanız ülkelerini seviyorlar, her şeyi seviyorlar. Samimidirler de ama düşman gördüklerine yapılan her şeye ‘evet’ diyorlar. Bu iktidarı elinde tutması için kalan istikamet belli, İslam. Kendi anladığı anlamda bir İslamcılaştırma. Çünkü stabilize olamayan bir otoriterlik var. Gördüğümüz kadarıyla bundan Saray da rahatsız çünkü o da öngörülebilir bir rejim istiyor.

    Çünkü Saray sonunun ne olduğunu çok iyi biliyor. O yüzden sadece bugününü garanti almaya çalışmıyor hafızasını, nasıl hatırlanacağını da garanti altına almaya çalışıyor. Öyle bir rejim kurmalıyım ki tahttan düştüğüm zaman başıma Kenan Evren’in başına gelenler gelmesin. Kalan istikamet ise İslamcılaştırma.

    Bu nedenle bugün şunu söylemek lazım muhalefet adına; özgürlükçü bir sekülerizm Türkiye’de en önde savunulması gereken bir mevzi durumunda. Kaybedilmiş, tekrar kazanılması -aslında belki de hiç olmamış bir- yaratılması kurulması ve savunulması gereken bir mevzi.

    Cumhuriyet ve sekülerizm kavramlarını zamanında sadece bir grup Kemalist’in ağzından çıkan şeylerdi ama artık bugün ciddiye alınmalı. Bugün ciddi tehdit altında. Merkezine cumhuriyet, sekülerizm ve ademi merkezciliği alan bir anlayışı savunmak gerekiyor.

    Anayasayı da konuşalım. Ortada yargı krizi filan yok. Erdoğan, anayasayı evire çevire ayaklarımın altına almama ‘Evet’ diyor musunuz, diyor aslında. Hani cambaza bak oyunu var ya, bu durum cambaza bak oyununun sözlük tanımı olabilir. Yoksa yargının iktidardan habersiz böyle bir şeye cüreti yetebilir mi?

    Bir ülkede tabii ki anayasa tartışmaya açılabilir. Anayasaya uygun mu değil mi tartışılır. Hatta bizim yakın tarihimizde ‘anayasa bir kere delmekle bir şey olmaz’ gibi bir veciz ifade var hatırlayacaksınız. Ama bir anayasanın taammüden, mütemadiyen ve evire çevire ilgası gibi bir durumla karşı karşıyayız. Bunun anayasada da suç olarak karşılığı da yok. Anayasada ne olabilir anayasayı ihlal suçu olabilir mesela değil mi ama taammüden, mütemadiyen ihlal, ayağının altında çiğneme diye bir durum var bu rejim altında.

    YAPILMASI GEREKEN TEK ŞEY: BU REJİMİ ENGELLEMEK

    Dolayısıyla bunun tahlilini yapmaya çalışanların da kafası karışıyor. Çünkü Türkiye öyle bir noktaya gelmiş durumdaki şu içine girdiğimiz çukurdan ve girdaptan anayasanın tarif ettiği usullerle çıkma zamanını çok geçtik. Anayasaya böyle muamele yapan bir rejimi anayasanın kurallarını uygulayarak seçim gideceğini düşünerek sandık marifetiyle tehdit edeceğini düşünmek bence bir çıkmaz sokak.

    Bakın şimdi anayasaya uyulmuyor ve siz buna karşı mücadelenin aracı olarak, zaten sağlıklı bir şekilde yapılmadığını bildiğiniz ara ya da erken seçimi öneriyorsunuz. Bu bence çıkmaz sokak ya bence bunu yapsanız Saray çok eğlenir. Çünkü muhalif 30 milletvekil istifa edecek, ‘tamam’ diyecek rejim, yeniden seçim yapılacak 30 milletvekilinden 10’unu 15’ini siz alacaksınız. Buna ancak sevinir bu rejim.

    Diyebilirsiniz ki muhalefet tümden çekilebilir mi? Çekilemez. ‘Seçimlerden çekiliyoruz kardeşim alın başınıza çalın’ diyebilir mi, diyemez. Yapılması gereken bir şey var. Engellemek. Ve engellemenin de bedeli çok yüksek. Bütün bu tartışmalar içerisinde gözden kaçtı. TİP’liler, başka partililer, vatandaşlar sokağa çıktılar, Büyük Birlik Partisi başkanı ‘ölümlerden siz sorumlu olacaksınız’ dedi. Ya ölüm nereden çıktı. Bir dakika şimdi demek ki şöyle bir durum var:

    BU REJİME KARŞI ÇIKMANIN BİR DİLİ BİR FİYATI VAR 

    Bugün bu rejime gerçekten karşı çıkmanın bir fiyatı var bir dili var bir konumu var ne bu fiyatı ödemeye hazır ne bu konumda olan ne bu dile sahip bir muhalefet var. Uyumsuzluk burada, çaresizliğimiz de burada. Şimdi bakın aslında anayasayı böyle dövmek böyle aciz hale getirmek bu ihlal falan değil buna ihlal dersek kendimizi kandırırız buna darbe dersek de kendimizi kandırırız. Yahu bir ülkede 10 yılda 10 kere 15 kere anayasaya darbesi olur mu? O bir kere olan bir şeydir ve bunu yapanın yüzü kızarıyorsa o anayasaya darbedir. E şimdi savunuyorsa başka bir probleminiz vardır.

    Çok kritik bir eşiğe gidiyoruz şimdi. Çok kritik derken 31 Mart’ta seçim kazanacak pespembe bir ülke olacak değil. Kılıçdaroğlu ve ekibi bizi buna inandırmaya çalıştılar. Biz buraları çok çok geçtik. İdrak edelim. Bakın rejim tarafından da sürekli bir şey söyleniyor. Rejime de bazen hak vermek gerekiyor o da şu: ‘Ya hala anlamıyorsunuz’ diyor rejim ‘hala anayasa diye mırmır ediyorsunuz, geçtik oraları’ demeye çalışıyor. Sürekli muhalefete ve kamuoyuna otoriterliğin nereye geldiğini nasıl anlatabilirim’ diyor.

    Bu yazı Yektan Türkyılmaz’ın Analiz programındaki konuşmalarından özetlenmiştir. 

    YEKTAN TÜRKYILMAZ
    05 Şubat 2024 GÖRÜŞ

    Kaynak: Kronos
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Komutanları tahliye edildi: Müebbet verilen kurmay öğrenciler kim?

    Komutanları tahliye edildi: Müebbet verilen kurmay öğrenciler kim?

    Kamuoyunda “Harp Akademileri Levent Davası” olarak bilinen davada komutanları tahliye edildiği halde halen tutuklu bulunan kurmay öğrenciler olduğundan dün söz etmiştim. Peki kim bu kurmay öğrenciler? Ne eğitimi alıyorlar? 15 Temmuz gecesi nasıl oldu da akıl almaz bir şekilde ‘darbecilikle’ suçlandılar?

    Öncelikle askeri okullarla ilgili bilgisi olmayanlar için şunu belirtelim. Kurmay öğrenciler bildiğimiz harbiyeliler değiller. Kara, Hava, Deniz Harp okullarında 8 yıl eğitim gördükten sonra teğmen olarak göreve başlayan öğrenciler onlar. Subaylığın 6. yılında yapılan kurmaylık sınavlarına giriyorlar. Yüksek lisans ya da doktora gibi iki yıl süren bir eğitim alıyorlar ama Genelkurmay Başkanlığı’na bağlı olan Harp Akademileri Komutanlığında veriliyor bu eğitim.

    Akademide üç kuvvet komutanlığından toplam 700 civarında öğrenci var. Kurmaylık eğitimi alanlar, Genelkurmay Başkanlığı’na kadar yükselebiliyor. Eğitim almayanlar albaylıktan emekli oluyor. Eğitim aşamasında bu öğrenciler nöbet tutmuyor ve silah kullanmıyorlar. Emir verme yetkileri de yok.

    Kurmay öğrenciler tutuklanırken… 20 Ağustos 2016, İstanbul

    “FONKSİYONEL FAYDA SAĞLADILAR” NE DEMEK?

    Şimdi gelelim darbe ile suçlanan ve ceza alan bu öğrencilerin 15 Temmuz’daki ‘rollerine’. Mahkeme tutanaklarına göre, öğrencilerden biri 15 Temmuz gecesinde doğum gününü kutlamak için evinde parti hazırlığı yapıyor, diğeri sabah arkadaşlarıyla balık tutmaya gideceği için erkenden uyumuş, bir diğeri Ortaköy’de wuffle yiyor. Peki sonra? WhatsApp gruplarına sıralı amirlerinden çağrı emri geldiği için eğitim gördükleri binaya gidiyorlar. Sadece öğrenciler değil, tüm öğretim ve idari kadrolu personel de görev yerinde toplanıyor ve herkese “Ülke genelinde kamu kurumlarına karşı bir terör saldırısı var, kamu kurumlarına yardım edeceğiz.” deniliyor.

    Öğrenciler zaten akademi içindeki lojmanlarda kalıyor. “Herkes 15 dakika içinde sınıfında olacak” emri üzerine kurmay öğrenciler de gelen sınıflarına gidiyor. Sınıfa gelen kurmay öğrenciler ceza aldı. Bazı öğrenciler amirleriyle birlikte akademiden dışarı çıkıyor, onlara da dışarı çıktıkları için ceza verildi.

    Öğrencilerin bir kısmı geri dönüp akademiye girmeye çalıştığı, bazıları akademide kaldıkları ve amirlerinin emirlerini yerine getirdikleri için müebbet hapis cezasına çarptırıldı. O gece çocuğu hasta olduğu için akademiye gidemeyen ya da akademinin dışında olan öğrencilere ise örgüt bağlantısı iddiasıyla ceza verildi.

    Dahası da var. Ders gördükleri binalardan dışarı çıkmayan ve hiçbir eylemde bulunmayan öğrencilere de “fonksiyonel fayda sağladılar” denilerek müebbet hapis cezası verildi. Ve onlar bu suçlamalarla hapis yatarken komutanları ‘ak’landı ve serbest bırakıldı. Öğrenciler mahkemede kendilerini “Bizim akademide çakmak bile çakılmadı.” diye savundu ama dinleyen olmadı.

    AKADEMİDEN ÇIKAN DA SUÇLU KALAN DA

    Ulaştığım bilgilere göre kurmay öğrencilerden dördünün o gece yaşadıkları tam anlamıyla ibretlik. Çünkü 4 kurmay öğrenci diğer arkadaşları gibi emir üzerine akademiye, sınıflarına gidiyorlar. Bir albay sınıfa giriyor, arkada oturan 4 kişiyi “Siz benimle gelin” diyerek sınıftan çıkarıyor. “Nereye gidiyoruz komutanım” diye soruyorlar albaya. ‘Birini almaya gidiyoruz, arabayla beni takip edin’ diyor.

    Yola çıkıyorlar. Malum İstanbul’da akşam trafiği, arabaya binen 4 öğrenci yolda albayın izini kaybediyor. Telefon açıyorlar. Albay da “Tamam siz geri dönün” diye emir veriyor. Bu sırada köprüler kapatılmış, ortamın karışık olduğunu anlayan öğrenciler, önce okullarına geri dönmek istiyorlar. Yollar kapalı, mümkün değil. Altunizade’de pazar yeri gibi bir yerde bekliyorlar. Kendilerini güvene almak istiyorlar.

    O sırada WhatsApp grubunda, Bursa’dan görev yerine çağrılan ama yollar kapalı olduğu Fenerbahçe Orduevine sığınan bir arkadaşlarından ‘Burası güvenli’ mesajı geliyor. Dört arkadaş Fenerbahçe Orduevine gidiyor. Kapıdan girince silahlarını kullanmadıklarına dair tutanak tutturuyorlar. Böylece bir olaya karışmadıklarını kayıt altına aldırıyorlar. Yapılabilecek en doğru adımlardan biri. Sonra Fenerbahçe Orduevi’nde kiminle karşılaşıyorlar? Hava Harp Akademisi Komutanı Recep Yüksel. Mehmet Şanver’in kızının Moda Deniz Kulübü’ndeki düğününden çıkan Yüksel de bir komutan olarak orduevine sığınmış.

    “KOMUTANLAR BİLİNÇLİ BİR ŞEKİLDE BOŞLUK OLUŞTURDULAR”

    İşte bu nedenle kurmay öğrencilerinden biri savunmasında şunları söylüyor:

    “Komutanlar komutanlık görevini yapmadı. Tahir Bekiroğlu da dahil hepsi bilinçli bir şekilde bir boşluk oluşturdular. Bekiroğlu Hasdal Kışlası’na düğüne gider gibi takım elbisesini giyip gitti. Düğüne gider gibi terk edilen bu komutansız birlikte gelen emirlerin, görevlendirmelerin asılsız olduğunu fark ettiyseniz ‘Yetki mi bende, sorumluluk mu bende ya da bu rüzgarın yönünü görmek için biraz bekleyeyim mi acaba’ demeden önce yapılacak ilk iş, bir askeri vasıf olarak inisiyatif alarak birliği bu hain kalkışmadan engelleyecek güvenlik tedbirlerini almaktır. Nizamiyelerden giriş çıkışlar yasak gibi. Yetersiz bir emir yerine ‘Tüm nizamiyelerdeki mantar bariyerler yukarı kalksın. Destek kıtalarındaki araçlar nizamiyelerden giriş çıkışları engelleyecek şekilde konumlansın. Ani müdahale mangası nizamiyeler konuşlansın. Dışarda darbe yapılıyor. Biz iştirak etmeyelim’ gibi çok zeka istemeyen daha basit emirler vermek, yıllardır TSK’da komutanlık yapanlar için zor olmasa gerek.”

    O gece bunlar yaşansa da 4 arkadaş sırf akademiden dışarı çıkarıldıkları için ‘darbe yapmaya gidiyorlardı’ suçlamasıyla ‘ceza’landırıldılar. Üstelik haklarında bir gözaltı kararı bile olmamasına rağmen akademinin önünde yarı çıplak vaziyetteyken, Albay Mehmet Örkem tarafından kameraya çekildi, ters kelepçe yapıldı ve 22 saat Beşiktaş Karakolu’nda insanlık dışı uygulamalara maruz kaldılar.

    MÜŞTEKİ OLAN İKİ ÖĞRENCİ 

    Bir de bu davada müşteki öğrenciler konusu var. Bot bağcıkları sökülerek Ata Anfisi’nde tecrit altında tutulan öğrenci subaylar Cihan Okur ve Hüseyin Balık olayı da cevapsız sorularla dolu.

    Sicil amirleri Levent Özüarap’ın emriyle gözlem altına alındıkları için hem ona hem de arkadaşlarına çok kızgın oldukları söylenen Okur ve Balık, sınıf arkadaşlarıyla yüzleşmek için mahkemeye bile getirilmedi. Gelmediler değil, getirilmediler, ‘özel’ bir kalkanla korunuyorlar.

    Yargılamalar sırasındaki çelişkiler ve hukuksuzluklar dizboyu. Bir örnek: 26. ACM Heyeti, o gece akademide olan olaylarla ilgili rapor hazırlayan İdari Tahkikat Heyeti’nde bulunan Albay Önder Kara’ya “Mesaiye niye tabancayla geldin?” diye sorar. Albay da “Ben subayım, belimde tabanca olmasından daha doğal ne olabilir ki.” der. Mahkeme heyeti bu cevabı makul bulurken, kurmay öğrencilerinin ve diğer subayların silahla okula gelmelerini darbeye teşebbüs olarak değerlendirdi.

    Harp Akademileri Levent Davası bunun gibi birçok çelişkiyle dolu. Akademiden çıkan da suçlu, kalan da suçlu. Tabancısını yanına alan da suçlu almayan da suçlu.

    Serbest Görüş:

      dEmir veren 3 komutan tahliye edildi, kurmay öğrenciler neden tutuklu?

      dKursiyer teğmen: ‘Düğünüm olacaktı, gelinliğime ne oldu, bilmiyorum…’

      dAYM: Kursiyer teğmenin kelepçeli muayenesi hak ihlalidir, savcılık yeniden soruştursun

      dKHK’lı tutuklu 2 askeri öldürmek isteyen Gültekin Alan kimdir?

      dElazığ’da KHK’lı mahpus askerlere ‘biz derin devletiz’ diyerek şişle saldırdılar

      dÖldürülmek istenen astsubay: 15 Temmuz gecesi Ömer Halisdemir’le selamlaştık…

      dKHK’lı askerlere saldıran hükümlü ‘Ömer Halisdemir’in intikamı için buradayız” demiş

    MUSTAFA ŞENTOP’UN MAHKEME ZİYARETİ VE HAKİME MESAJ BASKISI

    Son olarak kurmay öğrencilerin yargılandığı davadaki siyasi baskıya dair yine ibretlik bir örnek verelim.

    26.ncı Ağır Ceza Mahkemesi’nde Haziran 2017’de başlayan yargılamalar sırasında yaşanan olay çok manidar. Mahkemeleri takip eden oğlu tutuklu bir baba, TBMM avukatlarından Rıza Saka ile Silivri’de görülen duruşmalarda öğle yemeğinde karşılaşır ve yemekhanede aralarında şöyle bir diyalog geçer:

    Baba: İki haftadır dava devam ediyor. Oğlumun savunmasını biraz önce dinlediniz, bir suçu var mı? Sizce ne var bu davada?

    Rıza Saka: Hiçbir şey yok ama olsun, birçok davada itirafçı var, akademi gibi bir yerde itirafçı olmaması mümkün mü. Bunların hepsi fetöcü. Hepsi müebbet alacak, göreceksin. 

    Böyle bir psikolojide geçen mahkemenin ara karar duruşmasına dönemin TBMM Başkanı Mustafa Şentop’un bizzat geldiği, savcı ile avukatın arasına en öne oturarak hakime mesaj gönderip baskı yaptığı ve bunun üzerine hakimin savunmaları kısa kestiği iddialar arasında. Öğrencilerin sadece savunma hakları engellenmedi, akademideki kamera kayıtları da mahkeme incelenmedi.

    Nihayetinde rüzgar ne tarafa eserse oraya göre konum almaya kendini odaklayan komutanlar tahliye edildi, kurmay öğrenciler ise hapishane kuyularında hala adalet bekliyor.

    Tahliye edilen komutanların yargılanma aşamalarını ve kurmay öğrencilerin eleştirini de yarın anlatıp bitirelim.

    Daha Fazla Göster:
    Harp Akademileri Levent DavasıNevzat TaşdelerRecep YüksekSelim MretTahir BekiroğluTümgeneral

    SEVİNÇ ÖZARSLAN
    15 Ocak 2024 HABER ANALİZ

    Kaynak: Kronos
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • “İşe yarar” vatandaş olmak yahut olmamak – işte tüm mesele bu!

    “İşe yarar” vatandaş olmak yahut olmamak – işte tüm mesele bu!

    Türkiye nüfusu için alarm zilleri çalıyor. Çalıyor; çünkü, günden günde artan yabancıları saymazsak, nüfus adeta eriyor, azalıyor. Daha düne kadar gençlerinin niceliğiyle övünürken bugün hızla yaşlanan ülkeler arasındayız. Bunun acı bir tarafı var: Demografik fırsat penceresi kapanıyor.

    Hal böyleyken sürekli baskılanan döviz freni patladı. Enflasyon çarkının dişleri kırıldı. Ancak asıl yarılmayı ekonomik çökme değil, hür düşünceye vurulan pranga tesis etti. İlkin benden ve senden arasına sıkışan kesim soluğu dışarıda aldı. Sonra ‘giderlerse gitsinler’ dediği doktorlar… Beyin göçünün son ve en net karesini ise bin 500 akademisyen oluşturdu. Böylelikle yalnız gündelik hayat değil, kamusal alan da çölleşti.

    Nazi Almanyası’ndan kaçan bilim insanları bu kadar değildi.

    Düşünün, demek ki Şahsım Cumhuriyeti’nin yarattığı iklim, ne menem bir iklimse, Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi’nin (NSDAP) akademiyi tasfiyesine baskın geliyor.

    Sosyal duygular, siyasal sonuçlar doğurur. Böyle diyor Richard Sennett. Böyle diyor ve ekliyor: Yani o ‘duygu’ diye küçümsediğimiz şey, insanların bir arada yaşama becerisini geliştiren bağlar yaratır ve toplumsallığı inşa eder.

    Sennett’in ‘kamusal insan’ı güncel modernliğe ait sancılar sebebiyle çökerken, durum bizde hayli hazin: Gericiliğin ateşine odun taşımak istemeyenlerin çaresizliği dekedansı yaratan.

    Ama gelin Çetin Altan’a itimat edip enseyi karartmayalım. Kişisel gelişimcilerin ‘olumlu bak’ mottosu gibi…

    Şurası açık: Son yıllarda tüm dünyada birbiri ardına gelen ve iç içe geçmiş krizler, umutlarımızı azaltıyor.

    Ancak yine de bir çıkış var bu labirentten: Harekete geçmek ve dayanışmanın gücüne inanmak.

    Masal gibi değil mi?

    Oysa masallar güzel söylenmiş yalanlardır. Ve işinde bulunduğumuz ahval içinde yalana değil hakikate ihtiyacımız var sanki.

    Yine de, ne bileyim, Yeni Vatandaşlık Projesi’nin (New Citizenship Project) kurucu ortağı ve yazar Jon Alexander’ın karalamalarını okumak belki iyi gelir dedim. Psyche internet sitesindeki yazısını satır satır okudum.


    İNSANA İNANCIMIZI MI KAYBEDİYORUZ?

    Hiç kıvırtmaya gerek yok. Sosyal zenne miyiz biz?

    İnsana da, insanlığa da inanmıyoruz artık. Hemen düzelteyim: Eski kadar inanmıyoruz.

    Bir cephe, büyükçe bir cephe, zaten düşünmüyor. Ağızlarına bırakılan sakızın şekeri geçene kadar çiğneyip duruyorlar bir ezberi. Kim attıysa o sakızı, onun şarkısını mırıldanıyorlar tüm çiğneme boyunca. Sonra sakız atılıyor, sıra elma şekerine geliyor. Bir müddet de o avutuyor karın gurultusu metrelerce öteden duyulan. Ama o sağır. Kendine ve çevresine sağır. Kendi ve milleti için bir şey dileyecek, bir şey yapacak durumu yok

    Bir cephe, arada/arafta bir cephe; kuklanın ipini tutan kişinin sözcüsü… Onun dediğini altındakine dikte ediyor. Onun demediğini de o demiş gibi dikte ediyor altındakine. Böylece kakofoni başlıyor. Kraldan çok kralcı olmak – eh, az çok bu işte!

    Bu kaos, kendinizi dünyadan kopmuş hissetmemizi sağlıyor, çok şükür.

    Başımızı azıcık yukarı kaldırsak, görüyoruz ki, Rusya Ukrayna’yı işgalle meşgul. Biraz ötede Çin ile ABD didişiyor. Küresel iklim kasıp kavuruyor her yeri. Ama yetmez; sofraya giderek artan eşitsizliği, yoğun izolasyonu, işsizliği ve aidiyetsizliği de ekleme gerekir muhakkak.

    Kontrolümüz dışında gelişen ne çok şey var.

    Belli ki bir çöküş dönemindeyiz.

    Bizler kendimizi, birbirimizi ve gezegenimizi bozuyoruz.

    Jon Alexander, benim çöküş demekten gocunmadığım şeye (!) o yenilenme diyor. Ve ekliyor: “Sekiz yıl boyunca Yeni Vatandaşlık Projesi adlı bir danışmanlık işini yürüttükten sonra ve 2022’de yayımlanan Vatandaşlar adlı kitabım için yaptığım tüm araştırmalarda, bozulan şeyin insan doğası değil, son 80 yıldır neredeyse tüm insan toplumu üzerinde giderek artan etkiye sahip bir hikâye olduğunu fark ettim. Bunu fark ettiğinizde, insanlığa olan inancınızı geri kazanmaya başlayabilirsiniz; bunu sadece bir çöküş değil, bir yenilenme zamanı olarak görmeye başlayabilir ve adım atmanın yepyeni yollarını bulabilirsiniz.”


    HAY BİN KUNDUZ

    Bayılıyorum böylelerine. Yediğin kazıkları toplar yakarsan ısınırsın. Toplamazsan canın yanar, hatta kan kaybından ölürsün. Ama üzülme… diye uzar gider hikâye.

    Biri de çıkıp şu kazıklar nasıl yenilmez, onu öğretmez. Yahut: Bu kazığı atanı kolluk kuvvetleri yakalar, hukuk cezasını verir, yanına kâr kalmaz diyen de pek çıkmaz.

    Oysa diş gıcırdamıyor artık. Çünkü ortada diş yok.

    Jon Alexander ilginç biri yine de… Biraz önce sözünü ettiği ‘hikâye’de, bireyler olarak rolümüzün, toplum için en iyi sonuçları elde etme temelinde kişisel çıkarlarımızın peşinden koşmaktır, diyor.

    Şuradan şuraya uzanmaya takati kalmamış insanlar için ne bulunmaz tavsiye ama.

    Ezber aynı: Kendimizi rekabetle tanımlarız. Yol boyunca yaptığımız seçimler gücümüzü, yaratıcılığımızı, kimliğimizi temsil eder; bizi biz yapan seçimlerdir.

    Hay bin kunduz!

    Bizi biz yapan seçimlerimiz ya…

    Neredeyse çeyrek asırdır müthiş bir istikrarla yaptığımız seçimler.

    Son anket umudumuzu harlı tutmak için fırsat da veriyor hem. Neymiş, son seçimde oy kullananların yüzde 72’si verdikleri oyun değiştirmek istemiyormuş.

    Muhteşem bir şey. Aranıp da bulunmayacak bir şey.

    Güldürmeye bir şaka gibi. Ama bu şaka, kimilerinin ölüme yakın deneyimler yaşamasına sebep oluyor. Kimin umurunda.

    Jon Alexander diyor ki: Bir eşitsizlik krizi yaşıyoruz, çünkü bize başarının rekabet ve birikim olduğunu söyleyen bir hikâyenin içindeyiz. Ekolojik bir krizimiz var, çünkü bize doğadan ayrı olduğumuzu ve ona hükmetmemiz gerektiğini söyleyen bir hikâyeye hapsolmuş durumdayız. Bir yalnızlık krizi yaşıyoruz, çünkü hikâye bize, tek başına hareket etmesi (ya da etmemesi) gereken bağımsız bireyler olduğumuzu söylüyor. En tehlikelisi ise bu krizler karşısında kendimizi güçsüz hissetmemiz ki bu da hikâyenin bir sonucu. Bireysel seçimlerimiz varlığımızı temsil ettiğinden, hikâye bize dünyanın sorunlarını çözmek için yapabileceğimiz tek şeyin farklı seçimlerde bulunmak olduğunu söylüyor: Yeniden kullanılabilir bir bardak kullanmak, daha kısa süreli duşlar almak, uçmak yerine trene binmek. En güçlü eylemimiz olduğu varsayılan oy verme bile, muhtemelen bireysel tercihin başka bir ifadesi. Yanlış anlamayın, bunlar önemli ve yapılması iyi şeyler ama derinlerde, çoğu insan bunların karşılaştığımız zorluklarla orantılı olmadığını anlayacaktır.


    NASIL VATANDAŞ OLUNUR?

    Ne harika, değil mi?

    Muhteşemden azıcık daha iyi!

    Telkin ettiği şu efendim: Zamanımızın krizlerini bir hikâye krizi olarak gördüğümüzde, hepimizin onu değiştirecek güce sahip olduğunun farkına varırsınız. Bu tür bir güç, süpermarketteki ve hatta sandıktaki kişisel tercihlerinizin çok ötesine geçer; bu, yalnızca size sunulanları ihtimallerin sınırları olarak kabul etmekle kalmayıp, seçenekleri şekillendirmek için varlığınıza sahip çıkmakla ilgilidir.

    Henüz düşüp bayılmadıysanız, son darbeyi şöyle indiriyor. Dahası, nasıl vatandaş olunacağına dair dört adım sıralıyor:


    Hikâyeyi bulun

    Sadece fark ederek başlayabilirsiniz. Etrafınıza bakın. Her gün, kendimizi birer tüketici olarak düşünmemizi şart koşan mesaj bombardımanına tutuluyoruz. Birbirine bağımlı sosyal varlıklar yerine bağımsız ve kendine yeten bireyler olarak görülüyoruz. Bu sadece en yeni akıllı telefon reklamlarıyla ilgili de değil. Bir belediyenin ‘müşteri hizmetleri yardım hattı’ olması veya siyasi bir kampanyanın yalnızca tıklama sayısı ile ilgilenmesi de bu kapsamda. Ne yazık ki kuruluşlar nadiren bizimle vatandaşmışız gibi konuşuyor. (…)

    İlk adım, Yurttaş Hikâyesi’nin nerede ortaya çıktığını ve Tüketici Hikâyesi’nin daha kalıcı ve önemli bir değişim yolunda nereye gittiğini belirlemekle ilgili. (…) Belki de etik konularla ilgili bir işte çalışıyorsunuz ya da bir topluluk projesini veya kampanyasını destekliyorsunuz. Yaptığınız ‘iyi şey’ ne ise, ona yeni bir gözle bakın ve şu soruları sorun:

    – Bu ‘iyi şey’ insanlarla birlikte mi yoksa insanlar için mi olumlu bir değişim yaratıyor?

    – Ne tür bir dil kullanıyor? Bu dil, insanlara katkılarını sunmaya ve katılıma davet eden aktif vatandaşlar olarak mı yoksa pasif tüketiciler olarak mı hitap ediyor?

    – Bu ‘iyi şey’, farklı geçmişlere sahip daha fazla insanı daha fazla dahil ederek, onlarla farklı şekilde konuşarak ve onların becerilerinden, tutkularından, empatilerinden ve fikirlerinden yararlanarak nasıl daha da iyi hale gelebilir?

    Hikâyeleri kendi dünyanızda görmeye başladıkça, ötesindeki dünyaya bakmaya ve onları orada da bulmaya başlayabilirsiniz. (…) İş dünyasında, çok sayıda start-up ve büyük şirket, müşterilerinin ellerine anlamlı bir güç veren ve bu süreçte zengin bir fikir akışı sağlayan yapılar yarattı. Hayırseverlik sektöründe de, büyük kuruluşların stratejilerini basitçe para istemekten uzaklaştırarak yeniden yönlendirmesi ve bunun yerine sahada değişime öncülük eden vatandaşların enerjisini desteklemesiyle büyük bir değişim yaşanıyor. (…)


    Kaydolun

    Vatandaş olmak, tek başınıza değil, diğer insanlarla birlikte olur. Belli mecralara kaydolmak veya üye olmak, yalnız olmadığınız gerçeğini benimsemede çok önemli bir psikolojik adımdır. Aynı şeyleri önemseyen başka insanlar da var, onları destekleyebilir ve onlarla birlikte çalışabilirsiniz. Bunun büyük bir taahhüt olması gerekmez. (…)

    Birkaç fikir:

    – Kuruluşların bültenlerine abone olun. (…)

    – Yerel sosyal medya gruplarına katılın. Örneğin mahallenizin WhatsApp veya Facebook grubu olabilir. (…)

    – Büyük bir kuruluş için çalışıyorsanız, ilgi alanlarınıza uygun personel gruplarına, derneklere ya da LinkedIn’de ilgili meslek ağlarına bakın ve oradaki sohbetlere dahil olun. (…)

     

    Katılın

    Bir sonraki adım, yalnızca orada olmaktan aktif katılıma geçmektir. Bunu yapmanın pek çok yolu vardır, önemli olan sizin için işe yarayanını bulmaktır. (…)

    Sonraki adımı nasıl atabileceğinize dair birkaç fikir:

    – Becerilerinizi paylaşın (ve yenilerini öğrenin). Neyin iyi olduğunu ve nelerden hoşlandığınızı düşünün ve becerilerinizi sunmanın bir yolunu bulun. (…)

    – Vatandaş bilim insanı olun. Veri toplamak, özellikle zamanınız kısıtlıysa, fark yaratmanın gerçekten basit ve kullanışlı bir yolu olabilir. (…)

    – Bir proje veya hareket için kitle fonlaması yapın. Biraz nakit paranız varsa, önemsediğiniz bir projeye dahil olabilir ve projenin yatırımcı ve hayırseverlerden oluşan topluluğuna katılabilirsiniz. Bunu Kickstarter’dan Indiegogo’ya kadar herhangi bir kitlesel fonlama platformunda yapabilirsiniz. (…)    

    Bir hareket başlatın

    Dördüncü adım, katkıda bulunmak istediği topluluğu ve içindeki yerini bulanlar için geçerli değildir. Henüz bulamayanlar, kendileri bir şeyler başlatmayı deneyebilirler. Bunu yaptığınız takdirde, amacın, kendinizi kahraman haline getirmek ya da tüm işi üstlenmek olmadığını unutmayın. Başkalarının da dahil olması için yer ve alan açmak önemlidir. Bu sayede üzerinizdeki baskı azalacaktır.

    Hangi alanda değişim yaratmak istediğinize dair fikir edindikten sonra, başlamayı daha kolay ve yönetilebilir hale getirmenin yolları şunlardır:

    – Önce bağlantılar kurun. İlerlemeden önce, insanları bir araya toplayın, aklınızdan geçenleri konuşun, ilgilendiğiniz konu etrafında hâlihazırda olup bitenleri araştırın. Bir şeye başlamak birlikte hareket etmekle olur, başkalarını davanız için seferber etmekle değil.

    – Mevcut yapılar içindeki fırsatları arayın. Olumlu bir değişiklik yaratmak için tamamen yeni ve bağımsız bir şey yaratmanız gerekmez. Size ilham veren topluluk liderliğindeki hareketleri bulmaya çalışın. (…)

    – Hızlı ve küçük adımlar atın, fazla düşünmeyin. Grubunuz ne yapmak istediğine dair bir fikre sahip olduğunda, büyük bir plan geliştirmek için uzun yıllar harcamaktansa (ki kendinizi yormuş olursunuz) birlikte yapılacak küçük bir eylem bulmanın daha iyi olduğunu unutmayın. (…)

    – Başarıları kutlayın. Bu çok önemlidir ve kolayca gözden kaçırılır. İşler iyi gittiğinde bunu diğerlerine anlatın. Ekibinizle başarılarınızı kutlamaya zaman ayırın ve herkesin katkısını takdir edin. (…)

     

    MASAL DEĞİL, KORKU HİKÂYESİ BU

    Masalı masal yapan, sonunun hep iyi, hep güzel bitmesidir. Jon Alexander da bize böylesi bir masal anlatıyor mır mır. Ama burası Türkiye! Kıta Avrupası değil. Kapitalist diye günah keçisine çevirdiğimiz Almanya’daki sosyal hakların yüzde birine sahip değiliz.

    En çok hapiste yatan gazeteci bizde.

    En çok çocuk ölümü bizde.

    En çok cumhurbaşkanına hakaret suçu sebebiyle yargılanan ve ceza alan bizde.

    En yüksek enflasyon ve en büyük işsizlik bizde.

    Saymaya üşeniyor insan. Ne kadar menfi, ne kadar şirret, ne kadar rezil, ne kadar yararsız şey varsa, hepsi değilse bile çoğu bizde.

    Hal böyleyken bizim hikâyemiz olsa olsa korku hikâyesi olur. Ve korku hikâyelerinin başında da, sonunda da birileri daima ölür. Kan gövdeyi götürür. Ve suçlu yakalanmaz.

    İşin tuhafı sinemanın kapıları da kapalı. Kapıların ardında jandarma…

    Çıkmaya çalışsan çıkamıyorsun. Hadi çıktın diyelim, coptan kurtulamıyorsun.

    Böyle bir süreçte ‘işe yarar’ olmak kimin aklına gelir Allah aşkına!

    BERKE KAYA
    13 Ağustos 2023 GÖRÜŞ

    Kaynak: Kronos
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Deutsche Bank niçin Orhan Pamuk basmaz?

    Deutsche Bank niçin Orhan Pamuk basmaz?

    Farkında mısınız; sürekli yakınıyoruz. Bir şeftali 100 liraya olur mu hiç, diyoruz. Etin, yumurtanın yanına yaklaşılmıyor, diyoruz. Kiralar uçtu, insanlar bir müddet sonra sokakta yaşayacaklar, diyoruz.

    O kadar çok şey söylüyoruz ki… Kitaba sıra gelmiyor.

    Hatta sinema, tiyatro bilet fiyatları dahi ara ara konuşuluyor, dedikodulara ‘malzeme’ ediliyor, hayatımıza bir kez daha giren LP’lerin cep yaktığından yakınılıyor… Ne ki kitap yok aklımızda!

    Hal böyle olunca, hemen savunmaya geçiyor ve “Bu ülkede kitaplar suç aleti olarak görüldü yıllarca” diyor ve rahatlıyoruz. Bir şeyin bir kere, üç kere yahut yüz kere olması, o şeyin kalıcı olmasını gerektirir mi? İşte bunu sormuyoruz kendimize.

    Çocuklarımız okuyunca, bunu iftihar vesilesi sayıyor, okuduğu için onu ödüllendiriyoruz. Neyle? Bir Playstation yahut Xbox’la… On günlük deniz tatiliyle… Şunla yahut bunla.

    Yurt dışında yaşayanlar bilirler; tramvay, otobüs yahut U-Bahn olsun, hemen hemen herkesin elinde kitap vardır. Boş boş oturmak yahut şu ne giymiş bu ne diyor diye vakit geçirmektense okurlar. Bu gayet sıradan, olağan bir eylemdir.

    Bizde ise iyiliği, yararı, zorunluluğu tartışma kabul etmeyen, ancak kimsenin gönüllülükle yapmadığı bir eylemdir okumak… Hele hele diploma almış ve hayata atılmışların ilişkilerini neredeyse büsbütün kestikleri bir eylem.

    Bir insan su içebiliyor, ekmek çiğneyebiliyor diye ödüllendirilir mi?

    Eğer bunları yapabilecek fiziki bir engeli yoksa ödüllendirilmez elbette.

    Nefes alabiliyor olmanın neresi mucizevidir, tüm organlar yerinde ise…

    İşte okumak da aslında böyle bir şey; yemek gibi, içmek gibi, nefes almak gibi yapmamız gereken bir şey.

    Gel gör ki, ülkemizde ödüllendirilmesi, teşvik edilmesi gereken bir şey.

     

    Eser dediğin, yeni alınan tv ünitesinin rengine uymalı…

    Galiba iki tür okur var: a.) okuyan okur, b.) okumayan okur!

    Okuyan okur, kitabı bir ‘araç’ olarak görmüyor; ihtiyaç duyduğunda, hatta duymadığında, gidip kitabevine, koklayıp bazılarını, bütçesi ne kadarına yetiyorsa o kadarını alıyor. Okuduğu kitapların işaret ettiği, seslendiği, bağ kurduğu, selam gönderdiği, el aldığı kitaplara öncelik tanıyor. Sevdiği eserin yazarını sahiplenip diğer eserlerine uzanıyor bir bir… Metin odaklı bir ilişki yani…

    Okumayan okurda ise durum farklı: Onun için kitabın adı, boyu bosu, yazarın üslubundan, eserin kurgusundan, konusundan daha önemli. Öyle ya, eser dediğin, yeni alınan tv ünitesinin rengine uyum sağlamalı öncelikle… Boyu rafa uymalı… Şık ve ağır gözükmeli… Yerini yadırgamamalı… Arkadaş sohbetlerinde sahibini (!) utandırmamalı… Yalnız ismi, kapak resmi bile hakkında üç beş cümle kurmasına yetmeli… Ve asla okumadığı anlaşılmamalı…

    İki okur tipi arasında küçük bir ayrıntı: Okuyan okur, okudukça eksikliğini fark eder ve bunu gidermeye yönelik şiddetli bir arzu duyar. Okumayan okur ise, “sahip olmak” ile meşguldür daha çok… “Olmak”la ilgilenmez pek… Anadan doğma entelektüeldir ve paçalarından kültür akabilir şapır şapır… Koskoca okyanus ne kaybedecektir ki bir iki damlası eksilse…

    Hiç kuşkusuz bilimsel bir zemine oturmayan afaki bir yaklaşım benimkisi… Ancak bulunduğum yerden gördüğüm manzara bu.

     

    O uslu, disiplinli insanlar…

    Gelin size bir başka ‘manzara’dan söz edeyim, dilim döndüğünce…

    Kocaeli’ndeyiz. Kitap fuarında. Bir ada, yaklaşık 40 metre kare… Etrafı on üç, bilemediniz on beş yaşındaki kızlarla çevrili. Kalabalık an be an artmakta üstelik. Belki de bu sebeple güvenlik görevlileri devreye girdi. İki ada arasına şerit çekti. Muhtemelen civardaki yayınevleri kalabalıktan rahatsız olmasınlar diye…

    Heyecan verici bir durumdu. Bir film gibi izlemeye başladım olup bitenleri. Onca insanın nadir görülen bir disiplinle gürültü patırtı çıkarmadan beklemeleri, geleceğe dair umutlarımı yeşertti. Neyse ki çok sürmedi ve o umutlar çarçabuk soldu. Önce hafif kıpırdanmalar, homurdanmalar, sonra yüksek sesle konuşmalar, itişip kakışmalar… Öğrendim ki geliyormuş zat-ı âlileri… Büyük şair ve büyük yazar yani…

    Gayri ihtiyarı, içleri ve dışları kıpır kıpır kitlenin baktığı yöne baktım… Dönüp bir daha baktım… Ve bir daha… Gelenin gidenin olmadığını dinen heyecandan anladım. Ben diyeyim 50, siz deyin 100 metre uzayan kuyruk donakalmıştı yine… Sessizlik bir tül gibi gerilmişti üstlerine… Enerjilerini boşa harcamamak için nefeslerini tutuyorlardı adeta.

    Derken biri geldi. Sandalyenin üzerine çıktı. Kalabalığa bir şeyler söyledi. Kuyruğun fotoğraflarını çekti. O uslu, disiplinli insanlar da, düğmelerine basılmış gibi başladılar “yuppiii”lere, “hiyyooo”lara…

     

    Kitapsız yazar…

    Çok geçmedi, koca salonu farklı tizlikte, farklı renkte çığlıklar kapladı. Nasırına basılmış insan ile fena halde acıkmış kedinin atacağı türden çığlıklar… Büyük ve kıymeti belli çevrelerce bilinmeyen bir şairin imzasına tanık olacaktım galiba, az sonra…

    Hipnotik bir etki olsa gerek, geç fark ettim: sıradaki gençlerin elinde kitap mitap yok. Elliye yetmiş bir afiş sallanıyor sağa sola… Sordum birilerine merakıma yenilip ve ilginç bir bilgiye ulaştım: Onca insan, Meriç İzgi adında on yedilik bir manken için gelmiş meğer… Canhıraş bağırtıların, kızgın sac üzerinde dans eder gibi tepinmelerinin sebebi buymuş…

    Daha ilginci: Saçının bir bölümü gümüşi olan bu filinta bir şey yazmamış. Evet; yanlış okumadınız, kendine ait bir kitabı, hatta bir broşürü bile yok… Gel gör ki, vahşi kapitalizm ve yeni değerler eğitimi, babasının yazdığı kitaba imza atmasını ve bunun için ayıplanmamasını sağlıyor çok şükür. “Ben ne yapayım babasının kitabını. Bana sen gerek!” diyenler için de yedekte afiş tutulmuş… Oh! Alan memnun satan memnun…

     

    Öpmek serbest…

    Şu lanet yeryüzünde bir benzeri var mı bu durumun, bilmiyorum. Hele hele söz konusu vahameti eleştirmeye nereden başlamalı, düzeltmek mümkün mü, işte bunu hiç bilmiyorum. O kadar naçar hissediyorum ki kendimi…

    Evet, babası Orhan Kemal’in kitaplarını imzalayan Işık Öğütçü örneği var… Zaman zaman Rıfat Ilgaz kitaplarını imzalayan Aydın Ilgaz örneği de… Ancak on yedi yaşında, Instagram fenomeni, çıtır (!) bir mankenin kitap fuarında poster imzalaması, galiba bu iki örneğin de ötesinde bir şey sanki…

    Tabii üzerinde durulması gereken sosyolojik bir malzeme de şu: Genç kızlar özgürce sarılıp öpüyorlar Meriç İzgi denilen sevgi böceğini… Bazılarının yanında ağabeyleri, babaları yahut bir büyüğü var. Başı örtülü o kızımız mahalleden, okuldan birine sarılsa bu denli iştahla, kıyamet kopar. Ama bir şöhrete sarılmakta sakınca yok. İyi de neden?

    Benzer bir şey diziler, filmler için de geçerli… Muhafazakâr bir ailenin kapalı kızı için hayat çoğu dizideki kadar “güzel”, “rahat” değil muhtemelen. Bikini giymesi hayal mesela… Kapanana kadar barlarda kalması, dans etmesi, içki içmesi de keza öyle… İki üç ay arayla sevgili değiştirmesi düşünülemez bile… Evlenmeden sevgilisiyle birlikte olacağına ölsün daha iyi… Lakin dizideki kız, patadak çıkıp gelse karşılarına, karışsa gerçek hayata, saygıda kusur edilmiyor… Kendi kızlarına, kardeşlerine göstermedikleri hoşgörü ona gösteriliyor. Acaba niye?

    Okumayan okur tipinin yeni ailesi bu tür kızlardan oluşuyor ne yazık ki… Ve bu kızlar, sıkıştırılmışlıklarını, onaylanmış ve görece zararsız bir ikona, canlı kanlı bir mite sarılarak pansuman ediyorlar sanki… Normalin dışına taşma arzularını bu şekilde doyuruyorlar sanki… Bir yasa koyucu gibi davranıp haklı-haksız kısıtlamalarla kendini bulmasını, hayatı tatmasını geciktiren yahut büsbütün anlamsız kılan ebeveynler ise nedendir bilinmez, yahut bilinir, gözlerinden sakındıkları kızlarının saatlerce kuyrukta beklemesine, yedi kat yabancı bir adama sarılıp onu öpmesine göz yumuyorlar. Başka bir deyişle iliklerimize işleyen riya ile takiyyenin ocağına odun atıyorlar. Ne güzel, değil mi?

     

    Okumadan âlim, yazmadan kâtip…

    Şimdi kitapla bir bağ kurulmuş mu olundu? Kitap bir daha çıkmamak üzere hayatımıza girdi mi sahiden?

    Şu yaşa geldim ve iki şeyi anlamakta zorlandım hep: a. Biz Türkler neden yabancı dil öğrenmekte bunca zorlanıyoruz? b. Okumayı bunca yüceltirken, okumuş, kendini geliştirmiş olanı neye “entel dantel” diyerek küçümsüyor, onu topluluk dışına iterek yalnızlaştırıyoruz?

    Bugün, bir rektör yardımcısı çıkıp, “Okuma oranı arttıkça beni afakanlar basıyor, ben her zaman cahil halka güvendim” diyebiliyor gönül rahatlığıyla. Der elbette. Sonuçta burası özgür bir ülke.

    Sıkıntı şu: Üniversite bir ‘öğretim’ kurumu. Ve bu öğretimde de en çok ihtiyaç duyulan şeylerden biri, belki de başlıcası ‘kitap’…

    Bu durumda rektör yardımcısının arzusu nasıl mümkün olacak?

    Dahası: Bir rektör yardımcısı bunu nasıl düşünür?

    Oysa halimiz artık şöyle: Tutkuyla sevilen bu güzel ve yalnız ülkede günümüz gençleri artık okumadan âlim, yazmadan kâtip oluyor. Tam da arzulandığı gibi…

     

    Deutsche Bank Orhan Pamuk basar mı?

    Yalnız anne babaları ve eğitim kurumlarını suçlamayalım. Diğer kurumlara da uzanalım biraz…

    Malum, artık Milli Eğitim yahut Kültür Bakanlığı, eskiden olduğu gibi klasik yahut güncel eser basmıyor. Vaktiyle basılan Hasan Ali Yücel öncülüğündeki çeviriler ise bir bankanın yayın listesinde, en çok okunanlar arasında…

    Sizce de bir tuhaflık yok mu bunda?

    Hiç Deutsche Bank yahut Commerzbank, Orhan Pamuk, Elif Şafak, Yaşar Kemal ya da Hekimoğlu İsmail basar mı? Basıp bunları bir yayıncı gibi dağıtım kanallarını kullanarak kitabevlerine girer mi? Bastığı kitapların reklamını her köşe başına yerleştirdiği ATM’lerde yapar mı? Kitaplara ilişkin hazırlattığı video kliplerini mudilerinin cep telefonlarına gönderir mi?

    Rekabet Kurulu niye var?

    Hadi bu tartışmaya girmeden, ilk soldan dönelim.

     

    İBB Kitapları

    İstanbul Büyükşehir Belediyesi piyasaya çok sayıda yayın çıkarıyor. Hemen hemen her yaşa uygun, çoğu ilginç ve bilgilendirici kitaplar bunlar…

    Almak istiyorsanız eğer, bir şeylerden feragat etmeniz gerek ama.

    Niye mi?

    Söyleyeyim: Bir kitap alacaksınız, mesela Lozan; ne kadar biliyor musunuz? Tam tamına 832 lira.

    Hadi birkaç örnek daha vereyim: Muhsin Ertuğrul, 396 TL; İstanbul Eğleniyor, 342 TL; İstanbul’un Kuşları, 396 TL; Türk Tiyatrosunda İstanbul, 450 TL; Şiirlerde İstanbul, 540 TL; Cihannüma, 900 TL…

    İBB bu kitapları niçin basıyor? Muhtemelen okunsun diye…

    Peki, İBB askeri ücretin ne kadar olduğundan bihaber mi? Muhtemelen hayır…

    Bu durumda kime hitap ediyor İBB kitapları? Eğer bir öğrenci, bir memur, bir işçi bu kitapları alırken zorlanıyorsa, bu kitapları basmanın anlamı ne?

    Sorsanız kendilerine diyecekler ki: En iyi kalite kâğıt, kapak ve baskı malzemesi kullanıyoruz. Enflasyon da bizim suçumuz değil. Zam geldikçe fiyatlar yükseliyor.

    Mantıklı mı?

    Bence değil.

    Hepi topu bin, bilemedin 3 bin basılan bu kitapların her tarafı masraf olsa ne olur. İBB ticari bir kuruluş değil. Temel görevlerinden biri de kitap basmak değil.

    Madem kitap basmayı bir görev olarak gördün kendine, niye maliyetini üstlenip cüzi bir ücretle satmazsın?

    Bir billboard ilanı kaça veriliyor?

    Görmüşsünüzdür; İstanbul’un dört bir yanı Ekrem İmamoğlu ilanlarıyla süslü şu sıralar.

    Belki benim gözümden kaçmıştır, ama hiçbirinde CHP logosu yok.

    Oysa Ekrem İmamoğlu, logosunu dahi kullanmadığı partinin genel başkanlığını arzulamıyor mu? O parti sayesinde İBB başkanı olmadı mı?

    Şimdi kendisi partiler ötesi bir siyasi kimlik mi oldu?

    Vardır muhakkak bir bildiği…

    Benim bildiğim, bu pahalılıkta, bu kitaplara, bu bedeli ödeyecek vatandaşın sınırlı olduğu.

    Eğer sözü edilen rektör yardımcısıyla aynı arzuyu paylaşmıyorsa…

    Ve o kitapları basmanın ardında, başka bir amaç yoksa…

    BERKE KAYA
    06 Ağustos 2023 KÜLTÜR

    Kaynak: Kronos
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Kadınlar: “Soframızdaki yeri öküzümüzden sonra gelen”lerden bugünlere

    Kadınlar: “Soframızdaki yeri öküzümüzden sonra gelen”lerden bugünlere

    Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, geçtiğimiz günlerde katıldığı A Haber yayınında karma eğitimle ilgili gelen bir soruya, “Gerekirse kız okulları da açabilmeliyiz” dedi ve kızılca kıyamet kopmadı.

    E, sonuçta artık ‘yeni’ Türkiye’de yaşıyoruz. Yeni değerlerimiz var. Yeni bakış açılarımız. Gerçi tüm bu yeniler biraz naftalin kokuyor… Ama olsun. Sonuçta keskin ve kendine özgü bir kokusu var bu naftalinin. Ve yeni’nin de çokça alıcısı…

    Tekin’in bu çıkışına sağ da, sol da, kanaat önderleri bağlamında söylüyorum, radikal bir çıkış sergilemedi. CHP ve ekürileri mır mır bir şeyler mırıldanırken, MHP ve türevleri destek vermekte çekince görmedi.

    Sivil toplum kuruluşları çabalasa da vahameti görünür kılmaya, bazıları çıkıp “Ama Nişantaşı Kız Lisesi var”, “Ama Kabataş Erkek Lisesi var” gibi örneklerle dalgalanır gibi olan denizi yatıştırmaya çabaladılar. Hepsi bu… Şu buz dağının altında ne var acep, diyen pek çıkmadı.

    En keskin ve en net yanıt milli voleybolculardan geldi. Epeydir eşiğinden döndükleri kupaya uzanarak ilk kez Dünya Şampiyonu oldular. Hem de güle eğlene…

    Spor ile siyaseti iç içe yahut yan yana düşünmek pek doğru değil. Ama öyle bir dönemdeyiz ki, artık açık açık söylediklerinizin pek bir önemi yok. Dolayımlı mesajlar revaçta. Sanırsınız Enigma uzmanı herkes.

    Kim bilir, belki de bundan ötürü İmâ Çağı’ndayız.

    Jane Birkin Marsilya’da, 1977. (FOTOĞRAF: AFP)

    JANE BIRKIN VE GİDİŞİYLE ANIMSANANLAR 

    Yakın zamanda Jane Birkin, hayatta kalma hastalığına tutulmadan ayrıldı aramızdan. Herkes aşklarını konuştu. Sigaraya tiryakiliğini… Hatta Antalya’da Tuncel Kurtiz’in elini öpüşünü…

    Neredeyse hatırlanan her şey ‘tensel’…

    Fikri bağlamda Birkin’i anan kimseye tesadüf etmedim.

    Neden zahmet edip oylumlu bir portre yazılmadı hakkında? Değmeyecek biri miydi?

    Güncelin peşinden koşanlar için bir anlam ifade etmeyecektir söyleyeceklerim hiç kuşkusuz. Yine de kadın olmanın hallerini idrak teşebbüsü olarak okunabilsin isterim aşağıdaki satırlar…

    Belki böylelikle İsmet Özel şiiriyle hoyratlıkta sınır tanımayanlara karşılık veren Ebrar Karakurt’u… Ebrar Karakurt’a destek veren ‘başörtülü (ne kadar ayıp insanları takkeli, eşarplı, fesli diye tanımlamak!) tekvandocu Kübra Dağlı’ya selam verip… Kübra Dağlı’ya ateş püsküren Buket Aydın’a ‘iyi misiniz’ deme fırsatı bulurum.

    Jane Birkin, 2020. (FOTOĞRAF: AFP)

     

    ENGELS – EN FEMİNİST SOSYOLOG

    Hazin bir manzara: Yoksul kadınlar dünya nüfusunun üçte birini oluşturuyor.

    Cinsiyetçilik, fallokrasi’nin (penis egemenliği) doğurduğu bir sonuç. Buna kimileri androkrasi (erkek egemenliği), kimileri de ataerkil (patriyarkal) sistem diyor…

    19. yüzyılın en feminist sosyologu Frederich Engels’dir. Ancak o dahi, Germanya kadınlarının yaşlılar ve çocuklarla ilgili olarak neler yaptığını söyler yahut sıralarken, onların aynı zamanda tarlada çalıştıklarını unutmuştur.

    İlkçağlardaki mağara resimleri incelendiğinde kadın ve erkeğin cinselliklerinin eşit oranda işlendiği, buna mukabil kadın figürünün/simgesinin daha ‘gerçekçi’ olduğu söylenebilir. Bunu Meryem Ana figürü ve öyküsü ile karıştırmamalı. Çünkü o erkek tanrıya bağımlı idi. Tanrının gölgesinde kalmıştı. Kadının daha gerçekçi olmasında yüksek oranda çocuk ve anne ölümünün yattığı öne sürülebilir.

    Özel mülkiyet ve birikim; cinslerin üzerinde egemenliği belirleyen iki temel kavram. Bu iki kavram bir cinsin diğerini sömürmesine temel oluşturuyor – ne tuhaf!

    Gordon Childe ve E. Boulding, tarımın kadınların icadı olduğun söyler. Erkek ise avcı, toparlayıcı ve çapacıdır.

    Göçebelikten yerleşik düzene geçildiğinde, av giderek önemini yitirir ve toplayıcılık ile yabani tahıllar önem kazanır. Kadınlar bu anda tohumu ve tahılların yeniden üreme devresini keşfederler. Bu keşif, beraberinde öğütücü taşların keşfini, tohumların saklanabilmesi için yeni yöntemlerin bulunmasını, mesela çömlek, sağlar. Daha sonra kadınlar iplik eğirip dokumayı gündelik hayatın içine sokarlar.

    Unutmamalı, bu dönemde akrabalık kadın soyundan devam ediyor.

     

    SERVETİN BELLİ ELLERDE TOPLANMASI KADINLARI ZAYIFLATIR

    İ.Ö. 6000 ve 3000 yılları arasında ikinci teknik devrim gerçekleşir. Toplumsal örgütlenmeler başlar ve nüfus patlaması yaşanır. Öküz, rüzgâr ve su gibi enerji kaynakları bulunur. Daha ileri teknoloji olarak da saban, su ve rüzgâr değirmenleri devreye sokulur. Güneş takviminin icadı, tuğlanın yapımı, mimari ve uygulamalı matematiğin gelişimi, tarımda erkeğin öne çıkması, kadıların toplumdaki yerini de değiştirir.

    Derken nüfus patlaması, muazzam besin kaynağı yerleşik düzen alışkanlığını pekiştirir. Köyler kasabalara, kasabalar kentlere dönüşür. Kent, ilk sınıf çatışmasını doğurur. Çünkü kent, özel mülkiyetin gelişmesi ve birikim yapılması, dolayısıyla bir sınıfın kendini bir başka sınıfa besletmesi demektir bir anlamda. Servetin belli ellerde toplanması, köleliğe dayalı devletli toplumun ve sosyal sınıfların ortaya çıkmasını sağlar. Bu da kadınların durumunun bozulmasına yol açar.

    Bu durumu betimlemek yine kadın tarihçi ve etnologlara kalır tabii. Tillion’un iddiasına göre; besin kaynaklarının çoğalması yerleşik ailelerin yeni yayılma ve dışarıya karşı yeni ilişkiler geliştirmesine neden olur. Av esnasında ittifak halinde olmaları gerekiyordur. Bu yüzden ‘dış’tan biriyle evlenmek zorundaydılar. Yerleşik düzene geçildiğinde ise ‘iç’erden evlenme tercih sebebi olur. Artık aile reisleri –ki erkektir- doğurganlıklarını evin büyümesi amacıyla değerlendirmek üzere kızlarını kuzenleri için saklamaya başlarlar. Kadınların kapatılmasının (?) başlangıcı buraya dayanır. Burada önemli nokta erkeğin üremedeki rolünü anlamasıdır.

     

    HAREMİN ÇOK EŞLİLİKLE HİÇBİR BAĞI YOKTUR

    Hayvanların ehlileştirilme dönemi, tarımın keşfi ile aynı yıllara denk düşer. Burada da kadının belirleyici olduğunu görüyoruz. Ancak temel hayvancılığın keşfinde erkekler ağırlık kazanır. Göçebe çobanlar vs. Bu bilgi, kadınların aşağılanmasına, kapatılmasına yol açar. Göçebe çobanlık devri binlerce yıl sürer. Bu devirde kadının rolü giderek geriler. Ancak aksini gösteren kaynaklar da var. Göçebe aşiretlerde kadınların güçlerini hâlâ korumakta olduklarını gösteren ilk örneği İ.Ö. 5. yy.’dan İsa’nın doğumuna kadar Asya steplerinde yaşayan ve oradan oraya göçen İskitler verir.

    Bir de şu var, tabii. Göçebe yaşam, kadınların, erkeklere ait kamusal alan ile kadınlara ait özel alan ayrımı içine girmelerini geciktirir. Kentleşme, site kadınlığını doğuracak, bu da göçebe yaşamda kazandığı haklardan yoksun kalmasına yol açacaktır.

    Tarihçilere göre devletleşmiş şehir toplumlarında erkek saraylarına simetrik olarak kadın sarayları da yapılır; buna Arapça ‘harem’ denir. Ancak haremin eski Mısır’da, ne çokeşlilik ne de kapatılma ile bir ilgisi vardı. Çünkü harem, Mısır’da kadınların, ulusal ve uluslararası sorunlara ilişkin yönetsel kararları aldıkları bir saraydı. Yani kadının gücünü ortaya koyan bir gösterge idi.

    Ne ki Suriyeli Yahudi tacirler arasında Atina jinese’si (kadın dairesi) lafı edilir. Bu, haremin zıddı birşeydi. Kadın, kendi dairesinde efendi, ama bu dairenin dışına çıkma olanağı bulunmayan biri idi. Jinese’nin sonradan Pers ve Doğu imparatorluklarının yukarı tabaka kadıları için bir uygarlık modeli olduğu anlaşılıyor. Bu jinese’ler Bizans İmparatorluğu’nda da çok yaygındı. Müslüman yazarlara göre, eskiden çok özgür olan göçebe Arap kadınları arasına purdah’ın (tül perde) girmesinden Bizans sorumludur. Bu kirimi Hindistan’a ve Çin’e taşıyanlar da büyük olasılıkla, Yunanlı ve Pers tacirlerdi.

    Sabanın, toprağı ekime hazır hale getiren bir araç olarak algılanması, bugün dinde kaynaklarını gördüğümüz kadın-tarla arasındaki ilişkiye gönderme yapar.

    Çoğalmak için erkek ve dişinin gerekli olduğunun anlaşılması, önce Ana Tanrıça’ya erkek bir eş bulmaya yol açtı. Oğul, âşık, erkek kardeş ya da koca olsun bu eş, önceleri Ana Tanrıça’ya göre ikincil bir konumdaydı. Zamanla onun eşiti oldu, sonunda da Atina ve Mısır’da madde ve insanın mutlak yaratıcısı Tanrı-Baba’ya dönüştü.

    Hıristiyanlık ve İslam’ın ortaya çıkışlarında kadınların durumunu iyileştirdikleri iddia edilir. Ne ki Yahudilik dâhil, her üç dinde de kadınları cinsiyetleri nedeniyle ruhani görevleri yerine getirmeleri mümkün olmayan ikinci sınıf insanlar olarak gören baskıcı bir tavrın tohumları baştan beri vardır.

    Roma İmparatorluğu’nun çöküşü, geleneksel olarak kadınların özgürleşmesine karşı olan kurumları sarstı. Bunların başlıcaları, merkezi devlet, kent ve onu tamamlayan temel öğe olan orta sınıflarda. Orta sınıflar için kadınların evlere kapatılması, rahatlık ve sosyal hiyerarşide tırmanma anlamına geliyordu.

    İmparatorluğun çöküşü German ve Franklar’ın örgütlenmelerini ön plana çıkardı. Tacitus, Germenlerin kadınlara ilişkin örfleri çok katı olmasına rağmen, kadınların rahibe, peygamber ve savaşçı olabildiklerini gördüğünde çok şaşırmıştı.

     

    LAİKLER ARASINDA YALNIZCA KRALİÇE ‘ONLAR’ KADAR YETKİLİYDİ

    6. ve 7. yüzyıllarda, her ne kadar kilise ileri gelenleri, kadınları kilise hiyerarşisine girme hakkından yosun bırakmışlarsa da kadınların, tarıma açılmamış bölgelerde manastır kurmalarına engel olmamıştır. Dahası, kadınlar keşişler ve rahibeler, eski bilgileri saklamakta ve Hıristiyanlaştırdıkları yeni şeflere danışmanlık yapmakta idiler. Denetledikleri topraklar ve yönettikleri insanlar yönünden, manastır kurucusu olan bu kadınların gücü, erkeklerinkine eşitti. Hatta bazen daha üst bir mertebede bulunan piskoposların gücünden aşağı kalmıyordu. Laikler arasında yalnızca kraliçeler, onlar kadar yetkiliydi.

    7. yüzyılda hem Fransa, hem de İngiltere7de yaygın olan manastır biçimi karma manastırdı. Bu manastırlarda yaşayan kadın ve erkekler aynı kurallara uyarlardı. Üst yöneticiler genellikle kadındı. 7. yüzyılda yaşamış Whitby’li Hilda örneğin, yedi manastır ve dini okul kurmuş, bu kurumlardan yedi piskopos yetiştirmişti.

    Ancak 8. yüzyılın sonunda Charlemagne, rahibelerin ve manastırda yaşayan öteki kadınların, erkek çocukların eğitimiyle uğraşmalarını yasakladı. İzleyen yıllarda kadınlar genellikle kocalarından, bunların kral olması durumunda bile, daha iyi eğitim almışlardı. 5. yüzyıldan 10. yüzyıla değin Avrupa’da tek bir tiyatro yazarından söz edilir. Bu da bir kadın, on kadar piyes yazmış olan Alman rahibesi Gandersheimli Hroswitha’dır.

    Barbar imparatorların karıları aynı zamanda diplomattılar, barışın yapılmasına, okulların kurulmasına katkıda bulun, Hıristiyan dinince kutsal sayılan işler yaparlardı. Hatta Hıristiyanlığın barbarlar arasında kralların karıları kanalından yayıldığı bile söylenebilir. Örneğin Clotilde, kocasını Hıristiyan olmaya ikna etmiş ve pek çok kilise ve manastır kurmuştu.

    701 – 1200 yılları arasında İspanya, Fransa ve Almanya’da toprakların 1/5’i kadınlara aitti. Kadınlar reşit olmayan çocuklarının mallarını işletmekten de yararlanıyorlardı.

    Kadınlar 10. ve 11. yüzyılların barış dönemine birçok avantajla girdiler. Siyasi ve iktisadi iktidarlarından önemli bir pay aldılar. Şatoların ve toprakların mutlak efendisiydiler.

    Kral ve prenslerin karıları, kardeşleri ve kızları da çok geniş yetkilerle donatılmışlardı. Örneğin, Quedlingburg manastırının yöneticisi Mathilde, kardeşi Otto İtalya krallığı ile meşgulken Almanya’yı yönetti. Pek çok dini konsile başkanlık yaptı. Biyografisinde, iktidarının geniş bir yörenin piskoposundan daha az olmadığı yazılıdır. Toskanyalı Mathilde, ordusunun başında norman istilasını püskürttükten sonra topraklarını Papa Gregoire’a bırakmıştır. IV. Henri, Papa’nın dinsel toplumluk üzerindeki önderliğini, Mathilde’nin Canossa şatosunda kabul etmiştir.

    Roma İmparatorluğu’nun öbür ucunda, Bjzans, kraliçeleri ve bilimle uğraşan kadınların sayısı ve niteliğiyle ün yapmıştı. Bu konuda pek çok örnek verilebilir. Örneğin I. Theodosius’un kızı ve II. Theodoius’un kız kardeşi İmparotoriçe Pulcheria, 15 yaşında tahta çıkmış ve devleti kardeşinin yerine o yönetmişti.

    8. ve 9. yüz yıllarda Müslüman pek çok kadın şan ve şöhret kazanmıştı. Batıdaki kız kardeşleri gibi imaretlerde yoksullar ve hastalar için didinen (Hz./ Aziz Rabia), okumuş, dinbilimle, şiirle, hukukla uğraşan (Hz. Muhammed’in kızı Fatma’nın torunu Şukayna), başarıyla hükümet eden (Mısır halifesinin kız kardeşi Sitt Al mülk, 1021’de kardeşinin ölümünde iktidarı ele almış ve krallığı ehliyet ve dirayetle yönetmişti), ya da üniversite ve sosyal kurumlar kuran pek çok kadından söz edilebilir.

    12. yüzyıl öncesinde Doğu ve Batı’da kadınların durumlarının benzerliği dikkat çekicidir. Kültür, din ve siyasi sitem yönünden aralarında varolan büyük farklara karşın, İ.S.’ki bu ilk 1.000 yıl içinde kadınların toplumsal yaşamdan dışlanmışlığına ilişkin yerleşik inanç henüz ne Batıda ne de Bizans’ta ne de Müslüman toplumlarda doğmuştur. Bu toplumların hepsinde kadınların geniş özgürlükleri vardı; dolayısıyla cinslerine sonradan yasaklanacak olan hemen her rolü serbestçe üstlenebiliyorlardı.

    12. ve 14. yüzyıllar, arasında ellerinden alınan hakları geri almak için direnen kadınların mücadelesine sahne oldu. Aquitaine’li Alienor, bu direnen kadınların en ünlülerinden biridir. İngiltere’de ve kendi prensliğinde son derece önemli bir siyasi rol oynamış, din ve eğitim kurumları açmış, aşk divanlarının başlatıcısı olmuş haklı olarak “yüzyılın annesi” lakabını kazanmıştı.

     

    KADINLARIN ÇENE ÇALMAK İÇİN BİR ARAYA GELİP KONUŞMALARI YASAKLANIR

    Aquitaine’li Alienoor’un kraliçe, prenses ve saz şairi birçok başka kadınla birlikte ün yaptığı aşk divanları kurumu eski ayrıcalıklarını yitiren soylu kadınların rollerine gittikçe kısıtlayan bir dünyada kendilerine kültürel alanda da olsa, bir uzmanlık konusu oluşturma çabalarını yansıtır.

    Kadınların, hiç değilse burjuva kadınlarının siyasi yönden ölmeleri de fazla uzun sürmez. 1789 ve 1848’de devrimciler, Fransız kadınları için bunu tescil etmezden önce, 1547’de İngiltere’de alınan bir kararla kadınların çene çalmak için bir araya gelip konuşmaları yasaklanacak ve kocalar karılarını evde tutmakla yükümlü kılınacaktı.

    Reform hareketi, Martin Luther’in karısı Katherina von Bora’nın şahsında, 20. yüzyıl ortalarına değin Protestan ülkelerin orta sınıflarında benimsenecek olan bir zevce-kadın modeli geliştirildi.

    Kadıların “eve kapatılma”ya karşı direnişleri genellikle soylu kadınlardan geldi. Örneğin İskoçya’yı krallığına bağlayan İngiltere Kraliçesi Anne ve 1762’den 1796’ya değin ülkesinin yöneten Çariçe II. Katerina gibi. Büyük Katerina, feodallerle mücadele eden, ülkesini modernleştirmek için kendine sadık bir bürokrasi kurdu, Rusya’yı Avrupa güçleri arasına kattı ve muhalefette bulundukları sırada Diderot’nun Ansiklopediciler’in tasarılarını destekledi. Voltaire ve Avrupalı filozoflarla kalın ciltler oluşturan yazışmalar sürdürdü.

    18. yüzyıl Fransa’sı ‘salonu olan kadınların’ saygınlıklarının doruğuna ulaştıkları ülkeydi. Her kadın belli bir dalda uzmanlaşmış ve Aydınlanma Çağı’nın bir ya da birkaç yazarını himayesine almıştı. Lambert Markizi feminist görüşler dile getiriyor, Mme d’Epinay Rahip Galiani’yi, Mme du Chatele Voltaire’i, Mlle d’Espinasse d’Alambert’i destekliyordu. Bankacıların karıları ve kızları da önemli roller oynadılar. Mme Necker ve kızı, Germaine de Stael, salonlarını liberallere açtılar. Mme de Stael, bir kadın düşmanı olan Napolyon’a şiddetle karşı çıktı ve birçok gazete çıkardı.

    Bu yüzyılda (18) İtalya’da ortaçağın başından beri bilimle uğraşan kadınlar geleneğini sürdürdü. Bologna Üniversitesi’nde hocalık yapan üç kadın tüm Avrupa’da çalışmalarıyla ün kazandılar. Laura Bassi, fizik hocasıydı, Anna Manzoli anatomideki buluşları ve mumdan yaptığı anatomi modeliyle ünlendiyse de Avrupa üniversitelerinden gelen bütün teklifleri geri çevirdi. Maria Agnesi, matematik çözümleme üzerine yazdığı kitapla Fransız Bilimler akademisi’nin övgüsünü kazanmıştı, ama Akademi, cinsiyeti nedeniyle onu üyeliğe alamadı. Agnesi, 30 yaşında görevinden çekilerek kendini yoksullara adadı.

    Bir gölge kadın da Emilie du Chatelet’dir. Chatele, Newton’un Prensipler’ini Fransızca’ya çevirmişti.

     

    TOPLUMSAL BAĞLAMDA BAZI KADINLARIN RESMİGEÇİDİ

    Çok kabaca, hayli ansiklopedik ve didaktik bir genellemeden sonra, gelin birlikte tuttuğum şu küçük notlara bakalım.  Kadın – erkek ilişkisine sosyolojik bağlamdan bakma da diyebiliriz sanırım buna:

     

    Mustafa Kemal – Latife Hanım

    Eğitim görmüş bir kadın olan Latife Hanım’la evlendiğinde, düğününe (1924) kadınları da davet eder Atatürk. Bu, katı bir cinsiyet ayrımı bulunan Türkiye’de küçük bir devrim anlamına gelir. Gel gör ki, o devrimcinin evliliği süre süre 18 ay sürer.

     

    Che Guevera – Chichina Ferreyna

    60’lı yıllarda başkaldıran gençliğin politik simgesi, Arjantinli özgürlük savaşçısı. Latin Amerika ülkelerinde bağımsız bir marksizmin gelişmesine önemli katkıları bulunan biri. Küba Devrimi’nde Fidel Castro’nun yanında savaştı. Buna karşın Che, dokuz yıl boyunda ülkesinin en varlıklı ailelerinden birinin kızı olan Chichina Ferreyna’ya büyük bir aşkla sevdi. Bir anlamda gönül ferman dinlemedi.

     

    Eva Peron – Domingo Peron

    Evita Peron, 1945’te kocası Juan Domingo Peron’a başkanlık yolunu açan genel grevi örgütleyen kadındı. Resmi bir görevi olmaksızın sosyal politik görevler üstlendi. Fiilen sağlık ve çalışma bakanı gibi davrandı. Kocasıyla sendikalar arasında arabuluculuk görevini üstlendi. Çok sayıda vakıf, hastane ve sosyal tesisler kurdu. 1947’de kadınların seçme ve seçilme hakkına kavuşmalarını sağladı. Yaşarken bir azize saygınlığına ulaştı.

     

    Engin Turgut – Tütü

    Şair ve ressam Engin Turgut, türlü işlerde, üstelik akla hayale gelmeyecek çeşitlilikte iş yaptıktan sonra evine kapanır. Kendini tamamen şiire ve resme adar. Ailenin geçimini eşi Tütü üstlenir. Tütü bankada çalışan bir memure. Ben sana bakarım, sen nasıl mutlu oluyorsan öyle yaşa, deme cesaretini gösteren bir kadın. Artık hayatta değil.

     

    Doğan Hızlan ve annesi

    Hürriyet’in yayın danışmanı, yazın eleştirmeni, kütür adamı… Bugüne değin hiç evlenmemiş olması onun yaşamında kadınların belirleyici olmadığını söylemeyi gerektirmez. Doğan Hızlan’ın yaşamında annesi ve teyzeleri önceliklerini daima korumuş. 70 yılını beraber geçirdiği annesini 2012’de kaybeder. Herkesten ve her şeyden şüphelenen bir için kendini çekincesiz teslim edebileceği kimse kalmaz.

     

    Selim İleri ve …

    Benzer şekilde Selim İleri’nin de yaşamında anne figürü önemlidir. Onun istisnai durumu ise Kerime Nadir, Peride Celal gibi kadın yazarların, hatta uzaktan uzağa Sevda Ferdağ ve Türkan Şoray’ın yazınsal kişiliğini oluşturmada yardımcı öğe olarak gözükmesidir.

    Seni Kalbime Gömdüm adlı romanı aynı adla filme uyarlanır. Filmi Feyzi Tuna yönetir, Türkan Şoray başrol oynar. Kadın kahraman Eylül, erkek kahraman Ali ile ilişkisinde türlü acılar yaşar. Feyzi Tuna’ya göre Eylül, yemeyen, içmeyen, sevmeyen, maddi hiçbir şey hissetmeyen, yaşamayan bir tiptir.

    Selim İleri, Hatırlıyorum adlı kitabında Türkan Şoray’a âşık olduğunu bir anlamda itiraf eder. Bu, platonik duygularla donanmış bir aşktır.

     

    Vladamir Mayakovski – Lili Brik

    Bir orman bekçisinin oğlu Mayakovski. Gürcistan’da Bagdali’de doğmuştur. Kafkasların eşsiz güzelliği içinde büyümüştür. Zorunlu olmayan Gürcüce’yi okulda okuyan tek Rus idi. Henüz on beş yaşındayken Rus Sosyalist (Bolşevik) Partisi’ne üye olmuş, iki defa tevkif edilmiştir. 1912 yılında fütürizmin öncülüğünü yapar, akımın doğumunda belirleyici rol üstlenir. Almanya, İspanya, Fransa, Küba, Meksika, Amerika gibi ülkeleri dolaşır. Ruhi buhran sonucu Moskova’da intihar eder. Onun da yaşamına Lili’nin, Lili Brik’in çok önemli bir yeri vardır. Büyük ablası Ludmilla ve kız kardeşi Olga’nın olduğu gibi… Ki, Mayakovski, Olga’yla birlikte yetişmiştir.

     

    Baudelaire ve annesi

    Baudelaire, özel yaşamını, sanat yaşamını açıklıkla bir tek annesine anlatmıştır. Küçük yaşta eline düştüğü üvey babası General Aupick’in üzerindeki baskı, annesinin sevgisini üvey babası ile paylaşmasına razı olamaması önemlidir. Öz babasından kalan mirası idare edememesi yüzünden annesinin oğluna vasi tayin ettirmesini şair bir türlü hazmedemez. Yıllarca beraber yaşadığı Jeanne, şaire çok çektirmiştir. İngilizce’yi Baudelaire’e annesi öğretir. Şair, annesini, hayatı boyunca bir sanat eleştirmeni, bir dost, bir arkadaş saymıştır. Felçli olarak ölümle pençeleşmiştir.

     

    Enis Behiç Koryürek

    Düşünebiliyor musunuz, “Güzel Macar kızı, güzel Macar kızı!/ Öptürmez misin o küçük kırmızı/ Dudaklarınızı?..” gibi bir dönem ‘seksüel’ bulunan şiirlere imza atan bir şair, en büyük eseri “Vâridât-ı Süleyman”ı, kendisine “Fânûs” diyen Çedikçi Süleyman Efendi’nin kılavuzluğunda yazdığını, dahası onun dikte ettiğini söylüyor.

    Burası önemli: Çedikçi Süleyman Efendi, şairin ifadesine göre, XVII. yy.da yaşamış, Hicri 1112 yılında Trabzon’da ölmüş, bugün mezarı dahi bilinmeyen hikmet ve muhabbet dağıtan bir aziz Mevlevî. Tekrar ölüp çürüyor, tekrar yaşayıp duruyor… İşte Koryürek’in gönlünü bu şahıs dolduruyor. Ve bundan sonra da Bezm-i Âlî (Yüce Meclis) adını verdikleri, haftanın 4 günü yineledikleri ruh çağırma seansları düzenliyorlar. Kimler yok ki Bezm-i Âlî’de: Ankara Radyosu’ndan Fâhire ve Refik Fersan, Neyzen Şevkî Bey vd. Önce fasıl geçiliyor, ardından da Süleyman Efendi masa üzerindeki harfleri teker teker işaretleyerek şiiri yazdırıyor.

    Sıradan bir Bezm-i Âlî gecesinde alışılmadık bir şey olur ve Koryürek, ruhun ses tonu ve telaffuzuyla konuşmaya başlar:

     

    Fincana yok ihtiyâcın

    Rûhunda yükselmede serâcın.

    Söylemek istedin mi söyle

    Çırpınma tereddüdünle böyle!

     

    Bu arada şair 1946’da Zonguldak’tan D.P. milletvekili adayı olur ve kaybeder. Üç yıl resmi görevden uzak kalır. Geçim sıkıntısı içindedir. Yakın arkadaşlarına borçlanmıştır. Buna karşılık Süleyman Çelebi kitabın bastırılması için diretmektedir. Bir gece rüyasında kulağına Sûre-tül-Nasr okunur. Rüya tabirlerine bakarlar ki “ya çok büyük bir mevkie gelecek ve devlet idâresinde önemli bir vazife alacak; veyâ dünyâsını terk edecek”tir. Şair “yeni bir sorumluluk alamayacağını, yeni bir dünyâya doğacağını” söyler. Ve aile dostu Emniyet Müdürü Salâhaddin Korkut, Selim Arık ve Abdurrahim Güzelyazıcı’nın gayretleri, eşi Müfide Hanım’ın tashihi ile basılır.

    İlgi de görür. Yakın dostu Dr. Fethi Tevetoğlu’na göre “Beyoğlu’nda kadınlar, çocuk arabaları, el arabaları içerisinde” kitabı satarlar.

     

    Kemalettin Kamu

    Kim derdi ki, hem edebi hem de medeni kışkırtıcılığı aynı hamurda mayalayan Ağır Roman’ın, hop oturup ‘pop’ kalktığımız ratingi düşük şu günlerde, tıbbın mide teşhisine rağmen kalp’ten giden bir ‘gurbet şairi’ni anımsatmaya vesile olacağını… Aslında vesileye sebep, Metin Kaçan imzalı Mustafa Altıoklar cilalı bu uzun metrajın kendisi değil; o uzun metraj sayesinde yeniden düzenlenip bir kez daha piyasaya arz edilen bir şarkı: Birgün belki hayattan/ Geçmişteki günlerden/ Bir teselli ararsan/ Bak o zaman resmime.

    Gerçi bu post-modern çağda -sahi, biz hiç ‘modern’ olduk mu?- teselliyi bir resimde -doğrusu ‘fotoğraf’ değil mi?- aramak gibi ‘eski’ bir alışkanlığı yeniden ısıtmayı deneyenlerin sayısı sıfıra yakın ise de istisnaları unutmamak gerek (Selim İleri ve kimi yönleri ile Cezmi Ersöz’ün kıyıdakileri anlama çabaları, yalnızca bu açıdan saygıya değer, diye düşünüyorum).

    Tüm bunları düşünmeme ise hem milletvekili (Rize ve Erzurum) hem de bir şair olarak tarihin bize ait kısmına kendince bir işaret koyan Kemalettin Kamu’nun fotoğrafına, Kadıköy’deki bir kenar mahallede, eski dergi ve kitap satan bir ‘gezgin sahaf’ın tezgâhında rastlamam. Adaşı Kemalettin Tuğcu’nun romanlarındaki atmosferi yüzüne gönüllü taşımışçasına biraz hüzün, biraz da şüphe içinde boşluğa bakan Kamu, kimbilir hangi akılalmaz serüvenden sonra, bu kalabalığın içine karıştı. Kimbilir kimin arşivinden kaçarak düştü hem cinslerinin arasına.

    Hafızamdaki bilgileri Gültekin Sâmanoğlu ve yakın arkadaşı Rifat Necdet Evrimer’in kitapları ile tazeleyerek baktım ki en az fotoğrafının başından geçen serüven kadar iç burkan, yürek törpüleyen bir yaşamı (15 Eylül 1901-06 Mart 1948), eni konu düzenlemeye çalışarak sürmüş, Kamu. Sevdiği kalemler arasında Namık Kemal daima ayrıcalıklı bir yer tutarken, onu Cenap Şahabettin, Mehmet Emin (Yurdakul), Hüseyin Cahit (Yalçın), Yahya Kemal (Beyatlı), Fuzuli, Nedim, Ahmet Muhip Dranas ve Mehmet Akif (Ersoy) izlemiş.

    Kaynaklar, onda çocuk saffeti ve samimiliği olduğunu, Anadolu Ajansı’nda başmuharrirlik ettiğini, kendi şiirleri içinde en çok “Bingöl Çobanları”nı sevdiğini, cins kedileri evinin daimi misafiri yaptığını ve ölünceye değin bekar yaşadığını söylüyor. Bekarlığının gerekçesi müşkülpesentliği değil, sevdiği ve nişan için gün saydığı kızın baloya bir bekarla gitmesi…  Bu durum üzerine Kamu, 25 Şubat 1926 tarihli mektubunda kıza hitaben şunu yazmış:  “Dans etmemek şartiyle baloya gitmek için annenizden müsaade istihsal etmişsiniz. Bunu kazanılmış bir muvaffakiyet gibi anlattılar. Bu kararınızın izaha lüzum görmediğim mahzurlarına ehemmiyetle dikkatini celbederim. Yeni bir hayatın, fena bir hâtıra ile zehirlenmesini istemediğim içindir ki size ilk defe hitap etmeye kendimde cür’et buldum. Bunun son bir rica olmasını ve kat’i kararınızı verirken biraz daha düşünmenizi temenni ediyorum. Maamafih sizi kalbinizle başbaşa bıraktıktan sonra isterseniz ‘güle güle gidiniz!’ diyebilirim. Hürmetlerimin kabulü ve affımın ricasile.”

    O akşam yüzüne kapanan kapıdan sonra Kamu da bir daha kimseye kalbinin kapılarını açmamış; bu aşktan geriye ise “Havada Esen” kalmış:

     

    Vuruldum nesine bilmem ki nasıl?

    Üç yıl tapındım da ona muttasıl,

    Bilmem ahengini hâlâ sesinin!..

     

    Nurullah Ataç, ölümünü gazeteden öğrendiği Kamu için bakın ne yazmış: “Yakıştıramadık sana ölümü… Neydi ki daha yaşın? (…) Yapayalnızmışsın ölürken, bir türlü kurtulamadın o ürktüğün yalnızlıktan.” Kurtuldun, demek gelirdi ya içimden, ne mümkün! Sen hâlâ Yıldırım Gürses’in bestelediği “Ben gurbette değilim/ Gurbet benim içimde”nin şairisin ve korkarım kimse de Hüseyin Alemdar’ın Orhon Murat Arıburnu’ya yaptığını yapmayacak sana…

    Gelin biz sözü kendisine vermekle yetinelim; sorumluluğu başkalarına atarak:

     

    Ses yok, mesafe silik,

    Odamda varlığımın

    Bütün tüyleri dimdik.

    (Zaman İçinde)

     

     

    BERKE KAYA
    23 Temmuz 2023 GÖRÜŞ

    Kaynak: Kronos
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Haytanın İlmihali: Lee Marvin

    Haytanın İlmihali: Lee Marvin

    Kişi ne zaman kendi olur? Ruhsal yahut bedeni ihtiyaçlarını eksiksiz giderdiğinde mi? Yoksa ihtiyaç denen şeyin içeriğini bizzat belirlediğinde mi?

    Ah, şu ‘mutlak doğruluk’ ve ‘mutlak iyilik’ türeyeli, mutluluğu tükettiğimizi fark eden çıkar mı acaba!.. Toplumsal yapının yahut ahlak, gelenek gibi üst yapısal formların diretmeleri sayesinde kuklaya dönüşen insanın azabını, şu modern, cafcaflı dünyanın hengâmesinde gören, dahası görmeye yeltenen olur mu acaba…

    Zaman denen işkembesi geniş şey, o büyük oyunbozan, çomağını sokmakta tereddüt etmez. Gün gelir, benim denilen nice şey, anlaşılır ki, kimsenindir. Çocukluk hariç…

    Bundandır ki, “ben işemedim miki işedi” dendiğinde gülünür. Bundandır ki, en beklenmedik anda, en yalın soruyu, içtenlikle sorduğunda, kafamıza balyoz yemişçesine dağılırız: Beni niye doğurdun?

    Haytalığı, bu çabuk yitirilen çocukluktan kalma bir parça olarak görürüm çoğu kere. Kişinin daha bir kendi olduğu dönemdir sanki… Kendine dikte edilenlere gayriihtiyari diretilen ayak ne hoştur. Yeri gelince kendini dahi umursamamak…

    Lee Marvin, bilhassa 60’lı ve 70’li yıllarda parlayan, hakiki bir yalnız gezerdir. Zira sinemanın büyüsüne, beraberinde getirdiği şöhrete rağmen, tarihe kendi aklı ile yön verme ihtiyacına girmeksizin, yaptığını yalnızca içinden öyle geldiği için yapan biridir o.

    Bıçak ucunda yürümekten farksızdır bu ruh hali: başarılı olduğunuzda kral, başarısız olduğunuzda ise şapşalsınızdır. Riya fışkırır dokunduğunuz her şeyden… Alkışların gürültüsü, yüreğinizin gümbürtüsünü örter. Alkışların kesildiği an da, yüreğinizin mecali kalmamıştır artık: rölantideki bir araba gibi kat eder yolları.

    Tesisatçıydım Oyuncu Oldum

    Bir reklamcı (baba) ile bir modacının (anne) oğlu olarak dünyaya gelir Lee Marvin: 19 Şubat 1924. New York şehri ne sunmuşsa onu almıştır. Eğlence, özgürlük, seyahat… Yerinde durmaz, duramaz biridir. Florida-New York hattı üzerinde uğramadığı yer yok gibidir.

    Tam 11 okul değiştirir. Son gittiği düz lisenin henüz bitirme sınavlarına girmeden, kendi isteğiyle Amerikan Deniz Kuvvetleri’ne bahriyeli olarak yazılır: Sene 1947. İkinci Dünya Savaşı sürmektedir. Saipan seferinde feci şekilde yaralanır. (Saipan Japonya’ya 2400 km. uzaklıktadır ve Mariana Adaları’nın başkentidir.) Talihsizlik! Halbuki gözlerinin çelik mavisi ne de güzel uymuştur okyanusun rengine… Uzakların çağrısı, denizin şefkati kesilir bu kuşatmayla. “Purple Heart” denen Birleşmiş Milletler’in yegâne gazi madalyasıyla onurlandırılır. Ve hayat uyarır: dinlen!

    Yaklaşık bir yıl dinlenir Lee Marvin. Nekahet ertesi tesisatçı çıraklığı yapar. Bir gün, taşra sayılabilecek bir yerleşkede, sahne işleriyle (sahnenin üstüyle değil, daha çok alt yapısıyla) uğraşırken, içine kurt kaçar. Oyunculardan birinin hastalığı da içine kaçan kurdu dışarı çıkarmasına yol açar. Gerçi o bunu böyle yorumlamayacaktır: “Ta bahriyelik dönemimden kalma bir şeydi bu bende. Muharebe esnasında kişilere moralin bozukken değilmiş gibi yapmak oyunculuk değil de nedir?”

    Taşra Sahnelerinden Beyaz Perdeye

    Taşradaki bu sahne deneyimi, tarifsiz hazlar bırakır yüreğinde. American Theater Wing’te (New York) sinema eğitimi almaya başlar. Eğitiminin daha birinci yılında (1948) Maverick Theatre in Woodstock’ta kendini gösterme imkânı bulur. Hermann Melvill’in aynı adlı eserinden uyarlanan “Billy Budd”, pek iltifat görür. Hakiki bir başarıdır bu.

    Ancak bu başarı, bir klişeyi de beraberinden getirir: vahşi, zorba, sert adam rolleri. Fritz Lang’ın yönettiği “Heisses Eisen” (The Big Heat, 1953) böylesi filmlerden biridir mesela. Araya şunu sıkıştırmakta yarar var galiba: 1948’den 1953’e kadar, küçük yahut yan rol diyebileceğim rollerde gözükür ve yine hepsi klişe rollerdir. Ancak 53’te, bir motosikletçiyi canlandırdığı film vardır ki, sonradan “rockerfilm” olarak da nitelenecektir, neredeyse kült olmuştur: The Wild One (Die Wilde). Marlon Brando, genç bir asidir; deri ceketlidir, havaridir. Kasabanın en güzel kızı Kathie’ye (Mary Murphy) gönlünü kaptırınca işin rengi değişir. Lee Marvin, burada ‘psikopat’ diyebileceğimiz ruh ayarı bozuk bir tipi (Chino) canlandırmaktadır ki, beti benzeri yoktur.

    John Sturges’in 81 dakikalık thriller’ı “Bad Day at Black Rock”ta (Almanya’da “Stadt in Angst”, bizde ise “Zafer Madalyası” olarak bilinir.) küçük bir rol (Hector David) kapar. Film, Howard Breslin’in romanından sinemaya uyarlanmıştır. MGM’nin o dönemki başkanı Nickolas Schenk, filmin tutmayacağı kanaatindedir. Zaten yapılan izleyici testi de müspet sonuç vermemiştir. Üstelik senatör John Mc Carthy’den çekinilmektedir; filmin gösterimi durumunda, komünizm propagandası yapmakla suçlanmaları an meselesidir zira. Bir küçük not daha: Film, MGM’nin CinemaScope’de çekilen ilk filmidir; gel gör ki 20 yıllık sözleşmesi olan Spancer Tracy’nın MGM’ye yaptığı en son filmdir aynı zamanda. Daha da komiği: Tracy, bu filmdeki rolüyle Cannes’dan ödülle döner (1955) ve film Altın Palmiye’ye uzanarak yılın filmi seçilir. BAFTA ve Oscar’ları ise saymıyorum.

    Ne Varsa Televizyonda Var

    Peki, Lee Marvin ne kazanmıştır bu filmden? Kocaman bir hiç değil belki, ama kayda değer bir şey de geçmemiştir eline. Bundandır belki de, 1957’den itibaren üç yıl boyunca bir televizyon dizisinde (“M Squad”, 30’ar dakikalık 117 bölümden oluşan polisiye bir dizidir. NBC’de yayımlanır.), kanunların yanında durur: Chicago Polis Departmanı adına çalışan teğmen Frank Ballinger rolündedir. Dizi, televizyon izleyicilerinin beğenisini kazanır, kısa sürede televizyon yıldızları arasına girer. Yaklaşık 100 bölümde oynar. Artık o bir televizyon gülüdür. Haniyse 60’lı yıllar boyunca televizyondan inmez. Ta ki 1962 yapımı John Ford’un western klasiği “The Man Who Shot Liberty Valance”te (Kahramanın Sonu) görünene değin. John Wayne ve James Stewart’ın arasında ezilmeden varolmak fevkalade zordur. Filme adını veren Liberty Valance’ı canlandırmasına rağmen, afişte yalnızca Stewart ve Wayne’in yüzü görünmektedir. Kaldı ki Wayne, buradaki Tom Doniphon rolüyle Laurel ödülünü (1948’den 1968’e kadar aralıksız verilen, 1970 ve 1971’den sonra da dağıtılmayan Amerikan film ödülüdür) kazanır. (Bilmeyenler için söyleyelim: Marvin, 2007’de Ulusal Film Arşivi’ne [National Film Registry] alınan bu filmde, tabiri caizse hayvan herifin tekini ete kemiğe büründürür.)

    Hollywood Diyor ki: Yürü Marvin!

    Takvim yaprakları 1965’i gösterdiğinde Marvin (41 yaşındadır), zirveye ayarlı yürüyen merdivenin basamaklarına ayağını atmıştı bile: Elliot Silverstein’ın yönettiği “Cat Ballou” adlı western komedisinde alkol bağımlısı bir silahşorla onun ikiz kardeşini canlandırır: Yani hem Kid Shelleen’i oynar Lee Marvin, hem de Tim Strawn’ı… Bu çifte rol kendisine Oscar getirir. Bir süre en aranılan, en beğenilen oyuncu olur.

    Ancak sanılmasın ki, istediği rolü seçme hakkına sahiptir. Tüm beğeni ve alkış, yalnızca belirli rollerle sınırlıdır. Çoğu kere yalnız adamı oynar.

    Robert Aldrich’in E.M. Nathanson’un aynı adlı eserinden uyarladığı ve uzunluğu iki saati aşan “On İki Kirli Adam”ı (The Dirty Dozen), Lee Marvin için dönüm noktasıdır. 16 yaş ve üstünün izlemesine müsaade edilen bu savaş filminde, Major John Reisman rolü için düşünülen ilk isim John Wayne’dir. Wayne’nin yoğun programı (demek ki o dönemde de insanlar yoğun olabiliyormuş) rolü Marvin’e kazandırır.

    Filmin biri biter biri başlar: “Point Blank” (1967); “Hell In The Pacific” (1968); “Paint Your Wagon” (1969); “Monte Walsh” (1969)… Kimi gangster thriller’ı, kimi western müzikalidir…

    Kartallar Alçak da Uçar

    70’lerle birlikte Lee Marvin’in de yıldızı sönmeye başlar. Pek çok başrolü ret eder. Kaçırdıkları olur: Steven Spielberg, “Jaws”ta (1975) oynatmak ister kendisini.

    Zaten bir kere yokuştan aşağıya inmeye başlayınca insan duramaz: paldır küldür yıkılır üstüne her şey, kendinin yanı sıra.

    Oynadığı çoğu film hüsranla sonuçlanır: “Avalanche Express” (1979); “The Big Red One” (1980); “Gorky Park” (1983) … Derken bir devam filmi: On İki Kirli Adam 2 (1985). Ve nihayetinde: “The Delta Force” (1986).

    Soru şu mudur acaba: Kariyerindeki yükseliş ve inişte ana rolü ne oynamıştır? Geçimsiz biri midir Lee Marvin? Hayta mıdır? Doğrusu şıppadak verilecek yanıtlarımız yok bu hususta. Ne ki, zor bir insandır, pek çok sanatçı gibi. Yaşadığı iki evlilik bunun göstergesi olabilir pekâlâ. Dört çocuk annesi Betty Ebeling (1951–1967 arası evli kalmıştır Marvin’le) sanırım çok daha fazlasını söyleyebilir. Ya da 1970’ten ölümüne kadar kendisine eşlik eden Pamela Freeley, belki detaylar hakkında fikir verebilir.

    Alkole düşkünlüğü de rol oynamış mıdır acaba bu iniş ve çıkışlarda? En sevdiği içkinin Boilermaker olduğu söylenir: cin ile Guinnes birasının karışımıdır. Guinnes dedikleri İrlanda usulü koyu bir biradır.

    Hayata bakın ki, bahriyeliyken talihsizlik olarak nükseden yaralanma, ölümünde işe yarayacaktır: 1987’de kalp krizinden öldüğünde naaşı Arlington Ulusal Mezarlığı’na gömülür.

     

    BERKE KAYA
    02 Temmuz 2023 KÜLTÜR

    Kaynak: Kronos
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Ölümün ilmihali: Heath Ledger

    Ölümün ilmihali: Heath Ledger

    Gazetede çift sütuna sıkıştırılmış bir haber: Yatağında ölü bulundu! Önemsemiyorum. Ölümün kendi kadar cazip gelmiyor. Üstelik fotoğrafsız. Halbuki biliyoruz: Görünmek için varız! Şimdilerde buna ‘göstermek’ de eklendi. Andy Warhol’ün kulağı çınlasın: Artık yetmiyor 15 dakika! Şimdi ve daima…. Her yerde olmak istiyoruz: televizyonda, sinemada, sahnede, billboardlarda… Yalnız sahip olduklarımızı değil, olmadıklarımızı da sergiliyoruz; saçıyoruz orta yere bit pazarı esnafı gibi…

    Cesetler Kişi Değildir!

    Seçici algılama. “Sinema oyuncusu” tamlaması çekiyor ilgimi. Okuyorum: Ünlü sinema oyuncusu, önceki gün yatağında hizmetçi tarafından çıplak vaziyette, yüzüstü yatar durumda ölü bulundu. İki satır ilerisi: Polis sözcüsü Paul Browne, “aşırı doz olasılığı üzerinde duruyoruz… Yatağın yanında haplar vardı.” Ve magazin: İki yaşındaki kızı Matilda’nın annesi oyuncu Michelle Williams’dan Eylül ayında ayrılmıştı.

    Bir yanına Hegel, diğer yanına Nietzsche’yi almadan uyuyamayan Wisconsin Üniversitesi Felsefe Profesörü Ivan Soll, Thomas Nagel’in elini tutarak der ki bir yazısında: ölen birine acırken, aslında ölümden önce var olan canlı ya da sağlıklı kişiye acırız. Bu acıma hissi, tuhaf bir şekilde, “ama ben yaşıyorum”un sırtını sıvazlayan bir şeydir. Ölen üzerinden varlık kutsanır! Kitle iletişim araçları, bir arınma ve kutsama ayinine soyunup, ulaşabildiği kişileri de buna araç kılar. Bu tarifi imkânsız iletişim şöleni, sevgide ve övgüde abartının sınırlarını ihlal eder sık sık. Samimiyet dahi bazen kirlenir.

    Dünyevi şeylerle alışverişi kesenler karşısında hiç olmadığımız kadar özgür ve sahihiz. Böylelikle de bazı şeyleri sahteleştirme ve değersizleştirmede bir mahzur görmeyiz. (Hemen anımsayalım: Hegel’e göre hakikat ve özgürlük peşinde koşmak Hıristiyanlığa aykırıdır ve hatta küfür sayılır.) Ölüm, rekabet duygusunu seyrelttiğinden midir, bilinmez; ertelenenler dışavurulur.

    Diğer gazetelere uzanıyor elim. Öğrenilmiş bir çaresizlikle okuyorum söylenilenleri: “Ondan çok umutluydum. Daha yeni atağa geçmişti. Genç yaşta hayatını kaybetmesi trajik.” (Mel Gibson). “Korkunç bir trajedi. Kalbim ailesiyle birlikte…” (Nicole Kidman) “Favori aktörlerim arasındaydı.” (John Travolta) “Filmdeki performansı bir ‘oyunculuk harikası’. Marlon Brando’nun gençliğini anımsatıyordu bana.” (Ang Lee) Ve: “Ölüme neyin sebebiyet verdiği araştırılıyor; intihar ihtimali üzerinde de duruluyor.*” (BBC muhabiri Matthew Price)

    İnsan: Katmerli Muamma

    Modern zamanlarda acılar çabuk sönüyor. Unuta unuta ilerliyoruz hayatta. Bir süre sonra hayat dediğimiz şey de zaten ardımızda bıraktıklarımız değil, henüz yaşamadıklarımız oluyor.

    Heath Ledger’ın ölümünün yol açtığı şaşkınlığı, demlenmesine dahi müsaade etmeden, atmışım üzerimden. Sokaklar kalabalık… Ekonomi krizde… İktidar malum… Muhalefet eh işte… Trafik kaos… İşsizler kuyrukta… Beter bir hengâme! Derken bir palyaço görüntüsü… Aklıma geliyor: İyi, ama bu amcam en hakikatli filmi (The Dark Knight [Kara Şövalye]) gösterime girmeden önce vefat etti. Tam 6 ay önce… Çekimleri henüz tamamlanmadan öldüğü The Imaginarium of Doctor Parnassus’u izlemeden hele karar vermek ne muazzam bir eksiklik. O halde, düzülen methiyeler, iskeletten yoksun, görülmeden süslenen şeytan merdivenleri miydi?

    Belki değildi. Zira Hollywood mübalağanın iklim değiştirmiş halidir olsa olsa. Ahmet Muhip Dranas’ın şiirine atfen söylersek: aşk dahil, büyük olur orada her şey! Mübalağa yaşanan hayatın da tercümesi fevkalade zordur. İçten okumayı, içtenlikle okumayı gerektirir. Ve baştan mağlubiyeti…

    Değil mi ki o, “yüzümü afişlere koyup, omuzlarıma inanılmaz sorumluluklar yüklediler. Hak etmediğimi düşündüğüm bir kariyerdi bu sanki. Zira henüz kendimi kanıtlamamıştım ben. Dönüm noktası Ned Kelly oldu. Çok önemsedim bu filmi. Ondan sonra da bana reva görülen kariyeri yıkıp, kendime hak ettiğimi düşündüğüm yeni bir kariyer inşa ettim.” derken, ilerlemenin biraz da geçmişle vedalaşmaktan geçtiğini erken keşfedenlerdendir.

    Erken Gelen Çabuk Gider

    Heath Ledger, 4 Nisan 1979’da Avustralya’nın Perth şehrinde dünyaya açtı gözlerini. Babası büyük bir dökümhanenin sahibiydi. Annesi ise Fransızca öğretmeni. Henüz 10 yaşındayken sahnenin tozunu yuttu. Okuduğu Guilford Grammar School’de Peter Pan’ı canlandırdı. Bu mutluluk, anne ve babasının ayrılmasıyla gölgelendi (annesi daha sonra Roger Bell, babası da Emma Brown ile evlendi). Ne ki bu gölge, oyunculuk iştahını söndürmedi: 16 yaşında erken mezuniyet sınavlarına girdi. Peşi sırada da Sydney’in yolunu tuttu. Bir televizyon dizisinde (Sweat, 1996) eşcinsel bir motosikletçiyi ete kemiğe bürüdü. Çocuklar için çekilmiş Ship to Shore’da göründü. İşin tuhafı: Bu mütevazı yapım pek çok ülkede iltifat gördü: Almanya, Yeni Zelanda, İzlanda, İrlanda, İsrail, Hollanda, Portekiz ve Amerika. Bunu Roar (konuk oyuncu) ile Home and Away adlı diziler takip etti.

    Bu ara süreçte ilginç bir film vardır: Clowning Around (1992). George Whaley’in yönettiği bu film Ledger’ın ilk, Van Johnson’ın ise son filmidir (meraklısı kendisini Kahire’nin Mor Gülleri’nden anımsayacaktır).

    Derken Paws’ta (1997) şöyle bir görünür ve Blackrock (1997) belirir ufukta. Bu Avustralya Film Enstitüsü ödüllerinde 5 dalda aday gösterilen filmi Two Hands takip eder. Bu filmde canlandırdığı Jimmy rolü kendisine AFI-En İyi Çıkış Yapan Genç Aktör ödülünü getirir.

    Çok geçmeden Hollywood’a sıçrar Ledger. Shakespeare’den (The Taming of the Shrew) aşırı esinlenildiği iddia edilen bir gençlik filmidir ilk, geniş yığınların kalbini çalan: 10 Things I Hate about You (Gil Junger, 1999). Pek çok sahnesiyle akılda kalan vasati bir filmdir bu ama.

    Ne Hoş Tesadüf: Terry Gilliam

    Kendisi için dönüm noktası olduğunu savunduğu Ned Kelly’e kadar 4 film daha çeker Ledger: The Patriot (R. Emmerich, 2000), Monster’s Ball (Mark Forster, 2001 [Halle Berry, canlandırdığı Leticia Musgrove rolüyle En İyi Kadın Oyuncu Oscarı’na uzanır]), A Knight’s Tale (Brian Helgeland, 2001) ve The Four Feathers (Shekhar Kapur, 2002). Ancak hiçbirinde yığınların ilgisini çekemez. Rol arkadaşlarının ve yönetmenlerin takdiri dışında… Ned Kelly, yani Gregor Jordan’ın westerni bir edebiyat uyarlamasıdır: Our Sunshine (Roberd Drewe). 6,5 milyon dolara yakın hasılat yapan 120 dakikalık filmde Ledger’e Orlando Bloom, Geoffrey Rush ve Naomi Watts eşlik eder.

    Ne ki Ang Lee’nin Brokeback Mountain’ine (2005) değin çektiği üç film de beklentilerini doyuran türden değildir. (Belki The Brothers Grimm’e (2005) bir parantez açmakta yarar var. İlk sebep: Son filminin de yönetmeni olan Terry Gilliam’dır. Brasil  (1985) gibi kült bir filme imza atan bu Hollywood karşıtı, sinema tarihinin sıra dışı yönetmeni, hiç kuşkusuz Ledger’in kumaşına çıkmayan izler bırakmıştır. İkinci sebep: Matt Damon. O ki, hem kalemi hem de oyunculuğuyla ciddi bir cazibe merkezidir. Merak ediyorum: Ledger, Damon’ın çekim gücünden kendini ne kadar uzak tutabildi?) Ang Lee ona bu film aracılığıyla içindeki cevheri çıkarma fırsatı sundu. Ve Ledger da bunu iyi değerlendirdi. Sanırım New York Times yazarı Stephen Holden’ın şu değerlendirmesi, Akademi Ödülleri’nde En İyi Erkek Oyuncu için gösterilen en genç dokuzuncu aday olmasından çok daha makbul olsa gerek: “Bay Ledger canlandırdığı karakterin içinde esrarengiz bir şekilde yeniden var oluyor. Bu Marlon Brando ve Sean Penn’in muhteşem performansları kadar iyi bir oyunculuk.”

    Beni Orada Arama, Ben Hiçbir Yerdeyim!

    Artık taşlar yerine oturmuştu. Hep oynamayı düşündüğü satranç masasındaydı. Kendini kanıtlama safhasından kendini gelişme safhasına geçmişti. Üstelik yönetmenlik teklifleri de almaya başlamıştı. Nitekim birkaç klip yönetti (hayat izin verseydi, uzun metraj da çekerdi). Gel gör ki, kendisine kendi olma imkânı yaratan film, bazı hasarlar da bıraktı: “Rol çok yıpratıcıydı. Günde iki saat uyuyabildim. Sürekli düşündüm. Bedenim bitap düştü ve yıprandı” (Empire)

    Bu açıklama, daha sonra yapacağı açıklamalarla birleşince, ölümüne giydirilen sis perdesini bir parça aralamaya yardımcı olur. Nitekim I’m Not There (Todd Haynes, 2007) ve The Dark Knight (Chirstopher Nolan, 2008) gibi dünyevi getirisi yüksek iki filmdeki oyunculuk kalitesi ile yüreğin daimi konuğu olsa da pek iflah olmaz: tek çocuğunun annesi Michelle Williams, Interviews dergisine yaptığı açıklamayla duruma açıklık kazandırır: “bildiğim kadarıyla da insomnia hastalığına tutulmuştu. Çok fazla enerjisi vardı. Aklı dönüyordu, dönüyordu, hep dönüyordu.”

    Ledger, New York Times’tan Sarah Lyall’le yaptığı görüşmede, Williams’ın açıklamasını teyit eder adeta: “Geçen hafta büyük olasılıkla, her gece ortalama iki saat uyuyabildim… Ben durmadan düşünen biriyim. Vücudum bitkin düştü ve aklımı kaçırmak üzereydim.” (4 Kasım 2007) Yine gazeteden öğreniyoruz ki Ledger, bu yüzden düzenli olarak Ambien hapı almaktadır: “Buna rağmen ancak kısa bir süre uyuyabiliyorum. Tekrar uyanıyorum. Zihnim durmuyor. Ancak bedenim yorgun. Bundan çok rahatsızım.”

    Kendimi Bir Şişe Kola Gibi Hissediyorum

    Beklenmeyen son gelmişti. Gazetelere yansıyan haberler dünyanın dört bir yanına dağıldı. Nice insanı hüzün içinde bıraktı.

    Herkes gelip geçer de fırlatılıp atıldığı dünyadan şöylesi bir paragrafı ardında bırakacak pek az oyuncu bulunur: “Kendimi bir şişe kola gibi hissetmeye başlamıştım. Çevremde beni popüler bir şişe haline getirmek için pazarlama dolapları dönüyordu. Halbuki kolanın tadı bok gibidir. Ama her yerde afişleri asılıdır. İnsanlar bunlara kanar ve satın alırlar. İşte ben de kendimi […] sebepsiz yere satın alınıyormuşum gibi hissediyordum” (Rolling Stones, 2007)

    Özlemek doğru bir sözcük gibi gelmiyor bazen insana. Eğer özlenen daima aklınızdaysa…

     

    * Toksikolojik laboratuar sonuçlarına göre Ledger, baş ağrısı, uyku sorunu ve korku ataklarını önlemek adına 6 çeşit ilaç almıştır. Bunların birbirleriyle etkileşimi sonucu bünyesi iflas etmiş, akut zehirlenmeden ölmüştür.

     

     

    BERKE KAYA
    25 Haziran 2023 GÖRÜŞ

    Kaynak: Kronos
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Manisa neden hedef seçildi? Eski dostları tutuklanan Arınç neden sessiz?

    Manisa neden hedef seçildi? Eski dostları tutuklanan Arınç neden sessiz?

    Geçirdiği kalp krizi sonucu önceki gün hayatını kaybeden iş insanı Mustafa Yerkazanoğlu (84), geçen yıl cezaevinde ölüme sürüklenen ayakkabıcı Nusret Muğla (85) ve üç yıldır hapiste olan emekli imam Halil Karakoç (83)…  Bu üç ismin ortak özelliği eski TBMM Başkanı Bülent Arınç’ın Manisa’da yakından tanıdığı, birlikte oturup kalktığı isimler olmaları…

    Bu insanlar ilerleyen yaşlarına rağmen “terör” soruşturması geçirdi, gözaltına alındı, yargılandı, tutuklandı. Nusret Muğla cezaevinde maruz kaldığı hak ihlalleriyle nedeniyle 13 Şubat 2020’de öldü. Muğla ile aynı gün tutuklanan Halil Karakoç ise, ciddi hastalıkları ve ilerleyen yaşına rağmen halen Menemen Cezaevinde tutuluyor.

    Peki Arınç’ın yakından tanıdığı 80 küsur yaşındaki aile dostları neden terörist ilan edildi? Memleketi Manisa nasıl oldu da “terör yuvası” oldu?

    NEVBAHAR’DAN CEZAEVİNE UZANAN YOL… 

    İnançları, itikatları gereği hayır işlemekten başka hedefleri olmayan piri fani denecek yaştaki bu insanların terörden yargılanmalarına gerekçe yapılan affedilmez suçları 70’li yılların başlarına kadar uzanıyor. Muğla, Karakoç ve Yerkazanoğlu, 10-15 kişiyi bir araya gelip Nevbahar aldı bir grup kuruyor ve bu grup çatısı altında hayır işlerine başlıyorlar.

    İlk yaptıkları işlerinden biri Manisa’daki ilk kolejlerinden Şehzade Koleji’nin açılması için uğraşmaları. Arınç da o dönemde her yönden destek olmuş, yalnız bırakmamış. Ta ki İslamcı iktidar bir dini cemaati yok etmeye karar verene kadar. Sonra iktidar Manisa’yı merkez seçti, özellikle bu şehirde yaşlı başlı insanlara bir bedel ödetti. Manisa’da tutuklanma oranı başka illere göre de daha yüksek. Sanki Manisa’ya özel bir kin ve nefret var.

    İLK GÖZALTI FURYASI 2015’TE BAŞLADI… 

    Manisa’da ev baskınları ve gözaltılar ilk olarak 2015 yılının kasım ayında başladı. 31 kişi bankaya para yatırma, kurban bağışı, okul ve yurt yaptırma gerekçesiyle ilk o yıl tutuklandı. Gözaltına alınan Ümran teyzeye, gelini Sema’ya, Hamdiye ablaya, Şemsettin öğretmene önce kelepçe takılmadı, sonra “yukarıdan” gelen emirle basının karşısına kelepçeli çıkarıldı.

    Dün defnedilen Mustafa Yerkazanoğlu da iki oğlu ve geliniyle birlikte gözaltına alınanlar arasındaydı. Kendisi ve gelini serbest bırakıldı ancak iki oğlu tutuklandı. Yerkazanoğlu, 28 Şubat ve önceki dönemleri de yaşadığı için muhatap olduğu suçlamanın karşısında şaşkındı. Yaşananlar 80’li, 90’lı yıllarda “irtica” adı altında yapılanları bile aratacak düzeydeydi.

    ‘MANİSA LABORATUVAR OLMUŞ’ DEMİŞTİ

    KHK ile kapatılan Özgür Düşünce gazetesinin 29 Şubat 2016 tarihli 1. sayfası.

    Altmış yıldır esnaflık yapan Mustafa Yerkazanoğlu, çocukları tutuklandıktan sonra KHK ile kapatılan Özgür Düşünce gazetesine verdiği röportajda şaşkınlığını dile getirmiş ve “Ömrüm boyunca güvene dayalı bir hayat yaşadım. Beni herkes tanır. Bu yaşadıklarım çok ağır geldi. Manisa laboratuvar olmuş. Hırsla yürütülen bir süreçteyiz. Birileri çok iyi plan yapmış. Tanınan, güvenilen insanlar terörist diye gözaltına alınıyor. Belli bir kesime yönelik soykırım yapılıyor. Bundan millet de, ülke de zarar görüyor. Ben üç aydır uyumuyorum. Oğullarım aklımdan çıkmıyor. Gözümden dökülenler gözyaşı değil, kan ve ızdıraptır. Gelinime, oğluma takılan kelepçeler bizim ailemizin şerefidir” demişti.

    Yerkazanoğlu ile aynı gün gözaltına alınıp tutuklanan din kültürü öğretmeni Şemsettin Ayyıldız, polis otobüsünden inerken “Bu ahlaksızca zulmü bize reva görenleri Allah kahr-u perişan eylesin. Hırsızlık yapmadım, rüşvet yemedim. Elimde bile bıçağı aileme verirken tersinden veriyorum ki ürkütmemek için. Terörden tutuklanıyorum ben. Allahtan korkun be!” diye haykırmıştı.

    “NEYİ İTİRAF EDEYİM DİYE KALAKALDIM”

    Örnekler o kadar çok ki. Hamdiye-Metin Arslan, “Bankaya neden para yatırdın?” sorusuyla ilk muhatap olan ailelerden biriydi. Hamdiye Arslan, polis sorgusunda kendisine “İtiraf et kurtul”  dendiğinde “Neyi itiraf edeyim” diye kalakaldı. Neyi itiraf edeceklerdi? Nasıl ve neden hayır işlediklerini mi?

    Kentin Ümran Teyze’si olarak tanınan başka bir hayırsever Ümran Ercan ise ev baskınlarını Yunanistan’ın Ege’yi işgal etmesine benzetti: “Yunanlıların Manisa halkına yaptığı zulüm bugün yine bu halka yapılıyor. Hadi onlar düşmandı, sen bizi nasıl böyle bölüyorsun. Beni de alırlar, çünkü ne kanun var ne Allah korkusu. Valizim kapının yanında hazır.”

    Ümran teyze, ta o zamanlarda insanların haksızlıklara sessiz kalmasının acı bir durum olduğunu belirtmiş ve bugünleri görerek “Ne zaman kadar susulacak? Mısır gibi Suriye gibi olduktan sonra mı insanlar konuşmaya başlayacak?” diye sormuştu.

    Ümran Ercan, “Öz evladım gibi seviyordum” dediği Erdoğan’ın 2009 seçimlerinde Manisa ziyaretinde otobüsün önünü keser ve Menderes’in idam edilmesi olayı hatırlatarak “Oğlum bize Menderes’i kaybetme acısını yaşattılar, doğru yoldan ayrılma bize ikinci Menderes acısı yaşatma” der. Menderes’in acısını hala unutamayan Ümran teyze, “Aynı şeyi Erdoğan’a da yapacaklar diye içim titriyordu” diyen bir kadın. Ne manidardır ki, Ümran teyze ve onun gibi nice kadınları 15 Temmuz’dan sonra darbecilikle suçladılar, cezaevlerine attılar.

    KAPISINDAN POLİS GİRMEYEN AİLE KALMADI

    Manisa’nın tanınan ailelerinin 15 Temmuz’dan yaklaşık 7-8 ay önce yaşadığı şokları, o tarihten sonra neredeyse her aile yaşamaya başladı. Hala operasyonlar devam ediyor. Gün geçmiyor ki Manisa’da bir sabah ev baskını yapılmasın. Şehirde, yoldan kimi çevirip sorsanız “İşlemden geçmeyen aile, kapısından polis girmeyen ev kalmadı” diyor. Sokakta yürüyen iki kişiden biri gözaltına alındı demek abartı olmaz. Fabrikada çalışan işçilere bile ‘operasyon’ yapıldı.

    Bugünlerde Netflix’te yayınlanan ve ses getiren Emin Alper’in Kurak Günler filmi ile yönetmenin bir önceki filmi Abluka’da işlenen “kuşatılmışlık” hissi, korkunun bir yeri bütünüyle esir alması Manisa’da adeta ete kemiğe bürünmüş halde. Ölenin cenazesini merkez camiinden değil de kimsenin bilmediği bir camiden kaldırmak isteyecek kadar…

    15 Temmuz’a kadar bu baskınlara cılız da olsa ses çıkarıp itiraz eden Bülent Arınç sonra sessizliğe gömüldü ve yapılanları uzaktan izledi. Lise yıllarından beri tanıdığı ve “Nusret Ağabey” diye hitap ettiği Nusret Muğla vefat ettikten sonra vicdanını rahatlatmak için bir mesaj yayınladı ama Muğla ailesi taziye ziyareti talebini kabul etmedi. Çünkü ölen ölmüş, giden gitmişti.

    BÜLENT ARINÇ: MANİSALILAR VEFALIDIR

    En son Erdoğan’ın 20 Ağustos 2022’de Manisa’da bir açılış töreninde konuşan Bülent Arınç, “Birkaç kelimeyle Bülent Arınç’ın Manisa için ne ifade ettiği anlatmak isterim. 5 dönem milletvekilliği yaptım, 4 dönem milletvekili yaptı, başbakan yardımcısı yaptı, Meclis başkanı yaptı, 5 senedir de aktif siyasi hayattan ayrıldım. Manisa vefalıdır. Bana gösterdiği vefanın 10 mislini Sayın Cumhurbaşkanımıza da onun partisine de gösterecektir.” dedi.

    Hemşehrililerinden Erdoğan için vefa bekleyen Arınç, kendi dostlarının hiçbirine vefa göstermedi.

    Mustafa Yerkazanoğlu’nun vefatıyla gözler yine Arınç’a çevrildi ancak ses seda çıkmadı kendisinden. Masum insanların terörle suçlandığı Manisa, Arınç’ın eski Manisa’sı olmasa gerek. Belki de eski arkadaşlarının gördüğü zulüm “eskide” kaldı.

    Ama şimdi 83 yaşındaki emekli imam Halil Karakoç’u, yakın arkadaşı Nusret Ağabey’in oğlu Mustafa Muğla’yı hapisten kurtarmak için belki de üstün avukatlık yeteneklerini konuşturmaya hazırlanıyordur, kim bilir?

    “Adamı ipten alır, ipe götürürüm” diye övünüyordu malum, 2014’te…

    Daha Fazla Göster:
    Bülent ArınçHalil KarakoçManisaMustaf yerkazanoğluNusret Muğlaterörterörist

    SEVİNÇ ÖZARSLAN
    23 Mayıs 2023 GÖRÜŞ

    Kaynak: Kronos
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Oy vermezsek ne olur, bir düşünün

    Oy vermezsek ne olur, bir düşünün

    İsmet İnönü’nün “Büyük devletlerle ilişkiler ayıyla yatağa girmek gibidir” dediği söylenir. Türkiye’de siyaset dediğim ‘şey’, üç aşağı beş yukarı bu mahiyette. Cıva misali sızıyor her boşluğa. Görüp dokunduğunuz şeyin görüp dokunduğunuz şey olmadığını anlamanız zaman alıyor. Bilimsel veriler, tarihsel perspektif, sosyolojik analiz, bir anda çöpe gidiyor. Ve o çöpte, her türlü haşarat çoğalma imkânı buluyor da umut pek yeşermiyor.

    14 Mayıs seçimleri öncesi kamuoyu yoklaması yapan kuruluşların çoğu yanıldı. Altılı Ganyan değil ki bu, ‘tutturamadık’ diyelim. Sandıktan öyle bir sonuç çıktı ki, ‘yanılma payı’ olarak bırakılan yüzde bile utancından bir köşeye çekilip sustu.

    2020 Eylül’ü yahut Ekim’iydi sanırım; Gürsel Tekin, bir ‘Z Kuşağı Raporu’ yayınladı ve 7 milyon gencin ilk kez oy kullanacağını belirtti.

    YSK, üç yıl sonra, 5 Nisan’da 7 milyon ‘yeni’ seçmenin sandığa gideceğini duyurdu.

    Aynı YSK, 20 gün sonra kendini değilledi ve ilk kez oy kullanacak kişi sayısını ‘yaklaşık 5 milyon’ diye açıkladı.

    Bir anda 2 milyon seçmen toz oldu, uçtu gitti bir bilinmeze…

    2020 ile 2023 arasında değişmeyen 7 milyon genç seçmen, nasıl oldu da 5 Nisan ile 25 Nisan arasında 5 milyona düştü?

    Bunu sorgulayan birine tesadüf ettiniz mi?

    ***

    Saat 18.48. Yayın yasağı kaldırıldı. Sayımı yapılmış ilk oylar açıklanıyor. A Haber, ilk verilerde açılan sandık oranını yüzde 9,1, Tayyip Erdoğan’ı yüzde 59,5, Kemal Kılıçdaroğlu’nu yüzde 34,8 olarak gösterdi. Sinan Oğan’ın oy yüzdesi 5,1.

    Saat 20.58. Sinan Oğan’ın oy yüzdesi 5,3.

    Saat 21.38. Sinan Oğan’ın oy yüzdesi 5,3.

    Saat 22.50. Sinan Oğan’ın oy yüzdesi 5,3.

    Uzatmayayım; ilk saatlerde yüzde 5 civarında olan Sinan Oğan oyları, sabahın erken saatlerinde de değişmedi ve 5,1 ile noktalandı.

    Hangi matematik, hangi istatistik, bu kadar kararlı, bu kadar isabetli olabilir?

    18.48’de 5,1 ile başlayan maraton, ertesi günün ortasında 5,1 ile kapanıyor.

    Evet; halk ‘istikrar’ seviyor.

    Yahut düzeltelim: Halkın istikrarı sevdiği yalanı ikna edici kılınıyor.

    Sizi temin ederim ki, oy oranındaki şu istikrarı yakalamak özgür irade ile başarılabilecek bir şey değil.

    Peki, biz cüz’i iradelilerin kavrayamadığı ne oldu?

    ***

    Kulaklara biraz kar suyu kaçıralım…

    Washington merkezli, kâr amacı gütmeyen bir araştırma ve savunma kuruluşu var. Adı Project on Middle East Democracy. POMED diye kısaltılıyor.

    Bu kuruluşun Türkiye program direktörü olan Merve Tahiroğlu, seçim öncesinde, 14 Mayıs seçimleriyle ilgili bir analiz yayınlıyor.

    Analizde Erdoğan’ın seçimlerde hile yapacağı, kaybetmesi durumunda ise şiddete başvuracağı iddia ediliyor. Muhalefet ve uluslararası toplum, ‘turuncu darbe’ için uyarılıyor.

    POMED, CIA’nın yönettiği kuruluşlardan.

    Onun duyurusunu, Amerikalı akademisyen ve Ortadoğu uzmanı Henri Jak Barkey paylaşıyor.

    Barkey ise CIA’ye yakınlığı dedikodudan öteye taşınmış biri.

    Sizce POMED’in bu duyurusunu Türkiye’de kaç kanal, kaç gazete, kaç dergi, kaç site paylaştı?

    Benim bildiğim ve bulabildiğim şu: Bir tek Aydınlık gazetesi.

    Aydınlık ise Cumhur İttifakı’na katılma arzuları kabul görmeyince, “Açıkça belirtmek durumundayız: Türkiye’nin bağımsızlığı, güvenliği ve üretim devrimi yolunu değil, ABD’ye boyun eğme yolunu seçtiler” diyen, Erdoğan ikinci tura kalınca da, Erdoğan’ı destekleyeceklerini açıklayan Doğu Perinçek’in.

    Şimdi, “hiçbir şey olmasa da bir şey oldu” mu demeliyiz?

    ***

    Onursal Adıgüzel; CHP Bilgi ve İletişim Teknolojilerinden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı… 30 yaşında CHP’nin en genç üyesi olarak Meclis’e girdi. 2015’teki LGBTI Onur Yürüyüşü’ne verdiği destek ve katkılarla takdir topladı.

    Ama 2018 yılında CHP cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce’nin hedef tahtasına koyduğu isim.

    Hatırlarsanız, Muharrem İnce, 24 Haziran’da kendisine veri akışının verilmediğini iddia etmişti.

    Bir detay: O tarihte, basına ve kamuoyuna açıklama yapan ekip içinde Adıgüzel de var. Ancak 14 Mayıs’taki açıklamalarda yok. Oysa henüz ne görevden alırmış duruda, ne de kendisi istifa etmiş…

    Biz, bu iki fotoğraftan ne anlamamız gerekiyor?

    Şimdi iddialara gelelim…

    Adıgüzel, bir bilişimci değil; endüstri mühendisi. Ama “bilgi ve iletişim teknolojileri”nden sorumlu kişi bir bilen olmasa da idare eden olmalı hiç değilse. Oysa kurduğu sistem iki seçimde de çökmüş. Birinin mesuliyet alması gerekmez mi?

    Tele 1’e çıktığında vahim bir izahta bulunuyor Adıgüzel. “%60’dan veri alabildim” diyor. Yani ulaşılamamış 191 bin sandık söz konusu. Akıl alacak gibi değil.

    Hadi teknoloji tarafındaki ihmali, vurdumduymazlığı birilerine ihale edelim; peki sandıklara görevli koymak, koyduğu görevlileri eğitmek, ilgili sandığa göndermek, lojistik olarak bu kişilere yiyecek ve içecek sağlamak, ulaşım, hukuk desteği vermek kimin sorumluluğu?

    2018’in üzerinden koskoca 5 sene geçmiş. Bunca zaman içinde böyle bir düzenek, çalışır bir network kuramamak, uygun insan gücünü hazırlamamak fiyasko değil de nedir?

    Beş yılda başarılamayan şeyin iki hafta içinde toparlanacağına inanmak mümkün mü?

    Hem de ittifak ortaklar arzuladıkları oranda milletvekili çıkarmış, unlarını elemiş, alacaklarını almışken?

    Bu zihniyet Güneydoğu’daki sandıkları nasıl koruyacak?

    Bir küçük ilave: YSK’nın başındaki Ahmet Yener ile Sayıştay’ın başındaki Metin Yener kardeş ve bu kardeşler Erdoğan’a çok yakın bir ailenin üyesi.

    Şu bilgiyi de sıkıştırmama müsaade ediniz lütfen: Onursal Adıgüzel’in eşi Elif Duygu, Sabah gazetesi yazarı Mahmut Övür’ün yeğeni. Mahmut Övür ise Süleyman Soylu ile yakın.

    Aslında kimin eli kimin cebinde hadisesi.

    Bu hadiseyi bir de Tuncay Özkan üzerinden süslemek var ki… Pastayı tadından yenmez hale getirir. Ancak bir yaş pasta sevmez olarak bunu bir başka yazıya saklıyorum.

    ***

    Çıplak bir gerçek var: Erdoğan kişisel oy oranını korudu. Yüzde 49’u geçen oy oranı yüzde 50-55 civarında aldığı oy oranının biraz altında da olsa fark etmez; radikal bir değişiklik yok, 20 yılın iktidar yorgunluğuna rağmen.

    MHP’nin oy oranının yükselmesi ise olsa olsa AKP’den ve İYİ Parti’den oy kaymasıyla açıklanabilir. Kürt köylerindeki oy hırsızlığı unutulmadan tabii…

    Oy sandıklarını korumakla yükümlü jandarmaya ne demeli, bilemiyorum. Gözünün önünde muhtar basıyor mührü MHP’ye!

    Seçimlerde oy oyunları yapıldı mı? Şaibe, hile var mı? Sorusuna rahatlıkla “evet” diyebilirim. Ama bunların çok da fazla etkili olduğunu sanmıyorum.

    Seçime dair TV kanallarında yorum yapanların çoğunun yaptığı gevezelik; siyasi yeterlikleri yok.

    Bir örnek: Barış Pehlivan günlerce bas bas bağırdı Halk Tv’de. Yok efendim neymiş, eski AKP’li bir bakan CHP’nin garantili sırasından aday gösterilmişmiş. Yahu sana ne? Sen haberini ver, kendince yorumunu yap. Partinin politikasına (sonucu olumsuz etkileyecek biçimde hem de) müdahale hakkına sahip değilsin. Kaldı ki yorumları da sıradan. Kemal Kılıçdaroğlu’nun lider olarak yürüttüğü stratejinin yanında çok çocuksu.

    Şu unutuluyor: Gazetecilik ile taraftarlık ayrı şeyler. Yandaş medyayı eleştirirken aynı duruma düşülüyor.

    ***

    CHP liderine sıkı sıkı sarılmalı. Kemal Kılıçdaroğlu doğru bir strateji yürütüyor. Ülkeyi aşiret yönetir gibi büyük bir ciddiyetsizlikle, üç beş liyakatsiz kişiyle yöneten bir zihniyete karşı başka türlü bir siyaset yürütülemez. Bu zihniyete karşı İnce dâhil herkesle ittifak kurulmalı. Sinan Oğan ile mutlaka anlaşmalı. 50+1’i bulmanın başka yolu yok. İnce tarihe gömmüş olsa da kendini, onun sevenleri ittifaka çekilmeli.

    Bu millet muhafazakâr, dindar. Milliyetçi, mukadderatçı. Milletin yapısının böyle olmasının tarihi köklü sebepleri var. Sol bu milletin değerleriyle barışmalı. Kibri, küstahlığı bırakmalı. İdris Küçükömer, Şerif Mardin, Hikmet Kıvılcımlı, Cemil Meriç gibi yazar ve düşünürler okunarak yeniden ülke tahlili/analizi yapılıp ona göre yol haritası çizilmeli. Feodal değerler, yiğitlik vb. şeyler solun liderlere olan bakışında önemli faktör halen. Yine başka ülkelere has yol haritaları ile toplumsal mühendislik bir tarafa itilmeli. Demokratik sosyalizm şiar olmalı.

    İktidarın halk içinde kök tutmuş propagandaları boşa çıkarılmalı.

    Bir örnek vereyim: Erdoğan yönetemiyor, ama muhalefette de yönetecek kimse yok deniyor. Unutulan şey şu: Şeyh uçmaz mürit uçurur.

    Bir başka örnek: Kılıçdaroğlu vizyonsuzmuş (bunu daha çok sol kesim söylüyor). Oysa vizyon satın alınmaz, edinilir. Siz kırk defa derseniz öyle olur.

    Eğer Kılıçdaroğlu için “bay bay” yapılan değil, “bay bay” diyen olsun istiyorsak çok çalışmak gerekir.

    Voltaire’in Kandid’te söylediği gibi: Bizi çalışmak kurtarır!

    ***

    Psikolog Robert Cialdini’nin pek hoş bir eseri vardır: İknanın Psikolojisi.

    Cialdini, burada bir bağış toplama etkinliği için kendisine yaklaşan küçük bir izciden söz eder. İzci tanesi 5 dolardan sirk bileti almak isteyip istemediğini sorar. Cialdini, “Hayır, teşekkürler” deyince çocuk, “Madem bilet almak istemiyorsun, çikolatalarımızdan almaya ne dersin? Tanesi sadece 1 dolar” der. Cialdini izciyi kırmaz ve bir çift çikolata satın alır.

    Ve hemen ardından önemli bir şeyin farkına varır: a.) Kendisi çikolata sevmiyordur, b.) Tutumludur; dolarlarını seviyordur, ama c.) Sevdiği bir şey karşılığında sevmediği bir şey almıştır.

    Sözün özü: Eğer sevdiğimiz (adına demokrasi, özgürlük, parlamenter sistem vs, ne derseniz deyin) bir şey karşılığında sevmediğimiz (tek adam rejimi, faşizm vs.) almak istemiyorsak, umutsuzluğu, depremzedelere küfretmeyi, korkuyu bir kenara bırakıp çalışmalıyız. Çalışanları da takdir ve teşvik etmeliyiz. Zira bir şehvetli ağız sur’u üflemeye her zamankinden daha yakın!

    Unutmayalım lütfen, “Bir daha sandığa gitmem” demek ve gitmemek her seçmenin en doğal hakkı, ama sorun şu: Belki bir daha hakkını aramaya gidebileceğin bir sandık bile olmayacak…

    BERKE KAYA
    18 Mayıs 2023 GÖRÜŞ

    Kaynak: Kronos
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***