Etiket: anamanşet

  • Cesur dijital dünyanın yeni işçi sınıfı için hayatta kalma kılavuzu

    Cesur dijital dünyanın yeni işçi sınıfı için hayatta kalma kılavuzu

    Dünya artık eskisi gibi değil; yedi Oscar ödüllü Her Şey Her Yerde Aynı Anda misali yaşıyoruz. Çağın hızı zaten yeterince ölümcül, ancak çoğumuz hiçbir şeye vaktinde yetişememekten mustarip…

    Bir de hayatımıza girdikten sonra bağımlısı olduklarımız var. İnternet gibi. Cep telefonu gibi.

    Tam ona alışmışken metaverse çıktı karşımıza. Sonra artırılmış gerçeklik (Augmented reality; AR) ve nihayetinde ChatGPT…

    Çağ bir şeylere alışma fırsatı tanımıyor. Twitter arşa doğru dörtnala giderken, at huysuzlanıyor, Elon Musk eyere oturuyor; bir küskünler ordusu doğuyor birdenbire. Twitter muhalifleri hal böyleyken Mastodon’u keşfediyor.

    Pandemi denen illet dünyayı felce uğratıyor. Bugün dahi tartışmalı aşılar vuruluyor her birimize. Ama ‘evden çalışma’ denen şeyi öğreniyoruz sayesinde. Peşi sıra da hibrit çalışmayı…

    Okullar kapanıyor. E-okul açılıyor. Tekrar ‘normal’e dönüldüğünde ise bazı akademisyenlere, “Senin videolar duruyor. Gelmene gerek yok. Ayda 2 bin verelim. Sen başka şeylerle meşgul ol.” deniyor. Dün saygın ve vazgeçilmez bir ‘hoca’yken, bir anda video kayıtları ‘var’ olan bir işsiz oluyorsunuz.

    Evet; her şey her yerde aynı anda oluyor neredeyse…

    Devir, tekno demokrasi devri.

    Her yerde Büyük Birader (1984’ü anımsayalım)… Dijital gözlerle çevrili dört bir yanımız.

    Çin, buna nefis bir örnek. 200 milyon kameranın önünde yaşıyor insanlar. Yapay zekânın dehşet verici gölgesinde. Adına “sosyal güven” denen bir sistem mevcut. Sistem, şahısları aldıkları puanlara göre ödüllendiriyor yahut ceza kesiyor. Hatta teşhir ediyor.

    Harcama alışkanlığımız, arkadaş çevremiz, okuduklarımız, izlediklerimiz, sosyal medya kullanımımız, hepsi hafızaya alınıyor.

    Bu şahane göz, arkası dönük ve çok uzakta olan kişileri dahi tanıyabiliyor. Çünkü akıllı! Yürüme şeklimizden, kolumuzu sallayışımızdan, sesimizden, duruşumuzdan, üslubumuzdan bizi tanıyor.

    Sonra bir dizi “algoritma” bizi bize tanımlıyor.

    Demem şu ki: Sokağa çıktığımız andan itibaren yalnız değiliz! Bankadan kredi almak ya da seyahate çıkmak gibi kararlarınızı hayata geçirmek için aranan şartlardan biri artık “iyi puan” sahibi olmamız.

    Neyse ki bazı şeyler hiç değişmiyor. Bazı temel ihtiyaçlar.

    Peki, cesur yeni dijital dünya bize neler vaat ediyor? Dokunma (tıklama) ve görme odaklı bir hayat – bu, dijitalleştirilmiş bir proleterizasyon mu yaratıyor?

    Daha yüksek sesle söylemek gerekirse: Dijitalleşme bir proleterleşme midir?

     

    Artık her şeyin platformu var – iyi de neden?

    Ekmek aslanın ağzında. Bazı ülkelerde midesinde. Ekmek yemeyeler ise ayrı hikâye.

    Dünya nüfusunun ezici çoğunluğu nafakasını çıkarmak adına gece gündüz çalışıyor. Bitap düşüyor. Helak oluyor. Açlık sınırının biraz üzerinde ücret alabilmek adına sabah temizliğe gidiyor, akşam bebek bakıcılığı yapıyor. Gece nöbetçi…

    Peki, yeni dijital dünya onlara ne vaat ediyor?

    Görünüşe göre başka bir evren kuruyor. O evrenin kendine has işleyişi, yani hukuku var. Ve bu evrenin de alıcıları…

    Diyelim ki hafta sonları brunch’a gideceksiniz. Ama eviniz kirli. Ve döndüğünüzde evinizi bu halde bulmak istemiyorsunuz.

    Üzmeyin kendinizi. Helping.de bir tık kadar yakınınızda. Siz hopur hopur yerken, birileri geliyor ve evinizi temizliyor. Daha ne ister insan!

    Bir haftalığına tatile mi çıkacaksınız? Çıkın tabii… Evdeki kedinizi merak etmeyin. Bir aracı platformun web sitesine tıklayın. Siz sahilde denizin keyfinizi çıkarırken, birileri kedinizi beslesin. Kumunu değiştirsin. İçiniz rahat etsin.

    Artık her şeyin bir platformu var. Ne hoş!

    Ağız alışkanlığı hoş. Aslında tüm bu otomasyon dalgasının potansiyel bir sonucu söz konusu: Teknolojik işsizlik!

    Yeni teknolojiler kapitalizmi ve işçi sınıfını fena dönüştürüyor anlaşılan…


    Etarea – Bilimsel ve teknolojik devrimin şehri

    SSCB, bilgisayarların günlük hayat ve üretim ilişkileri üzerinde ne tür sonuçlar doğuracağını, inanması zor belki ama, Batı’yla hemen hemen aynı zamanda araştırdı. Türlü öngörülerde bulundu.

    Hatta, o zamanki adıyla Çekoslovakya, 1965’de farklı disiplinlerden 60 bilim adamını Felsefe Enstitüsü’nde bir araya getirdi. Dr. Radovan Richta başkanlığındaki bu ekibe, Komünist Parti tarafından bilimsel ve teknolojik gelişmelerin ideolojik ve politik sonuçları hakkında rapor hazırlama görevi verildi.

    Söz konusu rapordan hareketle mimar Gorazd Čelechovský, Prag yakınlarında, 135 bin nüfuslu, komünist ve otomasyona dayanan, doğa-insan dengesini gözeten ve kent-kır ayırımı ortadan kaldıran Etarea adını verdiği bir şehir planı çizdi.

    Mimaride anlam, hem sibernetik iletişim hem de varoluşsal fenomenoloji açısından ele alındı. İşlevi komünist geçişi ilerletmekten daha az değildi.

    Etarea, entelijansiyanın ve sözde “bilimsel ve teknolojik devrimin” gelecekteki komünizm için önemini vurgulayan etkili bir politik tezdi adeta.

    Çek filozof Radovan Richta’nın 1967’de sarf ettiği şu söz mühim: “Biz meslek olarak fütürolog değiliz, ama gelecek bugün giderek daha önemli hale geliyor.”

    Montreal’deki Expo ’67’de sergilenen, ancak hiçbir zaman inşa edilmeyen Etarea şehri, çağdaş, kuşkusuz vasat, toplu konut gelişmelerine bir alternatif olarak tasarlandı. Čelechovský’nin dediği gibi, “gelişimin daha yüksek bir aşamasında bir denge” olacaktı.

    Komünizmin bilimselleşmesi, hem sınıf mücadelesinin hem de sosyalizmin geleceğinin tarihsel özgüllüğünü vurguladı.

    “Devrim meselesi 1960’larda bir kez daha son derece güncel hale geldi” diye yazıyordu tarihçi Vítězslav Sommer: “Ancak, bu sefer şanlı devrimci geçmişin bir mirasından ziyade geleceğin bir fenomeni olarak düşünüldü”.

    Bir kişilik kültü ve bürokratik kemikleşme ile gölgelenmiş sosyalizmi elden geçirmeye çalışan Medeniyet, komünizmin devrimci yönlerini yeniden gözden geçirdi, ancak onları mavi yakalı emeğin o zamanki ana akım arenasının dışına yerleştirdi: sanayileşmeden ziyade sibernetik bilim ve bilgisayar teknolojisi. Başka bir deyişle, devrim, içerideki laboratuvarlarda ve operasyon merkezlerinde teknik bir entelijensiyanın işiydi – Batılı Marksistlerin o zamanlar madenlerin ve fabrikaların “tarihsel” işçi sınıfından ziyade “yeni işçi sınıfı” olarak tanımladıkları şey.


    Sibernetik proleterleşme nedir?

    Günümüze dönelim…

    Simon Schaupp’un der Freitag’ta yayınlanan yazısında altını çizdiği şeye kulak kabartmakta yarar var:

    “Reklam dünyası, dijitalleşme hususunda gelişen süreci şu sözlerle özetliyor: dijitalleşmenin piyasaya en önemli etkisi işgücü ücretlerinde kutuplaşmaların oluşmasıdır. Dijitalleşmenin kaybedenleri, dijital olarak aracılık edilen ve kontrol edilen yeni bir hizmetkâr sınıfına dâhil olanlardır. Otomasyon dalgasının bir sonucu olarak sıklıkla başvurulan teknolojik işsizlik böyle bir durumda söz konusu değildir. Bunun yerine ‘sibernetik proleterleşme’ olarak adlandırılabilecek bir süreç yaşanıyor.

    Almanya, yalnızca birkaç Doğu Avrupa ülkesi dışında, çalışanlarının yüzde 22,7’si ile Avrupa’nın en büyük düşük ücretli sektörlerinden birine sahip. Bu durum, çalışmaya odaklı yeni üretim biçimlerinin ortaya çıkmasını desteklemiyor. Algoritmik iş kontrolü, yani insan çalışmasının dijital kontrolü ve izlenmesi, teknik bir zaruriyet haline geliyor. Çevrimiçi posta siparişi işi, Gorillas veya Lieferando gibi teslimat hizmetleri bunlara örnek olarak gösterilebilir. Çalışanların depolar ve şehirlerarasında masraflarının etkin bir şekilde yönlendirilmesi, ancak dijital olarak otomatikleştirilmiş ‘uzaktan kumanda’ edilen sistemler ile mümkün.


    Düşük ücret, yüksek stres

    Platform ekonomisi kulağa soyut ve fütüristik geliyor. Gel gör ki gerçeklik, dünya çapında milyonlarca insanın, genellikle zaten yaptığı işe ek olarak çalıştığı Uber, Lyft veya DiDi gibi taksi platformlarına benziyor. 14,6 milyondan fazla kişi çocuk bakımı, özel ders veya özel bakım hizmetleri için care.com adlı dijital aracılık platformuna bakıyor. Sonuç olarak algoritmik işgücü, çalışmaya odaklı yeni üretim biçimlerinin üretimine sebebiyet vermiyor.

    Nihayetinde bu yeni işgücü tipi, temel olarak işleri sıralamaktan, yani internet platformlarındaki sakıncalı görüntüleri ve metinleri ayırmaktan, veri tabanlarını korumaktan, makbuzları yazmaktan veya yapay zekâyı eğitmekten oluşan tıklama işinden ibaret. Bu iş genellikle düşük ücretli ve stresli. Evden yapıldığı için neredeyse görünmez.

    Tüm bu faaliyetlerin ortak noktası, çoğu durumda insanlar sahte serbest meslek veya belirli süreli sözleşmelerle çalışmak zorunda kaldıklarından, neredeyse tamamen güvencesiz çalışma koşullarının olması. Sibernetik proletaryanın çoğu göçmen. Çoğu, yaptıkları iş göz önüne alınırsa, aşırı kalifiye. Ancak kendi ülkelerinden yahut mesleklerinden sürüldüklerinden, düşük vasıflı, algoritmik olarak kontrol edilen işleri yapmak zorunda kalıyorlar. İkamet statüsünü kazançlı istihdama bağlamak bu güvencesizliğe katkıda bulunuyor.

    Peki, ama neden bu kadar çok insan temizlikçiye ve özel ders veren öğretmenlere ihtiyaç duyuyor ki?

    Paradoksal olarak, bu, en azından kısmen, sanayide üretkenlikteki artışla, yani 1980’lerden beri insan emeğinin daha fazla “kullanım”ına yol açan eşi görülmemiş iş yoğunlaşmasıyla açıklanabiliyor. Sonuç olarak, bu işçinin yeniden üretimi aynı zamanda giderek daha fazla işi, yani yemek pişirmek, çamaşır yıkamak, evde yapılan ve daha sonra dışarıdan sağlanan bakım işlerini tüketip bitirmekte. Bu mekanizma sibernetik proleterleşme için de geçerli. İş sürecinin dijital kontrolü, işin öylesine yoğunlaşmasına neden oluyor ki; birçok çalışan, boş zamanlarında yemek pişirme veya sosyal ilişkiler gibi faaliyetler için artık enerjilerinin kalmadığını söylüyor.

    Bu giderek yaygınlaşan tükenmişlik durumu, artan ev hizmetleri talebine önemli bir katkıda bulunarak, işten sonra yemek pişirmek veya alışverişe gitmek için çok yorgun olanlar için, teslimat hizmetlerine veya çevrimiçi bir posta siparişi şirketine başvurma olasılıklarını yükseltiyor.


    Dijitalleşme ücret eşitsizliğine yol açıyor

    İnsan emeğinin baskılanması ve yeniden bütünleştirilmesi aynı sürecin parçaları olduğundan, sibernetik proleterleşme sürecinde bir arada yürümelerinin mümkün değil. İşgücünün sibernetik olarak yer değiştirmesi ekonomik olarak ancak daha ucuz emek sağlanırsa mümkün; başka bir deyişle, buna devalüasyon olarak yer değiştirme de denilebilir.

    Dijitalleşme, artan ücret eşitsizliğine yol açmakta. Bir yandan, yüksek vasıflı işçilere olan talep ücretlerin yükselmesine neden oluyor; öte yandan iş yoğunluğu ve otomasyon, orta ve düşük vasıflı işçiler üzerindeki ücret baskısını arttırıyor. Amazon, Gorillas veya Lieferando’daki ücretler o kadar düşük ki, bazı çalışanlar ek sosyal yardıma bağımlı kalıyor.

    Teslimat hizmetleri söz konusu olduğunda, çalışanlar genellikle cep telefonları ve bisikletler gibi kendi çalışma malzemelerini tedarik etmek ve bakımını yapmak zorunda. Ayrıca, maaş ödemelerinde dramatik sonuçları olan tekrarlanan gecikmeler de yaşanıyor. Bir teslimat hizmeti için kendi işim sırasında, bir meslektaşımın maaş eksikliği nedeniyle evsiz kaldığına şahit oldum, diğerlerinin ise yiyecekleri konusunda tasarruf etmek zorunda kaldıklarını gördüm.

    Artan ücret eşitsizliği, şirketlerin yüksek ücretli işleri düşük ücretli işler ile değiştirmesini daha kârlı hale getiriyor. Aynısı özel haneler için de geçerli: yüksek maaşlı insanlar, işleri başkalarına dış kaynaktan, fason olarak yaptırmayı tercih ediyorlar.

    Bununla birlikte, sibernetik proleterleşme, her şeyden önce yerleşik sendikalar dışındaki enformel anlaşmazlıklar olmak üzere, yeni bir iş anlaşmazlıkları dalgasına da yol açıyor. Bunun belirgin, en son ve “vahşi” örneği Gorillas’da görüldü.

    Sonuç olarak, sibernetik proleterleşmenin nasıl sona ereceği hiçbir şekilde belirlenemiyor. Nüfusun büyüyen kesiminin ekonomik olarak devalüasyonuna yol açabileceği ya da yeni sınıf çatışmalarını körükleyebileceği ise kesinlikle aşikâr.

    BERKE KAYA
    30 Nisan 2023 GÖRÜŞ

    Kaynak: Kronos
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Berke Kaya yazdı: İşte Kılıçdaroğlu’nu bekleyen asıl büyük sorun…

    Berke Kaya yazdı: İşte Kılıçdaroğlu’nu bekleyen asıl büyük sorun…

    Altılı Masa’nın cumhurbaşkanı adayı Kemal Kılıçdaroğlu, son grup toplantısında, konuşmasını yazılı metin üzerinden yaptı. Prompter kullanmadı. Doğaçlama konuşmadı. Söylediği her sözün borsadan sokağa yığınları etkilediğini bilen bir siyasî olarak, onca hengâme arasında dikkatle hazırlandı ve yazdığını satır satır okudu.

    Biz neye baktık?

    Elindeki kâğıdın kullanılmış olmasına… Buradan da onun ne kadar tutumlu ve mütevazı olduğu kanaatine ulaştık. Gönlümüz okşandı. “Ah…” dedik, “rahmetli İnönü de böyleydi.”

    Oysa Kılıçdaroğlu, kendisini soğukta saatlerce tir tir titreyerek bekleyen kitleye mesajı hata yapmadan, eksiksiz vermek adına tercih etmişti yazılı metni. Gel gör ki, kimsenin kulağına, “Bir seçimi kazanmaktan fazlasına adayım!” cümlesi ulaşmadı. Ulaşanlarda da yer etmedi; buruşturulup hafızanın çöplüğüne atıldı.

    Biz ne gördük?

    Arkası yazılı fotokopi kâğıdına konuşmasını yazan adamda, “İtibardan tasarruf olmaz!” diyen zât-ı âlînin tersini, yani bir fotoğrafın arabını gördük.

    KILIÇDAROĞLU YER SOFRASINDA, HALİL İBRAHİM AYAKTA

    Çağ, dijital çağ ya… Kılıçdaroğlu’nun eski videoları zincirinden kurtulmuş hayvan misal salındı dolaşıma. Buket Aydın’ın, “İstanbul’u, Ankara’yı kazanacağız” diyen Kılıçdaroğlu’na kahkaha atarak tepki verdiği anlara bir güldük, bir güldük ki, gülmekten karnımıza ağrılar girdi.

    Sonra yer sofrasına oturdu Kılıçdaroğlu. Kendisine etli pilav ikram edildi. Daha ilk kaşığını götürmemişti ki ağzına, yanında oturan çocuğa tabağının etli kısmını çevirdi. “Buradan ye” der gibi el hareketi yaptı.

    Bu paylaşımla “tam not” aldı sosyal medya kullanıcılarından.

    Biz neye baktık?

    Bir küçük burjuvanın (petite bourgeoisie) bağdaş kurmayı becerememesine…

    74 yaşındaki bir ihtiyarın ne kadar zayıf ve enerjik oluşuna…

    İşin tuhafı; misafir olduğu bu ev, Ankara’nın Çubuk ilçesinde, Piyade Er Yener Kırıkçı’nın şehit cenazesinde uğradığı saldırı sonrası sığındığı evdi.

    Biz ne gördük?

    Belki biraz samimiyet, biraz tevazu gördük. Ama hâkimin, “Olay nasıl oldu, anlat” sorusuna, “Unuttum, çok zaman geçti” yanıtını veren, attığı yumruğun yanına kâr kalacağını bilen Osman Sarıgün’ü değil.

    ADALET YÜRÜYÜŞÜ – TUZ YÜRÜYÜŞÜ – BEYNE KANIN YÜRÜYÜŞÜ

    Sene 2014… Hatay’ın Kırıkhan ilçesi… Adana’nın Ceyhan ilçesi… MİT’e ait olduğu belirlenen TIR’lar durduruldu. Suriye’ye giden TIR’ların içinde askerî mühimmat – polis raporuna göre; tıbbi ilaçların altına gizlenmiş bin havan topu, bin havan topu mermisi, 50 bin makineli tüfek mermisi ve 30 bin ağır makineli tüfek mermisi…

    Belli ki mutfakta biri var. Ocağa, özene bezene hazırladığı bir ‘karışım’ koymuş, tencere kısık ateşte…

    Ocaktaki karışıma OHAL dökülüyor. Tadını pekiştirmek adına referanduma gidiliyor. Bu öyle bir referandum ki, pek de hoşnut olmadığımız sistemin dibine kibrit suyu döküyor. YSK, sandıkların kapanmasına 10 dakika kala mühürsüz oyları geçerli sayıyor. Sonuç %51 evet…

    Hal böyleyken ocaktaki ‘yemek’ hafif hafif fokurduyor. Diri kalmasın diye 15 Temmuz kepçesiyle taneler eziliyor. Barış Bildirisi’ne imza atan üniversite hocaları meslekten uzaklaştırılıyor.

    Kısır ateşte ancak bu kadar pişiyor yemek. Ateşi güçlendirmek adına Enis Berberoğlu tutuklanıyor. Can Dündar soluğu yurtdışında alıyor.

    Fevkalade özet geçtiğim tüm bu sürecin ardından yürümeye karar veriyor Kılıçdaroğlu. İlk adımı Ankara’da, Güvenpark’ta atıyor. Son adımı da İstanbul’da, Maltepe’de… 420 kilometrelik yolu 25 günde yürüyor.

    Biz neye baktık?

    Giydiği beyaz gömleğe…

    Sol elinde taşıdığı ‘adalet’ yazılı dövize…

    Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlunun Adalet Yürüyüşü 13. Gününde Düzce’nin Kaynaşlı İlçesinde. (Fotoğraf: Ziya Köseoğlu)

    Times, Adalet Yürüyüşü’ne yer verdiği haberinde, “Yürüyüş CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu için zaferi resmediyor” diyor.

    Adalet Yürüyüşü’nün Gezi Parkı protestolarından beri en yoğun katılımlı muhalif hareket olduğunu söylüyor.

    Bir şey daha yazıyor Times; başörtüsü takan ve hükümetteki işinden Fethullah Gülen hareketi destekçisi olduğu iddiasıyla atılmadan önce Erdoğan’ı destekleyen bir katılımcının, “En azından ülkede hâlâ birilerinin adaleti umursadığını görmek ümitlerimizi canlandırdı” şeklindeki sözlerini aktarıyor.

    Biz ne görüyoruz?

    Bahçeli’nin, enfes bir “değildir, hiç değildir” retoriği geliyor; “Ankara-İstanbul arasında değildir. Yolda bulunmayı bekleyen cevher hiç değildir.” sızlanmasını görüyoruz.

    Özgür Özel’in, muhakkak derin anlamlar taşıyan, lakin cüz’i irademizle kavrayamadığımız şu izahını görüyoruz: “Gandhi’nin ‘tuz yürüyüşü’ rekoru kırıldı!”

    ***

    Kitle zihni üzerine çarpıcı satırlar yazan Jean Baudrillard, şu topraklarda yaşasa, şu bakılan ve görülenlere tanık olsa, nasıl ki güncel siyasi ve ideolojik akımları reddederek üne kavuşmuşsa, hiç kuşkusuz, kendini de reddederek ücra bir yerde ölmeye yatardı.

    Ölmeye yatardı, diyorum; zira bu ülke, “kankalarla cenaze namazı keyfi” diyerek selfie çekenlerin ülkesi. Zira bu ülke, elinde, “Kemal Bey, hadi aynı anda gelelim” dövizini sırıtarak taşıyan kadınların ülkesi.

    Bir şeylerin değişmesini isterken kendimize bakmıyor, kendimizi görmüyoruz. Değişme talebinde bulunanın, artık değiştirilemeyecek kadar sertleşmiş, kırılgan bir yapısı olduğunu da sık sık unutuyoruz.

    Oysa biliyoruz ki, “eleştirel bilinç”in uyandırılması gerekiyor. Ama eleştiri denince, kankalarla cenaze namazı selfiesi çekmek yahut “hadi aynı anda gelelim” Kemal Bey gibi şeyler gelmemeli aklımıza.

    Eleştirinin bir ayağı Kant’ın şu sözüne dayanmalı sanki: “Görüsüz (deneysiz) kavramlar boş, kavramsız (aklın kalıpları dışında) görüler kördür.”

    Diğer ayağını isteyen Karl Popper’in üzerine koyar, “yanlışlanabilirlik ölçütü”yle şenlenir ortalık; isteyen Hegel’in Kant eleştirileri üzerine koyar ve “Neden hâlâ Hegel?” ile oyalanır. O oynak ayağın nereye konduğu kişinin kendiyle ilgilidir.

    Lakin ben, sözü Francisco Weffort’a getirmek istiyorum. Onun, Paulo Freire’in Educaçao Como Prâtica da Liberdade (Özgürleşme Pratiği Olarak Eğitim; Rio de Janerio, 1967) adlı kitabına yazdığı önsözdeki cümlesine…

    Weffort diyor ki: “Eleştirel bilincin uyanması, sosyal hoşnutsuzlukların ifade edilmesinin yolunu hazırlar, çünkü bu hoşnutsuzluklar baskıcı bir durumun gerçek bileşenleridir.”

    Burada iki anahtar kelime var; biri “eleştirel bilinç”, diğeri “sosyal hoşnutsuzluk”…

    ERDOĞAN’IN HASTA ETTİKLERİ

    Hadi gelin, somut (pratik) bir örnekle ilerleyelim.

    Başı kapalı genç bir kadınla konuşuluyor. Bir sokak röportajı. Kadın, “Ülke diye bir şey kalmadı, çocuklarımızın geleceği kalmadı, eğitim kalmadı, vallahi Yahudi gelsin, Papa gelsin, oyumu ona vereceğim. Yeter ki şu ülkeyi artık Müslümanlar yönetmesin.” diyor.

    Bu sözlerde eleştirel bilincin ‘eleştiri’ kısmını görüyoruz. Bilinç, belki bir gün eşlik eder kendisine…

    Ama “sosyal hoşnutsuzluk” puslu da olsa orada, o dolu ağızla söylenen sözlerin içinde.

    Osmanlı için ‘Avrupa’nın hasta adamı’ (Sick man of Europe) deniyordu ya… Bizim için de “Erdoğan’ın hasta ettikleri” dense, çok da yanılmış olmazlar korkarım ki…

    Hükümetten o kadar bezmiş, o kadar yılmış ki hanım kızımız, bunlar gitsin de, yerine (kendince en kötüsü dâhil) kim gelirse gelsin diyor.

    “Gelecek olan(lar) da ondan çok farklı değil” deseniz, cevap hazır: “Olsun; bunlar gitsin de… Sonra onların da icabına bakarız.”

    Örgütlü mücadele, sınıf bilinci, eşitlik ve özgürlük falan deyince de ezber yedekte: “Bunlar hele bir gitsin; hepsini yaparız”

    Yani insanlar fena halde illallah etmiş durumda. Kardeşinin (MHP) elinden tutan ağabey (AK Parti) bir an önce gitsin isteniyor.

    Şu noktadan sonra, “Erdoğan kazanacak” nakaratını, bu şarkıyla yatıp kalkanlar dahi pek mırıldanmıyor artık.

    Demem o ki, yeni döneme hazırlanmak gerekiyor.

    HUZURSUZLUK YAHUT HOŞNUTSUZLUK

    Dilimize Uygarlığın Huzursuzluğu olarak çevrilen bir eseri vardır Freud’un. Oradaki ‘huzursuzluk’, aslında ‘hoşnutsuzluk’tur. Nedense çevirmen ve yayıncı huzursuzluğu seçmiş.

    Bu eserde, şöyle bir bölüm geçer:

    “İnsanlar mutluluğun peşindedir, mutlu olmak ve öyle kalmak isterler. Bu çabanın iki yönü, bir olumlu bir de olumsuz hedefi vardır. Bir yandan acı ve keyifsizliğin yokluğunu, öte yandan da yoğun haz duyguları yaşamayı ister.”

    Zâtî âli bunu bilerek mi yapıyordu, emin değilim; ancak sıkı bir Freud hayranı gibi davranıp, halkın bir kesimini boğulana kadar ‘acı’ya batırıp, bir kesimi de ‘keyifsizliğin yokluğu’na mahkûm etti uzunca bir süre. Dengesiz bir haz paylaşımı oldu.

    Şimdi acıya doyanlar hazzın peşinde.

    Kılıçdaroğlu, Erdoğan’ın boşalttığı koltuğa oturunca sistemi değiştirmiş olmayacak. Ne zaman ki, halkın baktıkları ile gördüklerini değiştirmeyi başarır, eleştirel bilinci uyandırır, işte o zaman, sistemi değiştirmeye yönelik bir adım atmış olur.

    Ve bu, sanılandan çok daha zordur.

    BERKE KAYA
    12 Mart 2023 GÖRÜŞ

    Kaynak: Kronos
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Akşener’in dağıttığı Millet İttifakı’nı ‘millet’ yeniden kurdu

    Akşener’in dağıttığı Millet İttifakı’nı ‘millet’ yeniden kurdu

    Türkiye siyasetinde muhaliflerin en önemli motivasyon kaynağının tek adam rejimine son vermek olduğunu anlamayan siyasetçi yanlış karar alır, bilim insanı isabetsiz analiz yapar, gazeteci ise yetersiz öngörüde bulunur. Aslında Erdoğan’ın en büyük rakibi bu motivasyona sahip insanlar. Bu insanlar Erdoğan’a 2019 yerel seçimlerinde hayatının dersini verdi. Bu insanlar bu kez Millet İttifakı’nın sorun çıkaran partisi İYİ Parti’yi tekmelediği masaya döndürdü.

    İYİ Parti lideri Meral Akşener’in masadan ayrılması sonrasındaki gelişmelerde bunu çok net bir şekilde gördük. Tek adam rejiminin son bulmasını isteyen milyonlarca insan bu gelişmeye tepki gösterdi. İYİ Parti’nin kendi tabanı ‘bu kararı bir anlamda tanımıyorum’ dedi. Partiden ciddi sayıda üye istifa etti. Toplumda kanaat önderi durumunda olan insanlar Akşener’in ne yapmak istediğini sorguladı ve kararın anlamsızlığını net bir şekilde ortaya koydu. Erdoğan rejimine karşı diğer partili seçmenleri ise partilerine çözüm bulunsun baskısında bulundu. ‘Tek adam rejimini’ istemeyen milyonların kararlı itirazı Altılı Masa’nın toplanmasını ve adayın açıklanmasını sağladı.

    Türkiye siyasetinde belkide bir ilki yaşandı. Bugüne kadar siyasetçiler karar alır ve halktan buna uymalarını isterlerdi. Bu kez halk yüksek bir sesle siyasetçiye ‘senin aldığın kararı tanımıyorum’ ve ‘oturun sorunu’ çözün dedi. Bu tepkiyi gören başta Akşener ve diğer liderler sorunu çözümü için adım atmak zorunda kaldılar. Akşener, Kılıçdaroğlu’nun adaylığını Mansur Yavaş ve Ekrem İmamoğlu’nun Cumhurbaşkanı yardımcısı olmaları şartıyla kabul etti. Aslında Akşener’e ‘onurlu dönüş’ yolu açılmış oldu. Kriz sonrasında yanına İmamoğlu ve Yavaş’ı alan Kılıçdaroğlu’nun kazanma ihtimali arttı.

    Bütün bu yaşananlar halkın Altılı Masa’yı sahiplendiğini ve bu haliyle tek adam rejimine son verilmesi için son şans yol olarak gördüğü anlaşıldı. Türk siyasetinde seçim öncesinde tahmin edilmeyen sonuçlara yol açacak hareketlenemeler için kullanılan dip dalga bir süredir siyasete direk müdahil olmuş durumda. Bu dip dalgayı hafife alan siyasetçinin siyasi ömrü uzun olmaz. Bu dip dalgayı görmezden gelerek oturduğu güvenli köşeden analiz yapan bilim adamları ve olayları yakından takip eden gazetecilerin öngörülerinin doğru çıkma imkanı yok.

    Halkın ekonomik kriz öncesinde tek adam rejimine yönelik tepkisi Cumhurbaşkanlığı refarandumu sonuçlarında iller bazında görülmüştü. Bu dalgayı gören Erdoğan, yıpranmış belediye başkanlarını görevden almasına rağmen dip dalganın çarpmasıyla hayatının yenilgisini almıştı. Ülkede yaşanan ekonomik kriz ve ardından milyonlarca insanın hayatını etkileyen depremdeki kurtarma rezaleti sonrasında iktidara yönelik tepkiler iyice arttı. Cumhurbaşkanlığı adaylığı resmen ilan edilen CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu, tek adam rejimi karşıtı kitleyi dahada büyütecek şekilde bir kampanya yürütmeli. Millet İttifakı liderleri partiler arasındaki sorunların kendi aralarında çözmeli ve halkın tek adam rejiminin bir dönem daha görevde kalacağı izlenimi verecek söylem ve eylemlerden kaçınmalı. Oluşan bu dip dalganın büyüsünü bozacak siyasetçi bunun faturasını siyasetten silinmekle öder. Bu saatten sonra Millet İttifakı liderlerinin hata yapma lüksleri yok.

    SİYASİ İNTİHAR GİRİŞİMİNİ TOPLUM ÖNLEDİ

    Meral Akşener’in Altılı Masa’yı terk etmesiyle ilgili kararını ‘Akşener kimin aklıyla intihar girişiminde bulundu?’ diye sormuştum. Bu sorumun hala arkasındayım. Akşener’e siyasetten intihar anlamına gelen konuşmayı kim yaptırdı, konuşma metnini kim yazdı? Masadan çekilme kararını hararetle kim savundu? Bu soruların karşılığını bulmak çok önemli İYİ Parti için. Bu kişiler tespit edilip etkisiz hale getirilmediği durumda seçim öncesinde olduğu gibi seçim sonrasında ciddi sorun çıkarma potansiyeller var. Partinin yönetici kadrosu içindeki insanların o anda kızgınlık karar vermesini önleyecek olan danışmanlarda görevlerini yapmadılar. Basın danışmanı ve metin yazarı parti liderlerine bu tür konuşmayı nasıl yaptırır? Bu soru sorulmalı ve danışman kadrosu gözden geçirilmeli. Akşener, o açıklamayı danışmanlarından habersiz yaptıysa ise sorun tahminimizden daha büyük demektir. İYİ Parti’nin ikinci bir hata yapma lüksü yok. Halkın ne istediğini umarım anlamıştır İYİ Parti yönetimi.

    SÜLEYMAN ÖZKAYA
    06 Mart 2023 GÖRÜŞ

    Kaynak: Kronos
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***