Etiket: Dünya Edebiyatı

  • Yersiz yurtsuzların bıraktıkları izler

    Yersiz yurtsuzların bıraktıkları izler


    Adalet ÇAVDAR


    “Bizim yüzyılımızın yarı önemler yüzyılı olduğunu okumuştum bir keresinde ama o zaman bile bunun kadar gerçekten uzak bir şey olmayacağını düşünmüştüm. Bu yıkık dünyanın üzerinde yaşayan her birimiz, yerel yerçekimi güçlerine mükemmel bir itaat sergiliyorduk, her gün en az dirençle karşılaşacağımız yolları seçiyorduk, bu tabii tamamen anlaşılabilir ve insani bir şeydi ama aynı zamanda en barbarca, en iğrenç yoldu. Yani dinleyin. Ben suçsuz değilim. Vazifem neyse onu yaptım!” (Sayfa 141- 142)

    Tanışıp tanışmadıklarını bilmediğim yazarları kafamda arkadaş etmeye bayılırım. Bu, uzun zamandır kendi kendime oynadığım küçük bir oyun. Çok eskiden roman kahramanlarına mektuplar yazdığımı hatırlıyorum. Dün akşam okuyup bitirdiğim kitap, bana bu eski oyunlarımı hatırlattı. Acaba Sarah Bernstein ile Rebecca Solnit tanışmışlar mıdır? Arkadaş mıdırlar? Birbirlerinden haberleri var mıdır? Kitaplarını okumuşlar mıdır? Solnit, çağdaş kadın yazarlar arasında en sevdiklerimden biri.

    Bir antropolog olarak, anlattıklarını herkesin anlayabileceği bir sadelik ve derinlikle sunar. Üslubuyla beni mest eder. Bernstein’ın İtaat Etüdü romanı, bana Solnit’in Kaybolma Kılavuzu’nu çağrıştırdı. Aralarında bulduğumu sandığım ilişkiyi dilim döndüğünce anlatmaya çalışacağım.

    Sarah Bernstein, 1987’de Kanada’da doğmuş bir yazar ve akademisyen. Şu anda İskoçya’da yaşıyor ve yaratıcı yazarlık ve edebiyat dersleri veriyor. Sheffield, Edinburgh ve Strathclyde üniversitelerinde ders vermiş. Yazarlık kariyerine 2015’te yayımlanan düzyazı ve şiir koleksiyonu Now Comes the Lightning ile başlamış. Bu eser, Robert Kroetsch Yenilikçi Yazarlık Ödülü’ne aday gösterilmiş. İlk romanı The Coming Bad Days, 2021’de yayımlandı. Bir sonraki romanı Study for Obedience (İtaat Etüdü) ise 2023 Booker Ödülü kısa listesine girdi ve aynı yıl Giller Ödülü’nü kazandı. İtaat Etüdü, Cem Akaş çevirisiyle Kasım 2024’te Domingo Yayınevi tarafından yayımlandı.

    Hem kahramanımız hem de anlatıcımız olan kadın karakterin bir adı yok. Yaşı belirsiz. Hikâye, onun ağabeyinin çağrısı üzerine uzak bir kuzey ülkesine taşınmasıyla başlıyor. Bu yeni yerde, kardeşine ve onun çiftliğine bakmakla görevlendiriliyor. Ancak kasaba halkı, bu yabancı kadını nedensiz bir şekilde tehdit unsuru olarak görüyor, yani ondan hoşlanmıyor. Onu dışlıyor, görmezden geliyor ve kasabada aksi giden her işi ondan biliyor.

    Yazarın minimalist ve şairane dili, romanın ilk 20 sayfasında “Hadi artık ana hikâye başlasın” diye huysuzlanmaya başlamanıza neden olabilir. Ancak bir süre sonra anlıyorsunuz ki asıl hikâye, çok daha derinde bir yerde, inzivaya çekilmiş şekilde sizi bekliyor. Anlatıcımızın görünürde durağan olan hayatını anlatırken, Sarah Bernstein’in aile, aidiyet, zorbalık, yalnızlık, dil bilmek, eğitim, kadın ve erkek olmak gibi konuları itinayla işlediğini görüyorsunuz. Derinlikli düşünen ve yazan bir kadın olduğu için Bernstein’i okurken hem büyük bir keyif aldım hem de haddim olmayarak gıpta ettim.

    Anlatıcının içsel dünyasını öyle güçlü metaforlarla aktarıyor ki, bir süre sonra aynı sınırlı mekânda aslında kaybolmuş bir kadını görmeye başlıyorsunuz. İşte bu yüzden bu romanı okurken Rebecca Solnit’in Kaybolma Kılavuzu aklımda dolanıp durdu. Bir elimi romanın içine uzatıp, “Al, şu kitabı oku! Bak, düşündüklerinle aslında dünyada yalnız olmadığını göreceksin,” demek istedim.

    Solnit, Kaybolma Kılavuzu’nda kaybolmayı pek çok açıdan ele alır. Kitap adeta bir “kaybolma sözlüğü”dür. Yol iz bilmeden kaybolmak kitabın en basit konularından biridir. Ancak hayatın ve kendinin içinde kaybolmanın ne demek olduğu mevzuuna derinlemesine bakar. Aidiyeti, kimliği, bir yere ait olmayı ya da olmamayı, normalin ne olduğunu, hepimizin bir gün neden eve dönmek istediğini ya da bir ev arayışında olduğunu anlatır. Solnit için “Kaybolmak tüm varlığınla orada bulunmaktır ve tüm varlığınla orada bulunmak, belirsizlik ve gizem içinde kalabilme kapasitesidir.”

    Bernstein ise kahramanını küçük bir kasabaya, daha doğrusu kasabanın biraz dışındaki bir çiftliğe gönderir. Onu yalnız ve itaatkâr bir konumda bırakır. Görünürde ağabeyinin yanında, güvenli sayılabilecek bir mekânda yaşar. Gerçekte tamamen görünmez olmasına izin verir. Kahramanımızı zamanla daha iyi tanırız. O, çok çocuklu bir ailede büyümüş, küçüklüğünden itibaren ağabeyine bakması için adeta onun tarafından yetiştirilmiş bir kadın. Yeterince eğitim almış; ancak diksiyon problemleri olan, dil öğrenmekte zorlanan, çiftliğe gitmeden önceki hayatında da neredeyse görünmez olan biri. Çalışarak hayatını idame ettiriyor. Karşı cinsle herhangi bir ilişkisi yok.

    Çiftliğin bulunduğu toprakların, yıllar önce atalarına ait olduğunu öğrendiğimizde, onun iç dünyasındaki aidiyet, aile, yalnızlık ve yetişkinlik kavramlarını tanımlamaya çalıştığının ayırdına varıyoruz. Varlığı, hiç kimse tarafından yeterince fark edilmediği için adeta yeryüzünde ayak izleri silinircesine dolaşan biri gibi. Kendisi dışında varlığından emin olan kimse yok. Her gün daha az yer kaplamak için daha az konuşmak istiyor. “Ölümcül onaylanma açlığını” beslemek istemiyor.

    “Hukuk söz konusu olduğunda, dedi abim, hayat sözcükle kayıt altına alınırdı ama onun gözünde sözcük, dil, her şeyi mümkün kılabilirdi. Dil ve onun olanakları, dedi abim, ben de bu sefer ona karşı çıkmadım. Biçim ve deney. Anlam bir oraya bir buraya koşar.” ( Sayfa 113 )

    Eşi tarafından terk edilen ağabeyini o giydiriyor, ona gazeteleri okuyor, yeme-içme düzenine bakıyor, ev işlerini yapıyor. O uzun iş seyahatlerindeyken çiftliğin tüm işlerini üstleniyor, orayı koruyor. Tüm bu emeğinin karşılığında aldığı tek şey ise ağabeyinin vaazları. Örneğin, “ıstırap her şeyi sadeleştirir” diyor abisi. Kasabanın ortak alanlarında çalışarak hayata karışmak istese de, her kötü giden işin arkasında onun olduğunu düşünen toplumsal bir ortak akılla mücadele etmesi imkânsız. Kasabalıya verdiği hediyeler ayin törenleriyle yok ediliyor. Herkesin uğursuzluğuna inandığı anlatıcımız, insanlar arasında sesini asla yükseltmiyor. Romanın sonlarına doğru içindeki ses giderek açığa çıkıyor. İç dünyasında beliren bu sesin ritminde bir öfke duyuluyor. Bu öfkenin içinde bellek, aidiyet, aile ve köklerle ilgili sorgulamalar daha da keskinleşiyor. Sessiz ama derin yankılarla dolu iç sesi, keskinliği ve netliğiyle okuru tokatlıyor. Atalarının kaçtığı yerde atalarından kalan sonu ağabeyiyle birlikte devralıp almayacağı merakı ise okura kalsın. Her kayıp öfke yaratır ve bazen en derin anılarımıza bir kapı aralar. Bernstein’ın isimsiz kahramanı, bu kapıdan geçerken hepimize muhtemel bir yol haritası bırakıyor.

    Solnit’in Kaybolma Kılavuzu’nu okurken bir tren yolculuğundaydım. Eşi benzeri olmayan manzaralar geçiyordum. Keşke iki gözüm daha olsaydı, dedirten türden manzaralar. Doğduğum evi bulmaya giderken elime tesadüfen geçmiş bir kitaptı. Bernstein’ın İtaat Etüdü romanını okurken daha güncel öfkelerle uğraşıyordum. İtaat hayatı kolaylaştıran bir “beceri” olabilir, ama o da bir kaybolma yolu, kendini bulmak için öfkeyle tazelenmeye ihtiyaç duyabiliyor insan.

    Çoğumuz anılarla yüklü topraklardan yoksun artık. Yani dönecek bir yerimiz yok. İçine hapsolduğumuz umutsuzluğun rengi biraz da bu yüzden keskinleşiyor. Nereye dönsek yersiz yurtsuz insanların ayak izleriyle karşılaşıyoruz. O izleri zihinlerinde taşıyan çocukların içlerinde büyüyen öfkelere bigâne kaldıkça da büyüyor umutsuzluğumuz.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Hududun Eşiğinde: Uzaklarda

    Hududun Eşiğinde: Uzaklarda


    Abdullah EZİK


    Kendisine mesele edindiği başlıklarla dikkat çeken Arjantin asıllı Amerikalı yazar Hernan Diaz’ın ‘Uzaklarda’sı (in the Distance) geçtiğimiz günlerde Türkiye’de de yayımlandı. İthaki Yayınları tarafından okurla buluşturulan roman, Kerem Sanatel tarafından Türkçeye çevrildi.

    Hernan Diaz’ın Uzaklarda (In the Distance) başlıklı romanı, 19. yüzyılın sonlarında geçen ve Amerika’ya yaptıkları yolculuk sırasında kardeşinden ayrı düşen genç bir İsveçli göçmen olan Håkan’ı hikâyesini, onun ve yakın çevresinin başından geçenleri konu alır.

    Håkan’ın kardeşini bulma arayışı üzerinden romana dâhil edilen birçok konu, bir yandan anlatının tarihselliği içerisinde, diğer yandansa bugünün somut gerçekliğinde birçok farklı anlamı içerisinde barındırır. Okuru Amerikan sınırında yalnız ve zorlu bir yolculuğa çıkaran roman, derinliği, çok katmanlılığı ve özgünlüğüyle dikkat çeker.

    İsveç’ten yola çıkarak kendisini Amerika’da bulan Håkan, birçok meseleyi gün yüzüne çıkarır. Öncelikle romanda takip edilebilecek ilk hat olarak Håkan’ın kardeşini arama serüveni öne çıkar. Håkan, göç yolculuğu sırasında ayrı düştüğü kardeşine ulaşmak için elinden geleni yaparken “aile” meselesi görünür hale gelir. Kişinin hiçbir zaman bağlarını koparamayacağı ve ne olursa olsun bir yerlerde varlığını hep hissettiren aile, bu romanda da başat bir öge olarak ön plandadır.

    Aile, salt birkaç kişiden oluşan bir kurum değil, aynı zamanda içerisine birçok farklı meselenin de dâhil edildiği çok katmanlı bir yapıdır. Roman boyunca bu durumu yakından deneyimleyen Håkan, nihayetinde ayrı düştüğü kardeşi üzerinden ailesine, anavatanına, tarihe ve topluma dair de bir bakış geliştirir. Dolayısıyla aile ve kardeş, onun için birçok unsurun kesişimini ifade eder.

    Yolculuğu boyunca birçok farklı karakterle karşılaşan Håkan, onlarla beraber kendi dayanıklılığını, beceri ve hayatta kalma arzusunu test eder. Hayata yeniden tutunmaya çalışırken maruz kaldığı tüm zorluklara ne derece ve nasıl dayanabileceğini, ne tür bir hayat ile yolculuğuna devam edebileceğini araştırır. Onun için her şey bir arayış ve deneyimden ibarettir. Diaz, bu noktada Håkan karakterini birçok zorluğa karşı mücadele vermeye çabalayan dirençli bir figür olarak benimser. Bu durum zamanla hikâyenin de gidişatını belirler.

    Günümüzün de en önemli sorunlarından biri olan göç, Uzaklarda’nın ana hattını meydana getirir. Roman, özünde bir göç hikâyesi üzerinden hareket eder. Zamanla aile, tarih, toplum, vahşet, yoksunluk gibi birçok konu hikâyeye dâhil edilir. Dolayısıyla göç olgusunun etrafında gelişen ve şekillenen bir romandır Uzaklarda. Tam da bu noktada Hernan Diaz’ın da bir göçmen olduğu hatırlandığında hikâyenin içtenliği ve anlamı daha farklı bir hâl alır.

    Roman boyunca kendi deneyimleriyle birlikte Amerikan batısındaki uçsuz bucaksız, çoğu zaman acımasız coğrafyasıyla yüzleşen Håkan, “izolasyon”, “kimlik” ve “sınır” deneyimini farklı bir açıdan değerlendirmek zorunda kalır. Ötesine geçemediği sınırlar zamanla onu her yerinden kıstırır ve bir süre sonra o, kendisini mecburi bir izolasyonun parçası olarak görür. Hiçbir şey umduğu ve istediği gibi gitmezken Amerika giderek daha da büyük bir hayal kırıklığı olarak belirir. Birçok insani duygu bu sert coğrafya karşısında törpülenir. Håkan, bu yoksunluğu iliklerine kadar hissederken fiziksel ve psikolojik olarak yeni açılımları da beraberinde getirir.

    Temelinde İsveç’ten Amerika’ya göç eden Håkan’ın hikâyesi üzerinden hareket eden ‘Uzaklarda’, hem fiziksel hem de psikolojik bir yolculuk olarak okunabilir. Amerikan sınırının sert gerçekliğini resmederken aynı zamanda aidiyet ve ne olursa olsun bir hayalin peşinden gitme arzusunu dışa vuran roman, göç deneyimini derinden hissettirir.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***