Etiket: genel

  • ‘Kritik bir eşiğe gidiyoruz; ara seçim kararı alınırsa Saray çok eğlenir’

    ‘Kritik bir eşiğe gidiyoruz; ara seçim kararı alınırsa Saray çok eğlenir’

    Bayrak, ezan, Kur’an derken konu doğrudan şeriata geldi. Erdoğan’ın bir huyu var, devamlı kamuoyunda sondaj yapıyor, nabız yokluyor. Siz söylemiyorsunuz, başka birisi söylüyor veyahut da başka aktörler bir şey atıyor ortaya, ortalık karışıyor. Siz yukarıdan seyrediyorsunuz. Sonra bir sağınıza bir solunuza bakıyorsunuz, diyorsunuz ki, biz rejim değişikliği gibi bir şeyin karşısında dururuz. Belki biraz da gaz alınıyor, muhalefetin bir kesimine de ‘oh be en azından onu düşünmüyor’ dedirtiyor.

    Şeriat dine ait her kavram gibi yoruma çok açık. Bir yandan dine ait hükümler kurallar ama bir de çok spesifik bir anlamı var. Bir politik irade biçimi. Ve Erdoğan siyasi bir liderlikten 15 Temmuz’da doğal lidere çevirdi kendisini. Böyle uhrevi, ilahi bir tat katmaya çalışıyor hem kendi hem de etrafındakiler. Kendisi bir ilahi çerçeveyle sabitlemek, kendinden sonrasına da kalabilecek bir şahıs yönetimi arzuluyor.

    SARAY DA RAHATSIZ ÇÜNKÜ O DA ÖNGÖRÜLEBİLİR BİR REJİM İSTİYOR

    Diğer yandan araçsallaştırmak dışında İslamı bir toplumsal vicdan ve itaat sağlama aracı olarak görüyor. Toplumsal vicdandan kastım şu, yeni bir vicdan yarattı Erdoğan. Nasıl bir vicdan? Kendi düşmanlarına yapılacak herhangi bir şeye evet diyecek bir kitle yarattı. Demek değil ki bu insanlar vicdansızlar. Hayır, çocuklarını seviyorlar, sorsanız ülkelerini seviyorlar, her şeyi seviyorlar. Samimidirler de ama düşman gördüklerine yapılan her şeye ‘evet’ diyorlar. Bu iktidarı elinde tutması için kalan istikamet belli, İslam. Kendi anladığı anlamda bir İslamcılaştırma. Çünkü stabilize olamayan bir otoriterlik var. Gördüğümüz kadarıyla bundan Saray da rahatsız çünkü o da öngörülebilir bir rejim istiyor.

    Çünkü Saray sonunun ne olduğunu çok iyi biliyor. O yüzden sadece bugününü garanti almaya çalışmıyor hafızasını, nasıl hatırlanacağını da garanti altına almaya çalışıyor. Öyle bir rejim kurmalıyım ki tahttan düştüğüm zaman başıma Kenan Evren’in başına gelenler gelmesin. Kalan istikamet ise İslamcılaştırma.

    Bu nedenle bugün şunu söylemek lazım muhalefet adına; özgürlükçü bir sekülerizm Türkiye’de en önde savunulması gereken bir mevzi durumunda. Kaybedilmiş, tekrar kazanılması -aslında belki de hiç olmamış bir- yaratılması kurulması ve savunulması gereken bir mevzi.

    Cumhuriyet ve sekülerizm kavramlarını zamanında sadece bir grup Kemalist’in ağzından çıkan şeylerdi ama artık bugün ciddiye alınmalı. Bugün ciddi tehdit altında. Merkezine cumhuriyet, sekülerizm ve ademi merkezciliği alan bir anlayışı savunmak gerekiyor.

    Anayasayı da konuşalım. Ortada yargı krizi filan yok. Erdoğan, anayasayı evire çevire ayaklarımın altına almama ‘Evet’ diyor musunuz, diyor aslında. Hani cambaza bak oyunu var ya, bu durum cambaza bak oyununun sözlük tanımı olabilir. Yoksa yargının iktidardan habersiz böyle bir şeye cüreti yetebilir mi?

    Bir ülkede tabii ki anayasa tartışmaya açılabilir. Anayasaya uygun mu değil mi tartışılır. Hatta bizim yakın tarihimizde ‘anayasa bir kere delmekle bir şey olmaz’ gibi bir veciz ifade var hatırlayacaksınız. Ama bir anayasanın taammüden, mütemadiyen ve evire çevire ilgası gibi bir durumla karşı karşıyayız. Bunun anayasada da suç olarak karşılığı da yok. Anayasada ne olabilir anayasayı ihlal suçu olabilir mesela değil mi ama taammüden, mütemadiyen ihlal, ayağının altında çiğneme diye bir durum var bu rejim altında.

    YAPILMASI GEREKEN TEK ŞEY: BU REJİMİ ENGELLEMEK

    Dolayısıyla bunun tahlilini yapmaya çalışanların da kafası karışıyor. Çünkü Türkiye öyle bir noktaya gelmiş durumdaki şu içine girdiğimiz çukurdan ve girdaptan anayasanın tarif ettiği usullerle çıkma zamanını çok geçtik. Anayasaya böyle muamele yapan bir rejimi anayasanın kurallarını uygulayarak seçim gideceğini düşünerek sandık marifetiyle tehdit edeceğini düşünmek bence bir çıkmaz sokak.

    Bakın şimdi anayasaya uyulmuyor ve siz buna karşı mücadelenin aracı olarak, zaten sağlıklı bir şekilde yapılmadığını bildiğiniz ara ya da erken seçimi öneriyorsunuz. Bu bence çıkmaz sokak ya bence bunu yapsanız Saray çok eğlenir. Çünkü muhalif 30 milletvekil istifa edecek, ‘tamam’ diyecek rejim, yeniden seçim yapılacak 30 milletvekilinden 10’unu 15’ini siz alacaksınız. Buna ancak sevinir bu rejim.

    Diyebilirsiniz ki muhalefet tümden çekilebilir mi? Çekilemez. ‘Seçimlerden çekiliyoruz kardeşim alın başınıza çalın’ diyebilir mi, diyemez. Yapılması gereken bir şey var. Engellemek. Ve engellemenin de bedeli çok yüksek. Bütün bu tartışmalar içerisinde gözden kaçtı. TİP’liler, başka partililer, vatandaşlar sokağa çıktılar, Büyük Birlik Partisi başkanı ‘ölümlerden siz sorumlu olacaksınız’ dedi. Ya ölüm nereden çıktı. Bir dakika şimdi demek ki şöyle bir durum var:

    BU REJİME KARŞI ÇIKMANIN BİR DİLİ BİR FİYATI VAR 

    Bugün bu rejime gerçekten karşı çıkmanın bir fiyatı var bir dili var bir konumu var ne bu fiyatı ödemeye hazır ne bu konumda olan ne bu dile sahip bir muhalefet var. Uyumsuzluk burada, çaresizliğimiz de burada. Şimdi bakın aslında anayasayı böyle dövmek böyle aciz hale getirmek bu ihlal falan değil buna ihlal dersek kendimizi kandırırız buna darbe dersek de kendimizi kandırırız. Yahu bir ülkede 10 yılda 10 kere 15 kere anayasaya darbesi olur mu? O bir kere olan bir şeydir ve bunu yapanın yüzü kızarıyorsa o anayasaya darbedir. E şimdi savunuyorsa başka bir probleminiz vardır.

    Çok kritik bir eşiğe gidiyoruz şimdi. Çok kritik derken 31 Mart’ta seçim kazanacak pespembe bir ülke olacak değil. Kılıçdaroğlu ve ekibi bizi buna inandırmaya çalıştılar. Biz buraları çok çok geçtik. İdrak edelim. Bakın rejim tarafından da sürekli bir şey söyleniyor. Rejime de bazen hak vermek gerekiyor o da şu: ‘Ya hala anlamıyorsunuz’ diyor rejim ‘hala anayasa diye mırmır ediyorsunuz, geçtik oraları’ demeye çalışıyor. Sürekli muhalefete ve kamuoyuna otoriterliğin nereye geldiğini nasıl anlatabilirim’ diyor.

    Bu yazı Yektan Türkyılmaz’ın Analiz programındaki konuşmalarından özetlenmiştir. 

    YEKTAN TÜRKYILMAZ
    05 Şubat 2024 GÖRÜŞ

    Kaynak: Kronos
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Muktediri indirmeden sükûnetin haram olacağını unutmayalım

    Muktediri indirmeden sükûnetin haram olacağını unutmayalım

    Sevmek için değilse bile nefret için sebep bulmak öyle kolay ki… Küçücük bir şey yetiyor öfkemizin köpürmesine: Pazartesilerden nefret ederiz: Salı, Çarşamba bizdendir. Trafik sıkışıklığı olmasa deriz, evin önünden vızır vızır geçen arabalara bakarak. Brokoliyi yahut balığı sokmayız eve. Şu yahut bu kişi, şu ya da bu grup bize göre değildir.

    Kimi evlilikten nefret eder, kimi gelecek planlarından…

    Nefret daima bir taraftar bulur kendine.

    Sevgide aranan öz, sağlam dayanak, nefrette aranmaz pek; demek ki Özdemir Erdoğan yanılıyor!

    Hatırlayalım; ne diyordu Sevdim Seni Bir Kere’de?

     

    Sevgi anlaşmak değildir, nedensiz de sevilir

    Bazen küçük bir an için ömür bile verilir

     

    İşin latifesi elbette bu. Ancak nefret ciddi ciddi çekilecek şey değil doğrusu.

    Sahi, böyle mi?

    Tiksinti, kızgınlık ve öfke nerede buluşuyor, nasıl ayrılıyor nefretten?

    Hadi, biraz oyalanalım…

     ***

    Nefret ağır, çok ağır bir mesele. İnsanlar, önyargıyı, terörizmi veya soykırımı anlamaya çalışırken, nefretin bunların birincil sebeplerinden biri olduğunu düşünmeden edemezler. Etmemeliler de…

    Belki de bundan ötürü nefretin doğası hakkında bir fikir birliği bulunmuyor. Çoğu kere bir duygu olarak kabul görürken, bazen de tutum olarak çıkıyor karşımıza.

    Bazı akademisyenlere göre nefret, öfke ile hoşlanmamanın aşırı bir versiyonu.

    Bazılarına göre de hor görme ile tiksinmenin karışımı.

    Nefretin öncülleri, tetikleyicileri, işlevleri ve davranışsal sonuçlarına ilişkin öyle farklı şeyler söyleniyor ki, nefret ediyorsunuz kendinizden ve anlama çabanızdan.

    Uzlaşılan nokta ise şu: Farklı ve benzersiz!

    Tüm bu farklılık ve benzersizliğe rağmen insanlar nefret söylemi, nefret suçu veya nefret karşıtı kampanyalar hakkında konuşmadan duramaz. İrili ufaklı laflar ederler, bazen de dağları devirirler – ama ne gam!

    Bildiğimiz bir şey var: Nefret yoğun ve kalıcı. Özünde kötü ve tehdit edici.

    Mesela Hutular[1], 1994 Ruanda soykırımında Tutsileri[2] katlettiklerinde, nefretleri, Tutsilerin özünde kötü olduğu ve ortadan kaldırılması gerektiği algısına dayanıyordu.

    Şu talihsizliğe bakınız ki, bir halk (Tutsiler), dünya tarihinde kendine Ruanda Soykırımı ile yer bulabiliyor.

    Başka bir örneğe uzanalım. Ku Klux Klan ve benzeri grupları, oluşumları düşünün. Bunlardaki nefret, on yılları, hatta nesilleri aşar ve bazen yeni bir tetikleyici bulana kadar uyur vaziyette kalır.

    Ayrıca insanların aile üyelerinden, arkadaşlarından, sevgililerinden de nefret edebileceğini biliyoruz.

    Nefret, hemen uzanabileceğimiz bir komşu bahçe meyvesi gibi. Yemeyen keriz.

    ***

    Mizojini diye bir şey bulmuş ve yüzyıllarca altını harlı tutmuş bir insanlık sözkonusu. Mizojini, yani kadına duyulan nefret, öyle bir şey ki, Eski Yunan filozoflarının ışıklı düşüncelerinden, 21’inci yüzyıl İstanbul’unun karanlık sokaklarına kadar uzanıyor.

    Cinderesi yatağında yüzünün ve vücudunun bir bölümü yanmış bir kadın – adı Özgecan.

    Cansız bedeni bir varil içerisinde yakıldıktan sonra üzerine beton dökülmüş bir kadın – adı Pınar.

    Evinin önünde, kapı girişinde, göğsüne ve karnına aldığı bıçak darbeleriyle katledilen bir kadın – adı Gizem.

    Özgecan’dan bugüne, yani 3 yıl içinde 2 bin 200 kadın… Yakılmış, bıçaklanmış, kurşunlanmış, dövülmüş ve nihayetinde öldürülmüş.

    Ha 3’üncü yüzyılın Hıristiyan estetiği ha Afganistan’daki Taliban rejimi; nefret hep kadın cinsinin aşağılanması olarak karşımızda.

    Ortaçağ çıkışında yaşanan cadı avlarını ise nereye koyacağını bilemiyor insan. Yüz binlerce kadın, odun ateşinde yakılarak öldürülüyor.

    Hem uygarlığın yetiştirdiği büyük ve ünlü sanatçıların eserlerinde hem de modern pornografinin en bayağı karelerinde hep bu nefret duyulan kadın motifi…

    Kadına düşmanlığın tarihi, bin yıllar boyunca süren ve Aristoteles’i Jack the Ripper’a (Karındeşen Jack), Kral Lear’ı James Bond’a bağlayan benzersiz, tarifi zor bir nefretin tarihi aslında.

    Jack Holland diyor ki: “Bu tarih içinde bir cinsel birleşme, en kişisel düzlemde bile olsa, aşağılanma ve ayıp olarak algılanıyor —bunu yaşayan kadın için bir aşağılanma ve bunu yapan erkek için bir ayıp—. Belfast argosunda to stiff sözcüğünün iki anlamı var: “Bir kadınla yatmak” ve “öldürmek”. Fakat buradaki öldürme, Fransızların la petit mord (küçük ölüm) dedikleri ve orgazmdan sonraki kendinden geçme olarak betimlenen olgudan farklı bir eylem. “I just stiffed that cunt” cümlesi, “Onu vurarak öldürdüm” anlamına da gelebilir “Onu becerdim” anlamına da. Hangi anlamda olursa olsun bu, “kurban”ın değersizleştiği ve aslında kişiliksizleştirildiği anlamını taşıyor.”

    Ne tuhaf – “kadın düşmanlığı”ndaki temel güdü, aslında erkeğin kadına, kadının da erkeğe karşı duyduğu arzu.

    Burada nefret ile arzu garip bir biçimde iç içe geçiyor. Bu nedenle kadına düşmanlık, böylesine karmaşık bir olgu.

    ***

    Bakışımızı özelden genele alalım ve nefretin hoşlanmama, öfke, hor görme ve tiksinme duygusundan nasıl farklılaştığına bakalım.

    Vrije Üniversitesi’nden (Amsterdam) Jan-Willem van Prooijen ile Paul van Lange’nin nefrete dair çalışmaları mühim.

    İkili, bir deneyde, kişilerden olumsuz duyguları tanımlamalarını istiyor. Her deneyimin duygusal yoğunluğunu ve süresini, kişiyi veya grubu ne kadar tehdit edici olarak algıladıklarını ve deneyimin diğer boyutlarını değerlendiriyorlar.

    Görülüyor ki, çoğu insan nefret ettiği kişileri ve grupları, genellikle katartik bir ayrıntı düzeyinde tanımlıyor. Bu da insanların, yaşamlarındaki nefret tecrübesinin tahmin edebileceğimizden daha sık olduğunu düşündürüyor.

    İkilinin temel bulgusu şu oluyor: Nefret, en çok hoşlanmama ve öfkeden ayrışıyor, hor görme ile az çok akraba, ama en az ayrışma tiksinmede…

    Hoşlanmama, öfke veya hor görme (ama tiksinme değil) ile karşılaştırıldığında, katılımcılar nefret deneyimlerini daha yoğun olarak değerlendiriyor. Belirli kişilere yönelik hoşlanmama veya öfke ile karşılaştırıldığında ise nefret deneyimlerini daha kalıcı olarak tanımlıyorlar. Nefret edilen kişileri toplum için daha tehditkâr olarak algılıyorlar. Onlarla yüzleşme, onlara zarar verme veya onları incitme gibi davranışlarda bulunmaya daha eğilimli görünüyorlar.

    Bu bulgular nefretin ayrı bir his olduğunu, ancak diğer duygularla, özellikle hor görme ve tiksinme ile bazı özellikleri paylaştığını gösteriyor.

    Peki, nefret ve diğer olumsuz duygular arasındaki bu farklılıklar nasıl açıklanıyor?

     ***

    Nefretin öfke, hor görme ve tiksinmeye mesafesi sanıldığı kadar uzak değil. Biri uygunsuz davrandığında hemen sinirleniyoruz. Öfke, kısa vadede bizi ele geçiriyor.

    Ancak, öfkeden farklı olarak nefret, hedeflerin davranışlarına değil, kendilerine (yani, kim oldukları veya neyi temsil ettiklerine) odaklanıyor. Bu nedenle nefretin amacı, hedefin davranışlarını değiştirmek değil, esasen kötü ve değişmez oldukları algısına dayanarak hedeflerden kurtulmaktır. İnsanların, nefreti, istenmeyen davranışlar sona erdiğinde nispeten hızlı bir şekilde kaybolan öfkeden daha uzun süre tecrübe etme eğiliminde olmasının bir nedeni de muhtemelen budur.

    Hor görme ve tiksinme, tıpkı nefret gibi, bir kişinin ya da grubun eğilimine odaklanır. Hor görme, başkalarına ‘tepeden bakmak’ veya onları aşağı görmekten ileri gelir. Amaç, bu kişileri küçümsemek ve dışlamaktır.

    İnsanlar başkalarını ahlaksız veya istenmeyen kişi olarak değerlendirdiğinde tiksinme kendini gösterir. Amaç, bu kişilerden kaçınmak veya uzaklaşmaktır.

    Nefret duyduklarında ise tüm bunlar geçerli olabilse de hedefler sadece aşağı, ahlaksız veya istenmeyen olarak algılanmaz.

    ***

    Adına ister Eros deyin, ister yaşam enerjisi, eğer bu, doğal akışına bırakılmazsa tıkanır, donar ve zamanla ölüm enerjisine (Thanatos) dönüşür.

    Enerjisini yaşama dönüştüremeyen kişi, ölümü yüceltir.

    Öyle yüceltir ki, bir noktadan sonra, ölümü, öldürmeyi sever hale gelir.

    Yetersizlik ve değersizlik hissinden kurtulmak için de bir muktedir arar.

    İşte tam da bu noktada başlar asıl hikâye.

    Aidiyetler ve sıfatlar edinir. Artık başında bir muzaffer, arkasında çokluk vardır.

    Hadi zât-ı âliyi bir köşeye koyalım. Biz Adolf Hitler’e bakalım.

    Hitler, birileri için delinin tekiydi, küçük bir azınlık içinse dâhi.

    Soru şu: Ne yaptı da kendine hayran bir kitle yarattı?

    Çok basite indirgeyerek söylüyorum: Ötekileştirdi. Daha doğrusu, öteki’ni düşman ilan etti. Yani ayrıştırdı.

    Hitler’in ötekisi Musevilerdi.

    Kendini ezik, kendini zayıf, kendini aşağılanmış hisseden kitleye nefretini kusabileceği bir hedef verdi.

    O hedefe önce su atıldı. Sonra taş. Derken kan sıçratıldı üzerlerine. Ve gaz odalarında son nefesleri alındı.

    Zayıf olanın bir muktedir elinden nefretini dışavurumu…

    Muktedirin yüceliği, kendini o grup, o topluluk, o çokluk içinde hisseden kişinin suçluluk ve utanç duygusunu ya yok etti ya da basıncını azalttı.

    Nefretin yıkıcılığı sel gibidir; önüne çıkanı süpürür. Kanın tadını almış vampirden farksız hale gelir ezilenler. Artık güçlü olan kendisidir çünkü. Bu yanılsama muktedirin yara alması yahut gücünü kaybetmesine değin sürer.

    Kendi geleceği için muktediri besler. Bu yüzden kendinden ziyade, muktediri savunur cansiperane. Sürekli savunma halinde oluşu bundandır.

    Kazanılmış bir kimliği vardır, bu kimliği muktedirin varlığına borçludur. Dolayısıyla toz kondurmaz yüceye.

    Bu haldeki kişinin hakikati kavraması imkânsızdır.

    Çünkü dâhil olduğu çember ona bambaşka bir gerçeklik sunmuştur. O gerçeklikte kendisinin bir değeri ve önemi vardır. Dahası: nefretini yönlendirebileceği, yıkıcı etkisini tadabileceği bir hedef ve özne mevcuttur.

    Bu kazanılmış olanı kaybetmemek adına gerekirse yalan söyler, gerekirse şiddete başvurur. Bazen doz aşımı da yaşanır.

    Doz aşımının normalleştiği noktada da olumlu hisler geriye itilir ve bastırılır.

    İnsan içindeyken fotoğrafın kendini görmez. Eğer onu fotoğrafın dışına çıkaracak manzarayı sunamazsak, vahametinin farkına varması, halini idrak etmesi, eylemlerini sorgulaması neredeyse imkânsızdır.

    Böylelerini tek tek terapi odasına almak mümkündür elbet. Eh, o kişinin şifaya kavuşması da az çok imkân dahilindedir. Ancak koskoca toplumun yarısını alacak bir terapi odasını inşa etmek – işte bu namümkün!

    Ne diyor Necip Fazıl, 1978’de yazdığı şiirde:

     

    Sen ki, bir sapık ırza geçse nefret kusarsın;

    Milletin ruh ırzına geçerler de susarsın

     

    Biz susmama hakkımızı kullanalım; ama muktediri indirmeden de sükûnetin haram olacağını unutmayalım.

     

    [1] Burundi ve Ruanda’da yaşayan Bantu halklarından biri. Ruanda nüfusunun %84’ü ve Burundi nüfusunun %85’i Hutu kökenlidir. Bantu ise Sahraaltı Afrika’da yaşayan ve Bantu dilini konuşan 300–600 etnik gruptan oluşan halklardır.

    [2] Bugünkü Ruanda ve Burundi sınırları içinde yaşamakta olan etnik gruplardan biri.

    BERKE KAYA
    07 Mayıs 2023 GÖRÜŞ

    Kaynak: Kronos
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Akşener’in dağıttığı Millet İttifakı’nı ‘millet’ yeniden kurdu

    Akşener’in dağıttığı Millet İttifakı’nı ‘millet’ yeniden kurdu

    Türkiye siyasetinde muhaliflerin en önemli motivasyon kaynağının tek adam rejimine son vermek olduğunu anlamayan siyasetçi yanlış karar alır, bilim insanı isabetsiz analiz yapar, gazeteci ise yetersiz öngörüde bulunur. Aslında Erdoğan’ın en büyük rakibi bu motivasyona sahip insanlar. Bu insanlar Erdoğan’a 2019 yerel seçimlerinde hayatının dersini verdi. Bu insanlar bu kez Millet İttifakı’nın sorun çıkaran partisi İYİ Parti’yi tekmelediği masaya döndürdü.

    İYİ Parti lideri Meral Akşener’in masadan ayrılması sonrasındaki gelişmelerde bunu çok net bir şekilde gördük. Tek adam rejiminin son bulmasını isteyen milyonlarca insan bu gelişmeye tepki gösterdi. İYİ Parti’nin kendi tabanı ‘bu kararı bir anlamda tanımıyorum’ dedi. Partiden ciddi sayıda üye istifa etti. Toplumda kanaat önderi durumunda olan insanlar Akşener’in ne yapmak istediğini sorguladı ve kararın anlamsızlığını net bir şekilde ortaya koydu. Erdoğan rejimine karşı diğer partili seçmenleri ise partilerine çözüm bulunsun baskısında bulundu. ‘Tek adam rejimini’ istemeyen milyonların kararlı itirazı Altılı Masa’nın toplanmasını ve adayın açıklanmasını sağladı.

    Türkiye siyasetinde belkide bir ilki yaşandı. Bugüne kadar siyasetçiler karar alır ve halktan buna uymalarını isterlerdi. Bu kez halk yüksek bir sesle siyasetçiye ‘senin aldığın kararı tanımıyorum’ ve ‘oturun sorunu’ çözün dedi. Bu tepkiyi gören başta Akşener ve diğer liderler sorunu çözümü için adım atmak zorunda kaldılar. Akşener, Kılıçdaroğlu’nun adaylığını Mansur Yavaş ve Ekrem İmamoğlu’nun Cumhurbaşkanı yardımcısı olmaları şartıyla kabul etti. Aslında Akşener’e ‘onurlu dönüş’ yolu açılmış oldu. Kriz sonrasında yanına İmamoğlu ve Yavaş’ı alan Kılıçdaroğlu’nun kazanma ihtimali arttı.

    Bütün bu yaşananlar halkın Altılı Masa’yı sahiplendiğini ve bu haliyle tek adam rejimine son verilmesi için son şans yol olarak gördüğü anlaşıldı. Türk siyasetinde seçim öncesinde tahmin edilmeyen sonuçlara yol açacak hareketlenemeler için kullanılan dip dalga bir süredir siyasete direk müdahil olmuş durumda. Bu dip dalgayı hafife alan siyasetçinin siyasi ömrü uzun olmaz. Bu dip dalgayı görmezden gelerek oturduğu güvenli köşeden analiz yapan bilim adamları ve olayları yakından takip eden gazetecilerin öngörülerinin doğru çıkma imkanı yok.

    Halkın ekonomik kriz öncesinde tek adam rejimine yönelik tepkisi Cumhurbaşkanlığı refarandumu sonuçlarında iller bazında görülmüştü. Bu dalgayı gören Erdoğan, yıpranmış belediye başkanlarını görevden almasına rağmen dip dalganın çarpmasıyla hayatının yenilgisini almıştı. Ülkede yaşanan ekonomik kriz ve ardından milyonlarca insanın hayatını etkileyen depremdeki kurtarma rezaleti sonrasında iktidara yönelik tepkiler iyice arttı. Cumhurbaşkanlığı adaylığı resmen ilan edilen CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu, tek adam rejimi karşıtı kitleyi dahada büyütecek şekilde bir kampanya yürütmeli. Millet İttifakı liderleri partiler arasındaki sorunların kendi aralarında çözmeli ve halkın tek adam rejiminin bir dönem daha görevde kalacağı izlenimi verecek söylem ve eylemlerden kaçınmalı. Oluşan bu dip dalganın büyüsünü bozacak siyasetçi bunun faturasını siyasetten silinmekle öder. Bu saatten sonra Millet İttifakı liderlerinin hata yapma lüksleri yok.

    SİYASİ İNTİHAR GİRİŞİMİNİ TOPLUM ÖNLEDİ

    Meral Akşener’in Altılı Masa’yı terk etmesiyle ilgili kararını ‘Akşener kimin aklıyla intihar girişiminde bulundu?’ diye sormuştum. Bu sorumun hala arkasındayım. Akşener’e siyasetten intihar anlamına gelen konuşmayı kim yaptırdı, konuşma metnini kim yazdı? Masadan çekilme kararını hararetle kim savundu? Bu soruların karşılığını bulmak çok önemli İYİ Parti için. Bu kişiler tespit edilip etkisiz hale getirilmediği durumda seçim öncesinde olduğu gibi seçim sonrasında ciddi sorun çıkarma potansiyeller var. Partinin yönetici kadrosu içindeki insanların o anda kızgınlık karar vermesini önleyecek olan danışmanlarda görevlerini yapmadılar. Basın danışmanı ve metin yazarı parti liderlerine bu tür konuşmayı nasıl yaptırır? Bu soru sorulmalı ve danışman kadrosu gözden geçirilmeli. Akşener, o açıklamayı danışmanlarından habersiz yaptıysa ise sorun tahminimizden daha büyük demektir. İYİ Parti’nin ikinci bir hata yapma lüksü yok. Halkın ne istediğini umarım anlamıştır İYİ Parti yönetimi.

    SÜLEYMAN ÖZKAYA
    06 Mart 2023 GÖRÜŞ

    Kaynak: Kronos
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Akşener krizinin Z raporu: İYİ Parti ne kazanır ne kaybeder?

    Akşener krizinin Z raporu: İYİ Parti ne kazanır ne kaybeder?

    İYİ Parti’nin Altılı Masa’dan kalkarak kaybettiklerini ve kazandıklarını sıralamak istiyorum. Böylece kâr-zarar muhasebesi yapma imkanı olabilir.

    İlk olarak kaybettiklerini sıralayalım. Meral Akşener, Altılı Masa’yı terk ederek kendisine inanan kitlelerin güvenini kaybetti. Bu güveni tekrar sağlaması neredeyse imkansıza yakın. Attığı imzanın mürekkebi kurumadan siyaseten önünü açan lidere karşı sokak kavgasında bile kullanılmayacak ifadeleri kullanması hiçbir zaman unutulmaz.

    HALKA ULAŞMA ŞANSI AZALDI

    İYİ Parti, masadan kalkarak belediyeler üzerinden halka ulaşma imkanını tamamen yitirdi. Özellikle büyükşehir belediyelerinin halka ulaşmada çok önemli fonksiyonu var. Şehrin kenar mahallerine ekmek, gıda, giysi, yardım paketi ulaştırmada belediyelerin fonksiyonunu en bilen siyasetçi Erdoğan’dır. İstanbul Büyükşehir’i kaybeden AKP’nin İstanbul’da miting yapamaz duruma geldiğini görmek gerekir.

    Belediyelerin seçim dönemlerinde program düzenleme, etkinlerle ilgili ihtiyaçları karşılamada da çok önemli bir yeri var. Belediyenin ulaşım desteği desteği vermediği büyük kentlerde İYİ Parti’nin etkinlik düzenlemesi ve miting yapması zorlaşacak. Sonuçta güç gösterisi yapmak için meydanlara istediği kalabalığı toplayamayacak.

    MEDYA GÜCÜ DE GİTTİ

    CHP’ye yakın medya organlarını istedikleri şekilde kullanma ve her istediklerinde ekrana çıkabilme imkanları ellerinden gitti.

    Gün aşırı Halk TV, KRT TV ve Tele1’e rahatlıkla çıkabilen İYİ Parti yöneticileri ve sözcüleri bu fırsatı ya artık bulamayacak ya da çok az bulacak. CHP ile ortaklığın büyük avantajlarından biri de bu medya gücünü istediği zaman kullanabilmesiydi.

    İktidarın çok sayıda medya organı var ama son yıllarda CHP de bu açığını kapatmak için sektörde önemli yatırımlar yaptı. Dijital medyada önemli siteler yayın hayatına başladı. Bu medya organlarının haberlerinde İYİ Parti sözcüleri ya görmezden gelinecek ya da arka taraflara atılacaktır.

    SOSYAL MEDYADAKİ GÜÇ YİTİRİLDİ

    Eğitimli bir kitleyi karşılarına aldıkları için sosyal medya da bu saatten sonra İYİ Parti’nin sesini duyurabileceği alan olmaktan çıktı. Özellikle CHP’li seçmenler sosyal medyada İYİ Partili gibi çalışıyordu. Akşener ve İYİ Parti sözcülerinin açıklamalarını ve eylemlerini geniş kitlelere paylaşım, beğenme ve alıntı yoluyla ulaştırıyyorlardı. Şimdi CHP’li ve İYİ Partili seçmen ayrışması daha net olacak.

    BAŞTA KHK’LILAR, STRATEJİK KİTLELER UZAKLAŞTI

    Ülkeyi tek adam rejiminden kurtarmak için stratejik oy kullanan kitlelerle arası da açıldı İYİ Parti’nin. 150 bin üniversite mezunu KHK’lı başta olmak üzere. Aileleriyle birlikte milyonlarca insan artık İYİ Parti’ye daha uzaklar.

    FAZLA VEKİL ÇIKARMA ŞANSINI KAYBETTİ

    İttifak içindeki partilerden alacağı oylarla daha fazla vekil çıkarma imkanını da kaybetti. İYİ Parti’nin oyları bir bölgeye ve bir alana yoğunlaşmadığı için milletvekili sayısını ciddi oranda etkileyecektir. 2018 seçimlerinde orta Anadolu’da CHP’den gelen artı oylarla vekil çıkarma imkanı elde etmişti.

    İYİ Parti liderinin söylem ve eylemleri de bir süre sonra dikkate alınmayacaktır. Medyada yer bulmak için marjinal ve dikkat çekici bir dil kullanması gerekecek. Bu durum kısa vadede işe yarasa da zaman geçtikçe medyanın radarından çıkacak ve halka ulaşması iyice zorlaşacak. İktidar denkleminin dışında kalacağı için iş dünyasının, bürokrasinin ve toplumun farklı kesimlerinin ilgisi de azalacak.

    KAZANÇLARI NELER?

    İttifaktan ayrılmakla İYİ Parti’nin siyaset alanı genişledi. İttifak içindeki partileri olumsuz etkileyecek söylem sınırlaması ortadan kalktı. Örneğin Kürt meselesinde MHP’ye yakın politikalarını rahatlıkla dile getirme fırsatına kavuştu veya KHK’lılar konusunda iktidarla aynı düşünceleri dile getirmekten çekinmesine gerek kalmadı.

    YANDAŞ MEDYADA ALAN AÇILACAK

    İktidarın kontrolündeki yandaş medyada Millet İttifakı aleyhine konuştukları takdirde çok fazla görünme imkanı elde edecek. Belki buradan MHP ve AKP tabanına ulaşmayı düşünebilir. Ancak muhalefetin ‘vitaminsiz Goobbels’ olarak yaftaladığı Fahrettin Altun’un kontrolündeki AKP medyasında bunu yapmasının çok zor olduğunu hatırlatmakta fayda var.

    PARASAL SORUNLARIN SEÇİME KADAR OLMAYACAK

    İyi Parti’nin bu ayrılıktan en önemli kazancı ‘Beşli Çete’ ve iktidara yakın işadamları tarafından paraya boğulmaları olacaktır. Seçim kampanyası için hesap yapmak zorunda kalmayacaklar.

    Bilançoya bakılırsa İYİ Parti’nin bu ayrılıktan ciddi bir kazancı olduğu söylenemez. Öyleyse soru hala ortada: Akşener hayatının en riskli bu siyasi hamlesini niye yaptı? 2007 Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde olduğu gibi görünmez bir el partiyi bu yöne sevk etmiş olabilir mi? Devreye görünmez bir el girdiyse kim adına girdi ve ne vadetti?

    Bu soruların cevabını hiçbir zaman net öğrenemeyiz. Ancak gelişmelere bakarak doğru sonuçlara varabiliriz.

    Son bir not:

    Meral Akşener, İmamoğlu ya da Yavaş’ın adaylığını Altılı Masa’ya kabul ettirebileceğine gerçekten inandı mı? İnandıysa bu özgüveni kendinde nasıl buldu? Sanırım Akşener, öncelikle Kılıçdaroğlu’nun her zaman alttan alan bir dil kullanmasını ve nezaketini yanlış anladı. Ama asıl önemlisi İYİ Parti’yi itifak için vazgeçilmez gördü ve bu güçle istediğini yaptırabileceği düşündü. Oysa her parti stratejik konumu nedeniyle önemli. Akşener bunu dikkate almamış görünüyor.

     

    SÜLEYMAN ÖZKAYA
    05 Mart 2023 GÖRÜŞ

    Kaynak: Kronos
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Akşener kimin aklıyla intihar girişiminde bulundu?

    Akşener kimin aklıyla intihar girişiminde bulundu?

    En son söylenecek olanı baştan söyleyeyim: Türkiye’de muhalefetin en önemli itici gücü Erdoğan’ı bodrum katı dolarla dolu olan villasında torun sevmeye göndermektir. Bunu görmeyen siyasetçi, siyasi parti ve toplumsal grup hata yapar. İYİ Parti lideri Akşener bu hatayı yaptı.

    Erdoğan sonrası için çok önemli pozisyonlara gelebilecek bir lider olmasına rağmen acemi bir politikacının yapmayacağı şeyi yaptı ve muhalefetin en güçlü olduğu dönemde sebebini açıklamakta zorlandığı bir gerekçe ile kendini kenara çekti.

    2007 yılındaki 367 krizinde DYP lideri Mehmet Ağar ve Anavatan Partisi lideri Erkan Mumcu’nun yaptığı gibi… Meclis’e girmiş olsalar siyasi tarihleri farklı yazılacaktı ama öyle bir hata yaptılar ki bir daha siyaset sahnesinden silindiler.

    Siyasette 40 yıl boyunca çalışır çabalarsınız ancak verdiğiniz bir yanlış kararla tarihteki yerinizi alırsınız. Akşener artık ‘tek adam rejimine payanda olan’ veya ‘can suyu veren’ kişi olarak anılacak. Akşener, önemli bir sınavdan kötü not alarak çıktı.

    MERKEZ SAĞDA OLSAYDI…

    İYİ Parti’nin merkez sağda güçlü bir parti olmasının bu ülke için çok gerekli olacağını düşünenlerdenim. Akşener de ilk günden itibaren merkez sağ bir parti olacaklarını vaad etti. Ama parti kadroları ve söylemi buna uygun oluşmadı. Akşener, partiyi kurduktan sonra önüne çıkan ilk engelli Kemal Kılıçdaroğlu’nun desteğiyle aştı ve Meclis’te temsil edilme imkanı elde etti. Ama Meclis’te ülke gündemiyle ilgili konu seçen, taraf seçen, mağdurlar arasında fark gözeten bir politika izledi. Ülkenin en önemli sorunlarıyla ilgili ya hiç ses çıkarmadı ya da ayrıldığı MHP’ye yakın bir noktada kaldı. Bu şekilde de merkeze değil, ne dediği hep muallakta kalan bir pozisyonda durdu.

    BÜYÜKŞEHİR BELEDİYELERİ İYİ PARTİ’YE YARADI

    Süreci hatırlayalım. 2019 yılındaki yerel seçimlerde önemli büyükşehirlerin tamamına yakını HDP’nin desteğiyle Millet İttifakı adayları tarafından kazanılınca İYİ Parti’ye ilgi artmaya başladı. Çünkü büyükşehirler ciddi  güçtü. Partililerin iş bulması, ihale alması ve kenar mahallelere yardım dağıtılması için önemli bir avantaj ele geçirilmişti. CHP’den seçilmesine rağmen kadrosunun büyük çoğunluğu eski ülkücülerden oluşan Ankara Büyükşehir Belediyesi de toplumun önemi bir kesimine ulaşma imkanına kavuştu. Bu durume İYİ Parti’ye yönelik ilgiyi artırdı.

    Aynı dönemde yaşanan ekonomik kriz iktidarın iki ortağı AKP-MHP’nin oylarında erimeye yol açtı. İYİ Parti bu iki partiden yüzde 5 civarında oy aldı. Yaz aylarında İYİ Parti’nin oy oranı yüzde 18-19’a ulaştı. Ancak AKP’nin sahaya inmesi ve Zafer Partisi’nin kurulmasıyla yüzde 13-14’lere geriledi. Ve İYİ Parti merkez sağ hedefini unutup milliyetçi reflekslerine döndü.

    KILIÇDAROĞLU’NUN ‘ALEVİ’ KİMLİĞİNİ DEVAMLI GÜNDEME GETİRDİLER

    Altılı Masa kurulduktan sonra İYİ Parti sözcüleri ortaklarını rahatsız edecek açıklamalar yaptı. ‘Kazanacak aday’ vurgusu ile başlayan imalar zaman zaman Kemal Kılıçdaroğlu’nun kimliğine vurguya da dönüştü. Önce bunların bireysel çıkış olduğu iddia edildi. Ancak sonra Akşener’ib bilgisi dahilinde olduğu dile getirilmeye başlandı.

    Son bir hafta içerisinde bir televizyon kanalında ve Meclis’teki konuşmasında Akşener, Kılıçdaroğlu’nun adaylığına karşı olduğunu açıkça dile getirdi.  Altılı Masa’nın son toplantısında ise adaylık süreciyle ilgili imzayı attıktan sonra masadan ayrıldığını ilan eden bir açıklamayla toplumun tek adam rejimini çöpe atma hayaline/projesine en önemli darbeyi vurdu.

    Meral Akşener siyasi hayatına DYP’de başladı. Dönemin Başbakanı Tansu Çiller’e yakın bir isim olarak bilinmesine rağmen 2001 yılında partiden ayrıldı. AKP’nin kuruluş çalışmalarına katıldı. Daha sonra AKP’nin ‘Milli Görüş’ çizgisinde olduğunu iddia ederek buradan ayrıldı ve MHP’ye katıldı. 2016 yılında MHP’den ihraç edilen Akşener, 2017 yılında İYİ Parti’yi kurdu.

    Siyaseti yakından takip eden birçok isme göre özellikle oylarında yükselişten sonra İYİ Parti sözcüleri küçük partileri ‘hiçe sayma’ gibi bir iktidar hastalığına yakalandı. Bu tutumun sadece söylemde olduğu,  Akşener’in daha fazla vekil, daha fazla bakanlık için bu tür çıkışları yaptığı öne sürüldü. Ama Altılı Masa’ya tekme atmasıyla planlı bir eylem olduğu ortaya çıktı.

    KİM HATA YAPTIRDI?

    Akşener ve  İYİ Parti yönetimi bu hamlenin sonuçlarını göremeyecek duruma nasıl geldi? Üstelik deprem felakketi sonrası hata üstüne hata yapan bir iktidar varken… Bu kadar deneyimli bir politikacı, seçmenlerin bütün motivasyonunu Erdoğan’ın gitmesi üzerine kurduğu bir dönemde nasıl bu yanlışı yaptı? İYİ Parti’ye oy veren seçmen kitlesinin önemli bir kesiminin CHP’ye rahatlıkla oy verebileceğini nasıl gözden kaçırmış olabilirler? Yoksa İYİ Parti yönetimine bu hatayı danışman grubu mu yaptırdı? Bu danışman grubu Saray’dan finanse edilen bir ekip olmasın? Ya da Erdoğan’ın gitmesini istemeyen grup mu partiyi ele geçirdi?

    Bu sorulara olumlu ya da olumsuz yanıtlar verilebilir. Ama rakiplerinde “kurmay akıl” arayanların, o aklı en hayati anda akıl edememeleri pahalıya mal olacak. Siyasi bir intihar kendini göstere göstere geldi…

    SÜLEYMAN ÖZKAYA
    04 Mart 2023 GÖRÜŞ

    Kaynak: Kronos
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Depremzedeler yasal haklarını nasıl aramalı?

    Depremzedeler yasal haklarını nasıl aramalı?

    AVUKAT FİKRET DURAN YAZDI…

    Türkiye’nin 6 Şubat 2023 sabahında büyük bir deprem felaketiyle uyanmasının ardından, artçıların yanı sıra her deprem sonrası olağan hale gelen tartışma tekrarlanıyor:

    Kayıpların sebebi kader mi, çarpık yapılaşma mı?

    Sorumlu olanlar hesap verecek mi, siyasi irade yine göstermelik yargılamalarla üstünü mü örtecek?

    Deprem, Allah’tan gelen bir afet olsa da kayıpların büyüklüğünün mevzuata aykırı yapılaşmadan kaynaklandığı inkâr edilemez bir gerçek. Zemini iyi etüt etmeyen, kalitesiz beton ve yetersiz demir kullanan, ucuz işçiliğe kaçan, aç gözlü ve hileli davranan müteahhitlerin yanı sıra onay ve denetim görevlerini yapmayarak bütün bunlara çanak tutan kamu görevlilerinin ağır kusur ve sorumlulukları bulunmakta. Hukukun alanına giren işte bu rant düzeni, açgözlülük, ihmal ve hileler ve bunların sebep olduğu zararlardır.

    Peki, gerçekleşen can ve mal kayıplarının sorumluları kimdedir?

    Bu sorumluluğun tespiti için neler yapılmalı, hangi hukuki yollara nasıl başvurulmalıdır?

    Depremde zarar görmüş kişilerin yapacağı hukuk mücadelesi, yargının birden çok alanını ilgilendiriyor. Sorumluların cezalandırılmasına yönelik Ceza Yargılamaları ve uğranılan zararın telafisine yönelik Tazminat Davaları başat rol oynar.

    Ceza Yargılamaları: Suç duyurusu yapılması

    Deprem mağdurlarının hiç vakit kaybetmeden atması gereken ilk adım, kusur ve sorumlulukları bulunanların cezalandırılmasına yönelik suç duyurusu yapılmasıdır.

    Ceza yargılamamızda kusur sorumluluğu esası kabul edilmiştir. Yani fail olarak değerlendirilen kişiler, kusurlu davranışları ortaya konulması halinde cezalandırılacaktır.

     Kimler şikayetçi olabilir?

     Depremde yakınını kaybetmiş kişiler, yaralanmış kişiler ve depremde taşınır ve taşınmaz malları zarar görmüş kişiler şikayetçi olabilirler. Bu kişilerin avukatları da savcılığa yapacakları başvuru ile şikayetçi olabilirler.

    Savcılık re ‘sen soruşturma yürütecek olsa da mağdurların ayrıca şikayetçi olması önem taşımaktadır. Zira şikayetçi olunması halinde;

    • Savcılıkça soruşturma sonunda takipsizlik kararı verilmesi durumunda bu karara karşı 15 gün içinde, Sulh Ceza Hakimliği’ne itiraz etme hakkı kazanılır. Şikayetçi olunmadığı takdirde, itiraz hakkı da olmayacaktır.
    • Aynı şekilde, savcılıkça ceza davası açılması durumunda, yargılama sırasında suçtan zarar görmüş olunması nedeniyle şikayetçinin davaya katılma/müdahale hakkı olacak, bu da sanıkların beraat etmesi veya hak ettiklerinden daha az cezaya çarptırılması durumunda kararı temyiz etme hakkı sağlayacaktır.

    Şikâyet nereye yapılmalı?

    Şikâyet, depremin gerçekleştiği yer Cumhuriyet Savcılığı’na verilecek şikâyet dilekçesi ile yapılabilir. Mağdur başka bir şehre gitmişse, depremin gerçekleştiği yer savcılığına gönderilmek üzere bulunduğu yerdeki Cumhuriyet Savcılığına da başvuru yapılabilir.

    Cumhuriyet Savcılığı kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verirse, 15 gün içinde Sulh Ceza Hakimliği’ne itiraz yolu açıktır. İlgili Sulh Ceza Hakimliği’nin itiraz üzerine ret kararı vermesi durumunda 30 gün içinde Anayasa Mahkemesi’ne, buradan da ret kararı verilirse 4 ay içinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvuru yapılabilir.

    Hangi deliller önemli?

    Delillerin toplanması görevi savcılık makamlarına aittir. Zaman darlığı ve depremin çok geniş bir coğrafyada gerçekleşmesi delillerin toplanmasını güçleştirir. Bu nedenle şikayetçi ve avukatların toplayacağı delillerin savcılık makamı ile paylaşması adaletin tesisine önemli katkı sağlar.

    Enkazlar kaldırılmadan önce -mümkünse- bilirkişi eşliğinde alınan beton, demir, kiriş ve kolon numuneleri, bunlara ait fotoğraf ve video kayıtları, internet ortamındaki koordinatlardan bulunarak fotoğraflanan uydu görüntüleri, sosyal medyada ve açık kaynaklarda paylaşılan haber, fotoğraf ve videolar, depremden önceki tarihlerde o bölgenin deprem riski taşıdığına dair rapor, haber ve makaleler, inşaatlara ilişkin denetim ve yapı ruhsatları, yapılara ait eser, satış ve kira sözleşmeleri, imar affı veya benzer idari düzenlemeleri gösteren dokümanlar ve tanık beyanları delil değeri taşır.

    Kimler hakkında şikayetçi olunabilir?

    Faillerin tespitinde deprem gerçekleşmeden önce kusuru olan ve deprem yaşandıktan sonra kayıpların büyümesinde kusuru bulunanlar şeklinde ayrıma gidilebilir.

    Birinci grupta sorumluluğu bulunanlar; müteahhitler, mühendisler, yapı denetçiler, inşaatları gereği gibi denetlemeden ruhsat veya yapı kullanma izni veren belediye ve bakanlık görevlileri, imar affı ve idari düzenlemelerle çürük yapılarda insanları oturmaya teşvik eden idareciler, kusuru bilmesine rağmen saklayarak satış yapan önceki malik veya kusuru bilmesine rağmen gizleyerek kiraya veren ev sahipleridir.

    Deprem gerçekleştikten sonraki kayıplarda ise; ihmal, ayrımcılık veya idari kararları ile müdahalede geç kalınmasında, müdahalenin bilimsel ve teknik kurallara aykırı yapılmasında doğrudan veya dolaylı kusuru bulunan kamu görevlileri şüpheli olarak gösterilebilir.

    Kamu görevlileri hakkında soruşturma yürütülmesi idari izne bağlıdır. Savcılık, kamu görevlisinin çalıştığı kuruma yazı yazarak soruşturma izni verip verilmediğini sorar. Olumlu cevap gelirse soruşturmayı sürdürebilir. İdari makam tarafından soruşturma izni verilmemesi veya işleme koymama kararlarına karşı şikayetçinin Bölge İdare Mahkemesi veya Danıştay’a kararın tebliğinden itibaren 10 gün içinde itiraz etme hakkı bulunmaktadır.

    İşlenen Suçlar:

    Gerçekleşen ölümlerle ilgili; deprem kuşağında olan bölgelerde, göz göre göre mevzuata ve yapı tekniğine aykırı şekilde güvensiz inşaatlar yapılarak ölüme davetiye çıkarılmasındaki kusur, “kasten adam öldürme”, kasten adam öldürmenin alt basamağında yer alan “olası kasıt” ve “bilinçli taksir” olarak karşımıza çıkıyor. Gerek 2011 yılındaki Van Depreminden sonra yapılan yargılamalar, gerekse 6 Şubat depremi sonrasında müteahhitlerin tutuklanma gerekçeleri yargı makamlarının da eylemi bu şekilde yorumladıklarını gösteriyor. Türk Ceza Kanunu’nun göre olası kasıtla öldürme halinde 20 yıl, bilinçli taksirle öldürme halinde ise 15 yıl ceza verileceği düzenlenmektedir.

    Yaralanma durumunda faillerin kusurunun ağırlığı ile orantılı olarak; Kasten veya taksirle yaralama ve kamu görevlileri açısından görevi kötüye kullanma suçları oluşur.

    Menkul ve gayrimenkullerin zarar görmesi durumunda; Mala zarar verme ve kamu görevlileri açısından görevi kötüye kullanma suçları oluşur.

    Yaralama ve zarar verme suçları şikâyete bağlı olduğundan 6 aylık hak düşürücü zamanaşımına tabidir. Bu nedenle 6 aylık sürenin aşılmaması önem taşımaktadır.

    Maddi ve Manevi Tazminat Davaları

    Deprem mağdurları suç duyurusu yapmanın yanı sıra maddi ve manevi tazminat davası da açabilirler. Meydana gelen zararın deprem sebebiyle yıkılan, ayrılan, düşen yapı eserinden kaynaklanması ve bu yapının bilimsel, fenni ve teknik kurallara aykırı yapılmış olduğunun ortaya konması gerekir. Suç duyurusu bölümünde bahsedildiği gibi, faillere açılabilecek tazminat davalarında, zarar ile binanın ayıplı yapılması arasında nedensellik bağının ortaya konması önem taşır.

    Kimler dava açabilir?

    Ölüm gerçekleşmesi durumunda ölenin yasal mirasçıları, ölenin yakınları, ölenin bakmakla yükümlü olduğu ve ölüm nedeniyle bundan mahrum kalan kişiler, yaralanma durumunda beden bütünlüğü bozulmuş kişiler, taşınır veya taşınmaz malları kısmen veya tamamen zarara uğramış kişiler tazminat davası açabilirler.

    Tazminat davasıyla neler istenebilir?

    Defin ve cenaze giderleri, tedavi ve bakım giderleri, çalışılamayan süreye ilişkin kazanç kayıpları, ölüm veya çalışamama nedeniyle yükümlü olunup da karşılanamayan maddi destekler, kısmen veya tamamen zarar gören taşınır ve taşınmaz mallar nedeniyle uğranılan kayıplar veya bunlara ait değer kayıpları için tazminat davaları açılabilir.

    Dava açma süresi

    Tazminat davalarında, dava zaman aşımı süresi kusur oranına göre değişir. Satıcı veya müteahhidin ağır kusur veya ihmali bulunması durumunda zamanaşımı süresi 20 yıl olarak hesaplanır. Bu süre, ağır kusur yoksa taşınmazlar için 5 yıl, taşınırlar için 2 yıldır. Dava, sigorta sözleşmesine dayanıyorsa aynı şekilde 2 yıllık bir zamanaşımı süresi söz konusudur.

    Zarar, cezayı gerektiren bir fiilden dolayı gerçekleşmişse, tazminat davası da o cezanın gerektirdiği zamanaşımı süresine tabidir. Örneğin zarar, “olası kasıtla öldürme” nedeniyle oluşmuşsa 20 yıl, “bilinçli taksirle öldürme” nedeniyle oluşmuşsa on beş 15 yıllık zamanaşımı süreleri söz konusudur.

    Yetkili ve Görevli Mahkeme

    Yetki yönünden kusurlu yapının satıcına, müteahhide ve sigorta şirketine açılacak tazminat davalarında davalıların yerleşim yeri veya depremin olduğu yerdeki hukuk mahkemeleri yetkilidir.

    Görevli mahkeme ise; binalar için satış sözleşmesi, eser (yüklenicilik) sözleşmesi ve sigorta sözleşmesine dayanılıyorsa Tüketici Mahkemesi, kira sözleşmesine dayanılıyorsa Sulh Hukuk Mahkemesidir. Ticari davalarda Ticaret Mahkemeleridir.

    Tüketici Mahkemesinin bulunmadığı yerlerde Asliye Hukuk Mahkemesi Tüketici Mahkemesi sıfatıyla görevlidir.

    Müteahhite, mimara, denetleyen mimar veya mühendise, yapı denetim firmasına ya da yapı sahibine karşı açılacak dava haksız fiil hükümlerine dayanıyorsa, davacının veya davalının yerleşim yerindeki veya depremin olduğu yerdeki Asliye Hukuk Mahkemesinde görevli mahkemedir.

    Veraset ilamı alınması

    Depremde ölen kişinin mirasçıları mirasçılık sıfatını ispat edebilmek için, ölümün nüfus siciline kaydından sonra Noterden veya ölen kişinin ikamet ettiği yerdeki Sulh Hukuk Mahkemesinden veraset ilamı almaları gerekir. Ölenin tarafı olduğu davaların takibi için de veraset ilamı alınması gerekmektedir.

    Cesede ulaşılamamış fakat enkaz altında öldüğü düşünülüyorsa, ölümüne kesin gözle bakılması durumunda ölüm karinesi hükümleri uygulanır. Bu durumda, öldüğü varsayılan kişinin yakınları dilekçe ile nüfus müdürlüğüne başvurması gerekir.

    Mirasçılar, mirası reddetmek istiyorsa ölümden veya ölümün öğrenilmesinden itibaren 3 ay içinde, ölen kişinin yaşadığı Sulh Hukuk Mahkemesi’ne başvurarak redd-i miras talebinde bulunulabilir.

    Tam ölüm zamanının tespiti mirasçılık hakkının oluşmasında büyük önem taşıdığından buna yönelik olarak otopsi yapılması önem taşımaktadır. Aynı aileden birden fazla kişinin ölmesi halinde, kimin daha önce öldüğü tespit edilemezse, birlikte öldüğü var sayılır.

    Son söz

    Deprem bölgesi toplu bir suç mahalli gibi adeta. Enkazı alelacele kaldıran iş makinaları, aslında alelacele delilleri karartıyor. Verilecek hukuk mücadelesinin başarısı delillerin karartılmadan toplanmasından geçecek gibi görünüyor.

    KRONOS
    28 Şubat 2023 GÖRÜŞ

    Kaynak: Kronos
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***