Etiket: Belgesel

  • Maraş Katliamı’nı hep kadınlardan dinledim, onlar anlatsın istedim

    Maraş Katliamı’nı hep kadınlardan dinledim, onlar anlatsın istedim


    Sinan ŞAHİN


    ANTEP – Mediha Güzelgün, ‘Üçüncü Gurbet’ belgeselinde 19-26 Aralık 1978’de Maraş’ta Alevi toplumuna yönelik katliamı kadınların tanıklığıyla anlattı. Ailesinden başlayarak halen Maraş’ta yaşayan ve Maraş’tan göç etmiş kadınların anlatımlarına yer veren Güzelgün, travmanın gelecek kuşaklara aktarılmasının ve çevrenin travma üzerindeki etkisinin izini sürmüş. Yüzleşme, ve göçün travma üzerindeki etkisine odaklanmış.

    ALTIN KOZA’DA FİNALE KALDI

    31. Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali’nde belgesel film kategorisinde finale kalan ‘Üçüncü Gurbet’ belgesiyle İnsan Hakları Haftası kapsamında Nar Sanat Derneği’nin konuğu olan Mediha Güzelgün ile belgeseli konuştuk.

    Yönetmen Mediha Güzelgün

    ‘KATLİAMIN YAŞANDIĞI MAHALLEDE DOĞDUM’

    – Belgeseli çekmeye karar verme sürecinizi biraz anlatır mısınız?

    Maraş Katliamı’nın olduğu mahallede doğdum. Ailem ve komşularımız o katliama tanıktı. O mahallede konu dönüp dolaşıp hem Maraş Katliamı’na gelirdi. Özellikle anmalar, yas haftası gibi geçerdi. Ben de sinemaya ilgi duydukça Maraş Katliamı’nın anlatılması gerektiğini düşünmeye başladım. YouTube belgeselleri ve haberler dışında o katliamın daha sanatsal bir şekilde anlatıldığını görmedim ve bunu anlatmak istedim.

    Annemler katliamı anlatırken, ‘keşke o dönem bir kamera olsaydı da yaşadıklarımızı çekse’ diye arzu ettiklerini görebildim ve bunu çekmeye karar verdim. Üç yıllık bir çalışma süreci sonucu çektim belgeseli. Bu arada Maraş Depremi oldu. Bir acıyı anlatmaya çalışırken başka bir acıya tanıklık ettik. Biraz zor oldu. Çekim süreci de oldukça zor geçti. Özellikle yurt dışındaki ailelere ulaşmakta zorlandım. Çünkü onlar hem konuşmak istemiyorlardı hem de vize süreçleri zorluydu. Ayrıca sansür endişesi de vardı.

    ‘TRAVMANIN AKTARILDIĞI ÜÇÜNCÜ KUŞAK OLDUĞUMUZ İÇİN BELGESELİN ADI ÜÇÜNCÜ GURBET’

    – Belgesele ‘Üçüncü Gurbet’ ismini vermenizin özel bir nedeni var mı?

    Maraş Katliamı’nın yaşandığı mahalle, Yörük Selim Mahallesi, daha çok doğu Anadolu’dan Erzurum, Erzincan, Bingöl, Dersim gibi kentlerden göç edenlerin oluşturduğu bir mahalle. Katliamdan sonra tekrar bir zorunlu göç yaşanıyor ve travmanın aktarıldığı üçüncü kuşak olduğumuz için belgeselin adını üçüncü gurbet koyduk.

    ‘KADIN YÖNETMENLER HER YERDE AYNI ZORLUKLARI YAŞIYOR’

    – Kadın yönetmenler birçok güçlükle karşılaşabiliyor. Belgesel çekiminde ne tür zorluklarla karşılaştınız?

    Ben küçük bir ekiple çalıştım. O konuda da zorlanmadım. Daha büyük ekiplerle çalışmanın zorlu olduğunu biliyordum, özellikle kadın yönetmenler için. Adana Film Festivalinde Uçan Süpürge’nin bir oturumu vardı. Onların da aynı sıkıntıları yaşadıklarını gördük. Batıdaki kadın yönetmenlerin de doğuda, yereldeki kadın yönetmenlerin de aynı sıkıntıları yaşadıklarını gördük. Sektör büyüse de aslında yaşanan sorunlar değişmiyor. Kadın yönetmenler aynı zorlukları yaşıyor.

    216f0987-c21b-4d53-8e3a-b52d6ab9e6ac.jpeg

    ‘KADINLAR DAHA İYİ BİR TAŞIYICI VE DAHA OBJEKTİF OLDUĞU İÇİN KADINLARIN ANLATMASINI İSTEDİM’

    – Kadınları seçmenizin özel bir nedeni var mı?

    Benim için çok iyi bir çalışma oldu. Kadınlarla görüştüm, sadece onların anlatılarını dinledim. Çünkü kadınlar daha iyi taşıyıcıdır. Ben de kadın olduğum için daha rahat konuşuyorlardı. O yönden bana büyük bir avantaj sağladı. Hem kadın-hafıza ilişkisi hem de kadınların duygu taşıyıcılığına dair ve kadınların çocuklarına aktarımı konusunda bilimsel çalışmalara dayandım. Bir de kadınların detaycılığı ve unutmaması önemliydi benim için. Kadınların o katliamda gurur yapmadan yaşananları net bir şekilde anlatmaları da önemliydi. Erkeklerin bu meseleyi anlatırken daha çok gurur yapacaklarını, objektiflikten uzaklaşacaklarını düşündüm. Bir de katliamı hep annemlerden, kadınlardan dinlediğim için onların üzerinden anlatmak istedim. Bunun bende bıraktığı etki ile daha iyi anlatabileceğime inandım.

    ‘KADINLAR CESURDU BEN DE CESUR OLMAK İSTEDİM’

    – Çekim sürecinde sansür veya otosansür ile karşılaştınız mı?

    Belgeselin siyasi ve sert bir içeriği var. Belgeselcilerin maruz kaldığı güçlükleri görüyoruz; yasaklar getiriliyor, soruşturmalara tabi tutuluyorlar. Ben de ister istemez bunu gözettim. Ama belgeseldeki kadınlar çok cesur ve dobra oldukları için ben de cesur olmak istedim. Bu katliam anlatılmalıydı ve tarihteki yerini almalıydı. Sanat da bir intikam alma biçimi olduğu için ben de sanatı kullandım. Ama şu ana kadar bir sansürle veya direkt bir baskıyla karşılaşmadım.

    ‘YURTDIŞINA GİDENLER UNUTMAK İSTİYOR, KALANLAR DAHA CESUR’

    – Hem yurt içinde hem de yurt dışında katliama maruz kalanlarla ve tanıklarla görüştünüz. Yurt dışındakiler ile buradakiler arasında katliamın izlerine dair belirgin bir fark gördünüz mü?

    Katliamdan sonra hem ülke içinde hem de ülke dışına göç edenler var. Biraz travmanın çevre ilişkisine de baktım. Travmanın yaşandığı yerdekilerin görüşleri ile yurt dışına gidenlerin görüşlerinin nasıl bir değişime uğradığını gözlemlemek istedim. Sanırım daha fazla acıya maruz kalanlar daha da uzağa gitmiş. (yurt dışına) Uzağa gidenlerde şunu daha iyi gözlemledim; unutmak istiyorlar, yok sayıyorlar. Hatta görüşmek istemiyorlar. Türkiye’de kalanlar daha cesur davrandılar, daha çok konuşmak istiyorlardı. Tabii ki acıları karşılaştırmak değil bu. Ama daha uzağa gidenler katliama birebir maruz kalanlardı. Türkiye’ye karşı acayip bir önyargıları vardı. Çok büyük bir korkuları vardı. Buraya geldiklerinde havaalanında problem yaşayacaklarına dair korkuları vardı. Buradakilerin bu gibi endişeleri yoktu.

    d3906180-b225-4d9e-a970-ff2b5b6dc140.jpeg

    ‘ALTIN KOZA’DA YER BULMAYI BEKLEMİYORDUM’

    – Belgeseliniz Adana Altın Koza Film Festivali’nde finalist oldu. Bunu bekliyor muydunuz?

    Açıkçası böyle bir şey beklemiyordum. ‘Kanun Hükmü’ filminden sonra siyasi belgesellere yer vereceklerini düşünmüyordum Altın Koza’nın. Bu yıl zaten Bahçelievler Katliamını anlatan film olsun, 15 Temmuz’u anlatan film olsun siyasi belgesellere alan açmalarını beklemiyordum. Bana yer vermeleri benim açımdan güzel oldu. Katılım da epey iyiydi. İsmail Beşikçi’nin filmi de vardı. O da izlemeye gelmişti. Benim için bu da ayrı bir onur vericiydi. Tepkiler gayet iyiydi.

    Altın Koza’da yer aldık ancak belgesel ve kısa metrajlı filmler gereken önemi görmedi. Ödül töreninde önce uzun metrajlı filmler ödüllendirildi daha sonrasında salon boşaldı, bir anda jüriler de kalkıp gittiler. Belgeseller ve kısa metrajlı filmlerin ödül konuşmaları dinlenmedi. Orada asıl ilk onlara alana açmak gerekli. İlk alkışlanıp desteklenmesi gerekenlerin genç sinemacılar olması gerekirdi. Bu durum tabii çok konuşuldu, eleştirildi.

    ‘SOSYAL MEDYA KİRLİLİĞİNE KARŞI BELGESEL SİNEMAYA DAHA ÇOK İHTİYAÇ VAR’

    – Belgesel sinema giderek büyük bir alan olmaya başladı. Sizce bu alana neden bu denli bir yönelim var?

    Özellikle belgesel alanın açık olması gerekiyor. Orada çok büyük bir potansiyel var. Türkiye’de buna uygun bir alan da var aslında. Sosyal medya kirliliğine, çöplüğüne karşı belgesel sinemaya daha fazla ihtiyaç duyulduğunu, belgesel sinemanın buradaki bilgi kirliliğine karşı büyük bir güç olduğunu düşünüyorum.

    MEDİHA GÜZELGÜN KİMDİR?

    Mediha Güzelgün, 1991 yılında Maraş’ta doğdu. Erzincan Üniversitesi’nde sınıf öğretmenliği ve Anadolu Üniversitesi’nde sosyoloji alanında lisans yaptı. 2015 yılından bu yana Mardin’de ilkokul öğretmeni olarak çalışan Güzelgün, Mardin Artuklu Üniversitesi İletişim Tasarımı Bölümü’nde yüksek lisansını tamamladı. Çeşitli filmlerde reji asistanlığı görevinde bulunan Güzelgün, 2020 yılında ‘Uzay, Fehmi ve Şehrin Sırları’ filmini çekti. Film, çeşitli festivallerde yarıştı.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Madımak (Alevi) Katliamı ve ‘Çok Kötü Bir Şey Oldu’ adlı belgesel üzerine

    Madımak (Alevi) Katliamı ve ‘Çok Kötü Bir Şey Oldu’ adlı belgesel üzerine


    Dr. Abbas KARAKAYA


    Bütün salon ağladı. Özellikle filmin ilk yarısında. Verilen arada, film bittikten sonra birbirlerini teskin etmeye çalışan insanlar da gördüm. Ben de özellikle birinci bölümde çok ağladım, ikinci bölüme gözyaşım kalmamıştı, yer yer yine gözlerim dolsa da.

    Filmin, saz çalmak, semah dönmek, tiyatro yapmak, söyleşip kitaplarını imzalamak için kente iki günlüğüne giden; çoğu çok genç, bırakın hayata doymayı, hayatın ilk basamaklarındaki fidanların gittikleri misafirlikten geri dönemediklerini; bunun acısından doğan duyguyu aktardığı doğrudur. Belgesel bu anlamıyla çok başarılıdır.

    PİRHA editörü Nilgün Mete Muslu’ya göre film “Katliamın tam fotoğrafını çekmiş. Dönemin iktidarı katliamın planlayanı. Belgeselde bu net ortaya çıkmış. Artık elde bir belge var. Hafızadan silinmeyecek.” Bu değerlendirmeye sonuna kadar katılıyorum, ancak belirtmek istediğim birkaç eleştiri, saptama da var.

    Yönetmeni Ümit Kıvanç olan belgesel beş saate yakın. Bu uzunlukta bir filmi kim seyredebilir?

    Alevi olmayan, hele hele konu hakkında fazla da bilgisi olmayan filmdeki bu kadar çok malzeme içinde kaybolur, izleyemez. Öyle veya böyle konuyla ilgili, konu hakkında okuyan/yazan birileri sonuna kadar izleyebilir. Aslında, konu hakkında okuyup yazmasa bile, hemen hemen her Alevi bu filmi izler. Aleviler için yabancı, yeni, bilinmeyen bir şey de yok bu filmde. Kendi acılarını duyurduğu için de Aleviler filmi sahiplenir ve beğenirler. Demem o ki filmin hedef kitlesi Aleviler. Bu bir eksiklik mi? Olabilir.

    Belgeselin bir teması, katliamın izini sürdüğü spesifik bir yönü yok. Sivas Alevi Katliamı gibi bir konuda belgesel yapacaksanız ya derinleşeceğiniz bir tema olmalı ya da katliamı aydınlatacak, katliamı bakışımızı değiştirecek, yeni bulgularınız, tanıklıklarınız vb. olmalı. Bazı ayrıntılar dışında, Ümit Kıvanç’ın belgeselinde bu iki unsur da yok. Ya ne var? Çalınan insan hayatları, onların acılı yakınları ve devletin katliamdaki “apaçık” rolü. O gün sokakları arşınlayan 10-15 bin insan ve devleti yönetenlerdeki tedaviye muhtaç Alevi nefreti.

    Aslında, gazeteci Kelime Ata’nın, Kızıldan Yeşile: Sol, Aleviler, Alibaba Mahallesi ve Sivas’ta Dönüşen Siyaset isimli kitabı Sivas’ın on yıllar içinde yaşadığı değişim ve bu değişimle gelen katliam çok güzel anlatıyor. Belgesel için hazır ve çok güzel bir hikaye içeriyor bu kitap. Belgeselin araştırma ekibinde yer alan iki isimden biri olan Kelime Ata’nın kitabı üzerine kurardım belgeseli.

    Belgeselde hem yakınlarını kaybetmiş olanlar hem de akademisyenler bunun bir Alevi Katliamı olduğunu sıklıkla tekrarlıyor. O zaman filmin adı neden Madımak/Sivas ALEVİ Katliamı, değil diye düşünüyor insan. Belgesele verilen isim “Çok Kötü Bir Şey Oldu”, 21. yüzyıla 7 yıl kala bir şehrin orta yerinde insanları bir yere kıstırıp yakmanın vahşetini, korkunçluğunu anlatmakta yetersiz kalıyor. Belgesele alt bir isim olarak verilebilirdi ama asıl isim olarak çok zayıf. Bu bağlamda, belgeseli beraber izlediğim arkadaşım Kudret Nezir Yunusoğlu’ndan belgeselin adının Almanca çevirisinin “çok korkunç bir şey oldu” diye yapıldığını öğrendim ki bu çeviri filmin/katliamın ruhuna çok daha uygun.

    Kentin göbeğinde güpegündüz işlenen pogrom korkunç bir ağıt. Buna uygun bir bozlağı, uzun havayı tamamını olmasa da uzunca bir kısmını belgesele dahil etmek, yani belgeselin temposunu biraz değiştirmek daha iyi olurdu sanki. Ayrıca, şiirin bu kadar önemli olduğu bir kültürde doğru düzgün bir şiir yoktu belgeselde. Pir Sultan’dan bile. Hatta, katliamda ölen şairleri de düşününce…

    2 Temmuz Sivas Katliamı davası adaletin henüz sağlanmadığı bir davadır. Hiçbir kamu görevlisinin 31 yıl sonra bile yargılanmadığı bir davadır. İnsan olanların vicdanında kapanmamış bir davadır. Bunu konu alan her çalışma kıymetlidir. Emeği geçen herkese teşekkür ederim. İşaret ettiğim eleştirileriyle beraber bu belgeselin toplumsal kötülük ve katliamları “unutmayıp unutturmama” yolunda katkısının çok olacağını düşünüyorum. “Hafımızı toparlamak” yolunda sağladığı fırsat değerlidir; bu yüzden izlenilmesi ve izlettirilmesi gerek olduğuna inanıyorum.

    Yapımcılığını AABK (Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu) üstlendiği belgesel Alevi Katliamı Hafıza Merkezi’nin beş ürününden biridir. Belgesel dışında, 2 Temmuz Alevi Katliamıyla ilgili şu dört çalışmaya www.madimak.org sayfasından erişebilirsiniz: Dijital Kütüphane; Sanal Müze; Sözlü Tarih; Web Belgesel.

    Not: Belgeseli dün (29 Haziran 2024) İstanbul’daki ilk gösteriminde, Cemal Reşit Rey Salonunda izledim.

    Kaynak: Artı Gerçek
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • ‘Madımak’ın ateşi de ışığı da sönmedi’

    ‘Madımak’ın ateşi de ışığı da sönmedi’


    Müzeyyen YÜCE


    İSTANBUL- Sivas’ta, 2 Temmuz 1993’te 33 aydın, sanatçı ile iki otel görevlisinin öldüğü Madımak Katliamı’nın 31’inci yıl dönümü kapsamında Madımak Katliamı Hafıza Merkezi tarafından tanıtım ve belgesel özel gösterimi programı düzenlendi. Programa DEM Parti Eş Genel Başkanları Tülay Hatimoğulları ve Tuncer Bakırhan, CHP İstanbul İl Başkanı Özgür Çelik ile çok sayıda davetli katıldı.

    ‘ETKİNLİK ANİMASYON FİLM İLE BAŞLADI’

    İstanbul Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda gerçekleştirilen program, Sanal Müze’nin anlatıldığı 50 dakikalık animasyon film “Unutulmayan/ Evergreen” ile başladı. Sivas katliamını konu alan animasyon filmi salonu tamamen dolduran çok sayıda kişi izledi.

    ‘DEVLET 31 YILDIR ÖZÜR DİLEMEDİ’

    Film gösterimizin ardından Madımak Katliamı Hafıza Merkezi Koordinatörü ve Yönetmen Eylem Şen konuştu. Şen, merkezin hiçbir kurumdan destek almadan Avrupa’daki Alevilerin lokmaları ile kurulduğunu ifade etti. Hafıza merkezinin çalışmaları ve yürüttüğü projeler hakkında bilgi veren Şen, katliamda ölen aydınların unutulmaması için mücadele ettiklerini işaret etti. Türkiye’de yıllardır Sivas katliamı ile toplumsal yüzleşmenin yapılmadığını kaydeden Şen, “31 yıldır devlet özür dilemedi, kanıtlar örtbas edildi. Suçlular cezalarını çekmedi. 6-7 Eylül ile, 90’lardaki siyasi cinayetler ve köy yakmalarla, Lice, Gazi Koçgiri, Dersim, Madımak, Roboski ve Suruç ile yüzleşilmedikçe demokratikleşme olmaz” dedi.

    ‘8 SAAT KATLİAM YAŞANDI VE DEVLET SADECE SEYRETTİ’

    Almanya genelinde 160 kadar derneğin üyesi olduğu Almanya Alevi Birlikleri Federasyonunun (AABF) Genel Başkanı Hüseyin Mat ise yaptığı konuşmada şunları söyledi:

    “Bu ülkede 31 yıldır adalet işletilmedi. 31 yıldır adaletin işletilmesini bırakın bir de zaman aşımı kararları çıktı. Bir gece yarısı yayınlanan Cumhurbaşkanı kararları ile katiller serbest kaldı. Bu katliamı unutturmak için her şey yapıldı. Biz yıllardır Madımak’ın taş müzesi yapmasını istiyoruz. Ama ısrarla kabul etmiyorlar. Bakın; 8 saat boyunca devletin gözü önünde bir katliam yaşandı. Devlet sadece seyretti. Eğer devlet sadece seyredip milletin can güvenliğini korumadıysa devlet de sorumludur ve hesap vermelidir.”

    ‘MADIMAK’IN ATEŞİ DE IŞIĞI DA SÖNMEDİ’

    Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Başkanı Cuma Erçe de “1993 yılında yakılan Madımak Oteli’nin ateşi de ışığı da sönmedi” dedi.

    Madımak katliamından yükselen kara dumanın şimdi ciğerlerini yaktığını ve nefes aldırmadığını kaydeden Erçe, “Bu kara dumanı el ele vererek bir araya gelip dağıtmak lazım. Bugün yaşadığımız bütün olumsuzlukların, anti demokratik uygulamanın arkasında orası var. Sivas’ta yanan ateşle Roboski’de yanan ateş aynıdır. Ateşi yakan eller de aynı ellerdir. Bilinmelidir ki Sivas katliamının hesabı er ya da geç sorulacaktır” diye konuştu.

    madimak2.jpg

    ‘ÇOK KÖTÜ BİR ŞEY OLDU’ BELGESEL GÖSTERİMİ’

    Konuşmalarının ardından Madımak Katliamı Hafıza Merkezi‘nin şimdiye kadar hayata geçirilen bölümleri hakkında yönetmen ve merkezin koordinatörleri interaktif bir sunum gerçekleştirdiler. Etkinlik, yönetmenliğini Ümit Kıvanç’ın yaptığı “Çok Kötü Bir Şey Oldu” – Madımak Katliamı ve Ötesi Üzerine Bir Film’in İstanbul özel gösterimi ile sürüyor.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Malmîsanij’ın hayatını anlatan belgeselin galası yapıldı

    Malmîsanij’ın hayatını anlatan belgeselin galası yapıldı


    Mazlum BUCUKA


    İSTANBUL – İlk Zazakî – Türkçe sözlüğü yayımlayan ve modern dönemde Zazakî yazan ilk kişi olarak bilinen Kürt dilbilimci Mehemed Malmîsanij’ın hayatını anlatan belgesel ‘Mamostayo Bêmamosta’ ( Öğretmensiz Öğretmen), galasını, İstanbul Bilgi Üniversitesi Santral Kampüsü’nde yaptı.

    Galaya Malmîsanij, belgesel yönetmeni Keremo, kurgucusu Kurdo Zanyar, araştırmacı yazar İsmail Beşikçi, Bilgi Üniversitesi’nde öğretim görevlisi Prof.Dr. Bülent Bilmez, çok sayıda Kürt aydın ve sanatçı katıldı.

    ‘ÇALIŞMALARINI HEP YAKINDAN TAKİP ETTİM’

    Belgesel gösteriminden önce yaptığı konuşmada projeyi ilk duyduğunda ‘düşünmeden evet’ dediğini söyleyen Prof.Dr. Bülent Bilmez, Malmîsanij için “Kürdoloji konusundaki çalışmalarını biliyorum ama benim için daha önemli olan çok çok ihmal edilmiş Zazaca üzerine olan çalışmaları. Zazaların tarihi ve dili üzerine çalışmalar konusunda bugün sahip olduğumuz bilgiyi büyük oranda borçlu olduğumuz bir isim söz konusuydu” dedi.

    ‘EN ÜSTE YAZILACAK İSİMLERDEN’

    Bilmez, devamla şunları söyledi:

    “İlk olarak 1990’ların başında Almanya Göttingen’de kısa süren İranistik öğrenciliğim sırasında tanınmış Kürdolaoglardan Prof. MacKenzie aracılığıyla eserlerinden haberdar olduğum Malmîsanij hocanın çalışmalarını hep yakından takip ettim. Öğrencim Gül Hür tarafından yazılan Vate dergisi konulu yüksek tezi sayesinde bu birikimin kayda geçmesi ayrı bir sevinç kaynağıdır benim için.

    Tarihçi olarak şunu söylemek isterim; 40 yılı aşan bir süreden bahsediyoruz. Zazalar hakkında çalışmaları yakından takip eden bir insan olarak, bir gün tarih yazılırsa eğer, Zazaolojinin diyeyim, Zazaca üzerine çalışmalalar gerçekten abartısız en üste yazılacak isimlerden biriyle karşı karşıyayız bugün.”

    whatsapp-gorsel-2024-06-09-saat-23-23-05-91df3b94.jpg

    BELGESEL GÖSTERİMİ YAPILDI

    Prof.Dr. Bülent Bilmez’in konuşmasının ardından belgesel gösterimi yapıldı. Malmîsanij’ın hayatını ve Zazaki çalışmalarının anlatıldığı belgesel, izleyiciden tam not aldı. Belgesel’de Malmîsanij’ın çocukluk arkadaşları, öğrencileri ve beraber çalışma yürüttükleri yazarların görüşlerine de yer verildi: Mahmud Lewendî, Zinarê Kamo, Ehsan Espar, Hüseyin Tayfun (Kardeşi), Sait Aydoğmuş, Evdila Keskin, Kendal Nezan, Muayet Tayip, Mutlu Can, Murat Ciwan, Ali Coşar, Pinar Yildiz, Nadire Guntaş, Mumtaz Aydın, Mikail Aslan…

    ‘ZAZACA SÖZCÜKLERİ HATIRLAMAK İÇİN BU SÖZLÜKLERİ TEK TEK OKUDUM’

    Öte yandan belgeselde en dikkat çekici yerlerinden biri de Malmisanıj’ın kelimeleri hatırlamak için yaptığı şifreleme yöntemiydi. Malmîsanij, Kürtçenin yasak olduğu dönemde, İstanbul’da bir sahaftan aldığı Farsça-Osmanlıca kitaba ‘polisler anlamasın’ diye bazı notlar aldığını anlattı. Kırmızı kalemle aldığı notlarda kelimeleri ayırarak yazdığını anlatan Malmisanıj, kendisinden başka kimsenin anlamayacağını söyledi:

    “Normalde sözlükler okunan şeyler değil, açar bir kelimenin anlamına bakarsın ya da aklına takılan bir sözcük varsa onu ararsın ama ben Zazacayı hatırlamak için bu sözlükleri tek tek okudum. Baştan sona okuyarak kelimeleri hatırlamaya çalıştım. Sözlük çalıştığım zaman bir tek Musa Anter’in hazırladığı bir sözlük vardı ve benim ondan haberim yoktu. Ben kendim seslere uygun harfler türetmeye başlamıştım. Türkçedeki seslerin Kürtçedeki sesleri tamamen karşılamadığını fark ettim.”

    Belgeselin sonunda Malmisanij ‘Qey û Key’ şiirini okurken Mikail Aslan da bağlama çalarak ona eşlik etti.

    ‘BEN KENDİ ANADİLİMDE YAZDIM’

    Belgesel gösterimin ardından kısa bir konuşma yapan Malmisanıj, “Osman Sabri’nin kısa bir lafı vardı. Osman Sabri, dört parça Kürdistan’da hapiste kaldı.Suriye, Fransa’nın mandası olduğu zaman Osman Sabri Madagaskar’a sürgün edildi. Onun ağzından söylüyorum. Diyor ki ‘Biz aslımızda kahraman olmadık fakat o şey ki herkeste normaldir biz o şey yüzünden kahraman olduk’ Yani benim yaptığım aslında normal, sıradan bir şey. Biz kendi dilimizde yazdık. Dünyada ne kadar insan varsa hepsi kendi dilinde yazdı. Bunlar aykırı değil. Fakat bu devlet sisteminde benim yaptığım iş, büyük oldu” diye konuştu.

    ekran-goruntusu-2024-06-10-165822.png

    Film gösterimi, soru cevap bölümünün ardından sona erdi.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • ‘Bu film, sahip çıkmak isteyen herkesin filmi’

    ‘Bu film, sahip çıkmak isteyen herkesin filmi’


    Sinan ŞAHİN


    ANTEP – Yönetmenliğini Berke Baş’ın, yapımcılığını Enis Köstepen’in üstlendiği, 1995 yılında Mardin’in Dargeçit ilçesinde 7 kişinin gözaltında kaybedilmesine ilişkin davada ailelerin adalet arayışını konu alan ‘Dargeçit’ belgeseli, Nar Bilim Sanat ve Kültür Derneği (Nar Sanat), İnsan Hakları Derneği (İHD) Antep Şubesi ve Hafıza Merkezi ortaklığıyla Nar Sanat Derneği’nin ev sahipliğinde izleyiciler ile buluştu.

    ‘OMUZLARIMIZDAKİ DAYANIŞMA BORCUNU ÖDEMEYİ AMAÇLADIK’

    İnsan Hakları Derneği Antep Şubesi Eş Başkanı Bahri Oğuz, gösterimden önce yaptığı konuşmada, “Hafıza Merkezi ve Nar Sanat Derneği ile birlikte ortak olarak düzenlediğimiz bu belgesel gösterimiyle Cumartesi Annelerinin ve aslında bütün kayıp yakınlarının mücadelesinin ne kadar önemli, etkili ve değerli olduğunu göstermek, onların bu tanık olduğumuz mücadelesiyle omuzlarımızda duyduğumuz dayanışma borcunu ödemeyi de amaçladık. Bu belgesel, 30 yılı bulan hakikat ve adalet talebinin hafızalarda yer etmesi, yani hafıza inşasına olan katkısı konusunda çok değerli bir emek ve çaba olarak hep hatırlanacaktır” dedi.

    İHD Antep Şubesi Eş Başkanı Bahri Oğuz

    ‘ANTEP’TEN GALATASARAY MEYDANINA SES OLMAK İSTEDİK’

    Nar Sanat Derneği Yönetim Kurulu Üyesi İrem Deniz Adalı da Dargeçit belgeselinin gösterimiyle Galatasaray Meydanı’ndaki bekleyişe bir ses olmak istediklerini anlatarak, şunları dile getirdi:

    “Eşit, adil ve özgür topraklar için mücadele edenlerin seslerinin kısılmaya çalışıldığı ama her baskıda zulümde sesimizin daha yüksek çıktığı dönemleri yaşadık. Bu mücadelenin unutulmaması, hafızamızda hep bize ışık tutacak bir noktada olması için tam 1000 haftadır süren, Türkiye tarihinin en büyük sivil itaatsizlik eylemini daha da görünür kılmak için bu değerli çalışmayı Antep’te de gösterime koymak istedik. Nar Sanat olarak, Figen Şakacı’nın şiirindeki gibi; kaç kişi varsa her hafta gidip yakınlarını bekleyen, bağdaşını kuran, koynundaki fotoğrafa sarılanla biz de onlarla aynı yaşta ve yastayız. Bin yılların, yüzlerce günün, gecenin nihayet bin haftanın, hiç bitmeyen umudun ve bitmeyen sabrın dinleyicisiyiz biz.”

    nar-sanat-dernegi-uyesi-irem-deniz-adali.jpg
    Nar Sanat Derneği Yönetim Kurulu Üyesi İrem Deniz Adalı

    ‘YARGILAYAN SİSTEMİN FAİLLERDEN ÇOK BİR FARKI YOK’

    Gösterimin ardından salona bağlanarak izleyicilerin sorularını yanıtlayan belgeselin yapımcısı Enis Köstepen ise, “Bizim için en çarpıcı olanlardan bir tanesi bahse konu olan olayların, gözaltında kayıpların 25 yıl önce gerçekleşmiş gibi hissedilmemesiydi. Sanki dün gibi; hem yakınları için ağırlığı, acısı o kadar yakın hem de yargılayan sistemin bu suçu 25 yıl önce işleyen faillerden çok bir farkı yok. Geçmişte olmuş bir davayı takip ediyormuş gibi hissetmedik hiçbir zaman. Belgeselde de bunun günümüzle olan ilişkisine dair bir çok ipucu ve olay da var. Çatışma koşulları devam ettiği için bu olayların uzak bir zamanda olmadığı çok ortadaydı” diye konuştu.

    yapimci-enis-kostepen.jpg
    Belgeselin Yapımcısı Enis Köstepen

    ‘BU FİLM SAHİP ÇIKMAK İSTEYEN HERKESİN FİLMİ’

    Belgeselin bir ‘hafıza’ niteliği taşıdığını ve belgesele konu olan davanın adil bir barış talebi için önemli olduğunu kaydeden Köstepen, şunları anlattı:

    “Bunun böyle bir etkisinin olabileceğini perdede seyirci ile birlikte izleyince anladık. İstanbul Film Festivali’ndeki ilk gösterimde filmin seyirciyi kavradığını ve salondakilerle birlikte bir hafızalaştırma süreci yaşandığını gördük. Yani ağlayanlar, zor geldiğini söyleyenler ama yine de bunu paylaşmaktan, elimizde böyle bir filmin olmasından mutlu olduğunu ifade edenler… Belgeselin bizden çıktığını ve paylaşılabildiğini görmek çok etkili oldu. Artık bizden çıktı film. Bu film sahip çıkmak isteyen herkesin filmi; göstermek isteyen herkesin filmi.”

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Aşk Ateş ve Anarşi Günleri

    Aşk Ateş ve Anarşi Günleri


    Can ÖKTEMER


    Önder Esmer’in geçtiğimiz günlerde MUBİ üzerinden izleyiciyle buluşan “Aşk, Ateş ve Anarşi Günleri: Türk Sinemateki ve Onat Kutlar”, Türkiye sinema tarihinin önemli bir dönemine projeksiyon tutuyor. Film, sinemamızın hafıza katmanlarındaki en özel bölümlerden birini uzak geçmişten geri çağırıyor.

    Yönetmen Önder Esmer, Onat Kutlar’ın personası üzerinden Sinematek’in kuruluşuna ve o yıllardaki tartışmalara odaklanıyor. Bu anlamda film her şeyden önce bugün o döneme yetişemeyen bir kuşakla, 1994 yılında The Marmara Oteli’nin önündeki bombalı saldırıda Yasemin Cebenoyan’la birlikte hayatını kaybeden Onat Kutlar’ı tanıştırarak, onu hatırlatarak kıymetli bir karşılaşma anı yaratmış. Film boyunca Adnan Özyalçıner, Cevat Çapan, Atilla Dorsay, Giovanni Scognamillo, Burçak Evren, Jak Şalom, Rekin Teksoy, Hülya Uçansu ve Vecdi Sayar gibi isimler bizlere Sinematek’in hikayesini anlatıyorlar.

    ‘BİR GÜN BİR FİLM İZLEDİM VE HAYATIM DEĞİŞTİ’

    Belgeselin anlatısı bir taraftan Onat Kutlar’ın hayatına diğer taraftan da Sinematek’in kuruluşu ve mekân üzerinden dönen tartışmalara odaklanıyor. Böylelikle Onat Kutlar’ın bir tür inat hikayesine dönüştürdüğü Sinematek’in varlığı, orada neler yapılmak istendiği ve dönemin entelektüel tartışmaları derinleştirilerek yeni bir boyut kazanıyor.

    Bir sanat formu olarak ortaya çıkmayan ve sanatsal olarak kurumsallaşması için neredeyse 1960’lı yılları beklemesi gereken sinema, o tarih aralığından itibaren birçok insanı derinden etkileyen, düşündüren bir hale dönüşmüştü. Özellikle Fransız Yeni Dalga ekolü gibi gelenek yıkıcı yapımlar, Bergman ve Tarkovski gibi teoloji ve felsefeyi merkeze alan yönetmenler dönemin birçok aydınını etki altına almaya başarmıştı. İşte böyle bir zaman aralığında o tarihlerde İshak adlı öykü kitabıyla edebiyat dünyasında dikkat çeken Kutlar’ın hayatı eğitim için Fransa’ya gitmesiyle değişiyor. Burada meşhur Sinematek gösterimlerine giden Onat Kutlar’ın, Ingmar Bergman’ın unutulmaz Yaban Çilekleri filmini izlemesiyle beraber hayatının merkezi bir anda sinema oluyor. Sonradan oradaki film gösterim mantığını buraya uyarlamak için kolları sıvayan Kutlar, Fransız Sinematek’inin kurucusu Henri Langlois ve Şakir Eczabıcabaşı’nın desteğiyle Beyoğlu’ndaki yeri açıyor. Filmler yine bin bir zorlukla yurtdışından getiriliyor. Filmlere altyazıyı eklemek de başka bir masraf elbette. Dolayısıyla filmler ya simültane çeviriyle yayınlanabilmiş ya da altyazısız karelerden filmin hikayesinin çözümü yapılmaya çalışılmış. Simültane çeviride de bazı zamanlar sorunlar yaşanmış.

    YAN YANA GELMENİN HİKAYESİ

    Türk Sinematek’nin kuruluşu, yurtdışından getirilen filmler ve orada filmler üzerinden dönen tartışmalarla başka bir hassas konun kapısını aralıyor. Peki Yeşilçam bu hikâyenin neresine düşüyor? 1960’lı yıllar Türkiye’sinin oldukça hareketli ve bereketli bir düşünce hayatı olduğunu biliyoruz. Dolayısıyla nasıl bir sanat yapacağız meselesi o dönemki sanatçılar için öncelikli bir soru olagelmiş. Türk Sinematek’in sadece yabancı film gösterimleri yapması Yeşilçam’ın Halit Refiğ, Metin Erksan gibi yenilikçi yönetmenlerinden eleştiri almasına yol açmış. Taraflar Sinematek’te bir araya gelmiş ve hararetli tartışmalar yaşanmış. Dünyaya nasıl entegre olunur? Ulusal sinema nasıl yapılır? Sinemada kendimize ait bir sesi nasıl bulacağız? Pek tabii sorular, soruları zincirlemiş ve yanıt bulunamamış. Bugün bile kendimizi dünyanın neresinde konumlandıracağımıza karar verebilmiş değiliz. Filmin çağırdığı geçmişe bugünden bakınca bile yeni tartışma patikaları bulabileceğimiz aşikâr. Bununla beraber 1960’lı yıllardan 12 Eylül’e doğru ilerlerken yaşanan sansürü, darbeleri, muhtıraları da yine film boyunca bir kez daha tanık oluyoruz.

    Mekanlar yaşayan bir organizma gibidir. Yaşananları kaydeder. Geniş zamana yayılan bir yeri kaybedersek oradaki tüm hatırları da yitiririz. Bu telafisi olmayan bir melankolik kayıptır. Tıpkı bugün sadece fotoğraflarda yaşayan Sinematek binası gibi. Yönetmen Önder Esmer de film yapımı sürecince sadece kayıp bir hafıza mekanıyla değil aynı zamanda arşiv sorunuyla da karşılaşmış. Film boyunca tanıkların anlattıkları bu durumu dengelese de görsel arşiv yetersizliği bir eksiklik olarak karşımıza dikiliyor. Netice itibariyle hafıza aktarımı sınırlıdır. Bizler unutmaya teşneyizdir. Aşk, Ateş ve Anarşi Günleri de Onat Kutları, Rekin Teksoy, Giovvani Scognamillio gibi kaybettiğimiz insanları, o dönemi bize hatırlatarak, belleğimize imgeleri serpiştiriyor.

    Sinematek sadece film gösterimlerinin yapıldığı bir mekân değil tam aksine yan yana gelmenin, dayanışmanın da hikayesi. Film muhalif, solcu ve devrimci yazar, yönetmen, müzisyen ve akademisyenin bir araya gelip kolektif bir tavırla zorlu şartlara rağmen Sinematek’i yaşatmaya çalışıp, filmler üzerine düşünüp, yeni fikirlerin nasıl ortaya konulduğunu çarpıcı bir şekilde anlatıyor. Bu anlamda Onat Kutlar’ın sinemaya dair söylediği şu ifade aslında Sinematek’in ruhuna dair çok şey söylüyor sanki:

    “Bütün sinema el kitapları şu sözlerle başlar: Sinema ortaklaşa bir sanattır. Bir yazar 25 kuruşluk bir kurşun kalemi, bir paket kağıtla tek başına büyük bir roman yazabilir, bir besteci için gerekli araç bundan daha fazla değildir. Bir ressam, bir şair tek başlarına eserlerini yaratırlar. Ama sinema… Sinemada her şey değişir.”

    Aşk, Ateş ve Anarşi Günleri: Türk Sinemateki ve Onat Kutlar belgeseli önemli bir tarihsel dönemi Onat Kutlar’in personasiyla hafıza ve mekân üzerinden ele almış. Kişisel hafıza ve kolektif hafızayı aynı hat üzerinden buluşturabilmiş. Sinematek’in ülke sinemasına katkısı, açtığı entelektüel patikaları bir kez daha dönemin tanıkları bağlantısıyla inşa etmiş. Bu da önemli bir tarihsel geri çağırma bence. 1960’lı yıllardan 12 Eylül’e kadar Türkiye’de çok canlı bir entelektüel ortamı olduğunu, o dönemin yazarları, düşünürleri, sanatçılarının dünyayla kurdukları yakın ilişkiyi ve daha da önemlisi yan yana gelebilme dayanışmasını gözler önüne sermiş. Onat Kutlar’in inatçılığı, tutkusu, mücadelesi de hâlen ilham verici.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Altın Portakal’da ‘Kanun Hükmü’ krizi: Festival iptal edildi

    Altın Portakal’da ‘Kanun Hükmü’ krizi: Festival iptal edildi


    Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Muhittin Böcek, “Altın Portakal Film Festivali’mizi bizim dışımızda oluşan ve oluşturulan süreç sebebiyle iptal ettiğimizi tüm sinemaseverlere üzülerek bildiriyorum.” açıklaması yaptı.

    REKLAM

    Antalya Büyükşehir Belediye başkanı Muhittin Böcek 60. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nin iptal edildiğini duyurdu. 

    Yönetmen Necla Demirci’nin “Kanun Hükmü” belgeselinin seçkiden çıkarılmasına ilişkin tartışmalarla gündeme gelen festivalin bu yıl düzenlenmeyeceği bildirildi. 

    Böcek sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada, “7-14 Ekim tarihleri arasında yapmayı planladığımız Antalya Altın Portakal Film Festivali’mizi bizim dışımızda oluşan ve oluşturulan süreç sebebiyle iptal ettiğimizi tüm sinemaseverlere üzülerek bildiriyorum.” ifadelerini kullandı. 

    Altın Portakal’da ‘Kanun Hükmü’ krizi

    “Kanun Hükmü” belgeselinin, geçtiğimiz hafta “filmde yer alan bir kişi hakkında yargı sürecinin devam etmesi” gerekçesiyle seçkiden çıkarılmasına önce festivalin jüri üyeleri, ardından festivalde filmlerinin gösterilmesi planlanan bazı yönetmen ve yapımcılar tepki gösterdi.

    Bir bildiri yayımlayan yönetmen ve yapımcılar, film seçkiye geri alana kadar festivalden çekilme kararı aldıklarını duyurdu.

    Festival Yönetmeni Ahmet Boyacıoğlu perşembe günü sabah saatlerinde yaptığı bir açıklamayla filmin tekrardan seçkiye alındığını bildirdi.

    Boyacıoğlu açıklamasında, “Ulusal Belgesel Film Yarışması seçkisinden çıkarılan ‘Kanun Hükmü’ adlı belgesel filmde yer alan kişi ile ilgili yargılama sürecinin devam etmediği tarafımızca belgelendiği için filmin yarışma seçkisine geri alınmasına karar verilmiştir.” ifadelerini kullandı.

    Belgeselin seçkiye geri alınması, bu kez Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın festivalden çekilmesine neden oldu.

    Bakanlık, “60. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde FETÖ terör örgütü propagandası yapılmasına vesile olunması son derece üzücüdür. Sanatın provokasyon unsuru olarak kullanılması çabasının bir parçası olmuyor ve festivalden çekilmiş bulunuyoruz.” şeklinde bir açıklama yaptı.

    Daha sonra, belgeselin festivale alınması nedeniyle hakkında soruşturma başlatıldığını duyuran Festival Yönetmeni Ahmet Boyacıoğlu, yaptığı bir açıklamayla “Kanun Hükmü” adlı belgeselin seçkiden yeniden çıkarıldığını bildirdi.

    Boyacıoğlu açıklamasında, “Geldiğimiz noktada kendini sinema emekçileri adına sorumlu hissederek hareket eden bizler olayın sorumlusu ve suçlusu olarak gösterilmek istemiyoruz. Herhangi bir terör örgütünün destekçisi olarak tarif edilmeyi kabul etmemiz mümkün değildir.” ifadelerini kullandı.

    ‘Kanun Hükmü’ perşembe günü yeniden seçkiden çıkarıldı. Fakat bu karar, Gençlik ve Spor Bakanlığı’nın da desteğini çekmesine engel olamadı.

    Kültür ve Turizm Bakanlığından sonra Gençlik ve Spor Bakanlığı da 60. Antalya Altın Portakal Film Festivali’ne desteğini çekti.

    Bakanlıktan yapılan açıklamada, “Antalya Altın Portakal Film Festivali’ne Gençlik ve Spor Bakanlığı olarak Antalya Spor Salonumuz tahsis edilmişti. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde, belgesel yarışması bölümünde ‘Kanun Hükmü’ adlı belgeselde mağduriyet algısı üzerinden FETÖ terör örgütü propagandası yapılması nedeniyle desteğimizi çekmiş bulunmaktayız.” ifadeleri kullanıldı.

    Bakanlık ayrıca, spor salonunun tahsisinin de iptal edildiğini duyurdu.

    Öte yandan Oyuncu Demet Akbağ da festivaldeki jüri başkanlığı görevinden ayrıldı. Festivalde jüri başkanlığı yapması planlanan Demet Akbağ sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada, “Bir hafta boyunca sinema konuşmak ve sinemayla iç içe olmak için kabul ettiğim, Antalya Altın Portakal Film Festivali Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması jüri başkanlığı görevimden ayrılıyorum.” dedi.

    Akbağ bu kararının gerekçesini, “Yaşanan iletişim sorunları, kriz yönetiminin yapılamaması ve ismimin dahil olmadığım olaylar içerisinde geçmesinden duyduğum rahatsızlık sebebiyle festivalde yer almayacağım.” şeklinde açıkladı.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Emekçi Mülteciler Belgeseli: Biz Türkiye’ye alıştık, siz de bize alışın

    Emekçi Mülteciler Belgeseli: Biz Türkiye’ye alıştık, siz de bize alışın


    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Oyuncu Sean Penn Ukrayna’ya gitti: Penn Rusya’nın saldırısını belgesel yapacak

    Oyuncu Sean Penn Ukrayna’ya gitti: Penn Rusya’nın saldırısını belgesel yapacak


    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • İmamoğlu: Güzel günler göreceğiz

    İmamoğlu: Güzel günler göreceğiz


    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***