Etiket: Bilim

  • Safrandan yapılan antik Yunan ilacının Covid tedavisinde işe yaradığı ileri sürüldü

    Safrandan yapılan antik Yunan ilacının Covid tedavisinde işe yaradığı ileri sürüldü


    Aralık ayı başında ‘European Journal of Internal Medicine’ dergisinde yayınlanan bir rapora göre, safran bitkisinden elde edilen bir tür antik Yunan ilacı, şiddetli Covid-19 hastalarının tedavisinde kullanılabiliyor ve Covid hastalarının iyileşmesine yardımcı olarak ölüm oranını yüzde 50 seviyesinde azaltıyor.

    Kudüs İbrani Üniversitesi ve Hadassah Tıp Okulu’ndan İsrailli araştırmacılar ‘kolşisin’ adlı bu ilacı bir süredir test ediyorlardı.

    Binlerce yıl öncesine, eski Mısır’a kadar uzanan bu ilaç modern zamanlara kadar hayatta kalan birkaç antik reçeteden biri. Son zamanlara kadar ağrılı artrit (romatizma, kireçlenme) ve Kuzey Afrika kökenli Yahudiler arasında yaygın olan Akdeniz Ateşi’ne (FMF) yol açabilen gutun neden olduğu iltihabı tedavi etmek için kullanılmaktaydı.

    Prof. Ami Schattner, son 20 yıldır bu antik ilaç ile kontrollü şekilde tedavi edilen tüm hastaları araştırdı ve analiz etti ve potansiyel kullanım alanı içerisinde Covid-19’un da olabileceğini fark eden kişi oldu.

    6 bin hasta üzerinde testler yapıldı

    Schattner, şimdiye kadar, 6 bin koronavirüs hastasında kolşisinin test edildiği dört adet kontrollü çalışma yayınladı.

    Tüm çalışmalarda “Koronavirüs endekslerinde önemli bir iyileşme kaydedildiği ve en önemlisi, ölüm oranlarında önceki yıl kolşisinle tedavi edilmeyenlere göre yaklaşık yüzde 50 azalma olduğu” belirlendi.

    Her ne kadar safran pahalı olsa da ilaç ucuz çünkü günde sadece yarım miligram doz gerekiyor. Ayrıca kullanımının güvenli olduğu da kanıtlanmış durumda

    Schattner, ilacın bazı hastalardaki tek yan etkinin ishal nöbetleri olduğunu belirtiyor. Hastaların yaklaşık yüzde 10’unun bu nedenle ilacı kullanmayı bıraktığı aktarılıyor.

    İlaç, Kanada, Yunanistan, Güney Afrika, İspanya ve Brezilya da dahil olmak üzere dünya çapında Covid-19 tedavisinde test edildi ve bu testlerin çoğu, doğruluk olasılığını artıran çift körlü plasebo çalışmaları oldu.

    Mısır papiruslarında kayıtlı

    Kolşisinden ilk kez MÖ 1550’de yazılmış bir Mısır papirüsünde bahsediliyor. Daha sonra antik Yunanistan’da ve Bizans döneminde doktorlar tarafından kullanılmış. 1000 yıl önce de Arap doktorlar tarafından kullanılagelmiş.

    İlacın FMF’yi tedavi etmekte kullanılmasına ise yaklaşık 50 yıl önce başlandı. Kısa bir süre önce de akut perikardit (kalp çevresinde şişlik) tedavisinde ve kalp cerrahisi sonrası post-kardiyak yaralanma sendromu ve atriyal fibrilasyonun önlenmesinde kullanılmaya başlandı.

    Schattner, “Bilindiği gibi, kalp krizi geçiren hastaların tekrarlama ve felç geçirme riski önemli ölçüde artar, Son yıllarda yapılan araştırmalar, arterlerdeki aterosklerotik tabakalar üzerindeki anti-inflamatuar aktivitesi sayesinde, küçük günlük dozlarda kolşisinin bu hastaları etkili bir şekilde koruyabildiğini tespit etmiştir” diyor.

    İlaç, Covid hastalarına yardım etmek için ne zaman kullanılmaya başlayabilir?

    Schattner’e göre bu ön sonuçları doğrulamak için daha fazla kontrollü çalışmaya ihtiyaç var. Ancak ilacın şu anda kullanılmaya başlamaması için hiçbir neden yok.

    Schattner, “Kolşisinin koronavirüs hastaları üzerindeki etkisine ilişkin ilk veriler çok umut verici olsa da, daha fazla hastanın kontrollü çalışmalarda olması gerekiyor” diyor.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • İnsanlığın önündeki ‘en ciddi tehditlerden biri’: Antibiyotik direnci

    İnsanlığın önündeki ‘en ciddi tehditlerden biri’: Antibiyotik direnci


    18 Kasım, ‘Avrupa Antibiyotik Farkındalık Günü’ olarak, ilaçlara ve antibiyotik direncinin etkilerinin hepimiz için ne anlama geldiğinin tartışıldığı bir zaman.

    Avrupa Hastalık Önleme ve Kontrol Merkezi’ne (ECDC) göre, her yıl 33 bin kişi antibiyotiklere dirençli bakterilerin neden olduğu bir enfeksiyondan ölüyor.

    Birleşik Krallık’taki sağlık yetkilileri (NHS) bu hafta, Covid-19 ve insanların davranışlarındaki değişikliklerin bir sonucu olarak antibiyotiğe dirençli enfeksiyonların “gizli salgını” konusunda uyarıda bulundular.

    Yeni bir krizle karşı karşıya olabilir miyiz?

    Antibiyotikler, bazı bakteriyel enfeksiyon türlerini tedavi etmek veya önlemek için kullanılıyor. Bakterileri öldürerek veya yayılmalarını önlüyorlar ancak ECDC’ye göre artık eskisi gibi etkili değil.

    Antibiyotikler, başka türlü ortadan kalkması muhtemel olmayan, bulaşıcı veya daha ciddi enfeksiyon riski taşıyan bakteriyel enfeksiyonları tedavi etmek için kullanılmalı.

    Ne var ki, bu kategorilerin dışında yapılan antibiyotik kullanımı nedeniyle antibiyotiklerin etkinliği her yıl azalıyor.

    Farklı antibiyotik türleri var ve çoğu 6 gruba ayrılıyor. Bunlar, deri, göğüs ve idrar yolu enfeksiyonları gibi çeşitli enfeksiyonları tedavi etmek için yaygın olarak kullanılan penisilinlerden, septisemi gibi çok ciddi hastalıkları tedavi etmek için sadece hastanelerde kullanılan aminoglikozitlere kadar uzanıyor.

    Tabletler, kapsüller veya sıvı olarak üretilebiliyorlar. Ayrıca cilt, göz veya kulak enfeksiyonlarını tedavi etmek için kullanıldığında kremler veya damlalar halinde de olabiliyor.

    Doğrudan kana veya kaslara ulaşmak için enjeksiyon olarak alındığında, çoğunlukla daha ciddi enfeksiyonları tedavi etmek amaçlı oluyor.

    Avrupa ülkelerinde ne kadar antibiyotik tüketiliyor?

    ECDC’den elde edilen en son verilere göre toplam antibiyotik tüketiminde 2019 ve 2020 arasında yüzde 15’ten fazla bir düşüş oldu. Avrupa sağlık gözlemcisi, bunun Covid-19 pandemisinin bir sonucu olarak görüldüğünü vurguluyor.

    Maske, eldiven eve kapanma gibi alınan önlemler nedeniyle son bir buçuk yılda pek çok enfeksiyonda azalma yaşandı.

    ECDC, yıllık epidemiyolojik raporunda Yunanistan, Romanya ve Bulgaristan’ın çoğu insanın belirli bir günlük doz şeklinde sistemik kullanım için en çok antibiyotik tükettiği ülkeler olduğunu kaydetti.

    Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) Avrupa Direktörü Dr.Hans Henri P. Kluge, AB ülkelerinde antibiyotik tüketiminde bir düşüş görülmesine rağmen, doğu Avrupa ve Orta Asya’da antibiyotik kullanımının zamanla arttığını belirtiyor. Henri şunları söylüyor:

    “Antibiyotiklere erişimin büyük bir endişe olduğunu, Avrupa’nın bazı bölgelerinde reçetesiz satışların hala devam ettiğini, mevcut antibiyotiklerin genellikle direnç geliştirme riski en yüksek olanlarla ilişkili olduğunu biliyoruz. Sağlık tehditleriyle aynı anda birden fazla cephede savaşıyoruz ve antimikrobiyal direnç en ciddi zorluklar arasında yer alıyor.”

    ‘Antibiyotikler otomatik değil’

    Hastalar ne kadar çok antibiyotik kullanırsa, o kadar çok bakteri onlara direnebilir. Buna antibiyotik (veya antimikrobiyal) direnç deniyor.

    AB Sağlık ve Gıda Güvenliği Komiseri Stella Kyriakides, “Antimikrobiyal direnç küresel olarak ciddi bir sorun olmaya devam ediyor” diyor.

    1930-1940’ların başında keşfedilen antibiyotikler, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yaygın olarak kullanılmaya başlandı.

    Ancak zamanla genetik mutasyonlar nedeniyle dirençli bakteriler ortaya çıktı. Antibiyotikler, hassas bakterileri ortadan kaldırarak ters bir etkiye de neden oluyor.

    Antibiyotik direnci doğal bir olgu. Ancak bu tedavilerin aşırı veya uygunsuz kullanımı, örneğin viral olan ve bakteriyel kaynaklı olmayan mevsimsel gribe karşı durumun daha da kötüleşmesine yol açıyor.

    Gelişmiş ülkeler bunun farkına yirmi yıl önce ünlü Fransız sloganı “Les antibiotiques, c’est pas automatique” (“Antibiyotikler otomatik değildir”) gibi bir kamu kampanyaları dalgasıyla kavuştu.

    Sessiz salgın

    Kyriakides, “Antimikrobiyal direnç, burada ve şimdi meydana gelen sessiz bir salgındır.” diyor.

    ECDC’ye göre, antibiyotikler artık etkili olmadığında, her durumda çalışmayabilecek ve bazen ölümcül sonuçlara yol açabilecek çok sınırlı tedavi seçenekleri kalıyor.

    Daha az etkili ilaçlarla, tüberküloz veya birçok zatürre vakası gibi genellikle ölümcül olan çok çeşitli bakteriyel hastalıklar daha az tedavi edilebilir olacak. Bu anlamda antibiyotik direnci son derece ölümcül bir tehdit.

    Avrupa sağlık yetkilileri, AB’de her yıl 25 bin kişinin bu nedenle öldüğünü tahmin ediyor.

    Son olarak antibiyotiklere direnç, kanser tedavisi ve organ nakli gibi hayat kurtaran tıbbi müdahalelerin etkinliğini de tehlikeye atabilir.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Nobel Fizik Ödülü’nü Japonya, Almanya ve İtalya’dan üç bilim insanı kazandı

    Nobel Fizik Ödülü’nü Japonya, Almanya ve İtalya’dan üç bilim insanı kazandı


    2021 Nobel Fizik Ödülü’nü, üç bilim insanı Syukuro Manabe, Klaus Hasselmann ve Giorgio Parisi kazandı.

    İsveç Kraliyet Bilimler Akademisi’nde düzenlenen basın toplantısında, bu yılki ödülün bir yarısının Japon meteorolog ve klimatolog Manabe ile Alman oşinograf ve iklim modelleyicisi Hasselmann’a, diğer yarısının da İtalyan teorik fizikçi Parisi’ye layık görüldüğü açıklandı.

    “Dünya’nın ikliminin fiziksel modellemesini yapan, küresel ısınmayı hatasız öngören ve değişkenliğini ölçen” Manabe ve Hasselmann’ın “karmaşık sistemlerin kavranmasına ezber bozan katkı sundukları” bildirildi.

    Parisi’nin de “atomdan gezegen ölçeğine kadar fiziksel sistemlerde dalgalanmalar ve düzensizliğin etkileşimini keşfinden” ötürü ödüle layık görüldüğü belirtildi.

    Nobel Fizik Ödülü, 2020’de kara deliklerin keşfine katkı sağlayan çalışmalarından ötürü İngiliz matematiksel fizikçi Roger Penrose, Alman astrofizikçi Reinhard Genzel ve Amerikalı gök bilimci Andrea Ghez arasında paylaştırılmıştı.

    Ghez, 1901’den bu yana ödülü kazanan dördüncü kadın olmuştu. 1903’te Marie Curie, 1963’te Maria Goeppert-Mayer ve 2018’de Dana Strickland Nobel Fizik Ödülü’nü kazanmıştı.

    Ödül, 2019’da da “evrenin yapısının ve geçmişinin anlaşılmasına yardımcı olan keşiflerinden” ötürü Kanadalı fizikçi ve teorik kozmolog James Peebles, İsviçreli astrofizikçi Michel Mayor ile İsviçreli gök bilimci Didier Queloz’e verilmişti.

    Nobel Fizik Ödülü, 1901’den bu yana her yıl fizik alanında insanlığa önemli katkı sunan kişilere veriliyor.

    Bundan 100 yıl önce 1921 yılında ödülü ünlü Alman fizikçi Albert Einstein kazanmıştı.

    1915 yılında kristallerin yapılarını X ışınları yardımıyla analiz eden Lawrence Bragg, 25 yaşında Nobel Fizik Ödülü’nü babası William Henry Bragg ile paylaşmış ve bugüne kadar ödülü kazanan en genç fizikçi olmuştu.

    Arthur Ashkin de 96 yaşında Nobel Fizik Ödülü’ne layık görülerek şimdiye kadar bu ödülü kazanan en yaşlı fizikçi unvanını kazanmıştı.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Bilim insanları şimdiye kadarki en eski hayvan fosillerini bulmuş olabilir

    Bilim insanları şimdiye kadarki en eski hayvan fosillerini bulmuş olabilir


    Nature dergisinde Çarşamba günü yayınlanan bir araştırmaya göre, Kanadalı bir jeolog, dünyadaki hayvan yaşamının en eski fosil kaydını bulmuş olabilir.

    Buna göre araştırmacılar, modern sünger iskeletlerine benzeyen üç boyutlu yapılar içeren, yaşamın ilk kez nasıl ve ne zaman ortaya çıktığını gösteren ince kaya kesitlerine ulaştılar.

    Araştırma sonuçları yaklaşık bir milyar yıl önce, şu anda oldukça dik dağlardan oluşan kuzeybatı Kanada bölgesinin, antik sünger kalıntılarının mineral tortularda korunabileceği tarih öncesi bir deniz ortamı olduğunu söylüyor.

    Jeolog Elizabeth Turner, 1980’lerden beri kazı yaptığı bölgenin yalnızca helikopterle erişilebilen uzak bir kısmında bu kayaları keşfetti. İnce kaya bölümleri, modern sünger iskeletlerine benzeyen üç boyutlu yapılar içeriyordu.

    Almanya’nın Göttingen Üniversitesi’nden jeobiyolog sünger uzmanı Joachim Reitner’e göre de bulunan fosiller süngerlere ait. Reither “Çünkü yalnızca bu tür organizmaların bu tür organik filament ağları vardır” diyor.

    Bulunan en yaşlı fosilden 350 milyon yıl daha yaşlı

    Bitişik kaya katmanlarının tarihlendirilmesi, örneklerin yaklaşık 890 milyon yaşında olduğunu gösteriyor ve bu da onları daha önce bulunan en eski tartışmasız sünger fosillerinden yaklaşık 350 milyon yıl daha yaşlı yapıyor.

    İsveç’teki Uppsala Üniversitesi’nde süngerler konusunda uzman olan bir başka isim olan Paco Cardenas da “En çarpıcı olan zamanlama. 900 milyon yıl öncesine ait sünger fosilleri keşfetmek, erken dönem hayvan evrimi anlayışımızı büyük ölçüde geliştirecek.” diyor.

    Dünyadaki yaşamın başlangıcına ilişkin tartışmalar devam ediyor

    Birçok bilim insanı, ilk hayvan gruplarının, yumuşak süngerler veya kas ve sinirleri olmayan, ancak farklı işlevlere sahip hücreler de dahil olmak üzere sünger benzeri basit hayvanlar olduğuna inanıyor.

    Elbette, bir milyar yıl öncesine dayanan herhangi bir şey hakkında çok az bilimsel fikir birliği veya kesinlik var, bu nedenle diğer araştırmacılar muhtemelen Turner’ın bulgularını incelemeye ve tartışmaya devam edecek.

    Bilim adamları, Dünya’daki yaşamın yaklaşık 3,7 milyar yıl önce ortaya çıktığına inanıyor. İlk hayvanlar çok daha sonra ortaya çıktı, ancak tam olarak ne zaman olduğu hala tartışılıyor.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Arap dünyasının ilk kadın astronotu Nora Al-Matrooshi

    Arap dünyasının ilk kadın astronotu Nora Al-Matrooshi


    Nora Al-Matrooshi, Arap dünyasının ilk kadın astronotu. Birleşik Arap Emirlikleri’nin uzay programına seçilen 28 yaşındaki makine mühendisi NASA yolcusu.

    Al-Matrooshi’nin uzaya olan ilgisi çocukken yıldızları seyrederek başlamış, Arap dünyasının ilk kadın astronotu olarak en büyük hayalini gerçekleştirdiğini söylüyor.

    “Bu programa seçilmiş olmam, uzay üzerine çalışmak, bilim kadını ya da astronot olma hayali genç kızlar için cesaret verici. Hayalimi gerçekleştirdiğim için çok gururlu ve mutluyum. Bu görevin ülkem ve Arap dünyası için ne kadar önemli olduğunu biliyorum”.

    Program için seçilen astronotlar, yüzme, tüplü dalış, dayanınıklık, uçuş gibi temel eğitimlerini tamamladıktan sonra aralık ayında NASA’nın ‘2021 Astronot Adayları Sınıfı’na katılmak için ABD’ye gidecek ve Uluslararası Uzay İstasyonu’na yapacağı yolculuk için eğitim görecek.

    BAE, 2021 yılında Mars’a insansız uzay aracı göndererek Arap dünyasının ilk uzay misyonunu gerçekleştirmişti.

  • Araştırma | Doğu Asya toplulukları koronavirüsle 20 bin sene önce tanıştı

    Araştırma | Doğu Asya toplulukları koronavirüsle 20 bin sene önce tanıştı


    ABD’de bilim insanlarının yaptığı bir araştırmada, koronavirüs izlerinin 20 bin yıl önceki Doğu Asya topluluklarında görüldüğü iddia edildi.

    Dünya üzerinde şu anda alfa, beta, delta ve gama başlıkları altında toplamda 29 koronavirüs türü olduğu biliniyor. Covid-19 ise bunlardan sadece bir tanesi.

    Current Biology dergisinde yayımlanan araştırmaya göre, 20 bin yıl önce Doğu Asya’da bugün yaşayan insanların DNA’sında evrimsel iz bırakacak kadar etkili bir koronavirüs salgını yaşandığı belirtildi.

    Araştırmada, bulguların, antik koronavirüsün söz konusu bölgede yıllarca etkili olduğunu gösterdiği ve bunun da mevcut koronavirüs salgınının aşılama ile kontrol altına alınmadığı takdirde korkunç sonuçları olabileceğine işaret ettiği kaydedildi.

    Çalışmaya öncülük eden, Arizona Üniversitesinden evrimsel biyolog David Enard, “Bu bizi endişelendirmeli. Şu anda olan salgın, nesiller ve nesiller boyu devam ediyor olabilir.” değerlendirmesinde bulundu.

    Enard ve araştırmaya katılan diğer bilim insanlarının, mevcut koronavirüslerin genlerine bakmak yerine, virüsü taşıyan insanların DNA’sı üzerindeki etkilerini araştırdıkları ve nesiller boyunca virüslerin, insan genomunda muazzam miktarda değişime neden olduğunun tespit edildiği açıklandı.

    Eski insanlar geliştirdikleri mutasyonları bir sonraki nesillere aktardı

    Araştırmada, virüslerin ve insanların birbirlerine karşı geliştirdikleri mutasyonları kendilerinden sonraki nesillere aktardığına işaret edilerek, bilim insanlarının virüslerin tarihini yeniden yapılandırmak için bu genetik varyasyon kalıpları içinde insan genomunu inceledikleri vurgulandı.

    Doğu Asya topluluklarında bu genlerin 42’sinin baskın bir versiyona sahip olduğunu tespit eden bilim insanlarının, bu bulguları o bölgedeki insanların eski devirlerde ortaya çıkan koronavirüs türlerine adapte olduklarının güçlü bir işareti olarak gördükleri ifade edildi.

    Araştırmada, tüm bu genlerin virüs karşıtı mutasyonlarını, 20 ila 25 bin yıl önce büyük olasılıkla birkaç yüzyıl boyunca geliştirdiği tahmininde bulunulurken, şaşırtıcı olanın ise o zamanlarda avcı-toplayıcı olan Doğu Asyalıların yoğun topluluklar halinde yaşamadıkları halde virüsün nasıl bu kadar yayıldığı sorusu olduğu aktarıldı.

    3000 virüsten 1000 tanesiyle insanlık henüz tanışmadı

    Dünyada toplamda yaklaşık 3000 civarında virüs olduğu ve insanlığın bu virüslerden 2000 tanesiyle tanıştığı biliniyor. Bilim insanları kalan 1000 küsur virüsün ise buzulların altında, yağmur ormanlarının ve okyanusların derinliklerinde olduğunu belirtiyor.

  • AIDS’e neden olan HIV’e karşı neden hala aşı bulunamadı?

    AIDS’e neden olan HIV’e karşı neden hala aşı bulunamadı?


    Koronavirüs salgının ilk duyulmasından ardından 3-4 ay sonra, Mart 2020’de Dünya Sağlık Örgütü ‘pandemi’ ilan etti, aralık ayına gelindiğinde toplu aşılama kampanyaları çoktan başlamıştı. Aşıların bu kadar hızlı geliştirilmesi de tartışılmıştı.

    Edinilmiş Bağışıklık Yetersizliği Sendromu kısa adıyla AIDS’in tıp dünyasında gündeme gelmesinin üzerindense 40 yıl geçti. İnsan Bağışıklık Yetmezliği Virüsü HIV’in yol açtığı hastalık yayılmaya başladığı 1980’lerde ‘ölüm fermanı’ iken tedavi yöntemlerinde gelinen nokta sayesinde kronik rahatsızlığa dönüştü. Ancak HIV vücudu sarmadan bağışıklık sisteminin virüsü yenmesini sağlayabilecek aşı henüz keşfedilemedi.

    Peki dünya genelinde en az 38 milyon kişinin mücadele ettiği AIDS’i bitirmek için aşı çalışmaları ne aşamada?

    Neden aşıya ihtiyaç var?

    Günümüzde AIDS ile mücadele için kullanılan antiretroviral tedavi (ART) hastalığın tamamen yok olmasına değil, virüsün vücutta daha fazla yayılmasına ve başkalarına bulaşmasına engel olmaya yarıyor. Bu tedavi sırasında HIV virüsü taşıyan bazı hücreler (viral rezervuar) bağışıklık sistemi tarafından tehdit olarak algılanmadığından varlığını devam ettirebiliyor.

    ART’ın dışında ‘temas öncesi koruma tedavisi’ olarak bilinen PrEP adlı ilaçla virüsü kapma riski yüzde 99 oranında azalabiliyor.

    Fakat dünyada ilaç dağıtımı virüsün yayılma hızına yetişemiyor. En zengin ülkelerde dahi, bu ilaçlara erişimde geniş sosyoekonomik ve ırksal eşitsizlikler söz konusu. Ayrıca, viral enfeksiyonlardan korunmanın en etkili yolunun aşılar olduğu da biliniyor.

    İnsan sağlığı hususundaki bu adaletsizliğin altını çizen Janssen Viral Aşılar Başkanı Hanneke Schuitemaker, AFP’ye verdiği mülakatta insan üzerinde iki aşı adayın denendiğini, ilk sonuçların en erken bu yılın sonunda elde edileceğini söyledi.

    HIV’e karşı aşı geliştirmek neden bu kadar zor?

    Rekor sürede geliştirilen koronavirüs aşılarının yüzde 90’ların üzerinde etkili olduğu bilimsel makalelerde sıkça teyit edildi. Covid-19 aşılarının geliştirilme aşamasında, daha önce HIV için denenen teknolojiler kullanılırken, neden AIDS’e karşı halen aşı bulunamamış olması merak konusu.

    HIV Aşı Denemeleri Ağı’ndan (HVTN) Larry Corey, bu soruyu şöyle yanıtlıyor: “Bağışıklık sistemi HIV’i kendi kendine yok edemiyor oysa insanların hiçbir tedavi görmeden koronavirüsü yendiklerini biliyoruz.”

    Koronavirüs ile HIV’in sivri uçlu protein yapıları benzerlik gösteriyor. Aşıların ürettiği antikorlar da bu proteinleri hedef alıyor. Fakat, Scripps Araştırma Enstitüsü’nden immünologWilliam Schief, koronavirüsün dünya geneline yayılmış onlarca varyantı bulunurken, sadece tek bir AIDS hastasının, HIV virüsünün yüzlerce hatta binlerce varyantını taşıyabildiğini, HIV’in taşıyıcının DNA’sına işleyen bir retrovirüs olduğunu hatırlatıyor. Bu da aşı çalışmalarını zorlaştırıyor.

    Hangi aşamadayız?

    AIDS’ten koruyacak aşı için yıllardır süren çalışmalar henüz bir sonuç vermedi. Geçen yıl Güney Afrika’da yapılan Uhambo adlı araştırmada, bir aşı adayının bir nebze koruma sağladığı tespit edilmiş ancak aşının etkinlik oranı yeterli bulunmamıştı.

    J&J firması, Imbokodo projesi kapsamında Sahra Altı Afrika bölgesinden 2 bin 600 kadın üzerinde bir aşı adayının klinik testlerini yürütüyor. Sonuçların önümüzdeki ay açıklanması bekleniyor. Aynı aşı ABD’de, Güney Amerika’da ve Avrupa’da eşcinsel 3 bin 800 erkek üzerinde test ediliyor. Mosaico adı verilen bu deneye dair verilere 2024 yılında ulaşılması hedefleniyor. Bu aşılar mRNA teknolojisiyle geliştirildi.

    Umut vadeden diğer bir yöntem ise geniş nötralizan antikorlardan (GNA) geçiyor. Doç. Dr. Taner Yıldırmak, HIV ile ilgili bir makalesinde GNA’ları, “çok sayıda HIV-1 alt tipini ve varyantını kapsayacak spektruma sahip ve onları etkisizleştirebilecek monoklonal antikorlar” olarak tanımlıyor.

    Uluslararası AIDS Aşısı Girişimi (IAVI) ve Scripps Araştırma Enstitüsü, GNA’lar üzerindeki erken aşama denemelerinde olumlu sonuç aldıklarını açıkladı.

  • Donmuş toprak tabakasında bulunan mikroskobik canlı 24 bin yıl hayatta kaldı

    Donmuş toprak tabakasında bulunan mikroskobik canlı 24 bin yıl hayatta kaldı


    Rus bilim insanları, Sibirya bölgesindeki donmuş toprak tabakasında çok hücreli mikroskobik bir canlının 24 bin yıl hayatta kaldığını keşfetti.

    Rusya’da bulunan Pushchino Bilimsel Araştırmalar Merkezi araştırmacıları, Sibirya bölgesinde yürüttükleri çalışmalarda topladıkları donmuş toprak numunesinde “Bdelloid rotifer” isimli mikroskobik canlının bulunduğunu tespit etti.

    Sondaj yolu ile elde edilen numunenin içerisinde donmuş halde bulunan çok hücreli organizmayı inceleyen araştırmacılar, canlının yaşam fonksiyonlarının devam ettiğini belirledi.

    Organizmanın yaşını belirlemek üzere ileri radyo-karbon testlerine tabi tutan bilim insanları, canlının 23 bin 960 ila 24 bin 485 yıllık olduğunu anladı. Yarım milimetre uzunluğundaki tatlı su organizması, çözüldükten sonra döllenmesiz üreme olarak bilinen partenogenez yoluyla eşeysiz çoğaldı.

    Araştırma ekibinden Stas Malavin, çalışmanın çok hücreli hayvanların kriptobiyoz halinde on binlerce yıl yaşayabileceklerini ispat eden çok güçlü bir kanıt olduğunu ifade etti.

    Bilim insanları, daha önce bazı basit kurtçuk ve bitki türlerini donmuş toprak örnekleri içerisinde tespit etmiş ve donmuş halde hayatta kalabildiklerini rapor etmişti.

    Bazı basit organizmaların, aşırı sıcak, aşırı soğuk veya zehirli ortam gibi yaşamsal faaliyetlerin sürdürülmesinin zor olduğu ortamlarda metabolizmalarını neredeyse duracak seviyeye getirme anlamına gelen kriptobiyoz halinde hayatta kalmayı başardığı biliniyor.

  • Tip-1 diyabet hastalarında demans görülme olasılığı 6 kat fazla olabilir | Araştırma

    Tip-1 diyabet hastalarında demans görülme olasılığı 6 kat fazla olabilir | Araştırma


    Yeni yapılan bir araştırmaya göre Tip 1 diyabet, alzheimer hastalığı riskini altı kat artırabiliyor.

    Bilim insanları, kan şekerinin iyi kontrol edilmesinin, yıkıcı zihinsel bozukluğa karşı koruduğunu belirtiyor. Hem yüksek hem de düşük seviyeler için hastaneye yatırılan yaşlı hastalarda, demans (bunama) geliştirme olasılığı altı kattan fazla.

    Neurology dergisinde yayımlanan yeni araştırmanın sonuçları, obeziteyle bağlantılı olmayan Tip 1 diyabetli yaklaşık 3 bin yaşlı insan üzerinde yapılan araştırmaya dayanıyor.

    “Diyabet hastaları için hem aşırı yüksek hem de düşük kan şekeri seviyeleri (hiperglisemi – hipoglisemi) acil durumlardır ve her iki aşırılıktan da büyük ölçüde kaçınılabilir.” diyen California Üniversitesi’nden epidemioloji Profesörü Rachel Whitmer, “Ancak, ortaya çıktıklarında komaya, artan oranda hastaneye yatışa ve hatta ölüme yol açabilirler.” uyarısında bulunuyor.

    “Diyabet, beyne giden kan akışını azaltarak demansa zemin hazırlıyor”

    Halk arasında şeker hastalığı olarak da isimlendirilen diyabet, beyne giden kan akışını azaltarak demans (bunama) için bir risk faktörü olarak kabul ediliyor.

    Uzmanlar, basit yaşam tarzı değişiklikleriyle vakaların üçte birinin önlenebileceğini ifade ediyor.

    Prof. Whitmer, “Tip 1 diyabetli insanlar eskiye nazaran daha uzun yaşıyor ve bu da onları bunama gibi durumlar için risk altına sokabiliyor.” diyor ve ekliyor:

    “Kan şekeri seviyelerini kontrol ederek demans (bunama) riskini potansiyel olarak azaltabilirsek, bunun bireyler ve genel olarak halk sağlığı için yararlı etkileri olabilir.”

    İnsülin hormonlarının eksikliği sonucu ortaya çıkan Tip 1 diyabet kısaca, pankreasın yeterince glikozu kontrol eden hormon insülini üretemediği kronik bir durum olarak tanımlanıyor ve genellikle çocukluk ve dönemlerinde başlıyor.

    Bundan dolayı “Juvenil diyabet” olarak da isimlendiriliyor. Bir diğer deyişle, Tip 1 diyabeti olan kişilerde pankreas yeterli insülin üretemiyor. İnsülin eksikliği nedeniyle dolaşımdaki şeker hücre içine giremez ve enerjiye dönüştürülemez. Dolaşımdaki şekerin hücre içine girememesi kan şekerinin yükselmesine ve böbreklerden süzülerek idrarla atılmasına neden olur.

    Ortalama yaşı 56 olan 2 bin 821 katılımcı yedi yıl boyunca izlendi

    Yapılan araştırma, sırasıyla hastane acil durumları, hiperglisemi ve hipoglisemi ile sonuçlanan yüksek veya düşük kan şekeri vakalarını analiz etti. Buna göre sonraki bilinç kaybına, önceki ise kardiyovasküler hastalıklara ve körlüğe yol açabilir.

    Sonuçlar, her iki komplikasyon için bir noktada kabul edilen katılımcıların, yıllar sonra demans geliştirme olasılığının altı kat daha fazla olduğunu gösterdi.

    Yine ortaya konan sonuca göre aşırılıklardan (aşırı yüksek, aşırı düşük kan şekeri seviyesi) sadece birine maruz kalanlar Alzheimer’a daha yatkın.

    Araştırmacılar, ortalama yaşı 56 olan 2 bin 821 katılımcıyı yedi yıl boyunca izledi.

    Bunlardan 335’inin (yüzde 12 hiperglisemi) ve 398’inin (yüzde 14 hipoglisemi) düşük ve şiddetli yüksek kan şekeri ve 87’si (yüzde 3) her iki duruma haiz bir geçmişe sahipti.

    Bilim insanları araştırma sırasında, hastaların yüzde beşinde (153) bunama vakası teşhis etti. Yani ortalama 6.9 yıllık takip süresi boyunca 153 kişide (yüzde 5.4) demans gelişti.

    Risk, sırasıyla yüksek veya düşük kan şekeri olayları olanlarda ikiye katlanarak yüzde 75 artış gösterdi.

    Yaş, cinsiyet ve etnisite belirlendikten sonra risk, her ikisini de deneyimleyenler için, herhangi birini deneyimlemeyen akranlarına kıyasla altı kattan fazla arttı.

    Araştırmada, ‘tamamen düzeltilmiş modellemede, hipoglisemik durumu olan bireyler, hipoglisemik durumu olmayanlara göre yüzde 66 daha fazla demans riskine sahip’ sonucuna varıldı. (HR=1.66; 95% CI: 1.09, 2.53),

    Diğer yandan ‘hiperglisemik durumu olanlar hiperglisemik durumu olmayanlara göre 2 kat daha fazla riske sahip’ şeklinde değerlendirildi. (HR=2.11; 95% CI: 1.24, 3.59)

    “Hipoglisemisi hem de hiperglisemisi olanlar 6 kat fazla demans riskine sahip”

    Araştırmada şu ifadeler yer aldı: “Hem şiddetli hipoglisemisi hem de hiperglisemisi olan bireyler, ikisi de olmayanlara kıyasla 6 kat daha fazla demans riskine sahip.” (HR=6.20; %95 GA: 3.02, 12.70).

    Whitmer, “Bulgularımız, şiddetli glisemik vakalara maruz kalmanın beyin sağlığı üzerinde uzun vadeli sonuçları olabileceğini ve diyabetli kişilerin yaşamları boyunca ciddi glisemik olaylardan kaçınmaları için ilave motivasyon olarak düşünülmesi gerektiğini göstermektedir.” diye konuştu.

    Katılımcıların yalnızca teşhis konmuşsa bunama olarak sayıldığına dikkat çeken Whitmer, “Pek çok vaka teşhis edilmez, bu da risklerin daha da yüksek olabileceğini düşündürüyor.” uyarısında bulundu.

    Glisemik vakalar, sağlıksız diyet ve egzersiz eksikliğinden kaynaklanan ve sıklıkla Tip 2 formunda ortaya çıkan bir durumdur.

    Araştırma, ABD’li Prof Rachel A. Whitmer liderliğinde Paola Gilsanz, Charles P. Quesenberry, Andrew J. Karter, View ORCID ProfileMary E. Lacy tarafından 7 yıl süreyle gerçekleştirildi.

  • Çin, Covid-19 salgınına karşı geliştirdiği burun spreyi aşısında son aşamaya geldi

    Çin, Covid-19 salgınına karşı geliştirdiği burun spreyi aşısında son aşamaya geldi


    Çinli bilim insanları, Covid-19 salgınına karşı geliştirdikleri “intranazal” yani burundan sprey şeklinde tasarlanan aşıda artık son aşamaya gelindiğini duyurdu.

    Çin’de Covid-19 virüsünün insan vücuduna hava yollarından girdiği göz önüne alındığında, “solunan bir aşının enjekte edilenlerden daha etkili olabileceği” düşüncesiyle başlatılan çalışmalar tamamlanmak üzere.

    Çinli Askeri Bilim Akademisi araştırmacısı Chen Wei, Şanghay’da düzenlenen bir konferansta yaptığı konuşmada, inhalasyon yoluyla aşıda klinik deneyler yürüttüklerini ve bu alanda önemli sonuçlar elde ettiklerini açıkladı.

    Çinli bilim insanı, “aşı sprey yoluyla uygulanması halinde mukozal bağışıklığa izin verir.” dedi.

    Bu yolla, aşının minik parçacıklarının solunum yollarına girmesi ve böylelikle akciğerlerin mukus dokularını güçlendirerek virüsün orada gelişmesini engellemesi hedefleniyor.