Etiket: Can Yayınları

  • Selçuk Baran’ın ‘Günlükler’ini okumak

    Selçuk Baran’ın ‘Günlükler’ini okumak


    Abdullah EZİK


    Modern Türk edebiyatının kendisine özgü isimlerinden biri olan Selçuk Baran’ın ‘Günlükler (1948-1989)’i Can Yayınları tarafından yayımlandı. Baran’ın ilk gençlik günlerinden 1990’lara dek tuttuğu, hayatının birçok farklı evresinin yansıdığı bu günlükler, okura hem yazara hem de dönemine dair sunduğu anekdotlarla dikkat çekiyor.

    Öykülerinde kaçış, çaresizlik, yalnızlık, yabancılaşma gibi konulara ağırlık veren, hemen her zaman kendisine özgü sembolik bir dil geliştirmeye çalışan Selçuk Baran, bu bilinçli tavrıyla duru, akışkan ve fazlalıklardan ari bir edebiyat geliştirmiştir. Küçük insanın trajedisine odaklanan, kişiyi kendi yaşamı ve sınırları içerisinde değerlendiren, kıyıda köşede kalmış hayatları kendisine mesele/dert edinen Baran, bu tutumuyla Türk edebiyatının kendi sesini bulmuş yazarlarından biri olmuştur.

    Günlükler (1948-1989), Selçuk Baran’ın ilk gençlik döneminden 90’lara uzanan çizgide tuttuğu 12 defterden meydana gelmektedir. Baran’ın kimi zaman büyük bir yalnızlık, kimi zamansa heyecanla kaleme aldığı notlar; zihninden geçenleri yazıya döktüğü karalamalar bu kitap aracılığıyla ilk kez okurla buluştu. Bir yazarın zihin dünyasına, kişisel yaşantısına, duygu ve düşüncelerine dair özel metinler olarak görülebilecek bu tür kitaplar, şüphesiz edebiyat tarihlerinin bir başka yüzünü temsil eder. Öznel, kişisel ve ayrıksı olan bu metinler, işleyen bir zihnin arka planında neler olduğunu ve o zihnin nasıl çalıştığını açıkça ortaya koyması, görünür kılması bakımından önemlidir.

    1933 yılında Ankara’da doğan ve 1999’a dek sürekli üreten, düşünen, yazan bir entelektüel olarak Selçuk Baran, bir yandan kurgusal metinler kaleme alırken diğer yandan kendi yaşamına dair notlar almaktan da geri durmaz. Onun kurguyla kurgu dışı arasında sürekli mekik dokuyan bu tavrı, yazarın nasıl bir bilinçle hareket ettiğini göstermesi bakımından da anlamlıdır.

    Günlük, bir yazarın, entelektüelin, şairin kendisini açıkça görünür kıldığı en özel türlerden biri olarak görülebilir. Kişinin sadece ilgilendiği disiplinde değil, aynı zamanda kendi yaşamında neler olup bittiğini de görünür kılan bu tür, geçmişten bugüne iyi örnekleriyle gelişegelmiştir. Franz Kafka’dan Albert Camus’ye, Erdal Öz’den Cemal Süreya’ya kadar birçok yazarın günlükleri, bu anlamda türü zaman içerisinde geliştirmiş ve genişletmiştir. Selçuk Baran’ın günlükleri de bu anlamda türe yeni bir katkı ve iyi bir örnek olarak değerlendirilebilir.

    Selçuk Baran’ın ilk kez gün yüzüne çıkan ve Can Yayınları tarafından yayımlanan Günlükler (1948-1989)’i okura yazarın edebiyatına ve yaşamına dair birçok özgün veri sunan özel bir metin. Baran edebiyatını daha da anlamlı kılan ve bu edebiyatın zaman içerisinde nasıl gelişip dallanıp budaklandığına dair düşünsel bir izdüşümü/harita vadeden bu kitap, günlük türüne dair de önemli bir katkı olarak değerlendirilebilir.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Japon edebiyatının usta kaleminden: Pandora’nın Kutusu

    Japon edebiyatının usta kaleminden: Pandora’nın Kutusu


    Merve KÜÇÜKSARP


    Japon yazar Osamu Dazai’nin kaleme aldığı “Pandora’nın Kutusu” isimli roman Peren Ercan’ın çevirisi ile Can Yayınları tarafından yayımlandı. Roman, II. Dünya Savaşı sonrası Japonya’sında, toplumun savaş kaynaklı yaşadığı bunalımları ele alırken, bir yandan da bu bunalımı seyreden, sağlık sorunları yaşayan bir bireyin varoluşsal sancılarını, ruhunun karanlık taraflarını ve içsel çatışmalarını anlatır.

    Osamu Dazai, 1909 yılında Şuci Tsuşima adıyla, Japonya’da on iki çocuklu, toplumda saygın yeri olan bir ailenin onuncu çocuğu olarak dünyaya gelir. Babası politikacı olduğu için kendisinden benzer bir hayat kurması, hatta politikayla ilgilenmesi beklenir. Oysa onun kişiliği sıra dışıdır, aykırı ve uzlaşmazdır. Nitekim ailesinin ondan beklentilerini karşılamak yerine edebiyata ilgi duyar, Fransız edebiyatı okumaya karar verir ve erken yaşlarından itibaren kimi gazete ve dergilerle yayımlanan yazılar ve şiirler kaleme alır. Bu yıllarda kendisini edebi anlamda etkileyen ve üslubunu şekillendiren iki yazar vardır ki, bunlar, Japon hikaye yazarı Ryunosuke Akutagava ve Dostoyevski’dir. Bilhassa Dazai, Akutagava’yı idol olarak öyle benimser ki, onun erken yaşta intiharı üzerinde büyük bir yıkım yarattığı gibi yıllar sonra bir dizi başarısız olan ve sonunda 1948 yılında ölümüyle sonuçlanan intihar girişimlerine kalkışmasında -belki de- bir etken olur.

    Bu intihar onun ölüm ve hayat hakkındaki fikirlerini değiştirdiği gibi yazarlığında da itici güç olur. Dazai bir müddet bu melankoliyle yazma edimine ara verse de, yeniden başladığında hayatın anlamsızlığını işleyen metinler kaleme almaya başlar. Uzun bir müddet özel hayatında çalkantılar yaşasa da, hayatının sonuna dek yazma çalışmalarını sürdürür. Kendi potansiyelinin farkına varan Dazai, kendi hayatından esinlenerek kurguladığı hikayeleri kötümser bakış açısıyla birinci tekil şahısın ağzından anlatır. Her ne kadar Dazai, sıra dışı karakteri ve dışa düşen eğilimleriyle çoğu insandan ayrı görünse de, eserlerinde işlediği yalnızlık, kendine yabancılaşma, aidiyet ve duygusal konular onun insanlığın geri kalanıyla olan bağını güçlendirir. Ancak yine de, Dazai yalnızca bireysel duygular ve varoluşsal sıkıntılar üzerine kalem oynatmaz. Toplumsal meseleler, o dönem Japonya’da yaşanan hadiseler ve politik konjonktür de onun metinlerde yer bulur

    Keza ‘Pandora’nın Kutusu’, psikolojik iniş çıkışlarının, yaşam karşısında duyduğu bulantının hissedildiği ilk dönem romanlarından oldukça farklıdır ve toplumsal meseleler romanda hissedilmektedir. Ki zaten roman, II.Dünya Savaşı sırasında Japonya’nın ağır kan kaybettiği sırada yazılmıştır.

    Roman birinci tekil şahıs tarafından mektuplar silsilesi olarak seyir alır. Anlatıcımız, yaşadığı sağlık sorunları –tüberküloz- nedeniyle tedavisi sırasında yaşadığı olayları anlatır.

    İdeal insanın ne olacağı üzerine düşünür, etrafındakiler de ona bu konuda katkıda bulunur ancak romandaki fikirler, tıpkı Dazai’nin iç dünyası gibi ikirciklerle, çelişkilerle ve gelgitlerle doludur. Bilincinden akan fikirler ne berraktır bu minvalde, ne de tutarlı, sabitkademdir. Bu muğlak ruh iklimi, Dazai’nin romanı yazarken girdiği mütereddit hallerle ilgili olduğu gibi, savaş sırasında ve de sonrasında Japonya’nın içinde bulunduğu her gün yeni kayıplarla ve yaralarla bulanıklaşan, kontrol edilemez kaotik atmosferle de ilgilidir. Ki zaten “Pandora’nın Kutusu” kavramı, mitolojide açıldığında dünyanın tüm kötülüklerinin serbest kaldığı, iyinin ve kötünün muğlaklaştığı kaotik bir atmosferin membaı olarak tasvir edilir. Ne var ki tıpkı her savaş ve kaos sonrası olduğu gibi Pandora’nın Kutusunda da geriye bir tek umut kalır. Niitekim Dazai de bütün pesimist yazar tavrına rağmen romanının sonunda umudu işaret eder.

    “Sahiden de bugüne kadar bizim bulunduğumuz yerler kendiliğinden aydınlanıp güzelleşmedi mi? Bundan sonra bir şey söylemeden, acele etmeden, geriye kalmadan, oldukça dingin bir ivmede yürümeyi sürdüreceğim. Bu yol nereye çıkacak? Bunu, büyümekte olan bir bitkinin sarmaşıklarına sormak gerek. Sarmaşıklar şöyle yanıtlayacaklardır: Hiçbir şeyden haberim yok. Fakat büyüyüp uzadığım yönde gün ışığı var.”

    Osamu Dazai, mitolojiden esinlenerek yarattığı “Pandora’nın Kutusu” isimli romanda bireyin topluma ve kendine yabancılaşmasını otobiyografik öğelerle işliyor ve arka planda savaş dönemi Japonya’sının ruhsal panoramasını okura yansıtıyor.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Erkeksiz Kadınlar: ‘Öcümü alacağım!’

    Erkeksiz Kadınlar: ‘Öcümü alacağım!’


    Cennet SEPETCİ


    Munis’e, ilk ölümünden hemen önce söyletiyor bunu ‘Erkeksiz Kadınlar’da İran’lı yazar Shahrnush Parsipur. İlk ölümü diyorum çünkü Munis iki kez ölüyor ve yeniden doğuyor. Ağaca dönüşen bir öğretmen; Mehdoht, bekaret ve kadınlık hakkında fazlasıyla kafa yoran, ölüp ölüp dirilen özgürlüğünün peşinde bir ‘evde kalmış’; Munis, varlıklı ve ilk aşkını unutamamış, yüzü batıya dönük bir dul; Ferruhlikâ, sevdiği adamı daha genç ve ‘edepli’ bir kadına kaptırmış sonradan bir de tecavüze uğrayarak tek kıymetli ‘şey’ini kaybeden bir genç kadın; Fâize ve artık erkekleri kafası kesik gören bir seks işçisi; Zerrinkülah. Ve bu beş benzemez kadının bir şekilde bir araya geldiği, birlikte yaşayıp iyileştikleri Kerec’de nehir kenarında bir bağ evi.

    Can Yayınları tarafından müstear isimle çeviriler yapan Tahran doğumlu Yıldız Uysal tarafından Farsçadan çevrilen kitap, İran’da ‘kadın özgürlüğünü tasvir ettiği’ gerekçesiyle yasaklı. Kitabın bir de film uyarlaması bulunuyor. Yönetmenliğini Shirin Neshat’ın yaptığı 2009 yapımı filmde Mehdoht karakteri yer almazken Munis karakteri de daha baskın, daha görünür bir ‘komünist’. Venedik Film Festivali’nde Gümüş Aslan ödülünü alan filmde Neshat, tıpkı kitaptaki gibi İran’ın her bir yüzüne bir kadında hayat veriyor.

    FONDA 1953 İRAN DARBESİ

    Kısa kısa onbeş bölümden oluşan 102 sayfalık romanda her bir karakterin hayatını doğrudan etkileyen en az bir ‘erkeği’ bulunsa da bölümlerin adlarında sadece kadınların adları geçiyor. Erkekler kadınların hayatlarında ya yokluklarıyla yada koydukları engellerle yer alıyorlar. Henüz bekar olan üç karakter, Mehdoht, Munis ve Fâize evlilik yoluyla asli sahiplerine devirleri gerçekleşene kadar bekaretlerini ve iffetlerini koruyacakları geçici istirahatgahlarına ve ailenin erkelerine emanettir. Vasilerinin koruması altında ve toplumdan soyutlanmış evlenecekleri günü beklemeleri gerekmektedir bu kadınların o esnada da bekaretlerini korumaları tabi. Diğer iki karakter Ferruhlikâ ve Zerrinkülah’ın ise dertleri artık bekaret olmasa da onların da bağları bakidir. Birinin kocasına diğerinin ise genelev sahibine, pezevengine.

    1978 Paris notuyla biten kitapta fonda hep bir ‘karışıklık’ söz konusu. Kitapta net olarak İran’ın hangi dönemine tekabül ettiğini anlayabileceğimiz tek ayrıntı Munis karekterinin ilk ölümü. 17 Ağustos 1953 tarihine tekabül eden ölüm, MI6 ve CIA işbirliğiyle İran’ın 35’inci Başbakanı Muhammed Musaddık’ın devrilmesinden 2 gün öncesine tekabül ediyor. Munis, terasta günlerdir devam eden protestoları izlerken birden bire pat diye düşüp(!) ölüyor. Sonra dirilip bir ay boyunca sokak sokak gezip dönüyor evine canlı kanlı. Sonra ‘kötü yola düşüp aile onurunu lekelediği’ gerekçesiyle abisi tarafından öldürülüp yakın arkadaşı Fâize’nin de yardımıyla doğup büyüdüğü evinin bahçesine gömülüyor. Ta ki tekrar dirileceği abisinin düğün gününe kadar.

    İÇGÜDÜSEL BİR CİNAYET

    Gulçihre Ferruhlikâ’ya merdivenin açık tarafından yanaştı; “Ferruhlikâ sevgilim!” dedi.
    Kadın titredi. Adam ona hiç böyle seslenmezdi.(…)
    Düşündü: “Ya beni öldürürse!”

    Ferruhlikâ, yıllardır evli olduğu adamı ani bir yumruk darbesi ile yere serip kazara öldürmeden hemen önce böyle geçiriyor içinden. Ellilerinde, kocası tarafından menapozuyla sık sık alay edilen, her yalnız anında aşık olduğu adamı düşleyen bir kadın o. İlk kez ‘sevgilim’ diye seslendiğinde kocası, bir bit yeniği arıyor bu işin içinde. Sanırım benzer bir durumla karşılaşacak benzer coğrafyalardaki hemen her kadının düşüneceği şeyi düşünüyor ilk. ‘Şimdi başıma ne gelecek?’ Kocasından önce davranıyor. Uzun yıllardır devam ettirdikleri katlanılmaz bir hal alan evlilikleri merdivenlerin bitiminde son buluyor. Artık hem özgür hem de hâlâ kocasının soyadının koruması altında Ferruhlikâ. Üç ay sonra da Kerec’e, bahçesinde kendini ağaç olarak yeşermek üzere toprağa diken genç bir kadın olduğundan çok ucuza kapattığı bağ evine yerleşiyor. Herkes korkmasını en olmadı hoşlanmamasını beklerken bayılıyor Ferruhlikâ ağaç kadına. Yasalara, ahlak kurallarına ve toprağına sıkı sıkıya bağlılığından tek çıkış yolunu hareketsizlikte bulan, ağaç olmak isteyen Mehdoht’a. Bu genç kadın onun milletvekili olmasının anahtarı olabilir, olmasa bile ünlü olmasına yarayacağı kesindir onun gözünde.

    İRAN GİBİ BİR EV

    Ferruhlikâ ve Mehdoht’un bağ evinde buluştuğu sırada tövbekar seks işçisi Zerrinkülah, Munis ve Fâize de yürüyerek düşüyor Kerec yoluna. Zerrin tek değil, yolda “iyi kalpli bahçıvan”la karşılaşıyor. Uzun zaman sonra boynunun üzerinde başı olan tek erkek olduğu için takılıyor bahçıvanın peşine. Önce Zerrin ve bahçıvan sonra Munis ve Fâize çalıyor bağ evinin kapısını. Ferruhlikâ’nın bağ evinde herkese yer var. Beş benzemez kadın ve bir ‘nazik bahçıvan’ın Kerec günleri böyle başlıyor.

    Her ne kadar beş kadının bir araya geldiği bir bahçede geçse de hikaye, bu çok kolay bir birliktelik değil. Bir arada yaşamak zorunda kalmış, birbirlerinden öyle çok da haz etmeyen ama bazen korkudan, bazen saygıdan, bazen ihtiyaçtan, bazen de sırf sıkılmamak için bir arada bu beş kadın. Evin içi de İran’ın geri kalanı kadar karışık. İran’da bulunabilecek hemen her görüş evde bir karakter ile temsil ediliyor.

    Karakterleri bir araya getiren tek şey ise özgürlük arayışları. Tüm karakterler toplumsal cinsiyet eşitsizliği, bekaret, erkek egemen ahlak anlayışı, aile içi baskı ve şiddet, toplum içinde yer edinememek gibi “kadın dertleri”ne sahip. Parsipur, her bir karakterde hem dönemin İran’ını, hem de böyle bir dönemde bu coğrafyada kadın olmanın ne menem bir şey olduğunu alegorik bir dille, sündürmeden anlatıyor. Karakterlerin başlarından geçen türlü çeşit trajediler yazarın fantastik anlatısıyla birleştiğinde bir şiddet pornosu yada dramaya dönüşmeden bir özgürlük tasviri ve protestoya dönüşüyor.

    Kulağa yalnız kadınlardan oluşan bir ütopya ev gibi gelse de pek öyle değil esasında. Yerler, biçimler cinsiyetler değişse de ‘iktidar’ kadınlar arasında da baş köşede. Beş kadının ayrı ayrı hikayeleriyle açılan kitapta tempo bir arada yaşamaya başladıkları yerden itibaren artıyor. Ayrılık vakti geldiğinde her karakter için yeniden açılıyor başlıklar ama bu kez daha dar ve daha hızlı. Bağ evi biraz da her bir karakterin kendi sesini bulmak için bir süre dinlendiği bir durak. Sonrası için de büyük vaatleri yok yazarın, Faize’nin sonrası için söylediği gibi “Hayatları şahane değilse de yolunda. Yaşıyorlar”.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Bir ev, bir yara: Bilge’nin hikâyesi

    Bir ev, bir yara: Bilge’nin hikâyesi


    Adalet ÇAVDAR


    Yoksulluk sadece maddi koşulların eksikliği değil; sevgisiz büyümek, çocukların ruhuna yapışan bir gölge gibi kalır. Bir roman ya da bir dize, bazen büyüdüğünüz evin duygusal eksikliklerini karşınıza serer. Fatma Nur Kaptanoğlu’nun Can Yayınları’ndan çıkan Babam, Ev ve Yumurta Kabukları adlı romanı da bu tür bir yüzleşmenin romanı.

    Babam, Ev ve Yumurta Kabukları, Fatma Nur Kaptanoğlu, Can Yayınları, 112 Syf., 2024

    Kaptanoğlu’nun daha önce iki öykü kitabı yayımlandı, ancak bu ilk romanı. Yazar, içsel yolculuklar üzerine yoğunlaştığı öykülerinin izini burada da sürüyor ve bir kadının geçmişe, çocukluğunun yaralı evine geri dönüşünü anlatıyor. Bilge, 18 yaşında evi terk eder ve 11 yıl boyunca ailesiyle bağını koparır. 27 yaşına geldiğinde, hayatıyla ilgili önemli bir açıklama yapar, ancak bu, ailesiyle olan sorunlarını çözmez. Annesinin ölümünü dahi bir başkasından öğrenir. Şimdi ise babası ölüm döşeğindeyken evine dönmek zorunda kalır. Babası komada, ablası yurt dışında ve Bilge, evdeki sessizlikle baş başadır. Makinenin çıkardığı yeknesak bip sesi, çocukluğundan kalan ağır duyguların yankısı gibidir.

    “Geldim. Yine. Eve dönmek çocukluğunu geçirdiğin dört duvara dönmek değil sadece, çocukluğunu oluşturan her detayı hatırlamak, o detayların yerine konulanları hazmetmek, asla değişmeyenler için hayıflanmak, belki de üzülmek. Şimdi, çocukluğumda tahinli çöreğini çok sevdiğim fırının önünden geçerken, saatlerce oynadığım çocuk parkının oto yıkamaya dönüştüğünü fark ederken anlıyorum eve dönmenin sadece duvar yığınlarından, resimlerde, değişmeyen odalardan ibaret olmadığını.” Sayfa 98

    Çocukluk evleri, yaş aldıkça daha fazla anlam kazanmaya başlar. Bilge için bu dönüş, sadece fiziksel bir yolculuk değil, aynı zamanda kırgınlıklarla dolu anılarla bir yüzleşmedir. Yazarın maharetle işlediği bu içsel yolculuk, babalık ve sevgi eksikliği üzerine derin bir sorgulamayı da beraberinde getiriyor. Roman, okuyucuyu hem Bilge’nin kişisel hesaplaşmasına hem de yazarın güçlü anlatımına tanık ediyor.

    Bilge’nin çocukluk evi, kahkahaların ve yüksek sesli müziğin olmadığı, anne ve babanın birbirinden uzak yaşadığı kasvetli bir yerdir. Anne-baba ayrı odalarda kendi köşelerine çekilseler de ayrılmayı başaramazlar. Ablası Cansu, bu durumu reddederek içine kapanırken Bilge de kendi başa çıkma yollarını arar. Bilge’nin romantik ilişkilerinde yaşadığı zorluklar, çocukluğunda yaşayamadığı duyguları ikame etme çabasını yansıtır. Sevdiği insan ona “git tedavi ol” der demesine de, sevgisizliği tedavi etmenin bir yolu var mıdır ki?

    Yıllar sonra eve döndüğünde, birçok şeyin bıraktığı gibi durduğunu fark eder. Çocukluk odasına baktığında, hayatının pek çok önemli anısını yeniden hatırlar. Büyürken yaşadığı o kısa, büyülü anların sonraki yaşamında bıraktığı derin izleri takip eder. Ne kadar çabalarsa çabalasın, “iyileşmek” dediği şeyin kolay olmadığını, eve döndüğünde yaralarının sızlamaya başladığını hisseder.

    “Kendini iyileştirmek herkes için farklıdır. Karşınızdaki insan kendini her koşulda iyileştirebilen ve kollayan biriyse sizin kendinizce sarf ettiğiniz çabalar görünmez olur. Bir insan sizden herhangi bir konuda iyiyse, siz kendinizi ne kadar geliştirseniz de onun seviyesine gelemediğiniz sürece tatmin olmaz, sizi çabasızlıkla suçlar, sürekli kendini koruması gerektiğini hatırlatır, önemli onun siz değil de kendisi olduğunu kafanıza vura vura gösterir.” Sayfa 71

    Çocukluğunda görmeyenler için koşulsuz sevgi kolayca ikna olunan bir hâl değildir. Sevdiğiniz insanlar sizi terk etmesin diye sorun çıkarmadan yaşamayı ya da tüm sorunları tek başınıza çözmeyi denersiniz. En ufak bir çatışmada üzerinize gelmeleri kaçınılmazdır. Bilge, kitabın birçok yerinde sevgiye bir tanım arıyor. Babanın korkusu, annenin çaresizliği, ablanın kendini koruma tercihi ve Bilge’nin yalnızlığı… Bu hâllerin hiçbiri sevgiye denk düşmüyor.

    Sevgiden yoksunluk insanı adeta felç eder. Başka türlü yaşamak için yeni bir “ben” yaratmak, kendini yeniden kurmak gerekir. Elbette bu, sevgisizlik deneyimiyle felç olmuş varlığı terk etmek anlamına gelmeyecektir. O, benliğin kuytularında bir yerde yaşamını sürdürür. Aileye dönmek hareket kabiliyetini yitirmiş o bedene dönmek gibidir, çünkü o halde yaşamak o evde öğrenilmiştir.

    Dört duvar ve bir çatıdan ibaret görünen ev, benlikte kalıcı izler bırakır. Sonunda herkes, evden kurtulmanın kendince bir yolunu bulur. Bazen yıkar yakar evi, bazen olduğu gibi kabul eder. Ne var ki, ne kadar uzağa giderseniz gidin, kendinizi o evin içinde yaşamaya devam ederken bulabilirsiniz.

    Fatma Nur Kaptanoğlu’nun kahramanı Bilge, umarım kulaklarında yankılanan bip seslerinin izinden kurtulup hayatına devam edebilir. Evi yıkıp baştan kursa da, hafızası onunla didişmeye devam eder, etmelidir de. İnsan, evinin açtığı yarayı iyileştiremese de, onunla yaşamayı, hatta onunla eğlenmeyi öğrenir. Önünde sonunda büyür yani.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Yazarın yazgısı, kaygısı ve daha neler neler…

    Yazarın yazgısı, kaygısı ve daha neler neler…


    Yazmak eylemi kitabında yazarın hep bir endişeyle masaya oturduğundan bahsederdi Ferit Edgü. İster edebiyat uğraşısıyla geçen bilmem kaçıncı yaşınızda olun, ister boyunuzu aşan kitapların sahibi; her defasında o ilk defa yazıyormuş hissi olmazsa olmaz, derdi. Yazmaya başladığımdan hatta kitaplarım çıktığından beri o endişeyle yatıp kalkarım. Hocam Tomris Uyar da metinde göze çarpan yazar telaşının, mırıltılar ve dahi cızırtılarla uzayan gevezeliklerin, imgelere boğulmuş gösterişli satırların okurun sabrını nasıl zorladığından dem vurur, “yazacaksanız bu dediklerimden uzak duracaksınız”a getirirdi lafı. İki ustanın da ‘aman ha’ dediği bu noktaları yazarken ve okurken aklımdan hiç çıkarmadım, ruhları şad olsun diyerek bu köşede sizi neler bekliyor, hemen ona geleyim.

    Malumunuz edebiyat mahfilimiz bir hayli kalabalık, gelenekten devraldığımız güçlü mirasa neredeyse her gün çıkan romanlar, öyküler ve ne güzel ki şiirler ekleniyor. Bu kadar yazar var da bu kadar okur var mı sorusunu ya da tersi bir retoriği es geçiyorum şimdilik. Amacım kitaplarıyla gözüme takılan, aklımı oyalayan, kalbime dokunan ama bu kalabalıkta pek seçilmeyen yazarlara yakından bakmak. Yoksa okumayı iş edinmek, kendimi kanaat önderi kılmak, şuncacık köşeyi de iktidar tahtı haline getirmek gibi bir niyetim yok. Yirmi yıla yakındır yazma uğraşıyla geçen ömrümde istedim ki ilk kitap heyecanı yaşayan yazarların dünyalarına dalayım, aklıma takılanları direkt muhatabına sorayım, yazımın içine serptiğim bu soruları yazarına göndereyim, ondan gelen cevapları da bu sütuna taşıyarak ve nihayetinde kendi görüşlerimi, naçizane uyarılarımı de ekleyerek okurun önüne koyayım.

    Billur Örüntüler, Rıdvan Hatun, 136 syf., Can Yayınları, 2023

    Gazeteciliğe başladığım ilk yıllarda, kültür sanat muhabiriyken uzun ve birbirine benzer sorularla örülü röportajların karşımdakinde nasıl bir bıkkınlık yarattığını görür, toyluğumu gizlemek için lafı dereden tepeden aşıracağım diye göbeğim çatlardı. Gazeteciliği bırakalı çok oldu ama anlaşıldığı üzere soru sormaktan vazgeçmiş değilim. Lafı çok uzatmadan top yazarın masasına düşüversin; ilk konuğum ilk kitabı Billur Örüntüler (Can Yayınları) adıyla öykülerini bir araya getiren Rıdvan Hatun:

    TDK örüntünün anlamını olay ve nesnelerin düzenli bir biçimde birbirini takip ederek gelişmesidir diye açıklamış, sen de öykülerini kitaptaki sırasına göre dizerken ya da yazarken bu tanıma uygun bir takip gözettin mi?

    Öykülerin sıralanmasından çok her öykünün kendi içindeki olayların, duyguların örüntüsüydü kafamdaki. Bugünden yarına bir düzen, örüntü görmek zor, ama geri dönüp bakınca yaşananların birbirleriyle olan bağlantısı sarih bir hal alıyor. Örüntüleri oluşturan en temel bağları bulmaya çalışmak, yorumlarla, yargılarla, açıklamalarla kirletmeden detayları, sadelikleri, boşlukları sırasıyla dizip gerisini okura bırakmak, öze güvenmek, bütün öykülerde yapmaya çalıştığım, gözettiğim ortak yan bu.

    – Dil meselesine sonra geleceğim ama öncelikle Karbon öyküne değinmek istiyorum. Yüz körlüğü olarak bilinen prosopagnozi hastalığına sahip bir karakter yazmaya nasıl karar verdin, okuru bir hayli zorlayan çoklu karakterlerin öykü içindeki dağılımını özellikle Özgür ve Özben arasındaki köprüyü nasıl kurdun?

    Karbon üç bölümden oluşuyor. İlk bölümde Özgür, yeni doğan bebeği Temcit’in bir yüzünün olmadığını iddia ediyor. Oğlunun yüzünü göremiyor ya da yüzleşmekten korkuyor, sonunda ortadan kayboluyor. İkinci bölüm Özgür’ün kocası Umut’un bakış açısıyla devam ediyor. Umut her şeyin yolunda gideceğini umuyor, yüz körlüğü teşhisi koyulan oğlu Temcit’i tek başına büyütmeye çalışırken çok şey görüyor ama adım atmıyor. Temcit’in karısı Özben’in bakış açısıyla ilerleyen son bölümde gerçekten birbirlerinin aynısı gibi görünen çocuklar doğmaya başlıyor. Öyküyü yazarken özgürlük, umut, öz benlik arasındaki ilişkiye dair düşündüm. Benim için öykünün meselesi insanların artık fiziksel özelliklerinin birbirlerinin aynısı olması değil özgürlüğün ve umudun olmadığı yerde öz benliğin nasıl şekilleneceği sorusuydu. Prosopognozi aklımdaki kurgu için kullanışlı, uygun bir metafor oldu.

    – Marena Evcil Leopar öykünde yarattığın gerilimle Mavi Beyaz Pembe Orlon İplikler öykünde kullandığın masal dilin için kutlarım. Almanca konuşup Türkçe yazmanın sendeki karşılığı nedir?

    Henüz bunun üzerine düşünecek kadar yakın bir bağım yok galiba Almancayla. Türkiye’de doğdum, büyüdüm, buraya sonra geldim. Okuduğum, yazdığım, konuştuğum toplama bakarak bir kıyas yapacak olursam hâlâ en çok kullandığım dil Türkçe. Bazen yazdıklarımı Almancaya çevirmeye çalışırken aradaki farkı, mesafeyi görüyorum. Türkçe çok öznel, kendiliğinden, birlikte filizlenmekten, dönüşmekten korkmadığım dil, Almancayla bağım şimdilik daha nesnel, somut, bütünüyle iç içe geçtiğimizi hissetmediğim, oynamaktan çekindiğim, gündelik hayatta mümkünse en kısa yolunu kullandığım dil. Belki ilerde değişir.

    Rıdvan Hatun’a bu net ve içten cevapları için huzurlarınızda bir kez daha teşekkür ederek, son sorumdan devamla devralacağım sözü; lakin kitabı okurken ve her bir öykünün satır aralarında gezinirken editörlük müessesinin nasıl mühim bir meslek olduğunu bir kere daha hatırladım: Kitaba adını veren ilk öyküdeki “Yerde, hiç açılmamış gibi duran kitabın pembe arka fonlu kapağındaki göğe açılmış avuçlar gösterişli ışıklar saçıyor” ya da bir önceki soruda cesaretini alkışladığım öykünün içindeki “Özben, Amerikan tarzı açık mutfağa yöneldi” cümlelerini tekrar gözden geçirmesini ve dili eğip bükerken “…nükleer savaş sonrası antenlerini temizleyen bir uydu ve gündüzleri tavukkarası her şeyi bildiğini sanıyor ve tostunu çöpe attı ve ötekiler onunla gülüşüyor birini öptü çoğaldı” gibi bilinç akışı anlatımlarında, noktalama işaretlerine tenezzül etmeyen cümlelerinde okura azıcık da olsa şefkat göstermesini tavsiye edeceğim ve elbette öykülerine konu ettiği meseleleri, oyuncaklı kurgusu nedeniyle Rıdvan Hatun’un bundan sonra yazacaklarına da dikkat kesileceğim.

    Yazımın başında söz ettiğim endişe sadece yazarken yakasına yapışmıyor yazarın. Kitabınız çıktığında, herkesin ortasında kendinizi çırılçıplak hissettiğiniz o anda da gelip çalıyor kapınızı. İç sesiniz ben ne yaptım derken, gözünüz kulağınız kim ne diyecek merakıyla radar gibi çalışıyor. Bu durumu yakinen bilen ve kusursuz bir metin olmadığına yürekten inanan bir yazar olarak bu köşede sadece ilk kitapla gözüme çarpanlar değil, her yazdıklarıyla ilk kitap heyecanı duyduğunu belli eden yazarlar da konuğum olacak. Öyle ya birbirimizi anlamak, meramımızı anlatmak için kullanmayacaksak bu bereketli dilimiz neye yarar?

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Haftanın öne çıkan kitapları: ‘Rüyaların Üçüncü Reich’ı raflarda

    Haftanın öne çıkan kitapları: ‘Rüyaların Üçüncü Reich’ı raflarda


    Depresyonun Estetiği ve Poltikası/ Ayrıntı Yayınları/ Mikkel Krause Frantzen/ Ayrıntı Yayınları

    Kitabın açıklaması:

    “Depresyonda zaman elastikleşir, belirginleşir, sonra da kırılır.”

    Zamana ve nasıl olduğumuza dair gündelik sorular, depresyondaki kişinin hoşlanmadığı, hatta kaçındığı sorulardır. Üstelik ne sadece kişiye atfedilebilirler ne de kişinin psikolojisine; derin bir şekilde politiktirler.

    Depresyonun Estetiği ve Politikası’nda Danimarkalı akademisyen Mikkel Krause Frantzen, dört önemli kültürel eseri analiz ederek depresyonun yalnızca bireysel bir psikopatoloji değil, aynı zamanda kültürel ve felsefi bir sorun olduğunu savunuyor.

    Frantzen, Michel Houellebecq ve David Foster Wallace’ın eserlerini, Claire Fontaine’in enstalasyon sanatını ve Lars von Trier’in Melankoli filmini depresyonun zamansallık sorunuyla bağlantılı olduğu görüşü ışığında incelerken, Batı toplumundaki gelecek kaybı ve sıkışmışlık hissine dikkat çekiyor. Bu sanat eserlerinde depresyonun biçim ve içerik açısından nasıl tasvir edildiğini ayrıntılı, zengin ve özgün okumalarla analiz ediyor. Ayrıca bu eserleri, ilgili sanatçıların eserlerinin daha geniş perspektifine yerleştirerek kendi okumalarını diğer yorumcularınkilerle karşılaştırıyor ve bunları Kierkegaard, Levinas, Husserl, Heidegger gibi farklı filozoflara ve yazarlara atıfta bulunarak destekliyor.

    Depresyonun Estetiği ve Politikası, depresyonun karmaşıklığını, zaman ve toplumla olan ilişkisini irdeleyen, incelikli ve düşündürücü bir kitap. Hem bireysel hem de toplumsal düzeyde depresyonun tedavi olasılığına dair önemli soruları gündeme getiriyor.

    “Depresyonun; tarihin sona erdiği, geleceğin kapandığı, sonsuza kadar dondurulduğuna dair (patolojik) bir his olduğunu öne sürüyorum. Tüm gelecekleri feshetmiş bir şimdiki zaman.”

    Künye:

    Yayın No: 1770

    Dizi: Lacivert Kitaplar

    Dizi No: 65

    Orijinal Adı: Going Nowhere, Slow

    Yazar: Mikkel Krause Frantzen

    Çevirmen: Elif Kayurtar

    Yayıma Hazırlayan: Zeynep Dikdüş

    Son Okuma: Muhammed Musab Tiryaki

    Kapak Tasarım: Gökçe Alper

    Dizgi: Hediye Gümen

    Sayfa Sayısı: 200

    Boyut: 13 x 19,5 cm

    Baskı: 1

    Basım Yeri: İstanbul

    Yayım Tarihi: Temmuz 2024

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Philip Roth’tan kafkaesk bir roman: Meme

    Philip Roth’tan kafkaesk bir roman: Meme


    Merve KÜÇÜKSARP


    Çağdaş dünya edebiyatının önemli isimlerinden biri olan Philip Roth’un kaleme aldığı “Meme” isimli roman, Seçkin Selvi’nin çevirisi ile Can Yayınları tarafından yayımlandı. Roth, ‘Meme’de, David Alan Kepesh isimli karakterin bir kadın memesine dönüşümünü anlatırken, hem Gregor Samsa’nın bir sabah kendini bir böceğe dönüşmüş olarak bulduğu bir Kafka klasiği olan “Dönüşüm” e saygı duruşunda bulunuyor, hem de bir erkeğin bedensel değişiminin, onun ruhsal dünyasını nasıl etkileyeceğinin izini sürüyor.

    Roth, her ne kadar Kafka’nın ‘Dönüşüm’üne selama dursa da, romanın başında anlatılan dönüşüm Gregor Samsa’nınki gibi değildir. Kepesh’in memeye dönüşümü, sebepleri açık edilmese de, an be an tarif edilir. Keza değişim kasıklarından başlamakta, derisi gitgide pembeleşmektedir. Roth, burada dönüşümün cinsel arzuyla ilintili olacağını ima eder, ancak yine de anlatı Kepesh’in neden bir memeye dönüşmüş olabileceğine dair ihtimaller silsilesi üretmez. Aksine daha sonra ne olduğuyla, onun bu dönüşümle nasıl baş ettiğiyle ve hayatının nasıl değiştiği ile ilgilenir.

    Prof. David Alan Kepesh sıradan bir hayat yaşarken, bir gün kendini bir kadın memesine dönüşmüş olarak bulur. Doktorlar bu duruma birtakım teşhisler koymaya çalışsalar da Kepesh’in durumu olağandışı ve kati sebeplere dayandırılarak açıklanamazdır.

    “Ben bir memeyim. 18 Şubat 1971 tarihinde gece yarısı ile sabahın dördü arasında, sonradan ‘endokrinopatik değişiklik’ ve/veya ‘kromozomlardaki hermafrodit bir patlama’ olarak tanımlanan bir değişim oldu gövdemde. Ve beni her türlü insancıl kalıptan kopuk bir meme bezine, ancak rüyada ya da Dali’nin resimlerinde görülebilecek bir memeye dönüştürdü. Amerikan futbol topuna ya da zepline benzer bir biçimim olduğunu söylüyorlar. Yetmiş beş kilo ağırlığında (eskiden seksen kiloydum), yine bir seksen uzunluğunda, sünger dokusunda bir şey olmuşum. (…) Ağırlığımı oluşturan kitle, yağlı doku. Bir ucum karpuz gibi yuvarlak, öteki yanımda ‘gövdem’den on iki santimlik bir çıkıntı halinde, her biri penis deliğinin yarı büyüklüğünde on yedi deliği olan, silindir biçiminde bir meme ucu var. Bu delikler süt yollarının ağızları…”

    Daha önce literatürde benzer bir vakaya rastlanmadığı gibi, Kepesh’in kendisi dahil etrafındaki herkes şaşkına döner. Yusyuvarlak, cinsel olarak uyarılabilen bir uca sahip, aynı zamanda hissedebilen, konuşabilen bir meme olarak ilk zamanlar durumun vahameti karşısında Kepesh ruh halinden ruh haline sürüklenir. Bir rüya olduğunu umar, durumunu inkar eder. Nitekim yıllardır -kendine acıma itkisi veya kibir gibi- kimi psikolojik sıkıntılarla mücadelesinde kendisine destek olan psikiyatristi Dr. Klinger ‘e deli olduğunu ve aslında bir kadın memesine dönüşmediğini kabul ettirmek için boş yere uğraşır. Sonunda yaşadığı şeyin hakikat olduğunu idrak eder.

    Kepesh kah onu ziyaret edenlere söylenir, bağırır çağırır, kah şakalar yapar, durumu sulandırmaya çalışır. Bir yandan da durumunun gerçekten komik olduğunu düşünmekte, kendisini başkalarının gözlerinde tahayyül etmektedir. Oysa anlatıdaki parodi onun başına gelen şey değil, etrafındakilerin bu vaka karşısında büründüğü tuhaf hallerdir. Zira kendisini ziyarete gelen yakınları, kimi zaman mizaçlarına tezat sıra dışı tepkiler vermektedir. Keza babası yakınındaki bir sandalyeye oturup sanki oğlunun başına gelen şeyin ciddiyetinden bihabermiş gibi eğlendirici birtakım hikayeler anlatır. Kepesh ise onun bu hali karşısında afallar.

    “…Ama rol mü yapıyor acaba? Dünyanın en yetenekli oyuncusu mı ya da aptal mı, yoksa düpedüz duygusuz mu? Ya da her zamanki gibi davranmaktan başka yapabileceği bir şey yok mu? Olanları anlamıyor mu? Birtakım şeylerin, bir Yahudi’nin Mısırlıyla evlenmesinden daha olağandışı olduğunu kavrayamıyor mu?”

    Tüm bunlar yaşanırken Kepesh cinsel isteklerle kıvranır, onunla ilgilenen hemşireye müstehcen laflar edip durur. Doktoru ise her şey kontrol altındaymışçasına sakindir.

    Kepesh’i ziyaret edenler arasında eşinden ayrıldıktan sonra uzun soluklu ilişki yaşadığı Claire de vardır. Claire onu cinsel olarak uyarmakla vazifelenmişçesine her geldiğinde tensel arzularını yerine getirmeye dair uysallık gösterir. Ancak cinsel olarak uyarılan Kepesh bir türlü doyuma ulaşamaz. Cinsel organında başlayan dönüşüm sonrası ortaya çıkan bu doyurulamayan arzu ve cinsel hayal kırıklığının diğer tüm duygulardan ve yaşamsal kaygılardan daha bariz hale gelmesi ise dikkate şayandır.

    Philip Roth, “Meme” isimli eserinde, bir adamın bir kadın memesine dönüşümüyle birlikte yaşadığı absürt olayları anlatırken, bir yandan da insan doğasının özünü mercek altına alıyor ve devasa bir dönüşüm sonucunda bile bu özün kolay kolay değişmediğini, arzuların ve itkilerin bedenin ahvalinden bağımsız yaşamaya devam ettiğini gösteriyor.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Yorgunluk Toplumu’ndan Tutku Olarak Aşk’a sekiz eser

    Yorgunluk Toplumu’ndan Tutku Olarak Aşk’a sekiz eser


    Sayı ve Sayılar/ Alain Badiou/ İnka Yayınları

    Kitabın açıklaması:

    Sayı her yerde: Badiou’nun dediği gibi, siyaset, anketler, Big Data, bilimler, bilgi-işlem ve tıp dahil her şeyde. Her şeyi belirleyen bir güce sahip sayı, o konuşunca hepimiz susuyoruz, ama elimizde sayıya dair doğru düzgün bir kavram yok. Geometri için aksiyomatiğimiz Euclid ile birlikte kurulmuşken, sayı ve aritmetik uzun zaman üvey evlat olarak görülmüş, aritmetiğin aksiyomatiği için 19. yüzyıl sonuna kadar beklememiz gerekmişti; üstelik, “her sayıyı saymayan” bir aksiyomatik.
    Badiou’nun bu enfes kitabı, bir “her sayıyı sayma” girişimi. Ama öte yandan bununla kısıtlı da değil: Öncelikle, sayma eylemini nasıl gördüğümüz, aslında Kozmos, Doğa, Tanrı gibi büyük harflerle yazabileceğimiz “Bir” varlık olup olmadığını da belirliyor. Sonra, “Her yerde sayı var,” demek, Badiou’nun daha genel felsefesini anlamak açısından da önemli. Sonuçta matematik ve ontoloji birbirine eşitse, bu, var olmanın çokluk olmayı gerektirmesinden kaynaklanır. Kaçış yolu yok! Ayrıca fizik ile matematik arasındaki gizemli uyumu çözmek gibi bir marifeti de vardır bu denkliğin.

    Sayıyı düşünmek bizi hayli ilgilendiren bir soruya da yanıt sunar. Siyasette, yani birlikte yaşama sanatımızda, “1”i, yani bireyi dayanak alan bir düşünce (bir kümenin elemanlarının sayısı, bireycilik, egemen kapitalist yapı) ile parçayı, topluluğu (bir kümenin parçaları, matematikteki “kuvvet kümesi”, komünizm) dayanak alan bir düşüncenin ürettikleri ne kadar farklıdır? Matematik, Cantor’un ispatı üzerinden, topluluklara dayanan bir kümenin, sonsuza giderken sonsuzca daha fazla olanak sunacağını gösterir bize (elemanlarının sayısı s ise, parçalarının sayısı 2 üzeri s; bu teoremin sonlu ve sonsuzda ispatını okumanızı şiddetle tavsiye ederim).

    Sanılanın aksine, bireyler ancak bir sürü oluşturabilirler. Takım halinde oynamayan, bireyci oynayan bir futbol 11’ini düşünmeniz yeterli. Kaçırılan sayısız olanak karşısında nasıl küfredersiniz ekran başında? Tuhaf bir şekilde, oyuncunun bireyselliği kaybolsa bile öznelliğine hiçbir şey olmaz, bilakis serpilir. Matematiğin söylediği de tam bu; “1”i verili bir şey değil, bizzat katıldığınız bir yaratım olarak görün. Bir öznelleşme süreci.

    Umarım kitap size de heyecan verir. Hayatımızda eksik kalan matematik düşüncesinin estetiğini tatmanıza vesile olur.

    A. Nüvit Bingöl

    Künye:

    Yayınevi: İnka Yayınları
    Yazar:Alain Badiou
    Sayfa Sayısı:334
    Basım Yılı:2024
    Çevirmen: A. Nüvit Bingöl

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Robert Musil’den varoluşa dair kadın öyküleri

    Robert Musil’den varoluşa dair kadın öyküleri


    Merve KÜÇÜKSARP


    Batı kanonunun dev ismi Robert Musil’in (1880–1942) kaleme aldığı ‘Üç Kadın’ isimli eser, Zehra Aksu Yılmazer’in çevirisi ile Can Yayınları tarafından geçtiğimiz günlerde yayımlandı. Musil 1924 yılında kaleme aldığı bu eserinde, birbirinden farklı sosyoekonomik sınıflara mahsus üç kadının hikayesini ve onların, hayatlarındaki erkeklerle ilişkisini ele alıyor. İçindeki her bir öyküye, başkişisinin ismini verdiği kitapta, “Grigia”, “Portekizli Kadın”, “Tonka”’nın ekseninde okuru kimlik meselesi üzerine düşünmeye davet ediyor.

    MUTLAK OLANI REDDEDEN BİR AYDIN

    ‘Niteliksiz Adam’ adlı kült romanı ile ismini dünya edebiyat tarihine yazdıran Avusturyalı yazar Robert Musil, hayatı boyunca edebiyat eserlerinin yanı sıra sanat, tarih, din ve siyaset üzerine de çeşitli yazılar kaleme alır, son yıllarına dek üretken bir yazar olmayı sürdürür. Okulda fizik ve mühendislik üzerine eğitim alan Musil, üzerine çalıştığı analitik düşünce ile mistik düşünceyi harmanlayarak sahip olduğu dünya görüşüyle, döneminde pek çok aydını da zaman zaman karşısına alma pahasına siyasi konularda fikirlerini belirtir. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun çöküşünü yaşamış, ardından gelen kültürel çöküşü de hissetmiş biri olarak, Edward Said’in yıllar sonra tanımını yaptığı aydın olma sorumluluğunu her daim gösterir.

    Aynı zamanda tiyatro ve sanat eleştirmenliği de yapan Musil, yazdığı denemeleri hayatın anlamını bulmak, insanı keşfetmek, bilim ve sanatı sorgulamak için bir serüven olarak görür ve mutlak görüşlere yer vermek, hakikati bulmak yerine bu serüvende araştırmayı, sorgulamayı, sınırları zorlamayı sevdiğini aşikar eder ki, onun en önemli eseri “Niteliksiz Adam”ın mutlak bir son ile neticelenmemesi de bu tavrına bir emaredir. ‘Niteliksiz Adam’ı bitiremediği gibi, herhangi bir konuda son noktayı koymaktan, mutlak bir görüşte ısrarcı olmaktan kaçınır. Nitekim denemelerinde de bir olaya, dünyaya tek bir açıdan bakmanın bir tür yıkım olacağını da sık sık dile getirir.

    ‘ÜÇ KADIN’

    ‘Üç Kadın’ isimli öykü kitabı ise onun 1924 yılında kaleme aldığı ‘Grigia’, ‘Portekizli Kadın’, ‘Tonka’ başlıklı öykülerden meydana gelir. Bu üç öyküde de Musil üç ayrı kadının ekseninde bir dizi hikaye anlatır.

    Kitabın ilk öyküsü ‘Grigia’ Venedikli bir köylü kadının ekseninde insanın varoluşuna, tabiatına içkin bir öyküdür. Öykünün başkişisi Homo, bazı arkadaşlarıyla birlikte Venedik’teki bazı altın madenlerini yeniden açmak için girişimde bulunmaya karar verir. Öykü, bu karardan sonra ivme kazanır. Keza Homo bu arayış sırasında tabiatın içinde kendini keşfetmeye başlar. Bu keşfediş bazı kayıpları beraberinde getirir. Zira Homo yabancı bir dağlık dünyada, “yerli” olmaya başlamıştır. Homo tabiatı keşfederken, içinde bazı duygular da uyanır. Musil, Homo’nun içinde uyanan duyguları metinde açık seçik anlatmaktan ziyade, sık sık sembolize eder.

    Altın arama serüveni devam ettikçe, Homo kimi ilkel hallerini de keşfeder. Öyle ki, altınla birlikte o ve arkadaşlarının ellerine geçen güç onları önce hayvanlaştırır, sonra canavarlaştırır. Ki isminin Homo Sapiens ile ilişkisi öykünün alt metninin aşikar kılmaktadır.

    Üç Kadın’ın ikinci öyküsü “Portekizli Kadın” ise tarihi bir düzlemde seyir alır. Hikaye Kutsal Roma İmparatorluğu döneminde İtalya sınırındaki Alplerde, bir soylu kanı taşıyan Herr von Ketten ve onun Portekizli eşi arasında geçmektedir. Portekizli kadının oldukça savaşçı bir gelenekten gelen kocası ile arasındaki ilişki ve yaşadığı gerilimler, kocasının ondan savaşa giderek kaçışı, bir insanı tanımanın zorluğu, hatta imkansızlığı öykünün odağına aldığı konuların başında gelir.

    “Tonka” ise Üç Kadın’ın son ve en uzun öyküsüdür. Orta sınıftan genç bir adam ile köylü bir kız olan Tonka arasındaki ilişkinin hikayesini konu alır. Diğer iki öyküde olduğu gibi, bu öyküde de Musil okuru kimlik meselesini masaya yatırır.

    Tonka, kendini olduğu yere ait hissetmeyen, buna rağmen bunu dile getirmeyen, az konuşan, kendini ifade edemeyen, teyzesi ve büyük annesi ile hayatını idame ettiren sade –ama basit olmayan- bir kızdır. Bir gün bir genç adamla yolları kesişir ve onun hasta olan büyükannesine hemşirelik yapmaya başlar. Bu sırada bir ilişki yaşarlar. Ancak genç adamın varlığına rağmen Tonka kendini o eve yabancı hissetmektedir. Zira kendi suskunluğuna karşın orada yaşayanlar oldukça konuşkandırlar. Hatta yerli yersiz konuşurlar. Tonka için iletişim kurmak gerektiği için yapılan bir eylemken, onlar için daha ziyade başkalarını etkilemek, kendilerini başka türlü göstermek için bir araçtır. Tonka için zahiri bir dünyadır bu. Öyle ki, büyükannesi öldüğünde dahi Tonka, öğretilmiş bir tavır olduğu için ağlamaktan kaçınır, ağlamayı sahte bulur.

    Tonka ve genç adam arasında var olan kimlik, sınıf ve kişilik farklarına rağmen ilişkileri devam eder ancak sıra dışı ve marazi bir bağlılıktır bu. Bilhassa genç adamın Tonka’ya duyduğu… Tonka’nın görünürdeki basitliğinin altındaki derinlik onu oldukça etkiler etkilemesine ancak bir yanı hâlâ ailesinin, kimliğinin etkisi altındadır. Bu ikircikli hali öykü boyunca devam eder ve Tonka ile olan ilişkisinde kimi gerilim hatları meydana getirir.

    Musil, ‘Üç Kadın’da birbirinden farklı sınıftan gelen üç kadının hikayesini anlatırken, onların hayatlarındaki erkeklerle olan ilişkilerini, yaşadıkları çatışmaları, çeşitli duygulardan mürekkep hallerini ve bu erkekler uğruna gösterdikleri çabayı da gözler önüne seriyor. Bir yandan da modernist bir yazar tavrı takınarak, kimlik kavramını sorguluyor ve kimliğin altındaki kaygan zemini ortaya çıkarıyor.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Kayıp zamanın sularından geleceğin puslu kıtasına: ‘Baumgartner’

    Kayıp zamanın sularından geleceğin puslu kıtasına: ‘Baumgartner’


    Merve KÜÇÜKSARP


    Yazar, şair ve çevirmen Paul Auster’ın The Guardian’a verdiği söyleşide “Yazdığım son şey olabilir,” dediği ‘Baumgartner’ isimli roman, Seçkin Selvi’nin çevirisi ile Can Yayınları tarafından yayımlandı. Auster, eserinde, yetmişli yaşların başında olan Sy Baumgartner isimli felsefe profesörünün ölümlülük ile olan imtihanını konu alıyor. Okurlarının diğer romanlarından aşina olduğu postmodern bir teknikten ziyade geleneksel anlatıya emsal oluşturan, olay örgüsü oldukça sade, buna rağmen düşünsel yapısı sayesinde keyifli bir okuma deneyimi yaşatan bir roman yaratıyor.

    Roman Baumgartner’ın son iki senesini ele alıyor, hayata katılma çabaları ekseninde, yaşlılığın getirdiği kaygıların puslu atmosferinde örülüyor, hafızasında geçmişe doğru yolculuk yaparak zenginleşiyor. Zira Baumgartner’ın eşi Anna on sene önce boğularak ölmüş ve bu on sene içinde Baumgartner hayata katılmak ile yas tutup kenarında kalmak arasında arafta bir yaşam sürmüştür. Şimdi ise hafızasının kapıları ağzına kadar açılmış, okur tarafından keşfedilmeyi beklemektedir.

    YAS VE ÖLÜMLÜLÜĞE DİRENİŞ

    Hikaye aynı zamanda Princeton Üniversitesinde felsefe profesörü olan Baumgartner evinde yaşadığı bir dizi kaza ile açılır. Baumgartner elini ocakta yakar, temizlikçisinin kocasının testereyle iki parmağını kestiğini öğrenir, bu konu onu bir hayli etkiler. Ve sonrasında evine sayacı okumaya gelen Ed Papadopoulos’un yanında merdivenlerden yuvarlanır, dizinden yaralanır. Ed ona kırk yıllık bir dost gibi şefkat ve yardımseverlik gösterir, diziyle ilgilenir ve aralarında bir dostluk ihtimali doğar. Bu sırada Baumgartner hafızasında küçük bir geziye çıkar ve kaza sırasında çarptığı, Anna ile tanıştığı güne dair bir hatıra olan tava sayesinde geçmişi yeniden yakar, Anna ile tanıştıkları güne gider. 1968 yılına…

    Bu noktada şunu da belirtmekte fayda var ki, Baumgartner’ın vefat etmiş eşi Anna Blume sıradan bir karakter değildir. Auster’ın “Son Şeyler Ülkesi’ isimli romanının anlatıcısıdır. Bu anlamda romanda otobiyografik öğelere yer veren Auster’ın diğer benliği gibidir. Zira Anna da bir şairdir, bununla birlikte otobiyografik düz yazıları da vardır. Ancak bunları gün yüzüne çıkarmamış, kendine saklamıştır. Anna için, Auster’ın zaman zaman içinde beliren ve mütereddit ruh hallerine kapılmasına yol açan, kendine güvensiz kuşkucu tarafını simgeleyen alter egosudur da diyebiliriz. Nitekim Auster şu sözlerle Anna’nın onun diğer benliğini temsil ettiğini ima eder:

    “Baumgartner karısının bu davranışına çok şaşırdı, çünkü Anna başka her konuda hakkını yedirtmeyen, inandığı şeyler için sonuna kadar mücadele eden biriydi ve şiirlerinin iyi olduğunu da pekala biliyordu. Kuşku, tabii olur, umutsuz anlar, o da olur; ama hangi yazar ya da sanatçı özgüven ile kendini küçük görme arasında gidip gelmez? “

    Baumgartner, Anna’nın yanı sıra kendi ailesi ve geçmişine dair kimi ayrıntıları da paylaşır. Geçmişin prangasıyla yürümekte adeta zorlanır. Dizi yüzünden yürümekte sıkıntı çekişi de, hem hayatta yürüyemeyişini hem de duygusal hayatındaki tökezlemeleri temsil eder. Yeni kitap üzerine çalışması veya başka uğraşlar bulması da hayata tutunması konusunda işe yaramaz. Hayat arzusunu körükleyecek başka bir şeye ihtiyaç duyar.

    Geçmiş zaman metinde baskın olmasına rağmen yine de metnin, kayıp zamanın izinde ilerleyen bir yas güncesi olduğunu söyleyemeyiz, Baumgartner’ın ajandasında geçmişi yeniden ihya etmek, kendine yeni bir Anna bulmak yoktur; bambaşka bir gelecek, hayat yaratmak vardır. Bu bağlamda kendisinden yaşça Judith’le olan ölçülü ilişkisinde bu arzusunu hayata geçirmeye çalışır. Anlatıcı bu sözlerle de bu niyetini belirtir:

    “Judith Anna değildi, onu evlenmeye ikna edebilirse onunla süreceği yaşam Anna’yla yaşamının bir de vamı değil, tamamen farklı ve yepyeni bir şey olacaktı, onun kadar uzun yaşamış biri daha ne isterdi ki? Yeniden başlama fırsatı. Yeniden şansını denemek, bundan sonra olacak iyi ve kötü şeylerin rüzgarına kapılıp gitme fırsatı.”

    Ona evlenme teklifi eder ancak Judith, biraz da Sy’in kendisinden yaşça büyük oluşu ve kendisine bir gelecek vaat etmeyişinden ötürü bu teklifi olumlu yanıtlamaz, ikisinin yolları ayrılır ve Judith bir müddet sonra başkası ile evlenir.

    Romanın geneline baktığımızda ise olay örgüsü sadedir, keza metinde Baumgartner’ın günlük yaşamında çok az şey vuku bulur, gününün en önemli olayları, postacının ziyaretleri ve Judith ile olan ilişkilerindeki dalgalanmalar olur. Asıl hareketli olan hafızasıdır. Orada olaylar yeniden yaşanır, ayrıntılarıyla tasvir edilir. Nitekim Anna ile tanıştıkları gün, detaylarıyla sanki yıllar sürüyormuş gibi yer tutar metinde. Bununla birlikte Auster Baumgartner’de oldukça derinlikli bir karakter yaratır ki, kahramanlaştırılmış karakter isimlerinin romana verildiği 19. Yüzyıl roman geleneğine gönderme yaparcasına romanın adını Baumgartner koyması biraz da karakterin bu derinliğinden ileri gelir.

    Geleneksel romandan miras alınan birtakım yöntemlerin yanı sıra romanda tipik bir Auster üslubu diyebileceğimiz ve aynı zamanda postmodern bir tutum diye nitelendireceğimiz şey ise, Auster’ın Anna’nın yazılarını ve şiirlerini kullanarak üst kurmacaya yer vermesidir.

    Kanserle mücadele eden Paul Auster, kendi hayatından kimi otobiyografik öğelere yer verdiği romanında, yetmişli yaşlarındaki bir adamın, duyduğu yas ve ölüm korkusuyla örülü bir hikaye ortaya koyuyor. Baumgartner’ın geçmişe dönüşleriyle, bazı varoluşsal hakikatlere direnişi ve anlam arayışı ile dokunaklı ve ustalıklı bir eser yaratıyor.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***