Etiket: balkan talu

  • Çete kuşatması altında özgür köleler

    Çete kuşatması altında özgür köleler


    Balkan TALU


    Artı Gerçek – Latin Amerika’nın en yoksul ülkesi olan Haiti, mart ayının başında iki tane hapishane baskınıyla bir şiddet sarmalının içine girdi. Hükümetten yapılan açıklamaya göre, biri başkent Port-au-Prince’te, diğeri ise komşu kent Croix des Bouquets’te olmak üzere iki farklı cezaevine baskın düzenlendi ve 3 bin 800 mahkumun firar etmesi sağlandı. 2 Mart geçesi düzenlenen baskınların ardından 3 Mart’ta yerel saatle 20:00’da başlayan bir sokağa çıkma yasağı yürürlüğe sokuldu.

    BAŞKENTİN YARISI ÇETELERİN ELİNDE

    Peki Haiti nasıl sokak çetelerine ve onlar tarafından üretilen şiddete teslim oldu? Uluslararası medyaya göre şiddet sarmalı, 2020 yılında Cumhurbaşkanı Jovenel Moïse’nin Kolombiyalı bir grup paralı asker tarafından öldürülmesiyle zirveye ulaştı. Suikastta yaralı kurtulan eşi Martine Moïse de suç ortaklığı ile itham ediliyor. Bu cinayetin yarattığı otorite boşluğunun ise çetelere daha fazla güç ve nüfuz verdiği söyleniyor. Haiti’deki çetelerin son yıllarda Port-au-Prince’in yaklaşık yüzde 80’inde kontrolü sağladığı düşünülüyor.

    Çeteler arasında en öne çıkan isim ‘G9 Koalisyonu’nun lideri Barbekü lakaplı Jimmy Cherizier. Eski bir polis şefi olan ‘Barbekü’nün, öldürülen Cumhurbaşkanı Jovenel Moïse’nin partisi Tet Kale ile bağları olduğu iddia ediliyor. Cherizier, şu andaki mevcut başbakan Ariel Henry’e muhalefet ediyor ve Henry’nin görevi bırakmasını talep ediyor.

    haiti2.jpg

    BARBEKÜ LAKABI NEREDEN GELİYOR?

    Jimmy Cherizier’in nasıl Barbekü lakabını aldığıyla ilgili ortada epey ürkütücü dedikodular da dolaşıyor. Cherizier polis teşkilatından kovulduğu 2018 yılına kadar ayaklanmaları kontrol altına almakla görevli olan Kitle Kontrol Dairesi’nde çalıştı. Haitili yetkililer Cherizier’i 2017-2019 arasında varoşlarda yapılan katliamlardan sorumlu tutuyor. Cherizier’in öldürülen insanların cesetlerinin yakıldığı ve köpeklere yedirildiği gibi iddialar var. Cherizier’in Barbekü lakabı da buradan geliyor.

    Harvard Hukuk Fakültesi Uluslararası İnsan Hakları Kliniği tarafından yayımlanan bir rapora göre, 2018 ve 2019’da La Saline’de 71 kişi daha öldürüldü, 11 kadın cinsel saldırıya uğradı ve 150 ev tahrip edildi. 2019 yılında ise Bel-Air’de en az 24 kişi öldürüldü. Cherizier ise bütün bu suçlamaları reddediyor ve AP’ye verdiği demeçte “Benimle aynı sosyal sınıftan olan insanları asla katletmem. Ben gettoda yaşıyorum. Getto hayatının ne olduğunu biliyorum” diyordu.

    Ülkenin sivil toplum kuruluşları ise Cherizier’inki gibi çetelerin devlet ve yerel polis tarafından himaye edildiğine, Cherizier’in Moïse öldürüldükten sonra devlet himayesini kaybettiğine işaret ediyor. İddialara göre hem Moïse’nin öldürülmesi, hem de Ariel Henry’nin söz verdiği halde ısrarla seçim yapmamasının getirdiği otorite boşluğu meydanı hepten çetelere bıraktı.

    Haiti 2020 yılından beri çete savaşlarıyla boğuşuyor. Savaş temelde, Barbekü’nün lideri olduğu G9 İttifakı ve G Pep arasında dönüyor. Haiti’de çetelerin tarihiyse, 1950’li yıllarda başlayan Duvalier ailesinin hanedan diktasına dayanıyor. 1957 yılında işbaşına gelen milliyetçi populist lider Francois Duvalier 1958 yılında bir askeri darbe tehdidini savuşturduktan sonra giderek otoriterleşen bir rejim kurdu. Duvalier işbaşına geldiğinde ilk icraatlarından biri Tonton Macoute adıyla bir gizli polis teşkilatı kurmak oldu. Tonton Macute muhaliflerin sesini kısmak için kullanılan bir kolluk gücüne dönüştü. 1971 yılında Francois Duvalier ölünce yerine oğlu Jean Claude Duvalier geldi. Jean Claude Duvalier, 1986 yılında Tonton Macoute’yi tasfiye etti ama silahsızlandırmadı. Aynı yıl Jean Claude Duvalier, sürgüne gitmek zorunda kaldı.

    1990 yılında ilk yapılan demokratik seçimlerde bir rahip olan Jean-Bertrand Aristide seçildi. Bir yıl sonra yapılan askeri darbeyle Aristide devrildi. Jean-Bertrand Aristide, 1994 yılında geri döndü ama 2004 yılında çıkan bir isyandan sonra tekrar görevi bırakmak zorunda kaldı.

    BİR YILDA YÜZDE 6’DAN YÜZDE 55’E

    Liberal lider Jovenel Moïse ilk defa 2015 yılında yapılan seçimlerde adaylığını koydu. Merkez soldaki rakibi Jude Celestin ısrarla Jovenel Moïse’nin hile yaptığını iddia ediyordu. Ekim 2015’te yapılan seçimler Haziran 2016’da iptal edildi ve tekrar seçim yapıldı. 2015’te sadece yüzde 6 oy topladığı söylenen Moïse tuhaf bir şekilde bu sefer yüzde 55 oranında oy almayı başarmıştı.

    Moïse 2021 yılında öldürüldüğünde özellikle New York Times uyuşturucu ticareti hakkındaki iddialara yoğunlaşmıştı. New York Times’ın haberine göre Moïse öldürülmeden çok kısa bir süre önce, uyuşturucu kaçakçılığına bulaşmış çok önemli siyasetçileri ve iş insanlarını ifşa edecekti. Bunların arasında eski devlet başkanı Michel Martelly’nin kayınbiraderi Charles Saint-Remy de vardı. Ayrıca kulağa çalınan dedikodulara göre Moïse, Martelly’nin aldığı rüşvet ve haraçlarla servetine servet katmasının önünü açan devlet müsaderelerine (el koyma) son vermeye de hazırlanıyordu.

    İLK BAŞARILI KÖLE AYAKLANMASI

    Haiti aslında tarihin ilk başarılı köle ayaklanmasına sahne olmuş, bağımsızlığını da bu şekilde kazanmıştı. Öte yandan köleliğin kaldırılışının “diyeti” olarak 1825 yılından 1947 yılına kadar köle sahiplerine 150 milyon frank ödemeye mecbur edilmişti. Ülke bu yüzden her zaman yoksul kaldı. Bugün de Amerika kıtasının en yoksul ülkesi olarak biliniyor.

    haiti.jpg

    Haiti, biri 1915 biri 1994 yılında olmak üzere iki defa ABD işgaline maruz kaldı. Birinde Monroe Doktrini uyarınca “yabancı Alman etkisini ortadan kaldırmak” için, diğerinde de “demokratik nizamı” tesis etmek için. Uluslararası kalkınma bankaları ve uluslararası yardım kuruluşları 1994-1999 arasında ülkeye 2 milyar dolarlık bir destek taahhüt etti. Öte yandan 1996-2000 arasında çıkan siyasi çekişmeler ve seçim krizleri ABD, Fransa, Hollanda, Kanada ve Çin gibi ülkelerden gelen bu paraların fiili olarak bloke olmasına sebep oldu. ABD, özellikle Baba Duvaliie (Papa Doc) diktatoryasına anti komünist refleksleri yüzünden müsamaha gösterdi ama daha Reagan yönetimi 1986’da, oğlu Jean Claude Duvalier’i (Baby Doc) istifaya zorladı. Hem Ronald Reagan, hem de George Bush daha sonraki askeri diktatörlüklere ambargo uyguladı.

    DIŞ MÜDAHALE VE KAOS

    1994’ten itibaren ABD demokratik teamüllere saygı göstermesi, yolsuzlukla ve uyuşturucu ticaretiyle mücadele etmesi gibi koşullar öne sürerek Haiti’yle iyi ilişkiler geliştirmeye çalıştı. Öte yandan çok sayıda uzmana göre ABD’nin içişlerine bu kadar müdahil olması ters tepti. Eski başkanlardan Bill Clinton bile 2010’da yaptığı açıklamada, ABD tarafından sübvanse edilmiş olan ithal pirinçlere uyguladıkları gümrük vergisini düşürmeye zorladıkları için Haiti’den özür diledi. Hem iç siyasetteki çekişmeler hem de dış ülkelerden gelen emrivaki ve dayatmalar merkezi yönetimde her zaman kaotik bir ortam olmasına yol açtı. 2010’da 300 bin kişinin ölümüne sebep olan deprem, 2011’de 6 bin kişinin öldüğü kolera salgını ve 2012’de 20 bin kişiyi evsiz bırakıp kolera salgınını harlayan Sandy kasırgası her şeyin üstüne tuz biber ekti. Bugün Haiti, batık bir devlet olarak anılıyor.

    Başbakan Ariel Henry 2021 Jovenel Moïse tarafından atanmış olmasına rağmen halk tarafından gayrimeşru görüldü. Moïse’nin iki gün sonra öldürülmüş olması, Henry’nin seçime gitmek konusunda ayak sürümesi halkın öfkesini arttırdı. Henry’nin Moïse suikastında parmağı olduğuna dair iddialar da dolaşıyor. Henry’nin soruşturmayı yürüten yetkililerle işbirliğine yanaşmaması da şüpheleri artırıyor. Gelinen noktada, bir dış gezi için Kenya’ya gitmiş olan Ariel Henrty 10 gün boyunca havaalanına giremedi ve en sonunda Porto Riko’dayken istifa etmek zorunda kaldı.

    Yıllardır dikta rejimleriyle yönetilen, “sabah erken kalkanın darbe yaptığı” Haiti’de, bir sonraki aşamada neler olacağını kimse bilmiyor. Merkezi hükümetin zayıflığı daha önce keyfi kolluk gücü olarak kullanılmış çetelerin istedikleri gibi güç gösterisi yapmalarına sebep oluyor. Bunun nasıl çözüleceğine dair bir şey söyleyebilen yok. Ülkede gücünü halktan alan meşru bir hareket veya bir lider de ufukta görünmüyor. Bu nedenle belki de yapılacak tek şey arada tost olmuş halkın sesine gerçekten kulak vermek olabilir. En azından tarih yazıyor ki, köle olmaya gönülleri pek yok.

    Kaynak: Artı Gerçek
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Julian Assange için yolun sonu mu?

    Julian Assange için yolun sonu mu?


    Balkan TALU


    Artı Gerçek – WikiLeaks’in kurucusu Julian Assange için kader anı yaklaşıyor. 20 ve 21 Şubat 2024’te İngiltere’de yapılan duruşmalarda, Assange’ın ABD’ye iade edilip edilmemesinin karara bağlanması bekleniyordu. Sonunda Londra Yüksek Mahkemesi yargıcı Victoria Sharp, Yüksek Mahkeme’nin kararını daha sonraki bir tarihte vereceğini söyledi, daha fazla bilgiye ihtiyaç duyulması halinde ilgili taraflarla iletişime geçeceklerini beyan etti.

    Şu anda son dönemece girildiği için Assange’ın destekçileri de son bir haykırışla seslerini duyurmaya çalışıyor. Downing Street’teki Başbakanlık binasının önünde yapılan protestolarda, “Assange’ı Serbest Bırakın” ve “Gazetecilik Suç Değildir” yazılı dövizler taşınıyor. Sınır Tanımayan Gazeteciler, Uluslararası Af Örgütü gibi kuruluşlar Julian Assange ile dayanışma mesajları yayınlıyor.

    Uluslararası Af Örgütü de, Julian Assange’ın ABD’ye iade edilmesine veya herhangi bir yoldan gönderilmesine karşı çıkıyor. Af Örgütü’ne göre Assange ABD’de, uzun süreli hücre hapsi gibi işkence ve diğer türde kötü muamele kapsamına giren tutukluluk koşulları da dahil olmak üzere ağır insan hakları ihlalleriyle karşı karşıya kalabilir.

    Temmuz 2023’te Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü (RSF) Assange ile dayanışmak için bir haftalık eylemler zinciri düzenledi. RSF’ye ait bir tır, bir hafta boyunca Beyaz Saray, Adalet Bakanlığı, Kongre binası, Britanya ve Avustralya büyükelçiliklerinin dahil olduğu bir güzergahta seyretti. RSF’nin ABD Birimi İcra Direktörü Clayton Weimers, “Julian Assange, kamu yararı bulunan bilgi yaydığı için yargılanmamalıdır. Ne ABD’de ne de başka bir yerde tek bir günü hapiste geçirmelidir. Biden yönetimi, dosyayı kapatıp gecikmeksizin Assange’ı serbest bırakarak medya özgürlüğünün savunulmasına öncülük etmelidir” dedi.

    ‘ABD’DE CEZAEVİNE GİRERSE SAĞ ÇIKAMAZ’

    Assange’un ABD’ye iadesine veya hakkındaki suçlamalardan mahkum olmasına karşı itirazların ana fikri, bunun devletlerin ortaya çıkmasını istemediği her bilgiyi kamuoyundan saklayabileceği, ifşa edenin de başına her şeyin gelebileceği anlamına gelecek olması. Buna ek olarak, Julian Assange’ın eşi Stella da, Assange’ın ABD’de bir hapishaneye konması halinde orada onu sağ bırakmayacaklarını söyledi.

    ‘SIZINTI BORU HATTI’

    Julian Assange, bilgi sızdırmaya esasında 2006-2010 döneminde değil, 1990’lı yıllarda başlamıştı. 1997 yılında Yeraltı (Underground) kitabını yazan akademisyen ve gazeteci Suelette Dreyfus’a verdiği mülakatta, Suburbia Kamu Erişim Ağı’nı kurarken kendisini “aktivist ve hukukçulara bilgi aktaran bir boru hattına” benzetiyordu. 1996 yılında LEAKS (sızıntılar) projesi adıyla kurduğu mail listelerine, duyuru e-postaları atmaya başladı. 1999’da leaks.org adıyla bir adres alarak Ulusal Güvenlik Kurumu’nun (NSA) patentini aldığı bir veri toplama ağını duyurdu ve bunun tehlikeli bir girişim olduğunu vurguladı.

    Julian Assange, WikiLeaks sitesini 2006 yıında kurdu. WikiLeaks ilk ifşaatlarına 2009’da başladı. Site, Kenya’daki yargısız infazlar, Peru’da Petrogate adıyla bilinen petrol ihale yolsuzluğu skandalı, 2008’de Çin hükümetine karşı isyan başlatan Budistler, Yemen’deki insansız hava aracı saldırıları ve Arap ülkelerindeki yolsuzluklara dair materyaller yayımladı. Assange 2009’da, Af Örgütü tarafından verilen Yeni Medya Ödülü’nü kazandı.

    ‘DIŞİŞLERİ YAZIŞMALARI İNTERNETTE’

    WikiLeaks ABD ordusunun Irak ve Afganistan’da sivilleri öldürdüğüne dair o ünlü videoyu 2010’da yayımladı. Bundan sonra Assange çeşitli ülkelerin Dışişleri yazışmalarının üstelik ham hallerini, Cablegate adıyla bir internet sitesine yükleyerek herkes tarafından erişilebilir hale getirdi…

    Amerikan haber ajansı Associated Press (AP), Vietnam Savaşı döneminde ABD askerlerinin sivillere yönelik cinayetlerini belgelemişti. Washington Post ve New York Times savaşın pek de iyi gitmediğine dair Pentagon belgelerini yayımlamıştı. Washington Post, Watergate skandalını da ortaya çıkarmıştı. Dönemin ABD başkanı Richard Nixon, üstelik ikinci dönemini de yeni garantilemiş olduğu halde, istifa etmek zorunda kalmıştı. 2000’li yıllarda ise ABD’nin Vietnam’da yaşadığı fiyaskonun bir benzerini Afganistan ve Irak’ta da yaşadığına dair yorumlar yapılır olmuştu…

    Dijital yayıncılığın hızla geliştiği yeni çağda Julian Assange gibi yetenekli bir hackerın ekip kurup bir istihbarat analisti olan Chelsea Manning’den de yardım alması, devletlerin savaş suçlarını, aralarında Reuters muhabirlerinin de bulunduğu sivillere ateş açan helikopterlerin videolarını yayınlaması çok da sürpriz olmamalıydı. Ancak 11 Eylül sonrası yeni güvenlikçi dönemde herkese dünya vatandaşı olmayı vaat eden küreselleşmeci tasavvurdan vazgeçilmiş, göçmenlere sınırların kapatıldığı, duvarların örüldüğü yeni bir konjonktür ortaya çıkmıştı. Bu yeni düzende Julian Assange gibi ifşacılara tahammül olmadığına karar verildi…

    Assange’ın başı, 2010’lu yıllardan beri yasalarla dertte. 2010’da İsveç’te iki kadına cinsel saldırıda bulunmakla suçlandı. Bu, savaş suçlarının ifşacısı olarak tanınan Assange’ın itibarına ve güvenilirliğine ciddi bir darbe anlamına geliyordu. Assange 2010’da İsveç’i terk edip İngiltere’ye gitti. Londra’daki Ekvador Büyükelçiliği’ne sığındı, 2018’de siyasi mülteci olmak için başvurdu. Ekvador hükümeti önce mültecilik statüsünü kabul etti. Ancak Assange 2019’da Ekvador’un yeni hükümetine dair yolsuzluk iddialarını da yayınlayınca, sığınmacı statüsü iptal edildi.

    KABUS YILI 2019

    2019’dan sonra hayat, Julian Assange için tam bir kabusa dönüşmeye başladı. Assange ilk önce şartlı iade kurallarını ihlal ettiği gerekçesiyle İngiltere’deki Belmarsh cezaevine konuldu. 2019’da yaşanan ilginç gelişmelerden biri de İsveç’te açılan cinsel saldırı dosyasının kapatılmasıydı. Dosyanın rafa kaldırılma sebebi olarak zaman aşımı gösterildi.

    Şu anda Julian Assange destekçileri sosyal medyadan çığlık atıyorlar. Wikileaks’in Twitter sayfasında CIA’in Assange’a suikast komplosu kurduğuna dair paylaşımlar dönüyor. Assange’ın eşi Stella Assange bu vakanın devlet suçlarının cezasız kalması ve araştırılıp incelenememesi anlamına geleceğini söylüyor. Sosyal medyada ayrıca, Assange’a yönelik suçlamaların esas olarak eski başkan Donald Trump’ın Casusluk Yasası’nı çıkarmasından sonra köpürtüldüğü hatırlatılıyor. Gerçekten de Trump’un Fox dışında haber kanalı seyretmediği, diğer bütün kanallardaki eleştirel haberleri yalan haber (fake news) olarak damgaladığı akıllarda…

    CLINTON ‘UN SEÇİM YAZIŞMALARI

    Öte yandan Trump’tan sonra iş başına gelen Joseph Biden da Assange’ı affetmiş ya da beraat ettirmiş değil. Zira, 2016 yılından beri Assange’ın Demokratlarla da arası çok iyi değil. WikiLeaks Demokrat Parti Başkanı Debbie Wasserman Schultz’un ön seçimlerde tarafsız kalmak yerine Hillary Clinton’ın rakibi Sanders’ı sabote ettiğine dair yazışmaları ortaya çıkardı, Schultz istifa etmek zorunda kaldı.

    Demokrat Parti ise WikiLeaks’i, gizlice Trump’ın oğlu Donald Trump Jr. ile yazışmakla suçladı. WikiLeaks Demokratlar tarafından seçimleri manipüle etmek için Rusya ve Trump’la birlikte gizli komplo kurmakla suçlarken, Assange ise Democrarcy Now’dan Amy Goodman’a verdiği röportajda “Trump ile Clinton arasında seçim yapmak zorunda kalmanın kolera veya belsoğukluğunu seçmeye mecbur bırakılmak anlamına geldiğini” söylüyordu.

    Muhtemelen Assange Demokrat Parti’nin de düşmanlığını kazandığı için olsa gerek, şu anda iş başında olan hükümetin ABD’ye iade edilmesine yönelik baskısı giderek artıyor. Julian Assange şu anda 175 yıl hapis istemiyle yargılanıyor. Destekçilerine göre ABD’ye iadesi ve mahkumiyeti durdurulamazsa, hükümetlerin ve istihbarat teşkilatlarının duyulmasını istemediği her şeyin yayınlanmasını, araştırılmasını istedikleri gibi engelleyebilecekler; her türlü araştırmacı gazetecilik faaliyeti yapmak isteyen muhabiri ve yayıncıyı yıldırıp, engelleyip, sindirebilecekler.

    Şeffaflık ve hesap verilebilirliğin yeni değerler olarak öne çıkarıldığı bu günlerde Assange’ın kariyeri gibi hayatı da bu kadar kolay bitirilebilecek mi? Sivillere yönelik suçları teşhir eden gazetecileri, editörleri ve yayıncıları göremeyecek miyiz? Bunu, önümüzdeki bir iki ay gösterecek…

    Kaynak: Artı Gerçek
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • İngiliz kraliyetinin ‘mahzun’ Kralı III. Charles

    İngiliz kraliyetinin ‘mahzun’ Kralı III. Charles


    Balkan TALU


    Artı Gerçek – Dünya gündemine düşen haberlerde en beklenmedik son dakika gelişmelerinden biri, İngiltere Kralı Charles’a kanser teşhisi konmasıydı. 8 Eylül 2022’de tahta çıkan ve ancak 73 yaşında kral olabilen III. Charles, hâlihazırda bir prostat büyümesi tedavisi görüyordu. Daha ileri seviye tetkikler yapan doktorlar, çiçeği burnunda kralın kansere yakalandığını tespit etti. Buckingham Sarayı’ndan yapılan açıklamaya göre, III. Charles’ın yakalandığı tür, prostat kanseri değil. ‘Saray’, spekülasyonları engellemek için kanserin tipini ve evresini açıklamayı uygun görmediklerini de belirtti. Öte yandan, III. Charles’ı ziyaret eden Başbakan Rishi Sunak, kanserin erken teşhis edildiğini açıkladı.

    ‘TESADÜFEN KRAL’ PRENS CHARLES

    İngiliz Kraliyet tarihine biraz vakıf olanların bildiği üzere, III. Charles’ın kral oluşu bir tesadüfler silsilesi olarak görülebilir. Annesi Kraliçe II. Elizabeth tahtta en uzun kalmış kraliçelerden biriydi. Fakat II. Elizabeth’in babası, yani Charles’ın dedesi VI. George, kardeşi VIII. Edward’ın Wallis Simpson’la evlenebilmek için tahttan feragat etmesi sayesinde kral olabilmişti. Hatta bir rivayete göre, ana kraliçe Elizabeth Bowes-Lyon, kocası VI. George’u hiç hazır olmadığı bir işe zorladığı ve genç yaşta kanser olup 56 yaşında ölmesine sebep olduğu gerekçesiyle VIII. Edward’dan her daim nefret etti.

    III. Charles’a gelince… Malum, aile hayatı hep biraz sıkıntılı oldu. Hem sarayda hem de dış kamuoyunda şimşekleri her daim üstüne çekmeyi başardı. Yıllarca “Prens Charles” olarak bilinegeldi. En çok Diana Spencer’la olan sansasyonel evliliği ve “bomba etkisi” yaratan boşanmalarıyla gündeme geldi.

    kral-charles2.jpg

    Prens Charles o zamanlar bile kameralara poz verdiğindeki gülümsemesi hep biraz eğreti, neredeyse az sonra ağlayacakmış gibi zoraki olurdu. Muhtemelen bunun en büyük gerekçelerinden biri de, ailesiyle olan sıkıntılı ilişkisiydi. İlk tartışmalardan biri, özellikle babası Philip’in teşviki ve ısrarıyla İskoçya’da gittiği Gordonstoun yatılı okulunda zorbalığa maruz kaldığı yönündeki iddialardı. Edinburgh Dükü Philip Prens, Charles’ı “dünyadan bihaber bir muhallebi çocuğu” olmasın diye ‘seçkin’ Eton yerine Gordonstoun’a göndermişti ama işler pek yolunda gitmemişti.

    Prens Charles’ın aşk hayatı da epey fırtınalı geçmişti. İlk olarak, çok sevdiği ve IRA tarafından yapılan suikastta ölmesine çok üzüldüğü amcası Albert Mountbatten’ın torunu Amanda Knatchbull’la evlenmek istedi. Babası Prens Philip ise Charles’ın tamamen amcasının etkisine gireceğini düşündüğü için bu evliliği hiç istemiyordu. Lady Amanda’nın babası John Brabourne da zaten medyanın Charles ve Amanda’nın kuzen oluşunu diline dolayacağından endişelenirken, Lord Mountbatten’ın 1979’da öldürülmesinin ardından kraliyet ailesine “kız verme” hevesini kaybetti.

    GÖNÜL VE KRALİYET FERMANI

    Bugün doğruluğunu tahmin ettiğimiz çok sayıda dedikoduya göre, amcası Lord Mountbatten’ın ölümünden çok etkilenen Prens Charles, ilk defa 1971’de tanıştığı Camilia Shand’la dostluğunu ilerletmeye başlar. Fakat Kraliyet ailesi onu da istemez. Zira Kraliyet geleneğine göre aileye “gelin gelecek” olan kadın hem bakire hem de soylu olmalıdır. Mahzun prensimiz başını öne eğer, hüzünlü gülümsemesini takınır ve yoluna devam eder…

    kral-charles.jpg

    Prens Charles sonunda yakın dostu Lady Sarah Spencer (Lady Diana’nın ablası) aracılığıyla tanıştığı Diana’da karar kılar. Bu arada kendisinin bir dönem Lady Sarah’la da ilişki yaşadığı ama yine ailesi tarafından engellendiği söylentileri de gündem yaratır. ‘Saray’ın, Spencer ailesinin ‘asil’ olmasına rağmen Lady Sarah’nın geçmişte başka erkeklerle ilişkisini gerekçe gösterdiği ileri sürülür… Prens Charles yine o acı gülümsemesini yüzüne yerleştirir ve başını öne eğer. Lady Sarah ile dostlukları yine de devam eder. O kadar ki, Diana ile tanışmalarına da o vesile olur.

    ‘AŞK DEDİĞİN NEDİR Kİ?’

    Prens Charles ile Diana 1981 yılında evlendi. Fakat en başından beri bir şeylerin yolunda olmadığı da herkesin malumuydu. Diana ileride, en çok bozulduğu olaylardan birinin, kocasının “Lady Diana’yı seviyor musunuz?” sorusuna “Aşk dediğiniz nedir ki?” gibi tuhaf bir cevap vermesi olduğunu söyleyecekti. Bu arada Prens Charles, Camilia Parker Bowles’un malikânesine kaçmaya da devam ediyordu. İkili nihayet 1996’da boşandı. Prenses Diana, 1997 yılında Paris’te bir araba kazasında öldü.

    Kraliyet ailesi için ilk alarm zilleri de, Lady Diana’nın ölümünün ardından başladı. İlk dikkati çeken detaylardan biri, Kraliçe II. Elizabeth’in Lady Diana’ya karşı uzun süre herhangi bir empati göstermeyi reddetmesiydi. İngiltere’de geçmiş yıllarda, özellikle muhafazakârların iktidarlarını kaybettiği dönemlerde, monarşinin nüfuzu dönem dönem sorgulanmıştı. Kraliçenin gösterdiği duygu yoksunluğu da bu tartışmaları tekrar alevlendirdi.

    kral-charles3.jpg

    Prenses Diana’nın ölümü üzerine komplo teorileri yazanlar genelde kraliyet ailesini, özelde de Prens Philip’i suçladı. İddiaya göre Prens Philip “Eğer uslu durmazsan kızım, unvanlarını elinden alırız” demişti. Lady Diana da “Benim unvanlarım seninkinden daha eski Philip” yanıtını vermişti… Diana’nın boşanmadan bir sene önce 1995 yılında, BBC’de Martin Bashir’in Panorama programına çıkıp “Bizim evliliğimiz her zaman üç kişilikti” demesi de epey ses getirmişti. Ölümünden sonra Lady Diana’yı “Halkın Prensesi” olarak gören kitlenin tepkisi giderek büyüyordu. Kraliyet ailesinin kamusal imajını düzeltmek için bir şeyler yapmak gerekecekti…

    HALKLA İLİŞKİLER KAMPANYASI BAŞLIYOR

    İlk sansasyonel ‘fırsatlardan’ biri, kraliçenin altın jübilesiydi. Kraliçe II. Elizabeth tahta çıkışının 50’nci yılı olan 2002’de, Beatles’dan Paul McCartney ve Queen’den Brian May’in yanı sıra Eric Clapton, Tony Bennett ve Cliff Richard gibi isimler Buckingham Sarayı’nın bahçesinde kurulan sahnede şarkılarını söyledi. İlerleyen yıllarda Paul McCartney ve Elton John gibi isimler Sir ilan edildi.

    [Bu noktada insanın aklına ister istemez, Beatles’ın kurucularından John Lennon’ın 1963’te verdikleri bir konserde seyirciler arasında yer alan Kraliçe Elizabeth, Ana Kraliçe ve Prenses Margaret’ı iğnelemesi geliyor. Lennon, konserin sonlarında “Son şarkımız için sizden yardım isteyeceğim. Arkada, daha ucuz koltuklarda oturanlar el çırpabilir mi? Ve diğerleriniz, sadece mücevherlerini şıngırdatabilirsiniz” demişti.]

    Kraliyetin halkla ilişkiler kampanyasının bir diğer hamlesi olarak 2006 yılında da Helen Mirren’ın başrolde oynadığı ‘Kraliçe’ filmi gösterme girdi. Mirren bu filmdeki rolüyle 2007 yılında en iyi kadın oyuncu Oscar’ını kazandı. Filmde Diana’nın ölümünün ardından yaşanalar kraliçenin gözünden anlatılıyordu.

    2021’deyse, son dönemin gözde yıldızlarından Kristen Stewart’ın başrolde olduğu Spencer filmi tedavüle sokuldu. Filmde Lady Diana’nın boşanmaya karar verdiği gün olduğu belirtilen Kraliyet ailesi Noel buluşması anlatılıyordu. Epey depresif bir tonu olan filmde, Prens Charles’ın hediye ettiği gerdanlığıyla aile yemeğinde arz-ı endam eden Camilla Parker Bowles da dahil, çok fazla ayrıntı vardı. Tabii son olarak, 2016’da başlayan ve final sezonu bu yıl yayınlanan The Crown dizisini de unutmamak gerekir.

    kral-charles4.jpg

    HALKLA İLİŞKİLER KAMPANYALARI İŞE YARAMADI

    Kraliyet ailesinin halkla ilişkiler atılımı devam ediyordu ama bu çabaların ne kadar işe yaradığı da apayrı bir tartışma konusuydu. Guardian gazetesinin Nisan 2022’de yayımladığı Ulusal Sosyal Araştırmalar Merkezi (National Centre for Social Research- NatCen) anketine göre, katılımcıların sadece yüzde 30’u monarşinin çok önemli olduğunu düşünüyor. Yüzde 45’i ise monarşinin lağvedilmesi gerektiğini, hiç önemli olmadığını ya da çok da önemli olmadığını söylüyor. Yıllık olarak yapılan British Social Attitudes Survey’e (Britanya Toplumsal Davranışlar Anketi) göre de, “Monarşi çok önemlidir” diyenlerin oranı bir senede yüzde 38’den 29’a kadar düşmüş durumda. Kurum, anketin ilk yapıldığı 1983 yılından beri en düşük desteğin ölçüldüğüne dikkat çekiyor.

    Prens Charles, Lady Diana’nın ölümünün ardından bu halkla ilişkiler kampanyaları devam ettiği dönemde birkaç adım geriye çekilmişti. Kraliyet ailesinden nihayet vize çıkınca da 2005 yılında “muradına erip” Camilia Parker Bowles’la evlenebildi.

    2010 yılında Tony Juniper ve Ian Skelley gibi isimlerin de dahil olduğu bir proje çerçevesinde Harmony (Uyum) isimli bir kitap yazdı. Harmony, Prens Charles’ın ekolojik kriz ve sürdürülebilirlik konularına yaklaşımını, iklim değişikliğiyle mücadele için atılması gereken adımlara dair görüşlerini anlatıyordu. Dostlarının tanıklıklarına göre Prens Charles 1970’li yıllardan beri çevre sorunlarına duyarlıydı.

    III. CHARLES KRALLIK İÇİN YETERLİ Mİ?

    Prens Charles nihayet tahta çıktığında ise yaşı epey ilerlemişti. 75 yaşındaydı, yıllarını kendisini ailesine ispat etmeye çalışmakla geçmişti. Babası onu zayıf görüyordu. Hakkında Charles: Bir Kralın Yüreği isimli bir biyografi yazan Catherine Mayer’e göre, annesi de Charles’ın krallığı konusunda her zaman ikircikli ve tereddütlüydü. Nitekim Lady Diana da o meşhur Panorama programında, Charles’ın kral olacak yeterliliğe sahip olup olmadığı konusunda tereddütleri olduğunu söylüyordu. Bütün bunlar yetmezmiş gibi şimdi de oğulları Harry ve William birbiriyle kavgalıydı.

    İki kardeşin arası 2016 yılında, Harry’nin oyuncu Meghan Markle’la ilişkisi ile eş zamanlı olarak bozulmaya başlamıştı. İngiliz basınına göre William, Markle’ın zor, sinir bozucu ve kaba olduğunu düşünüyordu. Prens Harry ise William’ın eşine karşı biraz daha özenli davranmasını istiyordu. Prens Harry, Spare (Yedek) adlı otobiyografik kitabında William’ın kendisine şiddet uyguladığını bile yazmıştı. Harry özellikle tabloid medyasını suçluyor, ağabeyinin gazetelerin dolduruşuna geldiğini söylüyordu. Bu noktada, iki kardeşin de başta annelerinin ölümü olmak üzere medyayla epey travmatik bir ilişkisi olduğunu hatırlamak gerekebilir. Harry, Markle’ın daha önce yaptığı düşükle ilgili sürekli kendilerine saldıran medyayı suçluyor, kraliyet ailesi içindeki görevlerinden bu nedenle feragat ettiğini vurguluyordu. Harry’nin başka iddiaları da vardı. Çift, çocuklarının ten renginin kraliyet ailesi için sorun olduğunu söylüyordu. William ise kraliyet ailesinin ırkçılık gibi bir sorunu olmadığını belirterek suçlamalara karşı çıkmıştı.

    26 SAATLİK YOL 48 DAKİKALIK BULUŞMA

    III. Charles’ın kansere yakalandığı anlaşılınca Prens Harry babasını ziyarete gitti. Tuhaf olanı, ABD’den İngiltere’ye 26 saatlik bir uçuş yapmış olmasına rağmen babasının yanında sadece 48 dakika vakit geçirmesiydi. İddiaya göre III. Charles, Prens Harry’e ağabeyi Wiliiam’la olan küslüklerine artık bir son vermelerini öğütlemişti. Prens Harry bu öğüdü yerine getirecek mi bilinmez ama Independent gibi gazeteler “Kraliçe Camilla halkı III. Charles’ın sağlığı hakkında bilgilendirirken Prens Harry ABD’de gazetecilerle şakalaşıyor” başlıklı haberler yapmakta gecikmedi. Prens William ise babasının tedavisinin düzgün devam edebilmesi için bazı kamusal etkinlik ve görevleri kendi üzerine aldı.

    Kral III. Charles’ın tedavi süreci nasıl ilerleyecek? Düşman kardeşler barışacak mı? Bu soruların yanıtını önümüzdeki günlerde göreceğiz ama esas ilginci, III. Charles’ın nasıl bir kral olacağını görmek olabilirdi. Kraliyeti daha dışa dönük, şaşaadan uzak hale getirebilecek mi? İklim değişikliğiyle ilgili neler yapacak? Yıllardır tartışıldığı üzere monarşiyi daha modern hâle getirebilecek mi yoksa artık havlu mu attı? III. Charles’ın liderliğinde bu soruların cevabını gözlemlemek ilginç olabilirdi.

    Kaynak: Artı Gerçek
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***