Etiket: DEM

  • Kurucu ve kapsayıcı yeni bir siyasi aklın inşası üzerine notlar

    Kurucu ve kapsayıcı yeni bir siyasi aklın inşası üzerine notlar


    Naif BEZWAN*


    Bütün parçaları ve partileriyle Kürdistan siyasetinin hatırı sayılır bir süredir derin bir siyasi krizin içinde geçtiği sır değil. Bu yazıda, krizin kaynakları ve parametreleri tartışılırken, siyasi işbirliği, toplumsal güç birliği, sivil toplum, direniş ve itaatsizliği merkezine koymayan hiçbir projenin bu krize cevap veremeyeceği iddia edilecektir. Krizden çıkış için ise geniş siyasi ve toplumsal ittifakları hedefleyen, ortak öğrenme ve hareket kabiliyetini mümkün kılan mekanizmaların yaratılmasına dayanan yeni ve kurucu bir siyasi akla duyulan ihtiyacın altı çizilecektir.

    Son olarak bu yazıda, krizin yapısal ve dışsal (jeopolitik) sebeplerinin önemi bir an bile göz ardı edilmeden, aktör-merkezli bir yaklaşım benimsenmektedir. Başka bir deyişle, Kürdistan siyasi aktörleri sadece dışsal gelişmelere maruz kalan nesneler olarak değil de, yaşanan problemlerin ve dolayısıyla çözümlerinin bizzat öznesi olarak ele alınacaktır. Bununla, aktörlerin hem krizin oluşumunda hem de aşılmasında oynadıkları merkezi rolün altı çizilirken, halihazırdaki sahip olunan kaynakların ve kazanımların bile krizden çıkış için devasa imkanlar sunduğu ima edilmektedir.

    KRİZİ ANLAMAK

    Birçok açıdan tanımlanması mümkün olan bir olgu olarak krizin şimdiye kadar en çarpıcı ve etkili tanımlarından biri Antonio Gramsci’ye aittir. Gramsci krizi özetle ‘eskinin öldüğü ve fakat yeninin de henüz doğmadığı bir moment, çok sayıda marazi belirtilerin yoğunlaştığı bir fetret devri’ olarak görür. Buna göre krizler birçok kaynaktan beslense ve bağrında farklı düzlemlere ait birçok bulguyu taşısa da esas olarak siyasi olana ve siyasal alana dairdir.

    Bu yazıda, bütün Kürdistan siyaset alanını kuşattığını düşündüğümüz bir kriz olgusu ile karşıya olduğumuz öne sürülürken, krizin kendisi aniden ortaya çıkmış bir olgu değil; ve fakat kritik dönemeçlerde alınmış yanlış kararların, yapılan siyasi tercihlerin, zamanında atılmamış adımların ve ıskalanmış fırsatların sonucu olarak ortaya çıkan kümülatif bir durum olarak değerlendirilecek. Burada kastedilen, göstergeleri her geçen gün belirginleşen, dinamikleri gittikçe yakıcı hale gelen, tehdit potansiyeli yükselerek artan ve negatif sonuçları gün geçtikce yoğunlaşan derin bir siyasi krizdir.

    Başka bir deyişle, bütün parçaları ve partileriyle Kürdistan sathına yayılmış, düşünsel, sosyo-ekonomik ve sosyo-psikolojik boyutları da içeren toplu bir siyasi krizden bahsediyoruz. Öyle bir kriz ki, birincisi, Kürdistan’ın sosyo-politik rezervlerini her gün biraz daha tüketerek bütün kazanımlarını tehdit etmekte; ikincisi, siyasetin oyun kurucu pozisyonuna halel getirmekte; ve buna bağlı olarak üçüncüsü, Kürt siyaset alanını ve aktörlerini her tür karşı-saldırı, böl-yönet, tehdit ve kuşatma stratejileri karşısında kırılgan bir konuma sürüklemektedir.

    Krizin sebepleri ve kaynaklarına gelince, aktör-merkezli bir okuma esas alındığında aşağıdaki faktörlerin/problem alanlarının özellikle vurgulanması gerekmektedir:

    • Başat siyasi aktörlerin Kürdistan’ın çoğulcu ve çok-bölgeli tarihsel ve sosyolojik gerçekliklerini gözardi eden tek-parti düzeninden ısrar etmesi.
    • Eldeki devasa sosyo-ekonomik kaynakların ve medya gücünün toplumsal barış, ortak anlayış, yaratıcı ve köprü-kurucu gündemlerin oluşturulması yönünde yeterince ve etkin bir şekilde kullanılmaması.
    • Toplumun partizan bir anlayışla kutuplaştırılması, karar süreçlerinin dışında tutularak edilgen bir konuma sürüklenmesi ve giderek depolitize edilmesi.
    • İç barış, diyalog, uzlaşma ve ortak iş yapma kültürüne dönük yaygın toplumsal talep ve ihtiyaçların ya araçsallaştırılması ya da göz ardı edilmesi.
    • Demokrasi, hukuk, insan ve yurttaş hakları gibi temel değerlerin öncelikle kendi içinde inşa edilecek normlar olarak değil de, kendi dışında aranması yani Kürdistan’ı hükümranlığı altında tutan devletlere dönük taleplerle sınırlandırılması.
    • Son olarak, kadim bir milletin yüz yıllık kendi geleceğini tayin etme davası gibi büyük bir meselenin aktörleri olmaktan kaynaklanan mutabakat ve çözüm sorumluluklarının yerine getirilmesi için gerekli olan ortak mekanizmaların inşa edilmemesi.

    Eğer yukarıda vurgulanan ve krize kaynaklık ettiği iddia edilen sorunların maddi bir karşılığı olduğu kabul edilecek ve burada tartışma konusu yaptığımız krizden cıkış yolu aranacaksa, bütün bu faktörler üzerinde hem tek tek aktörler bazında hem de bir bütün olarak çok ciddi ve dönüştürücü çalışmaların yapılması ve yeni bir anlayışın geliştirilmesi gerekmektedir. Bu da, bir yandan bu meselelere sebebiyet veren yapısal ve öznel etkenlerin cesaretle ele alınmasını gerekli kılmakta, diğer yandan, toplumla birlikte ve toplumsal iyilik için ortak davranma ve birlikte hareket etme kabiliyetini gerekli kılmaktadır. Kaldı ki krizin niteliği bize bütün bunların artık politik tercih olmaktan çıkarak siyasi ve stratejik bir mecburiyet haline geldiğini söylemektedir.

    KÜRT SİYASETİNİN KÜRDİSTAN MESELESİYLE SINAVI

    Devletsiz bir millet ve dolayısıyla devletlerarası nizamın eşit sayılmayan bir tarafı olarak Kürtler, hak, özgürlük ve kendini yönetme taleplerine dair siyasi bir mücadeleye giriştiği andan itibaren söz konusu nizamın yapısal eşitsizliğine maruz kalmaktadır. Başka bir deyişle, siyasi perspektifi, programı ve ufku ne kadar yerel ya da parça-eksenli olursa olsun, Kürt siyasi aktörleri kendi geleceğini tayin etme taleplerini dile getirir getirmez kendilerini Kürdistan meselesinin karmaşık matrisi içinde bulur.

    Bu matrisin bilinen başlıca üç temel özelliğini vurgulamak gerekir. Birincisi, herhangi bir kazanım ya da kaybın, aktörlerin ana siyasi yerleşkesini oluşturan parçayla sınırlı kalmaması, olumlu ve olumsuz etkilerinin değişik derece ve ölçekte bütün Kürdistan sathına sirayet etmesidir. Yani parçaların asimetrik gelişme durumu hızlı etkileşimin önünde engel değildir. İkincisi, Kürdistan’ın cebren bölünmüş olduğu tarihsel gerçeğinin, bizzat bölen devletlerin ‘toprak bütünlüğü’, ‘milli güvenliği’, ‘sınırların dokunulmazlığı’ gibi uluslararası sistem tarafından da büyük ölçüde kabul gören kurallar olarak karşımıza çıkması. Üçüncüsü, Kürdistan’ı hükümranlığı altında tutan dört devletin dönemsel çatışma ve çelişkilerine rağmen Kürdistan üzerinden kolonyal statükonun korunması amacıyla birleşmesi ve Kürtler karşında ortak cephe oluşturabiliyor olmasıdır.

    Tartışmayı biraz daha da somutlaştırmak için IŞİD’in Kürdistan’a yönelik soykırımsal saldırı ve işgal girişimleri ile başlayan süreci biraz daha yakından mercek altına almakta fayda var. IŞİD saldırılarıyla ortaya çıkan kelimenin gerçek anlamıyla varoluşsal tehdit süreci, bir yandan Kürdistanî siyasi hareketlerin son bir asırdır büyük bedeller ödeyerek elde ettikleri bütün siyasi, hukuki ve toplumsal kazanımların yok edilmesine yola açacak büyük bir kuşatma ve saldırıya işaret ederken, diğer yandan, Kürdistan siyasi güçlerinin bir aktör konumuna yükselmesi, uluslararası tanınma ve meşruiyet pozisyonu kazanmasının önünü açtı.

    IŞİD ve arkasındaki güçlerin saldırıları, başta Şengal Êzidî Kürt soykırımı olmak üzere büyük ve derin yaralara neden oldu. Ancak Kürt siyasi aktörleri, Kürdistan ve uluslararası toplumun desteğiyle IŞİD’i püskürterek hem büyük bir onur ve haysiyet mücadelesi verdi hem de yeni kazanımlar elde etmenin fırsat ve imkanlarını yakaladı. Ne var ki gerçekten çok ağır insani ve toplumsal bedeller ödenerek elde edilen başarılar yeni ve kalıcı kazanımlara dönüştürülmedi. Bunun yerine, ortaya çıkan tarihi jeopolitik fırsat penceresi, başat siyasi partiler arasında kısa bir süre sonra yıpratıcı ve kibirli bir rekabet ve giderek catışma ortamına dönüştürüldü. Bir parçadaki olumlu ya da olumsuz gelişmenin diğer parçalar üzerinde domino etkisi yarattığına dair yüzyıllık tecrübe ne yazık ki dikkate alınmadı.

    Bu hakikatin gereklerinin yerine getirilmemesinden kaynaklanan uğursuz sonuçları 2014 sonbaharında Kobanê’nin özgürleşmesi sonrasında yaşanan ve etkileri hala devam eden kritik sürecin bütün evrelerinde gözlemek mümkün. Bunlar arasında sırasıyla 2015 yılında ortaya çıkan şehir savaşları ve yarattığı siyasi kırılma, kıyım ve kayyım sürecini belirtmek gerekir.

    İkinci önemli kırılma noktası olarak da 2017’de Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nde yapılan bağımsızlık referandum ve akabinde Kerkük dahil ‘tartışmalı’ olarak addedilen Kürdistan bölgelerinin yeniden işgaliyle sonuçlanan süreci belirtmek gerekir. ki bu süreç Şii-çoğunluklu Bağdat merkezi hükümetinin federal yapıyı Kürdistan aleyhine değiştirme ve giderek Kürdistan Bölgesel Hükümetinin etkisizleştirmesine dönük siyasi, askeri ve ekonomik hamleleriyle devam etmektedir.

    Son olarak 2018 Efrîn ve daha sonra Serê Kaniyê ve Girê Spî ile devam eden bu bölgelerin demografik yapısının zorla değiştirilmesi, Kürtsüzleştirilmesi ve ithal edilen bir nüfusla yerleşim kolonisine dönüştürülmesi amacıyla devam eden siyasi ve toplumsal kırım ve kıyım süreci eklenmelidir. Mevcut krizin en başta gelen nedenlerini oluşturan bütün bu kritik süreç boyunca, Kürt siyasi aktörleri, Sûr ya da Nisêbîn düştüğünde Kerkük’ün de düşeceği, Kerkük düştüğünde Efrîn’nin de düşeceği gerçeğini idrak eden bir siyasi tutum ve sorumluluk içinde davranmaktan uzak kaldı.

    Özetle, bu kritik dönüm noktalarının her biri ve birbirlerine olan etkileri üzerinde ne kadar düşünülür ve derinlikli analizlere konu edilirse yeridir. Ancak hemen belirtmek gerekir ki, ilgili Kürt siyasi aktörleri bahsettiğimiz bütün bu süreçler boyunca birbirine karşı çalışarak Kürdistan meselesinin temel dersleriyle olan imtihanını kaybetti.

    Bunun başlıca sebepleri arasında partiler arası kutuplaşma, bölgesel ve uluslararası dinamikleri konusunda yanlış hesap, geniş siyasal mutabakatın yokluğu ve toplumsal rızanın sağlanamaması gibi faktörler gelmektedir. Ancak değişik vesilelerle ifade etmeye çalıştığımız bir noktayı burada bir kez daha yenileyelim: Yukarıda anılan ve birbiriyle sıkı-sıkıya bağlı olan olgular dizgesi tam anlamıyla anlaşılmadan, nedenleri eleştirel bir süzgeçten geçirilmeden ve bunlardan gereken dersler çıkarılmadan yaşanılan mevcut krizden çıkış bulmak mümkün görünmemektedir.

    SONUÇ YERİNE: SİVİL TOPLUM, DİRENÇ VE İTAATSİZLİK MOMENTİNİ YAKALAMAK

    Bu yazıda, Kürt siyasetinin bütün parçaları ve partileriyle bir krizin içinde olduğu iddia edilirken, krizden çıkış için yeni siyasi bir anlayış ve iradenin ortaya konulmasının önemine işaret etmeye çalıştım. Bunun için öncelikle hiçbir partinin ve parçanın bu krizden tek başına çıkma şansı olmadığının kabul edilmesi, dolayısıyla birlikte çözüm arama ve ortak hareket tarzı oluşturmanın ertelenemez bir görev olduğunun altını çizmek istedim.

    Bu krizin nasıl çözüleceği, çözümün muhtemel unsurlarının neler olabileceğini ne kadar tartışılırsa azdır. Başat Kürt siyasi aktörlerin (buna irili-ufaklı hareketler de dahildir) ortak iyilik yerine dar çıkar hesaplarını önceleyen, kapsayıcı ve çoğulcu bir siyaset yerine partizan siyaseti ortak payda olarak dayatan, uzlaşma ve ortaklaşma yerine çatışmacı yaklaşımları öne çıkaran tutum ve davranışları krizden çıkışın önünde en büyük engeller olarak durmaktadır.

    Öte yandan, Kürdistan toplumuna siyasetin ana öznesi olarak hitap etmeyen; onu bu sıfatla tarih sahnesine çağırmayan hiçbir projenin verimli bir sonuç vermesi, hiçbir projeksiyonun gerçekleşebilmesi mümkün görünmemektedir. Bunun için hem bireysel hem kollektif düzeyde akıl ve vicdanın, bilgi ve ferasetin ortak amaçlar, yararlar ve talepler için kullanılmasını mümkün kılacak yeni bir toplumsal mobilizasyona ihtiyaç var. Kürdistan’ı hükümranlığı altında bulunduran devlet rejimlerinin değişik ölçekte uyguladıkları savaş ve zulüm politika ve pratiklerine karşı sivil direnç ve itaatsizlik kültürünü merkezine koyan yeni ve çoklu kültürel, toplumsal, iktisadi, hukuki ve siyasi girişim, hareketlilik ve eylemlilik biçimlerine ihtiyaç var.

    Muhtaç olunan müktesebat için çok uzaklara gitmeye gerek yok. Bunun için ülkemizin her köşesinde, her gün değişik formlarda deneyimlenen türlü çabalara ve pratiklere bakmak yeterlidir. Somut olarak mesela Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Eş Başkanı olan Dr. Selçuk Mızraklı’nın her gün topluma hitap eden ‘Rojbaş Amed’ duruşuna; Jina Aminî’nin İran rejimi tarafından katledilmesi üzerine gelişen ve globalleşen görkemli gösteri, sivil direniş ve itaatsizlik eylemlerine; Meral Akşener’in karşısına dikilerek ‘Ben Kürdistanlıyım’ diyen esnafın hikayesine; Şubat 2023 deprem sonrasından Diyarbakır’da oluşturulan sivil toplum inisiyatifinin ortaya koyduğu sağaltıcı ve hayat kurtarıcı çalışmalara; Güney Kürdistan’da, yaptığı sosyal medya paylaşımı sebebiyle gözaltına alınan akademisyenin ortaya koyduğu dirence; iş yerinde Kürtçe hizmeti esas aldığı için hedef alınan Diyarbakır’da Pîne Kafe’nin sahibinin maruz kaldığı baskıya; dil hakları ve hukuk mücadelesi yürüten onlarca girişime; zindanlarda verilen vakur direnişlere; milyonların Newroz meydanlarına taşıdığı umut ve heyecana; Wan halkının kayyım atanması hazırlıkları karşısında gösterdiği onurlu direnişini temsil eden ‘gülen gencin’ bakışlarına; ve nihayet bölgenin yükselen ve birleştiren değeri Amedspor’un etrafında kenetlenen milyonların hareketliliğine yakından bakılmalıdır.


    * Siyaset bilimci

    Not: Bu yazıda dile getirilen görüşler, konuyla ilgili uzun bir zamandır yürüttüğüm akademik çalışmaların yanında, özellikle son bir yılda yaptığım arşiv ve çok kısa bir süre önce Güney Kürdistan’da geçirdiğim iki buçuk aylık saha çalışmaları sırasındaki edindiğim bilgi ve gözlemlere dayanmaktadır. Güney Kürdistan ziyareti boyunca benimle görüşlerini cömertçe paylaşan her parçadan tüm dostlara ve görüşme partnerlerine teşekkürü borç bilirim. Makalede ifade edilen düşüncelerle ilgili sorumluluk ve hatalar ise tek başına bana aittir.

    Kaynak: Artı Gerçek
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Irkçılık siyasi gündemini Kürt karşıtlığı üzerine kurmuş

    Irkçılık siyasi gündemini Kürt karşıtlığı üzerine kurmuş


    Mehmed S. KAYA*


    Irkçılık ve ayrımcılık farklı şekillerde ifade edilebilir ve farklı kişiler tarafından farklı şekilde deneyimlenebilir. Irkçılık ve ayrımcılık, örneğin siyasete veya karar alma sürecine katılım, kültürel faaliyetlere, bilimsel faaliyetlere, sivil topluma vb. katılım gibi çeşitli alanlarda toplumsal katılımın önünde engel teşkil etmektedir.

    Pek çok kişi ve kurum Türk devletinin başta Kürtler olmak üzere etnik azınlıkları dışlayan ırkçı ve ayrımcı ilkelere dayandığına inanıyor. Bunda Avrupa Birliği de dahildir.

    Bu konunun kamuoyunda tartışılması verimli olur. Bu da şu soruyu akla getiriyor: Bu devlet toplumsal misyonunu nasıl yerine getirecek?

    Konu önemlidir çünkü ırkçılık ve ayrımcılık zor ve tartışmalı konulardır. Eylemler ırkçılık ve ayrımcılık olarak yorumlandığında veya sınıflandırıldığında sıklıkla çatışmalar ortaya çıkıyor. Tartışmaların patlayıcı özü kısmen ırkçılık ve ayrımcılığın akademi, politika, ahlak ve deneyim arasındaki sınırlara meydan okuması gerçeğinden, kısmen de bu alandaki çarpıcı kavramsal belirsizlikten oluşuyor.

    IRKÇILIK VE AYIRIMCILIĞIN GENEL TARİFİ

    Irkçılık ve ayrımcılık, cinsiyet, ten rengi, etnik köken, dini inançlar ve ulusal köken gibi koşullar ne olursa olsun herkese eşit fırsatlar sağlanması gereken temel demokratik hakların ihlallerini temsil etmektedir. Bu hakim ideallerin aksine, toplumun oluşumunun gerçekte farklı göründüğünü kanıtlayan örneklerle her gün karşılaşıyoruz. Örnekler çoktur ve geniş bir yelpazeye yayılmaktadır. Bir sosyal topluluğun parçası olmamanın öznel deneyimlerinden, işsizlikteki sistematik farklılıklara veya belirli gruplara ayrılan bireylere yönelik daha açık nefret ve şiddete kadar.

    Klasik ya da biyolojik ırkçılığın ilginç bir özelliği, Türk kamuoyunda sıklıkla, ortak noktası bugün başka bir zamana ait olarak algılanan tarihi olaylarla ilişkilendirilmesidir. 1915-1938 döneminde yaşanan katliamlara doğrudan değinmeden; ‘Geride bıraktığımız bir kötülük’ diye geçiştiriyorlar. Gerçekten bunu geride bıraktık mı? Pek çok siyasi çevre, Türk yargısının terör bahanesi altında ırkçılığı meşrulaştırma çabasında olduğuna inanıyor.

    Onlarca Kürtçe şarkının yasaklanması bunun bariz örneği olarak gösteriliyor. Irkçılığı, savaşı veya otoriter baskıyı protesto etmek için yazılan şarkılar neden terörle ilişkilendiriliyor? Sivil haklar, insan hakları, kadınların özgürleşmesi, çevrenin korunması gibi konular etrafında dönen şarkılarda neden sorun yaşanıyor? ABD’de ve dünyada kölelikten kurtuluş ve özgürlük özlemini dile getiren şarkılar ünlenirken, Türkiye’de paralel şarkılar terörizmle suçlanıyor. Blues’un şarkı sözleriyle terörle suçlanan Kürtçe şarkılar arasında pek çok benzerlik var. Örneğin ‘Insensitive cops’ (duyarsız polisler) ve ‘Oppression from white and hard times’ (beyazlardan gelen baskılar ve zor zamanlar) sözleri Türk yargısının Kürt müzisyenlere nasıl davrandığını çok anımsatıyor.

    Türk yargıçlar uluslararası alanda siyasi muhaliflere yönelik delilleri çarpıtma ve yanlış yorumlama konusunda da iyi biliniyor. Bunun en son bir örneği, Siirt’te 8 Mart Kadınlar Günü’nde ‘Berxwedan xweş doz e’ şarkısının çalınması üzerine savcılığın Kürt kadınlara yönelik suçlamada bulunmasıyla yaşandı. ‘Berxwedan xweş doz e’, yani ‘Direniş iyi bir davadır’, şarkısını ‘terörizm propagandası’ ile ilişkilendirmek yanıltıcıdır, çarpıtmadır. Şarkı şu konularla ilgili mücadeleyle bağlantılı olarak kullanılmış: Kadınların mücadelesi çalışma hakkını, kürtaj hakkını, boşanma hakkını, miras hakkını, kendi hayatı ve bedeni hakkında karar verme hakkı, erkek egemenliğinden bağımsız olma, kendi ayakları üzerinde durma, kendini geçindirme, kendisine ve çocuklarına bakma hakkını kapsıyor. Başka bir deyişle, cinsiyetler arasında adil ve eşit muamele için verilen mücadele.

    Bu hayati mücadele uğruna yapılan eylemlerin yanlış çarpıtılması, iddia makamını hakikate yaklaştırmıyor. Güçlü olmak her zaman haklı olmak ya da her zaman en iyisini bilmek değildir. Güçlü olmak, zor da olsa gerçeklerle yüzleşmek demektir.

    Bu örnek de gösteriyorki Kürtlerin kendi hayatları ile ne yapmak istedikleri Türk siyasi yargısı açısından hiçbir önemi yoktur. Demekki Kürtlerin hayatları, Türklerin onlardan ne anladığıdır.

    KÜRTLERIN KARAR ALMA SÜRECLERİNE KATILMASINI ENGELLEYEN ÖRNEKLER

    Bastırıcı kibir aynı zamanda parlamentodaki seçilmiş Kürt temsilcilere karşı da sergileniyor. Örneğin bazı Kürt milletvekilleri meclis kürsüsünden Kürtçe selamlamaya kalkıştığında, hemen ‘ayrılıkçı veya terör destekçisi olmakla’ suçlanıyorlar. Kürt temsilciler bunun aksini nasıl ispatlayacaklar? Bu bağlamda en ilginç şeylerden biri de tam tersinin yaşanmış olmasıdır.

    Medyada çokça yer bulan Karadeniz’de, Ege Bölgesi’nde, orada burada mevsimlik Kürt işçilere yönelik saldırıları bu tablo içinde nasıl yorumlamalıyız? Ya da Kürt sokak müzisyenlerinin dövüldüğünü, sokaklarda, konserlerde, düğünlerde şarkı söylemeyi reddettiklerini, hatta öldürüldüğünü?

    Bu olayların iki önemli boyutu var: Birincisi, Kürt temsilcilerin meclis kürsüsünden Kürtçe konuşmalarının engellemesi, diğer toplumsal alanlardaki yaygın ve sistematik ayrımcılık veya dışlamanın küçümsenen bir ifadesidir. Bu, Türklerin Cumhuriyet kuruluşundan beri ellerinde bulundurdukları güç hegemonyası, devlet ile etnik azınlıklar arasındaki ilişkilere hâlâ damgasını vuruyor. İkincisi, Kürtlere yönelik saldırılar gibi aşırı olayların ırkçılığın kötülük olduğu anlayışının güçlenmesine yardımcı olması ve Türklerin kendi anlayışının ırkçı olmayan bir haleyle büründüğü anlamına geliyor.

    Terimin klasik tanımına göre bu saldırılar ırksal motivasyonla mı gerçekleştiriliyor? Pek çok Kürt, saldırıların ve şiddetin ‘biz’in (yani Kürtlerin) hoşgörülü ve insani imajını güçlendirmeye yardımcı olduğuna dikkat çekiyor.

    Fakat Türkiye’de ırkçılığın yapısal ya da sistemik düzeyde var olduğunu gösteren, egemen grubun azınlıklara yönelik uygulamalarında üstü kapalı olarak pek çok örnek bulunmaktadır. Kobani vakası bunun son örneği olarak değerlendiriliyor.

    Çoğu Türk, Kobani davasında Kürt siyasetçilere verilen cezalara ya pasif tepki verdi, ya da kayısız kaldı ve bu durum son derece sorunlu görüldü. Pek çok açıdan sonuç, İngilizlerin söylediği türden: ‘Damned if you do, damned if you don’t’ (yaparsan kahredici, yapmazsan da kahredici.)

    Bu bağlamda azınlıkların yanı sıra egemen grubu da vuran bir mekanizma: Egemen grup bir yandan fazla kayıtsız kaldığı için eleştiriliyor, diğer yandan her türlü taahhüt kişinin kendi rahatlığının teyidi olarak yorumlanıyor. Azınlıklar için mantık genellikle farklı bir şekilde uygulanır: Ya ‘terörist’ olarak kabul edilirler ya da kendilerini ikincil konumlarda bulan ve çoğunluğun yapmak istemediği işleri yapan topluluk olarak görülür.

    KLASİK IRKÇILIKTAN YENI IRKÇILIĞA GEÇİŞ

    Avrupa’da ayrımcılık, azaltılmasına yönelik stratejiler gerektiren toplumsal bir sorun olarak görülürken, Türkiye’de hem ‘Berxwedan xweş doz e’ şarkısıyla ilgili olay hem de daha birçok örnek gösteriyor ki, çelişkileri arttıran stratejiler tercih ediliyor. Kürtlere göre, başta MHP olmak üzere, milliyetçiler bu süreçte büyük rol oynuyor.

    Milliyetçilik, bölünme ve çoğu zaman da yabancı düşmanlığı ve ırkçılık anlamına gelir. Dünya daha önce milliyetçiliği denedi ve iki kanlı dünya savaşıyla sonuçlandı. Bunun tekrarını kim ister? Ama Türkiye’de pek çok kişinin bunu istediği açık.

    Son dönemde Türkiye’de Kürtler gibi azınlık gruplar karşısında ırkçı ideolojiler dönüşerek güçleniyor. Araştırmacılar arasındaki ortak algı, aşırı milliyetçi ideolojiler arasında, en önemli düzenleyici kategori olarak ‘ırk’ın yerini ‘kültür’ün aldığı retorik bir değişim olduğu yönündedir. Farklı kültürler arasındaki farklılıkların uyumsuz olduğu ve azınlıklara daha fazla hak tanınmasının çatışmaya yol açacağı gerçeğine vurgu yapılıyor ve bu nedenle baskıcı bir azınlık politikası için argüman işlevi görüyor.

    Kültürel açıdan farklı olarak algılanan insanlara, ulus devlete veya çoğunluğun yaşam tarzına yönelik bir ‘tehdit’ oluşturan özellikler atfedilmektedir. Kürtler, ya baskın egemen grup tarafından tanımlanan bir topluluk içinde asimile edilmeli, ya da ülkeyi terk etmeliler. Örneğin, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 2019 konuşması: ‘Bu ülkeyi bölemeyecekler. Kürdistan Kuzey Irak’ta, çok seviyorlarsa oraya gitsinler. Benim ülkemde ‘Kürdistan’ diye bir bölge yok’.(1)

    ‘Irk’tan ‘kültür’e bu geçiş genellikle klasik ‘eski’ ırkçılıktan neo-ırkçılığa geçiş olarak tanımlanır. Mustafa Kemal, Kürtleri ve Türk olmayan diğer grupları daha az gelişmiş, düşük ırklar olarak görüyordu. Amaç, Kürtleri ve diğer azınlıkları baskı altında tutabilmek ve onları sadece egemen Türk etnik çoğunluğun çıkarı için tasfiye etmekti.

    Mustafa Kemal iktidarı döneminde, özellikle Kürtler ‘ahmak’ nüfüs olarak öngürüldü. Atatürk’ü sevmedikleri için Kürtleri nefret ve ışağılayıcı bir dil ile ‘modernite düşmanları, uygarlıktan anlamayan, feodalizmin peşinde giden gericiler’ olarak yaftalandilar.

    Türkiye’deki neo-ırkçılık, klasik ırkçılıktan öncelikle 1930’larda olduğu gibi biyolojiye dayanmamasıyla ayrılıyor. İkisi arasındaki benzerlik, bazı insanların diğerlerinden daha değerli kabul edildiği bir değer hiyerarşisinin mevcut olduğu fikrinde yatmaktadır.

    Kürt temsilcilerin meclis kürsüsünden Kürtçe selam vermeye çalışması ve Kürtçenin baskın grup temsilcileri tarafından ‘bilinmeyen dil’ olarak tanımlanması aslında klasik ırkçılığın bir ifadesidir. Her şey olması gerektiği gibi olmuyor. İnsanın iki kulağı, iki gözü ve bir ağzı vardır. ‘Bilinmeyen dil’ ya da yok sayılan dil Ortadoğu’da 30 ila 40 milyon insan tarafindan konuşuluyor. Ve ben de onlardan biriyim.

    Mantıklı insanlar gerçeklikten kaçamazlar. Hiç kimse benim iznim olmadan dilimi yok sayamaz. Yani başkalarının fikirlerini onaylayan biziz. Ancak başkalarının verdiğimiz kararlar hakkında ne düşündüğü bizim için önemli olmamalıdır, çünkü onların da bizim kadar yanlış olma olasılıkları vardır. Dünyada hiçbir şey ana dilimle olan ilişkimi değiştiremez. Kendi yalanlarına inanan kibirli insanlarla tartışmanın faydası yoktur. Ben sadece ana dilimde ifade ettiğimden sorumluyum, sizin anladığınızdan değil.

    Türkiye’de Kürt meselesi dahil her konuda uzman olduğunu düşünenler var. Bu tür kişiler bilinçli olarak ‘Kürt sorunu yoktur’, ‘Kürtçe bir aşiret dilidir’ vb. ifadelerle insanlarda güvensizlik ve huzursuzluk yaratıyorlar. Bunların sizi küçük görmesine asla izin vermemelisiniz. Gücünü başkalarını aşağılamak için kullanan birinden daha önemsiz bir insan yoktur.

    Bu, Kürtleri ‘hiç’ konumuna sürüklemek demektir. Trajikomedi olarak başka ne adlandırılabilir? Akıl ve cehalet arasındaki fark, aklın sınırını görmesidir. Cahil o sınırı görmez.

    KÜRTLERİ SİYASİ KARAR ALMA SÜRECİNİN DIŞINA İTMEK

    Parlamento yasa yapma konusunda en yüksek karar alma organıdır. Kürtlerin burada karar alma süreçlerine katılmasının engellenmesi ve ‘kültürel özelliklerine’ yönelik aşağılayıcı tepkiler ırkçılığın ve ayrımcılığın mükemmel bir sonucudur.

    Kürt illerinde halkın seçtiği belediye başkanlarının yerine kayyımların atanması da bir başka güncel örnek.

    Bu örnekler aynı zamanda ırkçılık ve ayrımcılığın kanıtlarını açığa vuran bir etkinlik olarak kabul ediliyor. Örnekler aynı zamanda hangi ırkçılık ve ayrımcılık mekanizmalarının hala devrede olduğunu da gösteriyor. Bir bakıma pek çok Türk’ün hayran olduğu 1920’li ve 1930’lu yıllardan kalma ırkçılık ve ayrımcılık yeni kıyafetlere büründü diyebiliriz. Kürtlere yönelik baskıları tarihsel bağından sapmamak adına şunu belirtmek gerekir ki, Mustafa Kemal’den Devlet Bahçeli’ye kadar bütün milliyetçi totaliter ve otoriter liderleri arasında güç kibri o kadar büyük olmuştur ki, ırkçılığı ve ayrımcılığı hararetle meşrulaştırmaya çalışmışlardır.

    Milliyetçiler güç ve kibirleriyle övünebilirler, etnik ve kültürel farklılıklara karşı verdikleri ısrarlı mücadeleyle gurur duyabilirler. Ancak buna karşı çıkanlar şu soruyu soruyor: Milliyetçiler, uygar bir topluma yakışmayan zalimce eylemlerden başka, kendi halklarına ne gibi kötülük ve yıkım getirebilirler?

    Sağduyu ile zehirli milliyetçilik arasındaki çizgi nerede? Zehirli milliyetçiliğin ne zaman başladığını biliyoruz, ancak ne zaman biteceğini bilmiyoruz. Pek çok kişi sorunun Kürtlerle onurlu bir çözümle sonuçlanacağına inanıyor.


    (1) NTV, 28.02.2019.

    * Lillehammer Inland Norveç Üniversitesi’nde sosyoloji profesörü. ‘The Zaza Kurds of Turkey’ kitabının yazarı.

    Kaynak: Artı Gerçek
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Ara seçimler üzerinden bir güncel durum değerlendirmesi

    Ara seçimler üzerinden bir güncel durum değerlendirmesi


    Sezin ÖNEY*


    “Normal şartlar altında” ara seçimler, bir ülkedeki siyasi gidişatı değerlendirmek açısından önemli bir göstergedir.

    “Normal şartlar” altında diyelim; çünkü Türkiye’nin şartları “normal” dışında her şey…

    2 Haziran’da Türkiye’de, 7 ilçe ve beldede gerçekleşen seçimler de, aslında ara seçimler olarak adlandırılamayacak bir arafta…

    Ara seçimler, “normal şartlar altında”, olağanüstü ve öngörülemeyen sebepler nedeniyle, bir yerel yönetici veya milletvekili gibi seçilmiş bir kişinin, seçildiği pozisyondan ayrılması, vefatı gibi durumlar sonucu gerçekleşir. Türkiye’de ise, “seçimlere doyamamak” gibi bir nedenle gerçekleşiyorlar. Diğer bir deyişle, siyasi gücü elinde tutan seçim sonuçlarını beğenmeyince seçimi tekrarlıyor.

    2019 İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimlerinden beri böyle bu konu:

    Sonuçlarla ilgili varsa bir problemin, seçimi tekrar ettir…

    “Normalde”, mahalle arasında bir oyunda mızıkçılık yapan ve gücü de yeten kodamanın, “zorbalık” ile elde ettiği “sonucu beğenmedim, o zaman bir daha…” taktiğini, Türkiye bir “siyasi kültür” olarak özümsemeye başladı.

    Ki, LGS sınavı ile “ara seçimlerin” tarihlerinin denk gelmesi de, tartışma konusu olmuştu.

    Gazeteci Alican Uludağ, “ara seçim” sonuçlarını şöyle paylaşmış:

    “Kayseri’nin Pınarbaşı ilçesi: CHP

    Aksaray’ın Güzelyurt ilçesi: AKP

    Şanlıurfa’nın Hilvan ilçesi: DEM Parti

    Aksaray’ın Sağlık beldesi: MHP

    Sivas’ın Güneykaya beldesi: AKP

    Tunceli’nin Akpazar beldesi: AKP

    Kırklareli’nin Büyükkarıştıran beldesi: CHP

    31 Mart sonuçlarına göre İYİ Parti Güzelyurt’u, MHP Güneykaya’yı, CHP ise Akpazar’ı AKP’ye kaptırdı. CHP, Büyükkarıştıran’ı ise DSP’den aldı.”

    Bu sonuçları nasıl okumak lazım?

    Öncelikle bu “mini seçimlerin”, “gerçek yerel seçimlerden” tam 63 gün sonra sunduğu bir genel tablo var…

    Ve bir de, yerel hikayeler üzerinden sundukları “sembolik” tablolar var. Ki, bazen kilit bir sembolizm, “büyük resmi” asıl tamamlayan eksik parça olur…

    Bana kalırsa, bu “aramsı” seçimin iki çok büyük sembolik kaybı var AK Parti açısından:

    “Kayseri’nin Pınarbaşı ilçesi: CHP

    Şanlıurfa’nın Hilvan ilçesi: DEM Parti”

    180 derece ters kutuptan iki ayrı “dönergeçer sandıksal tokat”…

    Ve hatta; tam da o Pazar günü, şu eşzamanlı durumları da ele alalım:

    -AK Parti’nin Kızılcahamam’daki bir tür “SPA buluşması” gibi, kabul edilen toplantının gerçekleşmesi-“iki kişilik odalarda konaklama mağduriyeti” gibi, parti tarihinde yaşanmamış “acıların” yaşanması…

    -CHP’nin Rize gibi, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “memleketi”, ata toprağı bir yerde, gayet de tüm tabana hitap eden bir miting düzenlemesi…Tekrar ediyorum: “miting” düzenlemesi…Rize sokağını ele alması…

    MANSUR YAVAŞ VE DEM’E KAYIP

    “Kayseri’nin Pınarbaşı ilçesi: CHP

    Şanlıurfa’nın Hilvan ilçesi: DEM Parti”

    Bu iki sonuç, tam da zıt kutuptan aynı şeyi gösteriyor.

    Kayseri Pınarbaşı, Alparslan Türkeş’in doğum yeri olarak MHP; ve dolayısıyla Cumhur İttifakı’nın tapulu malı gibi kabul ediliyordu.

    Her ne kadar, 31 Mart seçimlerinin sonuçları kabul edilmeyip; üstüne bazı küçük ama “kilit binler” olarak çekilmesine karşılık, yine de CHP, Kayseri Pınarbaşı’nı aldıysa bu önemli.

    Ve bilfiil, Pınarbaşı’na giden Mansur Yavaş’ın önemli “çarpan faktörü” de göz ardı edilmemeli.

    Ve gelelim, 180 derece ötede Hilvan’a: “İlla ki, tekrar” ısrarıyla AK Parti, 1978’de “Kürt siyasi hareketinin ilk kazandığı” yer olan Hilvan’ı daha da ve bugünün “Kürt Z nesli” hafızasında sembolikleştirdi.

    DEM, “inadına” zafer kazandı…

    “Ara seçim” denemeyecek bu oylamaların iki sembolik ters kroşesi bu…


    * Gazeteci ve siyaset bilimci. Yeşil ve çevreci olmak hayatının odağındadır. Uluslararası ilişkiler, tarih, siyaset bilimi, milliyetçilik çalışmaları ve çatışma çözümü ve analizi üzerine Türkiye’nin yanısıra, ABD’de ve Avrupa’da birçok üniversitede eğitim görmüştür. Dil hakları, uluslararası hukukta kendi kaderini tayin hakkı ve 2010’dan beri de ağırlıklı olarak, popülizm üzerine çalışmaktadır. Gazetecilik çalışmalarında, Avrupa Birliği ve Avrupa siyaseti üzerine odaklanmaktadır. Son yıllarda, kamuoyu araştırmaları üzerine branşlaşmaya başlamıştır. Orta ve Doğu Avrupa tarihi, politikası da ilgi alanları arasındadır.

    Kaynak: Artı Gerçek
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Bölünmüş toplumlarda seçim ve anayasa yapımı: Normalleşme vs. Normalleştirme

    Bölünmüş toplumlarda seçim ve anayasa yapımı: Normalleşme vs. Normalleştirme


    Dr. Yasin DUMAN*


    Eric A. Nordlinger[1], bölünmüş toplum (İng. divided society) ifadesini ‘çatışma halinde olan iki veya daha fazla grubun üyelerinin önemli bir kısmının çatışma konusu olan sorunlara önem vermeleri ve/veya birbirlerine karşı düşmanca duygular beslediği’ toplumları tanımlamak için kullanır. Bu kısa ve indirgemeci tanıma göre dahi Türkiye, bölünmüş toplumların en somut örneklerinden birini teşkil etmektedir. Ayrıca bu bölünme etnik, dinî, toplumsal cinsiyet, ideolojik, taraftarlık ve sosyoekonomik kimlikler/aidiyetler üzerinden şekillenmiş, koca bir yüzyıla yayılan çatışmaların temelini oluşturmuş, toplumsal barış ve uzlaşıyı mümkün kılacak argümanları ve araçları neredeyse yok etmiştir.

    Ersin Kalaycıoğlu, Kürt seçmenin önemli bir kısmının boykot ettiği 12 Eylül 2010 Anayasa Referandumu üzerinden değerlendirdiği bu durumu, ‘kulturkampf‘[2] (kültür kavgası/savaşı) kavramı ile açıklarken bu bölünmenin daha ziyade sosyo-kültürel ve laik kıyı şehirleri ile daha ziyade dindar muhafazakar hinterlandı arasında olduğu görüşündedir.

    resim1.jpg

    Harita 1: 12 Eylül 2010 Halkoylaması Sonuçları (Kaynak: Çilek Ağacı)

    2010’da yapılan oylamanın üzerinden geride bıraktığımız 14 yıllık süreç içerisinde ülkede ve bölgede yaşanan gelişmeler, çatışma ve savaş süreçleri, darbe girişimi, başarılı olamayan ‘çözüm sürecine’ rağmen AKP’nin 2002’den bu yana gittikçe daha otoriter ve faşist bir karakterle iktidarda kalabilmesini sağlayan en önemli faktörlerden biri anayasa değişikliklerini, ‘toplumsal çoklu bölünmeden’ faydalanarak kendi sürekliliğini sağlayacak pragmatik bir tutumla gerçekleştirmiş olmasıdır. Bu durum, Freedom House[3] verilerinde de net bir şekilde gözleniyor. Öyle ki Türkiye 2018’den bu yana, yani Başkanlık Sistemi’nin[4] uygulanmasından itibaren, ‘özgür olmayan’ ülke kategorisinde yer alıyor.

    Seçimlerin adil ve özgür bir ortamda yapılmaması, özgür ve bağımsız medyanın, akademinin, yargının olmaması veya sınırlı olması, STK’lerin kapatılması, çalışmalarının baskıyla sınırlandırılması, örgütlenme ve gösteri hakkının engellenmesi gibi faktörler, bu sonucun temel belirleyenleri olarak sıralanıyor. Bu anlamda Türkiye’deki bölünmüşlüğü veya ayrışmayı, salt kulturkampf kavramıyla açıklamak yetersiz kalıyor.

    Temel hak ve özgürlüklerin umarsızca kısıtlandığı bu bağlamda, iktidarın baskıcı ve faşist politikalarına itiraz edenlerin karşılaştığı ve anayasa değişiklikleriyle meşrulaştırılan doğrudan (fiziksel), yapısal ve kültürel şiddetin[5] dozu ve hedefi, muhalif kesimlerin neye ne kadar itiraz ettiğine, iktidarın politikalarına direnme (muhalefet etme) gücüne bağlı olarak farklılık gösteriyor. 31 Mart yerel seçimlerinde DEM Parti’nin Wan’da AKP adayına karşı aldığı oy oranı ile CHP’nin İstanbul ve Ankara’da AKP adaylarına karşı aldığı oy oranları birbirine yakın olmasına ve her üç belediyenin de iktidar tarafından bir dönem farklı gerekçelerle Kürdistan İşçi Partisi (PKK) ile ilişkilendirilmesine[6],[7] rağmen sadece Wan Büyükşehir Belediyesi’ne kayyım atanması gerekliliğinin konuşulması bu farklılığın sonucudur.

    Seçim sonrasında bir yandan AKP-CHP arasında, AKP’nin tabiriyle ‘yumuşama’ veya CHP’nin tabiriyle ‘normalleşme’ sürecinin konuşulması, diğer yandan dönemin HDP Eş Genel Başkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ dahil olmak üzere 24 siyasetçiye 407 yıl hapis cezasının verilmesi, esasında bir ‘yumuşama/normalleşme’ sürecine mi katkı sağlandığına, yoksa mevcut otoriter ve faşizan siyaset tarzına yeni paydaşların dahil edilerek şiddet ve baskının gündelik bir pratik olarak daha da normalleştirileceğine mi odaklandığını kestirmek zorlaşıyor.

    Bu endişeyi tetikleyen bir diğer örnek ise Erdoğan-Özel görüşmesinden hemen sonrasına denk gelen ve cezaevlerinde onlarca hasta, yaşlı Kürt tutsak[8] olmasına rağmen, Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olarak ‘af yetkisini’ sadece 28 Şubat davasında ‘darbeye teşebbüs’ suçundan müebbet hapis cezası almış olan emekli askerler için onların ‘kocama halini’ göz önünde bulundurarak kullanmasıdır.[9] Bu örnekler ve gelişmeler, AKP’nin kime karşı yumuşamaya niyetli ve CHP’nin neyi, ne kadar normalleştirmeye gücü olduğunu göstermesi açısından önemlidir.

    resim2.jpg

    Harita 2: 31 Mart 2024 Belediye Seçim Sonuçları (Kaynak: Hürriyet)

    Son olarak DEM Parti’nin, 31 Mart yerel seçimlerinde elde ettiği sonucu göz önünde bulundurarak, yeni anayasa ve normalleşme tartışmalarının neresinde durduğuna bakmak gerekir. Öncelikle, AKP-MHP liderliğindeki ittifakın baskısına, medyanın şeytanlaştırmasına, düşmanlaştırmasına ve suçla ilişkilendirmesine, polis-asker ve paramiliter grupların şiddetine, kapatılma riskine ve binlerce kadrosunun tutuklanmasına rağmen DEM Parti’nin seçimlerde 85 belediyeyi ‘kayyım işgalinden‘[10] kurtarmış olmasının ve yeniden kayyım atanmasına engel olabilecek bir dayanışma ve direniş geliştirmesinin önemi not edilmeli. Otoriterleşmenin daralttığı siyaset alanının bir nebze nefes alabilir hale gelmesinde yerel yönetimler kritik bir rol oynayabilmesi adına izlenen bu siyaset tarzı son derece önemlidir.

    Seçim sonuçlarının DEM Parti açısından ‘net bir başarı’ olduğunu söylemek mümkün değilse de Cuma Çiçek’in ‘Seçimler ve Kürt Siyasetinin Yirmi Beş Yıllık Performansı’[11] analizinde ortaya koyduğu üzere yerel yönetim deneyiminin ve ‘barış süreçlerinin’ Kürt siyasi hareketinin temsil gücünü – en azından aldığı oy oranları ve genişlettiği siyasi saha itibariyle – arttırdığı söylenebilir. Kürt siyasi hareketinin bu çeyrek asırlık ‘var olma mücadelesi‘[12], yeni anayasa yapımı ve yumuşama/normalleşme sürecinin hem dışında hem de hedefinde tutulduğunu söylemek yanlış olmaz.

    Öyle ki AKP’nin, 22 yıllık iktidarı süresince anayasanın 177 maddesinden 30’u aynı maddede olmak üzere 134 hükmünü değiştirmesi[13] fakat buna rağmen AKP’nin beklentilerini karşılamıyor olması, Erdoğan’ın Anayasa Mahkemesi kararlarına uymadığını ve saygı duymadığını beyan etmesi[14], Bahçeli’nin sıklıkla Anayasa Mahkemesi’nin HDP[15] ve DEM Parti’yi[16] kapatma kararı vermesini istemesi, Erdoğan’ın – Yasin Börü de dahil olmak üzere 6-7 Ekim sürecinde öldürülen insanlarla ilgili hiçbir tutuklunun ceza almamış olmasına rağmen – Kobanî Davası’nda verilen kararla ilgili ‘mağdurlar ve demokrasi adına memnuiyet duyması’[17] Kürt siyasi hareketinin temsilcilerine ve destek verenlerine yönelik baskıcı ve dışlayıcı tutumuna devam edeceğini göstermektedir.

    Bu anlamda, AKP’nin ve uzunca bir dönem onun baskıcı ve faşist politikalarına destek veren partilerin – Kürdistan’ın diğer parçalarına yönelik işgal operasyonlarına ve dokunulmazlıkların kaldırılmasıyla Kürt siyasetçilerin tutuklanmasına doğrudan veya dolaylı destek veren Baykal ve Kılıçdaroğlu dönemi CHP’si de dahil olmak üzere, kendi elleriyle gerdikleri ve kutuplaştırdıkları bir dönemden sonra, yine aynı aktörlerin, gerçek anlamda bir demokratikleşme süreci başlatılmadan, yumuşama veya normalleşme sürecine liderlik edeceklerini beklemek gerçekçi olmayacaktır.

    Bu tutumun, sadece Kürtler için değil bütün kesimler için ne Türkiye’de demokratik bir sürece, ne toplumsal barışın inşasına ne de hak ve özgürlüklerin garanti altına alınmasına bir katkısı olacağı söylenebilir. Ana akım Kürt siyasi hareketinin AKP-MHP’nin çatışma ve baskıyı önceleyen politikalarına karşılık, Türkiye ve Kürdistan’ın demokrasi ve toplumsal barışı önceleyen farklı kesimlerle hak temelli müzakereler yapması, yönettiği belediyeler aracılığıyla kapsamlı ve antikapitalist sosyal ve ekonomik politikalar geliştirerek farklı etnik, dini, toplumsal cinsiyet gruplarıyla ve yerinden edilmişlerle dayanışmayı geliştirmesi ve iktidara ‘Kürtlerden düşman yaratma fırsatı’ vermemesi, savaş politikalarına verilebilecek en etkili yanıtlardan olabilir.

    Ana akım Kürt siyaseti, siyasetçileri, kurumları, idare tarzı, dil ve kültür politikaları, iktidarın onları suçla ilişkilendirmesine ve Levent Gültekin[18] ile İhsan Eliaçık[19] gibi sömürge aydınlarına rağmen meşrudur. Şiddet ve baskıya rağmen aldığı toplumsal destek, seçime katılma süreci ve seçimde elde ettiği sonuçlar bunun en somut kanıtıdır. İktidarın, kendi yaptığı fakat gayrihukuki bir şekilde uymadığı anayasaya göre dahi bu böyledir.


    * Araştırmacı, Queen Margaret University ve KU Leuven

    Kaynakça:

    [1] Nordlinger, E. A. (1972). Conflict Regulation in Divided Societies. Harvard University Press.

    [2] Kalaycıoğlu, E. (2012). Kulturkampf in Turkey: The Constitutional Referendum of 12 September 2010. South European Society and Politics, 17(1), 1–22. https://doi.org/10.1080/13608746.2011.600555

    [3] Freedom House. Turkey. https://freedomhouse.org/country/turkey

    [4] Binnaz Toprak, Prezeworski ve ark.’dan (1996) ilhamla, başkanlık sistemini demokrasilerin “ölüm öpücüğü” olarak tanımlamaktadır. Buna en temel sebep ise dünya örneklerinde (ABD hariç) başkanlık sisteminin, parlamenter sisteme nazaran demokrasinin ömrünü ciddi oranda azaltması. Örneğin, mevcut örneklerde “başkanlık sisteminde ekonomik büyümeye rağmen demokrasinin ömrü 24 yıl iken, parlamenter sistemde 143 yıl”. Detaylı okuma için bkz. Toprak, B. (2022). Demokrasilerin “Ölüm Öpücüğü”: Başkanlık Sistemi. Ö. Osmanoğlu (Ed). Türkiye Tipi Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi. (57-63. ss.). İstanbul: Demokrasiyi Güçlendirme Derneği.

    [5] Galtung, J. (1990). Cultural Violence. Journal of Peace Research, 27(3), 291-305. https://doi.org/10.1177/0022343390027003005

    [6] T.C. İçişleri Bakanlığı. (2022). Bakanımız Sn. Soylu: İBB’de İmamoğlu Döneminde İşe Alınmış 505 Kişinin İşe Girmelerinde Engel Durum Söz Konusu. https://www.icisleri.gov.tr/bakanimiz-sn-soylu-ibbde-imamoglu-doneminde-ise-alinmis-505-kisinin-ise-girmelerinde-engel-durum-soz-konusu

    [7] HaberTürk. (2019). Özhaseki: Evine su parasını getiren tahsildarın militan olduğunu düşünün. https://www.haberturk.com/ozhaseki-evine-su-parasini-getiren-tahsildarin-militan-oldugunu-dusunun-2389798

    [8] Bianet. (2024). 83 yaşındaki Makbule Özer yeniden cezaevine girdi. https://bianet.org/haber/83-yasindaki-makbule-ozer-yeniden-cezaevine-girdi-294531

    [9] BBC Türkçe. (2024). 28 Şubat davası hükümlüsü generallerin kalan cezaları affedildi. https://www.bbc.com/turkce/articles/c84z9vl3nzno#:~:text=28%20%C5%9Eubat%20davas%C4%B1nda%20%22darbeye%20te%C5%9Febb%C3%BCs,Tayyip%20Erdo%C4%9Fan’%C4%B1n%20karar%C4%B1yla%20kald%C4%B1r%C4%B1ld%C4%B1.

    [10] HDP’nin hazırladığı Kayyım Raporu’nda, atanan kayyımların seçme ve seçilme hakkı başta olmak üzere hak ve özgürlükleri nasıl gasp ettiği ve yerel yönetim kaynaklarını ihale ve yolsuzluklarla nasıl tarumar ettiği detaylı bir şekilde anlatılmaktadır. Bkz. https://drive.google.com/file/d/1UOqhPsh3jCD9fbUMsGHe-Jz4DQGtNGsv/view

    [11] Cuma Çiçek, “Ana-akım Kürt Partisi” tabirini Halkın Emek Partisi (HEP) ile başlayan siyasi geleneği ve bu siyasi geleneğin HEP’in kapatılmasından sonra DEP, HADEP, DEHAP, DTP, BDP, HDP, Yeşil Sol ve 2024 yerel seçimlerinde DEM Parti ile devam eden siyasi hareketi tanımlamak için kullanmaktadır. Detaylı okuma için bkz. Çiçek, C. (2024). Seçimler ve Kürt Siyasetinin Yirmi Beş Yıllık Performansı. Birikim. https://birikimdergisi.com/haftalik/11733/secimler-ve-kurt-siyasetinin-25-yillik-performansi

    [12] Duman, Y. (2024). The role of the pro-Kurdish DEM Party in the 2024 local elections: Navigating new political waters. Geopolitica. https://www.academia.edu/118657303/The_role_of_the_pro_Kurdish_DEM_party_in_the_2024_local_elections_Navigating_new_political_waters

    [13] Kahvecioğlu, A. (2021). Anayasa’nın 134 hükmü değiştirildi. Milliyet. https://www.milliyet.com.tr/siyaset/anayasanin-134-hukmu-degistirildi-6426456

    [14] T.C. Cumhurbaşkanlığı. (2016). “Anayasa Mahkemesi’nin Kararına Uymuyorum, Saygı da Duymuyorum”. https://www.tccb.gov.tr/haberler/410/39955/anayasa-mahkemesinin-kararina-uymuyorum-saygi-da-duymuyorum.html

    [15] Independent Türkçe. (2021). Devlet Bahçeli: AYM, hak ihlali maskesi altında HDP’yi kapatmaktan kaçınırsa, bunun hesabını millete veremez. https://www.indyturk.com/node/393701/siyaset/devlet-bah%C3%A7eli-aym-hak-ihlali-maskesi-alt%C4%B1nda-hdp%E2%80%99yi-kapatmaktan-ka%C3%A7%C4%B1n%C4%B1rsa-bunun

    [16] PolitikYol. (2024). Bahçeli’den HDP ve DEM Parti için kapatma çağrısı: AYM’nin elini tutan kimse kalmamıştır. https://www.politikyol.com/bahceliden-hdp-ve-dem-parti-icin-kapatma-cagrisi-aymnin-elini-tutan-kimse-kalmamistir/

    [17] Medyascope. (2024). Erdoğan Kobani davası kararlarını savundu: “6-8 Ekim hadisesi 37 insanımızın vahşice öldürüldüğü bir terör kalkışması”. https://medyascope.tv/2024/05/20/erdogan-kobani-davasi-kararlarini-savundu-6-8-ekim-hadisesi-37-insanimizin-vahsice-olduruldugu-bir-teror-kalkismasi/

    [18] https://twitter.com/acikcenk/status/1779757571861020914

    [19] https://twitter.com/rihsaneliacik/status/1780298704324362565


    Kaynak: Artı Gerçek
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Otoriter demokrasiden kalpazan demokrasiye kayyım rejimi

    Otoriter demokrasiden kalpazan demokrasiye kayyım rejimi


    Av. Dr. Hanifi BARIŞ*


    31 Mart sonrasında Van Büyükşehir Belediyesi Eşbaşkanına mazbata verilmemesi girişimi, seçim sonuçlarının değiştirilmesi yönündeki ‘yerleşmiş’ pratiğin son örneğiydi. 31 Mart 2019’daki yerel seçimlerden sonra da 6 eşbaşkanın mazbatası verilmemişti. Bunu kayyım atamaları takip etti. Örneğin Halkların Demokratik Partisi’nin kazandığı 65 belediyenin 48’ine kayyım atandı, muhtar ve belediye meclis üyesi dahil, yüzlerce seçilmişin yerini atanmışlar aldı.

    Özellikle seçme ve seçilme hakkıyla ilgili olarak, hukuk düzeninin siyasetçilere verdiği izin, yetki ve belge, yine hukuk düzeni tarafından seçimlerden kısa bir süre önce veya sonra geçersiz sayılageldiğinden, bunların genel olarak geçerliliği ve gerçekliğinden artık kuşku duyulmaktadır. Sivil ve siyasi faaliyetlerimizi düzenleyen kurum ve kurallar bütünü olarak, karşımızda artık güven duyacağımız bir hukuk düzeni bulunmamaktadır. Yasalar çerçevesinde edindiğimiz haklar ve yerleştiğimiz makamlar hukuk düzeni güvencesi altında olmaktan çıkmıştır. Yasayla yetkilendirilen mülki amirler eliyle, kimliğimiz, doğum yerimiz, siyasi çizgi ve tercihlerimiz, inancımız ve rengimiz vs. gerekçe gösterilerek, hukuk düzenine güven duyarak edindiğimiz ne varsa elimizden alınabilecektir. Bu nedenle hukuka güven ilkesi işlevini yitirmiş, can, mal ve seçim güvenliği mülki amirlerin kişisel insafına terk edilmiştir. Bir benzetme yapacaksak, kuzu kurda teslim edilmiştir.

    Siyaset bilimi literatüründe, benzeri siyasi rejimlerin adı otoriterlik veya otoriter demokrasi olageldi. Ancak literatüre biraz geç giren bir rejim tipi olarak, kalpazan demokrasi tanımının, mevcut rejimi tanımlamak için daha uygun olduğu kanısındayım. Zira otoriterlikten maksat, hak ve özgürlüklerin kısıtlanması ile zor, şiddet ve baskıya dayalı yönetimdir. Kalpazan demokrasiden maksat, devlet ve/veya hükümetin zor, şiddet ve baskı yoluyla sindiremediği sivil ve siyasi aktörlerin aktivite ve seçim başarılarının, ancak kalpazanlık olarak tanımlanabilecek yöntemler yoluyla ortadan kaldırılmasıdır. Burada kalpazanlık, birey ve kurumların başvurusu neticesinde yetkili kurumlarca verilen resmî belge ve izinlerin, daha sonra aynı veya farklı yetkili kurumlarca geçersiz sayılması veya iptal edilmesidir. Yani mevcut hukuk düzeni, kendi yetkili kurumlarınca verilen izin, yetki ve belgeye, kalpazanlar tarafından düzenlenmiş izin, yetki ve belge muamelesi yapmaktadır. Artık hukuki ve idari kurumlarca rutin bürokratik ve adli işlemler yoluyla seçimler için verilen izin, yetki ve belgelerin sahiciliğinden, gerçek oluşundan ve geçerliliğinden emin olunamaz. Ezcümle, kayyım atama müessesi nedeniyle, seçme ve seçilme faaliyetleri açısından otoriter bir rejimle değil, kalpazan bir rejimle karşı karşıyayız.

    SEÇİM SONUÇLARININ YASAL DAYANAKLARI

    674 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnameyle 5393 Sayılı Belediye Kanunu’nun 45. maddesinde yapılan değişiklik sonrasında, artık yürütmenin bir birimi dahi olmayan içişleri bakanı ve idarenin bir organı olan valiliklere, yani idareye, seçim sonuçlarını değiştirme yetkisi verilmiştir. Bu kanun hükmünün yol açtığı uygulama, bazı akademisyenlerin işaret ettiği üzere[1] sadece anayasaya aykırılık teşkil etmekle kalmamaktadır. Bu hükmün yasalaşmasının çok daha önemli iki sonucu bulunmaktadır: (I) yerel yönetimlerde, büyükşehir ve il belediyeleri açısından içişleri bakanı, ilçe belediyeleri açısından da valiler, seçim sonuçlarını ortadan kaldırabilmektedir; (II) yine yerel yönetimler açısından, içişleri bakanı ve valiler tarafından olağanüstü hâl (OHAL) dönemi yetkilerinin kullanılması, bir kanun hükmü sayesinde olağan hale gelmiştir. Yani yerel yönetimler açısından OHAL ilanı ile belediye başkanının görevine geçici olarak son vermek yürütme erki tasarrufundaki anayasal mekanizmalar olmaktan çıkmış, kanuna dayalı idari tasarruflar haline gelmiştir.

    Giorgio Agamben tarafından işaret edildiği üzere, olağanüstü hâl rejimi zaten batılı liberal demokrasiler dahil tüm siyasi rejimlerin anayasalarına girmekle olağanlaşmıştır.[2] Ancak burada dikkat çekilmesi gereken husus, siyasi rejimin niteliği açısından çok daha ciddi ve vahim sonuçları olan bir olgudur. 2017 Nisan’ında yapılan anayasa değişiklikleri sonrasında yürütme bakanlar kurulu tarafından değil, Cumhurbaşkanlığı tarafından oluşturulmaya başlanmıştır. Cumhurbaşkanının seçtiği bakanlar da artık yürütmenin birer organı değillerdir, sadece idari yapılanmaların başı durumuna geçmişleridir. Artık yürütmenin bir kolu dahi olmayan içişleri bakanlığı ve diğer bir idari makam olan valilik, yerel seçim sonuçlarını ortadan kaldırıp, belediye başkanlarını kendileri atayabilmektedir. 1 Eylül 2016 ile 16 Kasım 2019 tarihleri arasında 119 belediye başkanı, 300’ü aşkın muhtar ve yüzlerce belediye meclis üyesi görevden alınıp yerlerine kayyım atandı.[3] 31 Mart 2019 yerel seçimlerinde Halkların Demokratik Partisi’nin kazandığı 65 belediyenin 48’ine kayyım atanmıştı.

    Bu, sistem olarak, yerel yönetimleri 1960 yılından öncesine götürmüştür. 1960’lı yılların başına kadar belediye başkanlarının atama yoluyla belirlenmesi hukuki düzenin bir parçasıydı. Nitekim, “27 Temmuz 1963 tarih ve 307 sayılı yasa ile belediye başkanlarının belediye meclislerince seçilmesi uygulamasına son verilerek, halk tarafından seçilmesi usulü getirilmiş, seçilen belediye başkanının Cumhurbaşkanı veya Vali tarafından onaylanması uygulamasına da son verilmiştir”.[4] Bu nedenle antidemokratik dahi olsa, seçim sisteminde ve rejimde bir tutarlılık vardı. Yani aldığınız belge veya mazbatanın sonradan iptali gibi bir olgu keyfi olarak vuku bulsa da bunun yasal dayanağı yoktu. Ancak mevcut durumda seçimler yapılmasına, seçmenin belediye başkanını seçmesine rağmen, seçim sonuçlarının ve alınan mazbatanın hukuki geçerliliğinin bir garantisi bulunmamakta, bakanlık veya valinin vereceği bir kararla halkın seçtiği başkan yerine seçilmemiş bir kişi belediye başkanı yapılabilmektedir. Böylece, dünyada çokça örneklerini gördüğümüz seçim hile ve manipülasyonlarının[5] dahi ötesine geçilmiştir. Yani aldığınız sürücü belgesinin, yasal olarak, bir polis memuru tarafından herhangi bir yargısal süreç işletilmeksizin iptalinin mümkün olması gibi garip ve vahim bir durumla karşı karşıyayız. Bunun Kürdistan özelindeki çevirisi şudur: Seçim öncesi uygulanan her türlü baskı ve yıldırmaya ve kampanya süreçlerindeki tüm adaletsizliklere rağmen elde edilen seçim başarıları da artık kazanım olmaktan çıkmış, seçim sonuçlarına ve seçme ve seçilme hakkına olan güven tamamen ortadan kalkmıştır.

    KALPAZAN DEMOKRASİNİN PARAMETRELERİ

    Türkiye, kuruluşunda otoriter bir rejimken daha sonra yarı otoriter rejimlere geçiş yapmış, sonraları otoriter demokrasi olarak tanımlanmış, genel olarak bu iki kategori arasında yer değiştirmekten öteye geçememiştir.[6] Yarı-otoriter rejimler, çok partili bir sistem dahilinde periyodik seçimlerin yapıldığı ancak fırsat eşitliği, adil ve özgür seçimler, bireysel özgürlüklerin anayasa ve yasalarca korunan en temel değerler olması gibi demokratik ilkelerin sistematik bir şekilde ihlal edildiği, seçimlerin iktidar için ‘meşrulaştırıcı’ bir araca dönüştüğü, vatandaşların siyasi ve medeni haklarının sürekli ihlal edildiği, yürütme erkinin baskın olduğu rejimlerdir.[7] Benzer bir rejim de illiberal demokrasidir.[8] Bu rejimlerde bireysel özgürlükler, kişi saygınlığı ve eşitlik kavramı belli bir din, kültür, ideoloji ve kimliğe feda edilir; liderler köktenci dincilik, milliyetçilik ve ideolojik referanslarla ortaya çıkıp iç veya dış savaşlarla içerideki desteği perçinlemeye girişir; yöneticiler her türlü farklılığa cephe alarak partizanlarına sarsılamaz bir birlik, parlak bir gelecek ve/veya nostaljik altın çağların yeniden inşası vaadinde bulunur.[9] Kısacası, özgürlükçü değerler olarak bilinen çok kültürlülük, farklı kimlik ve görüşlere saygı ve çeşitli toplum ve dinlere mensup olanlara yasa önünde eşitlik tanınması şeklinde özetlenebilecek ilerici değerlerin reddi ile, mili ve/veya dini bir kimliğin en yüce, kutsal değer olarak yükseltilmesinin yeniden siyasetin temel amacı haline gelmesidir. Bu rejimlerde yürütme organının yetkileri üzerindeki sınırlamalar ya tamamen kaldırılır ya da asgariye indirilir, kurumsal denge ve denetleme mekanizmaları olabildiğince zayıflatılır, ve yargı bir çeşit bürokrasiye evrilerek siyasi yapının en güçlü aktörü haline getirilen yürütme erkinin toplumu yeniden dizayn etme aracına dönüştürülür.

    Türkiye’de yarı-demokrat, otoriter-demokrat ve yarı-otokrat olarak tanımlanan rejim karakteri kalıcılaşmış; kalıcılaşan otoriterlik 2016’daki darbe girişimi sonrasında derinleşerek otoriterliğe ve otokrasiye everilmeye başlamıştır[10] (eklemek gerekir ki, ‘yarı-demokrat’ tanımlamasındaki demokrasi, liberal demokrasilerde görülen ilke ve standartlara uygunlukla değil, sadece periyodik olarak seçimlerin yapılmasıyla sınırlıdır).

    Ancak, kayyım atamaları Türkiye gibi otokrat veya yarı-otokrat rejimlerde bile görülmeyen bir çarpıklık olup, bunu fiili anayasaya aykırılıklar ile seçim hileleri, usulsüzlükleri ve adaletsizliklerinden ayırmak gerekir. Artık yerel yönetim organları üyelerinin bu sıfatı kazanıp kaybetmeleri yargı denetiminden çıkmış, belediye başkanlarının memurlar tarafından atanabilecekleri bir mekanizma hukuk düzeninin bir parçası haline gelmiştir.[11] Ezcümle, Belediye Kanunu’nun anılan hükmü anayasaya aykırılığı yasallaştırmak ve OHAL’i olağanlaştırmakla kalmamış, demokrasilerde rejim meşruiyetinin temeli olan seçme ve seçilme mekanizmasını, -bu prosedürün işlemesine ve her beş yılda bir seçimler yapılmasına rağmen-, yine yerel yönetimler açısından, tamamen ortadan kaldırmıştır. Bu nedenle Türkiye’deki siyasi rejim yarı-otoriter ve illiberal demokrasi olmanın ötesine geçmiştir. Tipik yarı-otoriter veya illiberal rejimler, demokratik kurallar ile otoriter yöntemlerin aynı anda var olduğu siyasi sistemlerdir. Yukarıda açıklandığı üzere, Türkiye’de bunların hepsi, değişik derecelerde, oldum olası zaten vardı.[12]

    Yeni olan olgu, demokratik kural ve süreçlerin sonuçlarını da ortadan kaldıran hükümlerin kalıcı olarak yasalara ve bu yöndeki uygulamaların siyasi pratiğe yerleşmesidir. Bu minvalde siyasi iktidar için araca dönüşen, hiçbir şekilde adil ve özgür yapılmayan seçimlerin[13] bile -Kürdistan’daki yerel yönetimler söz konusu olduğunda- sonuçlarının tanınmayabildiği ve keyfi olarak değiştirilebildiği bir rejimle yüz yüzeyiz. Yani sadece otokrat yöntemlerin, güçlü bir yürütmenin ve hak ihlallerinin varlığı değil, tüm bunlara rağmen seçimleri kazananların görevlerinden alınıp anayasaya aykırı bir şekilde[14] yerlerine devlet memuru kayyımların atandığı bir rejimle karşı karşıyayız. Bu nedenle içişleri bakanı ve valilerin takdiriyle, belli yerleşim yerleri ve kişiler açısından, seçimlerin yapılmaması durumunda olacakların aynısının gerçekleştiği bir rejim söz konusudur. Ancak seçimler de yapılmaktadır. Bu paradoksun siyasi rejimler skalasındaki karşılığı, Cheeseman ve Klaas’ın[15] kalpazan demokrasi dediği rejim tipidir.

    Kalpazan demokrasiler, bu yazarlara göre, görünüşte çok partili seçimler düzenlemekle beraber otoriter olan rejimlerdir. Bu tip rejimler bazen tek partili otoriter rejimlerden daha istikrarlı olurlar. Çünkü hileli secimler yapmak veya iktidara bir şekilde avantaj sağlamak suretiyle secimler yapmak hiç seçim yapmamaktan daha iyidir. Ancak bu rejimi diğerlerinden ayıran en önemli iki husus şudur: “Seçimler genellikle halkın iradesini siyasi iktidara dönüştürmek için değil, halkın iradesini yıkmak ve görevdeki kişinin iktidarda kalmasını sağlamak için kullanılır”[16] ve yasalar, bu amaca ulaşmak üzere kullanılan birer araca dönüşür.

    Anayasa’nın 127. maddesi, Avrupa Yerel Yönetimler Şartı ve yerel yönetimlerin özerkliği ilkelerine aykırı bir şekilde,[17] seçilen belediye başkanları, belediye meclis üyeleri ve muhtarların görevlerinden alınması ve yerlerine yenilerinin seçilmesi prosedürünün işletilmesi yerine idari makamlar tarafından kayyım atanmasının yasal hale gelmesi olgusu, Türkiye’deki siyasi rejimi otoriter veya illiberal[18] demokrasi olmaktan çıkarmış, kalpazan demokrasiye evirmiştir. Ancak burada kalpazan rejim tanımını Cheesemen ve Klaas’ın kullandığı tanımdan farklı sebeplerle kullanıyorum. Zira onlar bu kavramı kullanırken daha çok Cassani ve Zakaria’nın[19] da üzerinde durdukları hususları, yani seçimlerin hile, baskı ve hak ihlallerinin gölgesinde kalmasını öne çıkarırlar. Benim bu kavramı kullanma sebebim ise çok daha vahim bir olguya vurgu yapmaktır: Hile, baskı ve hak ihlallerine rağmen yerel yönetim seçimlerini kazananların tamamen keyfi bir şekilde idari makamlarca görevden alınmalarının yasal bir dayanağa bağlanmış olması, bu vesileyle seçim sonuçlarının da hile, baskı ve hak ihlallerine ek olarak, bir yasal dayanakla değiştirilmesidir.


    * Aberdeen Üniversitesi, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Öğretim üyesi

    Kaynakça:

    [1] Keleş Ruşen and Can Giray Özgül, “Belediye Organlarına ‘Kayyım’ Atamaları Üzerine Bir Değerlendirme,” Ankara Üniversitesi SBF Dergisi 72, no. 2 (2017): 299–313.

    [2] Giorgio Agamben, State of Exception (London: The University of Chicago Press, 2005).

    [3] HDP, “Kayyım Raporu” (Ankara, 2019), https://hdp.org.tr/tr/kayyim-raporumuz/12907/; HDP, “HDP’den Kayyum Raporu,” Birgün, 2019, https://www.birgun.net/haber/hdp-den-kayyum-raporu-277100.

    [4] Hasan Yaylı and Refik Yaslıkaya, “Türkiye’de Yerel Hizmetlerle İlgili Yasal Düzenlemelerin Gelişimi,” Üçüncü Sektör Sosyal Ekonomi 47, no. 2 (2012): 74.

    [5] Nicholas Cheeseman and Brian Klaas, How to Rig an Election (New Haven and London: Yale University Press, 2018); Alberto Simpser, “How to Un-Rig an Election,” Journal of Democracy 30, no. 1 (2019): 172–77; Ivan Jarabinský, “How to Rig an Election ,” Swiss Political Science Review 24, no. 3 (September 2018): 367–69.

    [6] Halil Karaveli, Why Turkey Is Authoritarian: From Atatürk to Erdoğan (London: Pluto Press, 2018); Halil Karaveli, “The Rise and Rise of the Turkish Right,” The New York Times, 2019, https://www.nytimes.com/2019/04/08/opinion/turkey-nationalism-right-wing.html?fbclid=IwAR1oHL-EOtmBKw-capYbclkZ3ses608RDmRAtWRa8rMKhQJDLafSJct7Y8w; Kerem Öktem and Karabekir Akkoyunlu, “Exit from Democracy: Illiberal Governance in Turkey and Beyond,” Southeast European and Black Sea Studies, November 6, 2016, 1–12.

    [7] Andrea Cassani, “Hybrid What? Partial Consensus and Persistent Divergences in the Analysis of Hybrid Regimes,” International Political Science Review 35, no. 5 (2014): 543, 544; Fareed Zakaria, “The Rise of Illiberal Democracy,” Foreign Affairs 76, no. 6 (1997): 22–43.

    [8] Zakaria, “The Rise of Illiberal Democracy.”

    [9] Zakaria, 23–40.

    [10] Kemal Kirişci and Amanda Sloat, “The Rise and Fall of Liberal Democracy in Turkey: Implications for the West” (Washington D.C., 2019), https://www.brookings.edu/research/the-rise-and-fall-of-liberal-democracy-in-turkey-implications-for-the-west/; Jean-François Bayart, “Turkey: Erdoğan’s Authoritarian Turn,” Global Challenges, 2017, https://globalchallenges.ch/issue/2/turkey-erdogan-authoritarian-turn/; Zafer Yılmaz and Bryan S. Turner, “Turkey’s Deepening Authoritarianism and the Fall of Electoral Democracy,” British Journal of Middle Eastern Studies (Routledge, October 20, 2019).

    [11] Yaylı and Yaslıkaya, “Türkiye’de Yerel Hizmetlerle İlgili Yasal Düzenlemelerin Gelişimi.”

    [12] Karaveli, Why Turkey Is Authoritarian: From Atatürk to Erdoğan; Yılmaz and Turner, “Turkey’s Deepening Authoritarianism and the Fall of Electoral Democracy.”

    [13] Nic Cheesman and Brian Klaas, “How to Rig an Election,” The Constitution Unit Blog, 2018, https://constitution-unit.com/2018/07/04/how-to-rig-an-election/.

    [14] Ruşen and Özgül, “Belediye Organlarına ‘Kayyım’ Atamaları Üzerine Bir Değerlendirme.”

    [15] Cheeseman and Klaas, How to Rig an Election.

    [16] Cheesman and Klaas, “How to Rig an Election.”

    [17] Abdullah Çelik, “Belediye Başkanlarının Geçici Olarak Görevden Uzaklaştırılması Üzerine Bir Çalışma,” Elektronik Sosyal Bilimler Dergisi 4, no. 1 (2005): 145–59; Erol Uğraş Öçal, “Anayasa Mahkemesi Kararlarında Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı,” Emek Araştırma Dergisi (GEAD) 9, no. 14 (2018): 137–56; Ruşen and Özgül, “Belediye Organlarına ‘Kayyım’ Atamaları Üzerine Bir Değerlendirme”; Yunus Muratakan, “Demokrasi ve Anayasa Hukuku Bağlamında ‘kayyım’ Sorunu,” Artıgerçek, 2018, https://www.artigercek.com/haberler/yururlukte-olan-ohal-khk-leri-hak-ve-hurriyetleri-durdurmustur.

    [18] Zakaria, “The Rise of Illiberal Democracy.”

    [19] Cassani, “Hybrid What? Partial Consensus and Persistent Divergences in the Analysis of Hybrid Regimes”; Zakaria, “The Rise of Illiberal Democracy.”

    Kaynak: Artı Gerçek
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Ummak İstiyoruz

    Ummak İstiyoruz


    Tanıl BORA*


    Tatlı bir Napoli atasözü var: “Yarın yine borçlarım olacak ama bu akşam ben bir kralım.” Bu seçimlerin, muhalifler, hoşnutsuzlar, yılgınlar üzerindeki duygusal etkisini, bununla tarif edebiliriz. Evet, yarın yine -düz ve mecazi anlamıyla- borçlar olacak, ama bir akşam, krallık…

    ***

    “Türkiye toplumunu bir arada tutan nedir?” 2010’da Toplum ve Bilim’de bu soru etrafında bir tartışma yürütmüştük. Suç ortaklığı, şiddet, klientalizm, borç-borçluluk üzerinde durulmuştu. O zaman yeterince işlenmeyen cevap adaylarından biri de, seçimdi. Bu yerel seçimlerde, bunun bir teyidini gördük. Bu toplumu, yani asgari bir müşterek sorumluluğa dayanan, asgari bir eşitlik içinde birlikteliği, -olduğu kadarıyla, diye eklemeliyiz-, tutan ‘şeylerden’ biri, hem de önemli birisi, seçimdir. “Sistemin” güvencesidir, işleyen bir supaptır. Bir gelecek tasavvurunu, umutları kısık ateşte tutar; sonunda dip tutsa da, iştahlandırıcıdır. Olduğu kadar’ı, hep eklemeliyiz.

    ***

    Seçimin gözde mefhumlarından biri: Dip dalga. Aslında şöyle böyle on yıldır, yerleşik siyasetin kavrayamadığı ve onu alt üst edecek büyük bir toplumsal değişim infilâkının, onun beklentisinin mecazı olarak kullanılıyor. (Yanılmıyorsam ilkin, Cumhuriyet mitingleri arifesinde ulusalcı akım içinde dillendirilmişti bu terim.) Geçen yıl Cumhurbaşkanlığı seçiminde bir dip dalga anons edilmişti, ancak işte şimdi kopup geldiği söyleniyor; bu gecikmenin nedenleri de şimdiden tartışılmaya başladı.

    Dip dalgayla kastedilen, yüzeyde görülmeyen, alttan alta muazzam bir güçle akıntıdır. Okyanusta, derin suda, öyle akar gider. Suyun sığlaştığı koşullarda, kıyıya yıkıcı bir şiddetle vurur.

    Dip dalgayı beklemek veya ‘bilmek,’ takdir edersiniz, siyasi bir eylemi tarif etmiyor. Hatta, siyaseti sosyolojiye (sosyolojizme) havale etmek demektir. Teşbihimizi son haddine vardırırsak, sığda beklemektir ve tsunamidir, yıkımdır. Machiavelli, Prens’in maharetini, seli seylabı kontrol etme kabiliyetine teşbih ederdi. Dip dalgayı karşılamak, önlem almak veya dalgadan enerji üretmek (teşbihi sürdüreceksek: dalga enerjisi santrali diye bir teknoloji var) – işte o siyasi bir eylemdir. Siyasal muhalefetten, dip dalgası kutlaması yapmaktan veya yeni dalga ve dalgalar beklemekten fazlasını yapmasını beklemeli.

    ***

    Yorumcular, galiba her zamankinden de büyük bir şevkle, “seçmen ne mesaj verdi?”yi anlatmaya giriştiler. Daha çok iktidar havuzlarında ve jakuzilerinde serinleyenler meşgul bununla; çünkü “seçmen mesajı” tefsirciliği, esasen bir hayra yorma, bir hüsnütabir işidir. Fakat muhalifler de, yine hayra yorma meyliyle, bundan geri kalmıyor.

    Seçmen, tekil bir özne veya bileşke vektör değil. Farklı saiklerle, farklı çıkarların peşinde, farklı önceliklerle hareket eden seçmen grupları var. Bu saikleri, bu çıkarları, bu öncelikleri ve onların karşılaşmalarını, etkileşimlerini “okumak,” daha yararlı olmaz mı?

    Seçmen, mesaj vermez. Seçmen, mesajlara reaksiyonlar verir. Mesajı, partiler verir. Vermesi gerekir. İhtiyacımız, partilerin, daha fazla ve daha açık mesaj vermesi.

    ***

    1989 yerel seçimlerinde SHP’nin (Sosyaldemokrat Halkçı Parti) birinci parti olmasından beri ilk kez seçimlerden birinci çıkan CHP’nin, tarihî denebilecek bir başarı kazandığını teslim etmek gerek.

    CHP Genel Başkanı Özgür Özel, seçim gecesi konuşmalarında, önce örgüte teşekkür etti, hatta en çok parti emekçilerine şükranını dillendirirken hislendi. Parti kongresinde Kılıçdaroğlu’na karşı kazanmasında da, örgütün gönlüne hitap etmesi, danışmanlardan, anketçilerden önce örgütün önemli olduğunu vurgulaması etkili olmuştu. Gerçekten, bu seçim başarısında örgütün payı ne kadar oldu? Sahici meraktır.

    CHP ‘kültüründe’ örgütü, dışa dönük bir siyasal ilişki olarak örgüt ve bir iç evren olarak örgüt diye ikiye ayırabilir miyiz? İç evren olarak örgüt, -kim aday olacak, kim ilçe başkanı olacak-, CHPlilere asıl neşe veren, onların enerjilerini soğuran, birçok zaman paralel evreni andıran bir âlemdir. Örgütün dışa dönük veçhesi ise, ahaliyle, “sokak”la, kitle örgütleriyle ve kendi soluyla temaslı bir ilişki ağı… Örgütleme faaliyeti… Yani, siyasetin medya-odaklı hale gelmesine, ideolojisizleşmesine bağlı olarak bütün dünyada geçersizleşen bir siyaset medyası (aracı) olarak örgüt… Geçersizleşmesi, iyi bir şey değil! İllâ eski usullere sıkışmadan, canlandırılması, tazelenmesi, esaslı bir demokratikleşme meselesidir. CHP’nin şimdi yerel yönetim olanaklarıyla bir iç âlem olarak şenlenen örgütünün; bir örgütlenme derdi, heyecanı olacak mı? CHP örgütünün iyice iç evrene ve paralel evrene dönüşmesine büyük katkısı olmuş eski bir CHP genel başkanının sevdiği ifadeyle: “ummak isteriz”!

    ***

    Özgür Özel’in seçim gecesi konuşmasında, sıcağı sıcağına ve açıkça, DEM Parti’yi alt etme amacıyla, “kolluk kuvvetlerini” seferber eden oy taşımacılığını tel’in etmesi, önemliydi. “Kent uzlaşıları” da öyle… Fakat “Kürt meselesi,” CHP’nin bir muamması olmaktan çıkmış değil.

    İki Kürt büyükşehrinde, Diyarbakır ve Van’da, DEM Parti silkindi ve toplamda iniş seyrinde olan oylarını artırdı; AKP 2019’a kıyasla iki haneli rakamlara varan kayba uğradı. İşte bu, güçlü bir “mesaj.” Şimdi, ana iktidar ve ana muhalefetin müştereken tebrik ettiği “demokrasimiz”in imtihanı, bir sürekli olağanüstü hal yöntemi olarak kurumlaşan “kayyım”[1] uygulamasıdır. Kayyımsız olacaksa; özellikle Van ve Diyarbakır belediyelerinin, “Kürt siyaseti”nin çehresinde belirleyici bir etki yaratmaların “ummak isteriz”… diye yazdıktan birkaç saat sonra, Van Büyükşehir’e (% 55,4 oyla) seçilen Abdullah Zeydan’ın “seçilme yeterliliği olmadığına” hükmedilerek, mazbatanın (% 27,1’le ikinci gelen) AKP adayına verildiği haberi geldi.[2] İktidar partisinin bizzat kayyımlaşması…

    ***

    Kadın belediye başkanı sayısındaki bariz artış, bir “yarın yine borçlarım olacak ama bu akşam ben bir kraliçeyim” sevinci veriyor.

    CHP’nin, 2014’te emekli müftüyle zorladığı alamadığı (yabana atılmayacak bir ihtimal: sayımlara yapılan bir “müdahale” sonucu kaybettiği) muhafazakar “sosyolojili”[3] Üsküdar’ı, mühendis bir ‘açık’ genç kadınla kazanması da; kimlik, sosyoloji ve sembol siyaseti ezberleri üzerine bir durup düşünmeye çağırmıyor mu?

    ***

    CHP’nin yeni kazandığı belediyeler arasında, özellikle “muhafazakâr” mührü vurulmuş yerler, iri ve ufak taşralar, uzak ve yakın taşralar (biliyorsunuz, bir bakıma İstanbul’dan hariç her yer taşradır ve biliyorsunuz, İstanbul içinde de nice taşralar vardır), ayrı bir ilgiyi celp ediyor. Taşraları, -İslamcı-dindar muhafazakarlıkla sınırlamıyor, milliyetçi-muhafazakarlığı da, cumhuriyetçi-muhafazakarlığı da katıyor, en çok sıradan-muhafazakarlığı kastediyorum-,[4] “muhafazakarlık”la eşanlamlı sayılmaktan uzaklaştırmaya dönük bir arayış görebilecek miyiz? (Çok şey istiyoruz!) Hiç yoksa, biraz ufuk açmaya, biraz hava aldırmaya, biraz başka-türlü-bir-şeye açılmaya dönük bir arayış, görecek miyiz? Şehirlere, kimlikleriyle (veya “marka” olarak) değil de, karakterleriyle değer kazandıran bir yerel siyasetin uç vermesini ummak isteriz.


    [1] Yedi yılı geçti… Kayyım

    [2] Işıl Kurnaz, bunun “hukukunu” sıcağı sıcağına yazdı: Kışa Dönmeden Yazımız

    [3] Sosyoloji

    [4] Sıradan Muhafazakarlık


    * Bu yazı ilk olarak Birikim Haftalık’ta yayınlanmıştır.

    Kaynak: Artı Gerçek
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***