Etiket: Arşiv

  • Şiir okuru için kısa notlar – 2

    Şiir okuru için kısa notlar – 2


    Şiir için hem hatıra, hem hafıza bir hayli önemlidir. Şiirin temel kaynaklarının başında gelirler. Hatıradan ve hafızadan esinlenmeyen şiir yoktur denilebilir. Ayrıca şiir için “hatıralar sandığı”, “hafıza deposu” gibi benzetmeler, tanımlamalar yapılır ki son derece isabetli tanımlamalardır. Şiirin bu özelliği önemli işlevlerinden biri olarak kabul edilegelmiştir.

    Toplumsal gelişmelerin, krizlerin, tarihteki önemli olayların izlerini şiirde aramak da, bulmak da mümkündür. Örneğin Troya savaşı. Ya da Nâzım Hikmet’in destanları. Tarihin, tarihçiler haricinde anlatıcılarının ve kaydedenlerinin olmasının önemini göstermesi bakımından başka örnekler de gösterilebilir. Ahmed Arif’in “Otuz Üç Kurşun”u gibi. Birkaç dizeyle şiiri hatırlayalım:

    Vurun ulan,
    Vurun,
    Ben kolay ölmem.
    Ocakta küllenmiş közüm,
    Karnımda sözüm var
    Haldan bilene.
    Babam gözlerini verdi Urfa önünde
    Üç de kardaşını
    Üç nazlı selvi,
    Ömrüne doymamış üç dağ parçası.
    Burçlardan, tepelerden, minarelerden
    Kirve, hısım, dağların çocukları
    Fransız Kuşatmasına karşı koyanda

    Günümüzden biraz geriye, modern Türkçe şiirin başlangıç dönemine gidildiğinde örneğin, Yahya Kemal’in başından sonuna kadar bir hatıra ve hafıza şiiri yazdığı görülür. Hatta hatırayı ve hafızayı dizayn etmeye yönelik girişimi dikkat çeker. Şairin “Açık Deniz” başlıklı şiirinin girişinden bir bölüm sunalım:

    Rûhunla karşı karşıya kaldım o med günü,

    Şekvânı dinledim, ezelî muztarip deniz!

    Duydum ki rûhumuzla bu gurbette sendeniz,

    Dindirmez anladım bunu hiç bir güzel kıyı;

    Bir bitmeyen susuzluğa benzer bu ağrıyı.

    ŞİİR ARŞİVİ

    Modern Türkçe şiir de, modern Türkçe şiirin ekseninde oluşan şiir literatürü de önemli bir birikime sahip. Olması da doğal. Yüzyılı aşkın bir geçmiş söz konusu. Buna karşın kaynakların yeteri kadar değerlendirildiğini söylemek zor. Şöyle toparlayabiliriz; birikim var, kayıt da var. Ama gerektiği gibi değerlendirilmiyor.

    Şairin de, şiir okurunun da şiirin tarihsel birikimini değerlendirmek konusunda, günümüzdeki durumunu gözeterek söylersek, daha fazla çaba sarf etmesi, elini taşın altına sokması gerekmekte. Ancak bazı girişimler için ne şairin, ne şiir okurunun gücü yeterli olabilir. Örneğin, bildiğimiz kadarıyla seksen bir ilin hiçbirinde bir şiir kitaplığı ya da kütüphanesi yok. Bir şiir arşivi yok.

    Şiirin tarihsel birikiminden söz ediyoruz. Ancak şiirin tarihsel birikimine nasıl, nereden ulaşılacağına ilişkin soruyu yanıtlamamız zor.

    Şiir gerçekten önemliyse şiir arşivi, kütüphanesi, hatta müzesi, yani kısaca şiirin hatıra ve hafızasının yer aldığı mekânların, ortamların, merkezlerin olması gerekmez mi?

    Örneğin modern Türkçe şiirin başlangıcından günümüze, geçtiği aşamalarda rol oynamış dergilerin arşivleri nerede? Bu bağlamda akla gelen bir başka soru: İkinciyeninin “amiral gemisi” Pazar Postası’nın arşivi olmadı mı? Olduysa şimdi nerede?

    Pazar Postası gibi altmışlı yıllarda çıkan Yeni Dergi’nin arşivine ne oldu? Derginin yönetimiyle şairlerin, yazarların yazışmalarını içeren mektuplar nerede? Dahası saklandı mı? Aynı sorular yayınevleriyle ilgili olarak da sorulabilir. Şiir yazınının gün yüzüne çıkmamış, kamuya açılmamış dokümanları hâlâ saklanıyor mudur? Kişisel çekmecelerde ya da diyelim ki belli merkezlerde tutuluyorlar. Niye kamuya açılmış değiller?

    Yüzyıllık modern Türkçe şiirin iki üç antolojisinden başka kamuyla paylaşacağı birikimi yok mu? Sormaya devam edelim: Anılarını yazan şairlerden başka şiiri çevreleyen ve paylaşılacak hatırat yok mu? Günümüz için dolaşımda olmayan şairler yapıtlarını kendileriyle birlikte mezara mı götürdüler? Yayınevleri baskısı tükenen şairlerin çoğunun kitaplarının yeni baskısını yapmıyor. Peki zamanında yayımlanmış kitaplara ulaşılabiliyor mu?

    BİRİKİM NEREDE?

    Yüzyıllık birikimi olan modern Türkçe şiirin gerçekte birikimi nerede? Nerde tutuluyor, korunuyor, saklanıyor? Elbette kamuya açık olarak… Kütüphaneler; devlet, üniversite, belediye kütüphaneleri önemli. Ama bütün türlerin tek çatı altında toplanmış olması, bir arada tutulması erişimde sorunlar oluşturuyor.

    Şiirin ayrı bir tür olarak dokümanter birikiminin kamuya açık hale getirilmesi daha uygun olmaz mı? Resim ve heykel müzesi var. Sinema için benzer bir arşiv söz konusu. Şiir için neden yok? Niçin olmasın?

    YAZININ BAŞLIĞI

    İlk bakışta belki yazının başlığıyla şiir arşivi, kitaplığı, kütüphanesi, hafıza merkezlerinin oluşturulması talebinin ilgisi ne diye sorulabilir. Öyle ya, yazının başlığı “Şiir Okuru İçin Kısa Notlar”. Aceleci karar vermeden ve serbest çağrışımla düşünüldüğünde, aradaki ilişki anlaşılacaktır. Çünkü şiir adına olan her şey şairi olduğu kadar şiir okurunu da ilgilendirir. Öyle kabul edilse yeridir. Önceki yazımızda şairin muhayyel muhatabına ikizim dediğini belirtmiştik. Şairin muhayyel muhatabı, neticede şiir okuru olduğuna göre şiir ekseninde olup bitenin ilgilendirdiği taraflarından biri de elbette odur.

    Açık değil mi, bağımsız bir şiir kütüphanesi ya da arşivi, hatta müzesi şair kadar hatta ondan daha fazla şiir okuru için önemlidir.

    Şiir okurunu doğrudan ilgilendiren bir başka konuyla devam edelim.

    ŞİİRSEL BİLGİ

    Şiirlerin içerdiği bilgi önemlidir. Ama şiirdeki bilginin de, o bilgiyi aktaran dilin de şiirsel olduğu göz ardı edilmemelidir. Bununla ilişkili olarak şöyle sorulabilir: Şiirsel bilginin doğruluğu ya da yanlışlığı sorgulanabilir mi? Ne demek istediğimizi Enis Batur’un “Erratum” başlıklı yazısını dayanak alarak açıklamaya çalışalım.

    Batur’un, yazısında, Turgut Uyar’ın “Kayayı Delen İncir” adlı kitabının “Denizi Anlatıyor” başlıklı şiirle başladığı belirtiliyor ve şiir alıntılanıyor. Uyar’ın şiirini okuyalım:

    adı çok duyulmuş bir ozan değildi

    Tonyalı balıkçılar arasında

    -onlar ki her türlü balığı tutarlardı denizden-

    ama iyi bir ozandı

    bütün söylentilerin tersine

    denizde de olabilirdi sandalla

    uzun geçmişli denizle

    gün batımında var olan

    ve gün doğumunda da

    Batur’un belirttiğine göre şiire, Hayati Baki Tonya’da deniz olmadığını belirterek itiraz ediyor. Batur yazısında, şiirde benzer “yanlışların” şiiri “zedelememesi” kaydıyla olabileceğine yönelik bir izlenim veriyor. Ancak Enis Batur konuyu orda kapatmıyor. Batur’un yazısına döneceğiz.

    Bazı durumlarda şiirin yanlış bilgisi, beklenmedik anlamlar, sürpriz açılımlar getirebilir. Dil sürçmesi gibi bilgi sapmaları, kaymaları da şiiri genişletebilir. Şair, yapıtında bağlantısallığı akamete uğratarak bilgiyi gerçeklik zemininden kaydırmak suretiyle açılım arayışına giremez mi?

    Enis Batur yazısında buna benzer soruları karşılamak amacıyla “Şiirde bilgi yanlışı” olgusuna değiniyor. Konuyla ilgili olarak da Ece Ayhan’ın bir söyleşisinde Oktay Rifat’a kırıcı bir eleştiri getirdiğini hatırlatıyor. Batur, Ece Ayhan’ın söylediklerini yazısında alıntılamış: “(Oktay Rifat) sözgelimi ‘kokusuz karanfilim’ dedirtmişti Fatih’e Yeni Dergi’de yayımlanan bir şiirinde. Böyle der demez, iki orta idrakli adam çıkmıştı ortaya bir acele, şiir yuları ellerinden kayıyormuş, filan hurde nakışta Fatih ‘karanfil’ değil, ‘gül’ koklar diyedir yazdılardı. Meğer Oktay Rifat akıl yürüterek yazıyormuş şiirlerini, ‘Yeni Şiirler’ kitabında ‘karanfil’i ‘gül’ yaptı, yapmış. Biz olsak, milyonlarca adam gelse, varılmış bir güzelliği yıktırmazdık! Yıktırtmayacağız! Oktay Rifat yine güzel şeyler yazıyordur, yazabilir ama o gün bugündür işte ‘orada’ kalmıştır, kaldı bence.” Ece Ayhan’ın tepkisiyle ilgili Batur’un yorumu, “öfkesinde haklı mıdır bilemeyiz ama, yaklaşımı gözden uzak tutulacak gibi değildir” biçiminde oluyor.

    Enis Batur’un 1982 tarihli yazısını, “şiire kaçanlar”dan şairle ikizi, yani şairle şiir okuru arasındaki ilişkinin bir başka boyutunu sergilemesi bakımından da dikkate değer olduğunu belirtelim. Batur’un 1986’da AFA yayınlarından çıkan “Babil Yazıları” adlı kitabında yer alan denemesinin tamamının okunmasını dileyerek devam edelim. Bu arada Oktay Rifat’ın tartışmaya konu “Fatih’in Resmi” başlıklı şiirini hatırlayalım:

    Ayasofya kubbesinde ak bir bulut,

    Baktım, gitti gider. Balrengi tesbihim

    Kehribar günler, düştü yaprak ve umut,

    Güz yağmuru indi camda düğüm düğüm.

    Benimdi savrulan kaftanlar, benimdi

    Atların boynu, yerinde yeller eser!

    Surların taşlarına sürdüm elimi,

    Benimdi İstanbul, burçlar bana benzer.

    Altın sahanlarda aş yedim, su içtim

    Altın kupadan, zorlu Tuna’dan geçtim,

    Ben Sultan Mehmet, Avni, tuğlarla yüce.

    Bir resimde kaldım cüce, ben değilim,

    Sarığım, soğuk kürküm, kokusuz gülüm,

    Ararım, aranırım yerde delice.

    Oktay Rifat’ın şiirinde sesin de önemli bir payı var. O açıdan bakıldığında dahi şairin yanlışı düzeltme adına yaptığı değişiklik, yani “Bir resimde kaldım cüce, ben değilim, / Sarığım, soğuk kürküm, kokusuz karanfilim” yerine ikinci dizede “Sarığım, soğuk kürküm, kokusuz gülüm” tercihi sorgulamaya hâlâ açık…

    Ne diyelim; şiirin düzeltilmemiş, ilk halindeki “yanlış” da sahiden güzel yanlışmış… Bağdaştırmanın bozulması, yahut saptırılması neticesinde oluşan güzel yanlış şiire içkindir ve düzeltilmemelidir diye düşündüğümüzü kaydedelim.

    ŞİİRİN BİRİKİMİ KİM YA DA KİMLER İÇİN

    Ara başlıktaki soruyu yanıtlayarak devam edelim. Şiirin birikimi elbette ki öncelikle “şiire kaçanlar” için. Şiir, “şiire kaçanlar”ın kimileri için sığınak, kimileri için zırh olabilir. Yanlış okumadınız. Şiir elbette zırh da olabilir, sığınak da. Yeri gelmişken “Kaçmak” fiilinde tınlayan olumsuzluğun önemsenmemesi gerektiğine ilişkin düşüncemizi de kaydedelim. Çünkü kaçmak ancak muktedirler tarafından olumsuzlanan bir tutum olabilir. O nedenle de kaçmaya yönelik suçlayıcı yüklemelere itibar etmemek gerektiği düşüncesindeyiz.

    Birikim deyince gelenek sorunu da araya giriyor. Bilindiği üzere geleneğe bağlanmak, geleneği yinelemek, yüceltmeye yönelik girişimler, neticede geleneğe haspolmanın şiire katacağı bir şey olmamıştır olmayacağı da açıktır. Öte yandan, birikime sırtını dönmek de şiire yeni bir şey getirmiyor. Şu da son derece açık; şiir yinelenerek değil, yenilenerek nefes alabilir… Şiirin önüne bakması gerekir. Ama arkasında ne olduğunu bilmesi de olmazsa olmazdır. Son iki cümlenin öznesi olan şiir, şair ve şiir okuru olarak da okunabilir.

    ŞİİR SÖZLÜĞÜ

    Yazımıza, “şiir sözlüğümüz”le ilgili bir açıklamayla devam edelim. Öncelikle belirtelim, burada paylaşacağımız sözlük de, maddeleri de biçimsel olarak geleneksel ya da alışılmış düzenin akışı içinde olmayacak. En azından şimdilik, daha çok yazının içeriğine, gidişatına uygun olarak seçilen maddeleri paylaşmayı düşünüyoruz.

    Bu bölümde sözlüğümüzün (A-B) başlığından iki madde paylaşacağız.

    Bent: Bir manzumeyi oluşturan, ikiden çok dizeli parçalardan her birinin adı. Örneğimiz Enis Batur’dan olsun:

    Gençtim, çok genç – şiiri düzen sanmıştım:

    Çileydi gözümde, arınma ve yurttu,

    terkedilmiş yüzüm için her an yanımda

    yürüyen aynaydı, gecenin kaynağında

    gövdemi dalgalayan simsiyah su, sanmıştım.

    Berceste: Öz, güzel, lâtif, ince anlamlı, kolayca hatırlanan, yapısı sağlam dize ya da beyit. Dize için daha çok “mısra-ı berceste” , beyit için de “beyt-i berceste” tanımlamaları kullanılır. Genel anlamda bir şiirdeki en güzel dize ya da beyit de denebilir. Yeri gelmişken İlhan Berk’in Varlık yayınlarından 1960’ta çıkan bir beyit mısra antolojisi bulunduğunu da hatırlatalım. Berceste için örneğimiz Can Yücel’den. Şairin, Onikieylülde cuntanın başındaki diktatöre şiirin sivri ucu ve keskin diliyle karşılık verdiği dizesi de modern Türkçe şiirin bercestelerinden biridir:

    Kabaramazsın Kel Fatma

    Atan güzel, sen çirkin.

    Şiir terimi olan berceste sözcüğünü modern Türkçe şiirdeki kullanımıyla hafızaya mıh gibi çakan Enver Gökçe’yi de selamlayalım. Şairin bahse konu sözcüğü kullandığı “Dost” başlıklı şiirinin girişini sunalım:

    Ben berceste mısraı buldum

    Hey ömrümce söylerim

    Gözden, gezden, arpacıktan olsun

    Hey ömrümce söylerim

    “Notlara” ve “sözlüğe” gelecek yazıda devam edeceğiz…

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Ada’yı geçmişinin gölgesinde bir travma mekânı olarak ele almadık

    Ada’yı geçmişinin gölgesinde bir travma mekânı olarak ele almadık


    Abdullah EZİK


    Moris Danon tarafından bir araya getirilen, büyük kısmı 19. yüzyılın ortalarından 20. yüzyılın ikinci çeyreğine uzanan fotoğraf, el yazmaları ve ithaflı ilk baskı eserler gibi birçok önemli parçayı bir araya getiren, sosyal yaşam ile sanat arasında yeni bağlar ören kitap, Ada’nın cazibesini merkeze alarak gündelik yaşama dair sunduğu panoramalarla da dikkat çekiyor.

    Büke Uras ile ‘Büyükada: Moris Danon Koleksiyonu’ çerçevesinde koleksiyon, koleksiyonda yer alan eserler ve Büyükada’nın yakın dönem tarihçesi üzerine konuştuk.

    “Büyükada- Moris Danon Koleksiyonu”, Büke Uras, Yapı Kredi Yayınları,2023

    Büyükada, tarih boyunca gerek konumu gerekse ev sahipliği yaptığı entelektüeller, sanatçılar ve yazarlarla özel bir yerde durmuş, kendisine hep farklı bir değer devşirmiş. Büyükada: Moris Danon Koleksiyonu da bu anlamda söz konusu bu mirasa odaklanan bir çalışma. Öncelikle tarih boyunca Büyükada nasıl bir imge olarak ön plana çıkmış, ada imgesinin merkezinde nasıl bir düşünce yer alıyor?

    Prens Adaları’nın varoluş hikâyeleri, mitolojiye ya da epik metinlere dayanmaz. Kadim toprakların göbeğinde yer almasına rağmen, tarihine kurucu mitler eşlik etmez. Homeros’un destanı Odysseia’nın baş kahramanı İthakalı Odisseus, Troya’nın düşmesinden sonra, evine dönüş için Batı’ya yönelir. Dolayısıyla Büyükada, Homeros’un felsefi arayış şeklinde kurguladığı yolculuk destanının parçası değildir. Büyükada, kurmaca ütopyaların mekânı olmaz, her zaman hayalden ziyade gerçekliğe bağlıdır.
    19. yüzyılın ortalarından itibaren pekiştirdiği varlıklı sayfiye kenti kimliği, tekinsizlik ve az gelişmişlikle özdeşleşen geleneksel Doğu imgesine karşıt biricikliği önemlidir.

    Kitabın merkezinde Moris Danon tarafından bir araya getirilen ve oldukça geniş bir tarihsel süreci kapsayan fotoğraflar, el yazmaları, ithaflı ilk baskılar yer alıyor. Bu noktada Moris Danon ile Büyükada arasında nasıl bir ilişkiden söz edilebilir? Danon için Büyükada’yı bunca değerli/önemli kılan temel faktör nedir?

    Özel koleksiyonların kamusal arşivlerden farkı beğeni kriterlerinin kişisel olması, yani öznel seçimleri yansıtmasıdır. Hem bu kitabı mümkün kılan koleksiyonerin, hem de yazarının birkaç nesile dayanan Adalı kimliklerimiz ve Ada’ya yönelik duygusal bağımız önce Moris Danon elinde koleksiyonun, sonra da işbirliğimizle bu kitabın oluşmasını tetikledi. Ancak özellikle altını çizmek istediğim nokta, sıklıkla olumsuz dönüşümler karşısında duyduğumuz benzer duygusal tepkilerin, belgeleri tarafsız yorumlamamızın önünde bir engel oluşturmamasına gayret gösterdik. Mimari yozlaşmaya rağmen Büyükada’yı, geçmişinin gölgesinde bir travma mekânı olarak ele almadık. İdealize edilen ve artık var olmayan bir dünyaya yönelik hüzünden, yitirilen kültürel ve sosyal dokuyu mitleştirmekten kaçındık.

    foto-1.jpg
    Prens Adaları’nın uçaktan çekilmiş görüntüsü

    Danon koleksiyonunda yer alan eserler, fotoğraflar, yazmalar adaya ve adadaki hayata dair de okurlara birçok şey söyler aslında. Kitapta yer alan ve Moris Danon koleksiyonuna ait bunca eser/parça üzerinden adaya dair bir bakış geliştirilebilir? Siz kitabı gün yüzüne çıkarırken bu konuda nasıl hareket ettiniz?

    Bu kitap, Büyükada’ya dair belge ve görsellere eşlik etmek üzere kaleme alındı. Kadim ama nüfus bakımından önemsiz, ufak bir adaya dair yerel tarih çalışması olarak başlayan araştırma, Moris Danon Koleksiyonu’na ait arşiv malzemesi ile metinler birleştikçe, Ada’nın siyasi ve sosyal katkılarıyla değerli ve özgün uluslararası kimliğini yansıtan bir anlatıma evrildi.

    Prens Adaları’nın coğrafi kopukluğu kaleme alınan tanıklıkları sınırlamıştır. Hakkında yazılanlar az sayıdadır ve bu nedenle Büyükada’yı konu alan çalışmaların çoğunda metinsel referanslar ortaktır. İlginç olan nokta, bilgi aktarımında kaçınılmaz tekrarların daha 17. yüzyıldan itibaren karşımıza çıkmaya başlamasıdır. Yazılı ve görsel birincil kaynakların kısıtlı olduğu saptaması, Moris Danon Koleksiyonu’nun sunduğu yeni verileri önemli kılmaktadır. Kitabın konusu olan, Ada’nın cazibesini merkeze alan ve büyük bölümü mahremiyet alanına giren gündelik yaşam görüntüleri, saygın fotoğrafçıların ticari amaçla ürettiği albümin baskılar ya da Sultan II. Abdülhamid’in talimatıyla hazırlanan, Osmanlı’nın çağdaş bir ülke olduğu mesajını vermeye çalışan Yıldız Albümleri’nin resmi kurgusuna göre fazlasıyla kişiseldirler. Sosyal yaşamla yoğrulmuş kırsal ve kentsel peyzaj görselleri, toplumsal olanla kesişerek, İmparatorluğun çözülme sürecine ait bir günce ve hikâye anlatıcı haline geliyorlar. Büyükada tarih yazımı en iyi müttefikini, onu bir tür sonsuzluk içinde sabitlemeyi başaran fotoğrafta buluyor.

    ‘Büyükada: Moris Danon Koleksiyonu’, aynı zamanda ada ruhuna odaklanan bir kitap. Bu anlamda bir adalılık hâlinden söz edilebilir ki bu duygunun kökünün yüzyıllar öncesine gittiği de ifade edilebilir. Siz bu adalılık ruhunu nasıl tanımlarsınız?

    Bu kitabın başlıca gayreti, yüzyıllar, imparatorluklar, milletler ve en önemlisi insanlar arasındaki şaşırtıcı biçimde yeniden tanımlama gücündeki özerkliği ile Ada ruhunu anlayabilmek üzerinedir. Yerel halk kadar Ada’yı sadece yazın ziyaret eden yazlıkçılar da Adalılık ruhunun paylaşımcılarıdır. Merkezi idarenin etkisinin, kurumsal denetimin ve muhafazakar toplum baskısının göreceli eksikliğinin imkan tanıdığı serbestliklerle şekillenen ortak sosyal yaşam Ada deneyiminde belirleyicidir. Ancak suyun varlığından destek alan fiziki ayrışmayla Ada, seçkinlerin egemen hissettikleri ayrıcalıklı bir özerklik alanı kimliğinin ötesindedir. Kent yaşamına kattığı modernlik pratikleri ve özgürlükler rahatlıkla fark edilir.

    foto-2-1.jpg
    Mimar Mihran Azaryan tarafından tasarlanan Büyükada İskelesi, 1918

    Büyükada’nın konumu onu birçok anlamda ana karadan bağımsız bir yer hâline getirirken öte taraftan İstanbul ile arasındaki ilişki adaya dair yeni bağıntıları beraberinde getiriyor. Peki Büyükada, hem bir özerk alan hem de İstanbul ile ilişkisi çerçevesinde tarih boyunca nasıl bu kadar dirençli bir şekilde varlık gösterebilmiş, değerini hep muhafaza etmiştir?

    Büyükada’nın dahil olduğu Prens Adaları, talihini iki özelliğine borçludur: doğal güzelliği ve İstanbul’a yakın konumu. İmparatorluk başkentiyle kurduğu simbiyotik ilişki, Ada’yı tarih boyunca pek çok kez dünya sahnesine çıkardı ve Ada’yı merkez alan önemli tarihsel olayları sıklaştırdı. Sakin bir balıkçı yerleşimi kimliğinden sıyrılarak, ideal bir sürgün yeri, aktif siyasetten dışlananların zorunlu ya da gönüllü ikametgâhı ve dolayısıyla bir muhalefet alanına evrildi ve bu niteliğini yüzlerce yıl sürdürdü.

    İstanbul ile birlikte şüphesiz Büyükada’nın da tarih boyunca uğradığı büyük yıkımlar veya yükseliş dönemleri olmuş, bunlar ada ve adalılar üzerinde farklı türden etkiler bırakmıştır. Büyükada’yı biçimlendiren büyük tarihsel olaylar, savaş ve felaketler söz konusu olduğunda neler ön plana çıkar? Adanın tarihindeki temel dönüm noktaları nelerdir?

    Büyükada tarihi, kahramanlar ya da askeri dehalar tarafından ortaya konmaz. Tersine, tarihine yön verenler, sürgünler, muhalifler ve kaybedenlerdir. Alışılageldik Büyükada yazıları iki döneme odaklanır: İlki, sürgün edilenlerin karanlık mahzenlerde başına gelen talihsizlikler üzerinden, “Bizans” medeniyetini barbarlık ve gaddarlık temalarıyla eşleştirir. İkincisi ise seçkinlerin zenginlik ve müsriflikleri üzerinden Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde yaşanan toplumsal bunalımı tarife yönelir. Her ikisinin de doğruluk payı azımsanamazsa da popüler tarihin elinde araçsallaştırıldıkları ve gerçeği tarafsız yansıtma imkânlarını epeyce tahrip etmiş oldukları muhakkaktır.

    Ada’nın geleneksel “Rum” karakterinin çözülmesine yol açacak en büyük kırılma noktası, 1840’lı yılların sonunda buharlı vapurların tesisidir. Vapurlar sayesinde, yüzyıllar boyunca ırk ve milliyet temelli bir ayrışmayı mümkün kılan fiziki kopukluk anlamını yitirir. Ulaşımın kolaylaşması, Ada’nın geleneksel yerel kültürü için paradoksal şekilde özgür kılmaktan çok dağılmaya karşılık gelir. Böylece Rum cemaatinin dini kurumları merkez alan iç örgütlenmesi, âdet ve geleneklerinin alışılmış düzeni bozguna uğrar ve uluslararası bir sayfiye kentinin değer kalıplarına yaklaşır.

    Özellikle geç dönem Osmanlı ve erken dönem Cumhuriyet’te adanın farklı şekillerde ön plana çıktığından söz edilebilir. Bir tarafta yıkım diğer tarafta kuruluş söz konusuyken dahi ada varlığını hep sürdürür. İlk aşamada geç dönem Osmanlı’da Büyükada nasıl bir değer olarak ön plana çıkıyor?

    Siyasi anlamda dağılmakta olan ve resmi iflasını açıklamış Osmanlı İmparatorluğu’nun olumsuz koşullarına rağmen 19. yüzyılın sonu, Büyükada’nın seçkin bir sayfiye olarak yükselişine karşılık gelir. Ülkede kozmopolit girişimciliğin kısa ömürlü dinamizminin önde gelen vitrinlerinden Büyükada, büyük emlak yatırımları ile refah yanılsamasının ve bunun dışavurumu şeklindeki görkemli sivil mimarinin İmparatorluktaki başlıca mekânlarından biridir. Burada politik ve ekonomik duruma inat, geleceğe yönelik bir iyimserlik hatta yanılsama söz konusudur. Günümüzde hayranlıkla izlediğimiz görkemli köşkler işte bu yanılsamanın dışavurumlarıdır.

    foto-3.jpg
    foto-3.jpg

    Erken dönem Cumhuriyet ile birlikte şüphesiz adada, adalılarda ve gündelik hayatta birtakım değişiklikler meydana gelir. Cumhuriyet ile birlikte Büyükada nasıl bir yer hâline gelir? İmparatorluktan cumhuriyete geçiş Büyükada’yı nasıl etkiledi?

    Erken Cumhuriyet yıllarında, “Prinkipo” ismi resmi olarak, Osmanlı’nın “Ada-i Kebir” tanımına karşılık gelen “Büyükada” ile değiştirilir. Sıradan sokak isimlerinin, şehirlerin, hatta ülkenin isminin değiştiği bir dönemde ufak bir adanın isminin değiştirilmesi şaşırtıcı olmamalıdır. Prinkipo ve Büyükada birbirine muhalif değildir. Büyükada, İmparatorluğa özgü çok milletli toplum fikrini ve bu fikrin çağrışımlarını yansıtmaya devam eder. Toplumsal yapı kadar toplumsal algı açısından da süreklilikler geçerlidir. Büyükada, Cumhuriyet tarihinin büyük bölümünde, Osmanlı dünyasının romantize edilmiş uzantısı biçiminde, neredeyse bir “emperyal kalıntı” olarak kalır.

    Büyükada, birçok önemli entelektüele, yazar, şair, sanatçı ve devrimciye ev sahipliği yapmış ayrıksı bir mekân olarak değerlendirilebilir. Peki Büyükada’dan söz edildiğinde nasıl bir entelektüel bilinçten/hafızadan söz edilebilir? Büyükada hangi başat isimlerin zihninde kendisine nasıl yer buluyor?

    19. yüzyılın ortalarına kadar Ada tarihi, bireysel hikâyelerinin öne çıkmadığı meçhul keşişler üzerinde yükseldiyse, sonrası ünlü ya da bazıları çok ünlü kişilikler çevresinde şekillenmiştir. 20. yüzyılın ilk yıllarında imparatorlukların dağılmasıyla sonlanacak uluslararası mücadelenin uzantıları olarak, muhalefet, yenilgiler, isyanlar ve devrimlerle itibarsızlaştırılmış birçok sürgün burada yaşamayı seçmiş ya da ikamete zorlanmıştır. Dönemin basınında “misafirler” olarak tanımlanan diplomat, aristokrat ya da aydın, bu yüksek profilli bireylerin ortak paydası, maceralarının hüsranla sonlanmış, otoritelerinin sarsılmış ve mücadelelerinin kaybedilmiş olmasıdır. Kısıtlı bir coğrafyada, bu denli önemli şahsiyetlerin eş zamanlı birlikteliği, sosyal dayanışmalar yanında yeni bir ilişkiler ağına ve muazzam bir kültürel alışverişe imkân tanımıştır.

    Son olarak bugün için nasıl bir Büyükada’dan söz edilebilir? Koleksiyon ve kitabın ardından bugünün adası nasıl bir değer/anlam taşıyor?

    Büyükada, hiçbir zaman anakaraya, günümüzde olduğu kadar benzemedi. Buna rağmen, mekânın onarıcı ve dönüştürücü gücüne dair olumlu ifadesini sergilemeye ve kentsel tasarımın olanaklarına dair ilham verici bir model sunmaya devam etmektedir.

    Moris Danon Koleksiyonu’na ait imgeler, suyla arasındaki sıkı ilişkiden, at ve eşeklerin toplumsal hayattaki imtiyazlı konumuna, muazzam bir arkeolojik mirasın mevcudiyetinden, uluslararası önemde kimliklerin karşılıklı etkileşimine, bu sınırlı coğrafyayı özel kılan pek çok unsurun artık var olmadığı gerçeğini hatırlatıyor. Göçler, tarihinin belirleyici bir parçasıdır. Ada kalıcı beraberliklerden çok, kısa süreli buluşmaların, kesişmelerin odağı olmuştur. Buna rağmen Ada deneyimi, çoğu kez belirleyicidir. Büyükada’ya dair aidiyet duygusu, olgusal olmaktan çok hissidir. Dört bir yana dağılmış Adalılar için mekânla kurulan bağ sıklıkla sadece hafızayla ilişkilidir. Kitaba konu olan arşivin kendisi de yer yer bireysel ya da toplumsal belleğe dair anılarla birleşirken, kent tarihinin büyük ölçüde Adasız yazılmış olduğu anlaşılmıştır. Moris Danon Koleksiyonu’nu temel alan çalışma, bu ihmali telafi etme denemesinden ibarettir.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Kürt müziğinin 122 yıl önce yapılmış bilinen ilk kayıtlarına ulaştım

    Kürt müziğinin 122 yıl önce yapılmış bilinen ilk kayıtlarına ulaştım


    Ferid DEMİREL


    BERLİN – Zeynep Yaş, Kültür İçin Alan projesinin Mobilite Programıyla gittiği Berlin’de, Humbold Üniversitesi, Fonogram arşivlerinde elde etmiş bu kayıtları.

    Yusuf Bey, Nazlı Hanım ve Diyarbakırlı Ali adlı kişilerin seslendirdiği 5 şarkılık kaydı, 1902’de kaydeden kişi ise Berlin Fonogram arşivinin kurucularından Felix Luschan.

    Yaş, 2012 yılında Süryani Kosrof Malool’un Kürtçe seslendirdiği kayıtlara ulaşmış. O dönem bu kayıtlar, Kürtçe müzikle ilgili ilk kayıtlar olarak kabul edilmişti.

    Entoloji, etnografi ve arkeoloji alanlarında çalışmalar yürütmüş olan Avusturyalı doktor Felix Luschan, Antep Islahiye’deki Zincirli kazılarında çalışmış. 1894 yılından itibaren o bölgede Türkmen, Ermeni, Kürt ve Çingene halklarından bir çok kişiyle balmumu silindirleri üzerine fonografik onlarca müzik eserini kayıt altına alarak, bu eserleri Berlin Fonogram Arşivi’ne kazandırmış.

    Zeynep Yaş ve Berlin Fonogram Arşiv Sorumlusu, Kürtçe ses kayıtlarını inceliyor

    ‘MEZOPOTAMYA’NIN İLK KAYITLARI DİYEBİLİRİZ’

    Yaş bu kayıtlara Mezopotamya’nın ilk kayıtları denebileceğini belirtiyor: “Şu an bile bilinen ve tanınan Türkçe’nin ilk kayıtları 1894 yılında, Kürtlerin ilk kayıtları da 1902 yılında belgeli olarak ilk kez bu Zincirli kayıtlarından oluşmaktadır. 1902 yılında Kürtçe dengbêjlik kilamlarından Yusuf Bey’den “Qasim Begê” ve “Leminê” iki kayıt, Nazlı Hanım’dan “Xelîlo Lawo” ve Lo dilo” iki kayıt, Diyarbakırlı Ali’den “Diyarbekira Şewitî” bir eser kaydını yapmıştır. Bu kayıtlar Kürtlerle yapılmış, Kürt müziğinin ilk fonograf kayıtlarıdır. 1904 yılında Süryani sanatçı Kosrof Malool’un Amerika’da Columbia Plak şirketinde plaklar üzerine okuduğu kayıtlardan öncedir ve kayıtlar artık arşivimizde yer almaktadır.

    zeynep-yas-berlin-fonogram-arsivinde-1902-yilinda-yapilan-kurtce-muzik-kayitlarini-incelerken.jpeg
    Zeynep Yaş, Berlin Fonogram Arşivi’nde 1902 yılında yapılan Kürtçe müzik kayıtlarını incelerken

    ‘KÜRT MÜZİK TARİHİ İÇİN OLDUKÇA ÖNEMLİ’

    Dünyada ilk ticari plakların 1904 yılında kaydedildiğini belirten Yaş, söz konusu Kürtçe kayıtlar için “Kürt müziği tarihi açısından çok değerli” dedi.

    Kosrof Malool’un yaptığı kayıtlara ilk kez 2012 yılında rastladığını ve bu kayıtlarla ilgili araştırmasına Şakarên Muzîka Kurdî çalışmasının birinci cildinde yer verdiğini belirten Yaş, şöyle devam etti:

    “Tabi o dönem bu kayıtlar çok ses getirdi ve belgeli tarihlememiz daha çok 1909’u gösteriyordu, hatta bazı kayıtlarda 1912 yılıydı. Ancak daha sonra ulaştığımız bazı plaklar ve belgelerle bu kaydın 1904 yıllarında yapılmış olma ihtimalini ortaya koydu. Zaten Dünyada bile ilk ticari plakların tarihi 1904 yılıdır. Yani ticari olarak yapılmış olsa bile Kürt müzik kaydının dünyanın ilk müzik kayıtları arasında yayınlanmış olması, müzik tarihi literatürümüz için oldukça önemli ve değerli. Hele Süryani halkından bir sanatçının Kürtçe bir dengbêjlik kilamını, Amerika’da kayıt ettiği ilk plaka okuması Mezopotamya’da yaşayan halkların ortak kültürel değerlerini ve dilini sahiplenmesi oldukça manidar.”

    berlin-fonogram-arsivinden-bir-goruntu.jpeg
    Berlin Fonogram Arşivi’nden bir görüntü

    Daha önce bu kayıtların bilindiğini ancak ellerinde bir bilginin olmağını ifade eden Yaş, söz konusu kayıtların 1999 yılında dijital hale getirildiğini söyleyerek “Zincirli kayıtları hakkında yıllardır biz söylenti olarak haberdardık. Elimizde verilerimiz ve kayıtlara dair reel bilgilerimiz yoktu. Bu sene Kültür İçin Alan projesinin Mobilite Programıyla katıldığım, Martin Greve, Albert Wiedmman gibi değerli hocaların referans ve destekleriyle geliştirdiğim profesyonel ağ geliştirme çalışması sayesinde Humbold Üniversitesi, fonogram arşivlerini bana açtılar. Bu Kayıtları benimle paylaşmaları sayesinde, 122 yıl önce yapılmış olan bu kayıtların, 1999 yılında yapılmış dijital kayıtları ve ilk katalog kayıtlarına ulaşmış, ne olduklarını görmüş, dinlemiş, kayıtların sahiplerini isimlerini ve eserlerin isimlerini öğrenmiş olduk. Bunlar Kürt müziğinin yapılmış ilk silindirik fonograf kayıtları oldukları için de oldukça önemli.” dedi.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Ukrayna: Sovyet yönetimi Çernobil’in tehlikeli olduğu gerçeğini gizledi

    Ukrayna: Sovyet yönetimi Çernobil’in tehlikeli olduğu gerçeğini gizledi


    Ukraynalı yetkililer, 1986 yılında yaşanan nükleer faciadan önce Çernobil’deki santralde sızıntı olduğunun bilinmesine rağmen Sovyetler Birliği’nin bu gerçeği gizlediğini savundu.

    Kiev yönetimi, dünyanın en büyük nükleer faciasının 35’inci yıl dönümünde Çernobil ile ilgili gizli arşivleri açmaya başladı.

    Ukrayna istihbarat ajansı SBU, arşivlere dayandırdığı iddiasında, 1982 yılında nükleer tesiste radyoaktif sızıntının tespit edildiğini ancak bu tehlikenin panik ve spekülasyonları engellemek için KGB tarafından örtbas edildiğini öne sürdü.

    SBU’nun aktardıklarına göre söz konusu arşivlerde, 1984 yılında tesiste ayrı bir acil durumum yaşandığını gösteren belgeler de bulunuyor.

    Reuters’ın haberine göre Ukraynalı yetkililerin açıklamasında, “Moskova yönetimi, 1983’te Çernobil’in Sovyetler Birliği’ndeki en tehlikeli nükleer santral olduğuna yönelik istihbarat aldı” denildi. İddialara göre KBG raporlarında, Fransız bir gazetecinin faciadan sonra bölgeden topladığı su ve toprak numunelerinin özel bir operasyonla “temiz numunelerle” değiştirildiğini de yazıyor.

    Dünyanın en büyük nükleer faciası

    Dönemin Sovyetler Birliği üyesi olan Ukrayna’da 26 Nisan 1986’da yaşanan kaza dünyanın en büyük nükleer faciası olarak tarihe geçti.

    Başkent Kiev’e 110 kilometre uzaklıkta yer alan santraldeki rutin 20 saniyelik güvenlik testi için sistem kapatılmış ancak güvenlik testinin kontrolden çıkması üzerine 4. reaktörde patlama meydana gelmişti. Patlamada 2 bin tonluk çatı havaya uçmuş ve 8 tonluk radyoaktif yakıt atmosfere karışırken, reaktörü söndüren itfaiyecilerden 31’i yüksek radyasyona maruz kalarak olay yerinde hayatını kaybetmişti.

    Uluslararası Atom Enerji Ajansına (UAEA) göre, patlama nedeniyle Hiroşima’ya atılan atom bombasının 400 katı radyoaktif madde atmosfere karıştı. Felaket sonrasında bölgedeki ülkelerde tiroit kanseri, lösemi, diğer kanser türleri, katarakt ve bebeklerde doğuştan patolojik rahatsızlık oranlarında artışlar yaşandı. Birleşmiş Milletler ajanslarından oluşan Çernobil Forum’a göre, radyasyon sebebiyle 4 bin kişinin hayatını kaybettiği öngörülüyor.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***