Etiket: Bilim

  • Pil Yok, Kablo Yok… Bir Arı Kadar Küçük: Dünyanın En Hafif Robotu Gökyüzünde

    Pil Yok, Kablo Yok… Bir Arı Kadar Küçük: Dünyanın En Hafif Robotu Gökyüzünde


    California Üniversitesi Berkeley’de bilim kurguya göz kırpan bir gelişmeye imza atıldı. Makine Mühendisliği Profesörü Liwei Lin’in liderliğindeki ekip, dışarıdan yönlendirilen manyetik alanlarla çalışan minik bir uçan robot geliştirdi.

    Ne pille çalışıyor ne de kabloya ihtiyaç duyuyor; tamamen manyetik kuvvetle havalanıyor ve tıpkı bir yaban arısı gibi çevresinde manevra yapabiliyor.

    Bu zarif mikro robot, manyetik alanların hassas ayarlanmasıyla havada süzülebiliyor, hedeflerine doğru yönlendirilebiliyor ve çiçekten çiçeğe konarak tozlaşma görevlerini üstlenebiliyor. Hafifliği ve kablosuz yapısı sayesinde geleneksel uçuş sistemlerine meydan okuyan robot, henüz kendi konumunu belirleyemiyor olsa da, bilim insanları yakın gelecekte aktif kontrol sistemleri eklemeyi hedefliyor.

    Çalışmanın ortak yazarı ve Liwei Lin laboratuvarında lisansüstü öğrencisi olan Wei Yue konuyla ilgili, “Gelecekte, robotun tutumunu ve pozisyonunu gerçek zamanlı olarak değiştirmemize olanak tanıyacak aktif kontrolü eklemeyi deneyeceğiz” açıklamasında bulundu.

    Tarımda doğal tozlaşma süreçlerinin desteklenmesinden keşif görevlerine kadar geniş bir kullanım alanı öngörülen bu teknoloji, geleceğin robotik sistemlerine yön vermeye aday.

    Kaynak: DHA

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Dünyanın En Hassas Minyatür Saati Satışa Sunuldu

    Dünyanın En Hassas Minyatür Saati Satışa Sunuldu


    Japonya’nın Kyoto merkezli firması Shimadzu, 10 milyar yılda yalnızca bir saniyeden daha az sapma yapması öngörülen minyatür optik kafes saatini piyasaya sürdü. “Aether clock OC 020” adı verilen bu yüksek hassasiyetli cihaz, RIKEN ve Tokyo Üniversitesi işbirliğiyle geliştirildi.

    500 milyon yen (yaklaşık 3,3 milyon dolar) fiyat etiketine sahip olan saat, geleneksel sezyum atom saatlerinden 100 kat daha hassas ölçüm yapabiliyor. Optik kafes teknolojisiyle çalışan cihaz, ışığın durağan dalgaları içinde hapsolmuş atomların optik geçişini kullanarak zamanı belirliyor. 114 cm genişliğe, 109 cm yüksekliğe ve 65 cm derinliğe sahip saat, dış mekan kullanımına da uygun olarak tasarlandı.

    Bu ileri teknoloji ürünü, yer kabuğu hareketleri, volkanik aktiviteler ve levha tektoniğindeki değişimlerin gözlemlenmesi gibi bilimsel araştırmalarda pratik bir kullanım alanına sahip. Ayrıca saniyenin yeniden tanımlanmasında umut verici bir gelişme olarak görülüyor.

    Shimadzu, 5 Mart itibarıyla saatin ticari satışına başladığını duyurdu. Önümüzdeki üç yıl içinde Japonya ve yurt dışında toplam 10 adet satış hedefleniyor.

    Kaynak: AA

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Turing testi ve değişen zekâ anlayışımız

    Turing testi ve değişen zekâ anlayışımız


    Melanie MİTCHELL

    Çeviren: Ulus Ata


    “Makineler düşünebilir mi?” sorusu Alan Turing tarafından 1950 yılında yayınlanan Hesaplama Makineleri ve Zekâ makalesinde dile getirilmişti. Turing, makalesinde düşünmek fiilinin zorluğuna dikkat çekerek şunu belirtti: “Soruda geçen bu düşünme kavramı üzerine oturup konuşmak gerçek anlamıyla manasız.” Turing, bu kavram üzerine hâli hazırda birçok felsefi tartışma yapıldığı için sorunun değiştirilmesi gerektiğini öne sürdü. Bu yeni soruyu sormadan önce de bir “taklit oyunu” tasarladı. Bu oyuna göre bir insan ve bir makine, bir sorgulayıcı ile konuşarak kendilerinin insan olduğunu kanıtlamaya çalışacaklardı.

    Konuşma faslı ise sadece yazılı bir şekilde gerçekleştiriliyordu. Bu sayede bu üçü birbirini göremiyordu. Tüm bu konuşmalardan sonraysa sorgulayıcıdan kendisiyle konuşan iki katılımcıdan hangisinin gerçek bir insan olduğunu tahmin etmesi isteniyordu. Ve işte Turing’in yeni sorusu belirmişti: “Bu taklit oyununu gerçekten iyi oynayabilecek dijital bilgisayarlar düşünülebilir mi?”

    Günümüzde bu oyunun ismi Turing Testi olarak bilinmektedir. Alan Turing, bu testi bilgisayarların doğaları gereği düşünemeyeceklerini ve prensip olarak bunun mümkün olmadığını öne süren yaygın düşünceyle mücadele etmek için ortaya çıkarmıştır. Turing’in vurguladığı nokta şuydu: Eğer bir bilgisayar görünüş ve diğer fiziksel özellikleri dışında bir insanla ayırt edilemez şekilde algılanıyorsa neden ona da düşünen bir varlık vasfını atfedemeyiz? Neden tüm bu düşünme kabiliyetini sadece insanlara ya da daha genel tabiriyle hücrelerden oluşan canlılara atfediyoruz? Bu konu üzerine bilgisayar bilimcisi Scott Aaronson, “bu görüşüyle birlikte Turing, tam manasıyla zekânın insanda temellendirilmesini eleştirmiştir,” açıklamasında bulundu.

    Turing bu testini gerçek anlamıyla bir makinenin zekâsını ölçmek için değil, sadece felsefi bir düşünce deneyini öne sürmek için ortaya çıkarmıştır. Ancak Turing’in bu testi, makine zekasının istenilen seviyeye gelip gelmediğini ölçmek için kullanılmış ve yapay zekanın geçmesi gereken bir hedefi olarak belirlenerek toplumun zihninde ikonik bir anlam kazanmıştır. Ve şimdi, yaklaşık 75 yıl sonra, yapay zekâ ile ilgili haberler, Turing Testi’nin nihayet OpenAI’nin ChatGPT’si ve Anthropic’in Claude’u gibi sohbet robotları tarafından geçildiğine dair açıklamalarla dolu.

    Geçen yıl OpenAI’nin CEO’su Sam Altman, “Teknolojik değişim karşısında insanların gösterdiği direnç ve uyum kabiliyeti için iyiye bir işaret. Turing Testi, bizim için su gibi akıp geçti ve herkes çoğunlukla hayatına kaldığı yerden devam ediyor.” şeklinde bir paylaşımda bulundu. Daha sonrasında bir gazetede yer alan “ChatGPT ünlü ‘Turing testini’ geçti. Bu demek oluyor ki artık yapay zekâ bir insan zekasıyla eşdeğer” şeklindeki haber başlıkları ve buna benzeyen çeşitli medya başlıkları da benzer iddialarda bulundu.

    Peki modern yapay zekâ sohbet robotları gerçekten Turing Testi’ni başarıyla geçtiler mi? Yani artık onları Alan Turing’in dediği gibi düşünen birer varlık olarak nitelendirebilir miyiz? Turing Testi’nin geniş kültürel önemini göz önünde bulundurduğumuzda bazı şaşırtıcı gerçeklerle yüz yüze kalıyoruz. Yapay zekâ topluluklarında testi geçme durumu üzerinde neredeyse yok denilecek kadar az bir uzlaşı mevcut. Aksi şekilde insanları konuşma yetenekleriyle kandırabilecek kabiliyette olmanın bir sistemin düşünme becerisi ve zekâsı üzerine gerçekten herhangi bir şeyler açıklayıp açıklamadığı büyük bir şüphe konusu.

    Turing’in taklit oyununa ilişkin açıklaması pratik ve uygulanabilir bir test önermediği için ayrıntılardan yoksundu. Test ne kadar sürmelidir? Ne tür sorulara izin verilmeli? İnsanların sorgulayıcı ya da katılımcı olarak katılması için hangi niteliklere sahip olması gerekir? Turing bu tür ince noktaları belirtmedi. Sadece belirli bir ön görüde bulundu: “İnanıyorum ki yaklaşık 50 yıl içinde bilgisayarları taklit oyununu o kadar iyi oynayacak şekilde programlamak mümkün olacak ki ortalama bir sorgulayıcının beş dakikalık bir sorgulamadan sonra doğru tahmini yapma şansı yüzde 70’ten fazla olmayacak.” Kısacası, beş dakikalık bir görüşmede ortalama bir sorgulayıcının %30 oranında şüphede olması gerekir.

    Bazıları bu sıradan ön görüyü Turing Testi’ni geçmek için “tek ve gerçek” kriter olarak kabul etmiştir. 2014 yılında Londra’daki Royal Society, beş bilgisayar programının, 30 insan katılımcısının ve 30 sorgulayıcının katıldığı bir Turing Testi yarışmasına ev sahipliği yaptı. İnsan katılımcılar genç ve yaşlı, anadili İngilizce olan ve olmayan, bilgisayar uzmanı olan ve olmayan gibi çeşitli gruplardan oluşuyordu.

    Her sorgulayıcı üyesi, biri insan diğeri makine olan bir çift yarışmacıyla paralel olarak beş dakikalık birkaç konuşma faslı gerçekleştirdi ve ardından sorgulayıcılardan bu iki kişiden hangisinin gerçek bir insan olduğunu tahmin etmesi istendi. Ukraynalı bir genç olduğunu iddia eden “Eugene Goostman” adlı bir sohbet robotu, sorgulayıcıların 10’unu yani %33,3’ünü kandırarak yarışmayı kazandı. Turing’in dediği gibi “Beş dakikanın ardından %30 şüpheye düşürme ve kandırma oranı” kriterini benimseyen organizatörler, “65 yıllık ikonik Turing Testi ilk kez bilgisayar programı Eugene Goostman tarafından geçildi. Ve bu dönüm noktası tarihe geçecek.” açıklamasında bulundu.

    Eugene Goostman’ın konuşmalarının bir dökümünü inceleyen bir grup yapay zekâ uzmanı, bu gelişmemiş ve insana benzemeyen sohbet robotunun Turing’in aklındaki türden bir testi geçtiği hakkındaki yapılan iddiayı tam anlamıyla alaya aldılar. Sınırlı konuşma süresi ve sorgulayıcıların eşit derecede olmayan uzmanlığı, testi makine zekâsından ziyade insan saflığının bir testi haline getirdi. Sonuçlar, 1960’ların ELIZA sohbet robotunun adını taşıyan “ELIZA etkisi”nin bariz bir örneğiydi. Bu robot, son derece basit olmasına rağmen, pek çok insanı anlayışlı ve sempatik bir psikoterapist olduğuna inandırmayı başarmış ve insanoğlunun bizimle sohbet edebilecek gibi görünen herhangi bir varlığa zekâ atfetme eğilimiyle oynamıştı.

    Bir başka Turing Testi yarışması olan Loebner Ödülleri, daha fazla konuşma süresine izin veriyor, daha uzman bir sorgulayıcı kadrosu içeriyor ve bir yapay zekâ sohbet robotunun sorgulayıcıların en az yarısını kandırmasını gerektiriyordu. Yaklaşık 30 yıl süren ve yıllık yapılan yarışmalarda hiçbir makine testin bu versiyonunu geçemedi.

    Turing’in orijinal makalesinde testin nasıl yapılacağına dair ayrıntılar bulunmasa da taklit oyununun üç katılımcı gerektirdiği açıktı: bir bilgisayar, bir insan ve bir sorgulayıcı. Bununla birlikte, “Turing Testi” teriminin kamusal söylemdeki anlamı yıllar içinde gitgide anlamını yitirdi ve zayıf bir kavrama dönüştü. Bir insan ile bir bilgisayar arasında bilgisayarın yeterince insan gibi göründüğü herhangi bir etkileşim gibi yüzeysel bir tanımla kaldı.

    Örneğin, Washington Post 2022’de “Google’ın yapay zekâsı ünlü bir testi geçti ve testin nasıl çözüldüğünü gösterdi” diye bir haber yaptığında atıfta bulunduğu şey bir taklit oyunu değildi. Tamamen Google mühendisi Blake Lemoine’in Google’ın LaMDA sohbet robotunun “zekâ sahibi” olmasına yönelik görüşüne atıfta bulunuyordu. Stanford Üniversitesi’nin 2024 yılındaki bir basın bülteninde de “bir yapay zekâ ürününün ilk kez titizce uygulanan bir Turing testinden geçtiği” ilan ediliyordu.

    Ancak burada bahsi edilen Turing Testi, GPT-4’ün psikolojik anketler ve interaktif oyunlardaki davranışlarının insanlarınkiyle ne derece örtüştüğüne dair istatistiklerin karşılaştırılmasından ibaretti. Stanford ekibinin bu testi geçme formülü Turing tarafından yadırganabilirdi. Onlara göre “bir yapay zekanın verdiği yanıtlar rastgele seçilmiş insan yanıtlarından istatistiksel olarak ayırt edilemiyorsa bu yapay zekâ için Turing testini geçmiştir diyebiliriz,” şeklindeydi.

    Bir sohbet robotunun Turing Testi’ni geçtiğine dair en son iddialar, testin “iki oyunculu versiyonunu” kullanan 2024 tarihli bir çalışmayı içeriyordu. Turing’in bir sorgulayıcının hem bir bilgisayarı hem de bir insan katılımcısını sorguladığı “üç oyunculu” taklit oyununun aksine bu çalışmada her sorgulayıcı yalnızca bir bilgisayarla ya da bir insanla etkileşime giriyordu. Araştırmacılar, her biri ya bir sorgulayıcı ya da bir insan katılımcı olmak üzere atanan 500 insan grubunu çalışmaya dahil etti. Her bir sorgulayıcı oyunun beş dakikalık tek bir turunu ya bir insan ya GPT-4 ya da ELIZA sohbet robotunun bir versiyonu ile konuşarak geçiriyordu.

    Beş dakika boyunca bir web arayüzü üzerinden konuştuktan sonra sorgulayıcı konuşma partnerinin insan mı yoksa makine mi olduğunu tahmin ediyordu. İnsan katılımcılar konuşma aşamalarının ardından %67 oranıyla gerçek bir insan olarak değerlendirildi; GPT-4 turlarının %54’ünde ve son olarak ELIZA turlarının sadece %22’sinde insan olarak değerlendirildi. Araştırmacılar “testi geçmeyi” şu şekilde tanımlamışlardı: Sorgulayıcıların %50’sinden fazlası kandırılabilmiş ise test geçilmiş sayılacaktır. Sonuç olarak bu açıklamaya göre insanların %67’si gerçek bir insan olarak nitelendirilmiş olsa da GPT-4 %50’i geçerek testi geçmiş sayılır.

    İnsan sorgulayıcıların büyük bir çoğunluğunun beş dakikalık bir görüşmenin ardından GPT-4 tarafından kandırılmış olması kesinlikle endişe verici bir durumu ortaya çıkarır. Üretken yapay zekâ sistemlerinin dezenformasyon yaymak ya da dolandırıcılık yapmak amacıyla insan taklidi yapmak üzere kullanılması, toplumun mücadele etmesi gereken gerçek bir tehlikedir. Peki günümüzün sohbet robotlarının Turing Testi’ni geçtiği gerçekten doğru mu?

    Bu sorunun cevabı elbette testin hangi versiyonundan bahsettiğinize göre değişir. Uzman sorgulayıcılar ve daha uzun konuşma süresi olan üç oyunculu bir taklit oyunu hala hiçbir makine tarafından geçilemedi (ancak 2029’da bunun gerçekçi ve katı bir versiyonunu yapma planları konuşuluyor).

    Testin bu kadar uzun süre geçilememesinin nedeni, makinenin zekasını doğrudan test etmek yerine insanları yanıltmaya odaklanılmasıdır. Pek çok yapay zekâ araştırmacısı, Turing Testi’ni uzun zamandır dikkat dağıtıcı bir unsur ve “yapay zekânın geçmesi için değil, insanların başarısız olması için tasarlanmış” bir test olarak görmektedir. Ancak, testin popüler kültürdeki önemi hala devam etmektedir. Sohbet etmek ve iletişim kurmak, her birimizin diğer insanları değerlendirmesinde büyük bir rol oynar. Bu nedenle, insanların akıcı bir şekilde sohbet edebilen bir varlığın insan benzeri zekaya ve kişisel inançlar, arzular ve benlik duygusu gibi diğer zihinsel özelliklere sahip olduğunu düşünmesi, doğal bir durum olarak kabul edilmektedir.

    Eğer yapay zekâ tarihinden bir ders çıkardıysak, o da sezgilerimizin bu tür varsayımlar konusunda genellikle yanlış olduğudur. Yıllar önce, birçok önde gelen yapay zekâ uzmanı, satrançta insanları yenebilecek bir makinenin yaratılmasının insan zekâsına eşdeğer bir şey gerektireceğini düşünüyordu. Yapay zekâ öncüleri Allen Newell ve Herbert Simon, 1958 yılında “Eğer biri başarılı bir satranç makinesi tasarlayabilirse, insan entelektüel çabasının özüne nüfuz etmiş olacaktır” şeklinde görüşlerini dile getirmişlerdi.

    Bilişsel bilimci Douglas Hofstadter ise 1979 yılında, gelecekte “satrançta herkesi yenebilecek programlar olabilir ancak bunlar sadece genel zekâ programları olacaktır” öngörüsünde bulunmuştu. Ancak, takip eden yirmi yıl içinde IBM’in DeepBlue’su, dünya satranç şampiyonu Garry Kasparov’u, “genel zekâ” olarak adlandırılabilecek bir şeyden çok uzak bir yaklaşım kullanarak yenmiştir. Benzer şekilde, yapay zekâ alanındaki gelişmeler, bir zamanlar genel zekâ gerektirdiği düşünülen konuşma tanıma, doğal dil çevirisi ve hatta araba kullanma gibi yetilerin, insan anlayışına hiç benzemeyen makineler tarafından yerine getirilebileceğini göstermiştir.

    Muhtemelen Turing Testi, değişen zekâ anlayışlarımızın bir başka kurbanı olacaktır. Turing, 1950’de insan gibi konuşma yeteneğinin “düşünme” ve bununla bağlantılı tüm diğer unsurların kesin bir kanıtı olması gerektiğini düşünmüştü. Bu sezgi günümüzde hala etkisini sürdürmektedir. Ancak, ELIZA ve Eugene Goostman’dan öğrendiklerimiz ve ChatGPT gibi modellerden öğrenmeye devam ettiklerimiz, satranç oynamada olduğu gibi, doğal dilde akıcı konuşma yeteneğinin genel zekanın kesin bir kanıtı olmadığını göstermektedir.

    Gerçekten de dil akıcılığının bilişin diğer yönlerinden beklenmedik şekilde ayrıldığına dair sinirbilimden yeni bulgular ortaya çıkmaktadır. MIT’den sinirbilimci Ev Fedorenko ve ekibi, bir dizi özenle tasarlanmış ve dikkat çekici deneyle, “biçimsel dil yetkinliği” olarak adlandırdıkları dil üretim becerilerinin, sağduyu, akıl yürütme ve “düşünme” dediğimiz diğer bilişsel işlevlerle ilişkili beyin ağlarından büyük ölçüde bağımsız olduğunu göstermiştir. Bu araştırmacılar, dilde akıcılığın genel zekâ için yeterli bir koşul olduğuna dair sezgisel varsayımımızın aslında bir “yanılgı” olduğunu öne sürüyorlar.

    Turing, 1950 tarihli makalesinde şöyle yazmıştı: “İnanıyorum ki yüzyılın sonunda kelimelerin kullanımı ve genel eğitim görüşü öyle değişmiş olacak ki, insanlar çelişkiye düşmeden ‘düşünen makineler’den bahsedebilecek”. Ancak, henüz bu noktaya ulaşmış değiliz. Turing’in öngörüsünün sadece birkaç on yıl mı saptığı, yoksa asıl değişimin “düşünme” anlayışımızda mı olacağı ve zekanın Turing’in ve bizim düşündüğümüzden daha karmaşık ve incelikli olup olmadığını fark edip edemeyeceğimiz henüz belli değil.


    Kaynak: The Turing Test and our shifting conceptions of intelligence

    Kaynak: Artı Gerçek
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Bilim İnsanlarına Saldırı Girişimi! Araçlarına Çarpıp Yolu Kestiler

    Bilim İnsanlarına Saldırı Girişimi! Araçlarına Çarpıp Yolu Kestiler


    Malatya’da hava araçlarını lazer silahlarına karşı koruyacak kompozit bir madde geliştiren İnönü Üniversitesinde görev yapan akademisyen çifti trafikte araçlarına çarparak durdurmaya zorlayan, daha sonra ise saldırmaya çalışan 4 kişiden 2’si polis ekiplerinin özverili çalışması sonucu yakalandı.

    Olay, Yeşilyurt ilçesi Yakınca mevkiinde meydana geldi. Edinilen bilgilere göre, bölgede özel araçları ile seyahat eden Kimya Mühendisi Doktor Yeliz Toptaş ile İnönü Üniversitesi Makine Mühendisliği Bölümü Araştırma Görevlisi Murat Toptaş’ın aracına aynı yöne ilerleyen bir otomobil çarparak çifti durmaya zorladı. Çarpma sonrası akademisyen çifte araçlarını sağa çekmelerini belirten 4 kişi, durdurdukları çiftin üzerine yürüdü. Bu sırada olay yerinden geçmekte olan polis ekipleri hızla duruma müdahale etti. Zanlılardan 2’si olay yerinden kaçarak uzaklaştı.

    Bilim İnsanlarına Saldırı Girişimi! Araçlarına Çarpıp Yolu Kestiler - Resim : 2

    SALDIRGANLARDAN BİRİ İHRAÇ EDİLEN ASKER

    Olaya müdahale eden trafik ekibi, diğer 2 zanlının kimlik kontrolünü yapmak istedi. Ekiplerin kimlik talebi sonrası araçlarına binerek kaçan zanlıların görüntüleri araç kamerasına yansıdı. Polis ekiplerinin 1 saatlik ısrarlı takibi sonrasında Doğanşehir ilçesi sınırlarında yakalanan 2 zanlıdan birinin çok sayıda sabıka kaydının bulunduğu ve arandığı belirlenirken, diğer zanlının ise görevinden ihraç edilen eski bir asker olduğu tespit edildi.

    Bilim İnsanlarına Saldırı Girişimi! Araçlarına Çarpıp Yolu Kestiler - Resim : 3

    Akademisyen çift polis merkezine giderek zanlılar hakkında şikayetçi olurken, çok sayıda sabıka kaydı ve aranması bulunan şahıs tutuklandı. Olayla ilgili başlatılan inceleme sürüyor.

    Kaynak: İHA

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Ünlü fizikçi Edward C. Stone hayatını kaybetti

    Ünlü fizikçi Edward C. Stone hayatını kaybetti


    Güneş Sistemi’nin dışına uzay aracı gönderme fikrini ortaya atan isim olan ünlü bilim insanı Edward C. Stone, 88 yaşında Kaliforniya’daki evinde öldü.

    Acı haberi kızı Susan C. Stone duyurdu.

    1957 yılında Sovyet uydusu Sputnik’in fırlatılmasından ilham alan Dr. Stone, henüz öğrenciylken NASA’ya bağlığı Jet Propulsion Laboratuvarı’nın Voyager misyonunda çalışmıştı.

    Onun fikriyle Voyager 1 ve Voyager 2 Florida’dan 1977 yazında ayrı ayrı fırlatıldı. Aradan yaklaşık 50 yıl geçerken her iki uzay aracı da halen derin uzay yolculuğuna devam ederek veri toplamaya deva ediyor.

    36 yaşında projenin başına geçen Dr. Stone, 50 yıl boyunca bu görevini sürdürdü. Aynı zamanda Caltech’te Fizik Profesörü olan bilim insanının gönderdiği uzay araçları Jüpiter, Uranüs ve Neptün’ün halkalarını, Jüpiter’e yıldırım düşmesini ve Jüpiter’in uydusu Io’daki aktif volkanları görüntülemişti.

    Voyager 1’in Dünya’dan 15 milyar mil uzakta olduğu ve saatte 38 bin mil hızla seyahat ettiği tahmin ediliyor. Voyager 2 ise 2018’de sınırı geçerek yıldızlararası uzaya ulaştı.

    Bu projesiyle Ulusal Bilim Madalyası kazanan Dr. Stone, ayrıca Mars Pathfinder misyonunu, Galileo uzay sondasının Jüpiter’e olan yörünge görevini, Cassi’nin Satürn’e bırakılmasını yönetti.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Hükümete yakın yazardan göç değerlendirmesi: “Yakın gelecekte Avrupa nüfusunun önemli bir kısmı Müslüman olacak”

    Hükümete yakın yazardan göç değerlendirmesi: “Yakın gelecekte Avrupa nüfusunun önemli bir kısmı Müslüman olacak”



    Avrupa ülkelerinde yaşanan göçmen isyanları gündemden düşmezken, hükümete yakın Akşam gazetesinin yazarı Serkan Fıçıcı konuya ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

    Fıçıcı, ‘Müslüman Avrupa’ya doğru’ başlıklı yazısında “Yaklaşan “Müslüman Avrupa” gerçeğine karşı Hristiyan köklere dönüş artık imkansız ve küresel karar vericiler çareyi paganizmde arıyor” yorumunda bulundu.

    Yazısının başında Avrupa’nın yakın gelecekte önemli bir kısmının Müslüman olacağı değerlendirmesinde bulunan Fıçıcı şunları yazdı:

    Bilim, teknoloji, felsefe, sanat ve ekonomideki gücü Avrupa medeniyetinin “gelecek korkusuna” ilaç değil.

    Yaranız var ama ürettiğiniz değerler bu yarayı iyileştiremiyor.

    Durum budur.

    Demokrasi, insan hakları ve özgürlükleri sadece kendisine benzeyenlere layık gören anlayış duvara tosladı.

    Sömürdükçe semiren Haçlı Avrupa’sının makyajı döküldü.

    Yaklaşan “Müslüman Avrupa” gerçeğine karşı Hristiyan köklere dönüş artık imkansız ve küresel karar vericiler çareyi paganizmde arıyor.

    Kültür endüstrisinin dayattığı ne varsa hepsine bakın, izlerini görürsünüz.

    Avrupa’yı milliyetsiz, cinsiyetsiz, kimliksiz insan yığınlarının coğrafyası haline getirip İslam inancının etkilerinden koruyacaklar…

    Çare mi?

    Olamaz.

    Avrupalı entelektüellerin ortaya koyabildikleri bir çıkış yolu varsa bile hissedilmiyor.

    İşte burada görev Türkiye’nin…

    Avrupa’ya en yakın Müslüman ülkeyiz.

    Kıtalara hükmetmiş medeniyet birikimine sahibiz.

    “Yer ve gök su vermiyor” diye inleyen Avrupa’ya “her tarlayı sular arkımız bizim” özgüveniyle seslenebileceğiz imkanları sonuna kadar kullanmak güncel vazifemiz.

    Nasıl?

    -Tartışmaya başlayabilirsek yöntemler kendilerini gösterir.

    Önce Bismillah…

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • İnsan kanında ilk defa mikroplastiklere rastlandı; araştırmacılara göre sonuçlar endişe verici

    İnsan kanında ilk defa mikroplastiklere rastlandı; araştırmacılara göre sonuçlar endişe verici


    İnsan kanında ilk defa mikroplastiklere rastlandı. Bilim insanları, elde edilen ilk sonuçların insan sağlığı için endişe verici olduğu uyarısında bulundu.

    Guardian’daki habere göre, bilim insanları, insanlar üzerinde yürüttükleri araştırmada, deneklerin neredeyse yüzde 80’inin kanında mikroplastik buldu.

    Araştırmacılar, tamamı sağlıklı yetişkin 22 bağışçıdan alınan kan örneklerini analiz etti ve deneklerin 17’sinin kanında plastik parçacıklar bulundu.

    Çalışmada, kan örneklerinin yarısında içecek şişelerinde yaygın olarak kullanılan PET plastik, üçte birinde gıda ve diğer ürünlerin paketlenmesinde kullanılan polistiren, dörtte birinde de plastik poşet yapımında kullanılan polietilene rastlandı.

    Araştırma, mikroplastiklerin vücutta hareket edebildiğini ve organlara yerleşebileceğini gösterdi.

    Hollanda’daki Vrije Üniversitesinden ekotoksikolog Prof. Dick Vethaak, çalışmalarının insan kanında polimer parçacıklarının bulunduğuna dair ilk gösterge olduğunu belirterek, sonuçların endişe verici olduğuna işaret etti.

    Vethaak, “Bu parçacıklar vücudumuzda dolaşıyor. Ayrıca bebeklerin ve küçük çocukların bu tür kimyasallara karşı daha savunmasız olduklarını biliyoruz. Bu beni çok endişelendiriyor.” ifadelerini kullandı. Dick Vethaak, bununla ilgili acilen çok daha fazla araştırma yapılması gerektiğini vurguladı.

    BM Sözleşmesi 2024’de imzaya açılıyor

    BM Çevre Meclisi’nin, Kenya’nın başkenti Nairobi’de geçen ay düzenlediği ve 175 ülkeden bakan ve temsilcinin katıldığı üç günlük toplantı sonunda plastik kirliliğini tümüyle ortadan kaldıracak uluslararası bir anlaşmanın 2024 yılı sonu itibarıyla imzaya açılması kararlaştırılmıştı.

    Anlaşma, plastik ürünlerin üretimden dönüşüme tüm sürecinin kontrol edilebilmesini ve çevre kirliliğine yol açmasının önlenmesini amaçlıyor.

    Anlaşma, özellikle plastik üretiminde dünyanın önde gelen ülkeleri arasında yer alan ABD, Çin, Japonya, Hindistan ve Suudi Arabistan’ın ekonomilerini önemli ölçüde etkileyecek.

    1950’lerde 2 milyon ton olan plastik üretimi, tek kullanımlık ürünlerin tüketiminin artmasıyla 2017’de 348 milyon tona çıktı. Uzmanlar, mevcut tüketim trendinin değişmemesi halinde bu rakamın 2040’ta 2 katına çıkacağını tahmin ediyor.

    2017 yılındaki bir araştırmaya göre tek kullanımlık plastikler, tüm plastik üretiminin yaklaşık yüzde 40’ını oluşturuyor.

    2017 yılındaki bir araştırmaya göre, şimdiye kadar üretilen tüm plastiğin sadece yüzde 9’u geri dönüştürülebildi. Geri kalanı yakılarak ya çöplüklere atıldı veya çevreyi kirletmeye bırakıldı.

    Denizlere yayılan plastiğin çoğu nereden geliyor?

    Diğer yandan denizlere yayılan plastiğin çoğu nehirlerden geliyor. 2017 tarihli bir rapora göre yüzde 95’e varan oran, sekizi Asya’da olmak üzere yalnızca 10 nehir sisteminden geliyor.

    Bunların çoğunun ise plastikleri geri dönüştürmek veya elden çıkarmak için gelişmekte olan ülkelere gönderen gelişmiş ülkelerden kaynaklandığı belirtiliyor. Öte yandan Çin, yıllarca dünyanın plastik atıklarının neredeyse yarısını ithal ettikten sonra 2018’de çöp ithalatını yasakladı.

    Dünya Doğayı Koruma Vakfı (WWF), plastik atıkların okyanusların her köşesine ulaştığını belirterek, mikroskobik boyuttaki tek hücreli planktonların en küçüğünden, en büyük balinalara kadar denizdeki canlılarda artık plastik atık görüldüğü uyarısında bulundu.

    WWF raporuna göre, her yıl 19 ila 23 milyon ton plastik atık dünya sularına bırakılıyor. Rapor, tek kullanımlık plastiklerin, denizlerdeki kirliliğin yüzde 60’ını oluşturduğunu ortaya koydu. 2021 yılında 555 balık türünde yapılan araştırmada bunlardan 386 türün içinde plastik atık görüldü.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Domuz kalbi nakledilen hasta bir aydır hayatta

    Domuz kalbi nakledilen hasta bir aydır hayatta


    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Isıtıldıktan sonra tümörleri patlatan manyetik toplar, kanser tedavisinde çözüm olur mu?

    Isıtıldıktan sonra tümörleri patlatan manyetik toplar, kanser tedavisinde çözüm olur mu?


    İngiltere’deki bilim insanları tarafından gerçekleştirilen yeni bir araştırma, ısıtıldıktan sonra tümörleri patlatan manyetik topların, kanser tedavisinde önemli bir adım olarak görülebileceğini ortaya koydu.

    Bu araştırmaya göre, Manyetik Rezonans Görüntüleme (MRI) ile kontrol edilen ve yönlendirilen manyetik toplar, kanser hücrelerini yok edebilir.

    MRI makinaları, hasta vücuduna sokulan krom kaplı çelik bilyeleri. tümörün üzerine getirebilir ve bu bilyeler 45 saniyede 55 derece ısıtıldıktan sonra patlatıldığında sağlıklı hücrelere zarar vermeden kanser hücresi ortadan kaldırılabilir.

    Fareler üzerinde yapılan deneyler, 33 gün içinde kanserli hücrenin yok olduğunu ortaya koydu.

    Domuz beyninde de test edilen bu uygulama, insanlarda ilk olarak prostat kanserli hastalarda bu yıl sonuna kadar denenmeye başlayacak. Bu tedavi için öngörülen süre 30 dakika.

    Bilim insanları, bu yöntemin diğer tür kanserlerin tedavisinde de uygulanabileceği görüşünde.

    College London Üniversitesi’nde görevli olan ve beş yıldır bu çalışmayı yürüten ekibin başındaki Profesör Doktor Mark Lythgoe, yaptıkları çalışmayla ilgili bir çok kişinin daha önce önyargılı olup çekincelerini dile getirdiğini belirterek, “Bu çalışma kanserli hastaların hastanelere veya tıp merkezlerine gidip MRI sayesinde teşhis dışında kendilerini hasta eden tümörlerden de kurtulabileceklerini gösteriyor. Ülkedeki binlerce MRI makinası bu iş için kullanılabilir.” dedi.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Araştırma: Esrar Covid-19’a karşı vücudu koruyor

    Araştırma: Esrar Covid-19’a karşı vücudu koruyor


    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***